Ortadoğu haber | Eş-Şark El-Avsat

'İran İşgali' İsrail işgalinden daha tehlikelidir - ŞARKUL AVSAT
English edition of Asharq Al-Awsat - the world’s premier pan-Arab daily. News, Politics, Middle-East, Saudi Arabia, Oponion, and Lots more...
YAZARLAR

‘İran İşgali’ İsrail işgalinden daha tehlikelidir

“İran Devrim Muhafızları”ndaki “Kudüs Gücü” Komutanı’nın (Kasım Süleymani) İran-Irak savaşı sırasındaki ses ve görüntü kaydında şunları söylediği görülüyor: “Düşmanlarımız yeni değil, heveslerini kırmak, dirençlerini yok etmek için fedakârlık yaptık ve iddia edilen şereflerini yerle bir ettik…

Şerefli ve büyük bir amaç için savaşıyoruz…

Sadece yıkıntıları kalan bir imparatorluğun yeniden inşası için savaşıyoruz…

Bir karış Pers toprağının çöllerde yaşayan insanların kontrolünde bir saatliğine dahi kalmaması için savaşıyoruz…

En önemlisi, Irak’ın yenilgisi değil, İran nüfuzunun artmasıdır.”

Bu konuşmanın sahibi şimdi Irak Hükümeti’nde bir müsteşar.

Elbette, Humeyni ve diğer üst düzey İranlı yetkililer sekiz yıllık İran-Irak savaşı öncesi ve sırasında benzer şeyler söylemişlerdir.

Şimdi de Tahran tarafından ‘İran’ın dört Arap başkentini kontrol altına aldığı’ resmi olarak deklare edilmiştir. Akdeniz’in kıyılarını birbirine bağlayan bir kara koridoru oluşturmuştur. Bu durum İranlıların -Halk değil sadece hükümet ve mezhepçi kurumlar- “Pers İhtişamı” olarak isimlendirdikleri konumu tekrar elde etmek ve bütün Arap ülkeleri olmasa dahi Doğu bölgesini yani Şam, Irak, Yemen ve Arap Körfezi bölgesini kontrol etmek için çabaladıkları anlamına gelmiyor mu?!

Çok erkenden aldığımız duyumlara göre- 2003 yılındaki Irak’taki ABD işgalinden öncesine dayanıyor- devletin ve üst kuruluşların kaldırılmasının ve ordusunun ve güvenlik hizmetlerinin dağılmasının ardından İranlılara kapılarını açmıştı. Tahran’daki üst düzey yetkililer ve askeri generaller kendileri her tarafta göstermeye başlamışlardı. Sonradan tamamen mezhep temelli “Şii Hilali” halini aldı.

Bu, Yemen’de başlayıp, Basra Körfezi üzerinden geçip -“Şii Körfezi” olduğu hususunda ısrar ediyorlar- Doğu Akdeniz kıyılarında Irak, Suriye ve Lübnan’a kadar ulaşan bir projedir.

Bu bir tahmin değil, kesin hakikattir.

Suudi Arabistan liderliğindeki Arap ittifakı kurulmasaydı, İran’ın ve onun Yemen’deki yerel müttefiklerine engel olunmasaydı, aslında bu “Şii Hilali” fiilen kurulmuş, bölge İran’ın yaşam alanı haline gelmiş ve cehennemi kısır döngü tamamlanmış olacaktı.

İşte bu nedenle -sarıklı veya sarıksız- Tahran’daki üst düzey yetkililerin İran’ın dört Arap başkentine hâkim olduklarını ve Beyrut’un güney bölgelerine kadar ulaşan stratejik kara koridoru erişimini sağladıklarını, büyük bir övünçle anlattıklarını duyuyorduk ve hala da duymaya devam ediyoruz.

Burada işaret etmemiz gereken önemli bir konu da Amerikalılar, Ruslar, İsrailliler ve etkili Batı ülkeleri de dâhil olmak üzere İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemene egemen olması konusunda sessiz kaldıkları gibi şimdi de tüm Arap bölgesi, Asya ve Afrika’ya kadar uzanan İran’ın yayılmacı girişimleri konusunda sessiz kalıyorlar. Bilindiği üzere, eski Pers ihtişamını tekrar kazanmak için kurulan ve siyah sarık kullanan “Velayet-i Fakih” kurumu bu konuda çok çaba sarfettiği gibi hala da çabalamaktadır. Bu arada mezhepsel ailenin bir parçası olarak görülen doktrinal “Bölücü” ve “parçalayıcı” bileşenlerinden bazılarını kullanmak suretiyle, hepsi olmasa bile, bu bölgede birtakım isteklerini gerçekleştirme yolunda bazı başarılar elde ettiler. Burada kesin olan bir gerçeklik de bu mezhepsel yayılmacılığa en büyük direnç milliyetçi Arap kimliğini uyandıran Arap Şiileri’nden gelmektedir.

Güney Irak’ta ve Orta Fırat’ta bunun tezahürleri görünmektedir. Bunun kanıtı, Yemen’in yakın tarihli “ayaklanmasıdır.” Bu ayaklanma Hanefi ve Şafi mezhebine yakınlığıyla bilinen ılımlı Zeydi mezhebine mensup Husi’leri bir Pers partisine dönüştürmeye çalışan İran’ın yayılmacı politikasına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.

İran bu politikasını, İsrail’in işgal altındaki Golan Tepeleri ve Batı Şeria’daki yerleşimlerine benzer bir şekilde, “Haşdi Şabi” vasıtasıyla Irak’ta, tüm mezhep grupları aracılığıyla Suriye, Afganistan ve Pakistan’da sürdürmeye çalışmaktadır.

Buradaki sorun, İran’ın Arap bölgesindeki “acımasız” işgalinin, İsrail’in Filistin ve Suriye’nin Golan Tepeleri’ni işgalinden daha tehlikeli olduğunu düşünmekte zorluk çekenlerin olmasıdır. Bu kişiler elbetteki her türlü saygıyı hak eden “İslami temeli” esas alıyorlar. Şayet İran o eski Pers kültürünün yayılmacı ve kinci anlayışıyla değil de gerçek İslami anlayışla hareket etseydi bu durum anlaşılabilirdi. Ancak bu durumu İranlı üst düzey yetkililer dahi inkâr etmiyorlar. Aksi takdirde, yukarıda bahsi geçen Kasım Süleymani’nin söylediklerini nereye koyacağız?! Aynı şekilde üst düzey yetkililerin İran’ın dört Arap başkentine hâkim olduklarını ve Doğu Akdeniz’e kadar ulaşan stratejik kara koridoru erişimini sağladıklarına dair söylemlerini nasıl anlayacağız?

“Şii Hilali” projesini gerçekleştirme adına Tahran’ın el-Hudeyde’den Kızıldeniz’e, Doğu Akdeniz kıyılarından Güney Beyrut bölgelerine, oradan Basra Körfezi üzerinden geçip Irak ve Suriye’ye kadar ulaşan emeline ne diyeceğiz?

Ancak, İsrail devletinin düşman bir yapı olduğu, tüm Filistin topraklarının tamamı -Denizden Nehre kadar- işgalden kurtulana kadar böyle kalacağı ve Siyonist hareketin önceden, şimdi ve gelecekte sömürgeci bir hareket olduğu kesinlik kazanmış, tartışmasız bir konudur.

Burada İran’dan beklenen, Filistin topraklarının son parçasının işgalden kurtuluşu ile sona erecek Siyonist devletle olan tarihsel mücadelede, Arap milletinin yanında olmasıdır. Fakat söylenmesi gereken şudur:

“Tüm Arapların temenni ettiği şey, bunun idrak edilmesidir.”

Sorun ise, İran devletinin eski “Pers” devrimlerinin etkisi altında hareket etmesidir. Ve şimdi bu bölgeyi, yıllarca ağırlığını ve ırkçılığını sürdüren Safevilerin Irak’ı işgal etmesi gibi işgal etmek istiyor.

Belki de bu çok zor, Bilakis üç BAE adası ve Arabistan’ın İran tarafından işgalini-Şimdilerde dört Arap başkentini işgal etmiş olmakla övünüyorlar- İsrail’in Filistin’i işgal etmesi ile karşılaştırmak çok daha zordur. Fakat gerçekler tam da böyleyse ne yapılabilir? Bu gerçek de; İran işgalinin İsrail işgalinden daha tehlikeli olduğudur. Evet, İsrail’in işgalinden daha tehlikeli çünkü işgaline mezhepsel, ideolojik ve itikadi boyutlar eşlik ediyor. Arap dünyasının doğu kesimini mezhepsel ve ideolojik olarak parçalıyor. Artık İran zaman ayarlı bombaya dönüşmüş durumdadır. Ancak bu arada Irak, Yemen, Suriye ve Lübnan’da Arap milliyetçiliğinin vicdani uyanışına da tanıklık etmekteyiz.

İsrail işgalci bir ülkedir ve bu kesinlikle tartışma konusu dahi edilemez. Filistin’den bir toz kadar toprak parçası işgal ettiği sürece, düşman kalmaya da devam edecektir. Onun işgali herhangi bir mezhepsel ve itikadi temele dayanmamaktadır. Ancak bazı Arap ülkelerinde mezhepsel yapılanmalar daha ziyade zayıf kişiliklere dayanarak varlıklarını devam ettiriyorlar.

İran’ın yaptığı işte tam da budur. Bu nedenle, İran işgalinin, kaçınılmaz olarak eninde sonunda sona erecek İsrail işgalinden daha tehlikeli olduğunu düşünmek zorundayız!!

Salih Kallab

Salih Kallab

Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı

More Posts

ÖNCEK_ HABERSONRAKİ HABER

Haberlere abone

Asharq Al-Awsat Haber
Email adresi