Ortadoğu haber | Eş-Şark El-Avsat

Arap Solu'nun ve ulusalcılarının terazisinde başarı ve başarısızlık - ŞARKUL AVSAT
English edition of Asharq Al-Awsat - the world’s premier pan-Arab daily. News, Politics, Middle-East, Saudi Arabia, Oponion, and Lots more...
YAZARLAR

Arap Solu’nun ve ulusalcılarının terazisinde başarı ve başarısızlık

Son aylarda Irak, Suriye ve Lübnan’daki olaylar ve trajedilere yönelik birçok politik ve fikri tutum ortaya konmuştur.

Bununla birlikte, en ilginç olanı, yukarıda zikri geçen ve diğer ülkelerde barışçıl yollarla değişim isteyen Arap muhaliflerin kınanması veya suçlanmasıdır.

Bu kınama/suçlama iki temel gerekçeye dayanıyor:

Birincisi, çeşitli etnik gruplardan olan bu muhaliflerin, uluslararası bir komplo veya herhangi bir komplonun bir parçası olarak görülmesidir.

İkincisi ise, başarısız olmalarıdır!

Bu mantık göz önüne alındığında, Suriye’deki 2011 gösterilerine başlayanlar şayet sol muhalifler ve siviller olsaydı Beşşar Esed’i istifaya zorlamayı başarmışlardı ve netice de farklı olmuştu.

Bu, ABD’nin ve hatta genel anlamda Batı’nın, Afrika ve Asya’daki isyan hareketlerine yönelik benimsediği pragmatik yaklaşımıdır.

Başarı, uluslararası toplumu yeni iktidar sahipleri ile işbirliği yapamaya zorluyor. Ancak bu türden bir isyan hareketi Romanya gibi Avrupa’nın veya ABD’nin herhangi bir yerinde yaşansa yaklaşım tam tersi olmakta; başarısızlık ya da başarının değerlendirmesi bu defa farklı olmaktadır.

Zira onlar nazarında bunlar medeni insanlardır, dolayısıyla başkaldırıları ve isyanları dahi medenice olmaktadır!

Meseleyi komplolar üzerinden değerlendiren veya gerekçelendirenler de iki kısımdan oluşuyor;

İlki, Devletin ve toplumun hayatta kalması için en iyi ve en uygun formül -şekli nasıl olursa olsun- istikrardır.

Bu kısmın gerekçesi bazı açılardan haklı görülebilir, en azından varmak istedikleri sonuç bakımından…

Zira her değişim ve reform girişiminin ölüm ve yıkım gibi maliyetleri olabilmektedir.

Ancak ikinci görüşün taraftarlarının komploya dayalı gerekçeleri problemlidir.

Bunlar, Beşşar Esed, Maliki ya da Kaddafi rejimini mükemmel bir ulusal Arap rejimleri olarak görüyorlar! Ve bu nedenle, bu rejimlere başkaldıran devrimcileri, yoldan çıkmış, uluslararası bir komplonun –pek tabii ki Amerikan komplosunun- bir parçası veya ortağı olarak görüyorlar!

Meseleyi daha da netleştirmek için bir hatırlatmada bulunmak istiyorum; Lübnanlı vatanseverler, Başbakan Refik Hariri’nin 2005’te katledilmesine büyük tepki gösterdiler, değişim ve devletin bağımsızlığı için gösteri yaptılar.

Esed askerlerinin ve istihbaratçılarının ülkeden çıkarılmasını, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını, devletin ordusu ve güvenlik güçlerine egemenlik, özgürlük ve müreffeh bir yaşamı yeniden kurmak için güvenilmesini talep ettiler.

Esed güçleri Lübnan’dan çıkar gibi yaptılar, ancak çıkmadılar, Hizbullah İsrail ile olan savaşı bahane ederek silah bırakmadı, bu arada değişim hareketinin liderlerini öldürdü, seçilmiş hükümeti kuşatma altına aldı ve Beyrut’u silah zoruyla işgal etti.

Çünkü hükümet üç şeyi uygulamaya koydu:

Hariri’nin katillerini yargılamak için uluslararası bir mahkeme kurulmasını engelledi,

Hizbullah’ın İsrail’le mücadelesini bahane ederek kendine has bir iletişim ağı kurmasına göz yumdu,

Uluslararası Beyrut Refik Hariri Havalimanı’nın kontrolü ve güvenliğini Hizbullah’a teslim etti!

Beyrut’un 2008’deki Hizbullah işgalinden bu yana Nasrallah, başta havalimanı, limanlar ve ordu olmak üzere ülke kurumlarını, son olarak da Cumhurbaşkanlığını ve Temsilciler Meclisi’ni kontrol altına almak için gerekli adımları atmaya devam etti.

On yıldan fazla bir süredir, 14 Mart Bloku’na karşı yöneltilen ana suçlama, -2009’daki seçimlerde çoğunluğu elde etmelerine rağmen- “ABD komplosunun bir parçası olduğu” şeklindeydi. Şimdi bu yaşananlardan yola çıkarak, ülkenin ekonomik ve güvenlik açısından sıkıntılı bir dönemden geçtiğini bahane ederek bağımsızlık isteyen bloğun başarısız olduğunu mu söyleyeceğiz?

Ulusalcı ve solcu Lübnanlıların çoğu Esed Suriyesi ve Hizbullah’ın yanında yer aldılar, şimdi biz onları kazanan/başarılı taraf olarak mı değerlendireceğiz?

Şayet böyle düşüneceksek nasıl, ne şekilde ve ne kadar başarılı oldular?

Eğer bunun kriteri sadece başarı ise, bazılarının hala hayatta olan vatanseverlerin gözünü korkutmayı başardıkları doğrudur.

Ama vatanlarına ve vatandaşlarına ne sundular, çocuklarımıza ve kendi çocuklarına hangi iyiliği sağlandılar?

Aslında, sivilleri savunmasız hale getirmekten ve onları yapayalnız bırakmaktan başka bir şey yapmadılar.

Kendi egemenliklerini başkalarına empoze ettiler ve onları sindirmeyi başardılar.

Aksi takdirde bu liberalleri ve eski demokratları partinin mezhepsel silahlarıyla ve Velayet-i Fakih rejimiyle yan yana getiren nedir? Dahası, önceden “Mezhep kimlikleri ekseninde inşa edilen Devlet”e kuşkuyla yaklaşırlardı ve artık ne rejim ne de devlet var, peki neden susuyorlar?

Irak’a gelecek olursak, çünkü Suriye modeli açığa çıkmış ve fazla delile ihtiyaç duymuyor. 2011 ve 2012 yıllarında, çeşitli illerde birçok Iraklı, protesto eylemlerine katılmaları yönünde teşvik edildi ve yüz binlerce kişinin katıldığı barışçıl protestolar düzenleyebileceklerini düşündüler, ancak Maliki onları “barbarlar” olarak niteledi. Birçoğu kendisini uyarmasına rağmen isyanların yoğun olduğu illerde katliamlar yaptı, zira ona göre sonraki isyanlar daha büyük çaplı olabilirdi! Geri adım atmadı, bilakis tamamını mezhepçi ve komplocu olmakla itham etti. 2014 yılında DEAŞ Suriye ve Irak’ta ortaya çıkana dek bu şekilde devam etti. Barışçıl protestocuları öldüren “Büyük Irak Ordusu” kaçmak zorunda kaldı. ,

Suriye’de ise ilginçtir DEAŞ, Humus, Halep, Suriye’nin doğusu ve güneyinde Esed’e başkaldıran savaşçılara karşı savaşmayı tercih etti.

Evet, silahlı ve silahsız muhalifler Irak ve Suriye’de başarısız oldular.

Ulusalcıların baş düşmanı ABD geldi, Irak ve Suriye’deki şiddet yanlısı radikal unsurları vurdu.

Bu ateşli Arap milliyetçileri, Amerikan emperyalizmine karşı hiçbir şey söylemediler.
İranlı İslamcılar da Amerika’ya ses çıkartmadılar, çünkü ABD, Şii düşmanı radikal unsurlara karşı savaşıyordu.

Şimdilerde ise bu ateşli ulusalcılar, her şeyi berbat edenlerin ABD ve

Rusya değil de bu radikal unsurların olduğuna bizleri inandırmaya çalışıyorlar.

Onlara göre bu iki ülke, Velayet-i Fakih rejimiyle yönetilen İran ile ittifak yapmış ulusal rejimleri korumak için geldiler!

Bir arkadaşım geçenlerde Beyrut’taki bir toplantıya katılmamı istedi.

Sevgili okuyucularım toplantının kimin adına yapıldığına lütfen dikkat kesilin; ABD karşısında İran ve Türkiye ile dayanışma için!

ABD, Irak’a ve Suriye’ye Arapçılık ve milliyetçilik adına girmediği gibi Rusya da Suriye Arap devletini desteklemek için Suriye’ye gelmedi!

Elbette İran, Esed’i Arap olduğu veya kara kaşı kara gözü için desteklemedi.

Son zamanlardaki bu İran, Rusya ve nihayet Türkiye sevgisi nerden kaynaklanıyor?

Dört yıl boyunca bu ateşli solcu ulusalcılar, Müslüman Kardeşler’i (İhvan) desteklediği için Türkiye’ye ve Erdoğan’a hakaret ettiler, ancak şimdi bütün bunları unutarak, Türkiye’yi ulusalcılık ve özgürlüklerin bir müttefiki ve Amerikan emperyalizminin de bir düşmanı(!) olarak görmeye başladılar.

Bu eski ve yeni solcu ulusalcıların en büyük problemleri, Mısır ve Suudi Arabistan’dan nefret etmeleridir.

Yeter ki kendi gemileri sorunsuz yürüsün, Amerikalıları, Rusları, Çinlileri ve Hintlileri desteklemeye her zaman hazırlar.

Sosyalist ya da solcu olsun Avrupalı birinin, yarım milyon insanın ölümüne ve on milyon insanın yer değiştirmesine herhangi bir gerekçe öne sürerek destek verdiğini duydunuz mu?

2003’te Irak’ı işgal eden Amerikalılar bile, sonradan peş peşe bunun için özür dilediler!

Dolayısıyla ulusalcıların bu bakış açısı, başarı veya başarısızlığın fayda etmediği onulmaz bir hastalıktır.

Bizler bir ümmet olarak derin bir bilinç ve haysiyet duygusu sorunu ile karşı karşıyayız.

Büyük bir ulusalcı arkadaşımız geçtiğimiz günlerde benimle tartışmaya koyuldu; ümmet veya dünya hakkında konuşmanın manasız olduğunu, sadece Arap sembolleri hakkında konuşulması gerektiğini savundu! Bu onulmaz bir hastalıktır, çünkü bu türden fikirler halk arasında değil, elitler arasında yaygındır.

Ey âlimler topluluğu! Sizler ülkenin tuzu mesabesindesiniz,

Şayet tuz kokmuşsa diğerlerini kim ıslah edecek?!

Rıdvan Seyyid

Rıdvan Seyyid

Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü

More Posts

ÖNCEK_ HABERSONRAKİ HABER

Haberlere abone

Asharq Al-Awsat Haber
Email adresi