​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



Muhsin Rızai: Putin, savaşı sona erdirmek için her türlü yardımı sunmaya hazır

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'yi Moskova'da kabul etti (Kremlin)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'yi Moskova'da kabul etti (Kremlin)
TT

Muhsin Rızai: Putin, savaşı sona erdirmek için her türlü yardımı sunmaya hazır

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'yi Moskova'da kabul etti (Kremlin)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'yi Moskova'da kabul etti (Kremlin)

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in savaşı sona erdirmek için "her türlü yardımı" sunmaya hazır olduğunu söyledi. Rızai bu açıklamyı, dün Kremlin'de Putin'e İran'ın dini lideri Mücteba Hamaney'in mesajını iletmesinin ardından yaptı.

Rızai, Kremlin'de Putin ile gerçekleştirdiği görüşmelerin ardından İran devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, Rusya Devlet Başkanı'nın İran'ın nükleer tesislerine yönelik saldırıları kınadığını ve İran'a karşı yürütülen savaşın "haksız" olduğunu düşündüğünü belirtti.

Putin ile "bölgenin önemli meselelerini" görüştüğünü aktaran Rızai, savaş sonrası dönem ve "bölgedeki güvenlik düzenlemeleri" konusunda da önemli konuların ele alındığını kaydetti.

 Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai iledün Moskova'da görüşmeler gerçekleştiriyor (Kremlin)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai iledün Moskova'da görüşmeler gerçekleştiriyor (Kremlin)

İran liderinin mesajının "mümkün olan en kısa sürede" Putin'e ulaştırılmasını istediğini belirten Rızai, mesajın içeriğine ilişkin bilgi vermedi. Rızai ayrıca Putin'in Hamaney'e "sıcak ve samimi selamlarını" ilettiğini belirtti.

Rızai, İran'ın diplomatik kanallar aracılığıyla ABD'ye "yedi şart" ilettiğini de Putin'e bildirdiğini ifade etti. Rızai, "Washington bu şartları yerine getirmediği sürece Hürmüz Boğazı açılmayacak ve hiçbir müzakere yapılmayacak" dedi.

İran devlet televizyonuna konuşan Rızai, Rus gazının İran'a ulaştırılması için boru hatlarının inşa edilmesi konusunu da Putin ile görüştüklerini belirtti. Bu projenin İran'ın gaz tedarikindeki açığı kapatmasını ve Rus gazını komşu ülkelere satabilmesini sağlayacağını ifade etti.

Görüşmelerde Reşt-Astara demir yolu koridorunun da ele alındığını aktaran Rızai, İran Yol ve Şehircilik Bakanı'nın projenin uygulama sözleşmesini "yakında" imzalayacağını bildirdi.

Şarku’l Avsat’ın RIA Novosti'den aktardığına göre görüşmeye Rusya Devlet Başkan Yardımcısı Yuri Uşakov ve Rusya Genelkurmay Başkanlığı Ana İstihbarat Dairesi Başkanı İgor Kostyukov da katıldı. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da daha önce Putin'in İranlı yetkiliyi kabul ettiğini açıklamıştı.

Putin ve Rızai, 2 Kasım'da da telefon görüşmesi gerçekleştirerek, bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele almıştı.

Rızai'nin ziyaretinden birkaç saat önce Rusya Dışişleri Bakanlığı, Rus vatandaşlarına İran'a seyahat etmekten geçici olarak kaçınmaları yönündeki çağrısını yineledi. Bakanlık Sözcüsü Maria Zaharova, tavsiyenin "İran çevresinde yeni bir gerilim artışı riskinin devam ettiği koşullarda" geçerli olduğunu söyledi.

Zaharova ayrıca İran'da bulunan Rus vatandaşlarına dikkatli olmaları, kalabalık alanlardan ve askeri ya da hükümet tesislerinin yakınlarından uzak durmaları çağrısında bulundu.

Rusya Dışişleri Bakanlığı, pazartesi günü yaptığı açıklamada da İran'a yönelik yeni bir askerî harekât planlandığına ilişkin haberlerin "ciddi endişe" yarattığını bildirmiş ve bölgedeki durumun normale dönmesi için diplomatik çabaların artırılması çağrısında bulunmuştu.


FT: Rusya, İran'a 90 adet füze fırlatma sistemi gönderecek

İran ordusunun elinde Rus menşeli saldırı helikopterleri de var (AFP)
İran ordusunun elinde Rus menşeli saldırı helikopterleri de var (AFP)
TT

FT: Rusya, İran'a 90 adet füze fırlatma sistemi gönderecek

İran ordusunun elinde Rus menşeli saldırı helikopterleri de var (AFP)
İran ordusunun elinde Rus menşeli saldırı helikopterleri de var (AFP)

Rusya'nın, İran'a hassas güdümlü füzeler için fırlatma sistemi tedarik edeceği savunuluyor.

Financial Times'ın (FT) ulaştığı Rus savunma sanayisine ait üretim belgelerine göre APU-L adlı fırlatma sistemleri, Rusya'nın LMUR veya İzdeliye 305 diye bilinen hafif çok amaçlı güdümlü füzesini taşımak üzere tasarlandı.

2021'de ilk kez tanıtılan ve ertesi yıl Rus ordusunun envanterine giren bu füzelerin, Ukrayna'daki savaşta da yaygın olarak kullanıldığı aktarılıyor.

Rus yapımı Mi-28 taarruz helikopterlerine monte edilebilen fırlatma sistemleri ikişer füze taşıyabiliyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu'nun envanterinde de bu helikopterlerden var.

Tahran, Rusya'dan Mi-28 alımı için anlaşma sağlandığını 2023'te duyurmuştu. Sipariş edilen 6 helikopterin tamamının 2024'te teslim edildiği belirtiliyor.

FT'nin ulaştığı belgelere göre 90 adet APU-L fırlatma sistemi siparişi üretim planı dahiline alındı. Dokümanlarda Çin'in de 192 adet APU-305 tipi fırlatma sistemi sipariş ettiği görülüyor.

Belgelerde ayrıca Rusya'nın iki farklı fırlatma sistemi için gerekli parçaların teslimatını hızlandırması gerektiği, aksi takdirde 9 ayrı sözleşmenin riske girebileceği uyarısı yapılıyor.

Washington merkezli düşünce kuruluşu Carnegie Uluslararası Barış Vakfı'ndan Nicole Grajewski, bu siparişin Rusya'nın Ukrayna savaşındaki ihtiyaçlarına rağmen İran'a silah tedarik etmeyi sürdürme isteğini gösterdiğini söylüyor.

Batılı istihbarat yetkililerine göre Rusya'yla İran arasındaki askeri işbirliği, ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta başlattığı savaşın ardından daha da derinleşti.

Diğer yandan Kaliforniya merkezli James Martin Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Merkezi'nden (CNS) Hanna Notte, Rusya'nın İran'a desteğinin sınırları bulunduğunu belirtiyor.

Analiste göre Moskova, Ortadoğu'daki diğer ülkelerle ve ABD'yle ilişkilerini riske atmamak için temkinli davranıyor. Rusya'nın sağladığı desteğin İran açısından operasyonel fayda taşıdığını ancak savaşın seyrini tek başına değiştirecek ölçekte olmadığını söylüyor.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Ocak 2025'te "Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması" imzalamıştı. 20 yıllık anlaşma savunma ve güvenlik alanlarında işbirliğinin geliştirilmesini öngörüyor.

Kremlin, ABD ve İsrail'in başlattığı İran savaşının ardından taraflara ateşkes ve müzakerelere dönme çağrısını sürdürüyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 18 Ekim'de İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi'yle Tahran'da görüşmüştü. ABD'nin İran'a yönelik saldırılarını kınayan Lavrov, diplomatik çözüm için katkı sağlamaya hazır olduklarını belirtmişti.

Independent Türkçe, Financial Times, Tesnim


İsrail siyasetinin en büyük bilinmezi: Gadi Eisenkot nasıl bir yol izleyecek?

İsrail’deki Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, 28 Ekim’de seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından destekçileriyle bir araya geldi (AFP)
İsrail’deki Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, 28 Ekim’de seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından destekçileriyle bir araya geldi (AFP)
TT

İsrail siyasetinin en büyük bilinmezi: Gadi Eisenkot nasıl bir yol izleyecek?

İsrail’deki Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, 28 Ekim’de seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından destekçileriyle bir araya geldi (AFP)
İsrail’deki Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, 28 Ekim’de seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından destekçileriyle bir araya geldi (AFP)

İsrail’de, bölgede ve bir ölçüde uluslararası kamuoyunda gözler, ülkenin bir sonraki başbakanı olmayı hedefleyen Gadi Eisenkot’un nasıl bir siyasi yol izleyeceğine çevrilmiş durumda. Ancak yakın çevresindekiler, Eisenkot’un henüz planlarını açıklamadığını ve bütün seçeneklerini kendisine sakladığını belirtiyor. Eisenkot şimdilik, “İsrail’in iç durumundaki büyük gerilemeyi durdurabilecek güçlü bir hükümet kurmaya” odaklanmış görünüyor.

İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı olan 66 yaşındaki General Eisenkot, açıklamalarından ve destekçilerinin değerlendirmelerinden anlaşıldığı kadarıyla, İsrail’in uluslararası alanda, özellikle Avrupa’da ve daha da önemlisi ABD’de itibar kaybını durdurmayı öncelikleri arasında görüyor. ABD’deki ara seçim sonuçları, Tel Aviv’le ilişkilerin bazı adayların seçim performansını olumsuz etkileyen faktörlerden biri olduğunu ortaya koydu.

Eisenkot, Avrupa ülkelerinin İsrail’i ve dünyayı mevcut Başbakan Binyamin Netanyahu’dan kurtarmasını beklediğinin farkında. İsraillilerin yarısından fazlası da seçimlerde bu yöndeki iradesini ortaya koyarak Netanyahu döneminin sona ermesini istedi. Bu nedenle Eisenkot, öncelikli olarak mevcut hükümetin mümkün olan en kısa sürede yerine geçecek bir azınlık hükümeti kurmayı hedefliyor.

Eisenkot, Netanyahu’nun ne pahasına olursa olsun başbakanlık koltuğunu korumak için bütün gücünü kullanacağını da biliyor. Netanyahu seçim sonuçlarını sorguluyor, seçimlerin iptal edilmesini istiyor ve hükümeti kurmak için 67 milletvekilinin desteğini alan Eisenkot’un meşruiyetini tartışmaya açmaya çalışıyor. Netanyahu, kendisinin yer almadığı bir hükümetin kurulmasını engellemek için şiddet dahil her türlü yönteme başvurabileceği mesajını veriyor. Eisenkot’un karşı karşıya olduğu en büyük sınav da bu.

dvf
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve ABD Başkanı Donald Trump, Ekim 2025’te Şarm eş-Şeyh’te Gazze’de ateşkes anlaşmasını imzalıyor (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Bu nedenle Eisenkot, kurmayı hedeflediği yeni hükümetin politikalarına ilişkin açıklamaları şimdilik erteliyor ve hemen hemen bütün konularda belirsiz ifadeler kullanmakla yetiniyor.

Acil gündem başlıkları

Eisenkot, ABD yönetimiyle ele almak zorunda kalacağını bildiği acil meselelerde şu yaklaşımları benimsiyor:

İsrail-Filistin çatışması

Eisenkot, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te gerçekleştirdiği sürpriz saldırıdan önce belirgin bir siyasi tutuma sahip olmasıyla biliniyordu. İki devletli çözümü destekliyor, ancak bunu daha örtülü bir ifadeyle, “Filistinlilerden ayrılmak ve İsrail’in büyük bir Yahudi çoğunluğuna sahip olacağı sınırlar içinde yaşamasını güvence altına almak” şeklinde dile getiriyordu.

İsrail’de “Filistinlilerden ayrılma” söylemi, iki halk için iki devletli çözümü savunan ancak bu ifadeyi kullanmaktan çekinen ya da korkan kesim tarafından tercih ediliyor. Bu kesim, 7 Ekim’den sonra Filistin devletinin kurulmasını desteklemenin Hamas’a, “İsrail yalnızca güçten anlıyor ve Filistin halkına devleti Hamas kazandırdı” mesajını verme ödülü anlamına geleceğini düşünüyor.

Gazze ve Batı Şeria’da İsrail’in yürüttüğü acımasız imha savaşı ve yol açtığı büyük yıkımın nedeni sorulduğunda ise bu kesim, “Filistinlilerin, Hamas’ın kendilerine ikinci bir Nekbe yaşattığını, İsrail’e karşı kazanılacak bir savaş olmadığını ve İsrail’e saldırmaya cesaret edenlerin en azından evlerini ve topraklarını kaybederek ağır bedel ödeyeceğini anlamaları gerektiğini” savunuyor.

İsrail’de, ülkenin geleneksel işgal politikasını sürdürmek ve barıştan uzaklaşmak üzerine kurulu yaklaşımının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini kabul etmeye cesaret edenlerin sayısı son derece az.

Eisenkot da gerçeği bilmesine rağmen bunu açıkça dile getirmeye cesaret edemiyor. Seçimlerden önce kendisine, ABD’nin de desteklediği Filistin devletinin kurulması fikrine karşı olup olmadığı sorulduğunda şu yanıtı vermeyi tercih etti:

“Bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyorum. Ancak Başkan Trump’ın girişimiyle hazırlanan ve Netanyahu’nun da onayladığı 20 maddelik plana olumlu yaklaşacağım.”

Eisenkot, Trump’ın İsrail’de Netanyahu ile kendisi arasında bir ittifak kurulmasını, böylece özellikle Ortadoğu barış planının uygulanması gibi zor kararları alabilecek güçlü bir hükümet oluşturulmasını istediğinin farkında. Eisenkot’un Trump’la bu açmazı, söz konusu planı aşamalı biçimde uygulayarak ve eş zamanlı olarak hükümetin kapsamını genişleterek aşmaya çalışması bekleniyor.

İran’la çatışma

Eisenkot, İsrail ordusu ve Mossad’ın İran rejimini devirmek amacıyla bu ülkeye yönelik saldırıları sürdürme planlarını desteklediğini gizlemiyor. İran ile ABD arasında iyi ve sonuç alıcı bir anlaşmaya varılabileceği konusunda kuşkular taşıyor. Ancak İsrail’in ABD ile koordinasyon sağlamadan herhangi bir operasyon düzenlemesine karşı çıkıyor ve İsrail’in kendi gündemini Washington’a dayatmasını desteklemiyor.

İbranice yayın yapan medyada Eisenkot’u yakından takip edenler, onun “ABD’den gelen ve İsrail’i Başkan Trump’ı savaşa sürüklemekle suçlayan sesleri dikkatle dinlediğini, bu suçlamanın İsrail’e ABD’de ağır zarar verdiğinin farkında olduğunu” aktarıyor.

Lübnan ve Suriye

Eisenkot’un askerî komutanlık dönemi, “Dahiye Doktrini” olarak bilinen ve Beyrut’un güneyindeki Dahiye bölgesine atıf yapan yaklaşımla özdeşleşmiş durumda. “Düşmanları orantısız güç kullanarak ezmeyi” öngören bu doktrin, Gazze’nin yok edilmesi fikrinin de temelini oluşturuyor.

Ancak Eisenkot, sonsuza kadar devam edecek bir savaşa da inanmıyor. Ağır bir darbe indirdikten sonra ortaya çıkan durumu siyasi açıdan değerlendirmeye çalışıyor. Bu nedenle Lübnan’la uzun vadeli bir anlaşmayı, benzer şekilde Suriye ile de bir mutabakata varılmasını destekleyebilir.

İbrahim Anlaşmaları

Eisenkot, İbrahim Anlaşmaları'nın kapsamının genişletilmesi için çalışılmasını güçlü biçimde destekliyor. Bunun İsrail-Filistin çatışmasının çözüme kavuşturulmasını gerektirdiğinin de farkında. Eisenkot, bu konuda ilerleme sağlayabileceğine inanıyor. Netanyahu ve benzerlerinin kibirli üslubunu benimsemeyen, daha ılımlı bir siyasi söylemin Arap ülkeleriyle uzlaşmanın önünü açabileceğini düşünüyor.

İsrail’in uluslararası konumu

Eisenkot, dış politikadaki öncelikli konuların başında İsrail’in uluslararası alandaki konumunu güçlendirmeyi görüyor. Başbakan olması halinde görevdeki ilk 100 gün için hazırlanan plan üzerinde çalışan ekibi de bu meseleyi öncelikler arasına aldı. Bu kapsamda başta Washington olmak üzere Batı ülkelerine bir dizi ziyaret gerçekleştirilmesi planlanıyor.

Eisenkot, Batılı ülkelerin iktidarını sağlamlaştırabilmesi için kendisine baskı uygulamadan bir deneme süresi tanıyacağına inanıyor.

Eisenkot’un öne çıkan özellikleri neler?

Eisenkot’u 2019’a kadar devam eden askerî hizmet döneminden tanıyan uzmanlar, İsraillilerin kendisini beklemesini ve yaklaşımlarını desteklemesini sağlayan özelliklere sahip olduğunu düşünüyor.

Eski Genelkurmay Başkanı’nın kişiliği üzerine bir radyo programı hazırlayan Tzahi Dabush, Eisenkot’un siyasi yaklaşımını askerî kimliğiyle ilişkilendirerek, “Siyasetçi Eisenkot da general Eisenkot gibi düşünüyor. Geleneksel siyasi kalıpların dışında hareket ediyor” değerlendirmesinde bulundu.

Dabush, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Alçakgönüllü geçmişi ve ailesinin yaptığı fedakârlıklar, Netanyahu’nun üst düzey görevlerde geçirdiği onlarca yıl ve hâlâ sonuçlanmamış yolsuzluk dosyalarıyla keskin bir tezat oluşturuyor. Eisenkot ahlaki değerleri, öncelikleri ve hesaplama biçimi bakımından farklı. En önemlisi, gerçekten de ülkenin çıkarlarını kendi kişisel çıkarlarının üzerinde tutuyor.”

Bununla birlikte Eisenkot’un önünde önemli engeller bulunuyor. Netanyahu’nun planlarını boşa çıkarması ve aşırı sağın oluşturduğu engelleri aşması gerekiyor.

df
Polis, 29 Ekim 2026’da İsrail’in Herzliya kentinde Gadi Eisenkot’un evinin önünde Netanyahu destekçileri ile Arap partilerinin de yer alacağı bir hükümet kurulması çağrısı yapan sol görüşlü aktivistleri birbirinden ayırıyor (AP)

Eisenkot’un başbakanlık ihtimalinin güçlendiğinin anlaşılmasından bu yana destekçileri, onun Netanyahu’dan farklı ahlaki değerlere sahip olduğunu, popülizme önem vermediğini ve danışmanlarının görüşlerini dinlemeye öncelik verdiğini vurguluyor. Bununla birlikte Eisenkot’un zaman zaman herkesi şaşırtan, hızlı ve beklenmedik kararlar aldığı da belirtiliyor.

Eisenkot’un söz konusu özelliklerinin başbakanlık görevinde nasıl bir karşılık bulacağını görmek için fazla beklemek gerekmeyebilir. Ancak Netanyahu’nun kendisini siyasi açıdan zayıflatmaya yönelik girişimlerini engelleyemezse, bütün bu hesapların ve destekçilerinin umutlarının gerçekçi bir temeli kalmayacak.