​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



İran savaşının ara seçimlerdeki ağırlığı

Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)
Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)
TT

İran savaşının ara seçimlerdeki ağırlığı

Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)
Fotoğraf: Trump, BM Genel Kurulu toplantılarında konuşuyor (AP)

Velid Faris

Çoğu gözlemci, Trump yönetiminin 2025'ten beri İran'daki İslam rejimine karşı yürüttüğü savaşın, yaklaşan ara seçimler başta olmak üzere, ABD seçimleri üzerinde doğrudan bir etkisi olacağı konusunda hemfikir. Bu sonuçlara aylar önce ulaşıldı ve biz, en azından ocak sonu ve şubat başından beri bu gelişme konusunda uyarıda bulunan ilklerdendik.

Independent Arabia’nın bana sunduğu bu köşedeki yazılarımda ve Amerikan ve uluslararası televizyon kanallarındaki katılımlarımda vurguladığım gibi, Tahran'daki rejimin 2026 yazından önce devrilmemesinin, Kongre'nin kontrolü için yapılacak sonbahar seçimlerine yansımaları olacaktı. Başlangıçta, bu uyarıyı yalnızca birkaç Amerikan medya kuruluşu ciddiye aldı. Ancak birkaç ay sonra, muhafazakar televizyon kanalları ve Cumhuriyetçi yorumcular, Tahran rejiminin gerçekten de müzakereleri sabote etmek ve aynı zamanda Amerikan askeri gücüne karşı ayakta kalmak amacıyla Washington'a yanıtlarını geç iletmeyi planladığı fikrini benimsemeye başladılar.

İran’daki Ocak katliamlarının ardından, İran Devrim Muhafızları, kitlesel katliamların sonuçlarına dair değerlendirmeleri ile eş zamanlı olarak müzakereler seçeneğini gündeme getirmeyi hedefledi. Trump yönetimi zaten İran içindeki hedefleri vurmaya başlamış ve diplomatik görüşmeler için şartlar belirlemişti. Başlangıçta, İran Dini Lideri Ali Hamaney'in ve çok sayıda önde gelen askeri komutan ve yetkilinin öldürülmesi, Humeyni rejimi yöneticileri arasında bir anlaşmaya varılmadığı takdirde tüm liderliğin öldürülebileceğine dair bir korku dalgasına neden oldu.

Öte yandan, Devrim Muhafızları, bu durumda, on binlerce İranlı sivili öldürdükten sonra, İran genelinde konuşlandırılmış güvenlik aygıtının ve birimlerinin kaderinin halkın elinde olacağını ve birçoğunun misillemeyle karşı karşıya kalabileceğini biliyordu.

Humeyni elitleri, Amerikan tarafına taviz vermekten başka seçeneklerinin olmadığını anlamışlardı, ancak teslim olmayacaklardı. Esasında, bu strateji, bir teklif sunmak, bir anlaşma imzalamak, sonra onu reddetmek ve Hürmüz Boğazı ve nihayetinde Babu’l Mendeb gibi yeni çatışma cepheleri açmaktan ibaretti.

Gerçekten de plan işe yaradı. Yedi ay boyunca Amerika Birleşik Devletleri, rejimi zayıflatmak için askeri operasyonlar yürüttü, ancak aynı zamanda yüksek gerilim rejim güçleri için çok tehlikeli hale geldiğinde ateşkes teklif etmeye devam etti. Bu senaryo şubat ve eylül ayları arasında tekrarlandı. Askeri olarak, Amerika Birleşik Devletleri rejimin askeri makinesini zayıflatmayı başardı, ancak onu yok etmedi.

Gelgelelim Devrim Muhafızlarının elinde tuttuğu ve tutmaya devam ettiği koz, ara seçimlerdi. Strateji, rejimin seçimlere kadar iktidarda kalmasına izin vermeye, muhalefetin Kongre'nin iki kanadından birinde, yani Senato veya Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğu kazanmasına bahis oynamaya dayanıyordu.

Demokrat Parti ve sosyal demokrat akım tarafından temsil edilen muhalefetin her iki kanatta da çoğunluğu elde etmesi durumunda, Beyaz Saray'ın savaştan çekilmesi yönündeki yasal ve siyasi baskı muazzam olacaktır. Tahran'ın hesapları, yönetimin kampanyadan çekileceği veya en azından Obama yönetimi tarafından imzalanan İran nükleer anlaşmasına benzer bir anlaşmayı kabul edeceği sonucuna varıyor.

Tahran ve Washington arasındaki sekiz aylık çıkmaz, Başkan Trump'ın rejimin çöküşüne yol açacak bir “şok ve dehşet” stratejisi uygulamadığı sürece değişmeyecek akışkan bir gerçeklik yarattı.

Ancak Başkan, Birleşmiş Milletler'de kasım seçimlerinden sonra rejimle bir anlaşmaya varabileceğini açıkladı ve bu da mevcut durumun seçimlerden sonra da devam edebileceğine işaret ediyor.

Cumhuriyetçi kampanya, basitçe Washington şu anda seçmenlere net bir cevap vermeye hazır olmadığı için İran'ın kasım ayındaki seçmen tercihlerinin bir parçası olmaması gerektiği sonucuna varmış gibi görünüyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre askeri açıdan, Amerika Birleşik Devletleri İslam Cumhuriyeti aleyhine önemli kazanımlar elde etti, ancak siyasi olarak hâlâ gerçek bir diplomatik sonuç yok. Obama liderliğindeki muhalefet, Amerikan askeri gücünün rejimin silahlı kuvvetlerinden çok daha üstün olduğu doğru olsa da, kapsamlı, karşılıklı olarak kabul edilebilir ve imzalanmış bir planın yokluğunun bir belirsizlik durumunu yansıttığına inanıyor.

Peki, bu belirsizlik seçim sonuçları üzerinde etkili olabilir mi?

Öncelikle, bu bir başkanlık seçimi değil, yasama seçimi; bu nedenle dış politika sonuçta belirleyici faktör olmayabilirken, iç meseleler seçmenler için daha büyük önem taşımaya devam ediyor. Ancak, dış çatışmaların seçmenler üzerinde, özellikle Yahudi, Arap, Müslüman ve İranlı topluluklar gibi bazı topluluklar üzerinde belirli bir etkisi bulunuyor.

Muhalefetin Körfez ve Kızıldeniz'deki durumu sunma biçimi, seçmenleri etkileyecek önemli bir faktör olacaktır.

Ortadoğu'daki savaşlar ile en çok ilgilenen seçmen kitleleri az olsa bile, iki partiyi ayıran sandalye sayısı da sınırlıdır. Bu, bölgede sahadaki güç dengesine bağlı olarak, bazı seçmen kitlelerinin etkilenebileceği ve bu sandalyelerin iki parti arasındaki güç dengesini değiştirebileceği anlamına geliyor.

Herhangi bir senaryoda, soru işaretleri, bu gelişmelerin 2027'de ABD dış politikası üzerinde ne gibi bir etkisi olacağına bağlı olmayı sürdürüyor.

 Cumhuriyetçiler, yönetimin son dakikada geniş çaplı bir hamlede bulunması sayesinde çoğunluklarını korurlarsa, Başkan Trump görevde kalacaktır ve seçimden sonra İran konusunda bir karar vermek zorunda kalacaktır.

Demokratlar bir veya her iki kanadın kontrolünü ele geçirirse, bunun ABD dış politikası ve ulusal güvenliği üzerinde önemli bir etkisi olacaktır. Cumhuriyetçiler Kongre'nin her iki kanadından birinin kontrolünü kaybederse, İran rejiminin oynadığı bahis kazanmış olacaktır.

Başkan, muhalefet Temsilciler Meclisi'ni kontrol etse bile, yönetiminin bu sorunu çözmek için iki yıldan fazla zamanı olduğunu söyledi. 2019'dan bu yana değişen koşullar göz önüne alındığında, bu konu etrafında önemli bir tartışma var.

Buradaki argüman şuna dayanıyor; Trump iktidara geldiğinde ABD bürokrasisinin büyük bir bölümü Obama yönetimiyle bağlantılı muhalefet tarafından kontrol ediliyordu. Ancak bugün Trump, prensip olarak, kilit kurum ve kuruluşların başkanlarının atanmasını güvence altına aldı. Sonuç olarak, Demokratların çoğunlukta olduğu bir Temsilciler Meclisi veya Senato'nun herhangi bir eylemi, başkanın dış politikası üzerinde aynı etkiye sahip olmayabilir.

ABD'nin 2025'ten bu yana İran'a yönelik politikası ve yönetimin rejime karşı yürüttüğü iki savaşın kasım ayındaki seçmen kararlarını nasıl etkileyeceği konusundaki tartışma ise üç ana nokta etrafında dönecektir.

Birincisi, ABD ile rejim arasındaki gerçek savaştır; bu savaş nasıl yürütüldü, kim galip geldi ve gelecekte neler olacak.

İkinci nokta, diplomatik girişim ve nihayetinde kimin üstünlük sağladığıyla ilgilidir.

Üçüncü ve son nokta, seçimden sonra rejimle olan ilişkinin geleceğiyle ilgilidir; bu konuda hangi seçenekler mevcut?

Ancak bu sonbaharda en acil soru, Cumhuriyetçilerin Kongre'nin iki kanadından birini kaybetmesi durumunda muhalefetin senaryosu ile ilgili olacaktır. Muhalefet kazanırsa ne yapacak? Ve bir iç siyasi zafer elde etmeden Trump yönetimini savaşı sona erdirmeye nasıl zorlayacak?

Bazı analistler, Demokratların yönetimi savaştan çekilmeye zorlamak için ellerindeki her aracı kullanacaklarını düşünüyor. Diğer bir grup analist ise muhalefetin rejimle müzakerelere katılmayı ve yeni bir İran nükleer anlaşmasının yönetimine dahil olmayı talep edeceğini öne sürüyor.

Ancak sonuç aynı kalmaya devam ediyor; Cumhuriyetçiler Kongre'nin kontrolünü elinde tutarsa, başkana önemli ölçüde siyasi hareket alanı tanıyacaklar ve bu, İran rejimi için zor bir dönem olacaktır. Demokratlar Capitol Hill'de kazanırsa, Trump yönetimi politikalarını şiddetle savunacak, ancak Demokratlar arasında daha pragmatik olanlar dış politikada denetimi üstlenmedikçe önemli bir ilerleme kaydedemeyecektir.


Husiler ve İran, bölgede İsrail’e nasıl bahane sağlıyor?

İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))
İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))
TT

Husiler ve İran, bölgede İsrail’e nasıl bahane sağlıyor?

İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))
İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor. (Reuters))

Pakistanlı Profesör Ishtiaq Ahmed, bölgede tırmanan çatışmanın yalnızca İran ile İsrail arasındaki gerilim veya Yemen’deki meşru hükümete verdiği destek nedeniyle Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları üzerinden okunamayacağını belirtiyor. Ahmed’e göre, bu cepheler arasındaki etkileşimler artık bölgesel sistem üzerinde daha geniş etkiler yaratırken, çeşitli taraflara askeri varlıklarını genişletmeleri için gerekçeler de sunuyor.

Pakistan’daki The Friday Times gazetesinde yayımlanan kapsamlı analizinde Ahmed, temel bir çelişkiye dikkat çekiyor: İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri olsa da her iki tarafın izlediği stratejiler, dolaylı olarak karşı tarafın çıkarlarına hizmet eden sonuçlar doğurabiliyor.

İran’ın vekil güçleri ve İsrail’in güvenlik bahanesi

Ahmed’e göre İran’ın bölgedeki müttefik güçleri desteklemeye dayalı stratejisi, Arap ülkeleri üzerinde güvenlik baskısı oluştururken aynı zamanda İsrail’e askeri operasyonlarını genişletmesi için güvenlik gerekçeleri sağlıyor.

İran’ın Husilere verdiği desteğin, Tahran’ın Yemenli grubun aldığı her kararı kontrol ettiği anlamına gelmediğine işaret eden Ahmed, İran’ın Husilere yönelik askeri ve siyasi desteğinin ‘köklü’ olduğunu belirtiyor. Ahmed’e göre grubun Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb üzerinden baskı oluşturma kapasitesi, İran’ın stratejisine asimetrik bir nüfuz aracı ekliyor.

Yazar, bu gelişmeyi daha geniş bir çerçeveye oturtarak, İran destekli güçlerin bölge ülkelerine yönelik saldırılarının İsrail’e askeri operasyonlarını genişletmesi için gerekçeler sağlayabileceğini savunuyor. Buna karşılık İsrail’in operasyonlarını genişletmesi, İran ve müttefiklerinin kendilerini İsrail ve Batı nüfuzuna karşı ‘direniş’ güçleri olarak sunmalarına olanak tanıyor.

Ahmed, İran ile İsrail’in müttefik olarak hareket ettiğini ya da aralarında bir koordinasyon bulunduğunu söylemiyor. Aksine, “İran ve İsrail birbirlerinin amansız rakipleri” ifadesini kullanan Ahmed, tarafların yön verdiği çatışma süreçlerinin dolaylı biçimde kesişen sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekiyor.

Körfez’den Babu’l Mendeb’e

Analiz, Husilerin tırmanan saldırıları ve İran’ın deniz taşımacılığı üzerindeki baskısını, özellikle son yıllarda bölgede yaşanan dönüşümlerle ilişkilendiriyor. Bu dönüşümlerin başında Suudi Arabistan ile İran arasındaki gerilimin azalması ve Riyad’ın kalkınma, yatırım ve Vizyon 2030 projelerine odaklanması geliyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Ahmed, Yemen’deki ateşkesin çökmesinin ardından Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının yeniden gündeme geldiğini belirtiyor. Bu dönemde Husilerin Kızıldeniz kıyısındaki varlığını Babu’l Mendeb yönünde genişlettiğine işaret eden Ahmed, aynı zamanda Riyad’ı ve Suudi Arabistan’ın stratejik tesislerini hedef alan füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının düzenlendiğini aktarıyor.

Analize göre buna karşılık, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki baskısının yanı sıra Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb’e ilişkin tehditler, deniz taşımacılığında gerilemeye ve Körfez ülkeleri ile Asya ve Afrika piyasaları üzerindeki ekonomik yükün artmasına yol açtı.

Yazar, bu gelişmelerin son yıllarda Körfez ülkelerinin yatırım, turizm, teknoloji ve iş dünyasını çekmesini sağlayan ortamı olumsuz etkilediği uyarısında bulunuyor. Bölgenin, vekalet savaşlarının yürütüldüğü bir alan yerine istikrar ve ekonomik bağlantı merkezi olarak kendisini konumlandırmaya başladığına dikkat çekiyor.

İsrail askeri faaliyet alanını genişletiyor

Denklemin diğer tarafında ise Ahmed, İsrail’in Gazze savaşının Ekim 2023’te başlamasından bu yana askeri operasyonlarının kapsamını genişleterek Lübnan ve Suriye’nin ardından İran’ı da hedef alan bir alana taşıdığını belirtiyor. Bu durumun Arap ve İslam dünyasında endişeye yol açtığını ifade ediyor.

Ahmed’in değerlendirmesine göre, İsrail’in operasyonlarını genişletmesi, İran ve müttefiklerine kendilerini İsrail’e karşı mücadele eden taraflar olarak yeniden sunmaları için siyasi malzeme sağlarken, aynı zamanda İsrail’e bölgesel tehditlerle mücadele gerekçesiyle askeri faaliyet alanını genişletmesi için yeni dayanaklar sunuyor.

Ahmed’in analizinde bu durum karşılıklı bir döngüyü ortaya çıkarıyor: İran’la bağlantılı grupların düzenlediği saldırılar, İsrail’e harekete geçmek için güvenlik gerekçeleri sağlarken, İsrail’in hamleleri de İran ve müttefiklerine ‘direniş’ söylemlerini güçlendirecek yeni araçlar sunuyor.

Ahmed, çatışmayı yalnızca bu ilişki üzerinden açıklamıyor ancak bu sürecin devam etmesinin bölgeyi yeniden kalkınma ve iş birliği rotasından karşılıklı çatışma ve misillemeler döngüsüne sürükleme riski taşıdığını değerlendiriyor.

Kaybedenler denklem dışında

Ahmed, bu gelişmelerin ortaya çıkardığı sonuçların merkezine Arap ülkelerini yerleştiriyor ve savaşlar ile çatışmalardan kalkınmaya geçmeye çalışan toplumların, tırmanışın maliyetinin önemli bir bölümünü üstlendiğini belirtiyor.

Çatışmanın devam etmesinin ‘Müslümanların Müslümanlarla savaşması’ anlamına geldiğini savunan Ahmed, bu süreçte bölge ekonomilerinin zarar gördüğünü, İran’ın dolaylı nüfuz alanının genişlediğini ve İsrail’in doğrudan sınırlarının ötesinde askeri operasyon yürütme kapasitesinin arttığını ifade ediyor.

Ahmed, bu çerçevede tehlikenin yalnızca yeni bir askeri çatışma turuyla sınırlı olmadığına, bunun daha geniş kapsamlı bir bölgesel fırsatı da ortadan kaldırabileceğine dikkat çekerek, “En büyük tehlike yalnızca yeni bir askeri tırmanışta değil, Ortadoğu’nun çatışma ve vekalet savaşlarından kalkınma, istikrar ve iş birliğine geçmesi için ortaya çıkan tarihi fırsatın kaybedilmesinde yatıyor” değerlendirmesinde bulunuyor.

Ahmed bu açıdan Husiler ile Yemen arasındaki çatışmayı bölgesel dönüşümlerden bağımsız bir kriz olarak ele almıyor. Aksine bunu, bölgenin geleceğine ilişkin daha geniş bir sınamanın parçası olarak değerlendiriyor: Bölge yeniden vekalet savaşları mantığına mı dönecek, yoksa ülkelerin yatırım, kalkınma ve bölgesel ilişkilerini yeniden düzenleme yönünde başlattığı süreç korunacak mı?

Mekke İttifakı’nın pozisyonu

Ahmed, bunu ayrıca Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’yi Mekke’de bir araya getiren üçlü savunma anlaşmasıyla ilişkilendiriyor. Ahmed’e göre bu düzenlemenin önemi, Yemen’de yeni bir cephe açmasında değil, caydırıcılık sağlaması ve savaşın daha geniş bir alana yayılmasını önleme kapasitesinde yatıyor.

Ahmed’in değerlendirmesine göre caydırıcılığın yanı sıra diplomatik kanalın da açık tutulması gerekiyor. Özellikle Pakistan’ın İran’la olan kanalları üzerinden Tahran’ın Husilerin saldırılarını sınırlamaya yönlendirilmesi gerektiğini belirten Ahmed, Suudi Arabistan topraklarının, stratejik altyapısının ve kutsal şehirlerinin hedef alınmasının sonuçsuz şekilde devam edemeyeceğini vurguluyor.

Sonuç olarak Ahmed’in analizi, krizi yalnızca Husilerle yaşanan bir çatışma çerçevesinde değil, bölgesel düzenin kendisi açısından bir sınama olarak ele alıyor. Buna göre mesele, bölge ülkelerinin ve Washington’ın Ortadoğu’nun yeniden açık çatışma alanına dönüşmesini önleyip önleyemeyeceğiyle de yakından bağlantılı. Bu çerçevede Ahmed, kalkınma sürecinin korunmasının gerilimin düşürülmesini, vekil güçlerin faaliyetlerinin kontrol altına alınmasını ve diplomatik kanalların açık tutulmasını gerektirdiğini; bunun yanı sıra bölge ülkelerini hedef alan tehditlere karşı caydırıcılığın sürdürülmesi gerektiğini değerlendiriyor.


Kremlin: Putin, Trump ile görüşmeye hazır

ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)
TT

Kremlin: Putin, Trump ile görüşmeye hazır

ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (sağda), Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile tokalaşırken (Reuters)

Alman Haber Ajansının (DPA) haberine göre Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmeye hazır olduğunu açıkladı.

Şarku’l Avsat’ın Sputnik’ten aktardığına göre Peskov, gazetecilere yaptığı açıklamada, “Şu ana kadar herhangi bir üst düzey görüşmenin gerçekleştirilmesine ilişkin ayrıntılar bulunmuyor. Rusya-ABD görüşmesinden söz edecek olursak, başkan buna hazır. Aslında Putin ve Trump, telefon görüşmelerinde gerektiğinde ilerleyen dönemde yeniden bir araya gelmeye hazır olduklarını her zaman teyit ediyor” dedi.

Peskov, Putin ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy arasında olası bir görüşmeye ilişkin ise “Buradaki tutumumuz iyi biliniyor. Putin, Zelenskiy’nin istemesi halinde Moskova’ya gelebileceğini söyledi” ifadelerini kullandı.

Kremlin Sözcüsü, “Bu durumda kendisine gerekli güvenlik garantileri sağlanacaktır” dedi. Peskov ayrıca Zelenskiy’nin “hangi kararların alınması gerektiğini çok iyi bildiğini” de ifade etti.

Peskov, “Bunun dışındaki herhangi bir durumda, uzmanlar düzeyindeki çalışmalar tamamlanmadan bir zirve gerçekleştirmek pratik olmayacaktır. Çünkü bu, zaman kaybı olacaktır” değerlendirmesinde bulundu.

Ukrayna’daki savaşa ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Peskov, “Ukrayna’nın silahlandırılması devam ediyor ve Avrupa ülkeleri silah satın almak için giderek daha fazla para toplamaya çalışıyor” şeklinde konuştu.

Peskov ayrıca, “Kiev yönetimi bir ölçüde terör faaliyetlerini sürdürüyor. Şu ana kadar barışçıl müzakereler yoluna girilmesi için herhangi bir ön koşul bulunmuyor. Buna rağmen Rusya devleti olarak barışçıl müzakerelere hâlâ açığız” dedi.

Kremlin Sözcüsü, İngiliz yönetiminin Rusya karşıtı duyguları körüklemeye yönelik faaliyetlerde bulunduğunu iddia ederek, Almanya, Fransa ve bazı diğer Avrupa ülkelerinin de aynı yönde hareket ettiğini söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump ise dün, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yeni bir görüşme gerçekleştirme niyetinde olduğunu açıklamıştı.