​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



Trump, Kongre’de Cumhuriyetçi çoğunluğu korumak için milyonlarca dolar harcıyor

ABD Başkanı Donald Trump, 20 Ekim 2026'da Kuzey Carolina, Greenville'deki bir seçim mitinginde kurşun geçirmez camın arkasından yaptığı konuşmadan bir kare (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 20 Ekim 2026'da Kuzey Carolina, Greenville'deki bir seçim mitinginde kurşun geçirmez camın arkasından yaptığı konuşmadan bir kare (AFP)
TT

Trump, Kongre’de Cumhuriyetçi çoğunluğu korumak için milyonlarca dolar harcıyor

ABD Başkanı Donald Trump, 20 Ekim 2026'da Kuzey Carolina, Greenville'deki bir seçim mitinginde kurşun geçirmez camın arkasından yaptığı konuşmadan bir kare (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 20 Ekim 2026'da Kuzey Carolina, Greenville'deki bir seçim mitinginde kurşun geçirmez camın arkasından yaptığı konuşmadan bir kare (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, Kongre ara seçimlerine iki haftadan az bir süre kala Cumhuriyetçi adayları desteklemek için büyük miktarda para harcadı. Trump, kamuoyu desteğinin tüm zamanların en düşük seviyesine gerilemesinin ardından seçimlerdeki kayıpları telafi etmeye çalışıyor. New York’un eski Belediye Başkanı Michael Bloomberg ise seçimler öncesinde Demokratları desteklemek için 80 milyon dolar harcayacağını açıkladı.

Trump’ın siyasi kampanyası, Cumhuriyetçilerin 3 Kasım’da yapılacak seçimlerde Temsilciler Meclisi ve Senato’daki mevcut çoğunluklarını koruma çabalarına destek vermek amacıyla geçen eylül ayından bu ekim ayının ortasına kadar yaklaşık 277 milyon dolar ayırdı. Söz konusu kaynak, Trump’a bağlı MAGA Inc. adlı siyasi eylem komitesinden sağlandı. İki yıl önce Trump’ın seçilmesinin ardından şirketlerden ve nüfuz sahibi olmak isteyen çevrelerden bağış toplamaya başlayan komitenin, bugüne kadar yaklaşık 473 milyon dolar topladığı belirtildi.

Milyonlarca dolarlık bağışlar

The New York Times gazetesinin komitenin kayıtlarını incelemesi sonucunda, en büyük bağışçılar arasında kripto para şirketi Foris Dax, milyarder Diane Hendricks ve İsrail yanlısı bağışçı Miriam Adelson’ın bulunduğu ortaya çıktı. Ayrıca, her biri MAGA kuruluşuna en az 1 milyon dolar bağış yapan 100’den fazla bağışçının olduğu belirtildi.

Başkan Trump, parti kampanyalarına 400 milyon dolardan fazla harcama yapacağını söyledi. Sosyal medya platformundaki paylaşımında şu ifadeleri kullandı:

“Seçim gününe kadar 400 milyon dolardan fazla harcadım ya da harcayacağım. Reklamlara, seçmenlerle doğrudan ve dolaylı iletişime, yüz yüze ve çevrim içi mitinglere, etkinlik alanlarına, seçmenleri oy kullanmaya teşvik eden programlara, seçimlerin dürüstlüğünü güvence altına alma çalışmalarına ve diğer faaliyetlere şimdiden 300 milyon dolardan fazla harcadım.”

Buna karşılık Michael Bloomberg’in ekibi, The New York Times gazetesine yaptığı açıklamada, eylül ve ekim aylarında Demokratlar lehine 80 milyon dolar harcandığını bildirdi. Gazeteye göre Bloomberg’in parasının en az 50 milyon doları Temsilciler Meclisi seçimleri için kullanılıyor. Bu tutarın 24 milyon doları Bloomberg’in kurucuları arasında yer aldığı Everytown for Gun Safety kuruluşuna, 16 milyon doları ise House Majority siyasi eylem komitesine ayrıldı.

Trump’ın kamuoyu desteği geriliyor

Bu gelişmeler yaşanırken, The New York Times ve Siena Üniversitesi tarafından yapılan yeni bir ankete göre Trump’ın kamuoyu desteği şimdiye kadarki en düşük seviyesine geriledi. Anket, ekonomi yönetimine, İran savaşına ve yükselen akaryakıt fiyatlarına yönelik yaygın memnuniyetsizliğe işaret ediyor.

Muhtemel seçmenlerin yalnızca yüzde 36’sı Trump’ın görev performansından memnun olduğunu belirtirken, yüzde 59’u memnuniyetsizliğini dile getirdi. Bu oran, Trump’ın şimdiye kadar aldığı en düşük destek düzeyi olarak kaydedildi.

Anket sonuçlarına göre muhtemel seçmenler, Demokrat adayları Cumhuriyetçi adaylara karşı 11 puan farkla tercih ediyor. Bu oran, Demokratlar açısından geçen aya kıyasla sınırlı bir iyileşmeye işaret ederken, ülke genelindeki siyasi tablonun Cumhuriyetçiler için olumsuz göründüğü belirtildi.

Seçmenlerin çoğu mevcut kötüleşmeden Trump’ı sorumlu tutuyor. Katılımcıların yüzde 69’u Trump’ın hayat pahalılığıyla mücadele biçiminden, yüzde 65’i İran savaşını yönetme şeklinden memnun olmadığını ifade etti. Seçmenlerin yaklaşık dörtte üçü ise galon başına 4 doları aşan benzin fiyatlarına ilişkin politikalarını onaylamadığını belirtti.

Ekonomiye ilişkin derin memnuniyetsizlik, Trump’ı ikinci kez başkanlığa taşıyan seçmen koalisyonuna da yayıldı. Demokratlar geçen yıl boyunca erkekler, genç seçmenler ve Latin kökenli seçmenler arasındaki desteklerini artırdı. Böylece iki yıl önce Trump’ın zaferine katkıda bulunan bu gruplardaki bazı seçmenleri yeniden kazandı.

Oy kullanma ihtimali daha düşük olanlar da dâhil olmak üzere kayıtlı seçmenlerin tamamı arasında Trump’ın destek oranı daha da gerileyerek yüzde 34’te kaldı. Trump’ın 2016 ve 2024 seçimlerindeki zaferlerinde üniversite diploması bulunmayan beyaz seçmenler arasındaki güçlü desteğinin rol oynadığı değerlendirilirken, yeni ankette bu grubun Trump’ın performansına ilişkin görüşlerinin birbirine yakın olduğu görüldü. Bu seçmenlerin yüzde 48’i Trump’ı desteklerken, yüzde 46’sı karşı çıktığını bildirdi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters ve Ipsos’un gerçekleştirdiği son anketten aktardığı verilere göre  Trump’a verilen destek yüzde 31’e geriledi. Ankete katılan Amerikalıların yaklaşık yüzde 68’i Trump’ın ekonomi yönetiminden memnun olmadığını belirtti. Bu kesim içinde kendisini Cumhuriyetçi olarak tanımlayanların oranı da yüzde 37’ye ulaştı.

cvfbghj
Trump, 17 Ekim 2026'da Kentucky'deki bir kampanya etkinliğinde destekçileriyle etkileşimde bulunuyor (Reuters)

Trump’ın ülke genelindeki desteği gerilese de kendi siyasi tabanındaki güçlü desteğini koruduğu görüldü. Cumhuriyetçilerin yüzde 82’si Trump’ı desteklemeyi sürdürürken, bu seçmenlerin büyük çoğunluğu başkanın performansından ve İran savaşı ile gümrük tarifeleri dâhil temel politikalarından memnun olduğunu ifade etti.

Trump ise anket sonuçlarına itiraz etti. Kuzey Carolina eyaletinin East Greenville kentinde kendisini karşılayan yüzlerce destekçisine konuşan Trump, “Bence olağanüstü sonuçlar göreceksiniz. Anketler gerçek sonuçlarımızı hiçbir şekilde yansıtmıyor. Büyük bir heyecan var. Ancak size ihtiyacımız var” dedi.

Cumhuriyetçilerin seçim sürecine duyduğu güvenin Trump’ın yeniden başkanlığa dönmesinden bu yana arttığı belirtildi. Buna karşılık, Trump’ın 2020 seçimlerini kazandığı yönündeki iddialarına rağmen daha önce ABD seçimlerine büyük ölçüde güvenen Demokratlar, son dönemde yaklaşan seçimlerin sonuçlarını sorgulamaya başladı.


Azerbaycan, bölgesel fırtınalara meydan okuyarak devletin laikliği mücadelesini başlatıyor

Sosyal medyada dolaşan bir fotoğrafta, Azerbaycanlı kız öğrencilerin başörtüleri nedeniyle sınıflara girmelerinin engellendiği görülüyor.
Sosyal medyada dolaşan bir fotoğrafta, Azerbaycanlı kız öğrencilerin başörtüleri nedeniyle sınıflara girmelerinin engellendiği görülüyor.
TT

Azerbaycan, bölgesel fırtınalara meydan okuyarak devletin laikliği mücadelesini başlatıyor

Sosyal medyada dolaşan bir fotoğrafta, Azerbaycanlı kız öğrencilerin başörtüleri nedeniyle sınıflara girmelerinin engellendiği görülüyor.
Sosyal medyada dolaşan bir fotoğrafta, Azerbaycanlı kız öğrencilerin başörtüleri nedeniyle sınıflara girmelerinin engellendiği görülüyor.

Son birkaç gündür sosyal medya ve çeşitli bölgelerdeki aktivistlerin platformları, Azerbaycan’daki okullarda başörtülü oldukları gerekçesiyle eğitimlerine devam etmeleri engellenen kız çocuklarının görüntüleriyle çalkalanıyor. Milyonlarca Azerbaycanlının duygularını inciten görüntülerde, okul sıralarından uzaklaştırılan öğrenciler ve başörtüsü nedeniyle sınıflarından ayrılmak zorunda kalan çocuklar için aceleyle düzenlenen veda törenlerinde gözyaşlarına boğulan öğrencilerin etrafını saran öğretmenler yer alıyor.

Onlarca kız öğrencinin okul duvarlarının arkasından arkadaşlarıyla iletişim kurmaya çalışması ya da okula girişleri yasaklanmasına rağmen eğitimlerini sürdürmek amacıyla dış merdivenlerde sıra hâlinde toplanması dikkat çekici görüntüler oluşturdu. Bu olaylara, okullara zorla girme girişimleri, kapıların kırılması ve bazı okul yöneticilerine ait mülklerin ateşe verilmesi de eşlik etti. Ardından, onlarca yıldır demir yumrukla yönetilen ve kitlesel protestoların yaygın olmadığı ülkede geniş çaplı gösteriler patlak verdi.

Bunun yanı sıra, bir öğretmenin internette paylaştığı videoda, yedi ya da sekiz yaşlarındaki bir kız çocuğundan bütün öğrencilerin önünde başörtüsünü çıkarmasını istediği görülüyor. Küçük kız ağlamasına rağmen isteği yerine getirmeyi reddediyor. Başka bir videoda ise bir kadın, Karabağ Savaşı’nda hayatını kaybeden askerlerin fotoğraflarının bulunduğu okul panosunun önünde duruyor. Bu askerler arasında kızının babası da bulunuyor. Kadın, kızının okula gitmesine izin verilmesini, aksi takdirde babasının fotoğrafının kaldırılmasını talep ediyor.

hjuk
Sosyal medyada dolaşan bir fotoğrafta, Azerbaycanlı bir öğretmenin okul binasının dışında öğrencilerine kaçırdıkları dersleri telafi ettiği görülüyor.

Kız öğrencilerin okullara alınmasının engellendiği ilk gün, okullara girildiğini ve en az bir okul müdürüne ait aracın ateşe verildiğini gösteren görüntüler yayıldı. Kitlesel olaylar sonucunda en az 200 kişi gözaltına alındı. Bu kişiler, üç yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya bulunuyor.

Azerbaycan İçişleri Bakanlığı, yayımladığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: “Bu tedbirlerin temel amacı, yolların kapatılmasını ve eğitim kurumlarının olağan işleyişinin aksatılmasını önlemenin yanı sıra öğrencilerin, öğretmenlerin ve diğer vatandaşların güvenliğini sağlamaktır.”

Ülkedeki medya kuruluşlarının büyük bölümünün protestoları tamamen görmezden gelmesi de dikkat çekti. Bakü’de çocuklar ve aileleri okulları kuşatırken devlet medyası, Kamboçya Başbakanı Hun Manet’in ülkeye gerçekleştirdiği ziyarete geniş yer ayırdı. Buna karşılık aynı yayın organları, Fransa’daki lise öğrencilerinin protestolarını ayrıntılı biçimde haberleştirerek Beşinci Cumhuriyet’i emperyalizm ve yeni sömürgecilikle suçluyor.

Karabağ vurgusu

Yeni ve sarsıcı gelişmeler, resmî düzeyde “devletin laikliğine saygı gösterilmesi ve eğitim kurumlarında dinî ya da inanç temelli her türlü görünümün dışlanmasına yönelik tedbirlerin uygulanması” başlığı altında sunuldu. Halk nezdinde ise bu yaklaşım, nüfusunun yüzde 96’sını Müslümanların oluşturduğu toplumun köklü değerlerini ve kimliğini savunma ilkesiyle çelişen bir karşılık buldu.

cdfvghyju
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev (Arşiv fotoğrafı - AFP)

Protestoların dikkat çeken yönü, geçmişte bölge ülkelerinde görülen kitlesel gösteri dalgalarından farklı olarak doğrudan siyasi sloganlar etrafında şekillenmemesiydi. Gösteriler, genel olarak dış politikası halkın geniş kesimleri tarafından desteklenen bir yönetime karşı duyulan derin hayal kırıklığını yansıttı.

Ancak bu durum, siyasetin bütünüyle devre dışı kaldığı anlamına gelmiyor. Siyaset, bu kez farklı bir çerçeve içinde kendini gösterdi. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, eşinin “şehit” fotoğrafını okul duvarından indiren kadının tutumuydu. Kadın, kızını başörtülü olduğu için okuldan uzaklaştıran bir kurumda, Karabağ’ı “kurtarmak” uğruna canını veren babanın fotoğrafının asılı kalmaması gerektiğini söyledi.

Karabağ meselesi protestolarda iki açıdan güçlü biçimde öne çıktı. İlk olarak, bölgenin geri alınması için yürütülen savaşlarda yer almış eski askerler gösterilere katıldı. İkinci olarak, çok sayıda kişi Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in iç politikada uygulamaya çalıştığı politikaların, Karabağ’ın “kurtarıcısı” olarak görülen liderin adımlarına yönelik geniş halk desteğiyle çeliştiğini hatırlatmaya çalıştı.

Bütün bunlardan daha önemlisi, bazı askerî kışlalarda yaşananlara sessiz bir “askerî” tepki olarak ezan okunduğunu gösterdiği öne sürülen ve doğruluğu teyit edilmemiş videoların yaygın biçimde paylaşılmasıydı. Görüntülerin gerçek olması hâlinde bu durum, ülke içindeki öfkenin ulaştığı düzeyi ve Aliyev’e bağlılığıyla bilinen en disiplinli ve katı kurumlardan birine kadar yayıldığını gösterebilir.

dyj
Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 17 Temmuz'da Moskova'da ortak bir basın toplantısına katıldı (EPA)

Tablonun en sarsıcı yanı ise ülkede yayılan protestoların boyutu ve günlük yaşamlarında dinî bağlılıklarıyla öne çıkmayan kesimlerin de gösterilere aktif biçimde katılmasıydı. Bu durum, ülkeyi onlarca yıldır yöneten demir yumruğun, çevresindeki çatışma ve savaşlardan doğrudan kaynaklanmayan toplumsal ve iç dinamikler nedeniyle kontrolü kaybedebileceğine işaret ediyor.

Büyük Petro’nun makası

Genel olarak yaşananlar, halkın geniş kesimleri tarafından benimsenmeyen ve “reform” olarak nitelendirilen uygulamalara karşı gelişen protestoların çarpıcı örneklerinden birini oluşturuyor.

Bölge tarihi, bu tür örneklerle dolu. Bunların başında, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya’da yaşanan reformlar geliyor. Söz konusu reformlar yoksulluğun ve açlığın artmasına, toplumun yaklaşık yarısının yoksulluk sınırının altına düşmesine yol açtı. Ancak dinî, kültürel ve toplumsal açıdan bakıldığında, burada daha açıklayıcı bir karşılaştırma yapmak için Rus devletinin kurucusu ve ülke tarihinin en önemli reformcularından biri olan Büyük Petro’nun uygulamalarını hatırlamak gerekiyor.

Hikâye, Büyük Petro’nun 1697-1698 yıllarında Batı Avrupa ülkelerini ve kültürlerini tanımak amacıyla gerçekleştirdiği seyahate uzanıyor. Bu ziyaretlerin sonuçlarından biri, kültürel ve toplumsal alanda kapsamlı bir dönüşüm başlatma kararıydı. Söz konusu dönüşüm, insanların dış görünüşlerini ve yaygın giyim tarzlarını değiştirmeye yönelik uygulamaları da kapsıyordu.

yj
Sosyal medyada dolaşan bir fotoğrafta, Azerbaycanlı bir kız çocuğunun bir polis memurunun emriyle okula girmesi engellendiği görülüyor.

Ülkesine döndüğünde bazı soyluları sakallarını kesmeye zorlayan Büyük Petro, bazılarının sakallarını bizzat kendisi kesti. Geleneksel Rus kıyafetleri oldukça uzun olan soylu kadınların elbiselerinin kısaltılmasını da zorunlu kıldı. Dış görünüş ve giyim konusundaki talimatlarına uymayanlara ağır vergiler getirdi. İmparatorluk kararnamesiyle çara yakın kişiler, soylular, yöneticiler ve üst düzey görevliler, dönemin Batı Avrupa aristokrasisinin kıyafetlerine benzer giysiler giymekle yükümlü tutuldu.

Büyük Petro’nun Rusya’yı modernleştirme konusundaki kararlılığına rağmen reformları ciddi eleştirilere maruz kaldı. Kararnamenin uygulanması için tanınan süre kısaydı. Ayrıca Avrupa tarzı kıyafetler, Rusya’nın kış şartlarında kullanışsızdı. İnsanlar, sıcak tutan kürkler yerine kısa giysiler ve çoraplar giymek zorunda kaldı. Bunun yanı sıra reformlar, nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan din adamlarına ve köylülere uygulanmadı. Bu durum, sınıfsal farklılıkları artırırken “Avrupalılaşmış modern elitler” ile toplumun geri kalanı arasındaki ayrışmayı derinleştirdi.

Ancak Aliyev, Büyük Petro değil. Azerbaycan da yüzölçümü, jeopolitik ağırlığı ve etkisi bakımından, o dönemde siyasi bir dev hâline gelmekte olan Rus İmparatorluğu ile karşılaştırılamaz. Bu nedenle Aliyev’in başörtüsüne karşı yürüttüğü mücadele, Rus imparatorunun makasından oldukça uzakta kalıyor; her ne kadar ona benzemeye çalışsa da.

Kabul görmeyen protestolar

Azerbaycan’daki okullarda başörtüsünün yasaklanmasına yönelik protestolar, toplumda uzun yıllardır biriken ancak doğrudan eylemlere dönüşmeyen hoşnutsuzlukları da gündeme taşıdı. Bu rahatsızlıklar, Azerbaycan şehirlerindeki göstericilerin attığı bazı sloganlara doğrudan ya da dolaylı biçimde yansıdı.

Eğitimin laikliği ilkesine yönelik itirazların yanı sıra, önceki dönemde yapılan anayasa değişiklikleri de yeniden tartışmaya açıldı. Muhalefet ve toplumun bazı kesimleri bu değişiklikleri, Aliyev ailesinin iktidarını pekiştirmeye yönelik demokratik gerileme adımları olarak değerlendirmişti.

Bu kapsamda cumhurbaşkanının görev süresi uzatılarak beş yıldan yedi yıla çıkarıldı. Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcılığı gibi yeni makamlar oluşturuldu ve bu göreve Cumhurbaşkanı’nın eşi atandı. Ayrıca Cumhurbaşkanı’na parlamentoyu feshetme yetkisi verildi. İzin alınmadan düzenlenen protestolara katılanlara ağır para cezaları ve hapis cezaları öngören yasal değişiklikler de hayata geçirildi.

Bunlara, adaletsiz olduğu düşünülen ekonomi politikalarına yönelik önceki eleştiriler de eklendi. Ülkede İsmayıllı kasabasındaki protestolar ve 2020’de düzenlenen gösteriler gibi çeşitli işçi ve halk eylemleri yaşandı. Bu protestolarda servetin adaletsiz dağılımı, petrol gelirlerinin yönetici elitin elinde toplanması ve yaşam maliyetlerinin yükselmesi eleştirildi.

dcfvgbh
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, 10 Şubat’ta Bakü’deki Zagulba Cumhurbaşkanlığı Rezidansı’nda ABD ile Azerbaycan arasındaki stratejik ortaklık şartının imzalı nüshalarını gösteriyor. (Reuters)

Söz konusu politikalar nedeniyle düzenlenen gösteriler, polis tarafından sert biçimde bastırıldı. Yüzlerce kişi, izinsiz toplantılar düzenledikleri gerekçesiyle gözaltına alındı. Ancak bu politikalara yönelik hoşnutsuzluk, mevcut protestolarla yeniden yüzeye çıktı.

Çalkantılı bir bölgede büyüyen kartopu

Azerbaycan’da yaşanan gelişmelerin bir başka dikkat çekici yönü de bazı muhaliflere göre olayların, yetkililerin aldığı bütün önlemlere rağmen hızla büyüyen bir kartopu etkisi yaratabilecek olması.

Yetkililerin başvurduğu önlemler arasında, insanların iletişim kurmasını, protesto çağrılarını yaymasını ve ülkenin diğer bölgelerinde yaşananlardan haberdar olmasını engellemek amacıyla internet hızının düşürülmesi de bulunuyor. Bunun yanı sıra önde gelen aktivistler takip ediliyor ve yüzlercesine karşı sert cezai tedbirler uygulanıyor.

Resmî söylem, alınan kararlardan geri adım atılmayacağını vurgulasa da toplumda mevcut olayların geniş kapsamlı sonuçlar doğurabileceğine ilişkin kanaat güçleniyor. Buna karşılık yetkililer, protestoların zamanla etkisini yitireceğinden emin görünüyor.

Parlamentonun Kamu Birlikleri ve Dinî Kurumlar Komitesi Başkanı Fazıl Mustafa, “Hiçbir şey olmayacak” diyerek okullarda başörtüsünün yasaklanması gerektiğini savundu. Mustafa, başörtüsünün yabancı ülkelerin Azerbaycanlı gençleri kendi ideolojileriyle “zehirlemesine” imkân verdiğini öne sürdü.

Prime TV’nin Başkanı Aygün Muradkhanlı ise protestolara katılan ebeveynleri “Selefiler ve İran ajanları” olarak nitelendirdi.

Muradkhanlı, şu ifadeleri kullandı:

“Okullarda başörtüsü yasağına karşı çıkan göstericilerin çoğunun İran’la bağlantıları var. Diğer bazı göstericiler de Selefi ve belirli merkezlerle bağlantılı olduklarına şüphe yok. Sosyal medyada bu meseleyi abartanlar, çocuklarının eğitimiyle, özellikle de kızlarının eğitimiyle ilgilenmiyor. Onları zaten okullara göndermiyorlar; Bakü’nün varlıklı mahallelerinde kendilerine ait okulları var. Bunu herkes biliyor ancak hükümet nedense bilmiyormuş gibi davranıyor.”

Atlas Siyasi Araştırmalar Merkezi Başkanı İlhan Şahin Oğlu ise NG haber sitesine yaptığı açıklamada, Azerbaycan’ın laik bir İslam ülkesi olduğunu, dinî ibadetlerin özgürce yerine getirildiğini ve cami sayısının sürekli arttığını söyledi. Bununla birlikte İran dâhil bazı ülkelerin Azerbaycanlı Müslümanlar üzerindeki nüfuzlarını artırdığını ve bunun toplumdaki aşırılıkçı eğilimleri körüklediğini ileri sürdü.

Şahin Oğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Azerbaycanlı yetkililer ve laikliği destekleyen vatandaşlar bu durumdan endişe duyuyor. Okullarda başörtüsünün yasaklanması, aşırılıkçı güçlerin ortaya çıkarılması için kullanılabilir. Dindar ailelerin önünde iki seçenek var: Ya kızlarının okul üniforması giymesine izin verecekler ya da onları okula göndermeyecekler. Azerbaycan hükümeti geri adım atmayacak.”

Muhalefetle mücadele

Buna karşılık Kafkasya uzmanı Vladimir Novikov, başörtüsü yasağının Azerbaycan’da muhalefetle mücadele politikasının bir parçası olduğunu düşünüyor.

Novikov, şu değerlendirmede bulundu:

“Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, laik muhalefet sorununu çözmeyi daha önce başarmıştı. Ancak halkın hoşnutsuzluğu artık dinî meseleler etrafında yoğunlaşmaya başladı. Dolayısıyla Aliyev bu alana da saldırıyor ve böylece iktidarını güçlendiriyor. Aynı zamanda bu sürecin kendiliğinden geliştiğini, ancak bundan çıkarı bulunan aktörlerin de olduğunu belirtmek gerekiyor.”

Örneğin Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Başdanışmanı Oktay Saral, söz konusu uygulamaya açıkça karşı çıktı. Ayrıca Haydar Aliyev döneminde öne çıkan eski elitler arasında da bazı huzursuzluklar yaşanıyor.

Genel olarak başörtüsü meselesinin tek başına ülkenin istikrarını tehdit edecek sonuçlara yol açması düşük bir ihtimal olarak görülüyor. Bununla birlikte Azerbaycan’da yeni bir gerilim hattının ortaya çıktığı ve varlığını sürdürmeye devam edeceği açık.

Burada asıl önemli nokta, İran’a, Türkiye’ye ve İran’ın müttefiki olarak nitelendirilen Ermenistan’la tarihsel anlaşmazlığa giderek daha fazla atıfta bulunulması. Bu durum, Azerbaycan’daki iç gelişmelere, bölgenin yoğun çalkantılardan geçtiği bir dönemde, bölgesel bir boyut kazandırıyor.

Azerbaycanlıların bir bölümü, Bakü’nün İran politikasını eleştiriyor. İran’da, nüfusun yaklaşık dörtte birini oluşturan önemli bir Azerbaycan Türkü topluluğu yaşıyor. İran’da Farslardan sonra en büyük ikinci etnik topluluğu oluşturan Azerbaycan Türklerinin varlığı, Bakü ile Tahran arasındaki tarihsel gerilimin başlıca nedenlerinden biri oldu. Tahran, bu büyük nüfus grubunun kendi politikalarına karşı kullanılmasından endişe duyuyor.

Bölgeyi çevreleyen çalkantılar dikkate alındığında daha önemli bir başka husus da Bakü’nün son yıllarda İsrail’le yakınlaşmaya yönelik aktif bir politika izlemesi. Bazı muhaliflere göre Azerbaycan, “bölgesel düzeyde İran’la mücadelede öncü bir güce” dönüştü.

sxcd
Azerbaycan’da başörtüsü meselesine destek amacıyla, Hizbullah’a bağlı Keşf el-Mehdi tarafından Beyrut’taki ESCWA binası önünde gösteri düzenlendi. (AP)

İsrail’in Azerbaycan’daki siyasi nüfuzu ileri seviyelere ulaşmış durumda. Ülke, güvenlik, istihbarat, askerî ilişkiler ve ekonomi alanlarında İsrail’in bölgedeki başlıca ortaklarından biri olarak öne çıkıyor.

Dikkat çekici olan ise Azerbaycan’daki laiklik politikalarının geliştirilmesinde ve okullarda başörtüsünün yasaklanmasına ilişkin son kararlarda İsrail’in rolü bulunduğuna dair herhangi bir kanıt olmamasına rağmen, Tel Aviv’in mevcut krizi fiilen derinleştiren kararlar alınması için Azerbaycan hükümetini etkilediği yönündeki suçlamaların gündeme gelmesi.

Azerbaycanlı muhalifler, Bakü ile Tahran arasındaki ilişkilerin uzun zamandır İsrail açısından bir endişe kaynağı olduğunu söylüyor. İsrail yanlısı medya kuruluşlarının, Azerbaycan’daki İslam karşıtı tutumları öne çıkararak ve Bakü ile Türkiye ve İran’daki kamuoyunu kasıtlı biçimde karşılaştırarak ülkenin Müslüman komşularıyla bölgesel ilişkilerini zayıflatmaya çalıştığını ileri sürüyorlar.

Bazı çevreler ise İsrail’in yaklaşımını, Azerbaycan Cumhuriyeti’ni Tel Aviv’le uyumlu, bütünüyle laik bir kimliğe yöneltmeyi amaçlayan daha geniş kapsamlı bir senaryonun parçası olarak değerlendiriyor.

Türkiye ve “iki devlette bir millet” anlayışının geleceği

Burada bölgesel politikalarla ilgili, en az diğerleri kadar önemli bir unsur daha öne çıkıyor. Azerbaycan ile Türkiye arasındaki yakın ilişkiyi tanımlayan “iki devlette bir millet” söylemi, Azerbaycan’da laikliğin dayatılmasına yönelik politikalar nedeniyle ciddi bir sınavla karşı karşıya görünüyor.

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde Bakü’nün başörtüsü politikalarına karşı düzenlenen protestolar, bu sınavın bir yönünü ortaya koydu. Buna ek olarak Ankara ile Tel Aviv arasındaki gerilimin tırmanması, Azerbaycan’ı hem ortak hem de “kardeş” ülke olarak konumlandıran ilişkiler hakkında giderek daha fazla soru işaretine yol açıyor.

Bu noktada, İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un kısa süre önce Bakü’de düzenlenen Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı (CICA) zirvesindeki konuşmasına Türkiye ve Azerbaycan’ın verdiği tepkileri karşılaştırmak yeterli.

Türkiye heyeti, Herzog’un konuşması sırasında salonu terk ederken İsrail Cumhurbaşkanı Azerbaycan’ın başkentinde büyük bir coşkuyla karşılandı.


Seçimlerden sonra İsrail'i bekleyen dört önemli mesele nedir?

Kudüs'te, İsrail seçimlerinden önce parti ön seçimleri sırasında bir seçim merkezinde, Likud partisi üyesi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya ait bir posterin arkasında duruyor(AFP)
Kudüs'te, İsrail seçimlerinden önce parti ön seçimleri sırasında bir seçim merkezinde, Likud partisi üyesi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya ait bir posterin arkasında duruyor(AFP)
TT

Seçimlerden sonra İsrail'i bekleyen dört önemli mesele nedir?

Kudüs'te, İsrail seçimlerinden önce parti ön seçimleri sırasında bir seçim merkezinde, Likud partisi üyesi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya ait bir posterin arkasında duruyor(AFP)
Kudüs'te, İsrail seçimlerinden önce parti ön seçimleri sırasında bir seçim merkezinde, Likud partisi üyesi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'ya ait bir posterin arkasında duruyor(AFP)

Michael Harari

Yaklaşan İsrail seçimleri, İsrail ve tüm bölge için potansiyel yankıları nedeniyle birçok kişi tarafından son derece önemli kabul ediliyor. 7 Ekim'den ve ardından Gazze, Lübnan ve İran'daki savaşlardan bu yana geçen üç yıl, çoğu açıdan benzeri görülmemiş gelişmelere sahne oldu. Ancak, tüm cepheler kargaşa ve kaosa açık olmaya devam ediyor ve istikrar beklentileri gerçekleşmekten çok uzak. İsrail'de, yaklaşan seçim tarihine rağmen siyasi sahne önemli ölçüde belirsizlikle örtülü kalmaya devam ediyor. Sonuçlarına son derece ihtiyatla yaklaşılması gereken kamuoyu yoklamaları, İsrail siyasetinin esasen 6 Ekim'deki durumuna geri döndüğüne işaret ediyor. İktidar koalisyonu ve muhalefet partileri olmak üzere iki ana kamp, ​​güç dengeleri açısından oldukça eşit görünüyor.

Peki bu seçimler gerçekten neyin etrafında dönüyor? 7 Ekim olayları hakkında bir referandum mu? Yoksa İran ile savaş hakkında mı? Ya da üç yıllık olağanüstü bir kargaşanın ardından İsrail siyaseti eski kalıplarına geri dönmüş olabilir mi? Mevcut hükümetin 7 Ekim olaylarına rağmen anayasal görev süresini tamamlamadaki başarısı, kamuoyu yoklamalarının çizdiği tabloyu açıklamaya yardımcı olabilir.

Bu temelden bakıldığında, 7 Ekim olayları veya İran ile mevcut çatışma, yaklaşan seçimlerin odak noktası olmayabilir. Seçim rekabeti, İsrail toplumunun doğası ve kimliği, savaştan önce yaşanan bölünmeler ve hükümetin 7 Ekim'den önce geçirmeye çalıştığı yargı reformları üzerine bir mücadele gibi görünüyor. Çarpıcı bir paradoks olarak, Başbakan Binyamin Netanyahu ve koalisyonu, o günün olaylarını seçmenlerin tercihlerini şekillendiren hususların ön saflarından uzaklaştırmayı başardı.

Bu değişim iki ana faktöre bağlanabilir. Birincisi, 7 Ekim'de şahit olunan vahşetlerin sonucu olarak İsrail toplumunu saran derin şoktur; bu şok, geleneksel siyasi bölünmeleri aştı. Bu, İsrail kamuoyunun büyük kesimlerinde Filistinlilere karşı tutumun sertleşmesini açıklamaya yardımcı oluyor.

İsrail'in İsrail-Filistin çatışmasını ele alma yaklaşımı, genel dış ilişkileri üzerinde geniş kapsamlı bir etkiye sahip olacaktır

İkinci faktör ise, İsrail'in kaçınılmaz bir varoluşsal mücadele içinde olduğuna dair, İsrailliler arasında derinden yerleşmiş ve 7 Ekim olaylarıyla güçlenen bir inançla ilgilidir. İran ile savaş, elde edilen askeri başarılara rağmen, iktidardaki koalisyon ile muhalefet arasındaki ayrılık çizgilerini aşarak bu algıyı pekiştirdi. Öte yandan, savaşın özellikle nükleer meseleyle ilgili olarak kesin bir stratejik sonuç vermemesi, kamuoyundaki söylemde temel bir değişikliğe yol açmadı.

Dolayısıyla, bu sonucun siyasi sahneyi aşırı basitleştirebileceğini kabul etmekle birlikte, seçimlerin nihayetinde Netanyahu ve rakiplerini kastederek “sadece Bibi” kampı ile “Bibi hariç herkes” kampı arasındaki bölünme etrafında döndüğü söylenebilir.

Belirsizlikle kaplı bu ortamda, İsrail toplumunun seçimlerden sonra kendisi ile yüzleşmek zorunda kalacağı dört temel mesele öne çıkacaktır.

Bu meselelerin ilki Filistin sorunudur. İsrail toplumu, İsrail-Filistin çatışmasını yönetme ve nihayetinde bir çözüme ulaşma olasılığı hakkındaki derinlere kök salmış şüphelerinin üstesinden gelmek zorunda kalacaktır. Zira bölgesel ve uluslararası gerçekler, İsrail'i bu sorunu bir şekilde ele almaya zorlayacaktır.

fgthy
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail seçimleri öncesinde Yokne’am Illit'te halkla bir araya geliyor, 18 Ekim 2026 (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre mevcut koalisyonun yerini alacak herhangi bir hükümet, bu konuda büyük olasılıkla uluslararası bakış açılarına daha açık olacaktır. Mevcut hükümet, çatışmayı öncelikle ideolojik bir bakış açısıyla ele alırken, alternatif bir hükümetin, yalnızca güce güvenmek yerine, askeri araçların yanı sıra diplomatik bir yol izleme ihtiyacını kabul ederek daha pragmatik bir yaklaşım benimseyeceği tahmin ediliyor. Bu hükümetin uluslararası toplumla siyasi diyalogu da daha pragmatik, rasyonel ve açık olacaktır. Herhangi bir alternatif hükümet, Batı Şeria'daki Filistinlilere karşı Yahudi yerleşimciler tarafından yapılan saldırılarla kararlı bir şekilde mücadele edecektir.

İsrail'in İsrail-Filistin çatışmasını ele alma yaklaşımı, genel dış ilişkileri üzerinde geniş kapsamlı bir etkiye sahip olacaktır. Bu değişim, çatışmanın hemen çözülmesi ile sonuçlanmayabilir, ancak son yıllarda çatışmayı ele alma yöntemine hakim olan politikalar ve yaklaşımlarda temel bir değişikliği yansıtacaktır. İsrail toplumunun büyük kesimlerinin, Arap dünyasıyla ilişkilerin normalleştirilmesinde Filistin meselesinde ilerleme kaydedilmeden daha fazla ilerleme sağlanamayacağını anladığı söylenebilir. Birçok açıdan İsrail toplumu, liderliğinden daha zeki ve olgundur.

İsrail toplumunun kendisini bekleyen önemli siyasi ve toplumsal kararlarla yüzleşmeden önce kolektif travmasını atlatması için daha fazla zamana ihtiyacı olabilir

Her İsrail hükümetini önemli ölçüde etkileyecek olan ikinci mesele, ABD Başkanı Trump'ın ikinci döneminin son iki yılına yaklaşmasıyla ilgilidir. Trump, eğer başbakan olarak kalırsa Netanyahu üzerinde ve aynı şekilde hükümetin başında onun yerini alacak herhangi bir kişi üzerinde muazzam bir nüfuza sahip olacaktır. Onun nüfuzunun önceki Amerikan başkanlarının sahip olduğu nüfuzu aştığı söylenebilir. Bu nüfuz İran, Lübnan, Suriye ve Gazze'deki tüm cepheleri kapsıyor ve herhangi bir alternatif hükümetin, üç yıllık savaşın yansımaları ve bunun bir sonraki süreç için ne anlama geldiği konusunda daha dikkatli olması muhtemeldir. Yine alternatif bir hükümet her ne kadar İsrail'in güvenlik çıkarlarını önceliklerinin en üstüne koysa da, her cephe için gerekli siyasi çözümleri dikkate alma ve benimseme konusunda daha istekli olacaktır.

scdfgt
48 Filistinlilerinden kadınlar 1 Kasım 2022'deki İsrail seçimlerine katılıyor (AFP)

Üçüncü mesele ise Filistinli Arap vatandaşların İsrail'deki siyasi statüleri ve siyasi hayata katılımlarıyla ilgilidir. Son aylarda tanık olunan gelişmeler, bir miktar iyimserlik uyandırıyor, çünkü bu grubun İsrail siyasi yaşamına doğrudan katılımını artırma yoluyla hayati çıkarlarıyla daha ciddi şekilde ilgilenilmesinin önemini öne çıkardılar. Milletvekilleri Segalovich ve Abbas'ın çabalarını birleştirme yönünde aldıkları benzersiz ve eşi görülmemiş karar, yansımaları ancak uzun vadede netleşecek olsa da İsrail'deki siyasi haritayı sarsıyor. Bu gelişme muhalefet liderlerini yeterli siyasi cesaret gösterme konusunda ciddi bir meydan okuma ile karşı karşıya bırakıyor.

Pratikte bu, gelecekteki herhangi bir hükümet koalisyonu ile İsrail'deki Filistinli Arap siyasi partileri arasında, her ne kadar bazılarıyla sınırlı kalsa bile, bir tür iş birliğinin kurulmasını gerektiriyor.

Dördüncü ve belki de en temel meseleye gelince, İsrail toplumunun doğası ve geleceğiyle ilgilidir. İsrail liberal demokratik sisteminin temellerini sağlamlaştırmayı mı seçecek, yoksa bazı ilkelerinden uzaklaşıp daha muhafazakar ve milliyetçi bir yaklaşıma mı yönelecek?

Bu iki eğilim tamamen birbiriyle çelişen seçenekleri temsil etmiyor ancak son yıllardaki gelişmeler, iki vizyon arasında seçim yapma ihtiyacını daha acil hale getirdi.

Yaklaşan seçimlerin bu konuda bir seçimle sonuçlanıp sonuçlanmayacağı belirsizliğini koruyor. İsrail toplumunun kendisini bekleyen önemli siyasi ve toplumsal kararlarla yüzleşmeden önce kolektif travmasını atlatması için daha fazla zamana ihtiyacı olabilir.