​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



Hürmüz Boğazı: İran’ın ekonomik bombası nasıl etkisiz hale getirilebilir?

ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)
ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)
TT

Hürmüz Boğazı: İran’ın ekonomik bombası nasıl etkisiz hale getirilebilir?

ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)
ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, dünya genelindeki stratejik deniz boğazlarının önemini yeniden gündeme taşıdı. (Şarku’l Avsat)

Prusyalı strateji düşünürü Karl von Clausewitz, savaşı bir “bukalemuna” benzetmişti. Ona göre savaşı siz başlatırsınız, ancak ilk kurşundan sonra süreç sizi yönetmeye başlar. Savaşın dinamikleri, siyasi ve askeri liderlerin karar alma süreçlerinden daha hızlı işler. Eski İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in de ifade ettiği gibi, savaş başladığında devlet adamları ve siyasetçiler lider olmaktan çıkar, savaşın ürettiği ve çoğu zaman öngörülemeyen olayların esiri haline gelir.

Almanya, Birinci Dünya Savaşı’nın kısa süreceğini ve Paris’in kolayca işgal edileceğini düşünüyordu. Ancak savaş dört yıldan uzun sürdü; Almanya yaklaşık 2,1 milyon asker kaybetti ve sonunda Versay (Versailles) Antlaşması’nın ağır şartlarıyla karşı karşıya kaldı.

1905’te Çarlık Rusyası, sıcak denizlere ulaşmak amacıyla doğuya doğru genişleyebileceğine inanıyordu. Ancak Japonya karşısında ağır bir deniz yenilgisi aldı. Bu yenilgi, daha sonra Çar II. Nikolay rejiminin çöküşüne ve 1917’deki Bolşevik Devrimi’ne giden sürecin önemli etkenlerinden biri oldu.

Japonya ise Batılı bir gücü mağlup eden ilk Asya ülkesi olmanın verdiği özgüvenle bölgesel nüfuzunu genişletmeye çalıştı. 1941’de Pearl Harbor saldırısını gerçekleştirdi, ancak bu hamle ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na doğrudan katılmasına ve nihayetinde Japonya’ya karşı nükleer silah kullanmasına yol açtı.

dbfbvf
Hürmüz Boğazı'nda bekleyen gemiler. (Reuters)

Günümüzde de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 2022’de Ukrayna’ya yönelik “özel askeri operasyonun” birkaç gün içinde sonuçlanacağını ve Ukrayna halkının Rus ordusunu destekleyeceğini hesaplamıştı. Ancak savaş hâlâ sürüyor. Rusya hem askeri kapasitesinde ciddi kayıplar verdi hem de yaklaşık bir milyon askerini ölü veya yaralı olarak kaybetti. Ayrıca geleneksel nüfuz alanı olarak gördüğü yakın çevresindeki etkisini zayıflattı ve giderek yükselen Çin’in yanında daha ikincil bir konuma sürüklendi. Uzmanlar, savaşın toplam ekonomik maliyetini 2,4 ila 2,5 trilyon dolar arasında hesaplıyor.

İsrail, 1982’de Lübnan’ı işgal ederek Filistin Kurtuluş Örgütü’nü askeri açıdan etkisiz hale getirdi. Ancak daha sonra Hizbullah’ın yükselişiyle karşı karşıya kaldı. İran, “cephelerin birliği” stratejisi çerçevesinde bölgesel vekil ağları oluşturarak İsrail’i çevrelemeye ve caydırıcılık mekanizması kurmaya çalıştı. Bu stratejinin bir parçası olarak Gazze’deki müttefiklerini de çatışma sürecine dahil etti. 7 Ekim 2023’te başlayan savaşın etkileri bugün de sürüyor.

Şubat ayında ise ABD ve İsrail, İran’a yönelik hızlı bir hava operasyonunun hem ülke içindeki hem de bölgesel güç dengelerini değiştireceğini düşündü. Ancak savaşın “istenmeyen sonuçlar yasası” devreye girdi. Asıl hedef İran’ın nükleer programını sınırlamaktı. Fakat süreç, Hürmüz Boğazı’nın dünya ekonomisi açısından adeta bir “ekonomik atom bombası” niteliği taşıdığını yeniden ortaya koydu.

Dünyanın en kritik deniz geçitleri

Dünyada 100’den fazla deniz boğazı bulunuyor. Ancak bazıları küresel ekonomi ve enerji güvenliği açısından özel önem taşıyor:

Hürmüz Boğazı: Dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si, yani günde 20 milyon varil petrol bu geçitten taşınıyor. Ayrıca Katar’ın ihraç ettiği petrokimya ürünleri ve yapay zekâ teknolojileri için kritik öneme sahip helyum da bu rotadan geçiyor. Körfez’den çıkış için deniz yolunda gerçek anlamda bir alternatif bulunmuyor.

Babülmendep Boğazı: Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlıyor. Günlük yaklaşık 8 milyon varil petrol ile dünya ticaretinin yüzde 12’si bu geçidi kullanıyor.

Süveyş Kanalı: Avrupa ile Asya arasındaki en kısa deniz yolu. Babülmendep ile doğrudan bağlantılı olması nedeniyle birindeki aksama diğerini de etkiliyor. Kanal, Mısır’a yılda yaklaşık 4 milyar dolar gelir sağlıyor.

Malakka Boğazı: Çin’in ticaretinin yüzde 60’tan fazlası ve enerji ithalatının büyük bölümü bu boğazdan geçiyor. ABD’nin deniz üstünlüğü nedeniyle Pekin açısından “Malakka ikilemi” olarak adlandırılan stratejik bir sorun oluşturuyor.

cvfdvbdf
Hürmüz Boğazı yakınlarında, Körfez sularında seyreden yük gemileri. (Reuters)

Panama Kanalı: Atlantik ve Pasifik okyanuslarını birbirine bağlayan kanal, ABD’nin doğu ve batı kıyıları arasındaki deniz ulaşımında kritik rol oynuyor.

İstanbul ve Çanakkale Boğazları: Karadeniz’e açılan tek deniz geçidi konumundaki bu boğazlardan dünya petrolünün yaklaşık yüzde 5’i taşınıyor. Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan ve Kazakistan açısından yaşamsal öneme sahipler.

Bu geçitler, dünya ticaretinin ve enerji akışının ana damarlarını oluşturuyor. Aynı zamanda, onları kontrol eden ülkelere önemli bir jeopolitik avantaj sağlıyor.

Fransa’nın perspektifi

Fransa, kendisini hem kara hem de deniz gücü olarak tanımlıyor. Atlantik Okyanusu ve Akdeniz’e doğrudan kıyısı bulunurken, denizaşırı toprakları sayesinde Pasifik, Hint Okyanusu ve Karayipler’de de varlık gösteriyor.

Bu nedenle Paris yönetimi, küresel deniz geçitlerinin güvenliğine özel önem veriyor. Uçak gemisi Charles de Gaulle’ün Hürmüz Boğazı çevresindeki faaliyetleri ve Fransa’nın Körfez’deki deniz varlığı, bu stratejinin somut örnekleri olarak değerlendiriliyor.

Hürmüz Boğazı ve yeni arayışlar

Son çatışmalar, Hürmüz Boğazı’nın Körfez ülkeleri için hayati önemini bir kez daha ortaya koydu. Jeopolitik uzman Saul Bernard Cohen’in tanımladığı şekliyle bölge, büyük güçlerin çıkarlarının kesiştiği bir “parçalanma kuşağı” niteliği taşıyor.

1979 İran Devrimi, İran-Irak Savaşı, Körfez Savaşı, Irak’ın işgali ve son olarak ABD-İsrail ile İran arasındaki gerilimler, bu bölgenin sürekli çatışma üreten yapısını gözler önüne serdi.

Bölge ülkeleri son yıllarda kendilerini bir “jeopolitik kırılma alanı” olmaktan çıkarıp Doğu ile Batı arasında bir lojistik ve ticaret merkezi haline getirmeyi hedefliyordu. Ancak son savaşlar bu planları zora soktu. Bu nedenle, Hürmüz Boğazı’na alternatif enerji ve ulaşım koridorları oluşturma fikri yeniden gündeme geldi.

Olası alternatifler

Enerji ihracatında deniz geçitlerine bağımlılığı azaltmak amacıyla kara temelli ulaşım projeleri ön plana çıkıyor.

Bunların başında, Körfez, Hazar Denizi, Karadeniz ve Akdeniz’i birbirine bağlamayı hedefleyen “Dört Deniz” vizyonu geliyor. Amaç, enerji kaynaklarını Avrupa başta olmak üzere küresel pazarlara daha güvenli şekilde ulaştırmak.

Irak da ihracat seçeneklerini çeşitlendirmeye çalışıyor. Güneydeki petrol sahalarını Suudi Arabistan üzerinden uluslararası hatlara bağlayacak projeler ile Kerkük-Banyas ve Kerkük-Ceyhan hatlarının yeniden canlandırılması seçenekler arasında bulunuyor.

Birleşik Arap Emirlikleri, Füceyre’ye ulaşan petrol boru hatlarının kapasitesini günlük 3 milyon varile çıkarmayı hedefliyor.

Öte yandan Suudi Arabistan ve Türkiye, Ürdün ve Suriye üzerinden uzanan tarihi Hicaz Demiryolu güzergâhını yeniden canlandırmayı değerlendiriyor. Bu proje, Arap Yarımadası’nı Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlamayı amaçlıyor.

Sonuç

Dünya, güç dengelerinin hızla değiştiği ve belirsizliklerin arttığı bir dönemden geçiyor. Devlet dışı aktörlerin etkisinin arttığı, küçük güçlerin bile büyük stratejileri sekteye uğratabildiği yeni bir uluslararası ortam şekilleniyor.

Bu yeni dönemde Hürmüz Boğazı yalnızca bir enerji geçiş noktası değil; aynı zamanda küresel ekonominin kırılganlığını ortaya koyan stratejik bir kaldıraç olarak öne çıkıyor. Bu nedenle bölge ülkeleri, boğaza bağımlılığı azaltacak alternatif koridorlar geliştirmeye çalışırken, aynı zamanda güvenlik mimarilerini de yeniden şekillendirmek zorunda kalacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat için bir askeri analist tarafından kaleme alındı.


Washington, Lübnan’da İsrail’in elini mi bağlıyor?

Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)
Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)
TT

Washington, Lübnan’da İsrail’in elini mi bağlıyor?

Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)
Yıkımın her yeri sardığı Nebatiye’de bir Lübnan askeri (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümeti arasındaki görüş ayrılıkları artık Washington’ın İsrail yerine İran’ın yanında yer aldığı ya da Tahran’a Lübnan’ın geleceğini belirleme hakkı tanıdığı şeklindeki basit bir çerçeveye sığmıyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıklamaları, daha karmaşık bir denkleme işaret etti. Buna göre Lübnan-İsrail hattındaki süreç, İran ile imzalanan mutabakat zaptından resmî olarak ayrı tutulurken, Lübnan’ın geleceğinin de kendi hükümeti tarafından belirlenmesi öngörülüyor. Ancak İran’ın Hizbullah’a verdiği destek, ABD ile İran arasındaki görüşmelerin gündem maddelerinden biri olmaya devam edecek. Bu çerçevede Washington, ateşkesi tehlikeye atabilecek İsrail operasyonlarını sınırlandırmaya çalışırken, aynı zamanda müttefiklerinin tutumundan İran’ı sorumlu tutmayı hedefliyor. Ancak ABD, Hizbullah’ın saldırılarını yeniden başlatması durumunda Tahran’a yönelik nasıl bir yaptırım uygulanacağı konusunda açık bir taahhütte bulunmuyor. Bu durum İsrail’deki kaygıları ortadan kaldırmasa da niteliğini değiştiriyor. Endişe artık ABD’nin İsrail’den uzaklaşması değil, İsrail’in askerî hareket alanının Trump yönetiminin bölgesel ve iç siyasi önceliklerine tabi kılınması ihtimali üzerinde yoğunlaşıyor.

Endişe gerçek

Rubio, Washington’ın Lübnan’la doğrudan, ülkenin meşru hükümeti üzerinden muhatap olacağını belirterek, Lübnan’ın ‘egemen bir devlet’ olduğunu ve ülkenin geleceğinin Lübnan halkı tarafından, kendi hükümeti aracılığıyla belirleneceğini söyledi. Bununla birlikte Rubio, Lübnan’a ilişkin ‘İran boyutunun’ da bulunduğunu vurgulayarak, bunun Tahran’ın Hizbullah’a verdiği destek ve örgüt üzerindeki etkisiyle bağlantılı olduğunu ifade etti. Rubio, bu konunun ABD ile İran arasında yürütülen görüşmelerde ele alınacağını kaydetti. Rubio ayrıca, İran destekli grupların füze ve insansız hava araçlarıyla (İHA) saldırılar düzenlemeyi sürdürdüğü bir ortamda bölgedeki çatışmaların tamamen sona erdirilmesinin mümkün olmadığını söyledi.

sdfrvg
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bölge ülkelerini kapsayan gezisi kapsamında Abu Dabi’ye varışının hemen ardından (AP)

Bu açıklamalar, Washington’ın İran’ı sorumlu tutmaya yönelik resmî bir mekanizma ilan ettiği anlamına gelmiyor. Ancak tartışmanın çerçevesini değiştirerek, Lübnan’ı doğrudan Tahran’ın kontrol ettiği bir dosya olarak görmek yerine, Hizbullah’ın faaliyetlerini İran’ın sorumluluğu kapsamında değerlendirip daha geniş kapsamlı anlaşmanın bir unsuru olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, İsrail’in yeni kurulan çatışmayı önleme koordinasyon mekanizmasına ilişkin kaygılarına da kısmen yanıt niteliği taşıyor. ABD, İran ve Lübnan’ın yanı sıra çeşitli arabulucuların yer aldığı, ancak İsrail’in dahil edilmediği bu yapının Tahran’a Lübnan üzerinde karar verici bir aktör olarak meşruiyet kazandırabileceği yönündeki endişeler, İsrail tarafında dile getiriliyordu.

Bununla birlikte, iki sürecin siyasi açıdan birbirinden ayrılması, sahadaki fiilî bağlantıyı ortadan kaldırmıyor. İran, Hizbullah üzerinden etkide bulunma kapasitesini korurken; Washington da anlaşmayı tehlikeye atabilecek askerî operasyonları engellemek amacıyla İsrail üzerinde baskı kurabiliyor. Trump, Lübnan’daki konutların hedef alınmasını eleştirerek, Hizbullah mensubu bir kişinin takip edilmesinin tüm bir binanın yıkılmasını haklı göstermeyeceğini söyledi. Trump ayrıca Netanyahu’ya daha ‘sorumlu’ davranması çağrısında bulundu. Öte yandan ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) da gerilimin düşürülmesi, tarafların sahada taktik düzeyde ayrıştırılması ve çatışmaların durdurulmasına yönelik mutabakatın uygulanmasının doğrulanması yönündeki çalışmalarını sürdürüyor.

dfrtbghh
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre’nin Bürgenstock kentinde Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Katar Başbakanı Muhammed Abdurrahman bin Casim Al Sani ile birlikte (AFP)

Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Brian Katulis, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, İsrail’in duyduğu endişenin ‘gerçek ve anlaşılabilir’ olduğunu söyledi. Katulis’e göre Netanyahu, anlaşmanın ardından İsrail’in zayıf bir görüntü verdiği yönündeki iç eleştirilerle karşı karşıya bulunuyor. Ayrıca, Hizbullah’ın yeniden İsrail’i tehdit edebilecek kapasite kazanmasından duyulan kaygı da sürüyor. Katulis, en geç ekim ayı sonunda yapılması öngörülen İsrail seçimlerinin yaklaşmasının, geri çekilme ya da ordunun hareket serbestisine ilişkin her türlü tavizi siyasi açıdan daha hassas hale getirdiğini belirtti.

Öte yandan Demokrasileri Savunma Vakfı (FDD) araştırmacısı David Daoud, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada daha ileri bir değerlendirmede bulundu. Daoud, Trump yönetiminin tutumundaki değişimin gerçek olduğunu savunarak, Trump’ın ara seçimler öncesinde savaşı sonlandırmak istediğini öne sürdü. Daoud’a göre Trump, kasım ayında Cumhuriyetçilerin seçim kaybı yaşaması durumunda iç politika gündeminin sekteye uğramasından endişe ediyor. Bu nedenle yönetim, bölgesel gerilimleri azaltmaya öncelik veriyor. Daoud, İran’ın ABD ile yaşanan çatışmanın sona erdirilmesini Lübnan’daki savaşın durdurulmasına bağladığını, bunun da İsrail’in faaliyetlerinin sınırlandırılması yönündeki taleplerin tekrarlanmasına yol açtığını savundu. Daoud’a göre süreç, İsrail’in dizginlenmesi çağrıları, ardından Washington’ın baskısı sonucu İsrail operasyonlarının azaltılması ve sonrasında yeniden tırmanan gerilimlerden oluşan döngüsel bir yapıya dönüşebilir. Bununla birlikte, Rubio’nun açıklamaları bu değerlendirmeyi tamamen doğrulamaktan ziyade kısmen revize ediyor. Rubio, Lübnan’ın geleceğinin Tahran’la yapılacak bir pazarlığın parçası olmasını reddederken, İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzunun ABD ile İran arasındaki müzakerelerde ele alınacak konulardan biri olduğunu kabul ediyor.

Dış politika konusunda anlaşmazlık

Washington’daki bölünme yalnızca İsrail’in güvenliği etrafında değil, aynı zamanda ‘Önce Amerika’ sloganının ne anlama geldiği konusunda da şekilleniyor. Trump ve yardımcısı JD Vance, mevcut anlaşmayı popüler olmayan bir savaştan çıkış yolu ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte enerji fiyatlarının düşmesini sağlayacak bir adım olarak sunuyor. Buna karşılık Cumhuriyetçi Parti içindeki şahin kanat, yönetimin İran’a yaptırımlarda gevşeme sağladığını, ancak füze programı ve silahlı gruplar üzerindeki etkisi gibi konularda yeterli kısıtlamalar getirmediğini savunuyor.

Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, İsrail’in çatışmayı önleme mekanizmasının dışında bırakılmasını ‘büyük bir hata’ olarak nitelendirdi. Senato Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker ise İsrail’in Hizbullah’a karşı operasyonlarının sınırlandırılmasının elde edilen askerî kazanımları zayıflattığını söyledi. Senatör Bill Cassidy de anlaşmayı, onlarca yılın en kötü dış politika hatalarından biri olarak değerlendirdi. Trump ise Cumhuriyetçi eleştirmenlere sert yanıt vererek onları ‘aptallar’ olarak nitelendirdi ve petrol fiyatlarındaki düşüş ile piyasaların yükselişini politikalarının başarısı olarak gösterdi.

Demokratlar ise İsrail’e koşulsuz destek hattında değil. Eleştirileri daha çok Kongre yetkisinin devre dışı bırakılması, anlaşmanın belirsizliği, savaşın maliyeti ve yaptırımların kaldırılmasına ilişkin herhangi bir mutabakatın yasama denetimine tabi olması gerektiği noktasında yoğunlaşıyor. Bu tablo, bir yanda İsrail’e daha güçlü güvenlik garantileri isteyen şahin Cumhuriyetçileri, diğer yanda ise savaşın sonlandırılmasını ve Kongre’nin rolünün yeniden güçlendirilmesini savunan Demokratlar ile müdahaleci olmayan Cumhuriyetçileri aynı denklemde buluşturuyor.

Koşulları iyileştirmek için tehlikeyi abartmak

Bununla birlikte İsrail’in duyduğu endişe, aynı zamanda belirgin bir müzakere boyutu da taşıyor. ‘İran’ın güçlenmesi’ yönündeki uyarıların öne çıkarılması, Netanyahu’nun Kongre’deki müttefiklerini harekete geçirmesine, ABD’den daha güçlü güvenlik garantileri elde etmesine ve İsrail’in güç kullanımını meşrulaştıran tehdit tanımını genişletmesine imkân sağlıyor. Bu yaklaşım aynı zamanda olası bir geri çekilmenin, Lübnan ordusunun konuşlanması ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması şartına bağlanmasını da içeriyor. Ayrıca Netanyahu’nun iç politikadaki tepkileri, Washington ile güvenlik kısıtlamaları üzerinden bir çatışma görüntüsüne dönüştürerek dış politikaya taşımasına da olanak tanıyor.

Axios’un aktardığına göre, Netanyahu’ya yakın isimlerden Ron Dermer’in acil şekilde devreye alınması, Tel Aviv’in bu değişimi nihai bir kopuş olarak görmediğini; bunun yerine ilişkiler içinde kuralları yeniden şekillendirmeye çalıştığını gösteriyor. ABD’li yetkililer ise Washington’ın yer aldığı çatışmayı önleme mekanizmasının, iki taraf arasındaki yoğun koordinasyon sayesinde İsrail’in güvenlik kaygılarını da sürece taşıyacağını belirtiyor. Reuters’a konuşan İsrailli yetkililer, Netanyahu’nun ABD’nin silah sevkiyatlarını yavaşlatması gibi ani bir değişiklik beklemediğini, Trump’ın bazı açıklamalarının ise daha çok yaklaşan ara seçimler öncesi Amerikan seçmenine yönelik olduğunu ifade ediyor.

Genel tabloya göre Rubio’nun açıklamaları İsrail’in kaygılarını ortadan kaldırmıyor, ancak ‘Washington’un Lübnan’ı İran’a bıraktığı’ yönündeki basit anlatıyı da geçersiz kılıyor. Böylece ilişkiler fiilen bir yeniden ayarlama sürecine giriyor: İsrail hâlâ temel bir müttefik olarak kalırken, askerî hareket alanı artık sınırsız bir ‘çek’ niteliğinde değil. İran ise Lübnan’ın geleceğini tek başına belirleyen bir aktör haline gelmiyor; ancak Hizbullah üzerinden yürüttüğü faaliyetler nedeniyle daha ağır siyasi ve müzakereci bir sorumluluk çerçevesine dahil ediliyor.


Trump, İran Hürmüz’de geçiş ücreti uygularsa müzakereleri bitirmekle tehdit etti

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Trump, İran Hürmüz’de geçiş ücreti uygularsa müzakereleri bitirmekle tehdit etti

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

ABD Başkanı Donald Trump, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, İran’ın ABD’ye Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden herhangi bir geçiş ücreti alınmadığını belirtti. Trump, “Eğer bu bilgi yanlış çıkarsa, müzakereler derhal sona erer” dedi.

Bu arada Pakistan, ABD ile İran arasındaki teknik görüşmelerin gelecek hafta yeniden başlayacağını duyurdu. Açıklama, Washington ile Tahran arasında İran’ın nükleer tesislerinin denetlenmesi konusunda görüş ayrılıklarının sürdüğü bir dönemde geldi.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi de Çarşamba günü yaptığı açıklamada, ajans müfettişlerinin İran’daki nükleer tesisleri ziyaret edeceğini doğruladı.

Trump, dün yaptığı açıklamada İran’ın süresiz nükleer denetimleri kabul ettiğini söylemişti. Ancak Tahran, müzakerelerde böyle bir taviz verdiğini reddetti. Bu durum, taraflar arasında varılan kırılgan anlaşmanın geleceğine ilişkin soru işaretlerini artırdı.