​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



İran’a yönelik saldırıların ardından Trump: Geçici anlaşma sona erdi

İran’a yönelik saldırıların ardından Trump: Geçici anlaşma sona erdi
TT

İran’a yönelik saldırıların ardından Trump: Geçici anlaşma sona erdi

İran’a yönelik saldırıların ardından Trump: Geçici anlaşma sona erdi

ABD Başkanı Donald Trump, İran ile imzalanan geçici anlaşmanın sona erdiğini açıkladı. Açıklama, ABD ordusunun Hürmüz Boğazı’nda üç tankerin saldırıya uğramasının ardından İran’a yönelik yeni bir hava saldırısı dalgası başlatmasının hemen sonrasında geldi.

Trump, İranlılarla artık muhatap olmak istemediğini belirterek onları “hasta” olarak nitelendirdi. Ayrıca NATO’nun İran ve Grönland konularındaki tutumundan memnun olmadığını ifade etti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Çarşamba sabaha karşı yaptığı açıklamada İran’a ağır bir bedel ödetmeyi amaçlayan bir dizi saldırı başlattığını duyurdu. CENTCOM’un X platformundaki açıklamasında, “İran’ın sergilediği saldırganlık sebepsiz ve tehlikelidir; ateşkesin açık bir ihlalini temsil etmektedir” denildi.

İran medyası ise ülkenin güneyindeki kıyı kenti Sirik’te, ayrıca Kişm Adası, Bender Abbas ve Buşehr’de bir dizi patlama meydana geldiğini bildirdi.

Öte yandan İran Devrim Muhafızları, Kuveyt ve Bahreyn’deki ABD üslerine saldırılar düzenlediklerini açıkladı. Kuveyt ordusu düşman İHA’ları ve füzeleri engellediğini duyururken, Kuveyt Dışişleri Bakanlığı İran’ın ülke topraklarına yönelik “hain saldırılarının” tekrarlanmasını kınadı. Bahreyn’de ise sabah saatlerinde alarm sirenleri çaldı.


Washington ve Tel Aviv: Stratejik ittifak denklemindeki ayrışmanın arkasında ne yatıyor?

Trump yönetimi içindeki tahminler, önümüzdeki dönemde İsrail'de olası bir siyasi değişime işaret ediyor (AFP)
Trump yönetimi içindeki tahminler, önümüzdeki dönemde İsrail'de olası bir siyasi değişime işaret ediyor (AFP)
TT

Washington ve Tel Aviv: Stratejik ittifak denklemindeki ayrışmanın arkasında ne yatıyor?

Trump yönetimi içindeki tahminler, önümüzdeki dönemde İsrail'de olası bir siyasi değişime işaret ediyor (AFP)
Trump yönetimi içindeki tahminler, önümüzdeki dönemde İsrail'de olası bir siyasi değişime işaret ediyor (AFP)

Ragida Atme

On yıllardır, Washington ve Tel Aviv'deki karar alma çevreleri ilişkilerini “sağlam bir ortaklık” olarak tanımladı ve dünyanın en güçlü stratejik ikilisi olduklarını söyledi. Gelgelelim ilişkiler son zamanlarda benzeri görülmemiş gerilimlere ve siyasi anlaşmazlıklara sahne oluyor. Birçok analize göre bu durum, söz konusu ittifakın tarihinde yeni ve farklı bir sayfa açabilir ve bu da önümüzdeki yıllarda bölgenin çehresini değiştirebilir. Bunun nedeni, sadece İsrail'in askeri operasyonları yönetme biçimi, Gazze'nin geleceği veya mevcut ABD yönetiminin güvenlik taahhütlerini yerine getirebilmesi hakkındaki artan İsrail endişesi değil. Aksine, bunun nedeni Washington'daki siyasi karar alma süreçlerinin artık eski diplomatik geleneklerle değil, ABD Başkanı Donald Trump'ın öncülük ettiği anlaşma yapma mantığıyla yönetilmesidir. On yıllardır koşulsuz Amerikan koruması altında yaşayan İsrail, şimdi kendisini desteğin sürmesini sağlamak için taktiksel itaate zorlayan yeni bir gerçeklikle karşı karşıya buluyor. Beyaz Saray'ın koridorlarında ve kapalı kapılar ardında, ilk kez, bölgenin Amerikan çıkarlarına zarar verecek tam teşekküllü bir savaşa sürüklenmesini önlemek için diplomasi ve ekonomik baskı yoluyla gerilimi kontrol altına almaya çalışanlar ile eylemlerini ABD başkanının gündemiyle uyumlu hale getirmek zorunda kalanlar arasında temel bir ayrışma belirginleşiyor.

İsrail'in 1948'deki kuruluşundan bu yana, Amerika Birleşik Devletleri onu tanıyan ilk ülke oldu ve İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük ABD dış yardım paketi haline gelen kademeli bir destek sağlamaya başladı. Bu yardım öncelikle İsrail'in niteliksel askeri üstünlüğünü desteklemeyi, bölgedeki diğer ülkelere karşı teknolojik üstünlüğünü sağlamayı ve eğitim, sağlık, enerji ve bilimsel araştırma alanlarında ortak iş birliğini amaçlıyor.

sdfrgthy
Trump ve İsrail arasındaki ilişkilerdeki gerilimler (Independent Arabia)

ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı'nın (USAID) verilerine göre, 1946 ile 2023 yılları arasında İsrail'e yapılan toplam ABD yardımı yaklaşık 260 milyar dolara ulaştı. Resmi ABD tahminlerine göre, aynı dönemde İsrail'e yapılan ABD askeri yardımı yaklaşık 114,4 milyar dolar olup, buna ilave olarak füze savunması için yaklaşık 9,9 milyar dolar yardımda bulunuldu.

Kongre Araştırma Servisi'ne göre, ABD'nin İsrail'e sağladığı yıllık dış askeri finansman, İsrail askeri bütçesinin yaklaşık yüzde 16'sını temsil ediyor ve dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline gelen yerli bir İsrail savunma sanayisinin kurulmasına katkıda bulundu.

Büyük bir şok

Son birkaç ayda, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, politikalarından bağımsız olarak ABD'nin İsrail'e olan sarsılmaz bağlılığına güvenerek, Trump yönetiminden beklentileri en üst seviyeye çıkardı. Ancak, Trump tarafından Fransa'da sonuçlandırılan ve müzakerelerin sonucunu etkilemese de İsrail'i dışlayan son ABD-İran anlaşması, Washington'un artık İsrail'in isteklerine göre hareket etmediğini açıkça gösterdi. İsrail'in ABD ve İran arasındaki mutabakat zaptına şiddetli muhalefeti, ABD yönetiminin Netanyahu hükümetinin politikalarından, özellikle Lübnan'daki politikalarından duyduğu hoşnutsuzluğun boyutunu ortaya koydu. ABD yönetimi, iki taraf arasındaki keskin anlaşmazlıkları uluslararası medyaya açık etmekle kalmadı, Trump’ın kendisi Netanyahu'ya şahsen hakaret etti. Ardından Yardımcısı J. D. Vance, İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ile Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’i İran ile yapılan anlaşmayı eleştirdikleri için sert bir şekilde hedef aldı.

J.D. Vance, İsrailli bakanları Başkan Trump'ı hedef alma konusunda uyararak, onun “şu anda dünyada İsrail'e sempati duyan tek devlet başkanı” olduğunu belirtti. Ayrıca İsrail'in ABD askeri desteğine büyük ölçüde bağımlı olduğunu da vurguladı.

Son aylarda İsrail'i koruyan silahların üçte ikisi Amerika Birleşik Devletleri'nde üretildi ve bedeli Amerikan vergi mükellefleri tarafından ödendi” dedi. İsrail merkezli Yediot Aharonot gazetesinden siyasi analist Itamar Eichner'e göre İsrail siyasi liderliği J.D.Vance'ın sert saldırısı karşısında büyük bir şok yaşadı.

Eski İsrail Askeri İstihbarat (AMAN) birimi subayı Jack Neria, yaşananların “iki ülke arasındaki ilişkinin doğasında tehlikeli bir değişimi” temsil ettiğini belirterek, Amerikan yönetiminin “artık kendi iç çıkarlarını ve önceliklerini her şeyin üstünde tutmaya başladığını” kaydetti. İsrail'e Amerikan silahlarının teslimatının kısıtlanması veya engellenmesi konusundaki konuşmaları “iki müttefik arasındaki ilişkide eşi benzeri görülmemiş bir değişim” olarak değerlendirdi.

Bu arada, İsrail'in eski Washington büyükelçisi Mike Herzog, Trump yönetiminin hedef alınmaya devam edilmesinin sonuçları konusunda uyararak, iki ülke arasındaki stratejik ilişkinin en düşük seviyesinde olduğunu ve “İsrailli yetkililerin sorumsuz açıklamalarının Beyaz Saray ile kalıcı bir kopmaya yol açabileceğini” belirtti.

 Güç açığı

İsrail açısından bakıldığında, üç aydan fazla süren çatışmayı sona erdiren ABD ve İran arasındaki mutabakat zaptı, önemli nükleer tesislerin kapatılması ve sökülmesi konusunda bir taahhüt içermiyor. Ayrıca, özellikle İsfahan, Natanz ve Fordo tesislerindeki yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun akıbetini belirleyen bir madde içermiyor ve İran'ın zenginleştirme kapasitesini korumasını engellemiyor.

Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi, İsrail itirazının özünün, mutabakat zaptının içeriğiyle değil, savaşı sona erdirmeyi ve müzakere yoluna girmeyi reddetmesiyle ilgili olduğuna işaret etti. Bu arada, ABD yönetimi İran ile siyasi bir uzlaşma sürecine geçiş yapmayı, askeri kazanımları boşa harcama değil, onlara yapılan bir yatırım olarak değerlendiriyor. Zira ona göre askeri saldırılar, beraberindeki ekonomik abluka ve doğrudan tehditler istenen amacı gerçekleştirmiş ve İran'ı bir kez daha müzakereleri kabul etmeye zorlamıştır.

Tel Aviv Üniversitesi’ne bağlı Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü'nün değerlendirmesine göre mutabakat zaptı, İsrail'in askeri gücü ile savaşın siyasi sonucunu etkileme gücü arasındaki açığı belirgin hale getiriyor. İsrail askeri, istihbarat ve teknolojik gücünü göstermiş olsa da bunları bir uzlaşmanın şartları üzerinde yeterli etki yaratmak için kullanamadı. Bu nedenle, kendisini bir kez daha, kendisi olmadan formüle edilmiş ve geniş uluslararası desteğe sahip bir Amerikan girişiminin neredeyse tek eleştirmeni konumunda buldu.

Askeri bağımsızlık

İsrail'de, ABD'nin Tel Aviv’in güney Lübnan ve Suriye'deki Hermon Dağı'ndan çekilme, askeri operasyonlarını azaltma ve kuzeyde İsrail ordusunun hareket özgürlüğünü kısıtlayacak herhangi bir taahhütte bulunma taleplerini reddetmeye devam etmesi halinde, ABD ile olan anlaşmazlığın acı verici pratik adımlara dönüşebileceğine dair iç endişeler artıyor. Bu arada Financial Times, iki taraf arasında on yıl sürmesi beklenen yeni bir uzun vadeli güvenlik anlaşmasına ilişkin resmi görüşmelerin, eski Başkan Barack Obama döneminde 2016'da imzalanan mutabakat zaptının yerini alacağını bildirdi. Bu anlaşmanın, harcama mekanizmalarını, fonlamanın niteliğini ve iki taraf arasındaki askeri ve endüstriyel entegrasyon düzeyini kapsayan güvenlik ilişkisi çerçevesinin tamamen yeniden düzenlenmesini içereceğini ifade etti.

Gazete, müzakerelerdeki kilit eğilimlerden birinin, araştırma, geliştirme ve askeri sistemlerin ortak üretimi alanlarında iş birliğini genişletmek karşılığında doğrudan nakit transferlerine olan bağımlılığı azaltmak olduğunu belirtiyor.

scdvf
ABD-İsrail ilişkileri benzeri görülmemiş ve zorlu bir sınavla karşı karşıya (AFP)

Buna karşılık, Netanyahu, Gush Etzion bölgesindeki Migdal Oz yerleşim yerinde yedek muharip subay adayları ile buluşmasında, İsrail'in askeri kapasitesini güçlendirmenin ve silahlanmada bağımsızlık kazanmanın önemini vurguladı. Hükümetinin, 2028 yılına kadar ABD'den alınan 38 milyar dolarlık askeri yardımdan kademeli olarak vazgeçmeyi ve nihayetinde tam bağımsızlık elde etmeyi hedeflediğini açıkladı. Geçtiğimiz yıl Aralık ayında da Netanyahu, İsrail'in diğer ülkelere olan bağımlılığını azaltmak için bağımsız bir silah sanayisi geliştirmek üzere 350 milyar şekel (110 milyar dolar) harcayacağını belirtmişti. Bu, özellikle İsrail Savunma Bakanlığı'na göre İsrail'in 2025 yılında askeri ihracatta rekor kırarak 19,2 milyar dolara ulaşması ve ihracatının 2024 yılına göre yüzde 30 artış göstermesi göz önüne alındığında önemli. Askeri ihracatla ilgili yıllık rapora göre, bu rakam İsrail tarihinin en yüksek seviyesini temsil ediyor; ihracat beş yılda iki katından fazla, on yılda ise dört katına çıktı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre ABD Kongresi'nde şu anda doğrudan mali yardım modelinden ortak üretim ve derin endüstriyel ortaklıklara geçişi hedefleyen girişimler değerlendiriliyor.

Gözlemcilere göre bu geçiş, İsrail'in teknolojik üstünlüğünü sürdürmesini sağlarken, onu ABD savunma sanayi döngüsüne daha yakından bağlamayı amaçlıyor.

Kamuoyunun öfkesi

Trump'ın eleştirileri, Vance'in sert mesajları ve Netanyahu hükümetinin Lübnan'da taviz verme konusundaki uzlaşmazlığı arasında, analistler ABD-İsrail ilişkilerinin, özellikle ABD-İsrail'in İran'a karşı savaşının Trump'ın popülaritesini doğrudan ve olumsuz etkilemesi nedeniyle, benzeri görülmemiş ve zorlu bir sınavla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. ABC News'in Washington Post ve Ipsos ile iş birliği içinde mayıs ayında yaptığı bir kamuoyu yoklaması, Trump’a destek oranının mevcut başkanlık dönemindeki en düşük seviye olan yüzde 37'ye gerilediğini gösterdi. Bu arada, performansından duyulan hoşnutsuzluğun oranı iki dönem boyunca kaydedilen en yüksek seviye olan yüzde 62'ye ulaştı. Kamuoyu yoklaması, Trump'ın özellikle yaşam maliyeti, enflasyon, ekonomi ve dış ilişkiler gibi kilit konulardaki yönetimini büyük bir çoğunluğun reddettiğini ortaya koyuyor.

Buna ilave olarak, Amerikalıların yüzde 66'sı İran'a karşı askeri güç kullanımını bir hata olarak değerlendirerek onaylamadıklarını ifade etti. Bu arada, yüzde 65'i de ABD’nin müttefikleriyle olan ilişkilerinden memnuniyetsizliklerini dile getirdi; bu da açıkça İsrail'e bir gönderme.

İsrail'in İran ile savaş arzusuna karşı Amerikan hamleleri, Amerikan kamuoyunun İsrail'e olan desteğindeki düşüşle eş zamanlı olarak geldi. Pew Araştırma Merkezi'nin yaptığı bir anket, on Amerikalıdan altısının artık İsrail'e olumsuz baktığını, bunun geçen yıla göre yedi puanlık ve 2022'ye göre yirmi puanlık bir artış olduğunu ortaya koydu. Çok olumsuz görüşlerin yüzdesi de dört yıl öncesine göre yüzde 10'dan yüzde 28'e yükseldi.

Amerikalıların yüzde 60'ı İsrail Başbakanı Netanyahu'nun uluslararası ilişkilerle ilgili kararlarına olan güvenini kaybetti. Öte yandan, Haziran 2026'da İbrani Üniversitesi tarafından yapılan bir anket, İsrail liderliğinin güven konusunda daha geniş bir kriz yaşadığını gösterdi. Ankete katılanların neredeyse dörtte üçü, Netanyahu'nun İsrail'in önemli kazanımlar elde ettiği ve varoluşsal bir tehdidi ortadan kaldırdığı iddiasına inanmadıklarını söyledi.

Bu arada, yüzde 56,4'ü savaş yönetimini “başarısız” veya “kötü” olarak değerlendirdi. İsrail'de yapılan son kamuoyu anketleri de Netanyahu'nun Likud Partisi’nin popülaritesinde önemli bir düşüşe işaret ediyor. Parti, yaklaşan seçimlerin Netanyahu’nun siyasi ve kişisel geleceği için belirleyici olabileceği göz önüne alındığında, hassas bir siyasi dönemle karşı karşıya gibi görünüyor.

İsrail medyasının büyük bir kısmı ABD-İran anlaşmasını krizin sonu değil, bir dönüşümün başlangıcı olarak görürken, diğerleri İsrail'in Washington'un Ortadoğu vizyonunda merkezi bir stratejik ortak olarak kalacağını vurguluyor. Tarih, iki taraf arasındaki anlaşmazlıkların çoğu zaman ittifakı parçalamaktan ziyade güçlendirdiğini gösteriyor; çünkü ortak güvenlik ve teknolojik çıkarlar, geçici siyasi ayrışmalardan daha güçlü olmayı sürdürüyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir."


‘Fransız Afrikası’nın çözülüşü: Sahel'in altın ve egemenlik üzerindeki mücadelesi

Mali'nin başkenti Bamako'da bir askeri anıt, 26 Nisan 2026 (AFP)
Mali'nin başkenti Bamako'da bir askeri anıt, 26 Nisan 2026 (AFP)
TT

‘Fransız Afrikası’nın çözülüşü: Sahel'in altın ve egemenlik üzerindeki mücadelesi

Mali'nin başkenti Bamako'da bir askeri anıt, 26 Nisan 2026 (AFP)
Mali'nin başkenti Bamako'da bir askeri anıt, 26 Nisan 2026 (AFP)

Rabia Abdusselam

Vagadugu’nun Paris ile diplomatik ilişkilerini sona erdirme kararı, Sahra altı Afrika'nın siyasi dengelerini yeniden şekillendiren bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Bu adım, geleneksel Fransız hegemonyasının resmi çöküşünü simgeliyor ve Moskova, Pekin ile Washington gibi yükselen uluslararası güçlerin bölgedeki varlığının artmasının önünü açarak çok ortaklılık ve uluslararası eşitlik ilkelerine dayanan yeni bir bölgesel denkleme kapı aralıyor.

Burkina Faso hükümeti geçtiğimiz cuma günü resmi televizyonda yayımlanan bir bildiriyle ‘Fransa ile diplomatik ilişkilerini sona erdirmeye karar verdiğini’ açıkladı. İletişim Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Pingdwende Gilbert Ouédraogo, ‘karşılıklı saygı ve güven ile iç işlere müdahale etmeme ve ulusal egemenliğe saygı ilkelerine dayalı ilişkilerin güçlendirilmesi için temel koşulların mevcut olmadığını’ vurgulayarak Paris'i ‘yıkıcı ağları’ ve ‘teröristleri’ desteklemekle suçladı.

Fransa Dışişleri Bakanlığı ise kararı ‘düşmanca ve temelsiz’ olarak nitelendirerek ‘Burkina Fasolu yetkililerin kaygı verici sapmasını yansıttığını’ açıkladı ve ‘gerekli karşılıklı tedbirlerin inceleme aşamasında olduğunu’ bildirdi.

Diplomatik kopuşun ilanından önce Vagadugu ile AB arasındaki ilişkiler de belirgin biçimde gerilmişti. Burkina Faso, Avrupa Birliği (AB) Büyükelçisi Philippe Brenchini'yi, Avrupa Parlamentosu'nun 476'ya karşı 11 oyla kabul ettiği ve 75 çekimserin bulunduğu, ülkedeki siyasi partilerin kapatılmasını, sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerinin askıya alınmasını ve basın özgürlüğüne yönelik tehditleri eleştiren karar gerekçesiyle protesto amacıyla dışişleri bakanlığına çağırdı. Burkina Faso Dışişleri Bakanı Jean Marie Traoré ise Avrupa Parlamentosu (AP) Milletvekili Christophe Gomart'ın açıklamalarını ‘yeni sömürgeci bir yaklaşım’ taşıdığı gerekçesiyle eleştirdi.

Vagadugu'nun Paris ile ilişkilerini sona erdirme kararı, geleneksel Fransız hegemonyasının resmi çöküşünün habercisi niteliğinde.

Vagadugu ile Paris arasındaki siyasi ve diplomatik bağların koparılması kararı, uzun süredir kronik bir gerilim olarak süregelen süreçten bağımsız değerlendirilemez. Bu adım, kaçınılmaz bir hamle niteliği taşıyor. Burkina Faso'nun ‘Françafrique’ olarak bilinen Fransa’nın Afrika’daki mirasından tamamen kurtulma iradesini yansıtan bir dizi egemenlik kararının doğal zirvesi. Bu süreç 2023 yılında Fransa’nın Sabre Askeri Gücü’nün Burkina Faso topraklarından derhal çıkarılmasıyla başladı. Ardından Yüzbaşı İbrahim Traoré'nin aynı yıl eylül ayında darbeyle iktidara gelmesinin akabinde iki ülke ilişkilerinin sert biçimde bozulmasıyla birlikte iki ülke arasındaki tüm savunma anlaşmaları iptal edildi.

Vesayetin sonu: servetin geri alınması

Bu köklü kopuş, karar alıcıların ve halk tabanının ‘Françafrique’ kısıtlamalarından kesin olarak kurtulma ve kurumsal bağımlılığa son verme iradesini yansıtıyor. Bu kararla Burkina Faso, siyasi iradesini ulusallaştırmayı ve ulusal servetini doğrudan yönetim ile kendi kendine işletme ilkesine dayanan egemen bir güvenlik stratejisi oluşturmayı hedefliyor. Fransa'nın Afrika'daki geleneksel nüfuzundan tamamen bağımsız bir çizgide.

Burkina Faso'nun rekor düzeydeki altın üretimi, madencilik sektörü üzerindeki Fransız hegemonyasını zayıflatmayla doğrudan bağlantılı. Bu, ulusal kapasitelerin güçlendirilmesi ve bağımsız kalkınmanın sağlanması için başlatılan mücadelenin ayrılmaz bir parçası. Haziran ayında Burkina Faso Cumhurbaşkanı Yüzbaşı İbrahim Traore, beş yabancı madencilik şirketinin faaliyetlerine son verilmesini ve tamamının devlet yönetimine alınmasını kapsayan sert kararlar aldığını açıkladı.

Cezayir'deki Muhammed es-Sıddık Bin Yahya Üniversitesi'nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler öğretim üyesi ve Akdeniz'de Güvenlik ve Barış Sorunları başlıklı araştırma grubunun başkanı Abdurrafi Keşşut, Al Majalla’ya yaptığı açıklamada bu dönüşümün ‘sömürgeciliğin gölgesi ve tarihsel birikimler’ tarafından yönlendirildiğini vurguladı. Keşşut, Vagadugu'nun Fransa’nın nüfuzunu gerçek anlamda yeni sömürgeciliğin uzantısı olan Françafrique’in somutlaşmış hali olarak gördüğünü ve Paris'in çatışmacı bir tutum izleyerek iç huzuru tehdit eden yapıları desteklediği yönündeki suçlamalar çerçevesinde bu nüfuzu zayıflatmak istediğini belirtti.

Afrika kıtasında Fransa ile tüm resmi diplomatik ilişkileri koparan tek ülke Burkina Faso değil. Mali, Nijer, Çad, Senegal ve Fildişi Sahili'nde Fransız askeri kuvvetlerinin sınır dışı edilmesi ve savunma anlaşmalarının feshi yoluyla Sahel bölgesindeki diğer ülkeler de Fransız nüfuzunu kırma yolunda daha önce adımlar atmıştı.

efrgtyu
Mali'nin Timbuktu kentinde devriye gezen Fransa’nın Barkhane güçleri, 29 Eylül 2021 (AP)

Burkina Faso, Fransa’nın yeni sömürgeci emeller beslediğini ve ‘yıkıcı ağları’ desteklediğini düşünüyor.

Vagadugu'nun alternatifleri: Silah ve ipek

Bu kararın doğrudan etkisi, başta Rusya ve Çin olmak üzere yeni uluslararası güçlerin hızla genişlemek için kullandığı stratejik bir boşluk doğurması oldu. Bu iki ülke, içerik ve biçim bakımından Fransız anlayışından farklı stratejik bir alternatif sundu. Abdurrafi Keşşut, ‘Fransa’nın nüfuzunun Sahel bölgesinde Rusya ve Çin'in iki yeni kutup olarak belirdiği aleyhine dramatik biçimde gerilediğini ve bunun bölgenin stratejik haritasını yeniden çizeceğini’ vurguladı.

Moskova, Afrika’daki askeri vurucu kolu Afrika Kolordusu (eski adıyla Wagner Grubu) aracılığıyla güvenlik boşluğunu doldurmaya soyundu. Afrika Kolordusu, Rusya'nın Sahel'deki askeri nüfuzunun yeni kurumsal versiyonunu temsil ediyor ve Burkina Faso, Libya, Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti ile Nijer olmak üzere beş Afrika ülkesinde faaliyet gösteriyor. Rusya’nın desteği, Vagadugu’daki silahlı kuvvetler ve güvenlik kurumlarının eğitimini denetlemek ve muharebe anlayışlarını geliştirmek amacıyla Rus eğitmenlerin gönderilmesini de kapsıyor. Askeri iş birliği barışçıl nükleer iş birliğine kadar uzanıyor. Ekim 2023'te iki hükümet nükleer enerji santrali inşa edilmesine ilişkin bir anlaşma imzaladı.

fdevfv
Nijer'deki Ulusal Vatan Koruma Konseyi'nin (CNSP) destekçilerinden biri, Niamey'deki General Sini Konche Stadyumu'nda Mali, Burkina Faso, Cezayir, Nijer ve Rusya bayraklarını taşıyor. 26 Ağustos 2023 (AFP)

Moskova, Afrika Kolordusu adlı askeri gücüyle güvenlik boşluğundan yararlandı. Pekin ise kalkınma ve ekonominin dizginlerini eline aldı.

Paralel bir süreçte ve Rusya'nın varlığıyla jeopolitik bir uyum içinde Pekin, Burkina Faso'yu Kuşak ve Yol girişimiyle bütünleştirerek kalkınma ve ekonomi dosyasını eline aldı. Bu girişim, Yeni İpek Yolu ya da 21. Yüzyıl İpek Yolu olarak da biliniyor. Bu bütünleşme somut adımlarla hayata geçirildi: İki ülke arasında ticaret akışını ve mal nakliyesini kolaylaştırmak amacıyla ortak bir taşımacılık şirketi kuruldu. Pekin, Burkina Faso'daki tarımsal üretim cumhurbaşkanlığı girişimini desteklemek ve gübre ile tohum temin etmek için 5 milyon dolarlık bir hibe sağladı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalal’dan aktardığı analize göre Pekin, ekonomik nüfuzunu yollar, lojistik projeler, güneş enerjisi ve sağlık tesisleri gibi temel altyapı projelerine büyük miktarda yatırım yaparak pekiştirdi. Bunun yanı sıra madencilik arama imtiyazları ile altın sektörü başta olmak üzere maden ve kıymetli metaller alanında stratejik yatırım lisansları elde etti. Çin'in yaklaşımı ortak çıkarlar politikasına ve iç işlere karışmamaya dayanıyor; bu da Vagadugu hükümetine Amerikan yaptırımlarının şokunu absorbe etme ve Avrupalılarla yaşanan gerginlikleri yönetme konusunda geniş bir hareket alanı tanıdı.

Jeopolitik yansımalar

Jeostratejik açıdan bu kararın jeopolitik yansımaları Vagadugu ile Paris arasındaki ikili eksenle sınırlı kalmayıp iç cepheyi pekiştirmenin ve Burkina Faso, Mali ile Nijer'i bir araya getiren Sahel Devletleri İttifakı’nın (AES) dayanışmasını güçlendirmenin temel bir giriş noktasını oluşturuyor.

Abdurrafi Keşşut, ‘Sahel'deki yükselen bölgesel ittifakların önümüzdeki dönemde çok daha sağlam ve güçlü bir hal alacağını, özellikle aralarındaki ayrışmalara büyük ölçüde katkıda bulunan Fransız faktörünün ortadan kalkmasının ardından bölge ülkelerinin ve Moskova ile Pekin'deki yeni müttefiklerinin tam bir uyum ve uzlaşı içinde olduğundan yararlanarak bu sürecin hız kazanacağını’ değerlendiriyor.

Bu güçler, Brüksel’in dayatmaya çalıştığı siyasi ve insan hakları baskılarından ya da Batılı askeri şemsiyelerden bağımsız olarak, Nijer, Mali ve Burkina Faso sınırlarının kesişim noktasında yer alan kaynaklar açısından zengin ‘Liptako Gourma’ sınır üçgenindeki aktif silahlı gruplarla mücadele etmek ve çıkarlarını korumak amacıyla ortak bir stratejik savunma ve diplomasi çerçevesi oluşturma yolunda ilerliyor.

Öte yandan Burkina Faso'nun kararı siyasi muhalefet ittifakına ve ayrılıkçı koalisyonlara manevi bir ivme ve stratejik bir kazanım sağlıyor. Kısa vadede el-Kaide bağlantılı terör örgütleriyle iş birliği ya da koordinasyon ihtimalini beraberinde getiriyor. Bamako'nun son aylarda yaşadığı tablo bu senaryonun öngörüsünü doğrular nitelikte: Sahada yaşanan gelişmeler, Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin (CNIM) ile Azavad Kurtuluş Cephesi’nin (FLA) Mali ordusu karşısında görülmemiş düzeyde bir askeri koordinasyon içinde olduğunu ortaya koydu. Bu ittifak, hükümet kuvvetlerini yıpratmak ve iktidarı elinde bulunduran askeri konseyi düşürmeyi hedefliyor.

Sonuç itibarıyla Vagadugu'nun ilişkileri kesme kararı geçici bir diplomatik hamleden ibaret olmaktan öte bölgedeki geleneksel dengelerin alenen sona erdirildiğinin ilanıdır. Karar aynı zamanda, Burkina Faso'yu belirsizliğin ve çok sayıda senaryonun gölgelediği kritik bir aşamanın eşiğine taşıyor. Bu yeni yönelimin başarısı, iktidarın mevcut güvenlik ve ekonomik açığı kapatacak alternatifler bulma etkinliğine ve sınır ötesi terör ile örgütlü suç risklerinin hâkim olduğu son derece karmaşık bir bölgesel ortamda jeopolitik dönüşümleri absorbe edebilme kapasitesine bağlı.