​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



Bir BM komisyonu İsrail’i Batı Şeria’da “soykırım” işlemekle suçladı

İsrail işgali altındaki Batı Şeria'da bulunan Nablus'un batısındaki bir kontrol noktasında araç geçişini kapatarak nöbet tutan İsrail askerleri, 25 Ekim (AFP)
İsrail işgali altındaki Batı Şeria'da bulunan Nablus'un batısındaki bir kontrol noktasında araç geçişini kapatarak nöbet tutan İsrail askerleri, 25 Ekim (AFP)
TT

Bir BM komisyonu İsrail’i Batı Şeria’da “soykırım” işlemekle suçladı

İsrail işgali altındaki Batı Şeria'da bulunan Nablus'un batısındaki bir kontrol noktasında araç geçişini kapatarak nöbet tutan İsrail askerleri, 25 Ekim (AFP)
İsrail işgali altındaki Batı Şeria'da bulunan Nablus'un batısındaki bir kontrol noktasında araç geçişini kapatarak nöbet tutan İsrail askerleri, 25 Ekim (AFP)

Birleşmiş Milletler tarafından görevlendirilen uluslararası bir soruşturma komisyonu, bugün İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da Filistinlilere karşı “imha” suçu da dâhil olmak üzere insanlığa karşı suçlar işlemekle ve Gazze Şeridi’nde soykırım eylemlerini sürdürmekle suçladı. Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre bu suçlamalar, komisyonun yeni raporunda yer aldı.

Raporda, “İsrailli yetkililer ve güvenlik güçleri, Batı Şeria’da imha, işkence, tecavüz ve diğer cinsel şiddet biçimleri ile zulüm suçlarını içeren insanlığa karşı suçlar işlemiştir. Bu suçlar; milliyet, ırk ve etnik kimlik temelinde iç içe geçen ayrımcı saiklere dayanmaktadır” ifadelerine yer verildi.

Komisyon ayrıca İsrail’in Gazze Şeridi’nde “soykırım eylemlerini sürdürdüğü” sonucuna da vardı.


İsrail seçimleri... Savaş, askere alma ve yargı konuları çatışmayı alevlendiriyor

Seçimlere özel elektronik reklam panolarında, İsrail eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ile Başbakan Binyamin Netanyahu’nun görüntüleri yer alıyor. (DPA)
Seçimlere özel elektronik reklam panolarında, İsrail eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ile Başbakan Binyamin Netanyahu’nun görüntüleri yer alıyor. (DPA)
TT

İsrail seçimleri... Savaş, askere alma ve yargı konuları çatışmayı alevlendiriyor

Seçimlere özel elektronik reklam panolarında, İsrail eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ile Başbakan Binyamin Netanyahu’nun görüntüleri yer alıyor. (DPA)
Seçimlere özel elektronik reklam panolarında, İsrail eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ile Başbakan Binyamin Netanyahu’nun görüntüleri yer alıyor. (DPA)

İsrail, 7 Ekim 2023 saldırısından bu yana yapılacak ilk parlamento seçimleri için yarın sandık başına gidiyor. Siyasi ve toplumsal bölünmüşlüğün gölgesinde gerçekleşecek seçimler, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun liderliği, saldırı öncesinde yaşanan güvenlik başarısızlıkları ve İsrail’in o tarihten bu yana yürüttüğü savaşların yönetilme biçimi hakkında bir referandum niteliği taşıyor.

Şarku’l Avsat’ın AP’den aktardığına göre, 7 Ekim saldırısı seçim gündeminin merkezinde yer alsa da tartışmalar, İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki savaş sırasındaki tutumu, Lübnan’ın güneyinin geniş kesimleri ile Suriye’nin bazı bölgelerinin işgali veya İran’a karşı yürütülen iki savaş üzerinde yoğunlaşmıyor. İsrail içinde geniş destek gören bu politikalar yerine adaylar, Netanyahu’nun kişiliğine, güvenlik başarısızlığındaki sorumluluğuna, Ultra-ortodoks Yahudilerin askerlik hizmetinden muaf tutulmasına ve 2023’te gündeme getirilen yargı reformlarına odaklanıyor. Eleştirmenler, söz konusu yargı düzenlemelerini İsrail’deki demokratik kurumlara yönelik bir saldırı olarak değerlendiriyor.

İki ana seçim bloğuna, işgal altındaki Batı Şeria’da Yahudi yerleşimlerini destekleyen ve bir Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkan partiler hâkim. Uzun süredir çıkmaza girmiş olan barış sürecine yeniden dönülmesini savunan önde gelen hiçbir aday bulunmuyor.

Netanyahu’nun 7 Ekim saldırısı ve sonuçlarına yaklaşımı

Seçmenler, sandık merkezlerine giderken tren istasyonlarındaki duvar afişlerinde çatışmalarda hayatını kaybeden askerlerin fotoğraflarıyla karşılaşacak. Geçen yıl imzalanan ateşkes anlaşması kapsamında son rehinenin de serbest bırakılmasının ardından, rehineleri simgeleyen solmuş sarı kurdeleler de dikkat çekiyor.

İsrail Demokrasi Enstitüsü’nün verilerine göre, İsrailli Yahudilerin yaklaşık yüzde 68’i, 7 Ekim saldırısına ilişkin tutumlarının oy verecekleri partiyi belirlemede temel bir etken olduğunu belirtti. Arap azınlık arasında ise yalnızca yüzde 32’lik bir kesim, bu olayların oy verme kararlarında önemli bir rol oynadığını ifade etti.

İsrail’de diğer tüm başbakanlardan daha uzun süre görev yapan Netanyahu, 7 Ekim saldırısını çevreleyen başarısızlıkların sorumluluğunu güvenlik yetkililerine yüklemeye çalışırken, aynı zamanda İsrail’in Hamas’a, Hizbullah’a ve İran’a karşı elde ettiği askerî başarıları öne çıkarmaya odaklandı.

Buna karşılık eleştirmenleri, Netanyahu’yu sorumluluktan kaçmakla suçluyor. Eleştirmenler, saldırıyla ilgili resmî bir soruşturma komisyonunun kurulmasını engellediğini, rehinelerin geri getirilmesi için daha erken bir tarihte anlaşmaya varamadığını ve İsrail’in düşmanlarından hiçbirine karşı kesin bir zafer elde edemediğini savunuyor.

Ultra-ortodoksların askerlikten muaf tutulması öfkeyi alevlendiriyor

Netanyahu liderliğindeki iktidar koalisyonları uzun süredir, dinî eğitim gören gençlerin askerlik hizmetinden muaf tutulmasını talep eden Ultra-ortodoks Yahudi partilerine dayanıyor. Bu politika, özellikle farklı savaşlara katılmak üzere yedek askerlerin sık sık göreve çağrıldığı bir dönemde, İsrail’deki laik çoğunluğun tepkisini çekiyor.

Yahudi erkek ve kadınların büyük çoğunluğu için askerlik zorunlu. İsrail Demokrasi Enstitüsü tarafından yapılan ankette, Yahudi seçmenlerin yaklaşık dörtte biri, destekleyecekleri partiyi belirlemede bu konuyu başlıca etkenlerden biri olarak gösterdi.

Ülkede şu anda asker sayısı bakımından sıkıntı yaşanıyor. Her yıl yaklaşık 13 bin Ultra-ortodoks Yahudi genç askerlik çağına, yani 18 yaşına ulaşıyor. Ancak bunların yüzde 10’undan azı orduya katılıyor.

İsrail Demokrasi Enstitüsü’nde kamuoyu araştırmaları uzmanı Tamar Hermann, askerlik hizmetinin ‘vatandaşlık belgesi niteliğinde bir şey’ olduğu yönünde yaygın bir algı bulunduğunu belirtti. Hermann, askerlik hizmetinin bireyi İsrail Yahudi toplumunun ‘meşru bir parçası’ haline getirdiğini ifade etti.

Enstitü Başkanı Yohanan Plesner ise askerlik muafiyetlerini, Netanyahu karşıtı blok açısından ‘muhtemelen birinci sıradaki mesele’ olarak nitelendirdi.

Netanyahu’nun önde gelen rakiplerinden Gadi Eisenkot, fiilen uygulanan bu muafiyetlere son verme sözü verdi. Eski bir komutan olan Eisenkot, merkez çizgide bir siyasi yaklaşım benimsiyor. Eisenkot, Gazze Şeridi’ndeki çatışmalarda oğlunu ve iki yeğenini kaybetti.

Netanyahu’nun yargı reformu planı bölünmeye yol açıyor

Netanyahu’nun yargıyı yeniden yapılandırmayı ve Yüksek Mahkeme’nin yetkilerini kısıtlamayı öngören planı, İsrail’deki bölünmenin başlıca kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor. Plan, 2023 yılında geniş çaplı kitlesel protestolara yol açmış ve 7 Ekim saldırısından önce toplumda derin bir kutuplaşmaya neden olmuştu.

Netanyahu, planını seçilmemiş yargıçların yetkilerini sınırlandırmayı amaçladığı gerekçesiyle savunurken, eleştirmenleri özellikle Başbakan’ın yolsuzluk davalarında suçlamalarla karşı karşıya olması nedeniyle bu girişimi iktidarı ele geçirme çabası olarak değerlendirdi.

Ancak saldırının ardından kamuoyunun yargı reformuna yönelik ilgisi azaldı. Dikkatlerin Gazze’deki savaşa çevrilmesiyle birlikte, daha önce protestolara katılanların önemli bir bölümü rehinelerin geri getirilmesini sağlayacak bir anlaşma yapılması talebine odaklandı.

İsrail Demokrasi Enstitüsü’nün verilerine göre, İsrailli Yahudilerin yalnızca yüzde 18’i yargı düzenlemelerini oy verme kararlarını belirleyen başlıca etkenlerden biri olarak gördüğünü belirtti. Hermann, bu durumu kısmen konuya ilişkin ‘kamuoyunda oluşan belirli bir yorgunluğa’ bağladı.

Bununla birlikte, konu sol kesim için önemini koruyor. Sol seçmenlerin yüzde 22,5’i, yargıdaki değişikliklerin seçim kararlarını etkileyeceğini ifade etti. İsrail parlamentosu geçen yıl hükümete yargıçların atanmasında daha fazla rol veren bir yasayı kabul etti. Ancak yasa, yeni parlamentonun yemin ederek göreve başlamasından önce yürürlüğe girmeyecek. Netanyahu karşıtı blok ise yasayı iptal etme sözü verdi.

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile en önemli rakibi Gadi Eisenkot’un fotoğraflarının yer aldığı bir seçim afişinin altından geçen araçlar, Tel Aviv (EPA)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile en önemli rakibi Gadi Eisenkot’un fotoğraflarının yer aldığı bir seçim afişinin altından geçen araçlar, Tel Aviv (EPA)

Liderlikle ilgili sorular gündeme geliyor

İsrailliler başbakanı doğrudan seçmiyor, partilere oy veriyor. Hiçbir partinin İsrail parlamentosunda (Knesset) çoğunluğu elde etmek için gereken 61 sandalyeye yaklaşan bir sayıya ulaşması beklenmiyor.

Bu nedenle, bir sonraki başbakanın kim olacağı, siyasi blokların çoğunluğu sağlayacak bir koalisyon kurma becerisine bağlı olacak. Tarafların bunu başaramaması durumunda Netanyahu hükümeti, önümüzdeki aylarda yeni seçimler yapılana kadar geçici olarak görevini sürdürecek.

İsrail Demokrasi Enstitüsü’nün verilerine göre, İsrailli Yahudilerin dörtte birinden fazlası, oy verecekleri partiyi belirlerken liderin kişiliğini başlıca etkenlerden biri olarak görüyor.

Netanyahu’nun destekçileri onu, ABD başkanları ve diğer ülke liderleriyle karşı karşıya gelmiş, deneyimli bir devlet adamı olarak değerlendiriyor. Destekçilerine göre Netanyahu, Gazze’deki savaşı sona erdirmeye veya İsrail’in güvenliğine zarar verebileceğini düşündükleri tavizleri vermeye yönelik baskılara karşı koydu. Buna karşılık muhalifleri onu yolsuzlukla suçluyor.

Eisenkot’un destekçileri ise onun uzun askerî kariyerine ve ailesinin devam eden savaşlarda verdiği kayıplara dikkat çekiyor. Faslı Yahudi göçmenlerin soyundan gelen Eisenkot, bu konuyu seçim kampanyasının merkezine yerleştirmemiş olsa da Avrupa kökenli olmayan ilk İsrail başbakanı olabilir.

Yaşam maliyetinin yüksekliği... Seçmenlerin hayatında her zaman gündemde olan, ancak seçim kampanyalarında yer almayan bir konu

Adaylar güvenlik, liderlik ve yargı meselelerine odaklansa da ekonomi ve artan yaşam maliyetleri İsrailliler için giderek büyüyen bir endişe kaynağı oluşturuyor.

Reichman Üniversitesi bünyesindeki Aaron Ekonomi Politikaları Enstitüsü’nden Sarit Menahem-Carmi’nin yaptığı araştırmaya göre fiyatlar, Avusturya, Danimarka ve İsveç gibi refah düzeyi yüksek Avrupa ülkelerindeki seviyelerin üzerine çıktı.

Netanyahu, politikalarının ekonomik büyümeye katkı sağladığını ve yüksek teknoloji sektörünü güçlendirdiğini savunurken, muhalifleri büyümenin getirdiği kazanımların toplumun geniş kesimlerine ulaşmadığını belirtiyor.

İsrail Demokrasi Enstitüsü’nün verileri, İsrailli Yahudilerin yüzde 38’inin ekonomi ve yaşam maliyetlerini seçimlerde en önemli birinci veya ikinci mesele olarak gördüğünü ortaya koydu. Arap vatandaşlar arasında ise bu oran yüzde 46’ya yükseliyor.

Buna rağmen önde gelen adayların hiçbiri ekonomiyi seçim kampanyasının merkezine yerleştirmediği gibi, birden fazla cephede yürütülen savaşların maliyetlerine de dikkat çekmedi.

Kudüs İbrani Üniversitesi ekonomi profesörü Joseph Zeira, yüksek askerî harcama düzeylerinin göz ardı edilemeyeceğini belirterek “Çatışmaların maliyeti muazzam” dedi.


Lula: Brezilya kimsenin arka bahçesi değil

Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva, Sao Paulo’da seçim zaferini destekçileriyle birlikte kutluyor. (DPA)
Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva, Sao Paulo’da seçim zaferini destekçileriyle birlikte kutluyor. (DPA)
TT

Lula: Brezilya kimsenin arka bahçesi değil

Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva, Sao Paulo’da seçim zaferini destekçileriyle birlikte kutluyor. (DPA)
Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva, Sao Paulo’da seçim zaferini destekçileriyle birlikte kutluyor. (DPA)

Luiz Inacio Lula da Silva, bu seçimin kendisi için tarihe açılan bir pencere de siyasi bir uçurum da olabileceğini biliyordu. Aynı zamanda bunun, hayatını adadığı siyasi proje açısından varoluşsal bir seçim olduğunun da farkındaydı.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunun sonunda aşırı sağcı rakibi Flavio Bolsonaro’nun dört puan gerisindeydi. İkinci turda sonucu tersine çevirmesi, en yakın destekçileri ve danışmanları açısından bile neredeyse imkânsız görünüyordu. Ancak 80 yaşını aşan ve “yoksulların babası” olarak anılan Lula, Brezilya gibi dev bir ülkeyi Latin Amerika’da kasırga gibi esen aşırı sağın ellerine bırakmayı reddetti.

Lula, bölge tarihinin en büyük seçim geri dönüşlerinden birine imza atarak oyların yüzde 51,7’sini aldı. Rakibi ise yüzde 48,2’de kaldı. Flavio Bolsonaro, babasının 2022’deki tutumuna benzer şekilde, seçim sonuçlarını reddederek itirazda bulunmakta gecikmedi. Gerekçe olarak oy verme süresinin iki saat uzatılmasını gösterdi. Ancak Bolsonaro’nun partisi, seçmenlerin sandıklara ulaşmasını engelleyen ulaşım sorunları nedeniyle İşçi Partisi’nin Yüksek Mahkeme’ye yaptığı başvuruyu desteklemişti.

Brezilyalı bir Lula destekçisi, Sao Paulo’daki seçim zaferi kutlamaları sırasında yenilgiye uğrayan sağcı aday Flavio Bolsonaro’nun maskesini bir kafesin içine yerleştirdi. (AFP)
Brezilyalı bir Lula destekçisi, Sao Paulo’daki seçim zaferi kutlamaları sırasında yenilgiye uğrayan sağcı aday Flavio Bolsonaro’nun maskesini bir kafesin içine yerleştirdi. (AFP)

Lula, dördüncü cumhurbaşkanlığı dönemini kazanarak ilk turda yenilmesine rağmen ikinci turda zafer elde eden tek Brezilya cumhurbaşkanı oldu. Geniş bir Brezilyalı kesimin kendisine duyduğu yoğun tepkiye rağmen, aşırı sağın yükselişini durdurmayı başardı. Ayrıca ABD Başkanı Donald Trump karşısında ilerici siyasetin güçlü kalesi konumunu pekiştirdi.

Lula, zaferinin ilan edilmesinin ardından yaptığı ilk açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Dış müdahaleleri ve dijital platformların bize karşı yürüttüğü geniş çaplı seferberliği yendik. Dünyaya, Brezilya’nın kimsenin arka bahçesi olmadığını söyledik.”

Seçimin son saatlerinde gerilim

Oy verme gününün son saatleri gerginlik ve kargaşaya sahne oldu. Lula’nın liderliğindeki İşçi Partisi, sağcı siyasi çizgiye yakın yerel yönetimlerin çıkardığı engeller nedeniyle yüz binlerce seçmenin sandığa ulaşmakta zorlandığını belirterek oy verme süresinin iki saat uzatılmasını talep etti.

Yüksek Mahkeme, rakip Liberal Parti’nin de desteklediği bu talebi kabul etti. Rakip partinin bu desteği, muhtemelen seçim sonucunun kendi lehine olacağına duyduğu güvenden kaynaklanıyordu.

Zafer sevincinin ardından

Lula’nın destekçileri, tarihî zaferi kutlamak için sokaklara dökülürken büyük bir sevinç yaşadı. Ancak bu mücadelede son ana kadar direnen Lula, son cumhurbaşkanlığı döneminin kendisi için çok geçeceğinin farkında.

Çünkü siyasi rakipleri, Temsilciler Meclisi ve Senato’da rekor düzeyde bir çoğunluğa sahip. Ayrıca Yüksek Mahkeme üyelerinin atanmasında da etkili olabilecek bir konumdalar. Üstelik Brezilya bugün her yönden aşırı sağcı hükümetlerle çevrili ve Beyaz Saray’ın sahibi, Latin Amerika’daki nüfuz alanını genişletmeye kararlı.

Yenilgiye uğrayan sağcı aday Flavio Bolsonaro, seçim sonuçlarını reddederek babasının izinden gitti. (Reuters)
Yenilgiye uğrayan sağcı aday Flavio Bolsonaro, seçim sonuçlarını reddederek babasının izinden gitti. (Reuters)

Lula, Sao Paulo’da yaptığı ilk açıklamalarda, 2022’de rakibinin babası Jair Bolsonaro’yu yenerek iktidara geldiği seçim kampanyasında verdiği sözleri yineledi. Jair Bolsonaro, o dönemdeki darbe girişimine katılması nedeniyle evinde hapis cezasını çekiyor.

Lula, Bolsonaro yönetiminin tahrip ettiği yapıları yeniden onarmayı ve ülkenin yarısını dışlayan politikaların yol açtığı zararları gidermeyi sürdüreceğini söyledi.

Seçim sonuçlarına ilişkin ilk değerlendirmeler, Lula’nın rakibinden yaklaşık dört milyon daha fazla oy aldığını gösteriyor. İlk turda da Bolsonaro’nun yaklaşık dört milyon oy önünde bulunan Lula, bu kez ilk turda sandığa gitmeyen seçmenleri kazanma stratejisinde başarılı oldu.

Lula, destekçilerinden, oy kullanması zorunlu olmayan seçmenleri sandığa gitmeye ikna etmelerini istedi. Bu grup, 70 yaşını aşanlar ile 16-17 yaş arasındaki gençlerden oluşuyordu. Bu seçmenlerin ikinci turdaki katılımı, Lula’nın lehine belirleyici oldu.

Lula’nın 33 milyondan fazla kişiyi kapsayan bu geniş seçmen grubunu kazanmak amacıyla açıkladığı önlemler arasında uzun bir sosyal destek paketi de bulunuyordu. Bunlar arasında şunlar yer alıyordu:

* Yaklaşık 20 milyon yoksul aileye verilen aylık yardımların yüzde 15 artırılması.

* On yıllardır Brezilya’yı etkisi altına alan ve ciddi toplumsal sorunlara yol açan borçlanma sorunuyla mücadele amacıyla internet üzerinden spor bahisleri ve kumar oyunlarının yasaklanması.

* Obezite sorunu yaşayan kişilere ücretsiz zayıflama tedavileri sunulması.

* Aile içi şiddet mağdurlarına kapsamlı mali destek sağlanması.

Lula da Silva’nın destekçileri, Sao Paulo’da seçim zaferini kutluyor. (Reuters)
Lula da Silva’nın destekçileri, Sao Paulo’da seçim zaferini kutluyor. (Reuters)

İlk turdan sonraki günlerde sağcı cephede aşırı bir zafer güveni hâkimken Lula’nın kampanyasında karamsarlık ve durgunluk öne çıkıyordu. Lula, sonucu tersine çevirmek için gereken oy farkının son derece dar olduğunun farkındaydı.

Üstelik Lula, sol ve ilerici partilerin tamamının oluşturduğu bir ittifakın adayıydı. Bolsonaro ise ilk turun ardından yarış dışı kalan sağcı ve muhafazakâr partilerin desteğini arkasına almıştı.

Ancak Lula, siyasi kariyerini taçlandıran bu tarihî zaferin sevincinin uzun sürmeyeceğini biliyor. Önünde çok sayıda büyük sorun var. Ülkenin yarısının kendisine karşı derin bir tepki beslemesi ve milyonlarca insanın aşırı sağın kollarına yönelmesi de bu zorlukların başında geliyor.

Şarku’l Avsat’ın Jornal do Brasil gazetesinden aktardığına göre baş siyasi yorumcu Octávio Costa, durumu pazar sabahı yayımlanan makalesinde şu sözlerle dile getirdi:

“Aşırı sağ, vatandaşların temel sorunlarına çözüm önerileri sunuyor. Bu çözümler son derece kötü olabilir ama en azından öneriler sunuyor. Sol ise somut ve açık hiçbir şey ortaya koymuyor.”

Lula, önümüzdeki ocak ayının başında dördüncü cumhurbaşkanlığı dönemine başladığında yalnızca parlamentoda çoğunluğu elinde tutan siyasi rakipleriyle karşı karşıya kalmayacak. Aynı zamanda zayıflama belirtileri gösteren bir ekonomi ve gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık yüzde 83’üne ulaşan kamu borcuyla da mücadele etmek zorunda kalacak.

Bunun yanı sıra son zaferi, Lula’nın uzun süredir gündeme getirmekten kaçındığı bir başka meseleyi de öne çıkardı: Solun liderliğinin kendisinden sonra kime geçeceği.

Lula henüz iktidardayken, Lula sonrası dönemin başlamış olduğu anlaşılıyor.