​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



Çin'in İran'a desteği: Gölgeden savaş alanına

Çin Devlet Başkanı Şi Jinping'in 2024'te İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan ile görüşmesi (Xinhua)
Çin Devlet Başkanı Şi Jinping'in 2024'te İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan ile görüşmesi (Xinhua)
TT

Çin'in İran'a desteği: Gölgeden savaş alanına

Çin Devlet Başkanı Şi Jinping'in 2024'te İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan ile görüşmesi (Xinhua)
Çin Devlet Başkanı Şi Jinping'in 2024'te İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan ile görüşmesi (Xinhua)

İsa Nehari

Çin, İran'ın yanında savaşmıyor, ancak bu, Ortadoğu'daki şiddetli savaştan kendisini uzak tuttuğu anlamına gelmiyor. Tahran'ın en önemli gelir kaynaklarından birini oluşturan petrolden, ticaret, finans ve çift kullanımlı teknoloji ağlarına ve hatta Washington'un İran'ın ABD güçlerini hedef almasına yardımcı olduğunu söylediği uydu görüntülerine kadar, savaş, Pekin'in ateşkes ve müzakere çağrılarıyla çelişen Çin müdahalesinin birçok yönünü ortaya koyuyor. Bu ikilik, Çin'in savaşa girmenin maliyetini üstlenmeden İran'ı Washington tarafından uğratılacağı bir yenilgiden kurtarmaya çalıştığı bir politikayı yansıtıyor. Ne var ki, çatışmaların devam etmesi ve enerji yollarına yönelik artan tehditler, bu dengeyi korumayı giderek daha zor hale getirebilir.

Ürdün saldırısı

Savaş boyunca Washington, Çin'in İran'a verdiği askeri desteğin önemini küçük göstermeye çalıştı. Ancak Wall Street Journal'ın cuma günü yayınladığı yeni bir haber, Tahran'ın Çinli kaynaklardan yüksek çözünürlüklü uydu görüntüleri edinmesinin, 17 Temmuz'da Ürdün'deki Muvaffak Salti Hava Üssü’nü hedef almasını ve üç Amerikan askerinin ölümüne neden olmasını sağladığını ortaya koydu. ABD’li yetkililere göre bu, Çin'in İran'a verdiği desteğin doğrudan ve ölümcül sonuçlarının şimdiye kadarki en açık kanıtı.

ABD’li yetkililer uydu görüntülerini sağlayan Çinli tarafların isimlerini vermezken ve Pekin'i doğrudan suçlamaktan kaçınırken, Çin Washington Büyükelçiliği Sözcüsü Liu Chang, iddialar hakkında yorum yapmayı reddetti. Sadece adını vermediği eleştirmenlerin “kötü niyetle diğer ülkeleri çatışmaya bağladığını ve itibarlarını lekelediğini” belirtti ve Çin'in İran ile iş birliğinin uluslararası hukuka uygun olduğunu ekledi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Temmuz ayındaki saldırı, nisan ayındaki ateşkesin ardından ilk kez Amerikan can kayıplarına neden oldu ve bu durum, ABD'nin İran radarlarına, uydularına ve ekipmanlarına karşı daha önceki saldırılarının etkinliği konusunda şüpheler uyandırdı. Savaşın başında düşük değerli hedefleri vururken, yaz aylarında İran'ın saldırılarındaki hedefleme doğruluğunun artmasıyla ilgili endişeleri artırdı. Bu nedenle, ABD’li yetkililer, İran'ın ABD üslerini ve savaş gemilerini hedef almak için Çin’in verilerini veya teknolojisini kullanma olasılığını araştırıyorlar.

Son günlerde Tahran, bir uçak gemisi ile ABD savaş gemilerini balistik füzelerle hedef aldı. Merkez Komutanlığı (CENTCOM) saldırıların başarısız olduğunu söylese de, yetkililer bazılarının hedeflerine tehlikeli derecede yaklaştığını belirtti. Ayrıca İran'ın hareket halindeki deniz araçlarını hedef alma kabiliyetlerinde bir iyileşme olduğunu da kaydettiler. Eğer Çin uydu görüntülerinin veya verilerinin buna katkıda bulunduğu kanıtlanırsa, Çin'in rolü artık yaptırımlar karşısında İran'ı desteklemekle sınırlı kalmayıp, hedef tespiti, konum güncellemeleri ve doğru zamanın seçilmesi yoluyla savaş stratejilerine kadar uzanıyor demektir.

Temmuz saldırısı, Çin'in rolüyle ilgili endişelerin ilk kıvılcımı değildi. Mayıs ayında Trump yönetimi, İran'ın askeri amaçlarla kullanabileceği ABD hedeflerine ait görüntüleri sunmak veya toplamakla suçladığı MizarVision, EarthEye ve ChangGuang dahil olmak üzere Çinli şirketlere yaptırımlar uyguladı. Washington daha önce de ChangGuang şirketini Yemen'deki İran destekli Husi milislerine yardım eden görüntüler sağlamakla suçlamıştı.

Kongre’ye bağlı ABD-Çin Ekonomik ve Güvenlik İnceleme Komisyonu, Çin desteğinin uydu görüntülerinin ötesine uzandığının altını çiziyor. Komisyona göre bu destek, çift kullanımlı malzemeler ve teknolojiler, füze ve insansız hava aracı üretiminde kullanılan bileşenler ve İran'ın petrol ihracatını sürdürmesine yardımcı olan ağları içeriyor.

Temmuz ayı sonlarında Reuters, İran ve Çin arasında 60 ila 70 milyon dolar değerinde en az 300 adet Çin yapımı omuzdan fırlatılan hava savunma füzesi satın alma anlaşması olduğunu ortaya çıkardı. Bu sistemler alçak irtifada uçan uçaklar, helikopterler ve insansız hava araçlarına karşı kullanılabilme özelliğiyle öne çıkıyor ve İran'a askeri ve enerji tesislerini koruma imkanı sağlıyor. Bu haberden önce NBC News kanalı, ABD'li yetkililerden, nisan ayında İran'ın güneybatısında düşürülen bir Amerikan F-15 savaş uçağının muhtemelen Çin yapımı omuzdan fırlatılan bir füze ile vurulduğunu nakletmişti. Çin Dışişleri Bakanlığı, anlaşmaya ilişkin haberleri “asılsız” olarak nitelendirerek yalanladı.

Pekin ile ilişkiler

İronik bir şekilde, Trump yönetimi bu Çin faaliyetleri hakkında büyük ölçüde bilgi sahibiydi, ancak aynı zamanda İran savaşının Pekin ile ilişkilerini zehirlemesini önlemeye çalıştı. Trump, ekibine Çin ve Başkan Şi Jinping ile iyi bir ilişki sürdürmenin öncelik olduğunu bildirdi. Wall Street Journal'a göre, üst düzey yetkililer, 24 Eylül'deki liderler zirvesini raydan çıkarabilecek kamuoyu önünde bir çekişme ve yüzleşmeden kaçınmaya çalıştılar.

ABD yönetimi, Pekin ile iletişim kanallarını açık tutmaya ve medyada İran konusunda çatışmaktan kaçınmaya özen gösterdi. Bu tutum, Ürdün saldırısından günler sonra, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Çinli mevkidaşı Wang Yi ile görüşmesinin ardından, Çin'in İran'a ABD güçlerini hedef almasına yardımcı olan istihbarat sağlayıp sağlamadığı sorulduğunda açıkça görüldü. Rubio doğrudan cevap vermeyip, sadece “Çin'in yaptığı hiçbir şey çatışmanın seyrini hiçbir şekilde değiştirmedi” demekle yetindi.

Bu ihtiyatlılık, ekonomik savaşta da kendini gösterdi; Washington, şimdiye kadar büyük Çinli kurumlar ile doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınarak, yaptırımları daha küçük şirketlere ve aracı kurumlara uygulamakla yetindi. Hem de Trump yönetiminin İran rejimini destekleyen “her ekonomik can damarını” kesme sözüne rağmen. Çin, İran'ın en büyük ekonomik can damarını temsil ediyor ve petrolünün yüzde 80'inden fazlasını satın alıyor.

Çin'in rolü, Tahran'ın yaptırımları absorbe etmesine olanak tanıyan bir ekonomik ağ sağlamaya kadar uzanıyor. Reuters yakın zamanda, İran petrol gelirlerinin geleneksel bankacılık kanallarından uzakta Çin'den alımlara yönlendirildiği bir mekanizmaya dair bir haber yayınladı. Bu mekanizma aracılığıyla yaklaşık 2 ila 2,5 milyar dolar aktarıldığı ve bunların Çin malları ve ekipmanlarının satın alınmasında kullanıldığı tahmin ediliyor. Bu mekanizma, Çin'in İran için öneminin sadece en büyük petrol alıcısı olmakla kalmayıp, aynı zamanda petrol gelirlerinin ekonomik ve endüstriyel ihtiyaçları karşılamak amacıyla kullanılması için kendisine bir yol sunmasından da kaynaklandığını ortaya koyuyor. Bu durum, Çin'in ekonomik rolünü, Tahran'ın yaptırımların etkisini absorbe etme, savaşı sürdürme ve ABD saldırılarının hedef aldığı bazı askeri yeteneklerini yeniden inşa edebilme gücünün bir parçası haline getiriyor.

Sürdürülemez bir durum

Gelgelelim savaşın Çin'in enerji güvenliğine yönelik artan maliyeti, Pekin'de, bizzat Çin çıkarlarını etkilemeye başlayan bir savaşı uzatmaya katkıda bulunuyorsa, İran'a askeri ve teknolojik desteği sürdürmenin ne kadar akıllıca olduğu konusunda soruları gündeme getirebilir. Hürmüz Boğazı'ndan petrol trafiğinin aksaması, bölgenin en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan'ın, Hürmüz Boğazı yerine doğudaki sahalarından Kızıldeniz'deki Yanbu Limanı’na ham petrol taşımak için Doğu-Batı boru hattına daha bağımlı hale gelmesine neden oldu. Ancak Riyad, 11 Eylül'de saldırıya uğradıktan sonra önlem olarak boru hattını kapatacağını duyurdu ve böylece başta Çin olmak üzere Asya pazarlarına petrol ihracatı seçenekleri azaldı.

Aynı zamanda, Husilerin Babu’l Mendeb yakınlarındaki stratejik konumları kontrol altına almasıyla Kızıldeniz’den geçen rota da daha savunmasız hale geldi ve Husilerin seyrüseferi tehdit etme potansiyelleri arttı. Bu nedenle Çin, aynı anda iki rota üzerinden uygulanan bir baskıyla karşı karşıya; Körfez petrol ihracatının çoğunun geçtiği Hürmüz ve Asya'ya ulaşmak için en önemli alternatif rotalardan birini temsil eden Babu’l Mendeb. Bu durum, ABD Enerji Bilgi İdaresi'ne göre, 2026 yılının ikinci çeyreğinde günlük yaklaşık 8,1 milyon varile düşen ve bir önceki çeyreğe göre yüzde 32 azalan Çin'in ithalatına da yansıdı. Bu arada, eylül ayında Umman Körfezi'nden Çin'e dev tankerlerle ham petrol taşıma maliyeti varil başına yaklaşık 11,50 dolara yükseldi.

Çin, yıllardır Tahran ile olan ilişkisinden ve İran petrolünü indirimli fiyatlarla satın almaktan faydalandı. ABD baskısı karşısında İran'ı desteklemenin maliyeti, çatışma büyük ölçekte enerji arzını aksatmadığı sürece nispeten sınırlı kaldı. Ancak, Hürmüz Boğazı'ndan geçen petrol trafiğine getirilen kısıtlamalar, Suudi Arabistan'ın alternatif güzergahının da kesintiye uğraması ve Babu’l Mendeb'deki artan riskler nedeniyle, uzayan savaş Çin'in çıkarlarını giderek daha fazla tehdit ediyor. Bu baskılar, Çin'den gelen uzlaşma çağrılarının artmasını açıklamaya yardımcı olabilir. Nitekim cumartesi günü, Başkan Şi Jinping, BRICS ülkelerine Ortadoğu çatışmasında “barış yapıcı” bir rol oynama çağrısında bulundu.

 Yeni Delhi'deki BRICS zirvesinde yaptığı konuşmada Şi Jinping, Çin'in, “uluslararası toplumun ortak çıkarlarına hizmet etmeyen” şeklinde nitelendirdiği savaşı sona erdirmek için bloğun üyeleriyle birlikte daha büyük bir rol oynayacağını belirtti. Bu duruş, çatışma tırmanmaya devam ederken Pekin'in katlandığı artan maliyetler bağlamında yorumlanabilir. Çin'in Tahran üzerindeki etkisi, Tahran'ın savaşı sürdürmesine yardımcı olmakla yetinmek yerine, savaşı sona erdirmek için bir araç olarak daha da önemli hale gelebilir.


Ukrayna, Rus gemilerine saldırmak için Libya’daki bir üssü mü kullanıyor?

Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)
Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)
TT

Ukrayna, Rus gemilerine saldırmak için Libya’daki bir üssü mü kullanıyor?

Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)
Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)

Libya’da, Ukrayna basınında yer alan ve batıdaki Misrata kentinde bulunan bir askeri üssün Rusya’nın “gölge filosu” ile bağlantılı gemilere yönelik saldırılarda kullanıldığını öne süren haberlerin ardından siyasi ve güvenlik endişeleri arttı. Gözlemciler ise ülkenin Moskova ile Kiev arasındaki çatışmanın içine çekilmesi konusunda uyarıda bulunuyor.

Söz konusu endişeler, CNN’in yayımladığı bir haberin ardından daha da arttı. CNN, Libya’da bulunduğunu belirttiği “Ukraynalı bir deniz İHA operatörünün”, biriminin Rusya’nın “gölge filosu” ile bağlantılı gemilere saldırmak üzere Misrata’daki bir askeri üssü kalkış noktası olarak kullandığını ve bunun karşılığında yerel güçlere eğitim verdiğini söylediğini aktardı.

Cumartesi günü yayımlanan haberde, “istihbarat kaynakları ve Ukraynalı askeri yetkililere” dayandırılan bilgilere göre, deniz İHA’ları konusunda uzman Ukraynalı unsurlar 2025 yılının sonlarından bu yana Libya’nın batısında bulunuyor.

Batı Libya’daki makamlar aylardır gündeme getirilen iddialara ilişkin açıklama yapmaktan kaçınırken, geçici Ulusal Birlik Hükümeti’ne bağlı Savunma Bakanlığı sessizliğini bozarak Misrata askeri üssünün dış taraflara veya çıkarlara yönelik operasyonlarda kullanıldığı yönündeki “iddiaları” yalanladı.

Savunma Bakanlığı’nın açıklaması, Ukrayna merkezli “UNITED24 Media” platformunun 6 Eylül’de yayımladığı ve Ukrayna’nın Libya’dan havalanan 12 İHA ile yaptırım uygulanan Rus yük gemisi “Lady Maria”yı Girit Adası yakınlarında Akdeniz’de hedef aldığı yönündeki iddiaların ardından geldi.

Ulusal Birlik Savunma Bakanlığı cumartesi akşamı yaptığı açıklamada, “Misrata askeri üssünün veya herhangi bir ulusal askeri tesisin Libya devletinin egemenlik görevleri dışında herhangi bir saldırının başlatılması ya da herhangi bir tür askeri operasyonun gerçekleştirilmesi amacıyla kullanılmasına izin veren hiçbir anlaşma, düzenleme veya koordinasyonun bulunmadığını kesin bir dille reddediyoruz” ifadelerini kullandı.

Bu, mart ayından bu yana Akdeniz’de Rus yük gemilerinin Libya topraklarından kalkan İHA’larla hedef alındığına ilişkin haberlerin ikinci kez gündeme gelmesi. İddialar, Libya’nın Rusya-Ukrayna çatışmasının içine çekilmesi yönündeki siyasi ve güvenlik endişelerini artırıyor.

Bununla birlikte, Savunma Bakanlığı, Başbakan Abdülhamid Dibeybe’nin de yürüttüğü bakanlık sıfatıyla yaptığı açıklamada, gündeme getirilen tüm iddialara ilişkin olarak “hiçbir yabancı tarafa herhangi bir ülke veya taraf aleyhine düşmanca eylemlerde bulunmak amacıyla Libya topraklarını, tesislerini, hava sahasını veya karasularını kullanma izni vermediğini” vurguladı. Bakanlık ayrıca hiçbir ulusal askeri tesisin bu amaçla tahsis edilmediğini veya kullanılmadığını belirtti.

Sorumlu taraf kim?

Askeri araştırmacı Şerefeddin Ali el-Alvani, Libya’nın batısındaki Trablus, Misrata ve Zaviye gibi kentleri “devlet içinde devlet” olarak nitelendiriyor. Alvani, grupların, milislerin ve mevcut durumdan fayda sağlayan tüm kesimlerin “para karşılığında açık silah pazarının anahtarlarını elinde tuttuğunu” belirtiyor.

cdgbthynj
Mart ayından bu yana Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)

Alvani, bunun yalnızca Ukrayna yapımı silah ve İHA ticaretiyle sınırlı olmadığını, “her şeyin mubah hale geldiği bir karaborsa ekonomisini canlandırdığını” ifade ediyor.

Alvani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bu gerçeklik, Libya’daki askeri ve güvenlik kurumlarını birleştirme çabalarının başarıya ulaşması ve tüm silah depolarının Genel Komutanlığın çatısı altında toplanmasıyla sona erebilir” dedi.

Trablus’taki Ulusal Birlik Hükümeti 6 Eylül’de, “Trablus ve Zaviye’deki petrol depoları ile Zaviye Elektrik Santrali’ni hedef alan intihar İHA saldırılarına karışan organize bir sabotaj hücresinin dağıtıldığını” açıklamıştı.

Özellikle hükümete muhalif kesimler arasında “tartışma ve şüphelerin” sürdüğü bir dönemde Ulusal Birlik Hükümeti, Savunma Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen “nitelikli güvenlik ve istihbarat operasyonunun” sonucunda Libyalı ve yabancı 5 kişinin yakalandığını ve petrol depolarını hedef alan intihar İHA saldırılarına karışan organize bir sabotaj hücresinin çökertildiğini bildirmişti.

Eski Libya Savunma Bakanı Muhammed el-Bergasi ise daha önce Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, yaptırım uygulanan Rus yük gemisi “Lady Maria”nın Girit Adası yakınlarında Akdeniz’de hedef alındığı iddia edilen 12 İHA’nın Libya topraklarından havalandığı ihtimalini dışlamıştı.

Bergasi, “Bu İHA’ların denizdeki bir geminin üzerinden havalanmış olması daha muhtemel. Çünkü bunların çalıştırılması için pist veya karada bulunan fırlatma platformlarına ihtiyaç yok” değerlendirmesinde bulundu.

Bergasi’nin değerlendirmesinin yanı sıra güvenlik uzmanları da “söz konusu İHA’ların Libya’dan havalandığını gösteren gerçek bir kanıt bulunmadığını” belirtiyor.

Daha önce de “kimliği belirsiz İHA’lar” Trablus ve Zaviye’deki petrol tesislerinin yanı sıra Zaviye Elektrik Santrali’ni hedef almıştı. Saldırıların arkasında kimin bulunduğuna ilişkin belirsizlik sürerken, dikkat çeken nokta ise İHA’ların Libya’nın diğer bölgeleri yerine yalnızca ülkenin batısındaki kritik tesislere yönelmesi oldu.

 Mart ayındaki saldırı

Rusya’ya ait “Arctic Metagaz” isimli tanker, mart ayının başlarında Libya açıklarında ağır hasar almıştı. Rusya Ulaştırma Bakanlığı o dönemde yaptığı açıklamada, Arktik bölgesindeki Murmansk Limanı’ndan sıvılaştırılmış doğal gaz taşıyan tankerin “Ukrayna donanmasına ait İHA’ların saldırısına uğradığını” ve saldırıda kullanılan silahların “Libya kıyılarından fırlatıldığını” açıklamıştı.

Rus haber ajansı Interfax da dönemin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yardımcılarından Nikolay Patruşev’in, Akdeniz’de Rusya’ya ait sıvılaştırılmış doğal gaz tankerine düzenlenen saldırıyı “uluslararası terör eylemi” olarak nitelendirdiğini aktarmıştı.

Şüphelerin arttığı ve Ukrayna’nın Libya’nın batısındaki varlığına ilişkin iddiaların önüne geçilmek istendiği bir dönemde Ulusal Birlik Hükümeti Savunma Bakanlığı, “dost ülkelerle gerçekleştirilen her türlü askeri iş birliği ve teknik eğitimin resmi ve yasal çerçevelere tabi olduğunu” vurguladı.

Bakanlık ayrıca “Libya devletinin egemenliğine tam bağlılığını” ve “Libya topraklarının, ulusal güvenliği veya ülkenin dış ilişkilerini tehlikeye atabilecek eylemler için bir üs olarak kullanılmasını reddettiğini” belirtti.

Fransa’nın RFI radyosu tarafından geçen nisan ayında hazırlanan araştırma da Ukrayna ile Rusya arasındaki Afrika’daki “gizli çatışmanın” boyutlarını ele almış ve Libya’nın bu mücadelenin yeni sahnelerinden birine dönüştüğüne dikkat çekmişti.


ABD ablukası İran petrolünün can damarını sıkıştırıyor

Hürmüz Boğazı'nda, Bender Abbas açıklarında demirli bir petrol tankerinin yanından geçen bir tekne, 6 Eylül 2026 (AP)
Hürmüz Boğazı'nda, Bender Abbas açıklarında demirli bir petrol tankerinin yanından geçen bir tekne, 6 Eylül 2026 (AP)
TT

ABD ablukası İran petrolünün can damarını sıkıştırıyor

Hürmüz Boğazı'nda, Bender Abbas açıklarında demirli bir petrol tankerinin yanından geçen bir tekne, 6 Eylül 2026 (AP)
Hürmüz Boğazı'nda, Bender Abbas açıklarında demirli bir petrol tankerinin yanından geçen bir tekne, 6 Eylül 2026 (AP)

Hürmüz Boğazı’nda pazar günü iki geminin saldırıya uğraması, İran’ın petrol ihracatının ABD’nin İran limanlarına uyguladığı deniz ablukasının etkisiyle giderek daha fazla baskı altında kaldığına ilişkin göstergelerle aynı döneme denk geldi.

İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki Kişm Adası yakınlarında bir ticari gemiye düzenlenen saldırıda 1 kişi hayatını kaybetti, 3 kişi yaralandı. Olay, stratejik su yolunda gerilimin tırmandığını gösteren son gelişme oldu.

İran makamları, yerel saatle sabah 05.00 sıralarında Hürmüzgan eyaletine bağlı Kişm Adası’nın Hengam Adası ile Şibderaz sahili arasındaki bölgede bir ticari geminin hedef alındığını bildirdi. Kişm Kaymakamı Hüseyin Emirtemuri, devlet televizyonu ile Tesnim Haber Ajansı’nın aktardığı açıklamasında olayda 1 kişinin öldüğünü, 3 kişinin yaralandığını söyledi.

gthy
Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemiler, 7 Eylül 2026 (AFP)

Tesnim, gemiye isabet eden cismin kaynağının bilinmediğini ve türünün henüz belirlenemediğini bildirdi. Daha önce de Hürmüz Boğazı’nın en büyük adası olan Kişm çevresinde gece boyunca çok sayıda patlama sesi duyulduğu yönünde haberler yayımlanmıştı.

Bu olaydan birkaç saat sonra İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Kurumu (UKMTO), bir geminin Hürmüz Boğazı’ndan geçişi sırasında kimliği belirsiz bir cisimle hedef alındığına ilişkin ihbar aldığını açıkladı. Kurum, saldırının ardından gemide yangın çıktığını ve yerel makamların mürettebatın tahliyesine yardımcı olmak üzere olay yerine ulaştığını belirtti.

Kurum, olayın meydana geldiği bölgeye ilişkin kesin bir bilgi vermedi. Saldırının yol açtığı hasarın boyutu, mürettebatın son durumu veya saldırının sorumlusunun kimliği de hemen netleşmedi.

Hürmüz çatışmanın merkezinde

Hürmüz Boğazı, 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşının başlamasından bu yana Tahran ile Washington arasındaki çatışmanın başlıca cephelerinden birine dönüştü. İran saldırılara boğazı kapatarak ve gemi trafiğine sıkı kısıtlamalar getirerek karşılık verirken ABD de İran limanlarına abluka uygulamaya başladı.

Savaş öncesinde dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz arzının yaklaşık yüzde 20’si bu bölgeden geçiyordu.

sdfrgt
Hürmüz Boğazı'nda sis ortasında demirli yüzer tarak platformu ve ticari gemiler (AP)

Tahran, boğazdan geçmek isteyen gemilerin kendisinden izin almasını şart koşuyor. İran ayrıca gemilerden boğazın kuzey kesiminde kendi kıyılarına yakın belirlediği güzergâhı kullanmalarını istiyor. Bunun yanı sıra gemilere sunulan hizmetler karşılığında ücret alınmasını da değerlendiriyor.

Kısıtlamalar ve saldırılar devam ederken Hürmüz’de seyrüsefer güvenliği, İran ve Körfez ülkelerinin petrol ihracatı yapabilme kapasitesinin belirlenmesinde temel unsurlardan biri haline geldi. Bunun etkileri bölgeyle sınırlı kalmayarak küresel enerji piyasalarına da yansıyor.

Tanker izleme verileri

Tanker hareketlerine ilişkin son takip verileri, ablukanın etkisinin yalnızca gemi trafiğiyle sınırlı kalmadığını, İran’ın petrol ihracatını da doğrudan etkilediğini gösteriyor.

Petrol tankerlerini takip eden TankerTrackers kuruluşu, 12 Eylül’e kadar 60 günlük dönemde tanker hareketlerini inceleyen son verilerinde, Umman Denizi ile Arap Denizi arasındaki bölgede ABD’nin deniz ablukası hattını geçen yeni bir İran ham petrolü sevkiyatı tespit edilmediğini bildirdi.

Buna karşılık Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’dan petrol taşıyan tankerler bölgeden geçmeye devam etti. Aynı dönemde günlük ortalama geçiş yaklaşık 7,85 milyon varil olarak kaydedildi.

Bazı günlerde miktar önemli ölçüde yükseldi. 9 Ağustos’ta yaklaşık 16,6 milyon varile ulaşan günlük geçiş, 25 Ağustos’ta da 14 milyon varile yaklaştı.

TankerTrackers, altı Arap ülkesinden ham petrol taşıyan ortalama 5 tankerin her gün söz konusu bölgeden geçtiğini, buna karşılık 60 günlük dönemde takip ettiği abluka hattını “tek bir varil” İran ham petrolünün dahi geçmediğini belirtti.

Bu sonuçlar, diğer tanker takip kuruluşlarının verileriyle de örtüşüyor. Reuters, eylül ayının başında Kpler, Vortexa ve TankerTrackers verilerine dayanarak yayımladığı haberinde, ABD’nin 14 Temmuz’da deniz ablukasını yeniden başlatmasından bu yana hiçbir yeni İran ham petrolü sevkiyatının Hürmüz Boğazı’ndan geçerek Çin’e ulaşamadığını bildirmişti.

Körfez petrolü abluka hattını geçiyor

Buna karşılık deniz ablukası Körfez ülkelerinin petrol ihracatını durdurmadı. TankerTrackers verilerine göre son yedi günde abluka hattının bulunduğu bölgeden geçen toplam petrol miktarı günlük 10 milyon varili aştı.

Veriler, özellikle Umman petrolünün bir bölümünün açık denizlere ulaşmak için Hürmüz Boğazı’ndan geçmesine zaten ihtiyaç duymadığını gösteriyor.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) da son 60 günde Amerikan güçlerinin “Çelik Duvar” adı verilen deniz operasyonu kapsamında yaklaşık 100 ticari geminin güzergâhını değiştirdiğini açıkladı. CENTCOM, gemilerin hiçbirinin ABD güçlerinin izni olmadan abluka bölgesinden geçmediğini belirtti.

ABD Enerji Bakanı Chris Wright ise geçen hafta yaptığı açıklamada, ABD’nin deniz operasyonlarının Hürmüz Boğazı’ndaki petrol tankerlerinin hareketliliğinin yeniden başlamasına yardımcı olduğunu söyledi. Wright, boğazdan günlük ortalama 9 milyon varilden fazla petrol geçtiğini ifade etti.

İran’ın dışarıdaki petrol stokları eriyor

Tahran yeni petrol sevkiyatlarını bölgeden çıkarmakta zorlanırken, ablukanın başlamasından önce Körfez’in dışına taşınmış İran petrolünün miktarı da azalıyor.

ABD merkezli Wall Street Journal’ın Kpler verilerine dayandırdığı haberine göre Körfez bölgesinden uzaktaki sularda tankerlerde bulunan İran petrolü stoklarında ciddi düşüş yaşandı.

Kpler, İran’ın Körfez içinde tankerlerine sınırlı miktarda petrol yüklemeye devam ettiğini ancak bu tankerlerin abluka hattının gerisinde kaldığını belirtti. Ağustos ayında günlük ortalama yükleme yaklaşık 255 bin varil oldu. Bu miktar, şubat-nisan dönemindeki ortalamaya kıyasla yüzde 85’lik düşüş anlamına geliyor.

kıoşp
Basra Körfezi bölgesinde Amerikan uçak gemisi ve savaş uçağı filosuna ait arşiv görüntüsü (AFP)

Buna karşılık Tahran, ablukanın yeniden uygulanmasından önce bölgeden ayrılan ve uzak bölgelerde tankerlerde bekleyen petrol sevkiyatlarından hâlâ gelir elde ediyor. Kpler’in tahminlerine göre bu stoklar temmuz ortasında yaklaşık 90 milyon varilden eylül başında yaklaşık 29 milyon varile geriledi.

Tahminlere göre bu petrolün günlük yaklaşık 1 milyon varili teslim ediliyor ve sevkiyatların büyük bölümü Çin’e yapılıyor. Bu hız devam ederse tankerlerde bulunan mevcut stokların ekim ortasına kadar tükenebileceği belirtiliyor. Daha önce teslim edilmiş bazı sevkiyatların bedellerinin ödenmesi ise aralık ortasına kadar devam edebilir.

İran’ın petrol satma kapasitesi

Bu gelişmeler, İranlı yetkililerin ülkenin petrol satışlarını sürdürme kapasitesi konusunda birbirinden farklı açıklamalar yaptığı bir dönemde yaşanıyor.

İran Merkez Bankası Başkanı Abdunnasır Himmeti, ağustos ayının sonlarında İran televizyonuna verdiği röportajda, “petrol ihraç etmediklerini” söyledi. Himmeti, petrol gelirleri, vergi gelirleri ve sosyal güvenlik primlerindeki düşüşün ekonominin farklı sektörlerine yansımaya başladığını belirtti.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan da bundan birkaç gün önce yaptığı açıklamada, ülkesinin daha önce sattığı petrolü “şimdi satamadığını” söylemişti.

Ancak İran Petrol Bakanı Muhsin Paknejad farklı bir tablo çizdi. Bakan, “petrol satışlarının durmadığını” belirterek uzak sularda müşterilere petrol teslimatının sürdüğünü, ancak ihracatın gerilediğini ifade etti.

Paknejad geçen hafta yaptığı açıklamada, petrol satışlarının ve müşterilere teslimatların Körfez ve Umman Denizi’nden binlerce kilometre uzaktaki bölgelerde gerçekleştirildiğini söyledi ancak satışların miktarına ilişkin bilgi vermedi.

Çin, İran petrolünün en büyük alıcısı olmayı sürdürüyor. Tahran savaş ve abluka öncesinde, “gölge filo” olarak bilinen tanker ağı ve sevkiyatların kaynağını gizlemeye yönelik çeşitli yöntemler aracılığıyla Çin’deki bağımsız rafinerilere yüksek miktarlarda petrol ihraç ediyordu.

Abluka ihracat güzergâhını hedef alıyor

Mevcut deniz ablukası ile İran’ın yıllardır maruz kaldığı ABD petrol yaptırımları arasındaki temel fark, önceki yaptırımların büyük ölçüde Tahran’ın petrol satma kapasitesini hedeflemesi, mevcut ablukanın ise sevkiyatların bölgeden çıkmak için kullandığı güzergâha odaklanması.

Yaptırımların uygulandığı yıllarda İran, karmaşık yaptırım delme ağları aracılığıyla petrol ihracatını sürdürmeyi başardı. Tahran sevkiyatların kaynağını gizlemek ve petrolün alıcılara ulaşmasını sağlamak için tanker filosundan ve çeşitli yöntemlerden yararlandı.

Mevcut durumda ise sorun daha doğrudan bir nitelik taşıyor. Tahran alıcı bulmayı başarsa bile yeni petrol sevkiyatlarını Körfez ve Umman Denizi bölgesinden çıkarmak, deniz ablukası nedeniyle daha zor hale geldi.

Bölge dışındaki İran petrol stoklarının azalmasıyla birlikte ülkenin petrol sektörüne yönelik baskı da artıyor. Petrol, İran ekonomisinin başlıca döviz ve hükümet gelir kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor.

Hürmüz Boğazı ise Tahran ile Washington arasında açık bir çatışma noktası olmayı sürdürürken küresel enerji arzının güvenliği konusunda da sürekli bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor.