​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



ABD ordusu, İran'a uyguladığı ablukayı kaçak mal sevkiyatlarını da kapsayacak şekilde genişletti

 İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
TT

ABD ordusu, İran'a uyguladığı ablukayı kaçak mal sevkiyatlarını da kapsayacak şekilde genişletti

 İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)
İran'la savaş sırasında 3 Mart 2026'da ABD uçak gemisi "Abraham Lincoln"ün güvertesinden kalkış yapan uçaklar (Reuters)

ABD Donanması bugün yaptığı açıklamada, İran'a uygulanan deniz ablukasını kaçak olarak nitelendirilen sevkiyatları da kapsayacak şekilde genişlettiğini belirtti. Ordu, İran topraklarına ulaşmaya çalıştığından şüphelenilen herhangi bir geminin kontrol ve aramaya tabi tutulacağını kaydetti.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Donanma, ablukanın uygulanmasının ardından pazartesi günü yaptığı güncellenmiş açıklamasında, "Bu gemiler, bulundukları yere bakılmaksızın, denetime, gemiye binmeye ve kargolarına el koymaya tabi tutulacaktır" ifadelerini kullandı.

Kaçak mallar arasında silahlar, silah sistemleri, mühimmat, nükleer maddeler, ham petrol ve rafine ürünler ile demir, çelik ve alüminyum yer almaktadır.

Diplomatik girişimler yoğunlaşırken, ABD-İran müzakerelerinin gidişatı konusunda işaretler çelişkili. Nükleer dosya, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumla ilgili hassas konular ve İran'ın nükleer programına getirilen kısıtlamaların süresi konusunda anlaşmazlıklar sürerken, ikinci tur görüşmelerin tarihi henüz belirlenmedi.


Washington ve Tahran, her iki taraf için de ‘zafer’ niteliğinde bir anlaşma imzalayabilecek mi?

Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
TT

Washington ve Tahran, her iki taraf için de ‘zafer’ niteliğinde bir anlaşma imzalayabilecek mi?

Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)
Washington ile Tahran arasında ikinci tur görüşmelerin başarı şansı, her iki taraf üzerindeki siyasi baskıların artmasıyla birlikte yükseliyor.(Reuters)

ABD ile İran’ın anlaşmaya varmaktan başka seçeneği olmadığı değerlendiriliyor. CNN tarafından yapılan bir analize göre, savaşın başlangıcından bu yana açıkça dile getirilmeyen bu durum, son günlerde yürürlükte olan ateşkes sürecinde daha belirgin hale geldi.

Analize göre Washington açısından, İslamabad’da gerçekleştirilen ilk tur görüşmeler, ABD’nin müzakere gücünü artırmaya yönelik planlı bir hamle olarak değerlendirildi. İran limanlarına yönelik ablukanın hızlı şekilde devreye alınması da bu tırmanışın önceden tasarlandığına işaret ediyor.

Söz konusu değerlendirmede, ekonomik ablukanın etkilerinin tam olarak ortaya çıkmasının zaman alacağı belirtilse de, hedeflerin yaklaşık yüzde 60’ına ulaşılmasının dahi İran ekonomisine ve ülkenin petrolüne bağımlı Çin gibi ülkelere ek zarar verebileceği ifade ediliyor.

Siyasi baskılar anlaşmaya doğru itiyor

Şarku’l Avsat’ın CNN’den aktardığına göre, ikinci tur müzakerelerin başarı şansının artmasında her iki taraf üzerindeki siyasi baskının yükselmesi etkili oluyor. Analizde, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık şekilde bir anlaşma istediğini ifade ettiği ve İran’ın da benzer bir irade gösterdiğini vurguladığı belirtiliyor.

Bununla birlikte, enflasyonun ve yakıt fiyatlarının yükselmesi ile kendi siyasi tabanındaki protestolar nedeniyle Trump’ın bir anlaşmaya varma konusunda giderek daha fazla baskı altında olduğu ifade ediliyor.

Öte yandan, Trump’ın değişken tutumunun ne ölçüde alışılmadık bir müzakere stratejisinden ne ölçüde belirsizlikten kaynaklandığının net olmadığı belirtiliyor. Analiz, karşı tarafı belirsizlik içinde bırakma stratejisinin belirli bir sınırı olduğunu, bunun zamanla düzensizlik ya da çaresizlik algısı yaratabileceğini ve bu durumun da bir anlaşmaya duyulan ihtiyacın büyüklüğünü yansıttığını ortaya koyuyor.

İran: Görünür direniş

İran, güçlü söylemine ve meydan okuma kapasitesini göstermesine rağmen, analize göre bir anlaşma arayışı açısından daha acil bir konumda bulunuyor. Değerlendirmede, propagandanın gerçek durumu yansıtmadığı ve 13 binden fazla hedefi vuran saldırıların ülkenin kapasitesi üzerinde önemli etkiler bıraktığı ifade ediliyor.

39 gün süren bombardımanın yol açtığı hasarın belirgin olduğu belirtilirken, ülkenin askeri ve güvenlik kurumlarının da ciddi kayıplar verdiği vurgulanıyor. Sertleşen siyasi söyleme rağmen, İran’ın devlet yönetimini sürdürme ve kapasitesini yeniden inşa etme konusunda önemli zorluklarla karşı karşıya olduğu kaydediliyor.

Eşi görülmemiş bölgesel zayıflık

Analize göre İran’ın dışarıya yansıttığı gücün bir kısmı, kesin bir askerî zaferden ziyade dayanıklılık kapasitesinden kaynaklanıyor. Ancak ülkenin, bölgedeki birden fazla komşusuyla yaşadığı gerilimler nedeniyle eşi görülmemiş bir bölgesel zayıflık döneminden geçtiği ifade ediliyor. Değerlendirmede ayrıca, çevre ülkelerin İran’a yönelik tutumlarının temkinli ya da bölünmüş olduğu, bunun da bölgesel ortamı İran açısından daha az kabul edici hale getirdiği belirtiliyor.

Anlaşma mümkün... ancak ayrıntılar konusunda anlaşmazlık var

Bu veriler ışığında yapılan analiz, tarafların kapsamlı bir çatışmaya geri dönmesinin, müzakere yoluyla bir uzlaşmaya varma ihtimalinden daha düşük olduğunu değerlendiriyor. Özellikle Pakistan’da gerçekleştirilen ve 16 saat süren görüşme turunun ardından tarafların pozisyonlarının birbirine daha da yaklaştığı belirtiliyor.

Tarafların, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması konusunda da ortak bir zemine yaklaştığı ifade ediliyor. Analize göre, İran’ın ABD yaptırımları ve baskıları nedeniyle bu stratejik geçiş noktasını bir baskı aracı olarak kullanma kapasitesinin zayıfladığı değerlendiriliyor.

Ayrıca anlaşmazlığın artık temel ilkelerden ziyade teknik ayrıntılar üzerinde yoğunlaştığı, bu durumun da kapsamlı bir anlaşmaya varılma ihtimalini artırdığı belirtiliyor.

Nükleer dosya: Düzeltilebilir rakamlar

CNN’ne göre taraflar uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması konusunda genel bir uzlaşıya sahip. Ancak anlaşmazlık, bu askıya almanın süresinde yoğunlaşıyor. Buna göre İran beş yıllık bir durdurma süresi talep ederken, ABD 20 yıllık bir süreyi savunuyor. Analizde, bu farkın uzlaşma yoluyla kapatılabilecek bir mesafe olduğu değerlendiriliyor.

Öte yandan, saldırıların İran’ın nükleer kapasitesini zayıflattığı belirtilirken, zenginleştirilmiş uranyum stoklarının ise egemenlik meselesi olarak görüldüğü ve uluslararası denetim mekanizmaları aracılığıyla yönetilebileceği ifade ediliyor.

Washington ve Tahran, herhangi bir anlaşmayı her iki taraf için de bir ‘zafer’ olarak nasıl pazarlayabilir?

CNN tarafından yapılan analize göre, ABD ile İran arasında kalan son anlaşmazlık noktaları büyük ve çözülemez engellerden ziyade, daha çok tarafların ‘gurur’ ve siyasi konumlanmalarıyla ilgili ayrıntılardan ibaret görülüyor. Değerlendirmede, hiçbir tarafın kendisini ‘zafer’ olarak sunamayacağı bir anlaşmayı kabul etmeyeceği ifade ediliyor.

Analize göre İran, caydırıcı askeri kapasitesinin hâlâ geçerli olduğuna inanıyor ve yeterli güç gösterdiğini, yeni bir saldırıyı daha az olası hale getirdiğini düşünüyor.

Öte yandan, Donald Trump’ın son iki ayda Papa 14. Leo’dan İsrail’e kadar geniş bir kesimi rahatsız ettiği ve seçtiği ilk büyük savaş sürecinden, destekçilerine ‘daha iyi bir dünya’ olarak sunabilecek bir anlaşmayla çıkmaya ihtiyaç duyduğu belirtiliyor. Ayrıca küresel ekonominin durgunluğa yaklaşması ve enerji piyasalarındaki zararlar da bu baskıyı artırıyor.

Analizde, Trump’ın önünde iki temel sorunun bulunduğu ifade ediliyor: İran ile yapılacak kapsamlı bir anlaşma, eski ABD Başkanı Barack Obama’nın 2015’te imzaladığı ve Trump’ın ilk döneminde iptal ettiği anlaşmadan daha iyi mi görünecek?

Değerlendirmeye göre bu sorunun yanıtı net değil; ancak İran’ın nükleer altyapısının büyük ölçüde zarar gördüğü ve Trump’ın İran’ın zenginleştirilmiş materyal üretim kapasitesinden tamamen uzak kalmasını hedeflediği, bunun da ulaşılabilir bir hedef olarak değerlendirildiği belirtiliyor.

İkinci soru ise İran’ın bu savaştan nasıl bir ülke olarak çıkacağıyla ilgili. Analize göre İran, çok daha zayıflamış, ciddi hasar görmüş ve altyapısının toparlanmasının bir nesil sürebileceği bir tabloyla karşı karşıya kalabilir. Bununla birlikte dayanıklılık kapasitesinin hâlâ açık biçimde görüldüğü belirtiliyor. Ayrıca savaşın, son bir yılda İran’ın güçlü savunma araçlarına ihtiyaç duymadığını savunan ılımlı sesleri de büyük ölçüde ortadan kaldırmış olabileceği ifade ediliyor.

Analiz, Donald Trump’ın İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesini sınırlayan bir anlaşmaya varmasının mümkün olduğunu öngörüyor. Ancak seçtiği bu ilk büyük savaşın beklenmeyen sonuçlarının şimdiden ortaya çıkmaya başladığı da vurgulanıyor. Bu sonuçların başında ise İran’daki sertlik yanlılarının, nükleer silaha her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduklarını düşünmeye başlaması geliyor.


Bir "Avrupa NATO’su" kurulması, ABD hegemonyasının sonu mu, yoksa büyük bir kopuşun başlangıcı mı?

Washington, 2024 yılında NATO'nun kuruluşunun 75. yıldönümü kutlamalarına ev sahipliği yapmıştı (NATO)
Washington, 2024 yılında NATO'nun kuruluşunun 75. yıldönümü kutlamalarına ev sahipliği yapmıştı (NATO)
TT

Bir "Avrupa NATO’su" kurulması, ABD hegemonyasının sonu mu, yoksa büyük bir kopuşun başlangıcı mı?

Washington, 2024 yılında NATO'nun kuruluşunun 75. yıldönümü kutlamalarına ev sahipliği yapmıştı (NATO)
Washington, 2024 yılında NATO'nun kuruluşunun 75. yıldönümü kutlamalarına ev sahipliği yapmıştı (NATO)

İnci Mecdi

Avrupa Birliği (AB) Savunma Komiseri Andrius Kubilius bir hafta önce, AB’nin ABD ile ilişkilerindeki krize vereceği yanıtın kendi askeri kapasitesini güçlendirmek olması gerektiğini belirterek, ‘Transatlantik Ortaklık sonrası dönem’ olarak adlandırabileceğimiz bir aşamaya dair Avrupa’da yapılan düzenlemelere işaret eden dikkat çekici bir açıklama yaptı.

ABD Başkanı Donald Trump, 2025 kışında başlayan ikinci dönemine Beyaz Saray'a döndüğünden beri, transatlantik müttefikler arasında çeyrek asırdan fazla bir süre önce kurulan askeri ittifaka yönelik saldırılarından geri adım atmadı. Ancak son haftalarda ve İran ile savaşın başlamasından bu yana, savaşta kendisine askeri destek sağlama taleplerini yerine getirmekte tereddüt eden müttefiklerini eleştiren sert açıklamalarda bulunmaktan çekinmedi.

ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz hafta Beyaz Saray'da NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile yaptığı görüşme sırasında müttefiklerine karşı büyük bir öfke dile getirdi. Görüşmenin ardından sosyal medya platformu Truth Social hesabından “NATO'yu eleştiriyorum; ihtiyacımız olduğunda yanımızda değildi ve tekrar ihtiyacımız olursa da yanımızda olmayacak” paylaşımında bulundu. Trump, daha önceki açıklamalarında da askeri ittifakı ‘kağıttan kaplan’ olarak nitelendirmişti.

Raporlara göre Başkan Trump’ın savaş sırasında ABD'ye destek vermediklerini ve iş birliği yapmadıklarını düşündüğü bazı NATO üyelerini cezalandırmak için bir plan üzerinde çalıştığı belirtiliyor. Bu plan, bazı NATO üye ülkelerinde bulunan ABD birliklerinin, daha fazla destek veren diğer ülkelere nakledilmesini ve yeniden konuşlandırılmasını içeriyor.

“Avrupa NATO'su”

Müttefikler arasındaki giderek tırmanan bu gerginlik, Avrupalıları ABD Başkanı’nı alabileceği cezai önlemlere karşı tedbirli davranmaya itti. Çünkü Trump, ABD’nin NATO’dan ancak Kongre'nin onayıyla çekilebilecek olmasına rağmen, ittifaktan çekilme tehdidini defalarca kez dile getirmişti. 

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan akatardığı analize göre Avrupalıların ABD ile bağlarını koparma eğilimi hakkında soru işaretleri var. ABD gazetesi Wall Street Journal (WSJ) da bu konuda Avrupalı kaynaklara dayandırdığı haberinde, ABD'nin çekilmesi durumunda Avrupa'nın mevcut NATO askeri yapılarını kullanarak kendini savunabilmesini sağlamak için ‘alternatif bir plan’ hazırlandığını bildirdi. Bu plan, uzun süredir ABD'nin güvenlik şemsiyesinden uzaklaşarak tek başına hareket etme yaklaşımına karşı çıkan Almanya'nın da onayını aldı.

dfvbf
Avrupa liderleri, ABD'den bağımsız olarak Rusya’nın saldırganlığını caydırmak amacıyla bir ittifak kurdu, Mart 2025 (Ukrayna Cumhurbaşkanlığı internet sitesi)

Bazıları tarafından ‘Avrupa NATO'su’ olarak adlandırılan bu planlar üzerinde çalışan yetkililer, ittifakın komuta ve kontrol rollerine daha fazla Avrupalıyı dahil etmeyi ve kendi yetenekleriyle ABD'nin askeri kapasitesini desteklemeyi amaçlıyor.

Ayrıca NATO içinde ve çevresinde yapılan yan görüşmeler ve akşam yemekleri aracılığıyla gayri resmi olarak ilerleyen bu planlar, mevcut ittifaka rakip olmayı değil, Washington'ın Trump'ın tehdit ettiği gibi Avrupa'dan askerlerini çekmesi veya Avrupa'yı savunmayı reddetmesi durumunda bile Rusya'ya karşı caydırıcılığı, operasyonların sürekliliğini ve nükleer inandırıcılığı korumak için bir alternatif sağlama amacı da güdüyor.

Geçtiğimiz yıl ilk kez gündeme getirilen bu planlar, Avrupa’nın ABD’ye duyduğu güven konusundaki derin endişeyi ortaya koyuyor. Avrupa’nın bu adımları, Trump’ın NATO üyesi Danimarka’ya ait Grönland Adası’nı ilhak etme tehdidinin ardından hız kazandı ve Avrupa’nın ABD’nin İran’a karşı savaşını desteklemeyi reddetmesi nedeniyle süren gerginlik ortamında giderek ivme kazanıyor.

Almanya'nın tutum değişikliği

Daha da önemlisi, Berlin'deki siyasi dönüşüm bu ivmeyi artırıyor. On yıllardır Almanya, savunma alanında Avrupa egemenliğini güçlendirme yönündeki Fransız çağrılarına direnmiş ve Avrupa güvenliğinin nihai garantörü olarak ABD'yi korumayı tercih etmişti. Ancak bu durum, Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in liderliğindeki mevcut dönemde, Trump’ın başkanlığı sırasında ve sonrasında ABD'nin müttefik olarak ne kadar güvenilir olabileceğine dair endişeler nedeniyle değişiyor.

Almanya’nın bu dönüşümü, gürültücü açıklamalarıyla tanınan Trump’a karşı sadece bir tepki olarak değil, ABD’nin değişen tutumuna karşı izlediği yaklaşımı yeniden şekillendirme çabasının da bir sonucuydu. ABD'nin ulusal güvenlik stratejisi, bu yılın başlarında, Atlantik'in iki yakasında da fırtına kopardı. Trump yönetimi, geleneksel müttefiklerini öncelik listesinde alt sıralara yerleştirdi ve Avrupalılardan, ‘ABD için daha az tehlikeli’ ancak kendileri için daha şiddetli olan tehditlerle başa çıkma sorumluluğunu üstlenmelerini talep etti. Ayrıca, kıtanın demografik yapısını değiştiren kitlesel göç nedeniyle Avrupa'nın ‘kültürel anlamda silinmesi’ olarak nitelendirdiği durumun gölgesinde, yaklaşık yirmi yıldır süren iki taraf arasındaki ittifakın devamına dair ciddi şüpheler uyandırdı ve ‘en fazla birkaç on yıl içinde bazı NATO üyelerinin çoğunluğunun Avrupalı olmayacağını’ söyledi.

Almanya Başbakanı Merz, belgenin bazı bölümlerini ‘kabul edilemez’ olarak nitelendirirken, Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa, Avrupalıların artık ‘kendilerine karşı çıkan müttefiklerinden bile kendilerini korumaları’ gerektiği konusunda uyardı. Avrupa Parlamentosu'nun en büyük grubunun başkanı Manfred Weber ise ‘ABD'nin özgür dünyanın lideri rolünden vazgeçtiğini’ belirtti. Avrupa Parlamentosu'nun en büyük grubunun başkanı Manfred Weber ise “ABD'nin özgür dünyanın lideri rolünden vazgeçtiğini” belirtti.

Avrupa Parlamentosu’nun ikinci en büyük grubu İlerici Sosyalist ve Demokratlar İttifakı lideri Iratxe García Pérez, stratejinin Avrupa'nın artık bir müttefik değil, bir rakip olduğunu ima etmesinden duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Papa 14. Leo bile Trump yönetimine ‘Atlantik ilişkilerini bozmamaları’ çağrısında bulundu. Dolayısıyla Avrupa'nın harekete geçmesini hızlandıran belirleyici siyasi faktör, Amerikan nükleer silahlarına ev sahipliği yapan ve uzun süredir ABD'nin Avrupa'nın güvenliği için garantör rolünü sorgulamaktan kaçınan Berlin'deki tarihi değişim olabilir. Almanlar ve diğer Avrupalılar, NATO içinde Avrupa liderliğinin güçlenmesinin ABD'ye rolünü küçültmek için bir bahane sunacağından korkuyorlardı ve bu, pek çok kişinin endişe ettiği bir durumdu.

Bu nedenle, Avrupa’nın harekete geçmesini hızlandıran belirleyici siyasi faktör, ABD’nin nükleer silahlarını barındıran ve uzun süredir ABD’nin Avrupa’nın güvenliği için garantör rolünü sorgulamaktan kaçınan Berlin’de yaşanan tarihi değişim olabilir. Almanlar ve diğer Avrupalılar, NATO içinde Avrupa liderliğinin güçlenmesinin ABD'ye rolünü küçültmek için bir bahane sunacağından korkuyorlardı; bu, pek çok kişinin endişe ettiği bir durumdu.

Avrupa'nın savunma alanındaki bağımsızlığı

Bu çalkantılı jeopolitik ortamda yolunu bulmaya çalışan Avrupa, savunma bağımsızlığı ve kendi askeri gücünü oluşturma yolunda ilerliyor. Bu kavram, AB’nin Küresel Stratejisi'nde öne çıkan bir şekilde ortaya kondu. AB, güvenlik ve savunma alanlarında daha inandırıcı bir aktör olma hedefini belirledi. AB Savunma Komiseri Kubilius, AB Savunma Ajansı'nın geçtiğimiz ocak ayındaki 21’inci yıldönümü konferansında, “Şu anda gücün hak olduğu bir dünyada yaşıyoruz” dedi.

Bu tehlikeli dünyaya verdikleri cevabın Avrupa'nın bağımsızlığı, Avrupa'nın özerkliği ve kendi savunmamız konusunda Avrupa’nın daha fazla sorumluluk alması olduğunu söyleyen Kubilius, NATO içinde bir Avrupa ayağının kurulması çağrısında bulundu.

Öte yandan Avrupalılar büyük bir zorlukla karşı karşıya. Çünkü NATO'nun yapısı, lojistik ve istihbarat hizmetlerinden ittifakın üst düzey askeri komutanlığına kadar neredeyse her düzeyde ABD liderliğine dayanıyor. Bu yüzden Avrupalılar, Trump'ın uzun süredir talep ettiği gibi, bu sorumlulukların daha fazlasını üstlenmeye çalışıyor.

NATO Genel Sekreteri Rutte son olarak, NATO’nun ‘daha Avrupa’nın fazla liderliğinde’ olacağını açıkladı. Ancak bundan önce, AB’nin veya tüm Avrupa kıtasının Washington olmadan kendi savunmasını üstlenebileceğini düşünen varsa, bunun gerçekleştirilemeyecek bir ‘rüya’ olduğunu vurgulamıştı.

Avrupalılar ABD'den uzak yeni bir savunma ittifakı kurmaya karar verirlerse, bunun ‘özgürlüğümüzün en büyük garantisi’ olarak tanımladığı şeyin, yani ABD'nin nükleer şemsiyesinin kaybına yol açacağı konusunda uyarıda bulunmuştu. WSJ’ye göre bu planlara katılan liderlerden biri olan Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, “Yükün ABD'den Avrupa'ya aktarılması devam ediyor ve devam edecek... ABD'nin savunma ve ulusal güvenlik stratejisinin bir parçası olarak devam edecek” ifadelerini kullandı. Stubb, “Daha da önemlisi, bunun gerçekleştiğini anlamak ve (ABD'nin) hızlı bir şekilde çekilmesindense, bunun düzenli ve kontrol edilebilir bir şekilde gerçekleşmesini sağlamak” diye ekledi.

“İsteyenler koalisyonu”

Almanya’nın tutum değişikliği, İngiltere, Fransa, Polonya, İskandinav ülkeleri ve Kanada da dahil olmak üzere diğer ülkeler arasında daha geniş çaplı bir anlaşmanın önünü açtı. Bu ülkeler, acil durum planını NATO içinde ‘İsteyenler Koalisyonu’ olarak tanımlamaya başladı. Bu ittifak, Trump'ın defalarca destek vermeyeceğini tehdit etmesinin ardından Ukrayna’nın güvenliğini desteklemeyi taahhüt eden ülkelerden Fransa ve İngiltere'nin kurmaya çalıştığı bir ittifak.

Dört büyük Avrupa ülkesi, Fransa, Almanya, Polonya ve İngiltere, Avrupa savunma rotasının yeniden şekillenmesinin merkezinde yer almak üzere öne çıkıyor.

Fransa, nükleer gücü ve uluslararası konumuna dayanarak Avrupa'nın stratejik bağımsızlığını savunuyor ve ortak askeri konuşlandırma kapasitesini güçlendirmeye yönelik girişimlere öncülük ediyor. Buna karşılık Almanya, on yıllardır süren ihtiyatlı tutumunun ardından, savunma harcamalarında benzeri görülmemiş bir artış ve askeri kapasitesini modernize etmeye yönelik yatırımlarla dikkat çekici bir stratejik dönüşüme girişti.

NATO'nun doğu kanadında yer alan Polonya ise hızla yükselen bir askeri güç olarak öne çıkarak, Avrupa’nın caydırıcılığının temel direği rolünü pekiştirdi. İngiltere ise AB’den ayrılmasına rağmen, NATO ve çeşitli iş birliği ağları aracılığıyla askeri liderlik rolünü sürdürüyor.

Liderlik sorunu

Acil durum planları, NATO’nun hava ve füze savunmasını kimin yöneteceği, Polonya ve Baltık ülkelerine takviye yolları, lojistik ağları ve ABD’li subaylar görevden çekildiğinde yapılacak büyük bölgesel tatbikatlar gibi pratik askeri meseleleri ele almaya dönüştü. Bunlar hâlâ en büyük zorluklar olmaya devam ediyor.

Yetkililer, denizaltı savunması, uzay ve keşif yetenekleri, havada yakıt ikmali ve hava ulaşımı gibi ABD'nin gerisinde kaldığı alanlarda Avrupa'nın hayati öneme sahip ekipman üretimini hızlandırmak istiyor.

Almanya ve İngiltere’nin geçtiğimiz ay hayalet kruz füzeleri ve hipersonik silahlar geliştirmek için ortak bir proje duyurması bu yeni girişimin bir örneği oldu.

Avrupa'nın bu çabası, düşünce tarzında köklü bir dönüşümü temsil etse de bu hedefin gerçekleştirilmesi zor olacak. NATO'nun Avrupa'daki en üst düzey komutanı her zaman bir Amerikalı oldu ve ABD'li yetkililer bu görevi bırakmaya niyetleri olmadığını vurguladı. Hiçbir Avrupa üyesi, NATO içinde ABD'nin yerini askeri komutan olarak alacak kadar yeterli bir konuma sahip değil. Bunun nedeninin kısmen de NATO’nun dayandığı karşılıklı caydırıcılık ilkesinin temelini oluşturan kıtasal düzeydeki nükleer şemsiyeyi yalnızca ABD'nin sağlaması olduğu söylenebilir.