​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



Trump: İran geçici anlaşmayı ihlal etti, Hürmüz Boğazı'nı kontrol edeceğiz

Trump: İran geçici anlaşmayı ihlal etti, Hürmüz Boğazı'nı kontrol edeceğiz
TT

Trump: İran geçici anlaşmayı ihlal etti, Hürmüz Boğazı'nı kontrol edeceğiz

Trump: İran geçici anlaşmayı ihlal etti, Hürmüz Boğazı'nı kontrol edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, İran'ın ABD ile yapılan geçici anlaşmayı ihlal ettiğini belirterek İranlı yetkilileri "kötü insanlar" olarak nitelendirdi. Fox News'e verdiği röportajda Trump, ABD'nin Hürmüz Boğazı'nın kontrolünü ele alacağını ve boğazın güvenliğini sağlaması karşılığında geçiş ücreti alacağını söyledi.

ABD ordusu, bugün (Pazartesi) sabah saatlerinde üst üste ikinci gün İran'daki "onlarca hedefe" yönelik yeni hava saldırılarını tamamladığını açıkladı. ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM), Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğünün sürdürülmesini sağlamak için gerekli adımları atmaya hazır olduklarını bildirdi.

İran Devrim Muhafızları ise Ürdün, Bahreyn ve Kuveyt'i hedef alan saldırılar düzenlediğini duyurdu.

Tahran yönetimi de ABD'nin taahhütlerini yerine getirmemesi halinde mutabakat zaptına bağlı kalmayacağı uyarısında bulundu. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, Tahran'da düzenlediği basın toplantısında, "Karşı taraf yükümlülüklerini yerine getirmediği her seferinde biz de yükümlülüklerimizi yerine getirmeyeceğiz. Bu şekilde hareket etmeyi sürdüreceğiz." dedi.

Öte yandan Yemen hükümeti, İran'a ait bir uçağın inişini engellemek amacıyla Sana Uluslararası Havalimanı'nın pistini hedef aldığını açıkladı. Yemen Silahlı Kuvvetleri de yayımladığı açıklamada, Yemen hava sahasının ihlal edilmesine karşılık verileceğini belirterek yaşanan gerilimden İran'ı sorumlu tuttu.

İngiltere hükümeti

  • İngiltere hükümeti, yeni ve benzeri görülmemiş "devlet tehdidi" yetkileri kapsamında ilk kez İran Devrim Muhafızları, aşırı sağcı "Right-wing Movement (Sağ Hareketi)" ve Rus askeri istihbaratına bağlı Gönüllü Kolordusu'nu terör listesine alacağını açıkladı.
  • Söz konusu karar, "Right-wing Movement" adlı örgütün Yahudi ve İsrail bağlantılı noktalara yönelik yedi saldırının sorumluluğunu üstlendiğini açıklamasının ardından geldi.

Ankara Zirvesi: NATO, Trump'ı atlattı ve birliğini yeniden teyit etti

Fotoğraf: Ankara'da düzenlenen NATO zirvesinden bir gün önce ana basın toplantısı salonundan bir kare, 6 Temmuz (Reuters)
Fotoğraf: Ankara'da düzenlenen NATO zirvesinden bir gün önce ana basın toplantısı salonundan bir kare, 6 Temmuz (Reuters)
TT

Ankara Zirvesi: NATO, Trump'ı atlattı ve birliğini yeniden teyit etti

Fotoğraf: Ankara'da düzenlenen NATO zirvesinden bir gün önce ana basın toplantısı salonundan bir kare, 6 Temmuz (Reuters)
Fotoğraf: Ankara'da düzenlenen NATO zirvesinden bir gün önce ana basın toplantısı salonundan bir kare, 6 Temmuz (Reuters)

Ömer Önhon

Üye devletlerin liderlerinin Ankara'daki NATO zirvesine en üst düzeyde katılması, ittifakın yeni koşullara uyum sağlama yolunda ilerlediği bir dönemde, önemli jeostratejik değişimlerin yaşandığı bir anı işaret etti.

İran ile mücadeleye destek sağlamadıkları için ittifak üyesi devletleri sert bir şekilde eleştiren ABD Başkanı Donald Trump, zirveye katılmamayı bile düşündüğünü, ancak nihayetinde dostu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın davetini geri çevirmemek için geldiğini söyledi. Erdoğan ve Trump arasındaki ilişkideki belirgin sıcaklık, toplantının en dikkat çekici özelliklerinden biriydi

Dünyanın en tehlikeli iki savaşı şu anda NATO'nun çevresinde ve Türkiye'nin yakınında sürüyor; Ukrayna'daki savaş ve İran ile çatışma. Zirve, müttefikler arasındaki bölünmeler ve Başkan Trump'ın politikaları nedeniyle 5. Maddeye bağlılığın sorgulandığı bir dönemde gerçekleşti.

İttifakın bunlara yanıtı netti. Ankara zirvesinin nihai bildirisinin açılış cümlesinde liderler, 5. Maddede yer alan kolektif savunmaya olan bağlılıklarını yeniden teyit ederek, bir üyeye yapılacak saldırının tüm üyelere yapılmış bir saldırı olduğunu vurguladılar.

Liderler, basın toplantılarında ve medyaya açık diğer etkinliklerde anlaşmazlıklarından bahsetmekten de çekinmediler. Başkan Trump, İspanya'dan duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirirken, Türk ve Yunan liderler Ege Denizi konusundaki anlaşmazlıklarını vurguladılar. Danimarka Başbakanı, Grönland'ın satılık olmadığını yineledi ve Amerika Birleşik Devletleri'ni burayı ele geçirme girişimlerine karşı uyardı. Ancak bu anlaşmazlıklar zirveyi rayından çıkarmadı. İttifak bir kez daha ortak zemin bulmayı ve ilerlemeyi başardı.

İttifakın belirleyici özelliği, değişen koşullara uyum sağlama yeteneğidir ve bu da onu alanında dünyanın en gelişmiş ve etkili çok taraflı örgütlerinden biri haline getirdi.

NATO, mevcut aşamayı “3.0 Aşaması”, yani üçüncü aşaması olarak tanımlıyor. Birinci aşama Soğuk Savaş'tı. İkinci aşama Soğuk Savaş'ın sonundan yakın geçmişe kadar uzandı. Üçüncü aşama ise başta Rusya'nın saldırganlığı ve ABD'deki Trump yönetimi olmak üzere büyük şoklarla şekillendi.

 Ankara'da, ittifak liderleri geçen yıl Lahey Zirvesi'nde verdikleri taahhütlerin ne kadar uygulandığını gözden geçirdiler; bu taahhütlere göre, 2035 yılına kadar savunma ve güvenlik ile ilgili harcamalara ek olarak, temel savunma gereksinimleri için yıllık GSYİH'lerinin yüzde 5'i oranında yatırım yapma ve savunma sanayilerini geliştirme sözü vermişlerdi.

Liderler, “Lahey Savunma Taahhüdü” olarak adlandırılan anlaşmaya uygun olarak, Avrupalı müttefikler ile Kanada'nın temel savunma gereksinimlerine yönelik yatırımlarını 2025 yılında 139 milyar dolardan fazla artırdığını kaydettiler. Ayrıca 50 milyar doları aşan yeni alımlar yapılacağını da açıkladılar. Dahası, ortak üretim kapasitesini genişletme ve inovasyonu hızlandırmak için sanayi sektörü ile birlikte çalışma taahhüdünde bulundular.

xdffr
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (sağda), Ankara'daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde NATO zirvesi kapsamında düzenlenen resmi karşılama töreninde ABD Başkanı Donald Trump ile el sıkışıyor, 7 Temmuz 2026 (AFP)

Zirve programı kapsamında Ankara'da düzenlenen Savunma Forumu, üye devletleri ve büyük şirketleri bir araya getirdi ve birçok önemli anlaşmanın imzalanışına sahne oldu.

Genel Sekreter Mark Rutte, Airbus A400M nakliye uçağı ve Airbus A330 çok amaçlı yakıt ikmal ve nakliye uçağı filosuna odaklanan çok uluslu bir modernizasyon programını açıkladı. Ayrıca, ittifakın istihbarat, gözetleme ve keşif yeteneklerini geliştirmek ve yaşlanan Hava Uyarı ve Kontrol Sistemi (AWACS) uçak filosunun yerini almak üzere MQ-4C Triton insansız hava araçları (İHA) için ortak bir tedarik projesini duyurdu.

Zirve bildirisinde, Ukrayna'yı işgal etmesi ve ardından gelen, küresel jeopolitik sahneyi değiştiren savaş nedeniyle Rusya, Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliği ve istikrarı için uzun vadeli bir tehdit olarak tanımlandı. Müttefikler, Ukrayna'ya desteklerini yineleyerek, 2026 yılında 70 milyar avro değerinde askeri teçhizat, yardım ve eğitim sözü verdiler. Ukrayna'ya sağlanan güvenlik yardımının büyük çoğunluğunun artık Avrupalı ​​müttefikler ve Kanada tarafından sağlandığını vurgulayarak, Trump'a yükün artık yalnızca Amerikan vergi mükelleflerinin üzerinde olmadığı ve diğer müttefiklerin de sorumluluklarını yerine getirdiği konusunda güvence vermeyi amaçladılar.

Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski de Ankara'da hazır bulundu, liderlerle görüştü ve bir konuşma yaptı. Bildirildiğine göre, katılımından memnun olarak ayrıldı.

NATO müttefikleri ayrıca İran'ın asla nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini yeniden teyit ettiler ve İran'a Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne tam anlamıyla saygı duyma çağrısında bulundular.

Bu açıklama, müttefiklerin Amerika Birleşik Devletleri'ne aktif ve operasyonel destek sağlamayı kabul ettikleri anlamına gelmiyor. Daha ziyade, ittifak içinde fikir birliği bulunan iki önemli konuda ortak bir pozisyonu özetliyor.

Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik füze saldırılarının yoğunlaşması ve İran'ın Hürmüz Boğazı'nın güney kesiminden geçen ticari gemilere yönelik saldırıları, ittifak liderlerinin Ankara'da bir araya geldiği güne denk geldi.

İki olay, ABD ve NATO'ya yönelik şöyle bir mesaj olarak yorumlanabilir: “Bizi korkutamazsınız ve herhangi bir çözüm bizim şartlarımıza göre olmalıdır.”

Ankara'da Donald Trump, ABD-İran anlaşmasının sona erdiğini duyurdu ve ABD, İran'daki hedefleri bombalamaya yeniden başladı; İran ise buna karşılık olarak Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri ve Ürdün'deki ABD üslerini hedef aldı.

Cumhurbaşkanları Erdoğan ve Trump arasındaki temaslar, hem ikili ilişkiler hem de ittifak konuları açısından zirvenin önemli bir bölümünü oluşturdu.

İki ülke arasında bir dizi savunma ve silah tedariki konusunun çözülmesi gerekiyor. Bunlar arasında CAATSA kapsamında Türkiye'ye uygulanan yaptırımların kaldırılması, Türkiye'nin zaten ödemesini yaptığı beş F-35 savaş uçağının teslimi, Türkiye'nin F-35 programına yeniden dahil edilmesi ve Türkiye'nin yerli üretim Kaan savaş uçakları için gerekli olan F-110 motorlarının tedariki yer alıyor. Trump, bu konulara olumlu bir şekilde yaklaşmaya istekli olduğunu belirtti ve bu da ev sahibi ülkeyi memnun etti.

ABD Başkanı, Suriye'yi terörizmle mücadelede ve Lübnan'da Hizbullah ile başa çıkmada bir ortak olarak görüyor; ancak Suriyeliler bu ikinci konuya pek sıcak bakmıyor gibi görünüyor

Türkiye ev sahipliği konusunda iyi hazırlanmıştı ve zirve sorunsuz geçti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, sarayının girişinde durarak, kırmızı halıda yürüyen liderleri karşıladı. Halının bir tarafında Osmanlı Yeniçeri üniformalı askerler, diğer tarafında ise Cumhuriyet dönemi üniformalı askerler sıralanmıştı ve Mehter takımı savaş müziği çalıyordu.

Yunan gazeteleri, Başbakan Miçotakis'in bu özenle düzenlenmiş törensel sahneden geçişini provokatif olarak değerlendirdi.

NATO üyesi olmayan ancak ABD'nin en yakın müttefiklerinden biri olan İsrail mutsuz olan bir diğer taraftı. Başbakan Binyamin Netanyahu, Erdoğan hükümetinin Müslüman Kardeşler ekseni olduğunu ve ABD'nin dostu olmadığını iddia etti. Türkiye'nin F-35 savaş uçakları satın almasına izin verilmemesi gerektiğini, çünkü böyle bir anlaşmanın İsrail'in hava üstünlüğünü zayıflatacağını ve bölgedeki güç dengesini bozacağını söyledi.

Ankara bu açıklamalara alaycı bir yanıt vererek, bunların diğer ülkelerin topraklarının bir kısmını işgal ederek ve soykırım yaparak İsrail'i koruduğunu iddia eden radikal ve yayılmacı bir dini rejimin açıklamalarından ibaret olduğunu belirtti.

as
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara'da NATO Liderler Zirvesi'nin oturum aralarında düzenlenen Savunma Sanayi Forumu'nda açılış konuşmasını yapıyor, 7 Temmuz 2026 (Reuters)

Bu arada, Suriye'nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Türkiye'nin daveti üzerine zirvenin ikinci gününde Ankara'ya geldi ve Donald Trump ile ikili bir görüşme gerçekleştirdi. ABD Başkanı, Şara'yı “güçlü bir kişi ve herkes tarafından saygı duyulan büyük bir lider” diye övdü ve Suriye'yi ABD'nin terörizmi destekleyen devletler listesinden çıkarmayı amaçladığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD Başkanı, Suriye'yi terörizmle mücadelede ve Lübnan'daki Hizbullah ile başa çıkmada bir ortak olarak görüyor; ancak Suriyeliler bu ikinci konuya pek sıcak bakmıyor gibi görünüyor. Ankara zirvesi, müttefikler arasındaki tüm anlaşmazlıkları çözmedi, Trump ile diğerleri arasındaki ilişkileri de düzeltmedi; ancak müttefikler daha belirgin bir Avrupa rolüne doğru ilerlerken NATO'nun birliğini ve dayanışmasını yeniden teyit etti.

Bir katılımcının dediği gibi, NATO Ankara'da Trump'ı atlattı.


ABD, Lübnan cephesini sakinleştirmeye çabalarken İsrail, İran tehdidine karşı tedbir alıyor

Siyasi makamlar, İsrail ordusuna Lübnan’ın güneyindeki operasyonları dondurma emri verdi (AFP)
Siyasi makamlar, İsrail ordusuna Lübnan’ın güneyindeki operasyonları dondurma emri verdi (AFP)
TT

ABD, Lübnan cephesini sakinleştirmeye çabalarken İsrail, İran tehdidine karşı tedbir alıyor

Siyasi makamlar, İsrail ordusuna Lübnan’ın güneyindeki operasyonları dondurma emri verdi (AFP)
Siyasi makamlar, İsrail ordusuna Lübnan’ın güneyindeki operasyonları dondurma emri verdi (AFP)

Emel Şehade

İran ile ABD arasındaki gerilimin tırmanmasıyla birlikte İsrail, kendisini de olası bir İran saldırısının hedeflerinden biri olarak değerlendiriyor. İran'ın Hayfa Limanı ve Hayfa Körfezi'ni bombalamakla tehdit ettiğine dair haberler basında yer alırken İsrailli yetkililer, Tel Aviv'in, İran saldırısına maruz kalması durumunda anında karşılık verebilmek için Washington'dan yeşil ışık talep ettiğini açıkladı. Yetkililer, güvenlik değerlendirme toplantılarında İran ile Lübnan dosyalarını birbirine bağlayarak, İsrail ile İran arasında yaşanacak herhangi bir tırmanışın Lübnan cephesini yeniden alevlendirebileceğini öne sürdü.

Bu değerlendirmeler çerçevesinde İsrail hükümeti dün düzenlediği toplantıda İran ve Lübnan dosyalarındaki gelişmeleri ele aldı ve bakanların çoğunluğunun desteğiyle, İsrail genelindeki savaş acil durum halinin bu ayın 28'ine kadar ve gelişmelerin netleşmesine değin uzatılmasını onayladı. Karar, süresinin sona ermesinden kısa bir süre önce, güvenlik durumundaki gelişmelere göre yeniden değerlendirilmek üzere Knesset Dışişleri ve Güvenlik Komitesi'ne sunulacak.

Hükümet kararında yer alan ifadeye göre İran ve Lübnan cephelerindeki durumun belirsizliği ve gelişmelerin öngörülememesi, güvenlik birimlerini, İsrail'in nüfusu ve iç cepheyi hedef alan bir saldırıya maruz kalabileceği ani bir tırmanma ihtimaline karşı bu ilanı sürdürmeye itiyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre  İsrail hükümeti, iç cepheye geniş yetkiler tanıdı. Bu yetkiler arasında halka yönelik talimatlar verilmesi, korunaklı alanlarda kalınmasının zorunlu kılınması, önleyici tedbirlerin alınması ve acil durum birimlerine yönergeler verilmesi yer alıyor. Bu yetkiler, tehdidin niteliğine ve güncellenen güvenlik değerlendirmelerine göre, iç cephe komutanlığının halkın ve mülklerin korunması açısından gerekli gördüğü ek talimatların uygulanmasına da imkân tanıyor.

ABD seçimleri ve karar alma sürecindeki rolü

Aksa Tufanı Operasyonu ile başlayan savaş sırasında birçok görevde bulunan eski Deniz Kuvvetleri komutanı yedek Albay Eliezer Marom, İsrail'de tartışılan senaryoları olası görmüyor. Marom, İranlıların ‘İsrail'e saldırmanın, İsrail'i savunma amaçlı bir karşılık vermeye zorlayacağının farkında olduklarını, dolayısıyla saldırıya geçmelerinin mantıklı olmadığını’ belirtiyor. Marom'a göre İranlılar, İsrail'in İran'a düzenleyeceği bir saldırının ABD çıkarlarıyla çelişeceğini ve İsrail ile ABD arasında bir çatlak oluşmasına yol açabileceğini de biliyor.

Marom aynı zamanda İsrail'in İran tarafındaki mantığa güvenemeyeceğini, aksine ‘İran ile güçlü bir çatışmaya geri dönmeye hazır olması gerektiğini’ söylüyor. Marom'a göre İsrail'deki hedeflere yönelik herhangi bir saldırı, İran'daki altyapı ve enerji hedeflerine yönelik güçlü bir İsrail karşı saldırısına yol açabilir. Bu da İran ekonomisine büyük zarar ve ağır hasar verecek, hatta rejimin istikrarını tehdit edip düşmesine kadar varabilecek boyutta olabilir. Marom, İsrail'in İran'da bu tür güçlü bir saldırı gerçekleştirebilecek araç ve kapasiteye sahip olduğunu belirtiyor.

Marom, İran ile ABD arasındaki durumun bir yandan, İsrail ile İran arasındaki karşılıklı tehditlerin de öte yandan, Hürmüz Boğazı da dahil olmak üzere ABD seçimlerinin ardına kadar mevcut haliyle devam edeceğini öngörüyor. Marom’un değerlendirmesine göre, ABD çıkarları, ara seçimlerde kazanma şansını artırmak amacıyla petrol fiyatlarının düşürülmesini gerektiriyor. Marom'a göre ‘bu durum, petrodoların (petrol ihraç eden ülkelerin ham petrol satışından kazandığı ABD doları gelirleri) İran'ın hazinesine akmasıyla birlikte, ateşkesi destekleyen iki temel neden arasında yer alıyor. Bunun yanında, günümüzde genellikle Katar aracılığıyla yürütülen nükleer müzakerelerin devam etmesi de bir diğer etken. Dolayısıyla taraflar arasındaki her karşılıklı darbe alışverişi dengeli seyrediyor ve ateşkesin çöküşüne ya da yoğun bir çatışmaya işaret etmiyor. Bu nedenle Amerikalılar, gelecek Kasım ayına kadar bu durumun sürmesini umuyor.

Marom, en azından o zamana kadar tarafların, ordularını yeniden toparlayıp bir sonraki tura hazırlanabilmeleri için hazinelerine daha fazla dolar girmesini engellemekle ilgilendiklerini belirtiyor.

Çekilme mi, kalıcılık mı?

Tel Aviv ile Beyrut arasında Roma'da gerçekleştirilecek müzakere oturumu yaklaşırken, Lübnan dosyası İsrail'in gündeminin başında yer almaya devam ediyor. Bu oturuma hazır olunduğunun açıklanmasına ve ordunun güvenlik kuşağı bölgesi ile Lübnan'ın güneyindeki diğer bölgelerde konuşlu kalmasını öngören İsrail önerilerine rağmen, bazı siyasetçilerin değerlendirmesine göre, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın Washington ziyaretiyle çakışması nedeniyle oturumun ertelenmesi ihtimali bulunuyor.

Görüşmelerin seyrini ve Tel Aviv ile Washington arasındaki koordinasyonu yakından gözlemleyen İsrailli bir yetkiliye göre ABD, Başkan Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Avn ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu arasında üçlü bir görüşme düzenlenmesi için çabalarını sürdürüyor. Ancak Lübnan ve Cumhurbaşkanı Avn’ın, Netanyahu'nun da katılacağı böyle bir görüşmeyi reddetmesinin ardından, bu çabanın başarı şansının düşük olduğu belirtiliyor.

Bu arada, Netanyahu'nun Washington'da Başkan Trump ile görüşeceği tarih henüz belirlenmemişken, Netanyahu'ya yakın bir kaynak, Netanyahu'nun, İsrail'i destekleyen bir Amerikan siyasi figürü olarak nitelendirip taziyelerini ilettiği ABD'li Senatör Lindsey Graham'ın cenaze törenine katılma ihtimalini değerlendirdiğini ve bu vesileyle Trump ile görüşmeye çalışacağını aktardı.

Öte yandan İsrail, Lübnan ordusunun İsrail ordusunun çekileceği bölgelerde konuşlanmaya hazır olduğuna dair ABD'ye ilettiği bildirimin ciddiyetten uzak olduğunu değerlendirdi ve Lübnan ordusunun ABD ordusu tarafından eğitilmesi ile bir askeri yetkilinin ‘Hizbullah'tan arındırılmış liste’ olarak nitelendirdiği listenin hazırlanması, yani Lübnan ordusu içinde Hizbullah'a yakın unsurların bulunmadığının garanti altına alınması yönündeki ısrarcı tutumunu bir kez daha teyit etti. Bu süreçte, İsrail ordusunun Lübnan'daki ‘istisnai ve hassas’ operasyonlarının, ‘Tel Aviv'in İran ile mevcut çatışma ve tırmanışa sürüklenmesi endişesiyle’ dondurulması yönündeki bir ABD talebine ilişkin İsrail açıklamaları birbiriyle çelişti.

Güvenlik yetkilileri, siyasi kanadın, ABD'nin talebi üzerine Lübnan'ın güneyinde operasyon hedef bankasında ‘hassas ve istisnai’ olarak sınıflandırılan tüm operasyonların dondurulmasını orduya emrettiğini belirtti. Ancak Washington ile Tel Aviv arasındaki koordinasyona vakıf kaynaklar bu haberler karşısında şaşkınlıklarını dile getirerek, ordunun böyle bir talep almadığını ve Hizbullah unsurlarını takip etme ile örgütün yer üstü ve yer altındaki altyapılarını tahrip etme operasyonlarını sürdürdüğünü belirtti. Aynı kaynaklar, İsrail ordusunun, Litani Nehri'nden ‘Sarı Hat’ olarak adlandırılan sınıra kadar uzanan Ali Tahir Tepeleri’nde geniş ve uzun bir yeraltı bölgesi tespit ettiğini iddia etti.

Güvenlik birimlerine ait bir rapor, İsrail ordusunun hakim noktalardaki varlığının sürdürülmesi ve kalıcı hale getirilmesinin, İsrail’in farklı bölgeler üzerinde kontrol sağlanması açısından gerekli olduğunu vurguladı. Rapor özellikle, Hizbullah için önemli bir ağırlık merkezi olarak değerlendirdiği ve en önemli hedefleri arasında saydığı Nebatiye bölgesine dikkati çekti.

Öte yandan birden fazla İsrailli yetkili, açıklamalardaki çelişkilere rağmen, ordunun Lübnan ile yapılan çerçeve anlaşması uyarınca önümüzdeki hafta, Roma müzakerelerinin yapılmasıyla eş zamanlı olarak deneme niteliğinde tek bir bölgeden çekilmeye başlayabileceğini teyit etti. ABD'li bir yetkili, İsrailli yetkililerin açıklamalarının aksine, çekilecek bölgeye Lübnan Ordusu'nun derhal gireceğini belirterek, Washington'ın bu cephede sükûneti sağlamanın bir yolu olarak başka deneme bölgelerini de kapsayan haritalar hazırlamak için yoğun çaba sarf ettiğini vurguladı.

Avrupa Birliği’nin (AB) İsrail Büyükelçisi Michael Mann, ‘Herzliya Konferansı’ sırasında, AB’nin, Lübnan ordusunun bölgelerin sorumluluğunu devralması ve durumu kalıcı hale getirmesi için yoğun çaba sarf ettiğini açıkladı. Mann, Lübnan dosyası hakkındaki açıklamaları arasında, AB'nin gerek insani destek alanında önemli bir katkı sunduğunu belirtirken ‘AB’nin Lübnan'daki yerinden edilmiş kişilere insani yardım olarak 100 milyon avro tahsis ettiğini’ kaydetti.

Mann sözlerine şöyle devam etti:

“Daha da önemlisi, şu anda Lübnan ordusunun eğitimi ve gerekli teçhizatlarla donatılmasına yardımcı olmak için 200 milyon euronun üzerinde bir rakama ulaştık. Bunların tamamı, Hizbullah'ı denklemin dışına çıkarmaya yönelik genel çabanın bir parçası; böylece Lübnan Ordusu fiilen sorumluluğu üstlenebilecek ve Lübnan'da silah taşıma tekelini elinde bulundurabilecek. Ayrıca Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası (CSDP) adını verdiğimiz misyonlarımızdan birinden de söz ediyoruz. Önümüzdeki aylarda -ki bu konu hâlâ Brüksel'de tartışılıyor- Avrupa Birliği'nin bir tür polis operasyonu ve askeri operasyon yürütmesini umuyoruz."

Mann, askeri veya polis operasyonunu açıklarken, ‘bunun doğrudan sahada konuşlu güçler anlamına gelmediğini, aksine Lübnan ordusunun ve aynı zamanda Lübnan'daki sivil polis güçlerinin donatılması, eğitilmesi ve izlenmesine yardımcı olmayı amaçladığını’ belirtti. Mann, bunun Lübnan'daki Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü’nün (UNIFIL) yerini almayacağını, aksine UNIFIL sonrası döneme tamamlayıcı nitelikte olacağını, yani Avrupa Birliği'ne bağlı bir izleme ve eğitim misyonu olacağını vurguladı.