​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



Arap sesinin karşılaştığı zorluklar: Eisenkot cesaret edebilecek mi?

Netanyahu’yu devirme’ başlıklı programlarını yürüten Eisenkot ve arkadaşlarının tek seçeneği Arap milletvekilleriyle ittifak kurmak (AFP)
Netanyahu’yu devirme’ başlıklı programlarını yürüten Eisenkot ve arkadaşlarının tek seçeneği Arap milletvekilleriyle ittifak kurmak (AFP)
TT

Arap sesinin karşılaştığı zorluklar: Eisenkot cesaret edebilecek mi?

Netanyahu’yu devirme’ başlıklı programlarını yürüten Eisenkot ve arkadaşlarının tek seçeneği Arap milletvekilleriyle ittifak kurmak (AFP)
Netanyahu’yu devirme’ başlıklı programlarını yürüten Eisenkot ve arkadaşlarının tek seçeneği Arap milletvekilleriyle ittifak kurmak (AFP)

Refik Huri

İsrail’de hiçbir şey, bölgedeki sabitelerden ve değişkenlerden bağımsız değildir. Ne parlamento seçimlerinin sonuçları, ne Arap-İsrail çatışmasında barış sürecinin tıkanması, ne Güney Lübnan ve Suriye’nin güneyini işgal etmek için askeri üstünlüğün kullanılması, ki buna İran’la savaş ve elbette ABD ile olan organik ilişki de dahildir.

Tablo son derece karmaşık. Binyamin Netanyahu, sanki kendisi İsrail’in kaderiymiş ve İsrail de Arapların ve dünyanın kaderiymiş gibi hareket ediyor. Çoğunluğu kaybetse bile yoldan çekilmeyi reddediyor; siyasetin kendi etrafında dönmesinde, kendisiyle ve kendisine karşı yapılmasında ve oyunun kendi elinde kalmasında ısrar ediyor. Bu inatla tarihin akışına karşı koyarak sonunda aşılmaz bir çift duvara çarptı: Birincisi, Arap sesinin gücünü marjinalize etmeye ve herhangi bir siyasi rolün dışında bırakmaya devam etme duvarı; ikincisi ise Gazze Şeridi, Batı Şeria ve diasporadaki Filistinlilerin ‘iki devletli çözüm’ denklemi çerçevesinde bir Filistin devleti kurma hakkını inkâr etme duvarı.

İsrail devletinin kurucu babalarının çoğu; savaşlar, hatalar veya baskılar sonucunda istifa etmişlerdi: Ben-Gurion, Menachem Begin, Golda Meir, Yitzhak Rabin, Yitzhak Shamir ve Ariel Şaron. Netanyahu’ya gelince; o, rüşvet ve görevi kötüye kullanma davalarında herhangi bir yargı kararıyla hapse girme ve siyasi hayatını bitirme korkusuyla istifaya karşı çıkıyor. Bunu da ‘tarihi bir görevi tamamlama’ idaresiyle örtbas ediyor. Nitekim bunu Gazze, Lübnan ve İran savaşları sırasında, “Ben tarihi ve manevi bir görevdeyim; Büyük İsrail vizyonuna duygusal olarak bağlıyım, Yahudi halkı adına nesiller boyu sürecek bir görevdeyim” diyerek tekrarlamıştı.

Aluf Benn’in yazdığı gibi, Netanyahu 1990 yılında ‘Batı liberalizmini kopyalayan yumuşak ve zayıf’ olarak gördüğü ‘elitin değiştirilmesi’ sloganını yükseltmişti. Şaron’un uğruna çalıştığı Likud blokunu hileyle ele geçirdiği 1996 yılında başbakanlığa gelmesinden bu yana siyasi oyunun merkezinde yer alıyor. Kaybettiği her seferde sanki merkez kişisel bir mirasmış gibi daha güçlü döndü; kazandığı her seferde ise hükümete kendisinden bile daha aşırı isimlerle geldi.

Ancak bundan böyle Arap meydan okumasından kaçınmak zor. Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un da belirttiği gibi, İsrail ‘anayasal ve toplumsal bir çöküşün eşiğinde’. Herzog, parti liderlerini hükümeti kuracak adayın belirlenmesi konusunda istişare etmek üzere yanına çağırırken, her liderin görüşmeye ‘aklıyla gelmesini’ temenni etmişti. Bu çağrı, seçimlere dikey olarak bölünmüş bir şekilde yansıdı. Sağda, hükümeti kurmak için 61 sandalyeyi garanti etmeye gücü yetmeyen iki kamp var: Ne Netanyahu ne de eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot. ‘Zaruretler yasak olan şeyleri mübah kılar’ ilkesinden hareketle gerçeği kabul etme cesaretini gerektiren tek seçenek hariç, tüm senaryolar Netanyahu’ya hizmet ediyor.

Çünkü hükümet kurma konusundaki becerisizlik, Netanyahu’yu geçici hükümetin başbakanı olarak tutuyor ve aylar sonra yeniden seçime gitmek ona ek bir güç kazandırıyor.

Muhalefet kampındaki etkili güçlerden birini cezbetmekteki başarı ise Netanyahu’yu kalıcı olarak ‘İsrail’in Kralı’ konumuna getiriyor. Her şeye rağmen seçim sonuçlarının net dökümü şu: Seçmenler değişim için ve Netanyahu’dan kurtulmak için oy kullandı.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre seçim sloganı ‘Netanyahu’yu devirmek’ olan Eisenkot ve arkadaşlarının önündeki tek seçenek, 19 Arap milletvekiliyle ittifak kurmak. Zira demografinin çoktan aştığı bir demokratik bozukluğun sürdürülmesi artık makul değil: Araplara oy verme hakkı tanınması, ancak seçilen milletvekillerinin normal bir siyasi rolden mahrum bırakılması ve hükümetin kurulmasının mutlaka Siyonist bir çoğunlukla sınırlı olmasında ısrar edilmesi... Bu durum geçmişteki sol ve merkez hükümetler döneminde böyle olduğu gibi, bugünkü sağ hükümetler döneminde de böyle.

Kendini demokratik olarak adlandıran, ancak pratikte Apartheid sistemi gibi çalışan bir düzende, Arap demografik ve siyasi gerçeğini inkâr etmenin hiçbir faydası yok. Nitekim son resmi nüfus sayımına göre İsrail’in bugünkü nüfusu 9,9 milyon; bunların 7,2 milyonu (yüzde 73,2) Yahudi, 2,8 milyonu (yüzde 21,1) ise Arap.

Tel Aviv Üniversitesi’ne bağlı Ulusal Güvenlik Enstitüsü’nün raporuna göre, ‘Filistinlilerle anlaşmaya varılamaması, tek devletli çözüm ve İsrail’in demokratik bir Yahudi devleti olarak sonu anlamına gelmekte.’

Nisan 1973’te İsrail Başbakanı Golda Meir, Foreign Affairs dergisinde şu makaleyi yazmıştı: “Biz, bizimle Araplar arasındaki anlaşmazlıkların ve farklılıkların çözümleri olduğuna inanıyoruz. Filistin’de, anayasası kendi sorumluluklarında olan iki devlet, yani bir Yahudi ve bir Arap devleti için yer var.” Bugün ise her iki kamp da, tek devlet içindeki Arap nüfusun Yahudi nüfustan daha fazla olacağını bilmelerine rağmen iki devletli çözümü reddediyor. Aşırılıkçılık ne kadar şiddetlenirse İsrail’deki çıkmaz o kadar derinleşiyor. Arap sesine doğal siyasi rolünü vermekten başka kaçış yolu yok. Tıpkı iki devletli çözümden kaçmak için Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni tek bir devlet olarak İsrail’e ilhak etmenin, tek devlet içinde demografik ve demokratik bir değişimin reçetesi olmaktan başka bir anlamı olmadığı gibi... Bu, ‘değişim’ kampındaki Eisenkot ve arkadaşları için hayati bir meydan okuma.


Demokratlar, Trump'a ağır darbe indirerek Kongre'nin iki kanadında da kontrolü ele geçirdi

Demokratlar, Trump'a ağır darbe indirerek Kongre'nin iki kanadında da kontrolü ele geçirdi
TT

Demokratlar, Trump'a ağır darbe indirerek Kongre'nin iki kanadında da kontrolü ele geçirdi

Demokratlar, Trump'a ağır darbe indirerek Kongre'nin iki kanadında da kontrolü ele geçirdi

Demokratlar, ABD Kongresi'nin hem Senato hem de Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğu ele geçirerek Cumhuriyetçilerin kalesi olarak bilinen eyaletlerde ezici zaferler kazandı. Bu sonuç, on milyonlarca seçmenin Başkan Donald Trump'ın politikalarına yönelik kesin bir ret mesajı verdiğini ortaya koydu.

Sadece iki yıl önce Trump'ı ikinci kez başkanlığa taşıyan muhafazakâr eyaletlerdeki seçmenler, bu kez güçlü bir şekilde Demokratlara yöneldi. Bu değişimde, kamuoyunda destek görmeyen İran savaşına duyulan tepki, artan yaşam maliyetlerine ilişkin endişeler ve Trump'ın ülkeyi yönetme biçimine yönelik öfke belirleyici oldu. Kansas'ta yaklaşık bir asır önceki Büyük Buhran'dan bu yana ilk kez bir Demokrat senatör seçildi.

Trump'ın 2024 seçimlerinde yaklaşık 18 puan farkla kazandığı Güney Carolina'da da Demokratlar, başkanın Senato üyeliği için desteklediği adayı mağlup etti. Sonuçlar, Cumhuriyetçilerin kontrolündeki Kongre'nin Trump'ı denetleme ve yetkilerini sınırlandırma konusunda nadiren girişimde bulunduğu iki yılın ardından Washington'da yeni bir bölünmüş yönetim döneminin kapısını aralayacak.

ABD Başkanı Donald Trump, seçim sonuçlarına ilişkin ilk değerlendirmesinde, İran savaşının Cumhuriyetçilerin ağır yenilgisinde etkili olduğunu kabul etti. Ancak yılın başlarında savaşı başlatma kararından dolayı herhangi bir pişmanlık duymadığını vurguladı.

Trump, siyasi sonuçlarına ve bu gelişmelerin kamuoyu desteği ile yönetiminin performansı üzerindeki olumsuz etkilerine rağmen askerî kararını yeniden değerlendirmediğini belirterek doğru olanı yaptığını savundu. Trump, "Bunu düşünmüyorum. Doğru olanı yaptım. Zamanı geri alabilseydim yine aynı kararı verirdim" dedi.

Petrol fiyatlarındaki yükselişin, savaşın kendisinden ziyade Cumhuriyetçiler açısından daha büyük bir siyasi yük oluşturduğunu ve seçmenlerin tutumunu en fazla etkileyen unsur olduğunu düşündüğünü belirten Trump, çatışmanın benzin ve motorin fiyatlarında sert artışa yol açtığını, bunun da ABD'li seçmenlerin tepkisini çektiğini ifade etti.


DeSantis: Cumhuriyetçilerin seçim yenilgisi, partiyi yıllarca zayıflatabilecek siyasi bir felaket

Florida Valisi Ron DeSantis (Arşiv-AFP)
Florida Valisi Ron DeSantis (Arşiv-AFP)
TT

DeSantis: Cumhuriyetçilerin seçim yenilgisi, partiyi yıllarca zayıflatabilecek siyasi bir felaket

Florida Valisi Ron DeSantis (Arşiv-AFP)
Florida Valisi Ron DeSantis (Arşiv-AFP)

Florida Valisi Ron DeSantis, Cumhuriyetçilerin ABD ara seçimlerinde aldığı ağır yenilgiyi, partiyi yıllarca zayıflatabilecek siyasi bir felaket olarak nitelendirdi. DeSantis, seçim kayıplarının nedenleri konusunda Başkan Donald Trump'tan farklı bir tutum sergiledi.

DeSantis, dün Florida'da katıldığı bir etkinlikte, “Yaşananlar, ülkenin birçok bölgesinde Cumhuriyetçilerin varlığını tehdit eden bir felakete yaklaşıyor” dedi.

“Bu sonuç Demokratlara verilen bir destek değil, Washington'daki Cumhuriyetçilere yönelik bir reddedişti” diyen DeSantis, seçim yenilgisini “siyasi açıdan meteor çarpmasına” benzetti.

Cumhuriyetçi Parti, salı günü yapılan seçimlerde Kongre'nin her iki kanadındaki kontrolünü kaybetti.

DeSantis, Beyaz Saray'da düzenlenen bir toplantıda ABD Başkanı Donald Trump ile bir araya geldi (Arşiv-Reuters)

DeSantis, yenilgiden Cumhuriyetçi adayları sorumlu tutan Trump'ın aksine bir değerlendirmede bulundu. Trump, kişisel popülaritesinin adaylara verilen desteğe yansımadığını savunmuş, ancak İran savaşının ve bunun sonucunda akaryakıt fiyatlarında yaşanan artışın seçim kayıplarında etkili olduğunu kabul etmişti.

DeSantis, Cumhuriyetçilerin Kongre'deki kontrolü yeniden kazanmakta yıllarca zorlanabileceği uyarısında bulundu. Partinin 2028'de Senato'daki çoğunluğunu geri kazanmasını beklemediğini belirten DeSantis, Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğu yeniden elde etme ihtimalini de oldukça düşük gördüğünü söyledi.

DeSantis, Cumhuriyetçilerin Beyaz Saray'ın yanı sıra Kongre'nin her iki kanadında da yeniden kontrolü sağlamasının yıllar alabileceğini ifade etti.

DeSantis, 2024 başkanlık seçimleri öncesinde Cumhuriyetçi Parti'nin adaylığı için Trump ile yarışmış, ancak Iowa eyaletindeki ön seçimlerde aldığı zayıf sonucun ardından yarıştan çekilerek Trump'a desteğini açıklamıştı.

2028'de yeniden başkanlık yarışına katılma ihtimalini dışlamayan DeSantis, mart ayında planlarının sorulması üzerine “Göreceğiz” cevabını vermişti. Florida valiliğindeki görev süresi ise ocak ayında sona erecek.

DeSantis ayrıca, Cumhuriyetçilerin diğer eyaletlerde yaşadığı kayıplara rağmen Florida'da partinin konumunu korumasına dikkat çekti. Bu başarıyı, “yönetiminin icraatlarına ve seçmenlerin yönetime duyduğu güvene” bağladı.