​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



Yeni bir seferberlik yasası: Çin yaklaşan bir savaşa mı hazırlanıyor?

Fotoğraf: Çin askeri personeli, Pekin'deki Tiananmen Meydanı'nda Japonya'ya karşı kazanılan zaferin ve İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen askeri geçit töreninde bayrak taşıyor (3 Eylül 2025)
Fotoğraf: Çin askeri personeli, Pekin'deki Tiananmen Meydanı'nda Japonya'ya karşı kazanılan zaferin ve İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen askeri geçit töreninde bayrak taşıyor (3 Eylül 2025)
TT

Yeni bir seferberlik yasası: Çin yaklaşan bir savaşa mı hazırlanıyor?

Fotoğraf: Çin askeri personeli, Pekin'deki Tiananmen Meydanı'nda Japonya'ya karşı kazanılan zaferin ve İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen askeri geçit töreninde bayrak taşıyor (3 Eylül 2025)
Fotoğraf: Çin askeri personeli, Pekin'deki Tiananmen Meydanı'nda Japonya'ya karşı kazanılan zaferin ve İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen askeri geçit töreninde bayrak taşıyor (3 Eylül 2025)

Şerbil Berakat

Çin'de değiştirilen Ulusal Savunma Seferberlik Yasası'nın yürürlüğe girmesinden yaklaşık bir hafta önce, Çin Savunma Bakanlığı Sözcüsü Albay Jiang Bin, yasanın Tayvan'daki gelişmelerle veya daha geniş çaplı bir askeri çatışma olasılığıyla ilişkilendirilmesine yönelik girişimlere yanıt olarak, bu adımı yorumlarken aşırı kaçmaktan kaçınılması gerektiğini vurguladı.

Sözcü, ülkenin barış zamanından savunma seferberliğine geçişini düzenleyen yasadaki değişikliğin, değişimlere ayak uydurmayı amaçladığını açıkladı. Çin'in “aktif savunma” çerçevesinde, öz savunmaya dayalı ve ancak saldırıya uğradıktan sonra karşılık verme ilkesine bağlılığını vurguladı. Aktif savunma kavramı, Mao dönemine kadar uzanıyor ve saldırı başlatmama, ancak karşılık verme hakkını saklı tutma ilkesine dayanıyor.

Ulusal Halk Kongresi Daimi Komitesi tarafından onaylandıktan ve Ağustos 2026'da Cumhurbaşkanı Şi Jinping tarafından imzalandıktan sonra 1 Ekim'de yürürlüğe giren yeni yasa, Çin'in acil durumlarda ve çatışmalarda askeri ve sivil kaynaklarını seferber etme kapasitesini genişletmek, devletin çeşitli sektörleri arasında savunma hazırlıklarını bütünleştirmek, uzun süreli savaş yürütme kabiliyetini artırmak için yasal bir çerçeve oluşturuyor.

En önemli değişiklikler nelerdir?

Yeni yasa, kriz dönemlerinde askeri çabaları desteklemek için sivil ve özel varlıkları kullanma ve hatta yasal koşullar altında el koyma konusunda yetkililere daha geniş yetkiler veriyor. Ayrıca, siber güvenlik, yapay zeka, iletişim, veri işleme ve bilişim sektörlerinin savunma seferberliğine katkıda bulunmasını ve “asker-sivil entegrasyonu” ilkesini uygulamayı zorunlu kılıyor.

Değişiklikler, askeri ve hükümet kurumlarının, yabancı kaynaklara bağımlılığı azaltmak ve uzun süreli çatışmalarda dayanıklılığı artırmak için savunma tedarik zincirlerinin hazır olma durumunu ve güvenliğini sürekli olarak değerlendirmesini gerektiriyor. Savunma gereksinimleri ayrıca altyapı projelerinin planlama, tasarım, inşaat ve bakımına da dahil ediliyor. Veri odaklı seferberliği desteklemek için bir sistem kuruluyor ve savunma hazırlığıyla ilgili kaynaklar arasında veri ve yazılım da yer alıyor.

Ancak en önemli değişiklik, egemenlik ve toprak bütünlüğüyle ilgili hususların yanı sıra “ulusal kalkınma çıkarlarını” da içerecek şekilde seferberlik gerekçelerinin genişletilmesidir. Gözlemciler, bu ifadenin Pekin'in yasal manevra alanını genişlettiğine inanıyor; zira bu ifade Tayvan ve Güney Çin Denizi gibi hassas bölgesel konularda kullanılabilir.

Şi ve güvenlikleştirme süreci

Değiştirilen yasa, Şi Jinping'in iktidara gelmesiyle başlayan ve bazı araştırmacıların “kapsamlı güvenlikleştirme” olarak tanımladığı süreçte, ulusal güvenlik kavramını genişletmeyi ve savunmayı kalkınma, ekonomi ve teknolojiyle ilişkilendirmeyi amaçlayan bir sürecin yeni bir aşamasını temsil ediyor.

Tayvan, ABD-Çin askeri çatışmasını tetikleyebilecek en tehlikeli gerilim noktalarından birini temsil ediyor. Bu ay yayınlanan ABD tahminlerine göre, Pekin'in 2028'den önce adaya karşı güç kullanma olasılığı geriledi

2014 yılında Pekin, Merkezi Ulusal Güvenlik Komisyonu'nu kurdu ve siyasi, ekonomik, sosyal ve teknolojik alanları kapsayan “kapsamlı ulusal güvenlik” kavramını benimsedi. Ertesi yıl, Halk Kurtuluş Ordusu'nun yeniden yapılandırılması, beş ortak operasyon bölgesinin oluşturulması ve Merkezi Askeri Komisyon'un rolünün güçlendirilmesiyle eş zamanlı olarak Ulusal Güvenlik Yasası kabul edildi. Ardından, sırasıyla 2016 ve 2017 yıllarında Siber Güvenlik ve Ulusal İstihbarat Yasaları kabul edildi ve 2020 yılında Ulusal Savunma Yasası, savunmayla ilgili görevlerin kapsamını genişletmek üzere değiştirildi; 2023 ve 2024 yıllarında ise Casuslukla Mücadele ve Devlet Sırları Yasalarında değişiklikler yapıldı.

Askeri olarak, Çin, Nisan 2024'te Halk Kurtuluş Ordusu’nu yeniden yapılandırarak bir Bilgi Destek Gücü kurdu ve komuta ve muharebe yeteneklerini geliştirmek için siber alan, dış operasyonlar ve lojistik destekle ilgili görevlerin dağılımında değişikliğe gitti. Aynı yılın temmuz ayında, Komünist Parti’nin aldığı bir karar, savunma seferberlik sisteminin geliştirilmesini ve askeri-sivil entegrasyonun güçlendirilmesini öngördü. Mayıs 2025'te yayınlanan “Yeni Çağda Çin'in Ulusal Güvenliği” başlıklı beyaz kitap, Pekin'in ulusal güvenlik sistemini modernize etme vizyonunu ortaya koydu.

Barışçıl yükselişten Thucydides Tuzağına

Çin'in dönüşümü sadece yasama ve askeri reformlarla sınırlı kalmadı; aynı zamanda “yüzyıldır görülmemiş büyük değişiklikler” kavramı ve büyük güçler arasındaki ilişkiyi tanımlarken “barışçıl yükseliş” ilkesinden “Thucydides Tuzağı” kavramına geçiş yoluyla siyasi söyleme de yansıdı.

fdvf
Tartışmalı Güney Çin Denizi'ndeki Filipinler işgali altındaki Thitu Adası açıklarında, bir teleskop merceğinden ufukta bir Çin sahil güvenlik gemisi görünüyor, 21 Şubat 2026 (Reuters)

Aralık 2017'de, yurtdışında görev yapan Çinli diplomatlarla yaptığı bir toplantıda Şi Jinping, daha sonra söyleminin merkezi bir teması haline gelen “dünyanın yüzyıldır görmediği büyük değişiklikler” ifadesini ilk kez kamuoyunda kullandı.

Sonraki yıllarda Şi, bu değişiklikleri tek taraflılığın ve korumacılığın yükselişine, ekonomik küreselleşmenin gerilemesine, Soğuk Savaş zihniyetinin ve blok politikalarının geri dönüşüne ve barış, kalkınma, güven ve yönetişimde görülen artan zayıflığa ve eksikliğe bağladı.

Şi Jinping, Eylül 2026'da Kırgızistan'da düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde yaptığı konuşmada, bu değişimlere “savaş hayaleti”nin geri dönme riskini de ekleyerek, Çin'in silahlı çatışma olasılığına ilişkin artan endişelerini dile getirdi.

Çin Başbakanı Wen Jiabao'nun 2003 yılında Harvard Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşmada diğer ülkeleri Çin'in yükselişinin savaş ve hegemonya yoluyla genişleyen büyük güçlerin yolunu izlemeyeceğine dair güvence vermek için kullandığı “barışçıl yükseliş” kavramının gerilemesi, Çin söylemindeki bir diğer değişimi açıkça gösteriyor. Bu kavram, takip eden on yıl boyunca akademik ve medya çevrelerinde dolaşımda olmaya devam etse de, resmi Çin söyleminde hızla “barışçıl kalkınma” kavramıyla değiştirildi. Ancak ironi, hızlı bir şekilde ortadan kalkmasında değil, Şi Jinping'in Washington ve Pekin arasındaki ilişkiyi tanımlamak için sık sık “Thucydides Tuzağı” kavramını kullanmasında yatıyor.

Bu kavram, Atina ile Sparta arasındaki savaşın patlak vermesini Atina'nın yükselişi ve bu yükselişin Sparta'da yarattığı korkuyla ilişkilendiren antik Yunan tarihçisi Thucydides'in adını taşıyor. Mayıs ayındaki Pekin zirvesinde ve Eylül ayındaki Washington zirvesinde Şi Jinping, bu tuzağın üstesinden gelinebileceğini vurgulayarak, Çin'in yükselişinin iki güç arasındaki ilişkiyi artık çatışma riskiyle karşı karşıya bıraktığını dolaylı olarak kabul etti.

Tayvan: Kırılma noktası

Uluslararası değişimler bölgesel güvenlik ortamını da etkiledi. Bu bağlamda Tayvan, ABD-Çin askeri çatışmasını ateşleyebilecek en tehlikeli gerilim noktasını temsil ediyor. Bu ay yayınlanan ABD tahminlerine göre, Pekin'in 2028'den önce adaya karşı güç kullanma olasılığı geriledi. Nedeni de yolsuzlukla mücadele operasyonları sebebiyle askeri hazırlıkların bazı yönlerinde yaşanan gecikmeler, aynı yıl yapılacak Tayvan seçimlerinin sonuçlarının beklenmesi ve ayrılıkçıların yeni bir dönem kazanma olasılığıdır. Öte yandan, mevcut ABD dış politikası, Washington'un adanın güvenliğine olan bağlılığının ne kadar sürebileceği, Çin ile adayı savunmak için doğrudan bir savaşa girdikten sonra bunun nükleer bir savaşa dönüşmesi senaryosuna hazır olup olmadığı konusunda soruları gündeme getiriyor.

Tokyo ile gerilim artarken, Çin'in Seul ve Yeni Delhi ile ilişkilerinde göreceli bir yumuşama belirtileri görülüyor; bu değişim Pekin'in bölgesel nüfuz alanındaki stratejik baskıları hafifletmesine yardımcı olabilir

Bazı gözlemciler, ABD'nin pozisyonundaki belirsizliğin, olası bir çatışmada ABD ve müttefikleri müdahale etmeden önce sonuç almak amacıyla Pekin'i askeri hazırlıklarını hızlandırmaya teşvik edebileceğine inanıyor.

bghju
Tayvan askeri personeli, Tayvan'ın Yeni Taipei şehrinde düzenlenen yıllık Han Kuang askeri tatbikatları kapsamında Danjiang Köprüsü'nde kuşatma tatbikatı gerçekleştiriyor, 6 Ağustos 2026 (Reuters)

Bu yıl Pekin, hazır limanların bulunmadığı kıyı şeritlerine asker ve ekipman taşıyabilen yeni nesil amfibi gemiler ve çıkarma gemileri de dahil olmak üzere büyük ölçekli amfibi çıkarmaları gerçekleştirme yeteneklerini geliştirmeye devam etti. Ayrıca, ağır yük taşıma gereksinimlerini karşılamak için helikopterlerini ve insansız hava araçlarını modernize etmeye, hava ve amfibi çıkarma operasyonlarını destekleyecek, Çin kuvvetlerinin Tayvan'ın kıyı savunmasını aşma kabiliyetini artıracak, savaş araçları ve zırhlı personel taşıyıcıları için havadan indirme yetenekleri geliştirmeye odaklandı.

Japonya’nın askerileşmesi

Tayvan sorunu, Pekin ve Tokyo arasında artan gerilim ile ayrılmaz bir şekilde bağlantılı. Geçtiğimiz hafta, Japonya'nın milliyetçi Başbakanı Sanae Takaichi, bir yıl önce yaptığı ve Çin'in Tayvan'a yönelik herhangi bir saldırısının Japonya için varoluşsal bir tehdit oluşturabileceğini ve potansiyel olarak Japon askeri müdahalesini gerektirebileceğini ifade ettiği açıklamalarını geri çekmeyi reddetti. Pekin, bu açıklamaları önceki uzlaşılardan bir sapma olarak değerlendirdi ve milliyetçi eğilimli Japon hükümetini militarizmi yeniden canlandırmaya çalışmakla suçladı. Çin Sosyal Bilimler Akademisi Japonya Çalışmaları Enstitüsü ve Renmin Üniversitesi Chongyang Finansal Çalışmalar Enstitüsü de dahil olmak üzere çeşitli Çinli kurumlardan araştırmacılar, Japonya'nın savunma harcamalarını artırmaya yönelmesinin, ülkenin yıllardır karşı karşıya kaldığı ekonomik, finansal ve demografik baskılarla ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu düşünüyor.

Bazıları, savunma bütçesini artırmanın ve askeri ve teknolojik endüstrilere yapılan yatırımları genişletmenin, güvenlik hedeflerine ek olarak, hükümet sözleşmeleri yoluyla ağır sanayileri, teknolojiyi, havacılığı ve yapay zekayı teşvik ederek “askeri Keynesçilik” olarak bilinen şeye benzer bir ekonomik rol oynayabileceğini öne sürüyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Amerikan tutumu ise Tokyo'da endişeye yol açıyor; zira Trump'ın politikaları, ABD'nin Japonya'nın güvenliğine olan bağlılığının azalması korkusunu körüklüyor ve bu da Japonya'yı bağımsız olarak savunma yeteneklerini güçlendirmeye itebilir. Çinli araştırmacılar, Japonya'nın bölgesel güç dengesizliği algısının veya müttefiklerinin onu terk etme olasılığının, tarihsel olarak güvenlik tercihlerini etkileyen bir faktör olduğunu belirtiyor. Japonya'da nükleer silah edinme olasılığı hakkındaki giderek artan tartışma, Pekin'in endişelerini daha da büyütüyor.

 Kore ve Hindistan ile yakınlaşma

Tokyo ile gerilim artarken, Çin'in Seul ve Yeni Delhi ile ilişkilerinde göreceli bir yumuşama belirtileri görülüyor; bu da Pekin'in bölgesel nüfuz alanındaki stratejik baskıları hafifletmesine yardımcı olabilir.

Marcos'un görev süresi gelecek yıl sona ererken, Pekin Filipinler siyasetinin gelecekteki seyrini yakından takip ediyor, ancak seçeneklerini seçim sonuçlarını beklemekle sınırlamıyor

xsdcfgh
Fotoğraf: Reuters

Çin ve Güney Kore arasındaki ilişkiler, özellikle Trump'ın “dostu” Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un'u kışkırtmaktan kaçınmak için bir önlem olarak nitelendirdiği ortak askeri tatbikatların “önemli ölçüde azaltılması” konusundaki ekonomik ve askeri baskısı nedeniyle, diplomatik ve ekonomik bir yakınlaşmaya tanık oluyor. Benzer şekilde, Pekin ve Yeni Delhi arasındaki ilişkiler de iyileşti ve sınır gerilimleri, 2020'deki Galwan Vadisi çatışmalarından bu yana görülmeyen seviyelere geriledi; bu çatışmalarda 20 Hint askeri hayatını kaybetmişti. Bu yumuşama, her iki tarafın da sınır anlaşmazlıklarını kontrol altına almasına olanak tanıyor, ancak stratejik rekabetlerini ortadan kaldırmak için yeterli değil.

Filipinler ve hızlı sonuç

Pekin ve Manila arasında Güney Çin Denizi'nde gerilimler tırmanırken, Filipinler-ABD askeri iş birliği yoğunlaştı. ABD Başkanı Joe Biden'ın yönetimi sırasında ABD güçlerinin kullanımına sunulan Filipin askeri tesislerinin sayısının beşten dokuza çıkarılmasını, askeri tatbikatlarda Typhoon orta menzilli füze sisteminin konuşlandırılmasını, Karşılıklı Savunma Anlaşması'nın kapsamının Güney Çin Denizi'ni de içerecek şekilde açıkça genişletilmesini, askeri finansman yardımında bulunulmasını, Filipin askeri yeteneklerinin modernize edilmesini içerecek şekilde genişledi.

xs
Tayvan'ın Taitung kentindeki Chihhang Hava Üssü'ne bir Lockheed Martin F-16V savaş uçağı iniş yapıyor, 2 Ekim 2026 (Reuters)

Bu adımlar, Filipinler Devlet Başkanı Ferdinand Marcos'un 2022'de göreve gelmesinden itibaren selefinin özellikle güvenlik alanında Pekin ile yakınlaşma politikasından uzaklaşarak, ülkesinin güvenlik politikasını Washington'a doğru yeniden yönlendirmesiyle aynı zamana denk geldi.

Marcos'un görev süresi gelecek yıl sona ererken Pekin, Filipinler siyasetinin gelecekteki seyrini yakından takip ediyor, ancak seçeneklerini seçim sonuçlarını beklemekle sınırlamıyor. Bu bağlamda, Çin'in Manila Büyükelçisi Jing Quan, geçen hafta Çin'in Filipinler ile herhangi bir çatışmayı kolayca kazanabileceğini belirterek, Pekin'in barışa olan bağlılığına rağmen alternatifler var olduğu sürece güç kullanmayı tercih etmeyeceğini söylemesinin ardından Filipinler tarafından eleştirildi.

Savunma Seferberlik Yasası'ndaki değişiklik, bu gelişmelerden ayrı olarak değerlendirilemez. Tayvan'dan Japonya ve Filipinler'e kadar Pekin, potansiyel bir askeri çatışmaya hazırlanmak için yeteneklerini ve kapasitesini genişletirken, yükselen gerilim noktalarıyla yüzleşiyor. Çin, şu anda doğrudan askeri çatışmaya girmeyen tek büyük güç olsa da, hazırlıkları savaşın uzak bir olasılık olmadığını ve meydana gelmesi durumunda savaşma ve kazanma gücünü garantiye almaya çalıştığını gösteriyor.


Fransa’nın yaşadığı son yılların en şiddetli olayları hakkında neler biliyoruz?

Fransa Cumhuriyeti Anıtı (Monument à la République), Paris’te Cumhuriyet Meydanı’nda çıkan çatışmaların ertesi günü üzerine giydirilen sarı yelekle görüntülendi. (Reuters)
Fransa Cumhuriyeti Anıtı (Monument à la République), Paris’te Cumhuriyet Meydanı’nda çıkan çatışmaların ertesi günü üzerine giydirilen sarı yelekle görüntülendi. (Reuters)
TT

Fransa’nın yaşadığı son yılların en şiddetli olayları hakkında neler biliyoruz?

Fransa Cumhuriyeti Anıtı (Monument à la République), Paris’te Cumhuriyet Meydanı’nda çıkan çatışmaların ertesi günü üzerine giydirilen sarı yelekle görüntülendi. (Reuters)
Fransa Cumhuriyeti Anıtı (Monument à la République), Paris’te Cumhuriyet Meydanı’nda çıkan çatışmaların ertesi günü üzerine giydirilen sarı yelekle görüntülendi. (Reuters)

Fransa, son yılların en şiddetli toplumsal olaylarına sahne oluyor. Göstericilerle polis arasında çatışmalar yaşanırken araçlar ateşe verildi, kamu binaları basıldı. Ülkenin bir kentindeki tarihi belediye binasında çıkan yangın büyük hasara yol açarken, şiddet ve yağma olayları ülke genelindeki protestolar sırasında büyük kentlere yayıldı.

Yetkililer, hafta sonu boyunca yaklaşık 2 bin 400 kişinin gözaltına alındığını açıklarken, binlerce şirket ve mağazanın tahrip edildiğini veya yağmalandığını bildirdi. Yaşam maliyetindeki artışı ve okullardaki kötü koşulları protesto etmek amacıyla yüz binlerce kişinin katıldığı barışçıl gösteriler ise şiddet olaylarının gölgesinde kaldı.

Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda biber gazından göz gözü görmediği anlarda göstericiler kaçışırken görüntülendi. (DPA)
Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda biber gazından göz gözü görmediği anlarda göstericiler kaçışırken görüntülendi. (DPA)

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, yaşananları “kontrolden çıkmış şiddet” olarak nitelendirerek, olayların aşırı sol grupların “isyancı unsurları” ile onlara katılan çok sayıda suçlu tarafından gerçekleştirildiğini savundu.

Ülkede yeni protestoların düzenlenmesi bekleniyor. Ortaöğretim ve üniversite öğrencilerinin örgütleri, perşembe ve cumartesi günleri yeni gösteriler yapılması çağrısında bulundu. Ulusal Lise Öğrencileri Koordinasyon Grubu, gençleri “sokaklara çıkmaya” çağırırken, okulların kapatılması ve gösterilerin sürdürülmesi yönündeki girişimlere destek verdi.

Öte yandan, 2018 yılında sosyal adaletsizliğe karşı başlayan Sarı Yelekliler hareketini yeniden canlandırmayı amaçlayan bir grup aktivist, gelecek cumartesi ülke genelinde “Macron gitmeli” sloganıyla gösteriler düzenleyeceklerini duyurdu.

Fransız yetkililer, yağma ve şiddet olaylarının ardından güvenlik önlemlerini artırırken, dün Paris, Lille ve Nice’in de aralarında bulunduğu bazı kentlerin belirli bölgelerinde sokağa çıkma yasağı uyguladı.

Şiddet olayları geçmişteki protestoları hatırlatıyor

Fransa'da yaşananlar, son on yılda ülkeyi sarsan kitlesel olayları yeniden gündeme getirdi. Şarku’l Avsatın AP’den aktardığına göre polis faaliyetleri üzerine uzmanlaşan ve Grenoble Siyasal Bilimler Enstitüsü'nde araştırmalar yürüten Sébastian Roch ajansa yaptığı açıklamada, mevcut olaylarda meydana gelen hasarın Sarı Yelekliler protestolarının en yoğun dönemindeki zararla karşılaştırılabileceğini belirtti.

Başlangıçta akaryakıt vergilerindeki artışa karşı çıkan Sarı Yelekliler hareketi, daha sonra Macron hükümetine karşı düzenli protestolar gerçekleştirmişti. Gösterilerin bir bölümü şiddet olaylarına dönüşmüş; araçlar yakılmış, mağazalar yağmalanmış ve Paris'teki Zafer Takı çatışmalar sırasında tahrip edilmişti.

Roch, yıkım ve maddi hasar açısından mevcut olayların, büyük olasılıkla Aralık 2018'in ilk iki hafta sonundaki olaylara yaklaştığını ifade etti.

Paris’te hayat pahalılığı ve artan akaryakıt fiyatlarını protesto etmek amacıyla düzenlenen ulusal gösteri gününde yaşanan çatışmaların ertesi günü, vatandaşlar McDonald's şubesinin hasar gören pencerelerinin önünde beklerken, (Reuters)
Paris’te hayat pahalılığı ve artan akaryakıt fiyatlarını protesto etmek amacıyla düzenlenen ulusal gösteri gününde yaşanan çatışmaların ertesi günü, vatandaşlar McDonald's şubesinin hasar gören pencerelerinin önünde beklerken, (Reuters)

Haziran 2023'te Paris yakınlarında 17 yaşındaki bir gencin polis tarafından öldürülmesi de ülke genelinde günlerce süren olaylara yol açmıştı. Göstericiler mağazaları yağmalamış, kamu binalarını ateşe vermiş, binlerce kişi gözaltına alınmış ve yüzlerce kişi yaralanmıştı. Fransa'da 2005 yılında yaşanan ve üç hafta süren ayaklanmaların ardından hükümet olağanüstü hâl ilan etmişti.

Yaralanmalar son 40 yılın en yüksek seviyesinde

Polis faaliyetlerini ve şiddet olaylarını 30 yılı aşkın süredir inceleyen Roch'a göre mevcut olayları önceki protestolardan ayıran en önemli unsur, polisin kullandığı silahlar nedeniyle meydana gelen ağır yaralanmalar.

Paris’te, Cumhuriyet Meydanı yakınlarında hayat pahalılığı ve artan akaryakıt fiyatlarına karşı düzenlenen protestolardaki çatışmalar sırasında, maskeli bir gösterici yanan bir aracın yanından geçerken görüntülendi. (Reuters)
Paris’te, Cumhuriyet Meydanı yakınlarında hayat pahalılığı ve artan akaryakıt fiyatlarına karşı düzenlenen protestolardaki çatışmalar sırasında, maskeli bir gösterici yanan bir aracın yanından geçerken görüntülendi. (Reuters)

Roch, son 40 yılda benzerine rastlanmayan bir yaralanma tablosuyla karşı karşıya olduklarını belirterek, üç haftalık protestolar boyunca aralarında reşit olmayanların da bulunduğu 6 kişinin ellerini veya gözlerini kaybetmelerine yol açan ağır yaralanmalar yaşadığını söyledi.

Polis, son gösteriler sırasında göz yaşartıcı gazın yanı sıra ölümcül olmayan mühimmat ve kalabalıkları dağıtmak için kullanılan diğer silahlara başvurması nedeniyle yoğun eleştirilere maruz kaldı.

Roch, üniversite veri tabanlarına atıfta bulunarak, İspanya'nın bu alanda Fransa'nın oldukça gerisinde ikinci sırada yer aldığını belirtti ve Avrupa'da polis müdahaleleri nedeniyle protestocular arasında bu ölçüde ağır yaralanma ve kalıcı sakatlığa yol açan başka bir ülke bulunmadığını savundu.

Yetkililer şiddetten aşırı sol grupları sorumlu tutuyor

Fransız yetkililer, şiddet olaylarının bir bölümünden aşırı sol grupları, diğer bölümünden ise olayları fırsata çevirerek mağazaları yağmalayan suç örgütlerini sorumlu tuttu. Başbakan Sebastien Lecornu, yaşananları “benzeri görülmemiş ölçüde organize edilmiş olaylar” olarak nitelendirdi.

Lecornu, Paris genelinde sokağa çıkma yasağı uygulanmasını uygun bulmadığını belirtirken, olağanüstü hâl ilan edilmesi ihtimalini de dışlamadı. Başbakan, mevcut aşamada belirli bölgelerde kısmi sokağa çıkma yasağı uygulanmasının daha uygun olduğunu söyledi.

Lecornu bugün yaptığı açıklamada, Paris'in ve diğer kentlerin bazı bölgelerinde uygulanan sokağa çıkma yasaklarının gece boyunca sükûnetin korunmasına yardımcı olduğunu ifade etti.

Ancak Roch, aşırı sol hareketin sayıca sınırlı ve örgütsel açıdan zayıf olduğunu, bu nedenle yaşanan şiddetin tamamının yalnızca bu gruplarla açıklanamayacağını belirtti. Fransız istihbarat birimlerinin söz konusu hareketin mensuplarının sayısını yaklaşık 3 bin olarak değerlendirdiğini söyleyen Roch, farklı gruplara ayrılan bu kişilerin resmî örgütlenme yapılarından yoksun olduğunu kaydetti.

Roch'a göre şiddete başvuran aşırı sol aktivistler ile yağmacılar farklı hedeflere yöneliyor. Aktivistler genellikle bankalar ve McDonald's restoranları gibi kapitalizmi ve küresel ekonomiyi simgeleyen yerleri hedef alırken yağmacılar, siyasi mesaj vermekten ziyade mal elde etmek amacıyla spor giyim ve elektronik mağazalarına yöneliyor.

Roch, yağmacıların amacının sembolik bir mesaj vermek değil, mülk edinmek olduğunu vurguladı.

Macron'dan “tavizsiz ve kararlı” müdahale sözü

Cumhurbaşkanı Macron, şiddet olaylarına karışanlara karşı hükümetin “tavizsiz ve kararlı” bir tutum izleyeceğini açıkladı.

Macron, bölgelerde devleti temsil eden valilerin şirketleri ve kamu binalarını korumak için gerekli bütün önlemleri alacağını, ihtiyaç duyulması hâlinde belirli toplantı ve gösterilerin yasaklanabileceğini ifade etti.

Fransa Cumhurbaşkanı ayrıca istihbarat toplama ve planlama süreçlerinde yaşanmış olabilecek eksikliklerin araştırılması talimatını verdi. Bu eksikliklerin, yetkililerin şiddet olaylarının çıkma ihtimalini olduğundan düşük değerlendirmesine yol açmış olabileceği belirtiliyor.

Protestocuların bina lobisini tahrip etmesi sonucu hasar gören Marianne heykeli, Marsilya Belediye Binası’nın içinde yerde yatarken görüntülendi. (Reuters)
Protestocuların bina lobisini tahrip etmesi sonucu hasar gören Marianne heykeli, Marsilya Belediye Binası’nın içinde yerde yatarken görüntülendi. (Reuters)

Yetkililerin açıklamasına göre cumartesi günü ülke genelinde yaklaşık 2 bin 400 kişi gözaltına alındı. Bunların 855'i Paris bölgesinde, 101'i Marsilya'da ve 199'u Lyon'da yakalandı.

Paris'te gözaltına alınanlardan 557'si polis nezaretine alındı. Paris Savcılığına göre bu kişilerin yüzde 78'i yetişkindi.

Limoges kentinde ise 19. yüzyıldan kalma belediye binası çıkan yangında neredeyse tamamen tahrip oldu.

Fransa'daki protestolar sırasında kundaklanarak büyük ölçüde tahrip edilen Limoges Belediye Binası söndürme çalışmaları kapsamında tazyikli suyla yıkanırken, çevredekiler yaşananları izliyor. (Reuters)
Fransa'daki protestolar sırasında kundaklanarak büyük ölçüde tahrip edilen Limoges Belediye Binası söndürme çalışmaları kapsamında tazyikli suyla yıkanırken, çevredekiler yaşananları izliyor. (Reuters)

Savcılık, açılan ceza soruşturmalarının büyük bölümünün mala zarar verme, şiddet eylemleri gerçekleştirmek amacıyla oluşturulan toplantılara katılma ve polise saldırı suçlarıyla ilgili olduğunu bildirdi.


İsrail sağında Trump’ın Netanyahu’ya desteği sevinçle karşılandı, muhalefette ise şok etkisi yarattı

Bir İsrailli, dün Tel Aviv yakınlarındaki Bnei Brak (Bney Brak) kentinde, Knesset seçimlerine katılan bir listeye ait seçim afişinin önünden geçiyor. (AFP) 
Bir İsrailli, dün Tel Aviv yakınlarındaki Bnei Brak (Bney Brak) kentinde, Knesset seçimlerine katılan bir listeye ait seçim afişinin önünden geçiyor. (AFP) 
TT

İsrail sağında Trump’ın Netanyahu’ya desteği sevinçle karşılandı, muhalefette ise şok etkisi yarattı

Bir İsrailli, dün Tel Aviv yakınlarındaki Bnei Brak (Bney Brak) kentinde, Knesset seçimlerine katılan bir listeye ait seçim afişinin önünden geçiyor. (AFP) 
Bir İsrailli, dün Tel Aviv yakınlarındaki Bnei Brak (Bney Brak) kentinde, Knesset seçimlerine katılan bir listeye ait seçim afişinin önünden geçiyor. (AFP) 

İsrail sağı, ABD Başkanı Donald Trump’ın, 27 Ekim’de yapılması planlanan seçimlerde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya destek açıklamasını memnuniyetle karşıladı. Netanyahu ve Cumhuriyetçi Partideki destekçileri, Trump’ın desteğini alabilmek için yoğun çaba harcadı. İsrail’in Kanal 13 ve Kanal 12 televizyonlarına göre, bu sonuca ulaşılana kadar Beyaz Saray’daki yetkililer arasında ciddi bir görüş ayrılığı yaşandı.

Siyasi yelpazenin diğer tarafında ise muhalefetteki “Değişim Kampı”, ABD’nin seçimlere müdahale etmemesi için uzun süredir çağrıda bulunuyordu. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bu çabaların başını özellikle eski Başbakan Yair Lapid çekti. Lapid, Cumhuriyetçi ve Demokrat partilerden çok sayıda ABD’li yetkiliyle görüşerek, kurulacak bir “Değişim” hükümetinin Trump yönetimine daha yakın olacağını ve başkanın barış planının uygulanmasında daha fazla iş birliği yapacağını taahhüt etti.

Trump’ın açıklaması muhalefet liderlerini şaşkına çevirdi. Yair Lapid’e yakın bir yetkili, pazar sabahı Trump’ın yakın çevresinden isimlerle görüştüğünü ve bu kişilerin kendisine ABD Başkanı’nın daha önce yanlarında İsrail seçimlerine müdahale etmeyeceğini söylediğini ifade etti.