​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



İran savaşı Beyaz Saray’ı iki kampa böldü… Trump’ın danışmanları, onun kararını etkilemek için yarışıyor

ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ve Savunma Bakanı Pete Hegseth (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ve Savunma Bakanı Pete Hegseth (Reuters)
TT

İran savaşı Beyaz Saray’ı iki kampa böldü… Trump’ın danışmanları, onun kararını etkilemek için yarışıyor

ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ve Savunma Bakanı Pete Hegseth (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ve Savunma Bakanı Pete Hegseth (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump’ın danışmanları, ara seçimlerin sona ermesinden bu yana İran’a karşı savaşın sona erdirilmesi veya yeniden başlatılması konusunda onun kararını etkilemek için yarışıyor.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’dan (WSJ) aktardığına göre, Trump yönetimi içinde savaşı sona erdirerek diplomasiye yönelme çağrısı yapanlarla geniş çaplı askerî operasyonlara yeniden başlanmasını isteyenler arasında belirgin bir görüş ayrılığı yaşanıyor.

Gazeteye göre Trump, başkanlığının geri kalan döneminin seyrini belirleyebilecek kritik bir kararla karşı karşıya. Ancak seçmenlerin sandıkta savaşa açıkça karşı çıkmasının ardından Trump bu kez ne ortak bir tutum sergileyen bir ekibe ne de elverişli bir siyasi ortama sahip.

Vance, savaşın sona erdirilmesini talep eden kampın başında yer alıyor

WSJ’nin Amerikalı yetkililere dayandırdığı habere göre, Başkan Yardımcısı JD Vance, savaşın sona erdirilmesini savunan kanadın başını çekiyor.

Vance, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamalarda savaşın faydasını sorgularken, daha önce Trump’a Cumhuriyetçilerin seçim yenilgisinden savaşı sorumlu tutmayı planladığını bildirmişti.

Özel Temsilci Steve Witkoff da Vance ile aynı safta yer alıyor. Witkoff, savaşı sona erdirecek ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden gemi trafiğine açacak bir anlaşmaya yönelik diplomatik girişimlerin Trump tarafından desteklenmeye devam etmesini sağlamaya çalışıyor.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance (AFP)

Yönetim dışında görev yapan bazı danışmanlar da Trump’ı arayarak savaşın sona erdirilmesi için zamanın geldiğini iletti.

Hegseth ve Cooper, saldırılara yeniden başlama taraftarı

Buna karşılık, Savunma Bakanı Pete Hegseth ve ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Brad Cooper’ın da aralarında bulunduğu bir başka kanat, geniş çaplı askerî operasyonlara yeniden başlanmasını destekliyor.

Ayrıca, dışarıdan görev yapan bazı şahin danışmanlar da seçim gününden bu yana Trump’la telefon görüşmeleri gerçekleştirerek savaşı sürdürmesi yönünde çağrıda bulundu. Söz konusu danışmanlar, Trump’ın siyasi mirasının İran’ı nükleer programından vazgeçmeye zorlamasına bağlı olduğunu ve böylece uğradığı siyasi kayıpların haklı olduğunu savunabileceğini düşünüyor.

Peki ya Rubio, Bessent ve Netanyahu?

Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Hazine Bakanı Scott Bessent ise yaptırımların sıkılaştırılmasını ve İran ticaretine yönelik ambargonun sürdürülmesini destekliyor.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio,(Arşiv-AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio,(Arşiv-AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise İran’a yönelik yeni saldırılar düzenlenmesi yönündeki çabalarını sürdürüyor. Buna karşılık Körfez ülkeleri bu seçeneğe daha şüpheci yaklaşıyor.

Katar son anda harekete geçti

Yetkililer, Katar’ın son anda ABD’nin yeni bir askerî operasyon düzenlemesini önlemek ve Hürmüz Boğazı’nın açılmasına, ABD ablukasının kaldırılmasına imkân verecek şekilde iki tarafın tutumlarını birbirine yaklaştırmak için girişimlerde bulunduğunu belirtti. Görüşmeler hakkında bilgi sahibi kaynaklar, müzakere edilen anlaşmanın, geçtiğimiz haziran ayında İslamabad Mutabakat Zaptı’nda öngörülen 60 günlük ön görüşme süresini yalnızca iki güne indirdiğini ve böylece nükleer müzakerelere neredeyse derhal geçilmesini öngördüğünü aktardı.

Görüşmelere yakın bir kaynak, bu teklifin Trump’a savaşı itibarını koruyarak sona erdirebileceği bir çıkış yolu sunabileceğini belirtti. Ancak İran’ın bu teklifi kabul edip etmeyeceğinin henüz netlik kazanmadığını ifade etti.

Trump kararsız...

Yetkililerin WSJ’ye verdiği bilgilere göre, bu görüş ayrılıkları ve birbiriyle çelişen tavsiyeler, seçim sonuçlarının açıklandığı salı gününden bu yana seçim mesajını küçümsemek ile sonuçlarının ağırlığını hissetmek arasında gidip gelen Trump’ın karar vermesini zorlaştırdı.

Trump henüz kesin bir karar vermiş değil. Sık sık hem diplomasiye yönelme hem de yeni saldırılar düzenleme arzusunu aynı anda dile getiriyor.

ABD Başkanı Donald Trump,(Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump,(Reuters)

Brookings Enstitüsü Dış Politika Programı Başkan Yardımcısı ve İran uzmanı Suzanne Maloney, Demokratların ara seçimlerde elde ettiği başarının başkanın içinde bulunduğu açmazı daha da karmaşık hale getirdiğini belirtti. Maloney, Trump’ın önündeki seçeneklerin, Amerikalıların halihazırda katlandığı stratejik ve ekonomik maliyetleri daha da artırabileceğini ifade etti.

Trump’ı İran’la bir anlaşmaya yöneltmek için Arap ülkelerinden gelen girişimler

Görüşmeler hakkında bilgi sahibi kaynaklar, Arap ülkelerinin dışişleri bakanlarının söz konusu anlaşmaya varılması yönündeki gerekçeleri Trump’a iletmek amacıyla kendisiyle telefon görüşmesi ayarlamaya veya Washington’da üst düzey bir toplantı düzenlemeye çalıştığını bildirdi.

Gazete, Beyaz Saray’dan bir yetkilinin Trump’ın İran ekonomisinin kötüye gitmesi ve Hürmüz Boğazı üzerinden petrol akışının devam etmesi nedeniyle karar vermek için acele etmediğini söylediğini aktardı.

Pentagon, askeri operasyonları yeniden başlatmaya hazırlanıyor

Pentagon’dan bir yetkili ise WSJ’ye yaptığı açıklamada, bakanlığın görevinin başkana askerî seçenekler sunmak ve bunları hayata geçirmek olduğunu belirtti.

WSJ’nin Amerikalı yetkililere dayandırdığı habere göre, Trump kendisini savaşı ‘tamamlamaya’ çağıranların tavsiyesini dikkate almaya karar verirse Pentagon emirlerini derhal uygulamaya hazır. Bununla birlikte yetkililer, askerî operasyonların yeniden başlatılması için en uygun zamanın, Ortadoğu’ya ilave askerî teçhizatın ulaşmasıyla birlikte bu ayın ilerleyen günleri olacağına işaret ediyor.

Onlarca savaş uçağı taşıyan USS Theodore Roosevelt uçak gemisi taarruz grubu, Pasifik Okyanusu’ndan bölgeye doğru ilerliyor. Amerikalı bir yetkiliye göre grubun cuma gününden itibaren birkaç günlüğüne Singapur’da durması planlanıyor. Grubun Ortadoğu’ya ulaşmasının ise en erken iki haftayı bulması bekleniyor.


İran, nükleer bomba seçeneğini yeniden gündeme getiriyor... Neden şimdi?

1 Şubat 2026’da çekilen uydu görüntüsü, İran’ın İsfahan Nükleer Tesisi’nde daha önce yıkılan bir binanın üzerine yeni bir çatı yapıldığını gösteriyor. (Reuters)
1 Şubat 2026’da çekilen uydu görüntüsü, İran’ın İsfahan Nükleer Tesisi’nde daha önce yıkılan bir binanın üzerine yeni bir çatı yapıldığını gösteriyor. (Reuters)
TT

İran, nükleer bomba seçeneğini yeniden gündeme getiriyor... Neden şimdi?

1 Şubat 2026’da çekilen uydu görüntüsü, İran’ın İsfahan Nükleer Tesisi’nde daha önce yıkılan bir binanın üzerine yeni bir çatı yapıldığını gösteriyor. (Reuters)
1 Şubat 2026’da çekilen uydu görüntüsü, İran’ın İsfahan Nükleer Tesisi’nde daha önce yıkılan bir binanın üzerine yeni bir çatı yapıldığını gösteriyor. (Reuters)

Hanan Azizi 

Cevad Laricani’nin İran’ın nükleer bomba üretme kapasitesine ilişkin açıklamaları, mevcut gerilim ortamında nükleer silah edinmenin ne ölçüde gerekli olduğu konusundaki tartışmaları yeniden alevlendirdi.

İran Dini Lideri’nin danışmanı Laricani, 30 Ekim’de televizyonda yayımlanan açıklamalarında, “Nükleer bomba üretmek İran için çocuk oyuncağı. İran bu alanda İsrail, Pakistan ve Hindistan’dan daha üstün” ifadelerini kullandı. Laricani ayrıca, “İran nükleer bomba üretmek için ABD Başkanı Donald Trump’tan izin almayacak” dedi.

Bu açıklamalar, İran’da nükleer doktrinin değiştirilmesi konusunun gündeme gelmesinin ardından geldi. Ancak şu ana kadar Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan çekilmeye ilişkin resmî bir karar alınmış değil.

İran Dini Lideri’nin danışmanı Cevad Laricani, Haziran 2019’da İran’daki yabancı büyükelçilerle yaptığı toplantıda… Arkasında İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullah Humeyni’nin resmi görülüyor. (Reuters)
İran Dini Lideri’nin danışmanı Cevad Laricani, Haziran 2019’da İran’daki yabancı büyükelçilerle yaptığı toplantıda… Arkasında İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Ayetullah Humeyni’nin resmi görülüyor. (Reuters)

Tartışmalar yalnızca Laricani’nin açıklamalarıyla sınırlı kalmadı. İran’da bu günlerde nükleer bomba üretmenin gerekliliğine ilişkin yeni bir açıklama ve tutum dalgası yaşanırken, ‘nükleer doktrinin’ değiştirilmesine yönelik somut adımlar atılması çağrıları da artıyor. Bu gelişmeler, ülkeye yönelik savaşın yeniden başlaması ihtimalinin yükseldiği bir döneme denk geliyor. Söz konusu açıklama dalgasına milletvekilleri, cuma hutbesi veren din adamları ve sertlik yanlısı medya kuruluşları da katıldı.

Radikallerin eski hayali mi, yoksa İran’ın geleceği için bir kâbus mu?

“Nükleer bomba caydırıcılık ve güvenliği garanti etmez, aksine gelecekte daha fazla ve daha şiddetli saldırıların önünü açar.” Haber-analiz sitesi Rouydad24’te yayımlanan bir haberin özeti bu şekilde. Haberde, parlamentodaki bazı çevrelerden, cuma hutbesi veren din adamlarından, sertlik yanlısı olarak bilinen medya kuruluşlarından ve hatta akademik çevrelerden gelen bu açıklamaların, nükleer doktrinin değiştirilmesi ve eski Dini Lider’in nükleer bomba üretiminin ‘haram’ olduğuna ilişkin fetvasının aşılması fikrini toplum nezdinde sıradanlaştırma girişimi olduğu değerlendirildi.

Sertlik yanlısı milletvekili Mahmud Nebeviyan, nükleer bomba üretimine onay verilmesini istedi. Tahran Cuma İmamı Muhammed Cevad Hac Ali Ekberi, İran halkının yüzde 70’inin nükleer bomba üretilmesini talep ettiğini öne sürerken, İran Meclisi Ulusal Güvenlik Komisyonu üyesi Ahmed Bahşayiş Erdestani, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan çekilmeden önce nükleer bomba üretilmesi çağrısında bulundu. İran Meclisi Ulusal Güvenlik Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai ise “Tam anlamıyla nükleer bir devlet olsaydık saldırıya uğramazdık” değerlendirmesinde bulundu.

Nükleer silahlar, saldırılardan mutlaka muafiyet anlamına gelmez. Zira nükleer güçler sınırlı saldırılara, sabotaj operasyonlarına, siber savaşa, suikastlara ve ekonomik baskıya maruz kalabilirler.

Tahran Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü İbrahim Mütteki de televizyonda katıldığı bir söyleşide bu görüşü destekleyerek, İran’ın askeri saldırıya uğradığı sırada nükleer bir güç olması halinde Trump’ın ülkeye yönelik tutumunun farklı olacağını söyledi.

Sertlik yanlısı Keyhan gazetesi, ‘nükleer şeffaflığın’ sona erdirilmesini ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan çekilmeyi talep ederken, Şii mezhebinin sekizinci imamının Meşhed kentindeki türbesini yöneten Astan Quds Rezevi Vakfı’na bağlı muhafazakâr Kuds gazetesi ise “Nükleer bomba üretme düşüncesi artık bir fantezi olmaktan çıktı” değerlendirmesinde bulundu.

Rouydad24, son dönemde belirgin biçimde artan bu açıklamaların, ülkenin temel dış ve güvenlik politikalarından birinde köklü bir değişikliğe gidilmesi için kamuoyunu siyasi açıdan hazırlama girişimi olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.

1 Nisan 2007’de düzenlenen bir protesto sırasında, Tahran’daki İngiliz Büyükelçiliği önünde toplanan İranlı radikal öğrenciler, nükleer programı destekleyen sloganlar attılar ve mart ayında İran sularına izinsiz girdikleri iddiasıyla gözaltına alınan 15 İngiliz denizcinin yargılanmasını talep ettiler. (AFP)
1 Nisan 2007’de düzenlenen bir protesto sırasında, Tahran’daki İngiliz Büyükelçiliği önünde toplanan İranlı radikal öğrenciler, nükleer programı destekleyen sloganlar attılar ve mart ayında İran sularına izinsiz girdikleri iddiasıyla gözaltına alınan 15 İngiliz denizcinin yargılanmasını talep ettiler. (AFP)

Nükleer bomba üretimini destekleyenler, bu silaha sahip bir ülkeye düşmanlarının saldırmaya cesaret edemeyeceğini, çünkü bunun bedelinin Kuzey Kore örneğinde olduğu gibi son derece ağır olacağını savunuyor. Ancak diğer taraftan, yalnızca nükleer bombaya sahip olmanın caydırıcılık sağlamayacağına dikkat çekerek şu değerlendirmede bulunuyorlar: “İran’ın ilk saldırıyı caydırması, karşılıklı misilleme kapasitesini koruması, güvenilir komuta ve denetim sistemlerine sahip olması ve saldırıya uğraması halinde saldırgana ağır kayıplar verebilecek kapasitede olduğu mesajını iletmesi gerekiyor. Aksi takdirde nükleer silaha sahip olmak, düşmanı saldırıdan caydırmak yerine, ülkenin nükleer kapasitesi geliştirilip istikrara kavuşmadan önce bu kapasiteyi yok etmeye teşvik edecektir.”

İran’da yürütülen bu tartışmanın ortaya çıkardığı sonuçlardan biri de nükleer silahın saldırılara karşı mutlak dokunulmazlık sağlamadığı. Nükleer güçler de sınırlı saldırılara, sabotaj eylemlerine, siber savaşlara, suikastlara ve ekonomik baskılara maruz kalabiliyor. Nitekim son savaşta nükleer bombalarına rağmen İran füzelerinin hedef almasını engelleyemeyen İsrail örneğinde de bu durum görüldü. Bu hususun dikkate alınması gerekiyor. Zira İran’ın ulusal güvenliğini tehdit eden unsurlar, ülkenin bazı bölgelerinin işgal edilmesi veya kara saldırısıyla sınırlı değil. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre askerî ve nükleer tesisler ile enerji, ulaşım ve ekonomi altyapıları da hedef alınma riskiyle karşı karşıya. Ayrıca nükleer bomba tüm tehditleri ortadan kaldırmıyor, yalnızca olası bir nükleer savaşın maliyetini artırıyor.

İran’ın nükleer bombaya sahip olması, nükleer silahlanma yarışı, nükleer silahların yayılması ve yeni uluslararası yaptırımların uygulanması risklerini beraberinde getiriyor.

Haber-analiz sitesi Fararu, 31 Ekim’de yayımladığı ‘Nükleer bomba... Nasıl ulusal bir talebe dönüştü?’ başlıklı haberinde, ‘nükleer doktrinin’ değiştirilmesinin ve nükleer bomba üretimine yönelmenin son dönemde ulusal bir talep haline geldiğini değerlendirdi. Nükleer silaha sahip olmayı destekleyenlerin, iki yıldan kısa bir süre içinde ülkenin iki savaş yaşamasına dikkat çekerek atom bombası üretmenin, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan çekilmenin ve nükleer belirsizlik politikasını benimsemenin İran’ın caydırıcılık kapasitesini güçlendireceğini savunduğu belirtildi. Böylece bu talebin ulusal bir mesele haline geldiği ve yankısının cuma namazı hutbelerine kadar ulaştığı ifade edildi.

Tahran Cuma İmamı Muhammed Cevad Hac Ali Ekberi, Kovid-19 nedeniyle yaklaşık iki yıl süren aradan sonra Tahran’daki ilk cuma namazı sırasında konuşuyor, 22 Ekim 2021. (Reuters)
Tahran Cuma İmamı Muhammed Cevad Hac Ali Ekberi, Kovid-19 nedeniyle yaklaşık iki yıl süren aradan sonra Tahran’daki ilk cuma namazı sırasında konuşuyor, 22 Ekim 2021. (Reuters)

Tahran Cuma İmamı Muhammed Cevad Hac Ali Ekberi, 30 Ekim’de yaptığı açıklamada, “Nükleer bombaya sahip olma meselesi, aceleyle alınmış ve üzerinde düşünülmemiş bir politika değil; İran halkının bilincinden, tarihsel deneyimlerinden ve ABD’nin verdiği sözleri yerine getirmemesinden kaynaklanıyor” dedi.

Karşı çıkan var mı?

Reformistler, Tahran Cuma İmamı’nın açıklamalarını eleştirdi. Bu isimler arasında Reform Cephesi Sözcüsü Cevad İmam da yer aldı. İmam, ‘nükleer doktrinin’ değiştirilmesinin ve nükleer bomba üretmenin gerekliliğine ilişkin tartışmaların sloganvari söylemlerle alınabilecek basit kararlar olmadığını belirterek, bu meselenin İran’ın güvenliği, ekonomisi, ulusal çıkarları ve geleceğiyle doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi.

Reformist Şark gazetesi de 31 Ekim’de Keyumers Eşteryan imzasıyla yayımladığı başyazıda, bu bilimsel meselenin siyasallaştırılarak siyasi kanatlar arasında bir çatışmaya dönüştürülmesi ve konuyla ilgili araştırmacıların ve bilim insanlarının görüşlerine başvurulmaması konusunda uyarıda bulundu. Gazete, İran’ın nükleer bombaya sahip olmasının nükleer silahlanma yarışına, nükleer silahların yayılmasına ve yeni uluslararası yaptırım dalgalarının uygulanmasına yol açabileceğini değerlendirdi. Gazeteye göre nükleer silah edinmek yalnızca askerî bir karar değil; güven inşa etmek, taahhütleri yönetmek ve bu konudaki ulusal diyaloğu ve ülkenin uzmanlık birikimini sürdürmek için nükleer diplomasiyi de gerektiriyor.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Jeopolitik gerilimler ekonomik krizleri nasıl derinleştiriyor?

Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)
Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)
TT

Jeopolitik gerilimler ekonomik krizleri nasıl derinleştiriyor?

Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)
Rus doğal gazını Baltık Denizi'nin altından Avrupa'ya taşıması planlanan ancak 26 Eylül 2026'da patlatılan “Nord Stream 2” boru hattının güzergâhını gösteren harita. (AFP)

Antoine el Hac

Küresel ekonomiyi tehdit eden riskler artık yalnızca büyümenin yavaşlaması, fiyatların yükselmesi veya borçların birikmesiyle sınırlı değil. Asıl tehlike, bu krizlerin birbirini beslemesinde yatıyor. Bunların en önemlisi olan borç krizi ise uluslararası çatışmaların arttığı, ittifakların değiştiği, enerji, kaynaklar ve sermaye üzerindeki rekabetin yoğunlaştığı bir ortamda giderek daha karmaşık bir hâl alıyor.

Öncelikle vurgulamak gerekir ki, borç krizi savaşlarla başlamıyor. Ancak savaşlar bu süreci hızlandırabiliyor. Krizin kökleri, yıllar boyunca artan borçlanmaya, finansman maliyetlerinin yükselmesine ve kamu yükümlülüklerinin büyümesine dayanıyor. Mevcut dönemi daha tehlikeli kılan ise ülkelerin krizlerin sonuçlarıyla mücadele etmek için borçlanmaya ihtiyaç duyması, buna karşılık aynı şokların borçlanma maliyetlerini artırarak geri ödeme kapasitelerini zayıflatması.

Venezuela'da bakımsız durumdaki bir petrol tesisinin önünde balıkçı teknesi. (Reuters)
Venezuela'da bakımsız durumdaki bir petrol tesisinin önünde balıkçı teknesi. (Reuters)

Borçlar ve ekonomik egemenlik

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) verilerine göre gelişmekte olan ülkelerin iç ve dış borçlarının toplamı 2025 yılında yaklaşık 35 trilyon dolara ulaştı. Aynı dönemde faiz yükü de kaygı verici seviyelere yükseldi. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'na (UNDP) göre ortalama bir gelişmekte olan ülke, kamu gelirlerinin yaklaşık yüzde 9,5'ini faiz ödemelerine ayırıyor. Bu, son 25 yılın en yüksek oranı.

Ancak sorun yalnızca borcun büyüklüğünden ibaret değil. Borcun çevrilme maliyeti ve yeniden finansman koşulları da büyük önem taşıyor. Faiz oranlarının düşük olduğu dönemlerde borçlanan ülkeler, bugün daha ağır koşullarda yeni borç yükümlülükleriyle karşı karşıya kalıyor. Üstelik kamu gelirleri, artan yükümlülükleri karşılayacak hızda büyümüyor. Uzun vadede borcunu ödeme kapasitesine sahip bir ülke bile borçlarını yenileyememesi veya yeniden yapılandıramaması durumunda ciddi bir likidite krizi yaşayabiliyor.

Finansman ihtiyacının ülkelerin dış politika tercihlerini etkileyen bir unsura dönüşmesiyle birlikte, mesele jeopolitik bir boyut kazanıyor. Finansal seçenekler daraldıkça alacaklılarla, uluslararası kuruluşlarla ve kredi ya da yatırım sağlayabilecek ülkelerle ilişkiler daha fazla önem kazanıyor. Böylece borçlar yalnızca mali bir yükümlülük olmaktan çıkıyor; özellikle dış finansman kaynakları sınırlı olan ülkelerin siyasi ve ekonomik hareket alanını daraltan bir faktöre dönüşebiliyor. Buna karşılık mali açıdan güçlü ülkelerin siyasi nüfuzu da artıyor.

Mali açıdan yeterli güce sahip olmayan ülkelerin, özellikle gerilimli bölgelerde bulunmaları veya çatışmalara sahne olmaları hâlinde ciddi risklerle karşı karşıya kaldıkları açık. Özel sektör alacaklılarıyla borçların yeniden yapılandırılması yıllar sürebiliyor. Bu durum belirsizlik dönemini uzatırken, yatırımların ve ekonomik büyümenin yeniden canlanmasını da geciktiriyor.

Enerji, savaşlar ve silahlanma yarışı

Finansman krizlerinin küresel ekonominin can damarı olan enerji piyasalarındaki dalgalanmalarla aynı dönemde gerçekleşmesi riskleri katlıyor. Enerji fiyatlarında yaşanan kalıcı artışlar üretim, ulaşım ve gıda maliyetlerini yükseltiyor. Enerji ithalatçısı ülkeler ise daha yüksek dış ödeme faturaları, para birimleri üzerindeki baskı ve ilave finansman ihtiyacıyla karşı karşıya kalıyor.

Enerji ticareti açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı'nda ticari gemiler. (Reuters)
Enerji ticareti açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı'nda ticari gemiler. (Reuters)

Merkez bankaları ise son derece zor bir denklemle karşı karşıya. Enflasyonla mücadele etmek için faiz oranlarını yüksek tutmaları durumunda hükümetlerin, şirketlerin ve hane halklarının borçlanma maliyetleri artıyor. Faizleri hızlı biçimde düşürmeleri hâlinde ise arz ve talep arasındaki dengesizliklerden kaynaklanan yeni enflasyon baskılarıyla karşılaşabiliyorlar. Bunun yanı sıra para birimlerinin değer kaybetmesi riski de ortaya çıkıyor.

Böylece herhangi bir jeopolitik şok, enerji piyasalarından para politikasına, oradan da tahvil piyasalarına ve kamu bütçelerine yayılıyor.

Bu finansal açmaz yalnızca gelişmekte olan ülkelerle sınırlı değil. Büyük ekonomilerin artan finansman ihtiyaçları ve savunma harcamalarındaki yükseliş, hükümetleri küresel tasarruf kaynakları için rekabete itiyor. Örneğin, savaşın sürdüğü Ukrayna'nın kamu borcu 212 milyar doları aşarken, rakibi Rusya'nın borcu 491 milyar doların üzerine çıkıyor. Avrupa Savunma Ajansı verilerine göre Avrupa Birliği'nin 27 üyesi 2026 yılında yaklaşık 454 milyar avro, yani gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2,4'ü oranında savunma harcaması yapacak.

Bunlara, özellikle yapay zekâ alanında faaliyet gösteren büyük teknoloji şirketlerinin veri merkezleri ve dijital altyapıya yönelik dev yatırımlarını finanse etmek için borç piyasalarına yönelmesi de eklenirse, daha küçük ve kırılgan borçlular açısından finansman maliyetleri yükselebilir.

Böylece stratejik gücü artırmanın araçları olarak görülen silahlanma yarışı ve teknolojik yatırımlar, kalkınma, temel kamu hizmetleri ve altyapı için finansmana ihtiyaç duyan ülkelerin mali hareket alanını daraltabilir.

Uluslararası reformlar uygulama sınavında

Uluslararası toplumun bu sorunlarla mücadeleye sıfırdan başlamadığını belirtmek gerekir. İspanya'nın Sevilla kentinde 2025 yılında düzenlenen Dördüncü Uluslararası Kalkınma Finansmanı Konferansı, borç yönetiminin iyileştirilmesini ve borçlu ülkelerin şoklarla mücadele kapasitesinin artırılmasını amaçlayan girişimlere ivme kazandırdı.

Bu girişimler arasında doğal afetler veya krizler sırasında borç ödemelerinin askıya alınması, borçların kalkınma finansmanı karşılığında takas edilmesi ve borçların yeniden yapılandırılmasının kolaylaştırılması bulunuyor.

Mumbai Borsası'nda bir aracı. Uluslararası çatışmalar hisse senedi fiyatlarını da etkiliyor. (Reuters)
Mumbai Borsası'nda bir aracı. Uluslararası çatışmalar hisse senedi fiyatlarını da etkiliyor. (Reuters)

İklim kaynaklı, askerî ve finansal risklerin iç içe geçtiği bir dünyada bu araçlar büyük önem taşıyor. Borç ödemelerinin askıya alınması, olağanüstü bir şoktan etkilenen ülkelere kaynaklarını borç servisine harcamak yerine acil ihtiyaçlara yönlendirme fırsatı sağlayabilir. Borç takası uygulamaları ise mali yükün hafifletilmesini, yenilenebilir enerji yatırımları, eğitim ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ve altyapının modernleştirilmesi gibi kalkınma projelerinin finansmanına bağlayabilir.

Ancak bu girişimlerin etkili olabilmesi, ne kadar hızlı uygulandıklarına ve alacaklıların sürece katılmaya ne ölçüde istekli olduklarına bağlı. Ağır baskı altındaki ülkeler, reformların somut mekanizmalara dönüşmesi için yıllarca bekleyemez. Bu nedenle kalkınma bankalarının sağladığı uygun koşullu finansmanın genişletilmesi, mali garantilerin güçlendirilmesi ve krizlere hızlı müdahale mekanizmalarının oluşturulması gerekiyor.

Bu çerçevede Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası, Eylül 2026'da yoksul ülkelerde borç sürdürülebilirliğinin değerlendirilmesine ilişkin reformları onayladı. Reformlar, ülke içi ve uzun vadeli risk analizlerinin iyileştirilmesini de kapsıyor. Revize edilen çerçevenin 2027'nin ikinci yarısında uygulanmaya başlanması bekleniyor.

Tasarruf politikaları krizden çıkış stratejisi değil

Hükümetler bütçe açığını kontrol altına almak amacıyla harcamaları kısmaya yönelebilir. Ancak tasarruf politikaları tek başına borç sürdürülebilirliğini garanti etmiyor. Altyapı, eğitim ve sağlık yatırımlarının azaltılması kısa vadede mali baskıyı hafifletebilir; ancak uzun vadede verimliliği, ekonomik büyümeyi ve gelecekteki kamu gelirlerini zayıflatır. Kamu hizmetlerinin gerilemesi ve istihdam olanaklarının daralması da toplumsal gerilimleri artırabilir ve artık seçimlerin bile sona erdiremediği siyasi istikrarsızlığı derinleştirebilir.

Dolayısıyla mali disiplin ile üretken yatırımların bir arada yürütülmesi, iç ve dış borç yönetiminin iyileştirilmesi, döviz kuru dalgalanmalarından ve ülkeleri sürekli borçlanma döngüsünde tutabilecek yeniden finansman risklerinden kaynaklanan tehlikelerin azaltılması gerekiyor. Arjantin bunun açık örneklerinden biri. Uluslararası düzeyde ise en kırılgan ülkelerin yeniden borç batağına sürüklenmeden kalkınmayı finanse edebilmeleri sağlanmalı.

Ukrayna cephesinde görev yapan askerler. Rusya-Ukrayna savaşı büyük mali kaynakları tüketiyor. (Arşiv – Reuters)
Ukrayna cephesinde görev yapan askerler. Rusya-Ukrayna savaşı büyük mali kaynakları tüketiyor. (Arşiv – Reuters)

Sonuç olarak küresel borç krizini, uluslararası çıkarlar haritasını yeniden şekillendiren jeopolitik dönüşümlerden ayrı değerlendirmek mümkün değil. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre savaşlar enerji maliyetlerini yükseltiyor, stratejik rekabet askerî harcamaları artırıyor, yüksek faiz oranları mali seçenekleri daraltıyor; hükümetler ve şirketler ise finansman kaynakları için giderek daha fazla rekabet ediyor.

Asıl tehlike tek bir ülkenin borçlarını ödeyemez hâle gelmesi değil; çok sayıda ülkede finansman krizlerinin aynı anda yaşanması ve mali baskıların bir kalkınma ve istikrar krizine dönüşmesi. Borç servisinin maliyeti yatırımları engelleyecek seviyelere ulaştığında mesele bütçelerin ve rakamların ötesine geçiyor. Bu durum, küresel ekonomik sistemin büyük güçlerin çıkarları ile daha az zengin ülkelerin büyüme, istikrar ve barış içinde yaşama hakkı arasında denge kurabilme kapasitesini sınayan bir teste dönüşüyor.