​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



Buzlar eriyor… Peki sınırlar da değişecek mi?

Arktik Okyanusu’ndaki Çukçi Denizi’nde deniz buzullarının erimesiyle oluşan su birikintilerinden su örnekleri toplayan bilim insanları, 10 Temmuz 2011 (Reuters)
Arktik Okyanusu’ndaki Çukçi Denizi’nde deniz buzullarının erimesiyle oluşan su birikintilerinden su örnekleri toplayan bilim insanları, 10 Temmuz 2011 (Reuters)
TT

Buzlar eriyor… Peki sınırlar da değişecek mi?

Arktik Okyanusu’ndaki Çukçi Denizi’nde deniz buzullarının erimesiyle oluşan su birikintilerinden su örnekleri toplayan bilim insanları, 10 Temmuz 2011 (Reuters)
Arktik Okyanusu’ndaki Çukçi Denizi’nde deniz buzullarının erimesiyle oluşan su birikintilerinden su örnekleri toplayan bilim insanları, 10 Temmuz 2011 (Reuters)

Alaa Emara

İklim değişikliğinin etkileri artık sıcaklık artışları, seller ve kuraklıkla sınırlı kalmayıp, ülkelerin sınırları ile toprakları, suları ve doğal kaynakları üzerindeki egemenliklerini ilgilendiren daha karmaşık bir boyuta ulaştı. Buzulların erimesi, kıyıların gerilemesi ve nehir yataklarının değişmesiyle birlikte, uluslararası sınırların çizilmesinde tarihi olarak kullanılan bazı coğrafi unsurlar istikrarını yitirmeye başladı. Bu durum, benzeri görülmemiş hukuki ve siyasi soruları beraberinde getiriyor: Küresel ısınma nedeniyle iki ülke arasındaki sınırlar değişebilir mi? Bir devlet, topraklarının bir kısmı sular altında kalırsa deniz haklarını koruyabilir mi?

Deniz seviyesinden yaklaşık 3 bin 480 metre yükseklikteki Alpler’in zirvelerinde yer alan küçük bir dağ kulübesi, bu dönüşüme somut bir örnek teşkil ediyor. İtalyanlar tarafından 1984 yılında İsviçre sınırındaki Testa Grigia zirvesi yakınlarında inşa edilen Rifugio Guide del Cervino adlı dağ kulübesi, buzulların gerilemesiyle iki ülke arasındaki sınırın belirlenmesinde temel alınan doğal özelliklerin değişmesi sonucu kendisini bir sınır anlaşmazlığının merkezinde buldu.

İnşa edildiği dönemde İtalya topraklarında yer alan kulübe, Theodul Buzulu’nun bazı kısımlarının erimesiyle birlikte su bölümü çizgisinin (yükseltilerin her iki yanındaki su akış yönlerini ayıran ve dağlık sınırların belirlenmesinde referans alınan çizgi) yer değiştirmesinden etkilendi. Daha önceki coğrafi tahminler, binanın idari ve ekonomik olarak İtalya ile bağı sürmesine karşın, sınırın değişen güzergahına göre yaklaşık üçte ikisinin İsviçre tarafında kalabileceğini göstermişti.

cdhyju
Arjantin’in güneyindeki Patagonya bölgesinde, Santa Cruz eyaletine bağlı El Calafate kenti yakınlarında, Perito Moreno Buzulu’nun ön kenarının çökmesini bekleyen turistler, 2 Mart 2012 (Reuters)

Konu, iki ülke arasında doğal değişiklikleri ve yerel çıkarları gözeten bir uzlaşı bulmak amacıyla müzakerelere dönüştü. Mayıs 2023’te ortak bir komisyon, Testa Grigia, Plateau Rosa, Kouch Karell ve Guba di Rollin bölgelerinde sınırların değiştirilmesine yönelik bir tasarıya varırken, İsviçre Federal Konseyi 27 Eylül 2024’te anlaşmanın imzalanmasını onayladı.

İtalyan basınında yer alan haberlere göre, önerilen düzenlemeler diğer sınır değişiklikleri karşılığında kulübenin İtalya topraklarında kalmasını sağlıyor.

Coğrafyanın oluşumu

Bu olay, iklim değişikliğinin bazı uluslararası sınırların dayandığı coğrafyayı nasıl yeniden şekillendirebileceğini, ancak bunun egemenliğin bir ülkeden diğerine otomatik olarak geçeceği anlamına gelmediğini gözler önüne seriyor. Sınırların su bölümü çizgisini ya da hareketli doğal unsurları takip ettiği bölgelerde çevresel değişiklikler yeniden ölçüm ve sınırlandırma yapılmasını veya yeni anlaşmalara varılmasını zorunlu kılabilirken, sabit koordinatlar veya bağlayıcı anlaşmalarla belirlenen sınırlar kendi yasal kurallarına tabi kalmayı sürdürüyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İsviçre Federal Topoğrafya Ofisi’ne göre, toplam 578 kilometre uzunluğundaki İsviçre-İtalya sınırının yaklaşık 40 kilometresi kalıcı karlar veya buzullar üzerinden geçiyor. Theodul Buzulu’nun gerilemesi, 1940 ile 2000 yılları arasında sınır kesimlerinden birinin 100 ila 150 metre arasında yer değiştirmesine neden oldu; bu durum da dağlık bölgelerde meydana gelebilecek değişimlerin boyutunu net bir şekilde ortaya koyuyor.

Bazı anlaşmalar nehir yatağındaki kademeli değişime bağlı olarak sınırın kaymasına izin verirken, diğer anlaşmalar -özellikle değişim ani bir sapmadan kaynaklandığında- yatak değişse bile sınırı sabit tutuyor.

Mısır’ın Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi eski Koordinatörü Hişam İsa, Al Majalla’ye yaptığı açıklamada, iklim değişikliğinin devletlerin sınırlarını doğrudan ve dolaylı olarak etkileyebileceğini, hatta ulusal egemenlik, güç dengeleri ve uluslararası jeopolitik çatışmalarda belirleyici bir faktöre dönüşebileceğini belirtti.

Bu riskler yalnızca buzullarla sınırlı kalmayıp, yağış düzenlerindeki değişiklikler ve şiddetli seller, ülkeler arasında sınır oluşturan nehir yataklarını da etkileyebiliyor. Doğal erozyon ve birikme süreçleri zamanla bazı nehir yataklarının değişmesine katkıda bulunurken, seller bu hatlarda ani kaymalara yol açarak arazi mülkiyeti, su hakları ve doğal kaynaklara erişim konularında anlaşmazlıkları tetikleyebiliyor.

Bununla birlikte, söz konusu değişimlerin hukuki etkisi her bir sınırı düzenleyen antlaşmalara göre farklılık gösteriyor. Bazı anlaşmalar nehir yatağındaki kademeli değişime bağlı olarak sınırın kaymasına izin verirken, diğer anlaşmalar -özellikle değişim ani bir sapmadan kaynaklandığında- yatak değişse bile sınırı sabit tutuyor. Bu nedenle iklim değişikliği ile sınır anlaşmazlıkları arasındaki ilişki otomatik ya da kaçınılmaz olmayıp, sınırın niteliğine ve onu düzenleyen hukuki kurallara bağlı olarak şekilleniyor.

Alpler’deki buzulların erimesi karasal sınırların konumunu değiştirebiliyorsa, deniz seviyesinin yükselmesi özellikle deniz alanlarının büyüklüğü ve bazı ekonomik haklarının sınırları kıyı coğrafyalarına bağlı olan kıyı ülkeleri ile küçük ada devletleri açısından daha geniş ve karmaşık sorunları beraberinde getiriyor.

Kıyı arazilerinin kaybı

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ne (IPCC) göre, küresel ortalama deniz seviyesi 1901 ile 2018 yılları arasında yaklaşık 20 santimetre yükseldi. Yükselme hızı 1901-1971 yılları arasında yılda ortalama 1,3 milimetre iken, 2006-2018 yılları arasında yılda yaklaşık 3,7 milimetreye ulaştı. Bu durum esas olarak okyanus sularının ısınarak genleşmesinden, ayrıca Grönland ve Antarktika’daki buzullar ile buz tabakalarının erimesinden kaynaklanıyor.

Bu olgunun etkileri, yalnızca kıyı topraklarının kaybıyla sınırlı kalmayıp kıyı erozyonu, deniz taşkınlarının artması, tatlı su kaynaklarına tuzlu su karışması gibi sonuçların yanı sıra altyapı ve yerleşim alanlarını da tehdit ediyor. Aralarında Tuvalu, Kiribati ve Marshall Adaları’nın da bulunduğu alçak rakımlı ada ülkeleri, sınırlı yüzölçümleri ve topraklarının büyük bölümünün deniz seviyesinden sadece birkaç metre yüksekte olması nedeniyle olağanüstü zorluklarla karşı karşıya bulunuyor.

Tuvalu, 2021 yılında İskoçya’nın Glasgow kentinde düzenlenen BM İklim Değişikliği Konferansı (COP26) sırasında bu meseleye dikkat çekmişti. Dönemin Dışişleri Bakanı Simon Kofe, denizin içinde durarak kaydettiği görüntülü mesajla, yükselen okyanus seviyelerinin ülkesi için oluşturduğu varoluşsal tehdidi somut bir şekilde gözler önüne sermişti.

Madde 3, her kıyı devletine karasularının genişliğini esas hatlardan itibaren 12 deniz milini aşmayacak şekilde belirleme hakkı tanırken, 57. madde münhasır ekonomik bölgenin bu hatlardan itibaren 200 deniz milinin ötesine uzanamayacağını hükme bağlıyor.

Uyarı yalnızca evlerin sular altında kalması ve kara kayıplarıyla sınırlı olmayıp, devletin geleceğini, topraklarının büyük bölümü yaşanamaz hale gelse dahi vatandaşlarının vatandaşlık, kimlik ve deniz alanlarındaki egemenlik haklarını koruma mücadelesini de kapsıyordu.

İsa, kıyı devletlerinin kara ve kıyılarında meydana gelen fiziksel değişimlere rağmen egemenlik haklarını koruma zorluğuyla karşı karşıya kalacağını belirterek; deniz sınırlarının hukuki olarak sabitlenmesi, koordinatların belgelenmesi ve iklim değişikliklerinin toprak ya da kaynak çatışmalarına dönüşmesini engelleyecek uluslararası uzlaşıların sağlanmasının önemini vurguladı.

Bu mesele, devletlerin deniz ve okyanuslardaki hak ve yükümlülüklerini düzenleyen 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi kapsamında özel bir hukuki önem taşıyor. Sözleşmenin 5. maddesine göre karasuları, olağan durumlarda kıyı devletince resmi olarak tanınan deniz haritalarında gösterildiği üzere, kıyı boyunca uzanan en düşük cezir (alçak su) hattından itibaren ölçülüyor.

Sözleşmenin 3. maddesi her kıyı devletine karasularının genişliğini esas hatlardan itibaren 12 deniz milini aşmayacak şekilde belirleme hakkı tanırken, 57. madde münhasır ekonomik bölgenin bu hatlardan itibaren 200 deniz milinin ötesine uzanamayacağını hükme bağlıyor. Her bölgenin hukuki statüsü farklılık gösteriyor; devlet karasuları üzerinde tam egemenliğe sahipken, münhasır ekonomik bölgede doğal kaynakların aranması, işletilmesi ve yönetilmesinin yanı sıra bilimsel araştırmalar ile deniz çevresinin korunmasına ilişkin belirli egemen haklar ve yetkiler kullanıyor.

Kıyıların gerilemesi

Madde 76 ile düzenlenen kıta sahanlığı ise karasularının ötesindeki deniz tabanını ve bunun altını kapsamakta olup, doğal kıta kenarının bu mesafeye ulaşmadığı durumlarda yasal olarak 200 deniz miline kadar uzanmaktadır. Bu mesafe, devletin sözleşmede öngörülen bilimsel ve yasal şartları yerine getirmesi halinde daha da öteye uzanabilir; ancak dış sınırları, bazı durumlarda 350 deniz miline veya 2 bin 500 metre derinlik çizgisine göre ölçülen bir mesafeye ulaşabilen özel kısıtlamalara tabidir.

Bu durum, kıta sahanlığına ilişkin hakların münhasır ekonomik bölge haklarıyla tamamen aynı olmadığını, kıyı devletinin kıta sahanlığında yalnızca deniz tabanı ve altındaki doğal kaynakları araştırma ve işletme yetkisine sahip olduğunu, bu hakların mutlaka üstteki suların mülkiyetini gerektirmediğini ortaya koyuyor.

dvf
Tuvalu’nun en kalabalık adası olan Funafuti’nin havadan çekilmiş bir görüntüsü, 6 Eylül 2024 (Reuters)

Sorun, kıyıların gerilemesi veya bazı kara unsurlarının sular altında kalmasının, deniz alanlarının ölçüldüğü esas hatların konumu ve bu alanların dış sınırlarının doğal değişikliklere göre güncellenip güncellenmemesi gerektiği konusunda soru işaretleri yaratmasında yatıyor. Bu mesele, balıkçılık ya da petrol ve gaz arama çalışmaları için geniş deniz alanlarına bağımlı olan veya erozyona ve su baskınlarına maruz küçük adalara sahip ülkeler açısından giderek daha fazla önem kazanıyor.

Frontiers in Marine Science dergisinde yayımlanan bir araştırmada bilim insanları, uluslararası hukuk, coğrafya ve teknik verileri harmanlayan bir analizle deniz yetki alanları ve sınır belirleme süreçleri üzerinde deniz seviyesi yükselmesinin olası etkilerini ele aldı.

Çalışma, kıyıların değişmesinin ve bazı coğrafi referans noktalarının sular altında kalmasının, özellikle komşu ülkelerin taleplerinin çakıştığı durumlarda deniz alanlarının belirlenmesinde hukuki ve teknik sorunlara yol açabileceğini gösterdi. Ayrıca araştırmada, münhasır ekonomik bölge ile kıta sahanlığı arasındaki farklar ve deniz yetki alanlarının belirlenmesi ile ülkeler arasındaki sınırların çizilmesi arasındaki ayrımın önemi ele alındı.

Bununla birlikte, kıyı çizgisinin gerilemesi bir devletin deniz alanının bir kısmını mutlaka kaybedeceği anlamına gelmediği gibi, uluslararası anlaşmalarla belirlenmiş sınırlar da deniz seviyesinin yükselmesiyle kendiliğinden değişmiyor. Bu noktada, deniz sınırlarını sürekli coğrafi değişikliklere tabi kılmak yerine istikrarını güçlendirmeye yönelen güncel hukuki gelişmelerin önemi ortaya çıkıyor.

Uluslararası hukuk iklim sınavıyla karşı karşıya

Söz konusu mesele, Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) 23 Temmuz 2025 tarihinde devletlerin iklim değişikliği karşısındaki yükümlülüklerine ilişkin yayımladığı tavsiye kararıyla önemli bir hukuki boyut kazandı. UAD kararda, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca hukuka uygun şekilde belirlenmiş ve ilan edilmiş esas hatlar ile deniz alanlarının dış sınırlarına ait haritaların, sırf deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle kıyıların değişmesi gerekçesiyle güncellenmesinin zorunlu olmadığını vurguladı.

Bu yorum, tüm uyuşmazlıkları sona erdirip sınır belirleme süreçlerinin hukuki şartlarını ortadan kaldırmamakla birlikte, deniz sınırlarının istikrarını güçlendiriyor. Nitekim söz konusu yaklaşım, Pasifik Adaları Forumu’nun 2021 yılında kabul ettiği ve deniz seviyesi yükselse dahi yasal olarak belirlenmiş deniz alanlarının korunmasını öngören bildirgesiyle de örtüşüyor.

Getirilen bu koruma, karasal alanlarının küçülmesi nedeniyle geniş deniz ve ekonomi haklarını kaybetme endişesi taşıyan Tuvalu ve Marshall Adaları gibi küçük ada ülkeleri için kritik önem taşıyor. Ancak yanıtı en karmaşık soru, toprakları tamamen sular altında kalan ve nüfusu göç etmek zorunda kalan bir devletin hukuki varlığının gelecekte ne olacağı noktasında toplanıyor.

Güney Amerika’nın güneyinde, Şili ile Arjantin arasında uzanan Güney Patagonya Buz Sahası bölgesi, iklim değişikliğinin uluslararası sınırlar üzerindeki etkisinin bir başka boyutunu gözler önüne seriyor.

UAD, bir devletin kurulduktan sonra unsurlarından birinin ortadan kalkmasının, hukuki varlığının sona ermesi sonucunu doğurmayacağını açıklamakla birlikte; ülke toprağının tamamen kaybedilmesi durumunda egemenliğin kullanılması, kurumların sürekliliği ve nüfusun haklarına ilişkin tüm hususları karara bağlamadı.

İsa, Tuvalu ve Kiribati gibi alçak rakımlı ülkelerin taşkınlar, suların tuzlanması ve yaşanabilir toprak kaybı gibi artan risklerle karşı karşıya kaldığını, hukuki ve pratik karmaşıklıklar sürse de bu devletlerin uluslararası alanda tanınmasını ve egemenlik haklarını korumaya yönelik uluslararası eğilimin güçlendiğini ifade etti.

gh
3 bin 480 metre yükseklikteki Testa Grigia zirvesinde bulunan Rifugio Guide del Cervino adlı dağ kulübesi, 28 Kasım 2020 (AFP)

Güney Amerika’nın güneyinde, Şili ile Arjantin arasında uzanan Güney Patagonya Buz Sahası bölgesi ise iklim değişikliğinin uluslararası sınırlar üzerindeki etkisinin bir başka boyutunu gözler önüne seriyor. İki ülke arasındaki anlaşmazlık, dağ zirveleri ve su bölümü çizgisine ilişkin 1881 Antlaşması ile 1893 Protokolü’nün farklı yorumlanmasına dayanıyor.

İki ülke 1998 yılında sınırın belirli kesimlerinde uzlaşmaya varmış olsa da bir bölümün belirlenmesi ve çizilmesi süreci tamamlanmayı bekliyor. Buzulların erimesi, kayalık alanların ortaya çıkması ve bazı su akış düzenlerinin değişmesiyle birlikte sınır belirlemede kullanılan doğal unsurların tespitini etkileyerek sürece yeni karmaşıklıklar ekliyor.

Deniz anlaşmazlığı

Uydu verileri, son on yıllarda Patagonya buz sahalarının kütle kaybettiğini ve Tyndall Buzulu’nun da aralarında bulunduğu buzulların gerilediğini, bununla eş zamanlı olarak bu buzullarla bağlantılı göllerin genleştiğini doğruluyor.

Bununla birlikte, buzulların erimesi anlaşmazlığı doğrudan ortaya çıkarmadığı gibi, yasal sınırları kendiliğinden değiştirdiğine dair yeterli kanıt da bulunmuyor. Ancak bu durum, coğrafi ölçüm zorluklarını artırırken güncel haritaların önemini vurguluyor; ayrıca su kaynakları ve ekosistemler üzerinde de etkiler yaratıyor.

İsa, iklim değişikliğinin kendiliğinden yeni sınırlar oluşturmadığını, ancak buzulların çekilmesiyle doğal kaynaklara erişimin sağlanması ve ulaşım ile ekonomik faaliyetler için yeni güzergahların açılması sayesinde, özellikle tartışmalı bölgelerin stratejik önemini artırabileceğini ifade etti.

İklim değişikliğinin etkisi, yükselen sıcaklıklar ve azalan deniz buzunun daha önce erişilemeyen bölgelere mevsimsel erişimi kolaylaştırdığı ve bu bölgelerin ekonomik ve stratejik önemini artırdığı Arktik bölgesinde açıkça görülüyor.

En somut örneklerden birini, ABD ile Kanada arasında Alaska’nın kuzeyi ile Yukon bölgesi üzerindeki Beaufort Denizi’nin bir kısmını kapsayan deniz uyuşmazlığı oluşturuyor. Söz konusu uyuşmazlık, Birleşik Krallık ile Rusya arasında 1825 yılında imzalanan antlaşmaya dayanan sınırın farklı yorumlanmasından kaynaklanıyor. İklim değişikliği anlaşmazlığın doğrudan nedeni olmasa da, potansiyel petrol ve gaz rezervlerine yönelik ilginin artmasıyla bölgenin önemini artırdı. Eylül 2024’te iki ülke, çakışan deniz sınırları konusunda müzakerelerde bulunmak üzere ortak bir çalışma grubu kurdu.

Buzulların çekilmesi; seyrüsefer, ekonomik faaliyetler ve deniz güvenliği konularında tartışmaları da beraberinde getiriyor. Ancak çetin kutup koşullarının sürmesi nedeniyle bu durum, bölgenin yıl boyunca kesintisiz seyrüsefere elverişli hale geldiği anlamına gelmiyor. Yaşanan dönüşümler, devletleri coğrafi ölçümleri ve müzakereleri yoğunlaştırmaya, stratejik çıkarlarını yeniden değerlendirmeye sevk edebiliyor.

Alpler’den Pasifik adalarına, Patagonya buz sahalarından Beaufort Denizi’ne uzanan gelişmeler, iklim değişikliğinin coğrafya ile uluslararası hukuk arasındaki ilişkiyi derinden etkilemeye başladığını gösteriyor. Sabit görünen sınırlar değişen nehirler, buzullar ve kıyılara dayanabilirken; devletler egemenliklerini, kaynaklarını ve nüfuslarını korumak için istikrarlı hukuki kurallara ihtiyaç duyuyor.

Bir nehir yatağının değişmesi ya da bir buzul kütlesinin erimesi mutlaka bir sınır anlaşmazlığının doğacağı anlamına gelmiyor. Ancak asıl risk, değişen coğrafya ile mevcut yasal sınırlar arasındaki makasın açılmasında yatıyor; bu durum özellikle sınırlandırması henüz tamamlanmamış bölgelerde ikili anlaşmaların, hassas coğrafi ölçümlerin ve uluslararası iş birliğinin önemini artırıyor.

Buna karşılık, son hukuki gelişmeler iklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkeleri korumayı hedefliyor. Deniz sınırlarının istikrarını ve uluslararası hukuki kişiliklerinin devamlılığını güçlendiren bu adımlar, en yüksek emisyona sebebiyet veren devletlerin sorumluluk taşıdığı bir olgu yüzünden söz konusu ülkelerin egemenliklerini ve kaynaklarını kaybetmelerinin önüne geçmeyi amaçlıyor.

İsa, Al Majalla’ye yaptığı açıklamanın sonunda, iklim değişikliğinin dünyanın siyasi haritasını kendiliğinden yeniden çizmediğini, ancak uluslararası ilişkilerin coğrafi, ekonomik ve stratejik temellerini değiştirdiğini vurgulayarak, sınırların korunmasının artık egemenlik, iklim adaleti, güvenlik ve uluslararası hukukla doğrudan bağlantılı bir mesele haline geldiğini ifade etti.


Gerilimi düşürme girişimi Tahran’ın şartlarına takıldı

İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in reklam panosunun görüldüğü Tahran’da bir polis memuru trafiği denetliyor (AFP)
İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in reklam panosunun görüldüğü Tahran’da bir polis memuru trafiği denetliyor (AFP)
TT

Gerilimi düşürme girişimi Tahran’ın şartlarına takıldı

İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in reklam panosunun görüldüğü Tahran’da bir polis memuru trafiği denetliyor (AFP)
İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in reklam panosunun görüldüğü Tahran’da bir polis memuru trafiği denetliyor (AFP)

Bölgedeki gerilimi düşürmeye yönelik yoğun diplomatik girişimler, İran’ın savaşın sona erdirilmesi ve yeniden sükûnetin sağlanması için öne sürdüğü şartlara takılıyor.

Üst düzey bir İranlı yetkili dün yaptığı açıklamada, ülkesinin nükleer programını müzakere etmeyeceğini belirterek savaşın kesin olarak sona ermesi için ABD’nin Tahran’ın şartlarını yerine getirmesi gerektiğini vurguladı. İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney de Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai ile görüşmesinde, “ne savaş ne barış” durumuna son verilmesi gerektiğini belirtti ve Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün korunmasının önemine dikkat çekti.

Buna karşılık Katar Dışişleri Bakanlığı, İran’a iyi niyetini ortaya koyma, Körfez ülkelerine yönelik tehditleri durdurma ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden açma çağrısında bulundu. Doha yönetimi, bu adımların arabuluculuk çabalarının başarıya ulaşması ve krizin diplomatik yollarla çözülmesi için uygun koşulları oluşturacağını belirtti.

Moskova’da ise Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Gaz İhraç Eden Ülkeler Forumu kapsamında gerçekleştirdikleri görüşmede müzakerelerdeki son gelişmeleri, Hürmüz Boğazı’nı ve enerji arzını ele aldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre  Pezeşkiyan, ABD’nin bölgedeki askerî faaliyet ve adımlarının küresel enerji arzını ve piyasalarını ciddi biçimde sekteye uğrattığını söyledi.

İran’da ise bazı milletvekilleri, daha önce de gündeme getirdikleri Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan (NPT) çekilme ve atom bombası edinme yönündeki çağrılarını yineledi.


Eisenkot’tan Netanyahu’ya uyarı: İsrail’in güvenliğini siyasi amaçlarla kullanma

Muhalefetin adayı Gadi Eisenkot, Tel Aviv’de destekçilerine hitap ederken (Reuters)
Muhalefetin adayı Gadi Eisenkot, Tel Aviv’de destekçilerine hitap ederken (Reuters)
TT

Eisenkot’tan Netanyahu’ya uyarı: İsrail’in güvenliğini siyasi amaçlarla kullanma

Muhalefetin adayı Gadi Eisenkot, Tel Aviv’de destekçilerine hitap ederken (Reuters)
Muhalefetin adayı Gadi Eisenkot, Tel Aviv’de destekçilerine hitap ederken (Reuters)

Muhalefetin adayı Gadi Eisenkot, bugün erken saatlerde yaptığı açıklamada, İsrail halkının Başbakan Binyamin Netanyahu’ya karşı değişimi tercih ettiğini söyledi ve yeni bir hükümet kurmak için girişimde bulunacağını belirtti.

Tel Aviv’de destekçilerine hitap eden Eisenkot, kampanyanın son günlerinde İran’a saldırı düzenleyeceği yönündeki uyarılarını yoğunlaştıran Netanyahu’ya üstü kapalı bir uyarıda da bulundu. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre İran’a yönelik olası bir saldırının, hükümet kurmak için yürütülen koalisyon görüşmelerini geciktirebileceği değerlendiriliyor.

Eisenkot, “Netanyahu, İsrail’in güvenliğini siyasi çıkarlarına hizmet etmek için kullanmaya kalkışma” dedi.

Sandık çıkış anketlerine göre muhalefet koalisyonu, Netanyahu liderliğindeki koalisyonun az farkla önüne geçti. Ancak iki bloktan hiçbiri hükümet kurmak için gerekli olan 61 sandalyelik çoğunluğu elde etmeyi garantileyemedi.

Eisenkot, “Halk, Netanyahu’nun iktidarının devam etmesine karşı kararını verdi” dedi. Sözlerini sürdüren Eisenkot, “Bu kadar yüksek katılımla gerçekleşen bir seçimin ardından yeniden seçime gitmek yanlış olur” ifadelerini kullandı.