​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



Trump: İran savaşı Kongre ara seçimlerinden sonra bitecek

ABD Başkanı Donald Trump Dublin'de (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump Dublin'de (EPA)
TT

Trump: İran savaşı Kongre ara seçimlerinden sonra bitecek

ABD Başkanı Donald Trump Dublin'de (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump Dublin'de (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump, bugün Dublin'de gazetecilere yaptığı açıklamada, İran ile yaşanan savaşın kasım ayında yapılması planlanan Kongre ara seçimlerinin hemen ardından sona ereceğine inandığını ve savaşın bitimiyle birlikte petrol fiyatlarının keskin bir şekilde düşeceğini yineledi.

Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre Trump'ın açıklamalarında, "Bence bu çok yakında gerçekleşecek. Muhtemelen ara seçimlerin hemen ardından olacaktır. Seçimleri zorlaştırmak için mümkün olduğunca direnmeye çalışıyorlar. Ancak sanırım insanlar bunun farkında. Bu gerçekleştiğinde petrol fiyatları çökecek" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı, savaş sona erdiğinde petrol fiyatlarının keskin bir şekilde düşeceğini ve piyasanın normale döneceğini söyledi.


BRICS Zirvesi bugün Yeni Delhi’de başlıyor

Yeni Delhi’de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping için hazırlanan bir afiş (AFP)
Yeni Delhi’de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping için hazırlanan bir afiş (AFP)
TT

BRICS Zirvesi bugün Yeni Delhi’de başlıyor

Yeni Delhi’de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping için hazırlanan bir afiş (AFP)
Yeni Delhi’de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping için hazırlanan bir afiş (AFP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping bugün Yeni Delhi’ye gelerek Hindistan, Rusya ve İran liderleriyle birlikte, gündeminde çatışmalar, ticaret ve enerji dosyalarının öne çıkacağı BRICS Zirvesi’ne katılacak.

Zirvenin bugün başlayıp iki gün sürmesi beklenirken, şubat sonlarında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan Ortadoğu savaşı ile Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana devam eden savaşın, küresel ticaret ve petrol fiyatlarında yol açtığı dalgalanmalarla birlikte görüşmelere damga vurması bekleniyor.

Şi’nin ziyareti başlı başına önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Zira bu, Çin liderinin 2019’dan bu yana Hindistan’a gerçekleştirdiği ilk ziyaret olacak. Ziyaret, Himalayalar’daki ihtilaflı sınır boyunca iki ülke arasında yaşanan ve altı yıl önce kanlı çatışmalara sahne olan askeri gerilimin ardından, rakip iki ülke arasındaki yavaş ilerleyen yakınlaşma sürecinde önemli bir adım niteliği taşıyor.

Yeni Delhi’deki Bharat Mandapam Kongre Merkezi’nde BRICS ülkelerinin bayrakları (AP)
Yeni Delhi’deki Bharat Mandapam Kongre Merkezi’nde BRICS ülkelerinin bayrakları (AP)

Nükleer silahlara sahip iki Asya devi arasındaki ilişkiler, uçuşların yeniden başlatılması, üst düzey temasların ve vize işlemlerinin yeniden devreye alınması konusunda varılan anlaşmaların ardından kademeli olarak iyileşme gösterdi. Pekin yönetimi dün yaptığı açıklamada, “Çin, iletişimi güçlendirmek, iş birliğini pekiştirmek ve farklılıkları uygun şekilde ele almak suretiyle Hindistan ile birlikte çalışmaya hazır” ifadesini kullandı.

Bununla birlikte, devam eden sınır anlaşmazlıklarının gölgesinde ilişkilerdeki güvensizlik büyük ölçüde varlığını koruyor. İki ülke, Çin’in Tibet bölgesinin sınırında yaklaşık 3 bin 500 kilometre boyunca uzanan ihtilaflı sınır hattında askeri konuşlanmalarını sürdürüyor.

Hindistan Dışişleri Bakanlığı’na göre Şi, bugün Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile doğrudan görüşmeler gerçekleştirecek.

Onlarca Tibetli ise dün Yeni Delhi’de Şi’nin ziyaretini protesto etti. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre göstericiler, Çin liderinin ziyaretine karşı çıkan pankartlar taşıdı. Göstericiler, 1959’da Çin’in baskı kampanyasından kaçarak Hindistan’a yerleşen ve sürgünde yaşayan ruhani liderleri Dalay Lama gibi Tibet’ten sürgün edilmiş durumda.

BRICS, 2009’dan beri

BRICS, ABD ve Batılı güçlerin hâkim olduğu G7 gibi oluşumların dışında, Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin'den oluşan büyük gelişmekte olan ekonomileri bir araya getirmek amacıyla 2009’da kuruldu. Güney Afrika da kısa süre sonra oluşuma katıldı.

Oluşum daha sonra Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İran’ın yanı sıra diğer ülkeleri de kapsayacak şekilde genişledi.

Yeni Delhi’de bir polis devriyesi (EPA)
Yeni Delhi’de bir polis devriyesi (EPA)

Zirvenin düzenlenmesinden önce Modi, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ı kabul etti. Pezeşkiyan, “Bir ülke ticareti, enerjisi, altyapısı ve finans sistemi üzerinde siyasi ve ekonomik baskılara maruz kaldığında, bunun sonuçları sınırlarını aşar” dedi.

İran, savaşın başlamasından bu yana küresel enerji arzı açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı’nı kapalı tutuyor. Bu durum petrol fiyatlarında sert yükselişe yol açarken, Brent petrolünün varil fiyatı bu hafta yeniden 100 doların üzerine çıktı.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi, 23 Ekim 2024 tarihinde Rusya’da düzenlenen bir önceki zirvede (Reuters)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi, 23 Ekim 2024 tarihinde Rusya’da düzenlenen bir önceki zirvede (Reuters)

Bu savaş, BRICS üyeleri arasında bölünmeye yol açıyor. Rusya ve Çin, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Tahran’a ve İran’la ticari ilişkilerini sürdüren ülkelere yönelik, İran ekonomisini boğmayı amaçlayan ağır yaptırımlarına rağmen İran’la ticaret yapmayı sürdürüyor.

Hindistan hükümetine yakın Observer Research Foundation’da analist olarak görev yapan Harsh Pant, AFP’ye yaptığı açıklamada, “Bu çatışma, zirvedeki temel ayrışma noktası olacak” dedi.

Öte yandan Modi dün Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüştü. Görüşme, Rus liderin Hindistan’a gerçekleştirdiği son ziyaretin üzerinden altı ay geçtikten sonra yapıldı. Yeni Delhi yönetimi, iki liderin Ortadoğu ve Ukrayna konusunda ‘görüş alışverişinde bulunduğunu’ belirterek, Modi’nin ‘çatışmaların yalnızca diyalog ve diplomasi yoluyla çözülebileceğini’ bir kez daha vurguladığını bildirdi.

Hindistan, Moskova’nın geleneksel müttefiklerinden biri olarak öne çıkarken, petrol gelirlerinin Moskova’nın Ukrayna’daki savaşını finanse etmesine imkân sağladığı gerekçesiyle ABD’nin uyguladığı yaptırımlara rağmen Rus petrolü ithalatını sürdürdü.

Bu durum, Yeni Delhi’nin Ortadoğu’daki savaşın yol açtığı enerji krizini aşmasına yardımcı oldu.


Grönland ve Hakikat saati: Avrupa Washington’dan stratejik olarak bağımsızlaşabilir mi?

 (Google Haritalar)
(Google Haritalar)
TT

Grönland ve Hakikat saati: Avrupa Washington’dan stratejik olarak bağımsızlaşabilir mi?

 (Google Haritalar)
(Google Haritalar)

Antoine el Hac

İlk bakışta Grönland, dünyanın en kuzeyinde yer alan, iki milyon kilometrekareyi aşan yüzölçümüne karşın yalnızca 57 bin kişinin yaşadığı, uzak ve buzlarla kaplı bir ada gibi görünebilir. Ancak ada çevresinde yaşananlar artık Danimarka Krallığı içinde özerk yönetime sahip bölgenin geleceğiyle sınırlı bir mesele olmaktan çıktı. Grönland giderek Avrupa’nın, stratejik çıkarlarını Amerikalı müttefikine tamamen bağımlı olmadan savunma kapasitesinin gerçek bir testine dönüşüyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in kısa süre önce adanın başkenti Nuuk’a yaptığı ziyaretin önemi de buradan kaynaklanıyor. Von der Leyen’in iletişim, temiz enerji ve kritik ham maddelerin araştırılması gibi alanları kapsayan Grönland projelerine 200 milyon avro tahsis edileceğini açıklaması yalnızca ekonomik bir girişim değildi. Bu aynı zamanda açık bir siyasi mesajdı: Avrupa, Arktik bölgesinde daha güçlü bir varlık göstermek, jeopolitik önemi giderek artan bu bölgede nüfuz sahibi olmak ve Grönland ile Danimarka’nın dış baskılar karşısında yanında durmak istiyor. Buradaki dış baskının adresi ise ABD.

Grönland’ın konumu ve Arktik buzullar

Von der Leyen, “Avrupa, Grönland ve Arktik bölgesinde daha fazla varlık göstermeyi ve angaje olmayı seçti” dedi. Grönland’ın geleceğine, “başka hiç kimsenin değil”, Grönland halkının ve Danimarka’nın karar vereceğini vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın adını doğrudan anmaktan kaçınsa da mesajının muhatabının Washington olduğu açıktı.

Trump’ın yılın başında Grönland’ın kontrolünü ele geçirme yönündeki isteği Avrupa’da şok etkisi yarattı. Sorun, ABD’nin bu yöndeki talebinden çok, Cumhuriyetçi başkanın “projesini” ifade etme biçimiydi. Özellikle de hedefine ulaşmak için güç kullanımını dışlamaması, Avrupa’da büyük tepki yarattı.

Avrupalılar bir anda göz ardı edilmesi zor bir çelişkiyle karşı karşıya kaldı: Güvenlik ve savunma açısından bel bağladıkları müttefik, aynı zamanda NATO ve Avrupa Birliği üyesi Danimarka’ya, kendisine bağlı özerk bir bölgenin geleceği konusunda baskı uyguluyordu.

Grönland’ın önemi, Arktik bölgesine açılan güneybatı kapısı olmasından kaynaklanıyor. Küresel ısınmanın etkisiyle buzulların erimesi, ticari açıdan büyük önem taşıyan yeni deniz rotalarının açılmasına yol açarken, bölge aynı zamanda zengin mineral kaynaklarına ve stratejik ham maddelere ev sahipliği yapıyor. Bu nedenle büyük güçler, gelecekte ortaya çıkabilecek jeopolitik ve jeoekonomik gelişmeleri öngörerek Arktik bölgesini askerileştirme yarışına giriyor.

Dolayısıyla Grönland yalnızca Avrupa’nın Danimarka’yı koruma ya da toprak bütünlüğü ve egemenlik ilkesini savunma kapasitesini sınamıyor. Ada, Avrupalıların uzun süredir yanıtlamaktan kaçındığı daha büyük bir soruyu da gündeme getiriyor: Avrupa, ABD’den bağımsız bir stratejik güç haline gelebilir mi?

Avrupa Birliği’nin girişimi

Avrupa, Arktik bölgesinin kaynaklarının gelecekteki sanayi ve teknoloji rekabetinde belirleyici olacağının farkında. Nadir toprak elementleri ve kritik ham maddeler, yeşil dönüşüm ve dijital endüstriler açısından hayati önem taşıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bunun yanı sıra Arktik deniz yollarının dünya ticareti ve küresel güvenlik açısından önemi de giderek artıyor. Bu nedenle Avrupa bölgeyi ABD, Rusya veya Çin’e bırakmak istemiyor.

Brüksel’in Grönland’a yönelik açıkladığı 200 milyon avroluk paket de bu çabanın yalnızca başlangıcı. Avrupa Komisyonu, Grönland’a ayrılan finansmanın 2034 yılına kadar iki katından fazla artırılarak 530 milyon avroya çıkarılmasını önerdi. Bunun yanında eğitim, altyapı, balıkçılık, turizm, enerji, araştırma, siber güvenlik ve iklim değişikliğiyle mücadele alanlarında iş birliğinin güçlendirilmesi planlanıyor.

Ancak para tek başına Avrupa’nın bağımsızlığını sağlayamaz. Grönland bir sınavsa, Avrupa’nın bu sınavdaki başarısı, üye ülkeler arasındaki görüş ayrılıklarını aşmasına, ekonomik gücünü siyasi ve güvenlik alanlarında nüfuza dönüştürmesine ve çıkarlarının en büyük müttefikinin çıkarlarıyla çatıştığı durumlarda hareket edebilmesini sağlayacak savunma ve sanayi kapasitesini oluşturmasına bağlı.

Bu, Ukrayna savaşının Avrupa’ya bıraktığı en önemli derslerden biri. Avrupa, kritik kapasite ve kaynaklarda başkalarına bağımlı olmanın siyasi bağımsızlığını sınırladığını ve karar alma yeteneğini kısıtladığını gördü. Grönland’da yaşananlar ise bu derse yeni bir bölüm ekliyor: Stratejik bağımsızlık, Atlantik’in diğer yakasıyla mutlaka kopuş anlamına gelmiyor; çıkarların çatıştığı durumlarda “hayır” diyebilecek kapasiteye sahip olmak anlamına geliyor.

Coğrafya, kaynaklar ve güvenlik

Bu nedenle Grönland, yüzölçümü ve nüfusunun ortaya koyduğundan çok daha önemli bir konuma sahip. Ada; coğrafyanın kaynaklar, güvenlik ve egemenlikle kesiştiği, ABD, Avrupa, Rusya ve Çin’in çıkarlarının karşı karşıya geldiği kritik bir noktada bulunuyor. Daha da önemlisi, Grönland Avrupa’yı adeta aynanın karşısına geçirerek bir dönüm noktasıyla yüzleştiriyor.

Brüksel, Grönland’daki varlığını gerçek bir ekonomik, siyasi ve güvenlik ortaklığına dönüştürebilir; Danimarka’nın ve ada halkının çıkarlarını Washington’la ciddi bir çatışmaya girmeden savunabilirse, uzun süredir özellikle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından dile getirilen stratejik bağımsızlık hedefi doğrultusunda önemli bir adım atmış olacak.

Buna karşılık Avrupa yalnızca açıklamalar ve sınırlı yatırımlarla yetinir, güvenlik açısından ABD’nin gücüne bağımlı olmaya devam ederse, “stratejik bağımsızlık” siyasetçilerin tekrarladığı bir slogandan öteye geçemeyecek.

Grönland, dolayısıyla buzlarla kaplı bir ada uğruna verilen mücadeleden çok daha fazlası. Asıl mesele, Avrupa’nın Amerikan şemsiyesi altında öncelikle ekonomik bir güç olarak kalmayı mı sürdüreceği, yoksa nihayet kendi çıkarlarını koruyabilecek jeopolitik bir güce mi dönüşeceği.