​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



İsviçre’de kritik görüşmeler yarın başlıyor, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı kapatma hamlesi

İsviçre’de kritik görüşmeler yarın başlıyor, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı kapatma hamlesi
TT

İsviçre’de kritik görüşmeler yarın başlıyor, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı kapatma hamlesi

İsviçre’de kritik görüşmeler yarın başlıyor, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı kapatma hamlesi

İran nükleer anlaşmasının geleceği ve “İsviçre süreci”ne ilişkin uluslararası beklentilerin arttığı bir dönemde, bölgedeki diplomatik ve askeri gelişmeler hız kazandı. Lübnan’daki ateşkes süreci ise siyasi ve askeri çekişmelerin gölgesinde yeni bir aşamaya girdi.

Şarku’l Avsat’ın İsrail’in Kanal 12 televizyonundan aktardığına göre Başbakan Binyamin Netanyahu ile Savunma Bakanı Yisrael Katz ateşkesin sürdürülmesi, ancak birliklerin mevcut mevzilerinde kalması yönünde talimat verdi. Buna karşılık Hizbullah, ateşkesi ihlal ettiği yönündeki suçlamaları reddederek, bunların ABD ile İran arasında yürütülen anlaşma sürecini sabote etmeyi amaçladığını savundu.

Öte yandan Lübnan Sağlık Bakanlığı, son çatışmalarda hayatını kaybedenlerin sayısının 4 bini aştığını açıkladı.

Bölgedeki tansiyonu yükselten önemli bir adım da Tahran’dan geldi. İran’ın Mehr Haber Ajansı, Ortak Yüksek Askerî Komutanlığın Hürmüz Boğazı’nın gemi trafiğine kapatılması yönünde karar aldığını ve bunun “ilk aşama” olduğunu duyurdu.

İranlı yetkililer, Washington ile varılan mutabakatın, ABD’nin yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde tehlikeye gireceği uyarısında bulundu. Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen Fars Haber Ajansı ise İsviçre’ye gidecek İran heyetinin, ABD’nin şartlı beş taahhüdünün uygulanmasını ve İsrail’in saldırılarının durdurulmasını talep edeceğini bildirdi.

ABD tarafı ise bölgedeki gelişmeleri yakından izlemeyi sürdürüyor. Amerikan ordusu, seyrüsefer özgürlüğünü destekleme operasyonlarının devam ettiğini açıklarken, gün içerisinde Hürmüz Boğazı’ndan 55 ticari geminin geçtiğini ve yaklaşık 17 milyon varil petrol taşındığını duyurdu.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance Fox News’e yaptığı açıklamada, boğazın kapatılması kararının etkilerini küçümseyerek, İran’ın tutumunu değiştirmesi halinde Başkan Donald Trump’ın diyaloğa açık olduğunu söyledi. Vance ayrıca Trump’ın, İsrail hükümeti içindeki bazı çevrelerin taleplerine rağmen müzakerelere bir şans verme kararı aldığını ifade etti.

İsviçre’ye gitmesi beklenen Vance, teknik görüşmelere katılabileceğinin sinyalini verdi. Pakistan Dışişleri Bakanlığı ise ABD ve İran temsilcilerinin yanı sıra Pakistan ve Katarlı arabulucuların katılımıyla “İslamabad Mutabakat Zaptı”nın takibi amacıyla teknik görüşmelerin yarın (Pazar) İsviçre’de başlayacağını açıkladı.


Nükleer tehdit yetmezmiş gibi dünya bir de ‘algoritma savaşının’ eşiğinde

Uzay bir savaş alanına dönüşebilir mi? (Sosyal medya)
Uzay bir savaş alanına dönüşebilir mi? (Sosyal medya)
TT

Nükleer tehdit yetmezmiş gibi dünya bir de ‘algoritma savaşının’ eşiğinde

Uzay bir savaş alanına dönüşebilir mi? (Sosyal medya)
Uzay bir savaş alanına dönüşebilir mi? (Sosyal medya)

Antoine el-Hac

Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasıyla birlikte, dünyanın yeni bir istikrar dönemine girdiği ve büyük güçler arasındaki gerek soğuk gerekse askeri çatışma çağının sona erdiği yönünde bir kanaat hâkim olmuştu. Dönemin siyasetçileri ve uzmanları, askeri harcamalar yerine mali kaynakların ekonomik ve sosyal kalkınmaya, yoksulluk, cahillik ve hastalıklarla mücadeleye aktarılmasına olanak tanıyacak bir barış payından söz ediyordu. Ancak bu umutlar uzun ömürlü olmadı; kısa süre içinde ortaya çıkan yeni jeopolitik sınamalar ve tırmanan bölgesel çatışmalar, askeri rekabeti Soğuk Savaş dönemindekinden çok daha karmaşık bir şekilde yeniden ön plana çıkardı.

Günümüzde dünya yalnızca nükleer caydırıcılık mantığına geri dönmekle kalmıyor, nükleer silahların yanı sıra hipersonik füzeleri, askeri yapay zekayı, siber savaşları ve uzayı da kapsayan çok boyutlu bir silahlanma yarışı ile karşı karşıya bulunuyor. Bazı uzmanlar bu dönüşümü, yazılımların ve yapay zekâ sistemlerinin uluslararası güç dengelerinin temel bir unsuru haline geldiği algoritmalar savaşının başlangıcı olarak nitelendiriyor.

Yapay zekâ, askeri yetenekleri geliştiriyor. (Reuters)Yapay zekâ, askeri yetenekleri geliştiriyor. (Reuters)

Rakamlar da bu dönüşümün boyutunu gözler önüne seriyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, küresel askeri harcamalar 2025 yılında, 2024 yılına kıyasla yüzde 2,9 artış göstererek yaklaşık 2,887 trilyon dolara ulaştı. Küresel askeri harcamaların yarısından fazlasını ABD, Çin ve Rusya’nın gerçekleştirmesi, askeri gücün büyük güçlerin elinde toplanmaya devam ettiğini gösteriyor.

Silahlanma yarışı

Başkan Donald Trump yönetiminin Ukrayna’ya yeni askeri yardımlar sağlamayı durdurması nedeniyle ABD’nin askeri harcamaları 2025 yılında 954 milyar dolara gerilemiş olsa da bu düşüşün geçici olduğu değerlendiriliyor. Washington, askeri üstünlüğünü korumak ve Hint-Pasifik bölgesinde Çin’in artan nüfuzuna karşı koymak amacıyla konvansiyonel ve nükleer kuvvetlerini modernize etmeye yönelik büyük yatırımlarını sürdürdü. Tahminler, ABD’nin savunma harcamalarının önümüzdeki yıllarda yeniden yükselişe geçerek yıllık 1,5 trilyon doları aşacağına işaret ediyor.

Buna karşılık Avrupa, Ukrayna’da devam eden savaş ve Avrupa ülkelerinin Rusya kaynaklı güvenlik tehditlerine yönelik endişelerinin etkisiyle, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana askeri harcamalarındaki en büyük artışı kaydetti. SIPRI verilerine göre, Avrupa’nın askeri harcamaları 2026 yılında yüzde 14 artarak 864 milyar dolara ulaşırken, Rusya harcamalarını 203 milyar dolara yükseltti. Ukrayna ise gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) yaklaşık yüzde 40’ını, yani yaklaşık 85 milyar dolarını askeri harcamalara ayırdı; bu durum, savaşın yol açtığı yıpranmanın boyutunu açıkça ortaya koyuyor.

 Colorado’da bir ABD askeri siber gözetim merkezi (Reuters)Colorado’da bir ABD askeri siber gözetim merkezi (Reuters)

Çin ise savunma harcamalarını 336 milyar dolara yükselterek iddialı askeri programını üst üste 31. yılında da sürdürdü. Bu yönelim, Pekin’in askeri kabiliyetlerini güçlendirmeyi, modernize etmeyi ve böylece kendisini ABD’ye rakip küresel bir güç olarak konumlandırmayı amaçlayan uzun vadeli stratejisini yansıtıyor.

Yeni silahlanma yarışının en belirgin tezahürlerinden birini, hipersonik füzelerin geliştirilmesine yönelik rekabet oluşturuyor. Ses hızının beş katını aşan hızlarda uçabilen ve uçuş esnasında manevra yapabilme kabiliyetine sahip olan bu silahlar, geleneksel füzelere kıyasla imha edilmelerinin çok daha zor olması nedeniyle askeri güç dengelerinde niteliksel bir kırılmayı temsil ediyor. Rusya, Çin ve ABD bu yarışta başı çekiyor. Rusya, Avangard ve Kinzhal gibi sistemleri konuşlandırırken, Çin ise deniz unsurlarını ve askeri üsleri yüksek hız ve hassasiyetle hedef almak üzere tasarlanan DF-17 gibi sistemler geliştirdi. ABD ise bu tehditleri tespit edip önleyebilecek yeni savunma kabiliyetleri ve gelişmiş hipersonik silah programları yoluyla rakipleriyle arasındaki teknolojik açığı kapatmayı hedefliyor.

Algoritmalar ve yapay zekâ

Ancak en büyük sınama füzelerin hızında değil, algoritmaların hızında ortaya çıkabiliyor. Yapay zekâ, insan kararından farklı derecelerde bağımsız olarak hedefleri belirleme ve onlara saldırma yeteneğine sahip muharebe sistemlerinin devreye girmesiyle birlikte, askeri gelişimin temel bir unsuru haline gelmiş bulunuyor. Bu sistemler arasında İHA sürüleri, dolanan mühimmatlar (hedefini bulana kadar havada seyredip ardından üzerine dalış yapan silahlar), otonom gözetleme ve muharebe sistemleri yer alıyor. Bu gelişme, öldürücü kararların sorumluluğuna ve bazen felaket boyutunda büyük can kayıplarına yol açabilecek hata risklerine ilişkin derin ahlaki ve hukuki soruları beraberinde getiriyor.

İnsansız hava aracı taşıyan bir Ukrayna askeri (Reuters)İnsansız hava aracı taşıyan bir Ukrayna askeri (Reuters)

Uzmanlar, yapay zekaya dayalı silahların yaygınlaşmasının siyasi açıdan savaşa başvurmayı daha kolay hale getirebileceği uyarısında bulunuyor. Savaş meydanlarında askerlere olan bağımlılık azaldıkça, savaşların doğrudan insani maliyeti ve dolayısıyla iktidarlar üzerindeki toplumsal baskı da azalıyor; bu durumun en önemli geleneksel caydırıcılık unsurlarından birini zayıflatabileceği belirtiliyor. Ayrıca, sivil yapay zekâ araştırmalarının askeri projelere dönüştürülmesinin, Soğuk Savaş döneminde nükleer fizik ve füze alanlarında yaşandığı gibi, uluslararası bilimsel iş birliğini kısıtlayabileceği, araştırmacılar ile akademik kurumlara yönelik sınırlamaları beraberinde getirebileceği ifade ediliyor.

Siber uzay

Bunun yanı sıra siber savaşlar, devletler arasında temel bir çatışma alanı haline gelmiş bulunuyor. Devletler artık sadece tank ve uçak kullanmak yerine, kritik altyapıları, iletişim ağlarını ve enerji sistemlerini felç etmek için kötü amaçlı yazılımlara ve siber saldırılara başvuruyor. İran’ın Natanz nükleer tesisindeki uranyum zenginleştirme santrifüjlerini hedef alan 2009 yılındaki Stuxnet saldırısı, yazılım kodlarının sanayi tesislerinde doğrudan fiziki hasara yol açabileceğini gösterdi. Devlet kurumlarından, askeri oluşumlardan ve büyük şirketlerden veri ile stratejik bilgi çalınması da modern uluslararası çatışmaların temel bir parçası haline geldi.

Aynı zamanda uzay da önemi giderek artan bir askeri rekabet alanına dönüştü. Modern ordular; seyrüsefer, iletişim, keşif ve füze saldırılarına karşı erken uyarı konularında büyük ölçüde uydulara bağımlı hareket ediyor. Bu sistemler olmadan silahlı kuvvetlerin hassas operasyonlar yürütme ve muharebe yönetme kabiliyeti ciddi şekilde sekteye uğruyor. Antoine el Hac Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu nedenle birçok ülke uzayda, uydu savar silahlar, siber saldırılar ve gelişmiş sinyal karıştırma sistemlerini içeren taarruz ve savunma kabiliyetleri geliştiriyor. Hatta bazı büyük güçler, uzay operasyonlarını yönetmek ve yörüngedeki stratejik varlıklarını korumak amacıyla uzmanlaşmış askeri komutanlıklar kuruyor.

Kinzhal füzesi taşıyan bir Rus MiG-31 (Reuters)Kinzhal füzesi taşıyan bir Rus MiG-31 (Reuters)

Neden silah sesleri duyuluyor?

Mevcut silahlanma yarışının nedenleri, başta ABD ile Çin arasındaki stratejik rekabet, Rusya-Ukrayna savaşı, Hint-Pasifik ve Ortadoğu bölgelerinde tırmanan gerilimlerin yanı sıra geçmiş on yıllarda askeri rekabetin kontrol altında tutulmasında önemli rol oynayan silahların sınırlandırılması anlaşmalarının etkinliğini yitirmesi gibi birbiriyle bağlantılı bir dizi faktöre dayanıyor.

Birçok uzman, mevcut durumun Soğuk Savaş döneminden bile daha tehlikeli olabileceği görüşünü paylaşıyor. O dönemde rekabetin esas olarak ABD ile Sovyetler Birliği arasında geçmesi, caydırıcılık kurallarını daha net ve öngörülebilir kılıyordu. Günümüzde ise dünya; ABD, Rusya ve Çin arasında çok kutuplu bir rekabete sahne olurken, gelişmiş teknolojik kabiliyetlere sahip bölgesel güçlerin ve devlet dışı aktörlerin de rolü giderek büyüyor.

Ayrıca, bazı silahların sınırlandırılması anlaşmalarının yürürlükten kalkması ve uluslararası denetim sisteminin aşınması, hatalı hesaplama risklerini artırıyor. Bu duruma yapay zekâ, siber silahlar ve hipersonik füzeler gibi yeni teknolojilerin askeri denkleme dahil olması da eklenince, kriz anlarında karar alma süresi daralıyor ve fevri tırmanma olasılıkları güçleniyor.

Bu tablo karşısında dünyanın, caydırıcılığın yalnızca geleneksel nükleer dengeye değil, aynı zamanda bilgi üstünlüğüne, akıllı sistemler ile dijital ağlardan kaynaklanan riskleri yönetebilme kabiliyetine dayandığı ve algoritmik savaş olarak nitelendirilebilecek yeni bir döneme doğru ilerlediği görülüyor. Gelecekteki çatışmaların kaderini sadece nükleer başlık, tank ya da uçak sayısı değil; devletlerin algoritmalara, verilere, siber alana ve yakın uzaya hükmetme becerisi belirleyecek. Böylece silahlanma yarışı, kontrol ve dizginleme imkanlarının zayıfladığı, çok daha karmaşık ve hızlı gelişen araçlarla yeniden insanlığın gündemine oturuyor.


Çin perspektifinden İslamabad Mutabakat Zaptı: Hangi İran daha faydalı; izole edilmiş yoksa pragmatik mi?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Çinli mevkidaşı Şi Cinping, Pekin, 2 Eylül 2025 (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Çinli mevkidaşı Şi Cinping, Pekin, 2 Eylül 2025 (Reuters)
TT

Çin perspektifinden İslamabad Mutabakat Zaptı: Hangi İran daha faydalı; izole edilmiş yoksa pragmatik mi?

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Çinli mevkidaşı Şi Cinping, Pekin, 2 Eylül 2025 (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Çinli mevkidaşı Şi Cinping, Pekin, 2 Eylül 2025 (Reuters)

Şerbil Berakat

Mao Zedong'un 1960'ların sonlarında söylediği ünlü “Gökyüzünün altında büyük bir kaos var; durum mükemmel” sözünün üzerinden uzun zaman geçti. Mao, o dönemde dünyayı her yönden saran kriz ve kargaşanın Çin için yeni siyasi ve stratejik fırsatlar yarattığına işaret ediyordu.

Bugün, Mao'nun bu sözünün üzerinden geçen yaklaşık 60 yılın ardından, Çin'in konumu temelden değişti. Ekonomik açıdan birinci sıra için doğrudan rakip haline geldi ve onu neredeyse ABD'nin tek rakibi yapan askeri, teknolojik ve diplomatik güçlere sahip. Çin şimdi kendisini uluslararası düzenin istikrarına yatırım yapan “sorumlu bir büyük güç” olarak sunmaya önem veriyor. Bazı diplomatları belki de haklı olarak, son dönemde uzun bir dizi askeri müdahale geçmişine sahip olan ABD ve son on yıllarda peş peşe Çeçenistan'dan Gürcistan ve Suriye, şimdi de Ukrayna'ya uzanan bölgesel çatışmalara karışan Rusya'nın aksine, Pekin'in son on yıllar boyunca hiçbir savaşa girişmediğini belirtmekten çekinmiyorlar.

Yine de Mao'nun bu sözünün İran savaşı bağlamında bir önemi yok değil. ABD Başkanı Donald Trump'ın 28 Şubat'ta net bir strateji ile müttefiklerinin desteği ve onayı olmadan, İran'a karşı İsrail ile ortak savaş başlatma kararı sonucunda ABD'nin içine düştüğü kaos durumu, bazı üst düzey Çinli yetkilileri Mao'nun bu ünlü sözünü hatırlatmaya teşvik etmiş olabilir. Zira savaş bazı stratejik analiz çevrelerinde, Panama Kanalı'ndan başlayıp, Nijerya ve Venezuela petrolünden geçerek İran ve Hürmüz Boğazı'na kadar uzanan ABD ile arasındaki stratejik rekabette, Çin'e belirli yönlerde göreceli avantaj sağlayan güç noktalarını, deniz koridorlarını hedef alan daha geniş bir modelin parçası olarak tasvir edildi.

Birçok uzman, çatışma Pekin'in stratejik direncini güçlendirdiği ve enerji dosyasında manevra alanını genişlettiği için daha erken bir dönemde Çin'in açık kazanımlarından bahsetmeye başladı

Erken kazanımlar

Savaşın tozu dumanı henüz dinmeden bile birçok uzman, çatışma Pekin'in stratejik direncini güçlendirdiği, enerji dosyasında manevra alanını genişlettiği ve aynı zamanda petrol rezervlerini riskten korunma aracı olarak maksimize etmeye dayalı yaklaşımının doğruluğunu pekiştirmesi nedeniyle Çin'in açık kazanımlarından bahsetmeye başladı. Ayrıca, tüm taraflarla tek sesle konuşabilen bir taraf olarak Çin'in, uluslararası sahnede ve bölgede kilit bir oyuncu olarak diplomatik konumu da güçlendi. Bu durum, Pakistanlı arabulucu ile olan derin ilişkisi göz önüne alındığında, özellikle 8 Nisan’daki ateşkesin korunmasında ve ardından 17 Haziran'da ABD-İran Mutabakat Zaptı'nın imzalanmasında oynadığı kritik rol ile yansıma buldu.

Savaş, ABD’nin güvenlik garantilerinin sağlamlığı ve sınırları konusunda birçok Körfez ülkesinde ciddi soruların ortaya çıktığı bir dönemde, bölgesel güvenlik denklemlerinde Çin'in daha belirgin rol oynaması için daha geniş bir alan yarattı. Hürmüz Boğazı'nın kapanmasının yankıları, alternatif enerji kaynaklarına ve yeşil dönüşüm süreçlerine olan ilgiyi yeniden canlandırdı. Bu da Çin’in temiz enerji pazarlarını ve özellikle de en önemli rekabet araçlarından biri haline gelen güneş enerjisi sektörünü genişletiyor.

ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan Ortadoğu savaşını sona erdiren anlaşmanın imzalanması sırasında, 18 Haziran 2026 (AFP)ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan Ortadoğu savaşını sona erdiren anlaşmanın imzalanması sırasında, 18 Haziran 2026 (AFP)

Çatışma ayrıca, ister hızlı çözümler ve yüksek kaliteli hizmet altyapısı gerektiren bazı Körfez ülkelerinde isterse Pekin'in ekonomisini uluslararası ticaret ve finans sistemine yeniden entegre etme yolunda en yetkin ülke olduğu İran'da olsun, yeniden inşa ve ekonomik rehabilitasyon projelerinde Çinli şirketler için ek fırsatlar sağladı.

Çin hangi İran'ı tercih ediyor?  

Anlaşmanın kırılganlığı, kendisini çevreleyen karmaşıklıklar ve beklenen müzakereler göz önüne alındığında, Çin, ateşkesi iki ay daha uzatan, Hürmüz Boğazı'nı gemi trafiğine yeniden açan ve bazı İran limanlarına yönelik ABD kısıtlamalarını hafifleten, ABD-İran mutabakat zaptının imzalanmasını ihtiyatlı bir şekilde memnuniyetle karşıladı. Belge, Tahran ve Washington arasında nükleer mesele ve diğer konularda derinlemesine müzakerelerin önünü de açıyor.

Ancak, analistlerin Tahran için (bazıları hemen, bazıları ise müzakerelerin sonucuna bağlı olan), somut kazanımlar ve ekonomik teşvikler içerdiği konusunda hemfikir olduğu 14 maddelik belge, Çin'in İran içindeki siyasi ve ekonomik konumunu etkileyip etkilemeyeceği ile ilgili soruları da gündeme getirdi. Bu konum, esas olarak siyasi izolasyon ve yaptırımlar altında belirginleşti ve birikti. Başka bir deyişle, mutabakat zaptı, Çin'in hangi İran'ı tercih ettiği sorusunu gündeme getirdi: Pragmatik, açık bir İran mı, yoksa izole edilmiş devrimci bir İran mı?

Büyük olasılıkla Pekin, iki aylık ve yenilenebilir mutabakat zaptı boyunca İran petrolü alımlarında fiyat indirimlerinden yararlanmaya devam edecektir. Bu da Çin'e olası arz eksiklerini telafi etme fırsatı verecektir

Bu soruyu cevaplamak için öncelikle mutabakat zaptının Çin üzerindeki doğrudan etkisini değerlendirmek gerekir. Görüşlerine başvurduğumuz Çin Sosyal Bilimler Akademisi Siyasi Çalışmalar Bölümü Direktörü, Çin Ortadoğu Çalışmaları Derneği Genel Sekreteri ve Başkan Yardımcısı Dr. Tang Zhizhao şunları söyledi: “Gerginliğin azaltılması, Hürmüz Boğazı'nda seyrüseferi kolaylaştırır ve Çin'in enerji ithalatının güvenliğini artırır; bu da Pekin'in temel çıkarlarıyla örtüşüyor.”

Büyük olasılıkla Pekin, iki aylık ve yenilenebilir mutabakat zaptı boyunca İran petrolü alımlarında fiyat indirimlerinden yararlanmaya devam edecektir. Bu da Çin'e olası arz eksiklerini telafi etme ve belki de kısa vadede stratejik ham petrol rezervlerini güçlendirme fırsatı verecektir.

Dahası, Wall Street Journal'ın aktardığı tahminlere göre, mutabakat zaptında belirtildiği gibi dondurulmuş İran mali varlıklarının tamamen serbest bırakılması, Çin'e kendi bankalarındaki dondurulmuş ve tahmini 20 ila 50 milyar dolar olan İran mali varlığı üzerinde önemli bir etki alanı sağlayabilir.

Venezuela zincirini kırmak

Öte yandan analistler, “İslamabad Mutabakatı” veya “İslamabad Deklarasyonu” olarak adlandırılan mutabakat zaptının metninin, ABD'nin çatışmadaki hedeflerine ulaşamadığını açıkça yansıttığına inanıyor. Batı Asya ve Afrika Çalışmaları Enstitüsü'nde kıdemli araştırmacı ve Çin Sosyal Bilimler Akademisi Siyasal Çalışmalar Bölümü Direktörü Dr. Tang Zhizhao, bu konuda şunları söyledi: “Mutabakat özünde, Washington'a koşullar tarafından dayatılan bir zararları yönetme vakasını temsil ediyor.”

 ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Güney Kore'nin Busan kentinde düzenlenen Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesi sırasında Gimhae Uluslararası Havalimanı'nda ikili bir görüşme gerçekleştirdi, 30 Ekim 2025 (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Güney Kore'nin Busan kentinde düzenlenen Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesi sırasında Gimhae Uluslararası Havalimanı'nda ikili bir görüşme gerçekleştirdi, 30 Ekim 2025 (Reuters)

Daha geniş bir stratejik perspektiften bakıldığında, bu Amerikan başarısızlığı, Venezuela'dan sonra Washington'un Çin'in ekonomik veya siyasi nüfuz alanları içinde doğrudan veya dolaylı olarak yer alan bölgelere karşı “ardışık” kazanımlar elde etme potansiyelini kırmış olabilir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu durum, muhtemelen Çin’in çıkarlarını daha açık olarak hedef alan gelecekteki herhangi bir düşmanca Amerikan eyleminin maliyetini artırabilir, ikinci Trump yönetiminin askeri güce başvurma isteğini sınırlayabilir.

Amerikan dönüşü

Başka bir düzeyde, mutabakat zaptı, 40 yılı aşkın süredir Batı yörüngesinin dışında kalan bir alana sınırlı Amerikan dönüşüne yönelik ön bir adım olarak yorumlanabilir. Bu gelişme, dış politikası tarihsel olarak “ne Doğu ne de Batı” sloganına dayanan ve Amerika Birleşik Devletleri ile derin bir kopukluk yaşayan İran'ı daha karmaşık bir denklemin önüne koyuyor. Bu durum, İran'ı dengeyi yeniden sağlama aracı olarak Çin ve Rusya ile iş birliğini derinleştirmeye itebilir.

Zorunlu bağımlılık ortaklığının ortadan kalkması

Başka bir cephede ise, mutabakat zaptı İran için ekonomik, mali ve ticari teşviklerin yanı sıra yaptırımların kademeli ve koşullu olarak kaldırılması taahhüdünü de içeriyor. Haberler ayrıca, görüşmelerin Amerikan şirketlerinin İran pazarına girmesi olasılığını da ele aldığından bahsediyor. Teorik olarak, tüm bunlar Tahran'ın Çin'e olan bağımlılığının azalmasına yol açabilir; bu bağımlılık öncelikle ambargo ve yaptırımlar altında oluşmuş, daha sonra Çin'in artan ekonomik gücüyle pekişmişti. Bu durum, İran'ı ortaklıklarını çeşitlendirmeye yönlendirebilir.

Pekin Üniversitesi’nden Ekonomi Profesörü Dr. Xu Mingzhi, bu bağımlılığın azalma olasılığını inkar etmedi, ancak bunu “ikincil önemde” diye nitelendirdi. Mingzhi, “Çin'in İran'daki konumu yalnızca yaptırımlara değil, aynı zamanda Çin ekonomisinin büyüklüğüne, uzun vadeli talebe, altyapı ve finans alanındaki kabiliyetlerine ve daha geniş diplomatik ilişkilere de dayanıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Mesele sadece İran'ın daha fazla potansiyel ortağa sahip olup olmaması değil, bu ortakların ölçek, süreklilik ve sektörler arası entegrasyon açısından Çin’e denk olup olmamasıdır

Xu'ya göre Çin sadece İran petrolünün alıcısı değil, aynı zamanda büyük ve istikrarlı enerji pazarı, önemli bir sanayi malları tedarikçisi ve altyapı, lojistik, imalat, petrokimya ve ulaşım projelerine aynı anda katılabilecek bir ortaktır. Batılı şirketler İran pazarına geri dönmek ile ilgilense de Xu, birçok şirketin yeniden yaptırım olasılığı, devam eden siyasi belirsizlik ve uyumluluk riskleri nedeniyle temkinli davranacağına işaret ediyor. Buna karşılık Çin karmaşık ortamlarda faaliyet göstermek için gerekli ticaret ağlarını, enerji kanallarını ve siyasi güven düzeyini zaten geliştirmiş durumda.

 İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tahran'da Ordu Günü'nü kutlayan askerî geçit töreninde, 18 Nisan 2025 (AFP)İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Tahran'da Ordu Günü'nü kutlayan askerî geçit töreninde, 18 Nisan 2025 (AFP)

Çinli akademisyen, Çin nüfuzunun “zorunlu bağımlılık” aşamasından daha yerleşik bir kurumsal ortaklığa geçebileceğini düşünüyor. Pekin'in kendisini sadece kriz zamanlarında petrol alıcısı olarak değil, uzun vadeli bir ekonomik ortak olarak sunmaya devam etmesi halinde, yaptırımlar sonrası dönemde bile İran içinde önemli bir nüfuza sahip olmayı sürdüreceğini belirtiyor.

Ucuz petrol

Mutabakat zaptı İran'a petrolünü kayda değer kısıtlamalar olmadan satmasına izin verirken, Çin'in İran petrolünü indirimli fiyatlarla satın alma avantajını kaybedebileceğini öne süren analizler de yapılmaya başlandı. Xu, İran petrolünün alıcı tabanının genişlemesinin, Pekin'in daha önce sahip olduğu fiyat avantajını gerçekten azaltabileceğini söylüyor. Ancak, yaptırımların kendilerinin Çin'e artan nakliye riskleri, sigorta karmaşıklıkları, ödeme zorlukları, şirketler için itibar riskleri ve uygulama mekanizmalarına ilişkin belirsizlik gibi somut maliyetler getirdiğini de ifade ediyor. Bu nedenle Xu, uzlaşının daha istikrarlı ve öngörülebilir bir ticaret ortamı sağlaması durumunda, özellikle Çin gibi büyük bir enerji ithalatçısı için tedarik güvenliği ve güvenilirliğinin en az fiyatın kendisi kadar önemli olduğu göz önüne alındığında, indirimlerdeki azalmanın mutlaka olumsuz bir sonuç anlamına gelmediğini düeğerlendiriyor.

İpek Yolu ve artan yatırımlar

Öte yandan, gözlemciler, Tahran'ın son yıllardaki izolasyonunun birçok Kuşak ve Yol Girişimi projesinin ilerlemesini engelleyen bir faktör olduğu göz önüne alındığında, mutabakat zaptının kendi başına İran'daki Çin altyapı yatırımlarında önemli artışa neden olmasını uzak bir ihtimal olarak görüyorlar.

Xu, anlaşmanın kırılgan veya çökmeye meyilli kalması durumunda Çinli şirketlerin siyasi riskleri dikkatlice fiyatlandırarak ihtiyatlı bir şekilde hareket etmeye devam edeceğini söylüyor. Pekin'in, net ticari getirileri, yönetilebilir riskleri ve bağlantı açısından yüksek bölgesel değeri olan projelere öncelik vereceğini öngörüyor.

 Umman'ın Musandam şehrinden görülen Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş gemiler, 19 Haziran 2026 (Reuters)Umman'ın Musandam şehrinden görülen Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş gemiler, 19 Haziran 2026 (Reuters)

Bu senaryoya göre en olası sonuç geniş çaplı bir yatırım akışı değil, ulaşım koridorları, liman lojistiği, demiryolları, enerji altyapısı, petrokimya ve sanayi bölgeleri de dahil olmak üzere belirli sektörlerde seçici ilerleme olacaktır.

İslamabad Mutabakatı, müzakereler aşamasına geçişle birlikte Washington ve Tahran arasındaki ilişkinin geleceği için gerçek bir turnusol kâğıdı olacak en zorlu sınavına girerken, mutabakat zaptının imzalanmasının, şu anda en önde gelen İranlı yetkili olan Muhammed Bakır Kalibaf'ın İran Ticaret Odası’nda yaptığı konuşmayla eş zamanlı olması dikkat çekiciydi. Kalibaf konuşmasında, Pekin'i İran'ın sadece bir petrol satıcısı veya geçici ticaret ortağı değil, dostlarını tanıyan ve ittifaklarının sınırlarını anlayan stratejik bir ortak olduğuna ikna etmenin gerekliliğini vurguladı. Kalibaf'ın konuşması, büyük ölçüde bir sonraki aşamanın özelliklerini ve Çin'in İran içindeki konumundaki değişimin sınırlarını, yaptırımlarla kurulan bir ortaklıktan, açılım anıyla sınanabilecek bir ortaklığa geçişi özetliyor.

* "Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."