​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?
TT

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

DNA teknolojisi, Hitler’in gizli Fransız oğlunun gizemini nasıl çözdü?

Bilimsel biyoloji laboratuvarının kesinliği ile tarihî belgelerin muğlaklığı arasında, çağdaş dünyanın felaketlerine imza atan isimlerin karmaşık soyları meselesi, kesin yanıtlar vermekten çok etik soruları gündeme getirmeyi sürdürüyor. 20. yüzyılın en tartışmalı anlatılarından biri olarak, hayatını demiryolu işçisi olarak sürdüren ve hayatı boyunca Nazi diktatörü Adolf Hitler’in gayrimeşru oğlu olduğu iddiasının yükünü taşıyan Jean-Marie Loret’in hikâyesi öne çıkıyor.

Bugün ise dünyanın yaşadığı büyük genetik atılım çağında, evde yapılan DNA testlerinin posta yoluyla satıldığı ve soyların adeta dijital bir oyun gibi çözümlendiği bir dönemde bu mesele yeniden gündeme geliyor. Söz konusu vaka, bilimsel kesinlikle anlatıların duygusal etkisi arasındaki kadim çatışmanın çarpıcı bir örneğini oluşturuyor.

sad
Alman diktatör Adolf Hitler (AFP)

Bu hikâye, kimlik ve kalıtım konusunda acil soruları yeniden gündeme getirirken, uluslararası toplumun bugün karşı karşıya olduğu etik ve hukuki bir ikilemi de ortaya koyuyor: Çocukların ve torunların, tarihin mezarlarını kazıp lanetten çok gurur getirebilecek bir kimliği bulmak amacıyla biyolojik kalıntıların peşine düşme hakkı var mı?

Bilimsel laboratuvar, istihbarat belgeleri ve savaş anılarının çözemediği bir meseleyi nasıl kesinliğe kavuşturmayı başardı?

Siperlerde kısa bir karşılaşma: Efsanenin doğuşu

Bu insanlık dramının tarihî anlatısı, Birinci Dünya Savaşı’nın en yoğun döneminde, 1917 yılının yazında Fransa’nın kuzeyindeki Fournes-en-Weppes kasabasında başlıyor. Bavyera 16. Yedek Piyade Alayı’na bağlı genç Alman Onbaşı Adolf Hitler, cephe hattından uzakta dinlenmek için bir süre geçiriyordu.

Fransız kadın Charlotte Lobjoie’nin daha sonra oğluna aktardığı anlatıya göre, Lobjoie diğer kadınlarla birlikte ot biçiyordu. Bu sırada yolun karşı tarafında, elinde bir pano bulunan ve üzerine resim yapan bir Alman askerini gördü.

sdfgthy
Charlotte Lobjoie (Vikipedi)

O asker Hitler’di. İkili arasında kısa süreli bir ilişki yaşandı ve bu ilişkiden Mart 1918’de ‘Jean-Marie’ adı verilen gayrimeşru bir çocuk dünyaya geldi.

Çocuk, zor bir çocukluk geçirdi. Çevresindeki Fransız toplumunun, ‘işgalci düşmanla yaşanan bir ilişkinin’ sonucu dünyaya gelen çocuğa yönelik bakışı oldukça olumsuzdu.

Annesinin kendisini terk etmesinin ardından büyükannesi tarafından büyütüldü. Daha sonra 1934 yılında Loret ailesi tarafından evlat edinildi. Ailenin soyadını alan Jean-Marie, Fransız demiryollarında sıradan bir işçi olarak hayatını sürdürdü ve gizemli kökenlerini unutmaya çalıştı.

“Babanın adı Hitler’di”: Gerçeğin ortaya çıktığı an ve psikolojik yüzleşme

Jean-Marie Loret, uzun yıllar boyunca sakin ve mütevazı bir hayat sürdü. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız ordusuna katılarak Nazi güçlerine karşı cesurca savaştı. Ancak biyolojik babasının emrindeki bir orduya karşı silah doğrultuyor olabileceği, hayatının hiçbir anında aklına gelmedi.

csdfgth
Jean-Marie Loret (Vikipedi)

Bu karmaşık psikolojik dramın sonraki bölümleri ancak 1940’ların sonlarına doğru ortaya çıktı. Annesi Charlotte, ölümünün yaklaştığını hissettiğinde uzun yıllardır içinde taşıdığı sırrı oğluna açıklamaya karar verdi. Loret’i, hayatının seyrini değiştirecek ve dünyasını sonsuza dek sarsacak şu şoke edici sözlerle şaşkına çevirdi: “Gerçek babası Alman diktatör Adolf Hitler’di.”

Bu itiraf, Loret’in ruh dünyasında yıkıcı bir psikolojik sarsıntıya yol açtı. Loret kendisini bir anda şaşkınlık, inkâr ve modern tarihin en nefret edilen isimlerinden birinin kanını taşıyor olma korkusu arasında parçalanmış halde buldu.

Loret, hayatının bu karanlık dönemini 1981’de yayımlanan ve ‘Babanın Adı Hitler’di’ başlığını taşıyan ünlü otobiyografisinde ayrıntılı biçimde anlattı. Ağır bir depresyonun eşiğine geldiğini itiraf eden Loret, bu ağır psikolojik yükten kaçmanın tek yolunu yirmi yıl boyunca aralıksız ve kendisini tamamen işine vermekte buldu. Bu süreçte, adını değiştirip değiştirmemesi, gerçeğini dünyaya açıklayıp açıklamaması ya da kendi içine kapanarak mutlak bir sessizliğe bürünüp bürünmemesi gerektiği gibi varoluşsal sorularla boğuştu.

scdfgrth
Jean-Marie Loret’in 1981 yılında yayımlanan, ‘Babanın Adı Hitler’di’ başlıklı otobiyografisi

Fransız demiryolu işçisi, annesinin vefatından önce kendisine aktardığı sözlü anlatıyı destekleyecek ve ona tarihsel bir meşruiyet kazandıracak somut kanıtlar bulmak için hayatının 20 yılı aşkın bir bölümünü büyük bir çabayla geçirdi.

Loret bu amaçla tarihçiler ve antropoloji uzmanlarından yardım aldı. İlk tıbbi ve görsel incelemelerde, kendisi ile Nazi lideri arasında yüz hatları ve vücut yapısı bakımından dikkat çekici benzerlikler bulunduğu öne sürüldü. Bunun yanı sıra el yazısı analizleri yapıldı ve kan gruplarının örtüştüğü belirlendi. Ancak daha sonra bu kan grubunun milyonlarca insan tarafından paylaşıldığı ve kesin bir kanıt olarak kabul edilemeyeceği ortaya çıktı. Loret ayrıca evinde, Hitler’in imzasını taşıyan ve gençlik yıllarındaki annesine son derece benzeyen bir kadını tasvir eden eski yağlı boya tablolar buldu.

Laboratuvarların dili yalan söylemez: DNA testi bu mücadeleyi nasıl sonuçlandırdı?

Aralarında İngiliz tarihçi Sir Ian Kershaw’ın da bulunduğu Hitler biyografisinin önde gelen uzmanları, Alman ordusunun hareket kayıtlarına ve somut herhangi bir kanıt bulunmamasına dayanarak bu anlatıyı reddetti ve “tarihsel açıdan imkânsız” olarak nitelendirdi. Ancak konu, modern bilimin kendine özgü titizliğiyle devreye girmesiyle nihayet çözüme kavuştu.

xgbfhtyjuk
 İngiliz tarihçi Sir Ian Kershaw (Vikipedi)

Fransız demiryolu işçisi, merhum annesinin sözlü anlatısını destekleyecek ve ona tarihsel bir meşruiyet kazandıracak somut kanıtlar bulmak için 20 yılı aşkın bir süre boyunca büyük bir çaba harcadı. 2008 yılında Belçikalı gazeteci Jean-Paul Mulders, Flaman dergisi Knack’te yayımladığı kapsamlı ve bilimsel nitelikteki araştırmayla konuya kesinlik kazandıran bir inceleme yürüttü. Mulders, Avusturya’nın Waldviertel bölgesinde yaşayan Hitler ailesinin torunlarından DNA örnekleri almayı başardı. Ayrıca ABD’nin New York kentinde takma isimlerle yaşayan diktatörün diğer akrabalarından da örnekler temin etti.

Bu kesin referans niteliğindeki genetik profiller, Jean-Marie Loret’in taslaklarından ve kâğıtlarından alınan biyolojik örneklerle karşılaştırıldı. Sonuç, herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak ölçüde açıktı: Loret ile Adolf Hitler ailesi arasında genetik bir akrabalık bulunmuyordu.

Hitler ailesine özgü Y kromozomunun genetik özelliklerinin Fransız soyunda tamamen bulunmadığı ortaya çıktı. Böylece ‘gizli oğul’ efsanesine bilimsel olarak son verilmiş oldu.

Babadan oğula: Soy ağacına duyulan takıntı torunları da etkiliyor

Bununla birlikte, insan doğası, laboratuvar sonuçları bu hikâyeleri yalanlasa bile çarpıcı anlatılara tutunma eğiliminde. Fransız Le Point dergisi, 2012 yılında Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’yı işgali döneminde Alman ordusunun Charlotte’a para gönderdiğini gösteren belgeleri yayımlayarak konuyu yeniden gündeme taşıdı. Bu belgeler, kamuoyundaki tartışmanın yeniden alevlenmesine yol açtı.

Bu soy takıntısı üçüncü kuşağa da taşındı. 2018 yılında, Fransa’da tesisatçılık yapan Jean-Marie’nin oğlu Philippe Loret, Rus televizyonlarına çıkarak babasının anlattığı hikâyeye bağlılığını açıkladı.

Philippe Loret, 1945’ten bu yana Rus istihbaratının (FSB) arşivlerinde muhafaza edilen ve Hitler’e ait olduğu öne sürülen çene ve kafatası kalıntılarıyla karşılaştırılması amacıyla Moskova’daki yetkililere tükürük örneklerini verdi.

Rusya’da yapılan testler mevcut bilimsel gerçeği değiştirecek herhangi bir sonuç ortaya koymasa da, soy meselesine ilişkin bu takıntının 21. yüzyılda yaşayan kuşakların peşini nasıl bırakmayabildiğini gösterdi.

Bilim, savaş söylentilerinin üstesinden geldi

Jean-Marie Loret’in hikâyesi, tarihî efsanelerin kaos ve savaş dönemlerinde nasıl şekillendiğine dair çarpıcı bir ders niteliği taşıyor. Hikâye, hayatlarını korku ya da sıra dışı bir kimliğe sahip olma arzusuyla bir ‘genetik hayaletin’ peşinden sürüklenen insanların kırılgan insani yönünü gözler önüne seriyor.

Günümüzde ise bu dosya açık bir mesaj veriyor: Savaş ve tahtların gölgesinde kalmış kralların veya diktatörlerin soyundan geldiğini öne sürerek dünyanın başkentlerinde ortaya çıkan ‘gizli oğulların’ ve soy iddiacıların dönemi sona erdi.

Genlerin belirleyici, DNA teknolojisinin ise giderek daha etkin olduğu bir dünyada, söylentilerin hareket alanı bulduğu gri bölgeler tamamen ortadan kalktı. Sonunda sayıların ve laboratuvarların dili, eski savaş hikâyelerinin anlatısal hayal gücüne üstün geldi.


Putin: Rusya sahada zafer kazanıyor, “teröristlerle” müzakere etmeyecek

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin basın toplantısında konuşuyor (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin basın toplantısında konuşuyor (Reuters)
TT

Putin: Rusya sahada zafer kazanıyor, “teröristlerle” müzakere etmeyecek

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin basın toplantısında konuşuyor (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin basın toplantısında konuşuyor (Reuters)

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, yaptığı açıklamada, Rusya'nın Ukrayna'daki savaşta zafer kazandığını savundu ve Ukrayna yönetimini “terörist” olarak nitelendirerek, Moskova'nın bu yönetimle müzakere edemeyeceğini söyledi.

Putin, haftalardır savaşa ilişkin yaptığı en kapsamlı açıklamasında dün, Ukrayna'nın Rusya topraklarına yönelik saldırılarının gerçek hasara yol açtığını kabul etti. İHA'ların özel bir tehdit oluşturduğunu belirten Putin, buna karşın Rusya'nın savaş sahasında ilerlediğini savunarak, “Düşmanın çökeceğinden hiç şüphem yok” ifadesini kullandı.

Rusya'nın yeni bir askeri seferberlik ilan etmek zorunda kalacağı yönündeki iddiaları “tamamen saçmalık” olarak nitelendiren Putin, Rus güçlerinin ilerleme hızının arttığını ifade etti.

Savaşın başlamasından dört buçuk yıl sonra Rusya, Ukrayna topraklarının yaklaşık beşte birini kontrol ediyor. ABD'nin arabuluculuğunda yürütülen barış görüşmeleri ise ABD ve İsrail'in İran'la savaşa girmesinin ardından şubat ayında durdu.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre kamuoyu araştırmaları, Rusya'da savaştan kaynaklanan yorgunluğun arttığına işaret ederken, etkili bazı çevreler ülke ekonomisinin karşı karşıya olduğu baskılara dikkat çekiyor.

Buna karşın Putin, cephe hattındaki gelişmeleri ayrıntılı şekilde aktarırken kendinden emin ve sert bir üslup kullandı. Rus ordusunun ilerleme hızının arttığını yineledi.

Putin, Rus güçlerinin ağustos ayında Ukrayna'nın doğusundaki Donetsk bölgesinde 270 kilometrekarelik alanı kontrol altına aldığını söyledi. Ayrıca biri 4 bin 500 ila 4 bin 800, diğeri ise 2 bine kadar askerden oluşan iki büyük Ukrayna birliğinin kuşatma altında olduğunu öne sürdü.

Rusya'nın Slovyansk ve Kramatorsk yönündeki ilerleyişini sürdürdüğünü belirten Putin, Moskova güçlerinin Ukrayna'nın enerji altyapısına yönelik geniş çaplı saldırılar düzenlemeye hazırlandığını ifade etti.

Putin, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin havayolu şirketlerini, Ukrayna İHA'larının Rusya hava sahasını fiilen kapatacağı konusunda uyarmasını “devlet terörizmi” izlenimi veren bir açıklama olarak nitelendirdi. Böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde Moskova'nın karşılık vermenin bir yolunu bulacağını söyledi.

Kırgızistan'da düzenlenen zirvenin ardından gazetecilere konuşan Putin, “teröristlerle” müzakere edilemeyeceğini ifade etti.

Bununla birlikte Putin, savaşın dondurulması değil sona erdirilmesi amacıyla yapılacak görüşmelere Moskova'nın açık olduğunu belirtti ve ABD Başkanı Donald Trump'ın temsilcileriyle görüşmeye hazır olduklarını yineledi.

Putin, “Birileri bu sürece somut bir katkı sunuyorsa veya sunabilecek durumdaysa, hepimiz bunu destekliyoruz” dedi.

Putin, “Kaçınmak istediğimiz tek şey, sürecin sonuçsuz bir şekilde kısır döngüler içinde ilerlemesi. Ancak şu anda bir ölçüde donmuş olduğunu anladığımız bu müzakerelere birileri olumlu bir katkı sunabilecekse, buna genel olarak karşı değiliz” ifadelerini kullandı.

Putin ayrıca Ukrayna'nın İHA saldırılarının Rusya'daki petrol rafinerilerine zarar verdiğini açıkça kabul etti. Ancak saldırıların yol açtığı geniş çaplı yakıt sıkıntısına değinmedi. Koruma önlemlerinin iyileştirildiğini belirten Putin, “Onarılması gereken rafinerilerimizin yalnızca yüzde 10'u kaldı” dedi.

Putin, Almanya hükümetinin geçen ay Leipzig Havalimanı'na İHA ile saldırı girişiminden Rusya'yı sorumlu tutmasına da sert tepki gösterdi.

Rus lider, Başbakan Friedrich Merz hükümetinin, iç sorunlardan ve kamuoyu desteğindeki düşüşten dikkatleri uzaklaştırmak amacıyla Moskova'yı suçladığını öne sürdü.

Putin ayrıca Almanya'yı, İHA saldırısında Rusya'yı suçlamak amacıyla delil yerleştirmekle suçladı. Ancak bu iddiasını hangi temele dayandırdığını açıklamadı.


İran'ın 4000 Birimi ve Malakka ile Bangka boğazlarını hedef alma planı

Ticari uçaktan çekilen bir fotoğraf, Singapur'da boğaz boyunca demirlemiş kargo gemilerini gösteriyor, 7 Nisan 2025(AFP)
Ticari uçaktan çekilen bir fotoğraf, Singapur'da boğaz boyunca demirlemiş kargo gemilerini gösteriyor, 7 Nisan 2025(AFP)
TT

İran'ın 4000 Birimi ve Malakka ile Bangka boğazlarını hedef alma planı

Ticari uçaktan çekilen bir fotoğraf, Singapur'da boğaz boyunca demirlemiş kargo gemilerini gösteriyor, 7 Nisan 2025(AFP)
Ticari uçaktan çekilen bir fotoğraf, Singapur'da boğaz boyunca demirlemiş kargo gemilerini gösteriyor, 7 Nisan 2025(AFP)

İran muhalefetinden kaynaklar, Devrim Muhafızları Ordusu'nun istihbarat teşkilatına bağlı “4000 Birimi”nden bahsetti. Muhalif medya kuruluşları, Devrim Muhafızlarının Doğu Asya sularında sabotaj eylemleri planladığını ve bu görev için Tayland ve Endonezya'dan eleman topladığını iddia etti.

Konu hakkında bilgili ve Devrim Muhafızlarına yakın iki kaynağa göre, 4000 Birimi komutanı Rahman Mukaddam’ın planladığı bu eylemlerin hedefinde, dünyanın en önemli su yollarından biri olan Malakka Boğazı ile Hint ve Pasifik Okyanuslarını birbirine bağlayan önemli bir geçit olan Bangka Boğazı, ayrıca Endonezya'daki bir liman ile Çin'deki iki liman var.

Tuhaf bir şekilde İsrail medyası, Rahman Mukaddam'ın 4 Mart 2026'daki İsrail saldırıları sırasında öldürüldüğünü açıklamıştı. Ancak İsrail'in bu yöndeki bilgilerinin yanlış olduğu ortaya çıktı.

Bu haberin İsrail medyasında yayınlanmasından bir gün sonra, İran, Azerbaycan Cumhuriyeti toprakları içindeki Nahçıvan'a doğru iki insansız hava aracı (İHA) fırlatarak bu yanlış anlatıyı destekledi. Tahran saldırıların sorumluluğunu üstlenmese de CNN kanalı, İHA saldırısını, İran Devrim Muhafızları Ordusu'nun İran'ın kuzey komşusunun topraklarından İsrail tarafından gerçekleştirildiğine inandığı bir saldırıda öldürülen Rahman Mukaddam'ın intikamını almak için gerçekleştirdiğini bildirdi.

Konuya yakın kaynakların verdiği bilgiler, “İsrail medyasının değerlendirmelerinin aksine, General Rahman Mukaddam’ın saldırıdan sağ kurtulduğunu ve şu anda Devrim Muhafızlarının uluslararası sulardaki dış terör eylemlerinin yeni bir aşamasını planladığını” ortaya çıkardı.

Devrim Muhafızları'nın “4000. Birlik” olarak bilinen Özel Operasyonlar Başkanlığı görevine getirilmeden önce Mukaddam, İran Savunma Bakanlığı'nda Bilgi Koruma Müdürlüğü'nde koordinatör yardımcısı olarak görev yapmıştı. Şimdi ise İran sınırları dışındaki İslam Cumhuriyeti muhaliflerine ve İsrail hedeflerine yönelik suikast ve sabotaj eylemlerinden sorumlu bir birimi yönetiyor.

İran, Endonezya ve Çin sularındaki gemileri hedef alıyor

Konuyla ilgili bilgi sahibi iki kaynak, 4000 Birimi'nin dünyanın en önemli su yollarından biri olan Malakka Boğazı ile Bangka Boğazı'ndan geçen ticari, askeri ve özel gemileri hedef aldığını söyledi. Birim tarafından görevlendirilen ajanlar, Endonezya'daki Tanjung Priok Limanı ile Çin'deki Ningbo-Zhoushan ve Şanghay limanlarına yönelik saldırılar planladı.

40 günlük savaşın başlamasından bu yana Tahran, Hürmüz Boğazı'nı kapatmış bulunuyor ve kendisinin desteklediği Yemenli milis grubu Husileri de Babu’l Mendeb Boğazı'ndan gemi geçişini engellemek için kullandı.

İki ay önce, Dini Lider Mücteba Hamaney'in danışmanı ve halihazırda Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri olan Muhsin Rızai, CNN'e verdiği bir röportajda, savaş devam ederse ve deniz ablukası kaldırılmazsa, İslam Cumhuriyeti'nin savaşı Hint Okyanusu ve Akdeniz'e taşıyacağını söylemişti.

Devrim Muhafızları, sabotaj eylemleri açığa çıkarsa sorumluluğu reddedebilmek için uzun zamandır İranlı olmayan ajanları işe alıyor ve bu eylemlerin amacı, denizlerdeki terör eylemlerini Doğu Asya'ya genişletmek

Bu arada, Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı General İsmail Kaani, televizyonda yayınlanan bir röportajında, “direniş cephesinin” Hürmüz ve Babu’l Mendeb boğazları dışında başka deniz hedefleri de olduğunu belirtti. Hürmüz Boğazı'nın, stratejik su yollarında ABD güçleriyle mücadele kabiliyetini önemli ölçüde artırdığını da ifade etti.

İran neden Malakka ve Bangka'yı hedefine aldı?

Son aylarda, Malakka Boğazı, Hürmüz Boğazı ile birlikte sık sık anılıyor. ABD’li yetkililer, Hürmüz'ü bir baskı aracı haline getirmenin diğer uluslararası su yolları için emsal teşkil edebileceği konusunda uyarıda bulunurken, Umman da Hürmüz üzerindeki anlaşmazlığın çözümü için Malakka modelini önerdi.

Malakka Boğazı, Ortadoğu'daki enerji üreticileri ile Doğu Asya pazarları arasındaki en kısa deniz yoludur. 2025 yılının ilk yarısında, boğazdan günlük 23,2 milyon varil petrol geçti; bu da küresel deniz yoluyla gerçekleşen petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 29'unu temsil ediyor. Hem Hürmüz hem de Malakka Boğazı'nın aynı anda aksaması, Ortadoğu ve Asya arasındaki iki önemli enerji transit bağlantısı üzerinde baskı oluşturabilir. Artan nakliye maliyetleri ve enerji fiyatlarındaki ani yükselişler, küresel ticarette aksama riskini artabilir.

fv
Singapur kıyısı yakınlarında Malakka Boğazı'ndan geçen gemiler, 23 Mart 2008 (AFP)

Endonezya'daki Sumatra ve Bangka Adası arasında yer alan Bangka Boğazı, Malakka Boğazı kadar küresel öneme sahip olmasa da bölgesel nakliye ağının bir parçası. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu su yolu, Sunda Boğazı ile Singapur arasındaki en kısa rota sayılıyor ve burada güvensizlik, Endonezya sularında nakliye seçeneklerini azaltabilir ve Malakka Boğazı'ndaki olası herhangi bir aksama nedeniyle baskıyı artırabilir.

Tayland ve Endonezya'da üç din adamı hangi rolü oynuyor?

Muhalif kaynaklara göre, Devrim Muhafızları, sabotaj eylemleri açığa çıkarsa sorumluluğu reddedebilmek için uzun zamandır İranlı olmayan ajanları işe alıyor ve bu eylemlerin amacı, denizlerdeki terör eylemlerini Doğu Asya'ya genişletmek. Bu ajanlar işe alındıktan sonra İran'da eğitim gördüler ve daha sonra eylemleri gerçekleştirmeleri için Doğu Asya'ya gönderildiler.

Tayland'da İranlı olmayan Şii ajanları işe almak için Rahman Mukaddam, ülkedeki en önemli Şii yetkililerden biri olan Seyed Momen Sakitichka ile iletişime geçti. Sakitichka, iki yıl önce Tahran'ın himayesinde, Gazze'deki 31 Taylandlı rehinenin serbest bırakılması konusunda Hamas temsilcileriyle görüşmek üzere İran'a gitmişti.

O dönemde Jerusalem Post, Tahran'ın rehinelerin serbest bırakılması karşılığında Tayland'a İsrail'de çalışan 40 bin vatandaşının ülkelerine geri dönmelerini sağlaması için baskı yapmaya çalıştığını bildirmişti.

Seyed Momen Sakitichka, Süleyman Hüseyin'in en yakın çalışma arkadaşı olarak kabul ediliyor. 64 yaşında bir Taylandlı din adamı olan Hüseyin, Lübnan Hizbullah'ının eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile Kum medresesinde sınıf arkadaşıydı. Tayland'daki Mehdi Vakfı'nın başkanı ve Nakhon Si Thammarat'taki Ruhullah Camii'nin imamı olan Hüseyin, el-Mustafa Uluslararası Üniversitesi ile iş birliği yapıyor. Süleyman Hüseyin'in lakabı “Tayland'ın Nasrallah'ı”dır.

Yedi ay önce, Ali Yeke Dehkan ile bağlantılı bir ağın altı üyesi, İncirlik Hava Üssü’nde casusluk amacıyla keşif yapmak ve Kıbrıs'a insansız hava aracı kaçırmaya teşebbüs etmek suçlamasıyla Türkiye'de tutuklanmıştı

Kum'da bulunan dini eğitim merkezi El-Mustafa Uluslararası Üniversitesi, İslam Cumhuriyeti'nin en önde gelen kurumlarından biri olup, Devrim Muhafızları Ordusu'nun dış operasyonları için adam devşirme ve rejimin ideolojisinin İran sınırlarının ötesine yayılmasında rol oynuyor.

2020 yılında, ABD, Devrim Muhafızlarının askeri ve istihbarat kolu olan Kudüs Gücü ile bağlantılı olduğu suçlamasıyla Mustafa Üniversitesi'ne yaptırım uyguladı. ABD Hazine Bakanlığı açıklamasında, üniversitenin Kudüs Gücü'nün adam devşirme faaliyetlerini kolaylaştırmadaki rolüne işaret edildi.

On dört yıl önce, Bangkok'ta bir İsrailli diplomatı hedef alan birkaç bombalı saldırıda, Hüseyni saldırıların arkasında Mossad'ın olduğunu söylemişti. Ancak yetkililer daha sonra İstihbarat Bakanlığı ile bağlantılı üç İranlıyı tutuklayıp söz konusu terör eylemlerini gerçekleştirmekten mahkûm ettiler.

Kaynaklara göre, 4000 Birimi'nin Doğu Asya'da deniz sabotaj eylemleri yürütmeyle ilgili ana faaliyetleri Endonezya'da yoğunlaşmış bulunuyor. İran International'a konuşan kaynaklar, Rahman Mukaddam'ın sahada faaliyet gösteren ajanları iki Endonezyalı din adamı aracılığıyla işe aldığını söyledi.

csdfvghy
İran'ın Doğu Azerbaycan eyaletinin Aras bölgesinde, Devrim Muhafızları Ordusu Kara Kuvvetleri için düzenlenen askeri eğitim tatbikatı sırasında Devrim Muhafızları unsurları, 17 Ekim 2022 (Reuters)

İki kaynak, bu iki din adamının, Tayland'daki Seyed Momen Sakitichka ile birlikte, Devrim Muhafızlarına 4000 Birimi ile çalışacak kişileri tavsiye ettiğini söyledi. Aday gösterildikten sonra, bu birimin temsilcileri Muhsin Agazade ve Vahid Yeke Dehkan, yeni üyelerin işe alınmasının ve eğitilmesinin sorumluluğunu üstlendi.

Vahid Yeke Dehkan, “Doktor” takma adıyla bilinen yüksek rütbeli subay Ali Yeke Dehkan'ın kardeşi. Yedi ay önce, Ali Yeke Dehkan ile bağlantılı bir ağın altı üyesi, İncirlik Hava Üssü’nde casusluk amacıyla keşif yapmak ve Kıbrıs'a İHA kaçırmaya teşebbüs etmek suçlamasıyla Türkiye'de tutuklanmıştı.

İran muhalefeti, 4000 Birimi tarafından Doğu Asya'da deniz sabotaj eylemleri yürütmek üzere üç kişinin görevlendirildiğini iddia etti.

Söz konusu kişilerden biri, Lübnan Hizbullahı'nın resmi üyesi olan Pando Yudhawinata. Endonezya'daki üniversitesinden 1979 devriminden üç yıl sonra uzaklaştırılan Yudhawinata, daha sonra Tahran'a giderek 'İslam Cumhuriyeti'ne bağlı güvenlik birimleri tarafından devşirildi.

Yudhawinata., 32 yıl önce Bangkok'taki İsrail büyükelçiliğini hedef alan başarısız bir intihar bombası saldırısından sorumluydu ve parmak izleri Sri Lanka'daki bir dizi bombalı saldırı olayında da bulundu.

Bir diğeri, Endonezya'daki Ehl-i Beyt Teşkilatı'nın başı ve Ali Hamaney'in takipçisi olan, Devrim Muhafızlarının Endonezya'da adam devşirme konusunda kendisine güvendiği Seyyid Zuheyr Yahya'dır. Zuheyr Yahya, İslam Cumhuriyeti'nin daveti üzerine Tahran'daki Hamaney'in cenaze törenine katıldı.

Malakka, Bangka ve Çin ile Endonezya limanlarında iddia edilen saldırılar gerçekleşirse, nakliyedeki aksama Asya pazarlarına petrol ve mal taşımacılığı yolları zincirindeki başka bir halkaya da yayılabilir

Rahman Mukaddam'ın Endonezya'daki ikinci kolu ise Abdullah Sakkaf'tır. Sakkaf, Endonezya'nın Bogor şehrindeki Mustafa Üniversitesi'ne bağlı Emirü'l-Müminin İlahiyat Fakültesi'nin başkanı. Ayrıca Şura Konseyi üyesi ve Endonezya'daki Ehl-i Beyt Gençlik Derneği'nin başkanı. Sakkaf düzenli olarak Tahran ve Kum'u ziyaret ediyor.

Kendisi ve iki Endonezya vatandaşı, Ardianta Mutua ve Muhammed Hüseyin, Tahran gezileri sırasında Doğu Asya limanlarında ve su yollarında gizli operasyonlar yürütmek üzere eğitim aldılar.

fvgty5j
ABD Genelkurmay Başkanı General Dan Caine, Pentagon'da düzenlediği basın toplantısında Hürmüz Boğazı haritasının önünde duruyor. Ablukanın dördüncü gününde, Washington, boğazdaki tüm gemilere İran limanlarına giriş ve çıkışı yasakladı, 16 Nisan 2026 (AFP)

26 Ağustos'ta ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, X platformundaki hesabından Washington'un iki haftalık bir süre içinde Hürmüz Boğazı'ndan 130 milyon varil petrolün geçişini kolaylaştırdığını yazdı. Bessent’e göre “İslam Cumhuriyeti” bu güzergâh üzerinden petrolünü ihraç edemedi.

Bu koşullar altında, Hürmüz'den geçen petrolün çoğu Asya pazarlarına yöneliyor ve Malakka Boğazı da Doğu Asya'ya giden önemli bir enerji transit güzergahı. Malakka, Bangka ve Çin ile Endonezya limanlarında iddia edilen eylemler gerçekleşirse, nakliyedeki aksama, Asya pazarlarına petrol ve mal taşımacılığı yolları zincirindeki başka bir halkaya yayılabilir.

Böyle bir durum, özellikle Hürmüz ve Babu’l Mendeb boğazlarında seyrüseferin aksaması ile eş zamanlı olursa, Ortadoğu ve Asya arasındaki önemli deniz ticaret yolları üzerindeki baskıyı artırabilir.