​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
TT

​Pompeo’dan İran'ın tehditlerine karşı Varşova Konferansı’ndan çağrı

Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)
Varşova'da gerçekleştirilen Ortadoğu konferansından bir kare (AP)

Ortadoğu'da Barış ve Güvenliğin Geleceğini Destekleme Konferansı dün sona erdi.
ABD ve Polonya, konferans sonrasında yayınlanan sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da istikrarın sağlanması için böyle bir konferansın gerçekleştirilmesinin gerekliliğine dikkat çekerken, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İran'ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varılması için işbirliği yapılması çağrısında bulundu ve bu tehditlerin Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağını, bilakis Avrupa’ya ve Batı’ya da yöneleceğini söyledi. Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz ise yaptığı konuşmada, İran'ın Suriye'ye müdahalelerinin bölgeyi olumsuz etkilediğini söyledi.
“İran, Hizbullah ve terörizm Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor”
Varşova Konferansı’nın krizlerin üstesinden gelinmesi için gerçekleştirildiğini dile getiren Pompeo, “İran, Hizbullah ve terörizmin yayılması Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor. Ortadoğu'daki barış çalışmalarına devam edeceğiz. Daha fazla yaptırım ve daha fazla baskı istiyoruz. Böylece İran'daki diktatörlerin devamlılığının önüne geçebiliriz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bölgedeki İran saldırganlığının gerçek bir tehlike olduğuna dikkat çeken Pompeo, “Konferansta İran’ı savunan hiçbir ülke yok. İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran rolü konusunda hepimiz hemfikiriz” dedi. Pompeo, İran rolüne atıfta bulunmadan bölgedeki sorunlardan bahsetmenin zor olduğuna dikkat çekerek, İran’ın tehditleri konusunda küresel bir anlaşmaya varmak için işbirliğine ihtiyaç duyulduğunu ve Washington’un İran'a daha fazla yaptırım uygulama konusunda haklı olduğunu söyledi.
Öte yandan Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, Ortadoğu'daki sorunların karmaşık olduğuna ve Avrupa Birliği’nin (AB) tek başına bunların üstesinden gelmek için yeterli güce sahip olmadığına dikkat çekerek, “İran'ın olumsuz bir etkisi var. Tartışmalarımızda bunu göz ardı etmedik” dedi.
Konferansa yaklaşık 60 ülke katıldı, fakat katılımın Avrupa ayağı düşüktü. ABD yetkilileri, İran'ın eylemlerini tehdit olarak gören Arap devletleri ve İsrail gibi farklı tarafların bölgede bulunmasının önemini vurguladılar.
Pence’den Avrupa ülkelerine suçlama
Konferansın oturum aralarında açıklamalarda bulunan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, İran dosyasıyla ilgili olarak Amerikan ve Avrupa tarafları arasındaki farklara ışık tuttu. ABD yetkilisi, Avrupalıları, ‘İran rejimine yönelik yaptırımları, mali işlemler için bir mekanizma kurarak atlatmaya çalışmakla’ suçladı. Bu davranışların hoş olmadığına dikkat çeken Pence, bu davranışların taraflar arasındaki ilişkilerde birtakım sonuçları olabileceğini söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasının devamında, Trump'ın iki yıl önce başkanlık koltuğuna oturmasında sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiğine ve Arap-İslam-Amerikan Zirvesi’ne katıldığına atıfta bulunarak, barışın sağlanması için konferansa katılan bütün ülkeler ile çalışmaya hazır olduklarını belirtti.
Katılımcıların bölge için daha iyi bir gelecek inşa edilmesi hakkında konuştuğunu kaydeden Pence, “Şu anda toplantılar yapılıyor. Çünkü radikal İslami terörizm gibi ortak bir sorunla karşı karşıyayız. Terörizm yalnızca Amerika'ya değil bölgedeki tüm ülkelere yönelik bir tehdit oluşturuyor. Başkan Trump yönetimi, bu radikal tehdide karşı koyma konusunda adımlar attı ve DEAŞ örgütü ile kendini gösteren bu tehdidin ortadan kaldırılması hususunda esas katkılarda bulundu. ABD, kendi vatandaşlarının güvenliğini önceliyor. Fakat Amerika’nın öncelenmesi, yalnız Amerika demek değildir. Washington, aşırılıkçılığa karşı uluslararası bir koalisyon oluşturmak için çalışıyor.”
Başbakan Netanyahu'nun geçen yılın sonunda Umman'ı ziyareti ve Papa Franciscus'un bu yıl BAE'ye yaptığı ziyaret gibi bölgedeki ‘değişim rüzgarlarına’ değinen Pence, “Bu tarihi konferans yeni bir dönemin başladığının kanıtıdır” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“DEAŞ hilafeti kısa bir süre sonra sona erecek ve Trump’ın açıklamasına göre yakın zamanda bölgedeki ABD birlikleri geri çekilecek. Bu, taktiklerdeki bir değişikliktir, görevde değil. Toprakları DEAŞ’ın elinden geri almamız yeterli değil. Ortaklarımızla çalışmaya hazırız. DEAŞ katıntıları her nerede olursa olsun takip edeceğiz.”
ABD'nin Suriye'deki yeni bir kimyasal saldırıya yanıt verme konusundaki kararlılığını dile getiren Pence, ülkesinin İngiltere ve Fransa ile birlikte, Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal bir saldırıya yanıt verdiğini hatırlatarak, rejim tarafından gerçekleştirilecek benzer bir saldırıya aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduklarını söyledi.
“Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor”
Sonra, İran rejiminin bölgenin geleceği ve Ortadoğu’daki barış ve istikrar için en büyük tehdit olduğunu dile getirerek İran hakkında konuşmaya başlayan Pence, “Tahran rejimi terörizmi desteklemeye devam ediyor, Suriye ve Yemen'e müdahale ediyor, Hizbullah'ı destekliyor ve Amerikalı rehineleri elinde tutuyor” dedi. İran’ı Ortadoğu’daki etkisini genişletmek için Irak ve Suriye’de birer koridor açmakla itham eden Pence, savaşçıları ile Esed rejiminin düşmesini engellemeye çalıştığını ve Lübnan Hizbullahı’na roketler gönderdiğini söyledi.
Pence, 1979 yılında Şah’ın devrilmesinin ardından geçen 40 yıl boyunca başarısızlık ve terörün İran’da hüküm sürdüğünü dile getirerek, yapılan nükleer anlaşmanın İran’ı caydırmadığını, bilakis bölgedeki müdahalelerini daha da arttırdığını söyledi. Başkan Trump’ın nükleer anlaşmadan çekildiğini, İran rejimine yaptırımlar uyguladığını ve İran'ın eylemlerine itiraz eden diğer ülkelerin de bu yaptırımları desteklediğini dile getiren Pence, “Maalesef, en yakın Avrupalı arkadaşlarımızdan bazıları bu yaptırımları ihlal etti ve onları atlatmaya çalıştı. Fransa, İngiltere ve Almanya kurdukları finansal işlemler mekanizması ile bu yaptırımların üstesinden gelmeye çalıştılar. Bu hamle, ABD ile Avrupa’nın aralarının açılmasına sebep olacaktır” dedi.
“Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi”
İran'ın teknik olarak uygulayıp uygulamamasının değil, nükleer anlaşmanın kendisinin bir sorun olduğunu dile getiren Pence, “Avrupalıların bizlerin ve İran halkının yanında olma zamanı geldi. Artık anlaşmadan çekilmeliler. Bu fırsatı görmezden gelemeyiz” dedi.
Ortadoğu’daki barış süreci hakkında konuşan Pence, “Başkan Trump, üç İbrahimî din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın tabilerinin barış içinde birlikte yaşamalarını istiyor” ifadesini kullandı.
Öte yandan Varşova Konferansı’na katılan Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Prens Halid bin Selman, önceki gün Twitter hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda, “Molla rejimi 40 yıl önce iktidarı ele geçirdi. İran halkının yaşam standartları bu süre içerisinde ciddi bir düşüne tanık oldu. Bu rejim, bölgedeki terörizm, radikalizm, mezhepçilik ve istikrarsızlığı desteklemek için halkının parasını israf etmeye devam ediyor. Dost İran halkı, bölgede bölücülük ve terör fitnelerini yaymak için servetini ve parasını israf etmek yerine halkına özen gösteren bir yönetimi hak ediyor. İran rejimi halen Arapları dize getirmeye çalışmak gibi asla gerçekleşmeyecek bir yanılsama içinde. Ayrımcı söylemleri kendisini açığa çıkarıyor, Bu rejimin boş hayalleri 40 yıl sonra artık kimseyi kandıramıyor” açıklamasında bulundu.
İran rejiminin yayılımcı hayallerine hâlâ bağlı olduğuna dikkat çeken Prens Halid bin Selman, “İran rejiminin lideri, devrimlerinin 40’ıncı yıl dönümü konuşmasında Basra Körfezi'ndeki Arap topraklarının kendi topraklarının bir parçası olduğunu iddia ederek, bu bölgeyi güney İran olarak adlandırdı. Böylece yayılımcı niyetlerini ortaya koydu” ifadelerini kulandı.
Konferansın açılışı
Polonya Dışişleri Bakanı Jacek Czaputowicz, sabah saatlerinde kullandığı şu ifadeler ile konferansın açılışını yaptı;

“Bölgedeki barış ve güvenlik sorununa yeni bir ivme kazandırmanın zamanı geldi. Mülteci krizleri, ekonomik krizler ve bazı durumlarda devlet kurulması gibi krizlerin bölgede olumsuz etkiler oldu. Ortadoğu’nun istikrarını güvence altına almak, devam eden krizlere son vermek, kültürlerarası birliği teşvik etmek ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek gibi durumlar, büyük zorluklar ile karşı karşıya. Uluslararası toplumun istikrarı ve sürdürülebilir barışı korumak için bu çabaları aktif olarak desteklemesi önemlidir.”
Czaputowicz açılış konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ortadoğu'daki çatışmaların birçok kaynağı var. Bunlardan bazıları, bazı liderlerin her ne pahasına olursa olsun gücü ellerinde tutmak istemesi, dini köktencilik ve hoşgörüsüzlüktür. Ayrıca güç dengesizlikleri, coğrafi ayrılıklar veya dış kuvvetlerin müdahalesi de çatışmaya sebep olan unsurlar arasında yer alabilir. ABD ve AB’nin İran’ın bölgede oynayacağı rol konusunda paylaştıkları bir inançları var. Ancak İran'ın nükleer programının olası sonuçları ve bu ülkenin bölgede oynadığı istikrarsızlaştırıcı rolü konusunda endişeliyiz. İran'ın tahammül edilemez davranışlarını şiddetle kınıyoruz. Aramızda araçlar bakımından farklılıklar olabilir. AB, İran'ın nükleer programının barışçıl doğasını korumanın, bir ortak eylem planını gerektirdiğine inanıyor. ABD bu anlaşmadan çekildi ve İran’a yaptırımlar uyguladı. Bugün Ortadoğu’nun karşılaştığı zorlukları hatırlatan bölge temsilcilerini dinleme fırsatına sahibiz.”
Konferans dahilinde gerçekleştirilecek görüşmelerde herhangi bir ülkenin veya konunun görüşmelerin seyrine hakim olmayacağını dile getiren ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise şunları söyledi:
“Konferans, Yemen Dışişleri Bakanı Halid el-Yemani’nin başkanlığını yapacağı Yemen hakkında bir tartışma ile başlayacak. Daha sonra Suriye'deki idarenin sonraki adımlarını ve değişmeyen stratejik hedeflerimize ulaşmak için çabalarımızı sürdürme taahhüdümü gözden geçireceğiz. Sonrasında Başkanı Trump'ın danışmanı Jared Kushner, ABD yönetiminin İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı ve sürdürülebilir bir barışı sağlama çabalarını tartışacak. Tüm bu konular hakkında soru sorma ve yorum yapma fırsatı da olacak. Sonrasında ise ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Polonya Başbakanı ve 7 Dışişleri Bakanı ilgili konular hakkındaki değerlendirmelerini bizimle paylaşacak. Daha sonra bir grup devletle, mültecilerin ve insani zorlukların ele alındığı bir öğle yemeği tertip edilecek. Bunun ardından füze geliştirme ve bunları yayma, siber tehditlerle mücadele, terörizm ve yasadışı fon sağlamak ile mücadele konulu bir dizi çalışma oturumu düzenlenecek.”
Pompeo sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bugün çok önemli görüşmelerde bulunacağız, ancak konferans sona ermeyecek. Çalışmamız gerekiyor. Suriye ve Yemen, silahların yayılması, barış süreci, terörizm, İran, siber güvenlik ve insani krizler gibi meseleler tek başına üstesinden gelinecek sorunlar değil. Güvenliği sağlamak için birlikte çalışmalıyız. Hiçbir ülke bunun dışında kalamaz. ABD, Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönelik çabalara liderlik etmeye devam edecek. Bölge için iyi bir güç olmaya devam edeceğiz. Bugün gerçekleştirilen konferans bunun kanıtıdır.”
Pompeo, sabah saatlerinde, konferansı ‘istisnai’ olarak nitelendiren Netanyahu ile ortak bir basın toplantısı düzenledi.
İsrail Başbakanı Netanyahu konferans ile ilgili "tarihsel bir dönüm noktası" değerlendirmesinde bulunduktan sonra şunları söyledi:
“Burada 60 ülkeden dışişleri bakanı ve hükümet temsilcisi, İsrail başbakanı ve önde gelen Arap ülkelerinin dışişleri bakanları karşılıklı oturup bugüne kadar görülmemiş bir güç ve açıklıkla İran rejiminin yarattığı ortak tehditle nasıl baş edilmesi gerektiğini konuştu. İlk kez birlikte geleceğimizi tehdit eden şeyin ne olduğunu ve onu güvence altına almak için neler yapmamız gerektiğini tartışma fırsatı bulduk. Bu diyaloğu gelecekte yalnızca güvenlik konusunda değil, Ortadoğu halklarının yaşamını etkileyecek her alanda sürdürmeliyiz”
“İran’la yüzleşmeden Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlayamayız” diyen Pompeo ise İran’ın eylemleri de dahil olmak üzere istikrarsızlaştırıcı eylemleri ele almaya yönelik ortak çabalara duyulan ihtiyaçtan söz ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Basitçe ifade etmek gerekirse, İran ile yüzleşmeden bunları gerçekleştirmek söz konusu olamaz. Lübnan’da Yemen’de Suriye’de Irak’ta yıkıcı etkilerde bulunuyorlar. Buralarda Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi gerçek tehditler var. İran’a karşı harekete geçmeden Ortadoğu’da barış sağlayamayız.”



Trump’ın Hürmüz Boğazı’nı abluka altına alma planının riskleri neler?

Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Arap Körfezi’nden geçen kargo gemileri (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Arap Körfezi’nden geçen kargo gemileri (Reuters)
TT

Trump’ın Hürmüz Boğazı’nı abluka altına alma planının riskleri neler?

Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Arap Körfezi’nden geçen kargo gemileri (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarındaki Arap Körfezi’nden geçen kargo gemileri (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, cumartesi akşamı Miami’de UFC müsabakalarını takip ederken, yardımcısı J.D. Vance Pakistan’da İran ile yürütülen müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlandığını açıklayarak barış umutlarına darbe vurdu.

Dünya, Beyaz Saray’ın tepkisini öğrenmek için fazla beklemek zorunda kalmadı. Trump dün sabah yaptığı açıklamada, hayati öneme sahip su yollarını kapsayan kapsamlı bir ‘deniz ablukası’ uygulamaya konulduğunu duyurdu. Söz konusu adımın, geçen şubat ayında başlayan ve küresel enerji ticaretini ciddi biçimde etkileyen savaşın seyrini değiştirmeyi hedeflediği belirtilirken, Trump yönetiminin bu çatışmadan çıkış konusunda ciddi zorluklar yaşadığı ifade edildi.

Karakas’tan Tahran’a

Trump, bu stratejik yön değişimiyle ‘Venezuela modeli’ olarak adlandırılan yaklaşımı hayata geçirmeyi hedefliyor. Bu modelin, Nicolas Maduro yönetimini zayıflatma sürecine benzer şekilde işlediği, ancak bu kez dünyanın en kritik deniz ticaret hatlarında uygulanacağı ifade ediliyor. Venezuela örneğinden esinlenen planın, İran’ın enerji ihracatını ve zorunlu geçiş ücretleri üzerinden elde ettiği gelirleri engelleyerek finansal kapasitesini zayıflatmayı amaçladığı belirtiliyor. Bugünden itibaren fiilen uygulanmaya başlayacağı aktarılan deniz ablukasının, İran’ın petrol ihracatını durdurarak ekonomik kaynaklarını kısıtlamayı hedeflediği bildiriliyor.

dsfvfdvb
Umman’ın Musandam vilayeti açıklarında, Hürmüz Boğazı’nda bir gemi (Reuters)

Şarku'l Avsat'ın Fox News’ten aktardığı habere göre Trump yaptığı açıklamada sert bir ton kullanarak, “Tam bir abluka uygulayacağız. İran’ın petrol satışından para kazanmasına izin vermeyeceğiz. Bunu Venezuela’da yaptık ve burada da benzerini, ancak çok daha büyük ölçekte yapacağız” ifadelerini kullandı.

Enerji istikrarına ve ateşkese yönelik doğrudan tehdit

Analistler, söz konusu askeri operasyonun küresel enerji piyasalarında benzeri görülmemiş bir istikrarsızlık yaratma riski taşıdığını ve bunun, savaşın ilk dönemlerindeki artışları da aşabilecek yeni bir petrol fiyatı dalgasına yol açabileceğini belirtiyor.

Riskin yalnızca ekonomik boyutla sınırlı olmadığı, aynı zamanda geçtiğimiz salı günü sağlanan kırılgan ateşkesi de tehdit ettiği ve doğrudan yeni çatışma ihtimalini gündeme getirdiği ifade ediliyor.

Bu bağlamda, Washington’daki Defense Priorities adlı enstitünün askeri analiz direktörü Jennifer Kavanagh, boğazın tamamen kapatılmasının fiyatlarda sert bir sıçramaya neden olacağını ve bunun ABD yönetimini ağır uluslararası baskı altına sokacağını söyledi.

Kavanagh ayrıca bu kararın, Trump’ın içinde bulunduğu ‘hayal kırıklığını’ açık biçimde yansıttığını ve şubat ayında başlayan savaştan çıkış için elinde kalan seçeneklerin azaldığına işaret ettiğini ifade etti.

Olası jeopolitik riskler şu başlıklarda özetleniyor:

- Uluslararası desteğin zayıflaması: Enerji arzındaki baskı, Washington’un bölgedeki sert politikalarına yönelik müttefik tepkilerini artırabilir.

- Diplomatik sürecin çökmesi: Deniz ablukası, mevcut ateşkesi kalıcı bir barış anlaşmasına dönüştürme ihtimalini fiilen ortadan kaldırabilir.

- Fiyat şoku: Piyasa uzmanları, yeni arz kesintilerinin küresel ekonomiyi sarsabileceğini ve bu durumun hem dünya ekonomisine hem de İran iç dinamiklerine aynı anda zarar verebilecek ‘çift yönlü bir baskı’ oluşturacağını değerlendiriyor.

Küresel enflasyon ‘ölümcül bir sarmalın’ içinde

Şok etkisinin yalnızca petrol piyasalarıyla sınırlı kalmayacağı belirtiliyor. Uzmanlar, gübre ve helyum fiyatlarının da artmaya devam edebileceği uyarısında bulunuyor. Bu iki ürünün gıda üretimi ve yarı iletken sanayi gibi kritik sektörler için temel girdiler olduğu hatırlatılarak, küresel enflasyonun hızlanabileceği ifade ediliyor. Barclays ise enerji tesislerine yönelik saldırıların yol açtığı ‘ekonomik izlerin’, özellikle Asya’daki yükselen ekonomilerin tedarik zincirleri üzerinde uzun süreli bir baskı oluşturabileceğini belirtiyor. Öte yandan, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın küresel büyüme tahminlerini aşağı yönlü revize etmeye ve enflasyon beklentilerini yükseltmeye hazırlandığı aktarılıyor.

Çin ateş hattında

Hürmüz Boğazı’na yönelik ABD ablukası, dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Çin’i Donald Trump yönetimiyle doğrudan ve kritik bir karşı karşıya gelişin içine sürüklüyor. Pekin’in İran petrolünün en büyük ithalatçısı olmaya devam ettiği, savaşın başlamasından bu yana boğaz üzerinden yapılan sevkiyatların sürmesinin ise Tahran için hayati bir ekonomik hat oluşturduğu ve ABD iradesine açık bir meydan okuma niteliği taşıdığı belirtiliyor.

Analistlere göre İran petrolünü taşıyan tankerlerin tamamen engellenmesi, Çin’e giden bu hayati enerji akışını kesme riski taşıyor. Bu durumun, özellikle ABD-Çin ticaret gerilimi kapsamında zaten hassas olan ilişkileri daha da tırmandırabileceği ve gerilimi benzeri görülmemiş seviyelere çıkarabileceği ifade ediliyor. Söz konusu gelişmelerin, Donald Trump’ın gelecek ay Çin’e yapması planlanan ziyareti öncesinde yaşanması ise dikkat çekiyor.

ABD’nin baskıları yalnızca deniz ablukasıyla sınırlı kalmadı; Washington yönetiminin, Çin’in Tahran’a gelişmiş savunma ekipmanı sağlaması halinde Çin’den yapılan ithalata yüzde 50’ye varan ek gümrük vergileri uygulayabileceği yönünde tehditte bulunduğu aktarılıyor. Bu adım, Pekin’i enerji güvenliği ile ABD ile olan ticari çıkarları arasında zor bir denge kurmaya itiyor.

Bazı uzmanlar Donald Trump’ın bu tehditlerden geri adım atabileceğini düşünse de, Çin’in doğrudan hedef alınması stratejisinin küresel yanlış hesaplama riskini artırdığı ve olası bir krizin yalnızca Ortadoğu ile sınırlı kalmayarak küresel ticaret düzeninin merkezine kadar uzanabileceği değerlendiriliyor.

İslamabad’ın perde arkası

ABD’li yetkililer, abluka kararının, İran’ın İslamabad görüşmelerinde sergilediği ‘uzlaşmaz tutum’ olarak tanımladıkları durum sonucunda alındığını açıkladı. Yetkililere göre Tahran, ABD’nin uranyum zenginleştirme tesislerinin tamamen tasfiye edilmesi ve vekil gruplara yönelik finansmanın durdurulması yönündeki sert taleplerini reddetti.

bfrgb
Umman’ın Musandam vilayeti açıklarında, Hürmüz Boğazı’nda bir gemi (Reuters)

J.D. Vance, artan baskının İran’ı geri adım atmaya zorlamasını umduklarını belirtirken, Prof. Dr. Veli Nasr ise farklı bir değerlendirme yaptı. Nasr, Tahran’ın ‘küresel ekonomik sıkışmanın’ aslında kendi lehine çalışabileceğini hesapladığını ve bunun Washington üzerinde dayanılması zor bir baskı yaratabileceğine inandığını söyledi. Nasr ayrıca, İran’ın olası bir karşı hamleyle Babu’l Mendeb Boğazı’nı kapatma seçeneğini de gündeme alabileceği uyarısında bulundu.

Operasyonel ikilem

Kavanagh, uygulanabilirliğe dair kritik bir soru ortaya koyarak, “Eğer boğazdan geçen bir gemi ABD’nin müttefikine aitse ve İran’a çatışmadan kaçınmak için geçiş ücreti ödemeyi kabul ederse, Washington müttefik ülkelerin ya da Çin’e ait gemilerin tankerlerine el koyar mı?” ifadelerini kullandı.

Analistler, Venezuela ile yapılan karşılaştırmanın yanıltıcı olabileceği uyarısında bulunuyor. Buna göre İran’ın onlarca yıldır geliştirdiği ‘savaş ekonomisi’ ve köklü bürokratik yapısı, ülkeyi asimetrik çatışmalara dayanıklı hale getiriyor. Ayrıca İran’ın Irak, Türkiye ve Rusya gibi 15 ülkeyle kara sınırına sahip olması, alternatif ekonomik ve lojistik kanallar oluşturmasına imkân tanıyor.

Trump’ın çatışmadan hızlı çıkma isteği ile İran’ın dirençli tutumu arasında dünya yeni bir gerilim hattına sürüklenirken, uzmanlar mevcut tabloyu ‘barut fıçısı’ olarak tanımlıyor. Bu süreçte yalnızca gemilerin değil, küresel finansal sistemin de ciddi bir risk altında olduğu değerlendiriliyor.


ABD-İran anlaşmasının netliği ve belirsizliği

Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)
Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)
TT

ABD-İran anlaşmasının netliği ve belirsizliği

Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)
Anlaşma, gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıtıyor. Zira her iki tarafın da azami taleplerini ve hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor (Reuters)

Nebil Fehmi

Ortadoğu’nun büyük bir patlamanın eşiğinde gibi göründüğü bir anda, ABD ve İran arasında imzalanan son ateşkes anlaşması, kalıcı bir barış anlaşmasına dönüşmesi için yoğun ve ciddi müzakerelere giriş noktası olması umuduyla, memnuniyetle karşılanan bir “zorunlu ateşkes” olarak geldi. Bu anlaşma, tehlikeli bir uçurumun ve öngörülemeyen sonuçları olan çatışmaların eşiğinden, geçici de olsa, uzaklaşmamızı sağladı.

Durumun zorluğunu hem de en üst düzeyde yansıtan husus, her iki tarafın da açıklanmış tutumları arasındaki temel farklılıklara ve hatta açık çelişkilere rağmen, elde edilenleri kendi vizyonlarının bir zaferi olarak deklare etmeleridir. Ne var ki anlaşmanın daha yakından incelenmesi, her iki tarafın da kamuoyuna açıkladığı talepler ile nihayetinde kabul edilenler arasında birçok tutarsızlık olduğunu ortaya koyuyor. Dahası, maddelerinin yorumlanmasında ve doğasının nitelendirilmesinde açık ihtilaflar bulunuyor; bu da anlaşmanın çöküşünü önlemek ve sürdürülebilirliğini sağlamak için acilen siyasi ve hukuki bir konsolidasyon ve desteğe ihtiyaç duyulduğu anlamına geliyor.

Son aylarda Washington, bir dizi kesin ve katı talepte bulundu; İran'da rejim değişikliği veya davranışlarında bir değişiklik olduğuna dair kanıt, uranyum zenginleştirmenin tamamen durdurulması, füze programının tasfiye edilmesi, İran'ın bölgesel etkisinin azaltılması ve İsrail için açık güvenlik garantileri.

İran, bu talepleri ulusal egemenliği ve stratejik hakları ihlal ettikleri için müzakere edilemez kırmızı çizgiler olarak değerlendirdi. Mevcut “ateşkes”, bu unsurların hiçbirini açıkça ele almıyor gibi görünüyor. Dahası, anlaşma, uzun vadeli taahhütler veya net doğrulama mekanizmaları olmaksızın, hatta yüzeysel olarak Amerikan başarısı gibi görünen seyrüsefer konusunda bile, iki haftalık geçici bir operasyonları durdurma anlaşması olmakla sınırlı. Zira Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması, İran’ın askeri gözetim ve geçiş ücreti dayatma girişimi de dahil olmak üzere, Washington'un yıllardır savunduğu “seyir özgürlüğü” ilkesine aykırı koşullarda gerçekleşti.

Buna karşılık İran da maksimalist koşullar öne sürdü; bunlar arasında yaptırımların tamamen kaldırılması, Amerikan güçlerinin ve üslerinin bölgeden çekilmesi, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, gelecekteki saldırılara karşı garantiler ve hatta kayıpların tazmini yer alıyor. Ancak anlaşma, bu taleplerin hiçbirini fiilen veya yazılı olarak yerine getirmedi. Yaptırımların kaldırılması konusunda net bir metin yok, ABD'nin askeri çekilme taahhüdü yok ve bu konuların görüşülmesi için bir zaman çizelgesi bile yok. Elde edilen tek şey, Tahran'ın umduğundan çok uzak olan bir “operasyonların geçici olarak durdurulması”.

Daha da önemlisi, daha önce askeri baskı altında müzakere ilkesini reddeden İran, bu ateşkesi fiilen kabul ederek, belirttiği pozisyondan taktiksel olarak bir geri adım attı.

Müzakerelerin başlangıcından bu yana, hiçbir resmi metin yayınlanmadı. Bazı haberler, İran'ın resmi anlatısına göre müzakerelerin temeli olarak sunulan İran teklifinin, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasını içerdiğini belirtiyor. Bu, Washington tarafından ilan edilen kırmızı çizgiyle doğrudan çelişiyor. Aynı zamanda bu maddenin, İran tarafından sunulan İngilizce versiyonda yumuşatıldığı veya çıkarıldığı, Farsça versiyonda ise daha açık bir şekilde yer aldığı, bunun da içerisi ve dışarısı arasındaki çelişkiyi yönetme çabasını yansıttığı söyleniyor. Son olarak, yaklaşan müzakerelerin temelinin, İran'ın sunduğu noktalarla ilgili revizyonlar içeren ve Trump tarafından belirlenen son tarihten hemen önce onaylanan bir Pakistan taslağı olduğu bildiriliyor.

Bu anlaşmanın en tehlikeli yönü, metnin kendisi değil, Washington ve Tahran arasındaki yorum farkı olabilir. Amerika Birleşik Devletleri bunu “tam bir zafer” olarak ilan ederek, askeri hedeflerine ulaşıldığını ve İran'ın baskıya boyun eğdiğini varsayıyor. Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını başarısının kanıtı olarak görüyor. İran ise bunu, direnişinin bir yansıması sayıyor, haklarından taviz vermek olarak değil, diğer tarafın davranışlarına bağlı “şartlı bir ateşkes” olarak nitelendiriyor. Zenginleştirme hakkını ve bölgesel etkisini koruduğunu vurguluyor.

Bu görüş ayrılığı, bizzat anlaşmanın kapsamıyla ilgili yorumlara ve hatta “ateşkes” kavramının bile birleşik bir tanımının olmamasına kadar uzanıyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu çelişkiler, aşağıdakiler de dahil olmak üzere birkaç önemli konuda açıkça görülüyor:

- Hürmüz Boğazı: Washington boğazın açık olduğunu düşünürken, İran boğazın yalnızca kendi şartlarına ve egemenliğine uygun olarak açık olduğunu savunuyor.

- Nükleer program: Washington bunu daha sonra ele almaktan bahsederken, İran bunun müzakereye tabi olmayan egemen bir hak olduğunu ısrarla belirtiyor.

 - Bölgesel operasyonlar: İsrail ve bir ölçüde Amerika Birleşik Devletleri, anlaşmayı Lübnan gibi cephelerden ayrı tutuyor. Nitekim İsrail, ateşkes duyurusundan saatler sonra kanlı operasyonlar düzenledi. İran ise herhangi bir gerilimi azaltma girişiminin müttefiklerini de içermesi gerektiğine inanıyor; bu nokta Pakistanlı arabulucu tarafından da vurgulandı.

- Anlaşmanın niteliği: Washington bunu bir barış sürecinin başlangıcı olarak tanımlarken, İran bunu yalnızca geçici ve çökebilecek bir ateşkes olarak görüyor. Bu arada, İran'ın bazı komşu Arap devletlerine karşı hain operasyonları devam ediyor.

- Tazminat: İran ABD ve İsrail'den tazminat talep ederken, saldırıya uğrayan Arap devletleri İran'dan tazminat talep ediyor.

Bu çelişkiler sadece teknik detaylar değil; anlaşmanın özüne ilişkin “ortak bir anlayışın” yokluğunu yansıtıyor. Her iki taraf da bunu bağlayıcı ve üzerinde anlaşılmış bir çerçeve olarak değil, kendi hedeflerine ulaşmak için taktiksel bir araç olarak görüyor. Bu da anlaşmanın yapısal kırılganlığını açıklıyor; iki farklı yoruma sahip tek bir anlaşma olduğunda, çökme olasılığı artar.

Bu nedenle, bu anlaşmanın gerçek bir uzlaşmayı temsil etmekten ziyade “iç içe geçen anlatıları” yansıttığı açıkça ortaya çıkıyor. Her iki tarafın da azami taleplerini, hatta asgari taleplerini bile açıkça karşılamıyor ve temel sorunları çözümsüz bırakıyor.

Bununla birlikte hem ABD hem de İran'ın askeri, ekonomik ve siyasi olarak bitkin düşmesi ve ateşkesin acil ve kaçınılmaz bir gereklilik haline gelmesi nedeniyle bu anlaşmaya varıldı.

Anlaşmanın en tehlikeli yönünün içeriğinde değil, eksikliklerinde, “ateşkes”, “nükleer haklar” ve “seyir özgürlüğü” gibi temel kavramlar için ortak bir tanımın olmamasında yattığı söylenebilir. Bu nedenle, sürdürülebilirliği, iki tarafın yorumunun birleştirilmesi ve bağlayıcı bir ortak zemin oluşturulması başarısına veya başarısızlığına bağlı olacaktır.

Uluslararası toplumun tamamı ve savaşan taraflar, çatışma için ağır bir bedel ödediler. Bu nedenle, Pakistan'ın ev sahipliği yaptığı görüşmelerin başarısızlığına ve çelişkilere, karmaşıklıklara ve tutarsızlıklara rağmen, bu ateşkes, ayrıntılı ve ciddi müzakerelere doğru atılan gerekli bir ilk adım olmaya devam ediyor. Bu müzakereler Pakistan, Umman, Mısır, Türkiye ve Çin'in çabalarına ve çeşitli diplomatik çevrelerde ortaya atılan fikirlere dayanmalıdır. Bunlar arasında eski İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif'in sunduğu fikirler ve hatta çatışmaların başlangıcında burada şahsen ortaya koyduğum fikirler de yer almaktadır. Bunların hepsi, diplomasinin son derece önemli olduğunu ve çatışmaları barışçıl yollarla sona erdirecek ve iyi komşuluk ilişkileri kuracak anlaşmalarla çözmenin gerekliliğini açıkça göstermektedir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


İran limanlarına ABD ablukası... Trump sınırlı saldırı seçeneğini değerlendiriyor

İran limanlarına ABD ablukası... Trump sınırlı saldırı seçeneğini değerlendiriyor
TT

İran limanlarına ABD ablukası... Trump sınırlı saldırı seçeneğini değerlendiriyor

İran limanlarına ABD ablukası... Trump sınırlı saldırı seçeneğini değerlendiriyor

ABD ordusu, Pakistan’daki barış görüşmelerinin çökmesinin ardından, Washington’un İran’ı nükleer hedeflerinden vazgeçmeyi reddetmekle suçlaması üzerine, pazartesi günü İran limanlarına yönelik deniz trafiğini kısıtlayan bir abluka uygulamasına başlayacak.

Washington’a göre abluka, bugün (Pazartesi) saat 14.00’te (GMT) yürürlüğe girecek ve İran limanlarına giden ya da bu limanlardan ayrılan tüm gemileri kapsayacak.

The Wall Street Journal gazetesinin pazar akşamı yetkililer ve konuya yakın kaynaklara dayandırdığı haberine göre ABD Başkanı Donald Trump ve danışmanları, barış görüşmelerindeki çıkmazı aşmak amacıyla İran’a yönelik sınırlı askeri saldırıları yeniden başlatmayı ve ayrıca Hürmüz Boğazı üzerinde ABD kontrolü sağlamayı değerlendiriyor.

Trump, dün yaptığı açıklamada, ABD’nin Hürmüz Boğazı’na deniz ablukası uygulayacağını duyurmuştu.