Husiler, 12 milyon Yemenliye insani yardımı engelliyor

Sana’da yiyecek dağıtan bir kurumda bekleyen Yemenliler (EPA)
Sana’da yiyecek dağıtan bir kurumda bekleyen Yemenliler (EPA)
TT

Husiler, 12 milyon Yemenliye insani yardımı engelliyor

Sana’da yiyecek dağıtan bir kurumda bekleyen Yemenliler (EPA)
Sana’da yiyecek dağıtan bir kurumda bekleyen Yemenliler (EPA)

Yemen'de Husi milislerin yolsuzluğu, insani yardım alanında çalışan Birleşmiş Milletler (BM) yetkililerini, grubun kontrolü altındaki bölgelerdeki yardım çalışmalarını azaltmaya gitmeye zorladı. Reuters'e konuşan BM kaynaklarının açıklamalarına göre, bu bölgelerdeki yaklaşık 12 milyon kişiye yönelik gıda yardımı da bu çalışmalar arasında yer alıyor.
Çeşitli kurumların çalışanlarının, Husi liderlerinin yolsuzluğunu ve insani yardımları engelleme çalışmalarını durdurmak için geçtiğimiz yıl yürüttüğü yoğun uluslararası çabaların, çıkmaza girdiği anlaşılıyor.
Yardımı azaltma sürecinin önümüzdeki ay başlayacağını öne süren BM kaynakları, “bağışçılar ve insani yardım kuruluşlarının bu yardımların hak edenlere ulaştırılacağını artık garanti edemediğini” ifade ediyor.
Şarku'l Avsat'ın Reuters’dan aktardığı habere göre, insani yardım sektöründeki kaynaklar, Sanaa'yı ve nüfusu yoğun olan bölgeleri kontrol eden Husi grubunu her türlü yardımın hak eden kişilere ulaştırılmasını engelleyerek olabildiğince imkansız kılmakla suçluyor.
Üst düzey bir BM yetkilisi, konuyla ilgili açıklamasında şöyle söylüyor:
“Kuzey Yemen'deki çalışma ortamı, son birkaç ay içinde önemli ölçüde bozuldu. İnsani yardım çalışanları artık yardım sağlamak konusundaki tehlikelerin üstesinden gelemiyor. Bu vaziyet düzelmedikçe, bağışçıların ve çalışanların yardımları kesmekten başka seçeneği kalmayacak.”
Söz konusu açıklamalara göre, Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (WFP) denetiminde her ay 12 milyondan fazla insana yapılan gıda yardımları da bu kapsamda azaltılacak.
Meşru hükümetteki kaynaklar, grubu kendi kontrol alanlarında yardım yapacak olan kuruluşları projelerinin yüzde 20'sini ödemeye zorlamakla suçluyor.
Uluslararası kaynaklar ya da BM kuruluşları, bu adımının tam olarak atıldığını resmi olarak açıklamasa da, azaltma kararının önümüzdeki Mart ayında başlayacağı görüşü mevcut.
“Açlıkla savaşanların elinden lokmalarını almak”
Görünüşe göre BM ajansları, WFP İcra Direktörü David Beasley’in geçtiğimiz yılın başlarında Husi grubunu “Açlıkla savaşanların elinden lokmalarını almakla” suçladığı sırada ifade ettiği gibi “bardağı taştığı noktaya” ulaştı. Söz konusu açıklamasında Beasley, yardım programının, grubun bu yaklaşımını terk edip insani yardımı engelleyen davranışını değiştirmemesi durumunda, grup tarafından kontrol edilen alanlara gıda yardımı sağlanmasının kademeli olarak askıya alınacağını açıklamıştı.
Yardım miktarıyla oynandığını ifade eden Beasley, Husileri kendi milislerini beslemek için ihtiyaç duydukları yiyecekleri, dolandırıcılık ve hırsızlık yaparak bu yardımlar arasından elde etmekle suçlamıştı. Aynı zamanda, grubu “program temsilcileriyle işbirliği içinde tüm engellerin üstesinden gelmek için çabaladığını” söylediği meşru hükümetin aksine “Yemen'deki çocukların ölümünden sorumlu” tutmuştu. Beasley’e göre, grubun liderleri, gruba yardım konvoylarının ihtiyacı olan insanlara ulaşmasını engelleme ve bu konuda işbirliği yapmama talimatı veriyor.
WFP, grubun yolsuzluğunu durdurmak için yürüttüğü baskıların bir parçası olarak, 18 Haziran 2019'da Sana'da yapılan gıda dağıtımının bir aydan fazla süreyle askıya alınacağını açıklamıştı. O zaman konuyla ilgili yapılan açıklamada “Sana’daki gıda yardımından yararlanan bazı vatandaşlar herhangi bir gıda yardımı almadıklarını söylüyor. Diğer bölgelerde ise insanlar bu yardımlardan mahrum bırakılıyor” ifadeleri kullanılmıştı.
Konuyla ilgili çalışmalar kapsamında, Husilerin programı dâhilinde dağıtım merkezinde verilen gıda yardımlarını yasadışı yollarla kamyonlarla taşıdığı fotoğraflandı. Aynı zamanda yardım kayıtlarında oynamaların yapıldığı, hatta bazı yardımların satıldığı kanıtlandı.
BM’ye ait en son raporlarda ise Husi milislerin özellikle Hudeyde, Ed-Dali ve Hacca’da yaşayan yaklaşık 6 milyon kişiye yardım ve hizmet sunulmasını engellediği açıkça ortaya çıktı.
Engelleme ve kısıtlamalar
Bu kısıtlamaların en kötüsü ise grubun “Yüksek Siyasi Konsey” (darbe iktidarı konseyi) olarak adlandırılan en üst düzey darbeci kuruma bağlı olarak İnsani Yardım ve Afetle Mücadele Koordinasyon Yüksek Konseyi kurması ve çeşitli illerde şubeler açmasıydı.
Grubun kontrol alanlarında herhangi bir projenin uygulanmasına onay ya da ret verilmesi, insani yardımların yollarını ve bu alanda çalışanları belirleyen bu Husi kurumun yetki alanına giriyor.
Husi kontrolündeki bölgelerde insani projelerin yürütülmesine onay verilmesi ortalama 100 gün sürüyor. Diğer yandan grup, 32 milyon dolar fon sağlanarak yaklaşık bir buçuk milyon insanın hayatının kurtarılacağı 11 projeyi daha önceden reddetti.
BM raporlarına göre grup, 2019’un Haziran-Temmuz ayları arasında, 300 farklı olayla gıda yardımlarını önledi; bu da 4,9 milyon ihtiyaç sahibini etkiledi.
Aynı zamanda 2018’de iki ay boyunca yaklaşık  bin 200 ton yiyecek yasadışı şekilde grup tarafından ele geçirildi. Grup, bu gıdaların bir kısmını haksız yere dağıttı; bir kısmını ise sattı.
Yemen Yardım Yüksek Komitesi, 2015-2018 döneminde 88 yardım, ticaret ve petrol gemisinin Husiler tarafından tutuklandığını, 697 yardım kamyonunun yağmalandığını ve el konduğunu, 4 kamyonun ise patlatıldığını belgeledi. Diğer yandan BM kurum ve çalışanlarına yönelik 16 farklı saldırı vakası, aynı zamanda öldürme, adam kaçırma ve çeşitli kuruluşların ofislerini kapattırma olayları yaşandı.
Yemen hükümeti ise Husileri, Stockholm Anlaşmasının imzalandığı 2018 Aralık ayı ile 2019 Aralık ayı arasında Hudeyde, Ibb ve Sana’ya giden gıda, ilaç, tıbbi malzeme gibi yardımlarla yüklü yaklaşık 440 kamyonu ele geçirmek ve yağmalamakla suçluyor.
Hükümet, grubun aynı zamanda çocuk felci ve domuz gribi için birkaç ildeki tıbbi yardımları yağmaladığını ve sattığını belirtti. Diğer yandan, kontrol altındaki illerde çocuk felci aşısı için Dünya Sağlık Örgütü'e (WHO) ait 600 milyon Riyal’in grup tarafından yağmalandığı ifade edildi.
Geçen yıl, 120 personelin Hudeyde’de bulunan WFP deposuna erişmesini engelleyen grup, bu depoları birden fazla kez bombaladı ve yardımların büyük bir kısmın yok olmasına neden oldu.
Fransız yardım kuruluşu Teknik İşbirliği ve Kalkınma Ajansı’nın (ACTED) (WFP’nin Hucce’deki ortağı) 20 çalışanının tutuklanması ve yardım projeleri yürütmelerinin engellenmesi, pasaportlarına bir haftadan uzun bir süre boyunca el konması da grubun ihlallerinden biriydi.
Yıkıcı davranışlar
Husilerin bu tür davranışlarının yeni bir şey olmadığını belirten Yemenli araştırmacı Dr. Fâris El-Beyl, şöyle söylüyor:

“Yemenlileri öldürmek Husileri tatmin etmemiş olacak ki bu insanlara giden yardımlara bile saldırmak istiyorlar. Birçok tarihçi ve araştırmacı, savaşın dahi bir ahlakının ve insani açıdan sınırının olduğunu söylese de, Husiler bu hususları çiğneyerek bu konuda sınırlarının olmadığını, yağmalayıp yıkmaktan, öldürmekten utanmadıklarını gösteriyor. BM, bu yardımların başına gelenleri,Husilerin bunları nasıl yağmaladığını, nasıl kontrol altına aldıklarını ve nasıl engellediklerini dile getirmede çok geç kaldı. Ancak uluslararası yardımların çekilmesi, Yemen ve Yemenliler için bir felaket olacaktır.”
Dr. Beyl’in bu konudaki önerisi ise şu şekilde:
“Husiler, yardımları geri çekmek yerine insani değerler, yasalar, uluslararası kanunlar ve savaş suçları açısından tehdit edilmeli. Asıl tehdit, yardımların azaltılması değil, aksine arttırılması ve Husilerin bunlara elini süremeyeceği tehdidi olmalı. Uluslararası toplum, yarayı kapamaya çalışmayıp bu yaranın kapanmasını nasıl bekleyebilir? Bu engellemelerin gün yüzüne çıkarılması, aynı zamanda bunların yaşanmaması için daha çok önlem alınması gerekiyor.”



Guterres’tan BMGK’nın rolüne vurgu: Hukukun üstünlüğü yerini orman kanunlarına bıraktı

BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)
BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)
TT

Guterres’tan BMGK’nın rolüne vurgu: Hukukun üstünlüğü yerini orman kanunlarına bıraktı

BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)
BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres, pazartesi günü, ‘orman kanunlarının’ hüküm sürdüğü bir dünyada barışa ilişkin kararları uygulamaya yetkili ‘tek’ organ olarak BMGK’nin rolünü savundu.

Guterres, “Dünya genelinde hukukun üstünlüğü, orman kanunuyla yer değiştiriyor. Uluslararası hukukun açıkça ihlal edildiğine ve BM Şartı'nın alenen hiçe sayıldığına tanık oluyoruz” dedi.

BMGK’da konuşan Guterres, “Gazze'den Ukrayna'ya ve dünyanın dört bir yanında hukukun üstünlüğü isteğe bağlı bir şey gibi ele alınıyor” diye ekledi.

BM Şartı'nın ‘güç kullanma veya güçle tehdit etmeyi’ yasakladığını ve ‘büyük küçük tüm devletlere aynı kuralları uyguladığını’ belirtti.

BM Genel Sekreteri, ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan ve BM’ye rakip olarak görülen yeni Barış Konseyi’nden açıkça bahsetmedi, ancak BMGK’nın ‘münhasır’ sorumluluğunu vurguladı.

asdfrgt
BM Genel Sekreteri António Guterres, New York'taki BM genel merkezinde düzenlenen BM Genel Kurulu'nun 80. oturumunda bir konuşma yaparken, 23 Eylül 2025 (Reuters)

BMGK’nın barış ve güvenlik konularında, bu tür girişimlerin arttığı bir dönemde tüm üye devletler adına hareket etmeye yetkili tek organ olduğuna işaret eden Guterres, “Başka hiçbir organ veya geçici koalisyon, tüm üye devletleri barış ve güvenlikle ilgili kararlara uymaya yasal olarak zorlayamaz” diye ekledi.

BM Genel Sekreteri BMGK’nın ‘güç kullanımına izin verme’ yetkisine sahip tek organ olduğunun da altını çizdi.

Guterres, bu açıklamaları, Trump'ın dünya genelindeki çatışmaları çözmeyi amaçlayan ve başkanlığını üstleneceği bir Barış Konseyi kurulacağını duyurmasından birkaç gün yaptı. Barış Konseyi ve rolü birçok ülkede şüphe uyandırdı.

Guterres, ‘tüm devletlerin uluslararası hukuka tam olarak saygı gösterme ve BM Şartı'nda belirtilen vaat ve yükümlülükleri yerine getirme taahhütlerini yenileme zamanının geldiğini’ de vurguladı.


Suriye'de SDG ile yaşanan çatışmalarla Türkiye'deki Kürt müzakereleri arasında nasıl bir ilişki var?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)
TT

Suriye'de SDG ile yaşanan çatışmalarla Türkiye'deki Kürt müzakereleri arasında nasıl bir ilişki var?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)

Ömer Önhon

Ocak ayının ilk haftasında Suriye ordusunun Halep'te Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) karşı başlattığı askeri operasyon, Suriye'deki siyasi ve güvenlik sahnesini değiştirdi ve ülkenin haritasını yeniden çizdi. SDG, Halep, Deyrizor ve Rakka'dan çıkarıldı ve Haseke şehrinin bir bölümünde sıkışarak kuşatıldı. Suriye ordusu çok az istisna dışında, Tişrin ve Tabka barajlarını, sınır kapılarını ve petrol sahalarını ele geçirdi.

Bir yıl önce 10 Mart mutabakatını imzalayan ancak uygulamayı reddeden SDG, 18 Ocak'ta “ateşkes ve tam entegrasyon anlaşmasını” imzalamaya zorlandı. 20 Ocak'ta Şam'da Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile Mazlum Abdi arasında yapılan görüşmenin ardından dört günlük ateşkes ilan edildi. Ateşkes büyük ölçüde devam ediyor, ancak Suriye ordusu ile SDG arasında bazı bölgelerde çatışmalar sürüyor.

SDG şu anda bu görüşmede sunulan önerileri değerlendiriyor ve iki gün içinde yanıtını açıklayacak. Eğer SDG anlaşmanın tüm şartlarını reddederse, çatışmalar yeniden başlayacak ve bu da hükümet güçleri arasında ağır kayıplara neden olacak ve Kürtlerin yaşadığı komşu ülkeler için sonuçları olacak. Ancak nihayetinde SDG yenilgiye uğrayacak.

Süregelen şüphelere rağmen, SDG büyük olasılıkla olumlu bir yanıt verecek. Kalıcı barışın sağlanması, anlaşmanın ne ölçüde uygulanacağına bağlı olacak.

Suriye'deki gelişmeleri, Ortadoğu'nun yeniden şekillenmesi bağlamında da ele almalıyız. Başta Türkiye, ABD, İsrail ve Körfez ülkeleri olmak üzere dış aktörlerin etkisi, ABD'nin kilit rolüyle birlikte, Suriye'nin geleceğini belirlemede iç dinamikler kadar önemli.

Nitekim İsrail, işgalini tüm Golan Tepeleri'ni kapsayacak şekilde genişleterek, Suriye'nin güneyinde fiilen silahsızlandırılmış bir bölge ilan etti ve Dürziler üzerindeki etkisiyle bu bölgedeki gelişmeleri yönetiyor. Son çatışmalar sırasında sessiz kaldı ve en azından şimdilik Suriye'deki askeri operasyonlarını durdurdu.

İsrail'in sessizliği, Paris'te ABD himayesindeki Suriye görüşmeleriyle ilişkilendirilebilir, nitekim iki ülke ortak bir koordinasyon ve iletişim mekanizması kurma konusunda anlaşmaya vardı ve bu anlaşmanın meyve vermeye başladığı açıkça görülüyor. Bu İsrail tutumu, Şara hükümeti ve Türkiye'nin Suriye'deki varlığına ilişkin endişelerinin giderildiği şeklinde de yorumlanabilir.

Ancak en önemli değişim, ABD'nin Suriye'deki güvenlik ortaklarına yönelik tercihlerinde yaşanan değişimdir. ABD, SDG yerine Suriye ordusu ve Türkiye ile ittifak kurdu. Birkaç gün önce, ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Büyükelçi Tom Barrack, sosyal medyada ABD’nin halihazırda SDG’ye nasıl baktığını açıklayan, bir yol haritası ve Suriyeli Kürtlere yönelik çağrı içeren bir açıklama yayınladı.

ABD Merkez Komutanlığı'nın Suriye hükümetiyle koordineli olarak 7 bin DEAŞ tutuklusunun Suriye'den Irak'a nakledildiğini duyurması, ABD tarafından çok taraflı diplomatik çabalar yürütüldüğünü gösteriyor

Büyükelçi Barrack, Suriye hükümetinin DEAŞ’a karşı kurulan uluslararası koalisyona katılmasıyla durumun temelden değiştiğini belirtti. Sonuç olarak, “SDG'nin sahada birincil DEAŞ karşıtı güç olarak asıl amacı büyük ölçüde sona ermiştir” dedi.

Tom Barrack şunu da söyledi: “Yeni Suriye devletine entegrasyon, Kürtlere tam vatandaşlık hakları, Suriye'nin ayrılmaz bir parçası olarak tanınma, Kürt dili ve kültürünün anayasa ile korunması ve yönetime katılım imkânı sağladığı için şimdi Kürtlerin önünde eşsiz bir fırsat bulunmaktadır.” Bunu, “SDG'nin iç savaşın kaosu içinde sahip olduğu kısmi özerklikten çok daha fazlası” olarak da tanımladı.

Başkan Donald Trump da kendine özgü üslubuyla yeni ABD politikasına doğrudan değinerek, Kürtleri sevdiğini ve koruduğunu ve şimdi Suriye hükümetiyle güvenlik konularında birlikte çalıştığını söyledi.

ABD Merkez Komutanlığı'nın, Şara ile koordineli olarak 7 bin DEAŞ tutuklusunun Suriye'den Irak'a nakledildiğini duyurması, ABD tarafından son derece etkili çok taraflı diplomatik çabaların yürütüldüğünü gösteriyor.

dsvfgbhy
: 10 Mart'ta Şam'da mutabakatı imzalayan Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ve SDG lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

SDG’nin birçok yanlış hesap yaptığına; en önemlisi kendi gücünü abarttığına ve Suriye ordusunun gücünü hafife aldığına şüphe yok. 10 Mart mutabakatının uygulanması konusunda Şam ile yapılan müzakerelerdeki sert tutumları ve sahadaki pervasız eylemleri, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere herkesi hayal kırıklığına uğrattı. Belki en ciddi hatalarından biri de Türkiye'nin endişelerini ve taleplerini görmezden gelmesiydi.

Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Halk Koruma Birlikleri (YPG) ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK) saflarında görüş ayrılıkları da ortaya çıktı; Mazlum Abdi daha pragmatik, uzlaşmaya açık ve ABD'yi dinlemeye daha meyilli gibi görünüyor.

Bu arada, Kandil Dağı'ndaki PKK kadrolarının etkisi altındaki gruplar ise mücadeleye devam etme yönünde sert bir tutum benimsedi. Tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan, Suriye'deki olayları Türkiye'deki barış sürecini baltalama girişimi olarak nitelendirerek, Kandil'in talimatlarını görmezden geldiğini söyledi.

SDG’nin, özellikle kendi gücünü abartarak ve Suriye ordusunun gücünü hafife alarak birçok yanlış hesap yaptığına kuşku yok

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin haftalık toplantısında yaptığı konuşmada, mücadelenin Kürtlere karşı değil, PKK'ya karşı olduğunu vurguladı.

Kürt dünyasının en saygın lideri Mesud Barzani'nin şu sözleri ise en şaşırtıcı açıklama oldu: “PKK, Kürtler için bir yük haline geldi.”

Türkiye'nin öncelikli amacı, PKK'yı kendi sınırları içinde, Suriye'de ve her yerde ortadan kaldırmaktır. Türkiye'deki Kürtlerle devam eden müzakerelerde bulunan Türkler, Suriye'deki gelişmelerin bu süreci rayından çıkarmasından veya olumsuz bir emsal teşkil etmesinden endişe duyuyorlar.

Son iki veya üç haftada üzerinde anlaşmaya varılan veya tek taraflı olarak yayınlanan belgelerin çoğu, uygulama sırasında yoruma açık olabilecek son derece hassas maddeler ve konular içeriyor. Örneğin, entegrasyon anlaşmasının 4. maddesi “Kürt bölgelerinin özel statüsünün dikkate alınması”ndan bahsediyor.

cdfrgt
SDG’nin kadın savaşçıları, Suriye'nin doğusundaki Deyrizor şehrinde bulunan el-Ömer petrol sahasında düzenlenen askerî geçit töreninde, 23 Mart 2021 (AFP)

Bu sebeple, Suriye hükümetinin, geçen hafta Suriye Cumhurbaşkanı tarafından imzalanan 13 numaralı Kararnamede belirtildiği gibi, Kürtlerin kültürel ve dilsel haklarını kullanmalarına olanak tanıyan bir düzenleme oluşturması gerekecek. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre mevcut koşullar altında nasıl bir formüle ulaşılabileceği henüz belli değil. Zira en büyük Kürt nüfusuna sahip Haseke şehrinde bile Kürtler toplam nüfusun sadece yaklaşık yüzde 30'unu oluşturuyor.

Bir diğer önemli sınav ise Dürzi ve Alevilerin Kürtlerle yapılan anlaşmaya vereceği tepkidir. Kürtlere tanınan ayrıcalıkların kendilerine de tanınmasını talep etmeleri muhtemel görünüyor. Ayrıca, bu ayrıcalıkların yeni anayasaya nasıl dahil edileceği de ele alınması gereken kritik bir konu.

Önemli gerilemelere ve yenilgilere rağmen, SDG'nin hâlâ var olduğunu ve tamamen ortadan kaybolmadığını belirtmekte fayda var.

Washington, bu aşamada DEAŞ'a karşı mücadelede müttefik olarak Suriye’nin ve Erdoğan ile ortaklığın yanında yer alsa da SDG'yi gelecekte olası kullanımlar için yedek bir güç olarak muhafaza etmeye istekli olmaya devam edecektir.

Suriye Kürtlerine özel haklar tanıyan ve SDG birliklerini -entegrasyonun bireysel bazda olacağı belirtilse de- Suriye ordusuna entegre eden bir anlaşmanın imzalanmasına arabuluculuk yapmak, mevcut yapıyı meşrulaştırmak ve geliştirmek, dolayısıyla onu korumak olarak görülebilir.

İşler sorunsuz ilerlerse, barış hâkim olacak ve Suriye hükümeti dikkatini ülkeyi yeniden inşa etmeye, geçiş döneminde ilerlemesini sağlayacak bir siyasi sistem kurmaya ve çok ihtiyaç duyulan yabancı yatırımı çekmeye odaklayabilecektir.

Bunun alternatifi ise karanlık gölgesi tüm tarafların üzerine düşecek daha fazla acı ve yıkımdır.


Irak parlamentosu cumhurbaşkanı seçimi oturumunu erteledi

Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)
Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)
TT

Irak parlamentosu cumhurbaşkanı seçimi oturumunu erteledi

Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)
Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)

Irak parlamentosu, cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılması planlanan oturumu erteledi. Bu karar, Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi’nin Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği’nden (KYB) gelen ‘oturumun ertelenmesine’ yönelik talebi almasının ardından alındı.

Temsilciler Meclisi Başkanlığı Basın Ofisi, Irak resmi haber ajansı INA’ya yaptığı açıklamada, Halbusi’nin 27 Ocak Salı günü gerçekleşmesi planlanan ve cumhurbaşkanının seçilmesi için düzenlenen oturumun ertelenmesi talebini aldığını bildirdi. Açıklamada, erteleme talebinin iki parti arasında daha fazla görüşme ve anlaşma sağlanması amacıyla yapıldığı ifade edildi.

Cumhurbaşkanlığı için aday olan 19 kişi, Irak Anayasası’na uygun şekilde adaylık şartlarını yerine getirdikten sonra hem Irak Temsilciler Meclisi hem de Federal Yüksek Mahkeme’den onay aldı.

Adaylar arasındaki yarış, özellikle iki isim üzerinde yoğunlaşıyor: KDP adayı Fuad Hüseyin ve KYB adayı Nizar Amidi.

Diğer yandan Şii Koordinasyon Çerçevesi dün KDP ve KYB heyetlerini ayrı ayrı toplantıya çağırdı. Toplantının amacı, heyetlerin görüşlerini tartışmak ve cumhurbaşkanlığı seçimini anayasal süresi içinde gerçekleştirecek bir anlaşmaya varılmasını sağlamaktı; böylece anayasal takvim ve ulusal yükümlülükler de korunacaktı.

Iraklı siyasi kaynaklara göre, KDP lideri Mesud Barzani ve KYB lideri Bafel Talabani’nin, Kürt bileşeni için yüksek makamların dağıtımı mekanizmasına uygun olarak tek bir uzlaşı adayı belirleme konusunda anlaşamadıkları bildirildi. Bu nedenle her iki partinin adayı, doğrudan oylama yoluyla parlamentoda birbirleriyle yarışacak.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, tüm Kürt partileri ve parlamentodaki bloklar arasında bir uzlaşı sağlanamaması nedeniyle cumhurbaşkanlığı adayının seçimi sürecinin birçok engelle karşılaşacağını belirtti. Diğer bir zorluk ise parlamentodaki diğer blokların hangi adayı destekleyecekleri konusunda kararsız olması. Bu durum, özellikle toplam 329 milletvekilinin üçte ikisinin sağlanması gereken parlamentoda oturum açılması gerektiğinden, seçim sürecinin uzamasına yol açabilir.