​‘Amerikan Çağının sonu’ yanılgısı

Amerika Birleşik Devletleri'nin çöküşünü imkânsız kılan faktörler nelerdir?

Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babaları (Getty Images)
Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babaları (Getty Images)
TT

​‘Amerikan Çağının sonu’ yanılgısı

Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babaları (Getty Images)
Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babaları (Getty Images)

İmil Emin
Amerika Birleşik Devletleri’nin koronavirüs salgınından en çok etkilenen ülkelerin başında yer alması ve Başkan Donald Trump yönetimini saran panik havası, özellikle son üç yılda gündemden düşmüş olan şu soruyu yeniden akıllara getirdi: acaba koronavirüs salgını ABD’nin egemenliğinin sona ermesini hızlandıracak mı?
ABD’li meşhur gazeteci yazar Fareed Zakaria (Ferid Zekeriya) bu egemenliği; ‘’Zorba ve kısa ömürlü’’ olarak nitelemişti. Zekeriya’ya göre ABD egemenliği İkinci Dünya Savaşından sonra kırk yıl yükselişte olup, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla duraksamış, 2003’teki Irak işgalinden sonra da ‘ağır çekimde’ çöküşe geçmişti.
Tabi bu sorunun cevabını bulabilmemiz için derinlemesine bir bakışa ihtiyaç duyuyoruz. İmkân el verdiğince, sözü çok uzatmadan ve kısa da kesmeden bu yanıtı birlikte arayalım. Öncelikle; Ferid Zekeriya ve aynı kampta yer alanların bakış açısının yüzeysel olduğunu belirtmek isteriz, ABD korona salgınını atlatacak ve uzun süre daha ayakta kalacaktır. Nasıl ve niçin?
 
Amerika geleceğin ulusudur
Bazılarının düşlediği gibi ‘Amerikan çağının’ yakın bir zamanda sona ermeyeceğine dair argümanlarımızı öne sürmeden önce, ABD’nin kuruluşuna dair bazı hatırlatmalar yapmamız gerekebilir.
Bu bağlamda en önemli metinleri kaleme alanlardan biri de; Amerikan siyasetinin ve diplomasisinin ‘çağdaş patriği’ Henry Kissinger’dır. Kissinger devasa eseri ‘Dünya Düzeni’ kitabında,  tarih, coğrafya ve modern siyaseti kapsamlı bir şekilde değerlendirmiştir. Özellikle yedinci bölümde; ABD’nin insanlığa hizmetini ve ‘dünya düzeni’ tasavvurunu işlemektedir. Kissinger Amerika’nın ana mesajının egemenlik değil ‘özgürlük’ olduğunu vurgular, kuruluşundan bu yana ABD’nin projesinin, geleneksel ‘coğrafi yayılmacılık’ olmadığını, ‘göksel öğretiler’ ışığında ‘özgürlük ilkelerini’ yaymayı amaçladığını belirtir.
1839'da, resmi Amerikan Keşif Misyonu, Batı Yarımkürenin ve Güney Pasifik'in uzak bölgelerini keşfettiğinde, Birleşik Devletler ve Demokrasi dergisinde bir makale yayınlandı. ‘Geleceğin Büyük Ulusu’ başlıklı bu makalede, ABD’nin tarihteki tüm medeniyetlerden farklı bir yönetim anlayışı benimsediği vurgulanıyordu. Makalede şu ifadeler yer almıştı: “Doğrusu Amerika halkı bir yandan birçok farklı ırklara ve uluslara aidiyet hissederken, diğer yandan Ulusal Bağımsızlık Bildirgesi, insanların eşitliğine istinat eder. Bu iki gerçeklik bizi diğer uluslardan farklı kılan temel unsuru oluşturur. ‘Amerikan gerçekliği’, bu ülkede yaşayan insanların, mensup oldukları ırkın tarihiyle zayıf bağlar kurmuş olmasıyla ilişkilidir. Tarihin görkemi ya da suçları bizi o kadar da ilgilendirmemektedir. Bağımsızlık Bildirgesi bizim için yeni bir tarihin başlaması anlamına gelmektedir.’’
ABD’nin kurucu babaları, Amerika’dan ‘City upon a hill’ Tepedeki Şehir olarak söz eder. Kurucu babalar, Amerika’nın diğer tüm yönetim biçimlerine baskın geleceğini ve geleceğin ‘demokratik çağını’ oluşturacağını hayal ediyordu. Bu ‘özgür ve büyük’ ulusun, Tanrı tarafından diğer devletlerin öncüsü seçildiğine inanıyordular. Batı Yarımkürede ilkelerini yayarken, bu ilkelerin zaman içinde tüm dünyaya yayılacağını tasavvur ediyordular.    
Amerikalılar başlangıçtan itibaren, yeni devletlerinin, etik ve insani bir temeli olduğuna inanıyordu. İnsanlık gelişimi ve ilerlemesinin bir sonucu olduklarını düşündükleri için, kimsenin bu ‘ilerlemeyi’ durduramayacağına olan inançları tamdı. Amerikalılar güçlerinin ilahi (göksel) bir koruma altında olduğuna iman ediyordu. Dolayısıyla hiçbir dünyevi gücün kendilerine zarar veremeyeceğini düşünüyordular. ABD bu bakış açısıyla diğer ülkelerden radikal bir şekilde farklıdır.
ABD’nin kuruluşundaki ‘teolojik boyut’ hala devam etmektedir, bununla birlikte resmi kimliği, din ve devlet işlerini birbirinden ayıran laiklik uyarınca şekillenmiştir. ABD’de dinlere ve ırklara ayrım yapılmaksızın saygı duyulur.

Çürüme mi, yenilenme mi?
Bugün sıklıkla dillendirilen Amerika’nın çöküşü meselesine dair yaklaşımda birçok yapısal sorun bulunmaktadır. Amerikan tarihçi Paul Kennedy bu teoriyi ilk öne sürenlerdendi, daha sonra ‘Çürüme Ekolü’ olarak tanınacak olan bu yaklaşıma göre; ekonomi ve strateji arasında doğrudan bir ilgi bulunmaktaydı. ‘Emperyalist Yayılmacılık’ olarak tanımladığı teorisinde, ABD’nin ‘imparatorluğunu’ sürdürebilmesi için ‘dışarıdaki varlığına’ yatırım yapması gerektiği, bu durumun da uzun vadede gücünü ve servetini yitirmesine neden olacağını öngörmekteydi. Bu gerçekliğin sadece Amerika’ya has olmadığını, Roma başta olmak üzere geçmişteki imparatorlukların ortak özelliği olduğunu söylemekteydi.
Kennedy’nin bu teorisi, ABD’nin stratejik eylemlerine yön veren birçok ABD’li düşünür tarafından eleştirildi. Bu düşünürlerin başında da ‘Amerikan bilgesi’ Zbigniew Kazimierz Brzezinsk gelmekteydi. Brzesinski Varşova Paktı’nın özellikle Afganistan’da mağlup edilmesinde aktif bir şekilde rol aldı.  Jimmy Carter'ın Ulusal güvenlik yardımcılığını yaptı. Samuel Huntington’la birlikte çalışarak, 43 sayfalık gizli bir bülten yazdı. Bu bültende gelecek yönetimin 10 önemli ulusal güvenlik politikası hedefi açıklanıyordu. Huntington ABD çürüyor mu yoksa yenileniyor mu sorusunu ele almış ve cevaben: “ABD’nin gücü çok boyutludur, onunla rekabet halinde olan kuvvetlerin gücü ise tek boyutludur’’ demişti.
Paul Kennedy ‘çürüme’ sorgulamasıyla ‘Amerikan çağının sonu’ tartışmalarını alevlendirmişti. Kennedy’nin teorisi, Chicago Küresel İlişkiler Konseyi başkanı ve Amerikan dış politika teorisyeni Ivo H. Daalder, ‘yeni muhafazakâr’ akımdan tarihçi Robert Cagan gibi düşünürler tarafından büyük ölçüde çürütüldü. Bu düşünürlere göre ABD’nin gücü hala zirvedeydi. Dünyadaki güç dengesindeki en önemli unsurun ekonomi olması ve ABD dolarının en önemli rezerv para olması da bunun kanıtıydı. Dünyadaki farklı ülkeler, ekonomilerini ayakta tutabilmek için dolara yönelmek zorundaydı. Ayrıca ABD’nin eğitim sistemi en iyi üniversiteleri barındırıyor ve tüm insanlar eğitim almak için Amerika’ya geliyordu.
ABD’nin bayraktarlığını yaptığı siyasi ilkelere gelecek olursak, hala kendi içindeki her sorunu aşabilecek güçtedir. Çin, Rusya ve İran gibi ülkelerde otoriterlik yükselirken, ABD’nin dünya genelindeki etkisi yüksek bir seviyede seyretmektedir. Washington’un dünya genelindeki müttefikleri çoğunluğu teşkil etmektedir. Bugün ABD’nin 50’den fazla stratejik ortağı ve müttefiki bulunmaktadır. Öte yandan Rusya ve Çin’in müttefikleri, ‘bir avuç’ pragmatist yönetimden ibarettir.

ABD'nin durumu nasıl tanımlanabilir, benzeri görülmemiş bir hâkimiyet mi, yoksa kontrolsüz bir güç mü?
Bu cevheri soruyu, akademik vasfıyla diplomatik deneyimini birleştiren en önemli Amerikalı stratejik düşünürlerden Harvard Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Joseph Samuel Nye Jr veriyor. Joseph Samuel ‘Amerikan Gücünün Paradoksu’ adlı eserinde, tarih boyunca Amerika’dan askeri olarak daha güçlü bir ülkenin olmadığını, bazılarının bunu Britanya’nın 19. Yüzyıldaki hegomanyası ile kıyasladığını ve Amerika’nın Büyük Britanya’nın ‘egemenliğini’ taklit ettiğini söylemektedir. Ancak bu kıyaslama ne dereceye kadar doğrudur? Bu popüler kıyasın o kadar da doğru olmadığı görülmektedir, Britanya Barışı diye adlandırılan süreçte İngiltere, ABD’nin bugünkü gücüne ulaşabilmiş değildi.
Amerikalı yazar ve ünlü Atlantik dergisinin editörü Colin Murphy ‘Biz Roma mıyız?’ başlıklı bir kitap yayınladı. Murph bugünün Amerika’sı ile 1500 yıl önceki Roma İmparatorluğunu kıyaslıyordu. Roma’nın rakip bir imparatorluğun yükselişiyle değil, toplumsal çöküş, ekonomi ve kurumların iflasıyla zayıfladığını, böylelikle kendisini işgalci kabilelere karşı savunamadığını yazıyordu. ABD’nin aksine, Roma’nın içeriden zayıfladığını, halkın devlete, egemen kültüre ve kurumlara olan güveninin sarsıldığını, erki ele geçirmek için yaşanan iç çatışmalar ve yolsuzluğun yaygınlaşması ekonomiyi felç ettiği için çöküşün yaşandığını, ancak aynı şeyin ABD için söylenemeyeceğini belirtiyordu.
ABD’yi Roma İmparatorluğuna benzetenlerin haklı olduğu hususlar yok değil. Ancak Roma İmparatorluğu’nun çöküş sürecinde üretime dayalı olmayan ekonominin büyük bir etkisi vardı, üstelik ABD’nin aksine ciddi iç çatışmalar söz konusuydu. Kurumların zaafa uğraması Roma’yı savunmasız kıldı. ABD ise hala en başta gelen üretici güçler arasında yer alıyor, ABD kurumlarında bazı aksaklıklar olsa da, reform için yöntemler bulunuyor. Dolayısıyla ‘çöküş noktasında’ Roma ile benzeşmediği söylenebilir.
Amerikan iç kamuoyunda sosyal sorunlar olabilir, ancak açık bir toplum olması hasebiyle, özellikle de dünyanın her yerinden süreğen göç alması dolayısıyla, sorunların çözümünde de her zaman yeni yollar bulunabiliyor. ABD ekonomisi ağır büyüme kaydetse de, gelişmiş teknoloji kullanımında öncü olmayı sürdürüyor. Üniversiteler ve sanayi sektörü arasındaki etkileşim de son derece sağlıklı. Araştırma geliştirme, biyoelektronik, nanoteknoloji ve yenilebilir enerji alanlarında da öncü ülke konumundadır. ABD ‘korona salgını savaşını’ ya da benzer geçici krizleri atlatmasa dahi çöküş ve çürüme yaşayacak mıdır?

Hukuk devleti ve bağımsız yargı
Roma İmparatorluğu, Roma kanunlarını egemen kıldığı sürece güçlü olabilmişti. Roma Hukuku daha sonra birçok ülkenin anayasasına ilham kaynağı olacaktı. Hukuk zayıfladığında ‘güneş’ batışa geçti. Peki, ABD’deki hukuk devleti? Amerikan yargısı, uzun yıllar daha devam edecek istikrarının garantörü müdür?
Kesin olan bir şey varsa, o da; Amerikan yargı sisteminin, geleceğini garanti eden en güvenilir kalesi olduğudur. Yargısının gücü, ABD’nin dünya geneline yayılmış olan askeri gücünden daha önemlidir.  ABD Yüksek Mahkemesi Başkanı Ruth Bader Ginsburg: “Amerika’daki birçok insan hakları aktivisti, mahkemelerimizin insan hakları alanlarındaki hükümlerini, güvenliğimizin teminatı olarak görüyor ve bununla gurur duyuyor, ben de onlara katılıyorum’’ demekteydi.
Amerika’daki ‘bağımsız yargı’ insanların güvende hissetmelerini sağlıyor ve toplumsal adalete olan inancı koruyor.
Wayne State Üniversitesi Anayasa Hukuku Profesörü Philipa Strom, Cumhuriyetçi aday George W. Bush ile Demokrat rakibi Al Gore arasındaki 2000 yılındaki başkanlık seçimini yargı bağımsızlığının en önemli örneklerinden biri olarak gösteriyor.
2000 seçimlerinde Demokrat aday Al Gore yüzde 48.4, Cumhuriyetçi aday George W. Bush ise yüzde 47.9 oy almıştı. Kimin başkan olacağı yönündeki tartışmalar Yüksek Mahkeme’ye taşındı. Yüksek Mahkeme, delege sayısı daha fazla olduğu için George W. Bush’un başkan olarak seçildiğini duyurdu. Al Gore bu kararın ardından Bush’u arayıp tebrik etti ve protestocular evlerine döndü. Seçimi kaybeden Demokratlar da, şimdi ülkenin birlik ve bütünlüğünün her şeyden önemli olduğunu belirterek, yargıya olan güvenlerini ifade ettiler.
Tabi Yüksek Mahkeme’nin bu kararı herkesi mutlu etmedi, ancak herkes bu karara uymaları gerektiğini biliyordu. Bazıları yargıçların siyasi eğilimini sorguladı, ancak genel olarak kamuoyunda yargının bağımsızlığına olan güven sarsılmadı.
ABD hukuk devleti olduğu ve federal yargı bağımsız olduğu sürece ‘Amerikan çağı’ sona ermeyecektir. Amerikalılar ve dünya, mahkemeler Trump’ın belirli devletlerin vatandaşlarının ülkeye girişini yasaklayan kararlarına muhalif hüküm verdiğinde bunu daha iyi görmüş oldu.
Bu temelde, toplumun yargı kararlarına uyulması gerektiğine dair mutabakatı, Amerikan yargı sistemine ve Yüksek Mahkeme’ye siyasi, toplumsal anlaşmazlıkları çözmek hususunda, dünyanın herhangi bir başka yerinde olmadığı kadar istisnai bir konum bağışlamıştır.
2000 yılındaki başkanlık seçimi davasına bakan Yüksek Mahkeme Başkanı William Rehnquist bu göreve gelmeden yıllar önce: “Amerikan yargısı ülkemizdeki hükümet sisteminin başındaki taçtır’’ demişti.
1776'da Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Bildirgesi'ni ve 1789'da Anayasa'yı yazan Kurucu Babalar, bireylerin ve halkın hakkının devletin hakkından önce geldiğine inanıyordu. Bu nedenle hükümetin görevinin, insanların doğuştan kazandığı haklarını korumak olduğunu vurguladılar. Aydınlanma, ilerleme ve eşitlik, Amerika’nın gerçek gücünün kaynağıdır.
 
Amerikan eğitim sistemi
Bazı insanların ABD karşıtı tutumlarına ve Amerikan karşıtlığına rağmen, çocuklarını Amerika’da eğitim görmesi için göndermesi oldukça ilgi çekicidir. Çin, ABD’ye yetişmek için büyük bir çaba sarf ederken, Komünist Parti liderleri çocuklarını ABD üniversitelerine göndermektedir. Hatta Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in oğlu da Amerika’da öğrenim görmekte. ABD’nin gücünün kaynaklarından biri olan eğitim sisteminin kalitesinin sırrı nedir? Bunu merak edenler, Columbia Üniversitesi'nin ünlü rektörü Jonathan R. Cole’nin "Büyük Üniversiteler-Amerikan Üniversitelerinin Başarısının Öyküsü’ başlıklı kitabına bakabilirler. Sosyoloji Profesörü Jonathan R. Cole, özetle; ABD eğitim sisteminin başarısının, ‘akademide egemen olan özgür araştırma ruhunda’ saklı olduğunu söyler.
Amerikan eğitim sistemi, ABD’nin birçok konuda öncü olmasını sağlamıştır. Üniversitelerinde ve enstitülerinde epistemoloji ve bilgi sevgisi ruhu canlıdır. Dogmalardan sıyrılmayı ve ideolojik bakıştan arınmayı becerebilmiş akademisyenler başarının anahtarıdır. Bu yüzden dünya genelindeki başarılı akademisyenler, ABD’ye yönelmeyi tercih etmektedir.
Profesör Cole, sanayi ve üniversiteler arasında güçlü ilişkilerin olduğunu belirtiyor, ikili anlaşmalar sonucunda, üniversitede teorik eğitim gören öğrencilerin, sanayi ve teknoloji sektöründe akıllıca istihdam edildiğine dikkat çekiyor. Büyük firmaların üniversitelerde eğitim görmüş kadrolar olmaksızın başarılarını sürdürmesinin mümkün olmadığını ifade ediyor. Büyük firmalar ve üniversiteler arasındaki ittifaka dayalı ‘araştırma-geliştirme’ çalışmaları, yeni buluşlar doğrultusunda iş fırsatlarının da artmasına neden oluyor. Üniversiteler aynı zamanda, sosyal bilimlerde yetiştirdiği öğrenciler aracılığıyla şirketlerin verimliliğini arttırmasına katkı sağlıyor.
 
Amerika özgür medyanın merkezi
Koronavirüs salgını Çin’in Vuhan şehrinde başladı ve ardından dünyaya yayıldı. Çin hükümetinin ‘gizlilik kararları’ nedeniyle şu anda dünyada 2 milyon insana virüs bulaşmış durumda, on binlerce kişi yaşamını yitirdi ve bu sayı artış gösteriyor. Çin Komünist Parti yönetiminin medya üzerindeki baskısı nedeniyle, halen salgının kaynağı ve ülkedeki boyutları bilinemiyor.
ABD ve Çin arasındaki tüm stratejik rekabet öğelerinden bahsetmek için yerimiz uygun değil. Ancak okuyucu, ABD’nin korona salgınına dair yayın anlayışı ile Çin’deki yayın anlayışını kıyaslayabilir. ABD’de medya Başkan Trump’ın her adımı özgür bir şekilde tartışabiliyor ve salgınla mücadele yöntemini eleştirebiliyor, Çin’de ise yönetimi eleştirmenin maliyeti çok ağır olabilir. 
Northwestern Üniversitesi Tarih Koleji Dekanı Amerikalı Profesör John Warren Johnson, dünya üzerindeki özgür medyanın rolü üzerine yaptığı çalışmalarla biliniyor. Johnson: ‘’Kendisini demokratik addeden yönetimlerin en belirgin özelliklerinden biri de; yazılı ve görsel medyada insanların düşüncelerini özgür bir şekilde ifade edebilmelerine olanak tanımasıdır. Sinema, kitap, dergi, televizyonlar ve internet de buna dâhildir. ABD deneyimi, özellikle son yirmi yılda, ifade özgürlüğünün aydınlık bir örneğini teşkil etmektedir’’
Bilindiği üzere 21. Yüzyıl ‘iletişim ve bilgi’ çağı olarak tanımlanır. Bilgiye ve teknolojiye sahip olanlar gerçek gücü elinde bulundurabilir. Roma İmparatorluğu’nda ‘ekmeği veren’ kanunları belirliyordu. Şimdi ise medya gücüne sahip olanlar (özellikle de bağımsız ve özgürse) dünyanın ‘dümenini’ yönlendirebiliyor.

Amerika’da devletin medya kuruluşları bulunmuyor, bununla birlikte her bağımsız Amerikan medya kuruluşu, devletin enformasyon gücüne katkı sağlar, bu durumun daha uzun bir süre daha böyle devam edeceğini öngörebiliriz.

ABD 2030 yılında merkezi güç olmayı sürdürecek
ABD'nin Yirmi Birinci Yüzyılın üçüncü on yılı boyunca, dünyadaki merkezi güç olma konumunu muhafaza edecek olmasının başka nedenleri var mı?ABD Ulusal İstihbarat Direktörlüğü'ne bağlı, Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından hazırlanan, "Küresel Eğilimler 2030-Alternatif Dünyalar" raporuna göz gezdirmekte fayda var. Okuyucu Washington’un önümüzdeki on yıl boyunca ‘Tepedeki Şehir’ olma özelliğini nasıl koruyacağını bu raporu incelediğinde görecektir.
Özetlemek gerekirse:
- Coğrafi konum, Amerika'nın coğrafi konumu onu büyük güçler arasına yerleştirmektedir, civarındaki herhangi bir rakibini tehdidine karşı bağışık olmasını sağlar.
- Doğal kaynakların bolluğu, ABD, doğal yeraltı kaynaklarının zenginliğinin yanı sıra, dünyada en fazla ekilebilir araziye sahip ülkedir. Enerji alanında da, kendi kendine yetebilecek seviyeye ulaşmak üzeredir.
-Ekonomik entegrasyon, gelişmiş teknoloji ve yeterli işgücü. ABD’nin güçlü bir petrol sektörü bulunmaktadır, ayrıca üretim ve sanayide en gelişmiş teknolojileri istihdam edebilmektedir. Kendi başına ayakta kalabilecek bir yerel ekonomiye sahiptir.
- Dünyayla bütünleşmiş ekonomik sistem. ABD ekonomisi, Asya, Latin Amerika, Avrupa ve Ortadoğu ekonomileriyle yakından ilişkilidir ve en önemli finansal etki merkezidir.
- Etnik çeşitlilik. Amerikan toplumu, göçmenliğe açık çoğulcu bir toplumdur. Fırsat eşitliği ilkesi, dünyanın tüm bölgelerinden üstün yetenekli insanları bu ülkeye cezbetmeye devam etmektedir. Dolayısıyla uzun süre liderlik konumu koruması için, en önemli buluşların burada kaydedilmesi beklenmektedir.
- Çok yönlü gücü. ABD’nin gücü, ekonomik kaynaklar, askeri ve teknolojik olmak üzere çok yönlüdür. Çin gibi ülkeler belirli hususlarda ABD’yi geçse dahi, bu çok yönlü gelişimiyle rekabet edemeyecektir.
- İttifak oluşturma kudreti. Amerika'nın küresel çapta ittifak oluşturma ve liderlik kabiliyeti oldukça yüksektir. Amerikalı araştırmacı David Kang, birçok ülkenin Çin'in ekonomik başarılarına hayranlık duyduğunu, ancak ne Çin’in ne de bir başka ülkenin, Amerikan örneğinde olduğu gibi çok çeşitli küresel ittifaklar ve ortaklıklar geliştiremeyeceğini belirtiyor.
- Liberal dünya düzenindeki merkezi rolü. ABD’nin dünyaya egemen olan ‘liberal sistemin’ merkezinde yer alıyor olması tartışmaya açık değildir. Dolayısıyla bu sistem sürdüğü müddetçe ABD öncülüğü devam edecektir.
 
Çin’in büyük yalanı
Çok yakında tüm dünya, ‘Amerikan çağının’ sona ermediğini kavrayacak. Özellikle de Çin’in gerçek yüzü ortaya çıktığında ve küresel felaketin arkasında olduğu anlaşılınca bu gerçeklik daha da pekişecektir. Çin ve beraberindeki Asya güçleri çok şey kaybedecektir, sadece etik bağlamda değil, lojistik anlamda da böyle olacaktır. Bu durumdan ilk etkilenen ise, Çin’in ‘Bir yol-Bir Kuşak’ ya da ‘Yeni İpekyolu Projesidir.’ Dünyaya iyileşmesi için on yıla mal olan devasa bir ‘yalanın’ arkasında olan Çin’le kim ortak olmak ister?
Günümüzde Amerika Birleşik Devletleri’nin önünde ‘altından bir fırsat’ durmaktadır. Korona salgınından uyandığında, içsel muhasebesini yapıp, bir kez daha, ‘Tepedeki Şehir’ olduğunu teyit edebilir.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Muhammed Mehdi Şemseddin’den Şiilere çağrı: Devletlerinizle bütünleşin

Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Mısır’a gerçekleştirdiği ziyaretten bir kare (Merhum şeyhin arşivinden)
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Mısır’a gerçekleştirdiği ziyaretten bir kare (Merhum şeyhin arşivinden)
TT

Muhammed Mehdi Şemseddin’den Şiilere çağrı: Devletlerinizle bütünleşin

Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Mısır’a gerçekleştirdiği ziyaretten bir kare (Merhum şeyhin arşivinden)
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Mısır’a gerçekleştirdiği ziyaretten bir kare (Merhum şeyhin arşivinden)

Şarku’l Avsat gazetesi, bugünden itibaren Lübnan İslami Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanı Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin ile 1997 yılında Hizbullah çevresine yakın isimler arasında yapılan kapsamlı bir söyleşinin metnini yayımlıyor. Söyleşi, Şiilerin yaşadıkları ülkelerde bütünleşmesi gerektiğini savunması ve İran’a bağlı bir proje içinde konumlanmalarına karşı uyarılar içermesi nedeniyle dikkat çekiyor.

Söz konusu metin, yıllar boyunca Hizbullah ve Emel Hareketi’ne yakın çevreler tarafından dışlanan Şemseddin’in, Lübnan’daki İran yanlısı tutumlara karşı geliştirdiği eleştirel yaklaşımı da yansıtıyor. Bilindiği üzere Şemseddin, bu görüşleri nedeniyle Beyrut’un güney banliyösü Dahiye’deki Haret Hreik semtinden ayrılmak zorunda kalmıştı.

cdfgth
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Lübnan İslami Şii Yüksek Konseyi)

Metnin, Şemseddin’in oğlu İbrahim Muhammed Mehdi Şemseddin tarafından “Lübnanlı ve Arap Şiiler: Ötekiyle İlişki ve Öz-Kimlik” başlığıyla kitaplaştırılması planlanıyor. Şarku’l Avsat, metinden geniş alıntıları, Şemseddin’in vefatının 25. yılı dolayısıyla bugün (10 Ocak Cumartesi) yayımlıyor.

“Bu metin hâlâ güncel”

İbrahim Şemseddin, metni yayımlama gerekçesini kaleme aldığı önsözde, babasının düşünsel mirasını yeniden gündeme taşımayı amaçladığını belirtti. Şemseddin’in, Şiilerin kendi ülkelerindeki ulusal, Arap ve İslami bütünün ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını hatırlatan İbrahim Şemseddin, metnin bugün de geçerliliğini koruyan sorunlara ışık tuttuğunu ifade etti.

cdfvgthy
Beyrut’un güneyindeki Şiyah’ta, 2024 yılında Şii Emel Hareketi bayrağı dalgalanıyor (AFP)

Yaklaşık dört saat süren ve 18 Mart 1997 gecesi yapılan söyleşi, İran’ın doğrudan himayesinde 1980’lerin ortasında şekillenen Şii İslami hareketlere yakın kadrolarla gerçekleştirildi. Metin, özellikle Lübnanlı Şiilerin kendi toplumlarıyla, Arap ve İslam dünyasıyla ve İran’la ilişkileri konusundaki tartışmaları ele alıyor.

“Ben değişmedim, değişen başkaları”

Söyleşinin başında Şemseddin’e, İslami hareket içindeki bazı çevrelerin kendisinden uzaklaştığı yönündeki değerlendirme soruldu. Şemseddin, bu iddiayı reddederek, kendi duruşunda bir değişiklik olmadığını savundu. Yaşanan kopuşun, “katı ve kutsallaştırılmış bir parti zihniyetinden” kaynaklandığını belirten Şemseddin, bu sürecin arkasında çıkar ilişkilerinin bulunduğunu ifade etti.

cvfgrhy
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Lübnan Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda verilen bir iftar sırasında (Merhum şeyhin arşivinden)

Şemseddin, İslami Şii Yüksek Konseyi başkanlığının, devlet yanlısı bir pozisyona kaydığı iddialarını da kabul etmedi. Konseyin her zaman “ümmetin tercihlerini” temsil ettiğini söyleyen Şemseddin, devletlerin zorunlulukları ile halkın tercihleri arasındaki ayrımın meşru bir tartışma alanı olduğunu dile getirdi.

İran ve Şiilerin konumu

Şemseddin, Şiilerin İran’la ilişkilerine özel bir başlık açarak, Şiilerin İran’ın uzantısı gibi algılanmasına karşı çıktı. Şiilerin, başka bir devletin himayesinde bir topluluk gibi sunulmasının hem siyasi hem de toplumsal açıdan tehlikeli olduğunu vurguladı.

“Şiiler, kendi ülkelerinde kabul gören yurttaşlar olmalı; başka bir devlet tarafından korunuyor görüntüsü vermemeli” diyen Şemseddin, bu yaklaşımın Şiilere yönelik kuşkuları artırdığını savundu.

“Dünyaya karşı değil, dünyayla birlikte”

Şemseddin, Şiilerde yaygın olan “dışlanmışlık” duygusunun tarihsel kökleri olmakla birlikte bugün sürdürülebilir olmadığını belirtti. “Dünya bize karşı değil; biz dünyaya karşıyız” diyen Şemseddin, Şiilerin kendilerini sürekli bir komplo algısı içinde konumlandırmasının yeni gerilimler yarattığını ifade etti.

cdfgthy
Lübnanlı askerler, 2019 yılında Beyrut’ta Emel Hareketi ve Hizbullah destekçileriyle karşı karşıya (AFP)

Bazı Şii liderlerin bu duyguyu siyasi mobilizasyon aracı olarak kullandığını savunan Şemseddin, bunun ahlaki ve dini açıdan sorunlu olduğunu dile getirdi.

“Devlet malları haramdır”

Şemseddin, Şiilerin yaşadıkları ülkelerin yasalarına saygı göstermesi gerektiğini vurgulayarak, devlet malının yağmalanmasını kesin bir dille reddetti. Devletin mezhebine bakılmaksızın kamu mallarının dokunulmaz olduğunu belirten Şemseddin, bu yaklaşımın fıkhi bir zorunluluk olduğunu söyledi.

İslami hareketlere eleştiri

Söyleşinin ilerleyen bölümünde Şemseddin, İslami hareketlerin de ciddi hatalar yaptığını ifade etti. Cezayir, Afganistan ve Lübnan örneklerine atıfta bulunan Şemseddin, mezhep içi ve mezhepler arası şiddetin İslam’a zarar verdiğini vurguladı. Lübnan’da Emel Hareketi ile Hizbullah arasında yaşanan çatışmaları da bu bağlamda değerlendirdi.

“Ana hedef kabul görmek”

Şemseddin, söyleşinin sonunda temel hedefini şu sözlerle özetledi:

“Şiilerin, kendi kimliklerini koruyarak toplumları içinde kabul gören bir unsur olmalarını istiyorum. Başka bir devletin korumasına dayanan bir meşruiyet istemiyorum.”

Şemseddin’e göre Şiilerin geleceği, mezhepsel kapanmada değil; hukuka saygı, toplumsal bütünleşme ve ortak çıkarlar temelinde yurttaşlık anlayışında yatıyor.

ARAP DÜNYASI Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Lübnan İslami Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanının arşivinden)

Muhammed Mehdi Şemseddin: Şiilerin kendilerine özgü bir çıkar sistemi kurup bunu İran’a bağlamasında bir fayda yok

Şarku’l Avsat, bugün, Lübnan İslami Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanı Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin ile 1997 yılında “Hizbullah çevresine yakın” isimler…

Şarku’l Avsat (Londra)


Çin, İran'da istikrarın sağlanmasını umuyor ve yabancı "müdahaleye" karşı çıkıyor

Bir videodan alınan bu karede, Tahran'daki protestolar sırasında öldürülen güvenlik güçleri mensupları ve siviller için düzenlenen cenaze töreni (Reuters)
Bir videodan alınan bu karede, Tahran'daki protestolar sırasında öldürülen güvenlik güçleri mensupları ve siviller için düzenlenen cenaze töreni (Reuters)
TT

Çin, İran'da istikrarın sağlanmasını umuyor ve yabancı "müdahaleye" karşı çıkıyor

Bir videodan alınan bu karede, Tahran'daki protestolar sırasında öldürülen güvenlik güçleri mensupları ve siviller için düzenlenen cenaze töreni (Reuters)
Bir videodan alınan bu karede, Tahran'daki protestolar sırasında öldürülen güvenlik güçleri mensupları ve siviller için düzenlenen cenaze töreni (Reuters)

Çin bugün yaptığı açıklamada, petrol zengini ülkede yaşanan şiddetli protestolara atıfta bulunarak, İran hükümeti ve halkının mevcut zorlukları aşıp ülkede istikrarı sağlayabileceğini umduğunu belirtti.

Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mao Ning, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a askeri müdahale tehdidine ilişkin basının sorusuna yanıt olarak, Çin'in uluslararası ilişkilerde güç kullanımı veya güç tehdidine karşı olduğunu söyledi.

Mao Ning, “Diğer ülkelerin iç işlerine müdahaleye her zaman karşı çıktık ve tüm ülkelerin egemenliği ve güvenliğinin uluslararası hukuk çerçevesinde tam olarak korunması gerektiğini sürekli olarak savunduk” ifadelerini kullandı.

İran Dışişleri Bakanı Abbas AraKçi bugün yaptığı açıklamada, ülkedeki protestoların 1 Ocak'tan itibaren “başka bir aşamaya” girdiğini ve şiddete dönüştüğünü söyledi.

Tahran'daki diplomatik misyon başkanlarıyla yaptığı toplantıda bakan, yetkililerin protestolara ilk aşamalarında diyalog ve reform önlemleriyle cevap verdiklerini açıkladı.

 

Arakçi, “ABD Başkanı Donald Trump müdahale etmekle tehdit ettiğinden beri, İran'daki protestolar müdahaleyi meşrulaştırmak için kanlı şiddete dönüştü” diyerek, “Teröristlerin protestocuları ve güvenlik güçlerini hedef aldığını” belirtti. Arakçi, “durumun tamamen kontrol altında olduğunu” vurguladı.

İran dün, ABD tarafından saldırıya uğraması halinde bölgedeki İsrail ve ABD askeri üslerini, merkezlerini ve gemilerini hedef alacağı tehdidinde bulundu. Bu sırada, 28 Aralık'ta başlayan protestolar, yaygın iletişim kesintileri ve şiddetin boyutunu ve kurban sayısını doğrulamada yaşanan zorluklar arasında üçüncü haftasına girdi.

Protestolar, 28 Aralık'ta Tahran'da, kötüleşen döviz kuru ve satın alma gücünü protesto eden Tahran Çarşısı'ndaki tüccarların greviyle başladı ve daha sonra 1979'dan beri iktidarda olan yetkililere karşı siyasi sloganlar atılan bir harekete dönüştü.

İnterneti izleyen sivil toplum kuruluşu NetBlocks'a göre, yetkililer protestolara yanıt olarak interneti 72 saatten fazla süreyle kesintiye uğrattı. İran İnsan Hakları Örgütü, 2 bin 600'den fazla protestocunun gözaltına alındığını bildirdi.


Dünya Bankası: Dayanıklılığa rağmen, küresel ekonomi 2026'da gerileme eğilimi gösterecek

Almanya'da bir kadın kırmızı cüzdanının içindeki bozuk paraları sayarken (DPA)
Almanya'da bir kadın kırmızı cüzdanının içindeki bozuk paraları sayarken (DPA)
TT

Dünya Bankası: Dayanıklılığa rağmen, küresel ekonomi 2026'da gerileme eğilimi gösterecek

Almanya'da bir kadın kırmızı cüzdanının içindeki bozuk paraları sayarken (DPA)
Almanya'da bir kadın kırmızı cüzdanının içindeki bozuk paraları sayarken (DPA)

Dünya Bankası, devam eden ticaret gerilimleri ve politika belirsizliğine rağmen küresel ekonominin beklenenden daha dirençli olduğunu kanıtladığını açıklarken küresel büyümenin önümüzdeki iki yıl boyunca nispeten istikrarlı kalacağını, 2026 yılında yüzde 2,6'ya düşeceğini, ardından 2027'de yüzde 2,7'ye yükseleceğini belirtti. Dünya Bankası, böylece geçtiğimiz haziran ayındaki tahminlere göre yukarı yönlü bir revizyon yaptı.

Son Global Economic Prospects raporuna göre dayanıklılık, özellikle 2026 tahminindeki yukarı yönlü revizyonun yaklaşık üçte ikisini oluşturan ABD’de beklenenden daha iyi bir büyümeyi yansıtıyor. Bu tahminler gerçekleşirse, 2020'ler 1960'lardan bu yana küresel büyüme açısından en zayıf on yıl olacak.

frgt
Manhattan'da bir caddede yürüyen insanlar (AFP)

Büyümenin yavaşlamasının küresel olarak yaşam standartları arasındaki uçurumu genişlettiği vurgulanan rapora göre 2025 yılı sonuna kadar, çoğu gelişmiş ekonomide kişi başına gelir 2019 seviyelerini aşacak, ancak gelişmekte olan ekonomilerin yaklaşık dörtte biri daha düşük seviyelerde kalacak. 2025 yılında, küresel büyüme, politika değişikliklerinden önce yaşanan ticaret patlamasından ve küresel tedarik zincirlerinde hızlı yeniden düzenlemelerden faydalandı. Bu artışın etkisi, ticaret ve iç talebin azalmasıyla 2026 yılında azalması bekleniyor. Ancak rapora göre daha kolay küresel finansal koşullar ve bir dizi büyük ekonomide genişleyen mali alan, yavaşlamayı hafifletmeye yardımcı olması bekleniyor.

Enflasyon görünümü

Küresel enflasyonun, zayıf işgücü piyasaları ve düşük enerji fiyatlarının etkisiyle 2026 yılında yüzde 2,6'ya düşmesi, ticaret akışlarının düzelmesi ve politika belirsizliğinin azalmasıyla birlikte 2027 yılında büyümenin de iyileşmesi bekleniyor.

Bu konuda yorum yapan Dünya Bankası Grubu Baş Ekonomisti ve Kalkınma Ekonomisi Kıdemli Başkan Yardımcısı Indermit Gill şunları söyledi:

“Her geçen yıl, küresel ekonomi büyüme kapasitesini kaybetmekte ve politika belirsizliğine karşı daha dirençli hale geliyor. Ancak ekonomik dinamizm ile dayanıklılık arasındaki bu uyumsuzluk, kamu maliyesi ve kredi piyasalarında dengesizliklere yol açmadan uzun süre devam edemez. Küresel ekonominin, çalkantılı 1990'lı yıllara kıyasla önümüzdeki yıllarda daha yavaş bir hızda büyümesi beklenirken, kamu ve özel sektör borçları rekor seviyelere ulaşacak. Resesyon ve yüksek işsizliği önlemek için, gelişmekte olan ve gelişmiş ekonomilerin hükümetleri özel yatırım ve ticareti serbestleştirmek, kamu tüketimini kontrol etmek ve modern teknolojilere ve eğitime yatırım yapmak için çok çalışması gerekiyor.”

Gelişmekte olan ekonomiler

Raporda, gelişmekte olan ekonomilerin 2025 yılındaki yüzde 4,2’lik büyüme oranına kıyasla 2026'da yüzde 4 oranıyla yavaşlayacağı öngörülüyor. Öte yandan ticaret gerilimleri azalırken, emtia fiyatları istikrar kazanırken, finansal koşullar iyileşirken ve yatırım akışları güçlenirken, 2027 yılında büyüme hafifçe artarak yüzde 4,1'e yükselecek. Düşük gelirli ülkelerdeki büyümenin de güçlü iç talep, ihracattaki toparlanma ve düşük enflasyonun desteğiyle 2026-2027'de ortalama yüzde 5,6'ya yükselmesi bekleniyor. Ancak Dünya Bankası'na göre bu, gelişmekte olan ve gelişmiş ekonomiler arasındaki gelir farkını azaltmak için yeterli olmayacak, çünkü gelişmekte olan ekonomilerde kişi başına gelir artışının 2026 yılında yüzde 3'e ulaşması bekleniyor. Zira bu, 2019-2000 dönemindeki ortalamanın yaklaşık bir puan altında kalıyor. Bu oranla, gelişmekte olan ekonomilerdeki kişi başına gelir, gelişmiş ekonomilerdeki gelirlerin yalnızca yüzde 12'sine ulaşması bekleniyor.

İşler

Bu eğilimler, önümüzdeki on yıl içinde 1,2 milyar gencin çalışma yaşına ulaşacağı gelişmekte olan ekonomilerde istihdam imkanı yaratma sorununu daha da ağırlaştırabilir. Dünya Bankası'na göre bu zorluğun üstesinden gelmek için üç ana temele dayanan kapsamlı bir politika çabası gerekecek. Birincisi, üretkenliği artırmak ve istihdam fırsatlarını iyileştirmek için fiziksel, dijital ve beşeri sermayeyi güçlendirmek, ikincisi, politika güvenilirliğini artırarak ve düzenleyici istikrarı sağlayarak iş ortamını iyileştirmek ve şirketlerin büyümesini sağlamak, üçüncü temel unsur ise yatırımı desteklemek için büyük ölçekli özel sermayeyi çekmek. Bu önlemlerle birlikte, istihdam yaratma çabalarını resmi sektördeki daha üretken istihdam fırsatlarına yönlendirecek ve böylece gelir artışına ve yoksulluğun azaltılmasına katkıda bulunacak.

Kamu maliyesi

Tüm bunların yanında, gelişmekte olan ekonomiler, son yıllarda art arda gelen şoklar, artan kalkınma ihtiyaçları ve yükselen borç maliyetleri nedeniyle zayıflayan kamu maliyesinin sürdürülebilirliğinin güçlendirilmesi gerekiyor. Raporda, gelişmekte olan ekonomilerde kamu maliyesi kurallarının kullanımına ilişkin kapsamlı bir analize özel bir bölüm ayrıldı. Bu kurallar, hükümetin borçlanma ve harcamalarına açık sınırlar getirerek kamu maliyesi yönetiminin iyileştirilmesine katkıda bulunuyor. Bu kurallar genellikle daha güçlü ekonomik büyüme, artan özel yatırımlar, finansal sektörlerde daha fazla istikrar ve dış şoklara karşı daha fazla dayanıklılık ile ilişkili.

fyju
Manhattan'da ‘eleman aranıyor’ tabelası (AFP)

Dünya Bankası Kalkınma Beklentileri Grubu Direktörü Ayhan Köse, gelişmekte olan ve gelişen ekonomilerdeki kamu borcunun yarım asrı aşkın bir süredir en yüksek seviyesine ulaşmasıyla birlikte, mali güvenilirliğin yeniden tesis edilmesinin en önemli öncelik haline geldiğini söyledi.

Köse’ye göre katı mali kurallar, hükümetlerin borç seviyelerini istikrara kavuşturmasına, politika tamponlarını yeniden oluşturmasına ve şoklara karşı dayanıklılığını güçlendirmesine yardımcı olabilir. Ancak bu kuralların tek başına yeterli olmayacağını vurgulayan Köse, “Güvenilirlik, etkili uygulama ve siyasi taahhüt, mali kuralların istikrar ve büyümeyi sağlamada başarılı olup olmayacağını belirleyen nihai faktörlerdir” diye ekledi.

Rapora göre gelişmekte olan ekonomilerin yarısından fazlasında şu anda en az bir mali kural uygulanıyor. Bu kurallar, mali açıklar, kamu borcu, hükümet harcamaları veya gelir tahsilatı ile ilgili sınırlamaları içerebilir.

Raporda, mali kurallar benimseyen gelişmekte olan ekonomilerin, faiz ödemeleri ve konjonktürel dalgalanmalar hesaba katıldığında, beş yıl sonra bütçe dengelerinde gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) yaklaşık 1,4 puanlık bir iyileşme gördüğü belirtiliyor. Bu kuralların uygulanması, birkaç yıl içinde bütçe dengelerinin yaklaşık 9 puan iyileşme olasılığını da artırıyor. Raporda, mali kuralların orta ve uzun vadeli faydaları büyük ölçüde kurumların gücü, uygulandıkları ekonomik bağlam ve tasarımlarının kalitesine bağlı olduğu sonucuna varılıyor.

Bölgelere özel ekonomik görünüm

Doğu Asya ve Pasifik: Büyümenin 2026'da yüzde 4,4'e, 2027'de ise yüzde 4,3'e yavaşlaması bekleniyor.

Avrupa ve Orta Asya: Büyümenin 2026 yılında yüzde 2,4 ile sabit kalması ve 2027 yılında yüzde 2,7'ye yükselmesi tahmin ediliyor.

Latin Amerika ve Karayipler: Büyümenin 2026 yılında kademeli olarak yüzde 2,3'e yükselmesi, ardından 2027 yılında yüzde 2,6'ya çıkması bekleniyor.

Ortadoğu, Kuzey Afrika, Afganistan ve Pakistan: Büyümenin 2026 yılında yüzde 3,6'ya yükselmesi ve 2027 yılında yüzde 3,9'a çıkması tahmin ediliyor.

Güney Asya: Büyümenin 2026 yılında yüzde 6,2'ye yavaşlaması, ardından 2027 yılında yüzde 6,5'e yükselerek toparlanması bekleniyor.

Sahra Altı Afrika: Büyümenin 2026 yılında yüzde 4,3'e yükselmesi ve 2027 yılında yüzde 4,5'e çıkması bekleniyor.