​‘Amerikan Çağının sonu’ yanılgısı

Amerika Birleşik Devletleri'nin çöküşünü imkânsız kılan faktörler nelerdir?

Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babaları (Getty Images)
Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babaları (Getty Images)
TT

​‘Amerikan Çağının sonu’ yanılgısı

Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babaları (Getty Images)
Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babaları (Getty Images)

İmil Emin
Amerika Birleşik Devletleri’nin koronavirüs salgınından en çok etkilenen ülkelerin başında yer alması ve Başkan Donald Trump yönetimini saran panik havası, özellikle son üç yılda gündemden düşmüş olan şu soruyu yeniden akıllara getirdi: acaba koronavirüs salgını ABD’nin egemenliğinin sona ermesini hızlandıracak mı?
ABD’li meşhur gazeteci yazar Fareed Zakaria (Ferid Zekeriya) bu egemenliği; ‘’Zorba ve kısa ömürlü’’ olarak nitelemişti. Zekeriya’ya göre ABD egemenliği İkinci Dünya Savaşından sonra kırk yıl yükselişte olup, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla duraksamış, 2003’teki Irak işgalinden sonra da ‘ağır çekimde’ çöküşe geçmişti.
Tabi bu sorunun cevabını bulabilmemiz için derinlemesine bir bakışa ihtiyaç duyuyoruz. İmkân el verdiğince, sözü çok uzatmadan ve kısa da kesmeden bu yanıtı birlikte arayalım. Öncelikle; Ferid Zekeriya ve aynı kampta yer alanların bakış açısının yüzeysel olduğunu belirtmek isteriz, ABD korona salgınını atlatacak ve uzun süre daha ayakta kalacaktır. Nasıl ve niçin?
 
Amerika geleceğin ulusudur
Bazılarının düşlediği gibi ‘Amerikan çağının’ yakın bir zamanda sona ermeyeceğine dair argümanlarımızı öne sürmeden önce, ABD’nin kuruluşuna dair bazı hatırlatmalar yapmamız gerekebilir.
Bu bağlamda en önemli metinleri kaleme alanlardan biri de; Amerikan siyasetinin ve diplomasisinin ‘çağdaş patriği’ Henry Kissinger’dır. Kissinger devasa eseri ‘Dünya Düzeni’ kitabında,  tarih, coğrafya ve modern siyaseti kapsamlı bir şekilde değerlendirmiştir. Özellikle yedinci bölümde; ABD’nin insanlığa hizmetini ve ‘dünya düzeni’ tasavvurunu işlemektedir. Kissinger Amerika’nın ana mesajının egemenlik değil ‘özgürlük’ olduğunu vurgular, kuruluşundan bu yana ABD’nin projesinin, geleneksel ‘coğrafi yayılmacılık’ olmadığını, ‘göksel öğretiler’ ışığında ‘özgürlük ilkelerini’ yaymayı amaçladığını belirtir.
1839'da, resmi Amerikan Keşif Misyonu, Batı Yarımkürenin ve Güney Pasifik'in uzak bölgelerini keşfettiğinde, Birleşik Devletler ve Demokrasi dergisinde bir makale yayınlandı. ‘Geleceğin Büyük Ulusu’ başlıklı bu makalede, ABD’nin tarihteki tüm medeniyetlerden farklı bir yönetim anlayışı benimsediği vurgulanıyordu. Makalede şu ifadeler yer almıştı: “Doğrusu Amerika halkı bir yandan birçok farklı ırklara ve uluslara aidiyet hissederken, diğer yandan Ulusal Bağımsızlık Bildirgesi, insanların eşitliğine istinat eder. Bu iki gerçeklik bizi diğer uluslardan farklı kılan temel unsuru oluşturur. ‘Amerikan gerçekliği’, bu ülkede yaşayan insanların, mensup oldukları ırkın tarihiyle zayıf bağlar kurmuş olmasıyla ilişkilidir. Tarihin görkemi ya da suçları bizi o kadar da ilgilendirmemektedir. Bağımsızlık Bildirgesi bizim için yeni bir tarihin başlaması anlamına gelmektedir.’’
ABD’nin kurucu babaları, Amerika’dan ‘City upon a hill’ Tepedeki Şehir olarak söz eder. Kurucu babalar, Amerika’nın diğer tüm yönetim biçimlerine baskın geleceğini ve geleceğin ‘demokratik çağını’ oluşturacağını hayal ediyordu. Bu ‘özgür ve büyük’ ulusun, Tanrı tarafından diğer devletlerin öncüsü seçildiğine inanıyordular. Batı Yarımkürede ilkelerini yayarken, bu ilkelerin zaman içinde tüm dünyaya yayılacağını tasavvur ediyordular.    
Amerikalılar başlangıçtan itibaren, yeni devletlerinin, etik ve insani bir temeli olduğuna inanıyordu. İnsanlık gelişimi ve ilerlemesinin bir sonucu olduklarını düşündükleri için, kimsenin bu ‘ilerlemeyi’ durduramayacağına olan inançları tamdı. Amerikalılar güçlerinin ilahi (göksel) bir koruma altında olduğuna iman ediyordu. Dolayısıyla hiçbir dünyevi gücün kendilerine zarar veremeyeceğini düşünüyordular. ABD bu bakış açısıyla diğer ülkelerden radikal bir şekilde farklıdır.
ABD’nin kuruluşundaki ‘teolojik boyut’ hala devam etmektedir, bununla birlikte resmi kimliği, din ve devlet işlerini birbirinden ayıran laiklik uyarınca şekillenmiştir. ABD’de dinlere ve ırklara ayrım yapılmaksızın saygı duyulur.

Çürüme mi, yenilenme mi?
Bugün sıklıkla dillendirilen Amerika’nın çöküşü meselesine dair yaklaşımda birçok yapısal sorun bulunmaktadır. Amerikan tarihçi Paul Kennedy bu teoriyi ilk öne sürenlerdendi, daha sonra ‘Çürüme Ekolü’ olarak tanınacak olan bu yaklaşıma göre; ekonomi ve strateji arasında doğrudan bir ilgi bulunmaktaydı. ‘Emperyalist Yayılmacılık’ olarak tanımladığı teorisinde, ABD’nin ‘imparatorluğunu’ sürdürebilmesi için ‘dışarıdaki varlığına’ yatırım yapması gerektiği, bu durumun da uzun vadede gücünü ve servetini yitirmesine neden olacağını öngörmekteydi. Bu gerçekliğin sadece Amerika’ya has olmadığını, Roma başta olmak üzere geçmişteki imparatorlukların ortak özelliği olduğunu söylemekteydi.
Kennedy’nin bu teorisi, ABD’nin stratejik eylemlerine yön veren birçok ABD’li düşünür tarafından eleştirildi. Bu düşünürlerin başında da ‘Amerikan bilgesi’ Zbigniew Kazimierz Brzezinsk gelmekteydi. Brzesinski Varşova Paktı’nın özellikle Afganistan’da mağlup edilmesinde aktif bir şekilde rol aldı.  Jimmy Carter'ın Ulusal güvenlik yardımcılığını yaptı. Samuel Huntington’la birlikte çalışarak, 43 sayfalık gizli bir bülten yazdı. Bu bültende gelecek yönetimin 10 önemli ulusal güvenlik politikası hedefi açıklanıyordu. Huntington ABD çürüyor mu yoksa yenileniyor mu sorusunu ele almış ve cevaben: “ABD’nin gücü çok boyutludur, onunla rekabet halinde olan kuvvetlerin gücü ise tek boyutludur’’ demişti.
Paul Kennedy ‘çürüme’ sorgulamasıyla ‘Amerikan çağının sonu’ tartışmalarını alevlendirmişti. Kennedy’nin teorisi, Chicago Küresel İlişkiler Konseyi başkanı ve Amerikan dış politika teorisyeni Ivo H. Daalder, ‘yeni muhafazakâr’ akımdan tarihçi Robert Cagan gibi düşünürler tarafından büyük ölçüde çürütüldü. Bu düşünürlere göre ABD’nin gücü hala zirvedeydi. Dünyadaki güç dengesindeki en önemli unsurun ekonomi olması ve ABD dolarının en önemli rezerv para olması da bunun kanıtıydı. Dünyadaki farklı ülkeler, ekonomilerini ayakta tutabilmek için dolara yönelmek zorundaydı. Ayrıca ABD’nin eğitim sistemi en iyi üniversiteleri barındırıyor ve tüm insanlar eğitim almak için Amerika’ya geliyordu.
ABD’nin bayraktarlığını yaptığı siyasi ilkelere gelecek olursak, hala kendi içindeki her sorunu aşabilecek güçtedir. Çin, Rusya ve İran gibi ülkelerde otoriterlik yükselirken, ABD’nin dünya genelindeki etkisi yüksek bir seviyede seyretmektedir. Washington’un dünya genelindeki müttefikleri çoğunluğu teşkil etmektedir. Bugün ABD’nin 50’den fazla stratejik ortağı ve müttefiki bulunmaktadır. Öte yandan Rusya ve Çin’in müttefikleri, ‘bir avuç’ pragmatist yönetimden ibarettir.

ABD'nin durumu nasıl tanımlanabilir, benzeri görülmemiş bir hâkimiyet mi, yoksa kontrolsüz bir güç mü?
Bu cevheri soruyu, akademik vasfıyla diplomatik deneyimini birleştiren en önemli Amerikalı stratejik düşünürlerden Harvard Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Joseph Samuel Nye Jr veriyor. Joseph Samuel ‘Amerikan Gücünün Paradoksu’ adlı eserinde, tarih boyunca Amerika’dan askeri olarak daha güçlü bir ülkenin olmadığını, bazılarının bunu Britanya’nın 19. Yüzyıldaki hegomanyası ile kıyasladığını ve Amerika’nın Büyük Britanya’nın ‘egemenliğini’ taklit ettiğini söylemektedir. Ancak bu kıyaslama ne dereceye kadar doğrudur? Bu popüler kıyasın o kadar da doğru olmadığı görülmektedir, Britanya Barışı diye adlandırılan süreçte İngiltere, ABD’nin bugünkü gücüne ulaşabilmiş değildi.
Amerikalı yazar ve ünlü Atlantik dergisinin editörü Colin Murphy ‘Biz Roma mıyız?’ başlıklı bir kitap yayınladı. Murph bugünün Amerika’sı ile 1500 yıl önceki Roma İmparatorluğunu kıyaslıyordu. Roma’nın rakip bir imparatorluğun yükselişiyle değil, toplumsal çöküş, ekonomi ve kurumların iflasıyla zayıfladığını, böylelikle kendisini işgalci kabilelere karşı savunamadığını yazıyordu. ABD’nin aksine, Roma’nın içeriden zayıfladığını, halkın devlete, egemen kültüre ve kurumlara olan güveninin sarsıldığını, erki ele geçirmek için yaşanan iç çatışmalar ve yolsuzluğun yaygınlaşması ekonomiyi felç ettiği için çöküşün yaşandığını, ancak aynı şeyin ABD için söylenemeyeceğini belirtiyordu.
ABD’yi Roma İmparatorluğuna benzetenlerin haklı olduğu hususlar yok değil. Ancak Roma İmparatorluğu’nun çöküş sürecinde üretime dayalı olmayan ekonominin büyük bir etkisi vardı, üstelik ABD’nin aksine ciddi iç çatışmalar söz konusuydu. Kurumların zaafa uğraması Roma’yı savunmasız kıldı. ABD ise hala en başta gelen üretici güçler arasında yer alıyor, ABD kurumlarında bazı aksaklıklar olsa da, reform için yöntemler bulunuyor. Dolayısıyla ‘çöküş noktasında’ Roma ile benzeşmediği söylenebilir.
Amerikan iç kamuoyunda sosyal sorunlar olabilir, ancak açık bir toplum olması hasebiyle, özellikle de dünyanın her yerinden süreğen göç alması dolayısıyla, sorunların çözümünde de her zaman yeni yollar bulunabiliyor. ABD ekonomisi ağır büyüme kaydetse de, gelişmiş teknoloji kullanımında öncü olmayı sürdürüyor. Üniversiteler ve sanayi sektörü arasındaki etkileşim de son derece sağlıklı. Araştırma geliştirme, biyoelektronik, nanoteknoloji ve yenilebilir enerji alanlarında da öncü ülke konumundadır. ABD ‘korona salgını savaşını’ ya da benzer geçici krizleri atlatmasa dahi çöküş ve çürüme yaşayacak mıdır?

Hukuk devleti ve bağımsız yargı
Roma İmparatorluğu, Roma kanunlarını egemen kıldığı sürece güçlü olabilmişti. Roma Hukuku daha sonra birçok ülkenin anayasasına ilham kaynağı olacaktı. Hukuk zayıfladığında ‘güneş’ batışa geçti. Peki, ABD’deki hukuk devleti? Amerikan yargısı, uzun yıllar daha devam edecek istikrarının garantörü müdür?
Kesin olan bir şey varsa, o da; Amerikan yargı sisteminin, geleceğini garanti eden en güvenilir kalesi olduğudur. Yargısının gücü, ABD’nin dünya geneline yayılmış olan askeri gücünden daha önemlidir.  ABD Yüksek Mahkemesi Başkanı Ruth Bader Ginsburg: “Amerika’daki birçok insan hakları aktivisti, mahkemelerimizin insan hakları alanlarındaki hükümlerini, güvenliğimizin teminatı olarak görüyor ve bununla gurur duyuyor, ben de onlara katılıyorum’’ demekteydi.
Amerika’daki ‘bağımsız yargı’ insanların güvende hissetmelerini sağlıyor ve toplumsal adalete olan inancı koruyor.
Wayne State Üniversitesi Anayasa Hukuku Profesörü Philipa Strom, Cumhuriyetçi aday George W. Bush ile Demokrat rakibi Al Gore arasındaki 2000 yılındaki başkanlık seçimini yargı bağımsızlığının en önemli örneklerinden biri olarak gösteriyor.
2000 seçimlerinde Demokrat aday Al Gore yüzde 48.4, Cumhuriyetçi aday George W. Bush ise yüzde 47.9 oy almıştı. Kimin başkan olacağı yönündeki tartışmalar Yüksek Mahkeme’ye taşındı. Yüksek Mahkeme, delege sayısı daha fazla olduğu için George W. Bush’un başkan olarak seçildiğini duyurdu. Al Gore bu kararın ardından Bush’u arayıp tebrik etti ve protestocular evlerine döndü. Seçimi kaybeden Demokratlar da, şimdi ülkenin birlik ve bütünlüğünün her şeyden önemli olduğunu belirterek, yargıya olan güvenlerini ifade ettiler.
Tabi Yüksek Mahkeme’nin bu kararı herkesi mutlu etmedi, ancak herkes bu karara uymaları gerektiğini biliyordu. Bazıları yargıçların siyasi eğilimini sorguladı, ancak genel olarak kamuoyunda yargının bağımsızlığına olan güven sarsılmadı.
ABD hukuk devleti olduğu ve federal yargı bağımsız olduğu sürece ‘Amerikan çağı’ sona ermeyecektir. Amerikalılar ve dünya, mahkemeler Trump’ın belirli devletlerin vatandaşlarının ülkeye girişini yasaklayan kararlarına muhalif hüküm verdiğinde bunu daha iyi görmüş oldu.
Bu temelde, toplumun yargı kararlarına uyulması gerektiğine dair mutabakatı, Amerikan yargı sistemine ve Yüksek Mahkeme’ye siyasi, toplumsal anlaşmazlıkları çözmek hususunda, dünyanın herhangi bir başka yerinde olmadığı kadar istisnai bir konum bağışlamıştır.
2000 yılındaki başkanlık seçimi davasına bakan Yüksek Mahkeme Başkanı William Rehnquist bu göreve gelmeden yıllar önce: “Amerikan yargısı ülkemizdeki hükümet sisteminin başındaki taçtır’’ demişti.
1776'da Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Bildirgesi'ni ve 1789'da Anayasa'yı yazan Kurucu Babalar, bireylerin ve halkın hakkının devletin hakkından önce geldiğine inanıyordu. Bu nedenle hükümetin görevinin, insanların doğuştan kazandığı haklarını korumak olduğunu vurguladılar. Aydınlanma, ilerleme ve eşitlik, Amerika’nın gerçek gücünün kaynağıdır.
 
Amerikan eğitim sistemi
Bazı insanların ABD karşıtı tutumlarına ve Amerikan karşıtlığına rağmen, çocuklarını Amerika’da eğitim görmesi için göndermesi oldukça ilgi çekicidir. Çin, ABD’ye yetişmek için büyük bir çaba sarf ederken, Komünist Parti liderleri çocuklarını ABD üniversitelerine göndermektedir. Hatta Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in oğlu da Amerika’da öğrenim görmekte. ABD’nin gücünün kaynaklarından biri olan eğitim sisteminin kalitesinin sırrı nedir? Bunu merak edenler, Columbia Üniversitesi'nin ünlü rektörü Jonathan R. Cole’nin "Büyük Üniversiteler-Amerikan Üniversitelerinin Başarısının Öyküsü’ başlıklı kitabına bakabilirler. Sosyoloji Profesörü Jonathan R. Cole, özetle; ABD eğitim sisteminin başarısının, ‘akademide egemen olan özgür araştırma ruhunda’ saklı olduğunu söyler.
Amerikan eğitim sistemi, ABD’nin birçok konuda öncü olmasını sağlamıştır. Üniversitelerinde ve enstitülerinde epistemoloji ve bilgi sevgisi ruhu canlıdır. Dogmalardan sıyrılmayı ve ideolojik bakıştan arınmayı becerebilmiş akademisyenler başarının anahtarıdır. Bu yüzden dünya genelindeki başarılı akademisyenler, ABD’ye yönelmeyi tercih etmektedir.
Profesör Cole, sanayi ve üniversiteler arasında güçlü ilişkilerin olduğunu belirtiyor, ikili anlaşmalar sonucunda, üniversitede teorik eğitim gören öğrencilerin, sanayi ve teknoloji sektöründe akıllıca istihdam edildiğine dikkat çekiyor. Büyük firmaların üniversitelerde eğitim görmüş kadrolar olmaksızın başarılarını sürdürmesinin mümkün olmadığını ifade ediyor. Büyük firmalar ve üniversiteler arasındaki ittifaka dayalı ‘araştırma-geliştirme’ çalışmaları, yeni buluşlar doğrultusunda iş fırsatlarının da artmasına neden oluyor. Üniversiteler aynı zamanda, sosyal bilimlerde yetiştirdiği öğrenciler aracılığıyla şirketlerin verimliliğini arttırmasına katkı sağlıyor.
 
Amerika özgür medyanın merkezi
Koronavirüs salgını Çin’in Vuhan şehrinde başladı ve ardından dünyaya yayıldı. Çin hükümetinin ‘gizlilik kararları’ nedeniyle şu anda dünyada 2 milyon insana virüs bulaşmış durumda, on binlerce kişi yaşamını yitirdi ve bu sayı artış gösteriyor. Çin Komünist Parti yönetiminin medya üzerindeki baskısı nedeniyle, halen salgının kaynağı ve ülkedeki boyutları bilinemiyor.
ABD ve Çin arasındaki tüm stratejik rekabet öğelerinden bahsetmek için yerimiz uygun değil. Ancak okuyucu, ABD’nin korona salgınına dair yayın anlayışı ile Çin’deki yayın anlayışını kıyaslayabilir. ABD’de medya Başkan Trump’ın her adımı özgür bir şekilde tartışabiliyor ve salgınla mücadele yöntemini eleştirebiliyor, Çin’de ise yönetimi eleştirmenin maliyeti çok ağır olabilir. 
Northwestern Üniversitesi Tarih Koleji Dekanı Amerikalı Profesör John Warren Johnson, dünya üzerindeki özgür medyanın rolü üzerine yaptığı çalışmalarla biliniyor. Johnson: ‘’Kendisini demokratik addeden yönetimlerin en belirgin özelliklerinden biri de; yazılı ve görsel medyada insanların düşüncelerini özgür bir şekilde ifade edebilmelerine olanak tanımasıdır. Sinema, kitap, dergi, televizyonlar ve internet de buna dâhildir. ABD deneyimi, özellikle son yirmi yılda, ifade özgürlüğünün aydınlık bir örneğini teşkil etmektedir’’
Bilindiği üzere 21. Yüzyıl ‘iletişim ve bilgi’ çağı olarak tanımlanır. Bilgiye ve teknolojiye sahip olanlar gerçek gücü elinde bulundurabilir. Roma İmparatorluğu’nda ‘ekmeği veren’ kanunları belirliyordu. Şimdi ise medya gücüne sahip olanlar (özellikle de bağımsız ve özgürse) dünyanın ‘dümenini’ yönlendirebiliyor.

Amerika’da devletin medya kuruluşları bulunmuyor, bununla birlikte her bağımsız Amerikan medya kuruluşu, devletin enformasyon gücüne katkı sağlar, bu durumun daha uzun bir süre daha böyle devam edeceğini öngörebiliriz.

ABD 2030 yılında merkezi güç olmayı sürdürecek
ABD'nin Yirmi Birinci Yüzyılın üçüncü on yılı boyunca, dünyadaki merkezi güç olma konumunu muhafaza edecek olmasının başka nedenleri var mı?ABD Ulusal İstihbarat Direktörlüğü'ne bağlı, Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından hazırlanan, "Küresel Eğilimler 2030-Alternatif Dünyalar" raporuna göz gezdirmekte fayda var. Okuyucu Washington’un önümüzdeki on yıl boyunca ‘Tepedeki Şehir’ olma özelliğini nasıl koruyacağını bu raporu incelediğinde görecektir.
Özetlemek gerekirse:
- Coğrafi konum, Amerika'nın coğrafi konumu onu büyük güçler arasına yerleştirmektedir, civarındaki herhangi bir rakibini tehdidine karşı bağışık olmasını sağlar.
- Doğal kaynakların bolluğu, ABD, doğal yeraltı kaynaklarının zenginliğinin yanı sıra, dünyada en fazla ekilebilir araziye sahip ülkedir. Enerji alanında da, kendi kendine yetebilecek seviyeye ulaşmak üzeredir.
-Ekonomik entegrasyon, gelişmiş teknoloji ve yeterli işgücü. ABD’nin güçlü bir petrol sektörü bulunmaktadır, ayrıca üretim ve sanayide en gelişmiş teknolojileri istihdam edebilmektedir. Kendi başına ayakta kalabilecek bir yerel ekonomiye sahiptir.
- Dünyayla bütünleşmiş ekonomik sistem. ABD ekonomisi, Asya, Latin Amerika, Avrupa ve Ortadoğu ekonomileriyle yakından ilişkilidir ve en önemli finansal etki merkezidir.
- Etnik çeşitlilik. Amerikan toplumu, göçmenliğe açık çoğulcu bir toplumdur. Fırsat eşitliği ilkesi, dünyanın tüm bölgelerinden üstün yetenekli insanları bu ülkeye cezbetmeye devam etmektedir. Dolayısıyla uzun süre liderlik konumu koruması için, en önemli buluşların burada kaydedilmesi beklenmektedir.
- Çok yönlü gücü. ABD’nin gücü, ekonomik kaynaklar, askeri ve teknolojik olmak üzere çok yönlüdür. Çin gibi ülkeler belirli hususlarda ABD’yi geçse dahi, bu çok yönlü gelişimiyle rekabet edemeyecektir.
- İttifak oluşturma kudreti. Amerika'nın küresel çapta ittifak oluşturma ve liderlik kabiliyeti oldukça yüksektir. Amerikalı araştırmacı David Kang, birçok ülkenin Çin'in ekonomik başarılarına hayranlık duyduğunu, ancak ne Çin’in ne de bir başka ülkenin, Amerikan örneğinde olduğu gibi çok çeşitli küresel ittifaklar ve ortaklıklar geliştiremeyeceğini belirtiyor.
- Liberal dünya düzenindeki merkezi rolü. ABD’nin dünyaya egemen olan ‘liberal sistemin’ merkezinde yer alıyor olması tartışmaya açık değildir. Dolayısıyla bu sistem sürdüğü müddetçe ABD öncülüğü devam edecektir.
 
Çin’in büyük yalanı
Çok yakında tüm dünya, ‘Amerikan çağının’ sona ermediğini kavrayacak. Özellikle de Çin’in gerçek yüzü ortaya çıktığında ve küresel felaketin arkasında olduğu anlaşılınca bu gerçeklik daha da pekişecektir. Çin ve beraberindeki Asya güçleri çok şey kaybedecektir, sadece etik bağlamda değil, lojistik anlamda da böyle olacaktır. Bu durumdan ilk etkilenen ise, Çin’in ‘Bir yol-Bir Kuşak’ ya da ‘Yeni İpekyolu Projesidir.’ Dünyaya iyileşmesi için on yıla mal olan devasa bir ‘yalanın’ arkasında olan Çin’le kim ortak olmak ister?
Günümüzde Amerika Birleşik Devletleri’nin önünde ‘altından bir fırsat’ durmaktadır. Korona salgınından uyandığında, içsel muhasebesini yapıp, bir kez daha, ‘Tepedeki Şehir’ olduğunu teyit edebilir.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Pakistan ordusu ve Ortadoğu'daki artan rolü

Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)
Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)
TT

Pakistan ordusu ve Ortadoğu'daki artan rolü

Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)
Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)

Kemal Allam

Pakistan ordusu, 1947'deki kuruluşundan beri, İngiliz Hint Ordusu'nun “Süveyş'in Doğusu” politikası olarak bilinen politikasını devralarak Arap dünyasında ve Ortadoğu'da sürekli olarak önemli bir rol oynamıştır. Ancak, on yıllarca bu rol büyük ölçüde Suudi Arabistan ve Ürdün başta olmak üzere kilit müttefiklerle ve daha az ölçüde Suriye ve Irak ile eğitim ve iş birliğiyle sınırlı kaldı.

Ne var ki, geçtiğimiz yıl boyunca, Başkan Donald Trump yönetimi, savunma diplomasisinin önemli bir bölümünü Pakistan ordusuna ve komutanı Mareşal Asım Münir'e devretti. Münir'in etkisi sadece askeri rolüyle sınırlı kalmadı; hem perde arkasında İran ile gerilimleri azaltmada hem de Gazze barış görüşmelerinde önemli bir rol oynayarak kilit bir diplomatik kanal olarak da öne çıktı. Öyle ki, Trump onu kamuoyu önünde övdü ve uluslararası figürler arasındaki saygınlığını takdir etti.

Son haftalarda, Münir'in liderliğindeki Pakistan ordusu, Suudi Arabistan liderliği, Libya Ulusal Ordusu Komutanı Halife Hafter, Ürdün Kralı İkinci Abdullah (iki kez), Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yetkilileriyle görüştü. Ayrıca Yemen'deki gerilimi azaltmak için müdahalede bulundu. Pakistan ordusu, geleneksel bir güvenlik sağlayıcıdan, Kuzey Afrika'dan İran-Körfez yakınlaşmasına kadar birçok coğrafyada, potansiyel çözümler önermek için savunma diplomasisini kullanan bir oyuncuya dönüştü. Bu gelişen pozisyon, Pakistan ordusunu son derece istikrarsız bölgesel iklimde, önemli bir istikrar sağlayıcı güç haline getirebilir.

Pakistan ve Ortadoğu'daki büyük güçler: Tarihsel bir miras

Britanya Hindistanı'nın bölünmesinin ardından yeni bağımsız bir devlet olarak Pakistan'ın müthiş askeri yetenekleri, esasen Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da şekillenen askeri mirasın uzantısıydı. Askerlerinin önemli bir kısmı, Kudüs, Amman, Bağdat, Kahire ve Maskat'ta konuşlanmış Britanya Hindistan Ordusu birliklerinde görev yapmıştı.

Sadece birkaç gün önce Pakistan, BAE'nin İslamabad’a düzenlediği resmi ziyaret sırasında kendisini Yemen krizinin merkezinde buldu. İslamabad, Ordu Komutanı Asım Münir liderliğinde hemen arabuluculuk için harekete geçti

Bu mirasın önemli bir özelliği, askeri kurumun Pakistan'ın dış politikasını şekillendirmede her zaman üstünlüğe sahip olması. Bunun sonucunda, Pakistan şu anda Suudi Arabistan, Türkiye, Bahreyn, Irak, Ürdün ve Umman dahil olmak üzere birçok Ortadoğu ülkesinin en büyük askeri ortağı.

Bu ittifakların niteliği farklılık gösteriyor; Suudi Arabistan ve Pakistan arasında ortak savunma anlaşması bulunuyor, Bahreyn ve Umman ise silahlı kuvvetlerinin en az yarısını Pakistan'dan temin ediyor. Irak'a gelince, terörle mücadele eğitiminin yanı sıra, pilotları Pakistan'da eğitim aldı. Irak hükümeti, Musul'un kurtarılmasının ardından DEAŞ’ı yenmede verdiği destekten dolayı İslamabad'a teşekkür etti.

Türkiye, Pakistan'ın müttefiki olduğunu sürekli olarak vurguluyor. Pakistan ile Libya'da Ankara’nın hasmı Halife Hafter arasında yakın zamanda yapılan silah anlaşmasına rağmen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yakın isimlerden Amiral Cihat Yaycı, Türkiye ile Pakistan arasında bir zıtlaşmanın düşünülemez olduğunu vurguladı. Pakistan ayrıca, İran ile arabuluculuk yapmak için on yıllardır Suudi Arabistan ile olan yakın ilişkilerini kullandı. On yıllar önce, Pakistan ordusu, İran-Irak Savaşı'nın sona ermesi için arabuluculuk yaparak, kilit bir rol oynadı; bu rol, merhum İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani tarafından da açıkça övüldü.

xsd
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari, Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda düzenlenen bir törenle Genelkurmay Başkanı General Syed Asım Münir'e Mareşal rütbesini birlikte takdim etti, 22 Mayıs 2025 (AFP)

Tüm bunlar, Pakistan'ı Ortadoğu güçleriyle yaklaşık 80 yıllık etkileşimden sonra olgun bir konuma getirdi; bu süre zarfında, bir tarafa karşı diğerinin tarafını tutmadan görünüşte karşıt ittifakları korumayı ve sürdürmeyi başardı. Bu durum, Pakistan'ı Arap ve Arap olmayan devletler arasında ve bölgedeki Arap içi rekabetlerde köprü görevi görmeye elverişli bir konuma getirdi.

2026, Pakistan'ın köprü rolü ve çatışmaları çözme gücü

Sadece birkaç gün önce, Pakistan, BAE'nin İslamabad’a düzenlediği resmi ziyaret sırasında kendisini Yemen krizinin merkezinde buldu. İslamabad, Ordu Komutanı Asım Münir liderliğinde hemen arabuluculuk için harekete geçti. Pakistan ayrıca, Arap Baharı'nın ardından Körfez ülkeleriyle olan gerilimleri azaltmak için Türkiye ile olan ilişkisini de kullandı. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Pakistan, Libya ve Yemen'deki gibi çatışmalarda artık karşıt kutuplarda yer alan taraflarla on yıllardır süregelen askeri ittifakları göz önüne alındığında hem arabulucu hem de müttefik rolünün sınırlarını anladı. Nitekim Libya'da İslamabad, yakın zamanda Kaddafi sonrası dönemin en büyük savunma anlaşmalarından birine, dört milyar dolar değerinde bir anlaşmaya imza attı. Bu anlaşma, savaş uçakları, tanklar ve askeri eğitim uçaklarının yanı sıra Pakistan savunma sanayisini kullanan açık deniz petrol sondaj operasyonlarını da içeriyor.

Bu anlaşma, özellikle Ankara'nın Trablus hükümetini resmen desteklemesi nedeniyle, bazı gözlemcilerin Türk-Pakistan ilişkilerinin durumunu sorgulamasına yol açtı. Ancak Erdoğan'a yakın kaynaklar, Ankara'nın Hafter ile artan ilişkileri göz önüne alındığında, anlaşmanın Türkiye'nin önceden onayıyla sonuçlandırıldığını açıkladılar. Pakistan'ın, Hafter'in oğlunun İslamabad'a yaptığı son ziyaretler sırasında kendisi ile Türk yetkililer arasında görüşmeler ayarlamadaki rolüne işaret ettiler.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'daki gayri resmi kaynaklar, Ankara'nın Riyad ve İslamabad arasındaki iş birliğine katılma olasılığından bahsetti

Pakistan, elbette, Azerbaycan'ı Ermenistan'a karşı desteklemede Türkiye'nin en büyük askeri ortağıydı ve Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı programının geliştirilmesinde resmi bir ortak.

Yunanistan ise Pakistan'ın sınırlarındaki tehditlerle mücadelede Ankara'yı desteklemeye istekli olduğunu gösterir şekilde, askeri müdahalelerinden ve uçaklarının Türk hava sahasında ve Ege Denizi sularında uçmasından sürekli olarak şikayet ediyor.

Pakistan, Suudileri ve Türkleri tek bir güç içinde bir araya mı getiriyor?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'daki gayri resmi kaynaklar, Ankara'nın Riyad ve İslamabad arasındaki iş birliğine katılma olasılığından bahsetti. Bu bilgiye Bloomberg ve hükümete yakın birçok Türk medya kuruluşunda yer verildi. Ancak bu konuda resmi bir açıklama yapılmadı. Bugün Pakistan, Yemen, Sudan ve Libya'da ve belki de Suriye'de Suudi Arabistan ile koordinasyon içinde çalışıyor.

Gazze konusunda Trump, Pakistan ordusunun bir sonraki aşamaya liderlik edebilecek potansiyel bir güç olarak rolüne işaret etmeye devam ediyor. Yakın tarihli bir Financial Times haberinde, Pakistan ordusu, giderek daha çalkantılı bir dünyada Trump'ın yörüngesindeki jeopolitik nüfuzun yeniden şekillenmesinde “en büyük kazanan” olarak tanımlandı.

xcdfrgt
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Genelkurmay Başkanı Mareşal Syed Asım Münir ve ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da, 26 Eylül 2025 (AFP)

Mısır ve Ürdün de Pakistan ile resmi ilişkilerini yoğunlaştırdı; Kral Abdullah ve Cumhurbaşkanı Sisi, bir ay içinde Pakistan liderliğiyle iki kez görüştü. Gazze'nin bu iki komşusu, Gazze planının ikinci aşamasında kilit oyuncular. General Münir ile kamuoyu önündeki yakınlaşmaları, Trump'ın Pakistan ordusuna olan artan güveniyle birleştiğinde, gelecekte şekillenecek barışın beklentisiyle, uluslararası dikkatleri Pakistan'ın en üst düzey askeri liderliğine çevirdi.

2026 yılı başlarken, Ortadoğu'daki iç savaşlardan henüz netleşmeyen Gazze barış planına kadar dünya benzeri görülmemiş bir belirsizlik yaşıyor. Ancak Pakistan ordusu, Beyaz Saray'dan Maşrık’a (Levant) kadar konumunu sağlamlaştırdı.


Powell'ın cezai kovuşturması Cumhuriyetçi Parti içinde öfkeye yol açtı

Senatör Thom Tillis, Amerikan Kongre Binası’nda (Reuters)
Senatör Thom Tillis, Amerikan Kongre Binası’nda (Reuters)
TT

Powell'ın cezai kovuşturması Cumhuriyetçi Parti içinde öfkeye yol açtı

Senatör Thom Tillis, Amerikan Kongre Binası’nda (Reuters)
Senatör Thom Tillis, Amerikan Kongre Binası’nda (Reuters)

ABD Adalet Bakanlığı’nın ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell’a yönelik başlattığı son ceza soruşturması, Cumhuriyetçi Parti içinde büyük öfkeye yol açtı. Üst düzey Cumhuriyetçi yasama üyeleri, nadir görülen bir kamuoyu tepkisi göstererek, Merkez Bankası’nın bağımsızlığının hedef alınmasının ‘ekonomik intihar’ ve küresel piyasaların istikrarını sağlayan kırmızı çizgilerin ihlali anlamına geldiği uyarısında bulundu.

En az iki Cumhuriyetçi senatörün, bu soruşturma nedeniyle Trump’ın Fed için yapacağı gelecek atamaları engellemeye hazırlandığı bildirildi. Fed’den bilgi sahibi yetkililer, Adalet Bakanlığı’nın adımına yönelik öfkenin artmasıyla birlikte bu sayının önümüzdeki günlerde yükselebileceğini öngördü.

Uzun bir aradan sonra üst düzey Cumhuriyetçiler sessiz kalmakla yetinmeyip, nadir ve açık bir şekilde Başkan’ı uyardı. Bu adımın önemi, muhalefet edenlerin ‘hain ya da ayrılıkçı’ kişiler değil, Kongre’de ekonomik kararların kilit noktalarını kontrol eden etkili üyeler olmalarından kaynaklanıyor.

thywdefrgt
ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell, geçtiğimiz aralık ayındaki para politikası komitesi toplantısının ardından düzenlediği basın toplantısında (Reuters)

Cumhuriyetçi öfke, yasama üyelerinin ‘kurumsal aşağılanma’ hissinden kaynaklanıyor. Başsavcı Jeanine Pirro, Powell’a yönelik suç duyurusunu, Kongre denetim komiteleriyle hiçbir koordinasyon olmaksızın başlattı; Cumhuriyetçiler bunu kasıtlı bir dışlama ve partinin mali istikrarın bekçisi olarak itibarının zedelenmesi olarak değerlendirdi. Yasama üyeleri, ‘bina onarım maliyetleri’ gerekçesiyle Powell’a ceza davası açılmasını ‘akıl almaz bir bahane’ olarak nitelendirirken, asıl amacın ‘siyasi korkutma’ ile Fed’i faizleri düşürmeye zorlamak olduğunu savundu. Senatör Thom Tillis, bunun ‘dünyanın en önemli finans kurumunun bağımsızlığını sona erdirmeye yönelik aktif bir girişim’ olduğunu söyledi.

Cumhuriyetçi Senatör Thom Tillis (Kuzey Carolina), bu muhalefet cephesine liderlik ederek, “Hiçbir yeni atamayı onaylamayacağız” dedi. Tillis, Trump yönetimini ‘Fed’in bağımsızlığını sonlandırmak için aktif şekilde çalışmakla’ suçladı. Senatör Lisa Murkowski (Alaska) de Tillis’in tutumunu güçlü bir şekilde destekledi, “Riskler göz ardı edilemeyecek kadar büyük” uyarısında bulundu ve Merkez Bankası’nın bağımsızlığını kaybetmesinin piyasa istikrarını sarsacağını vurguladı.

gthy
Fed binası (Reuters)

Cumhuriyetçi Senatör Thom Tillis’in isyanının asıl tehlikesi, onun Senato’daki Bankacılık Komitesi’ndeki stratejik konumundan kaynaklanıyor. Bu üyelik, kendisine Merkez Bankası’nda başkan, başkan yardımcıları ve yönetim kurulu üyeleri dahil olmak üzere liderlik atamalarının kaderini belirleyecek kritik bir oy hakkı veriyor.

Financial Times’ın aktardığı komite içi sayısal hesaplamalara göre, Tillis tüm Demokrat üyelerle birlikte Trump’ın adaylarına karşı hareket ederse, komitedeki üyeler 12-12 olarak eşitleniyor. Bu eşitlik, yasal olarak ‘komite felci’ anlamına geliyor ve başkanın adaylarını ilerletmesini veya aday isimlerini Senato’nun tamamına sunmasını imkânsız hâle getiriyor.

xcsdfvg
Bir borsacı hisse senetlerinin hareketini izliyor… Solundaki ekranda Powell'ın aralık ayındaki basın toplantısı gösteriliyor. (AP)

Bu senaryo, Trump için ciddi bir ‘siyasi kâbus’ anlamına geliyor. Zira Powell’ın ikinci dönemi gelecek mayıs ayında sona eriyor ve Başkan yeni bir halefini açıklamaya hazırlanıyor. Seçilecek her adayın önce Bankacılık Komitesi’nde çoğunluğun desteğini, ardından Senato’daki 100 üyenin çoğunluğunu alması gerekiyor. Tillis’in oyu olmadan, atamalar belirsizlikte kalıyor.

Cumhuriyetçi Senatör Lisa Murkowski de bu öfkeye katıldı ve sert bir üslupla “Riskler göz ardı edilemeyecek kadar büyük” uyarısında bulundu. Murkowski, Fed’in bağımsızlığının kaybının Amerikan piyasalarına olan güveni sarsacağını vurguladı.

Üst düzey liderlerden gelen nadir ‘kınama’ örnekleri

* Senatör John Kennedy (Louisiana), bilinen sadakatiyle öne çıkarak sessizliğini bozdu ve Powell’ın dürüstlüğüne olan tam güvenini vurguladı. Kennedy, soruşturmayı alaycı bir dille eleştirerek, “Bu soruşturmaya ihtiyacımız, başımızdaki bir deliğe ihtiyacımız kadar” dedi.

* Senato Çoğunluk Lideri John Thune, konunun ‘acilen netleştirilmesi’ çağrısı yaparak, Fed’in para politikasını ‘siyasi müdahaleden uzak’ şekilde sürdürmesini sağlamak gerektiğini vurguladı.

* Temsilciler Meclisi’nin etkili Finansal Hizmetler Komitesi Başkanı Cumhuriyetçi French Hill ise uzun bir açıklama yayımlayarak Fed Başkanı’nı övdü ve Adalet Bakanlığı soruşturmasını ‘gereksiz bir dikkat dağıtma’ olarak nitelendirdi. Hill, Powell’ı, ‘dürüst bir kişi’ olarak tanımladı.

‘Eleştirel müttefiklerin’ öfkesi

Diğer Cumhuriyetçi yasama üyeleri de soruşturma karşısında rahatsızlıklarını gösterdi. Senatör Kevin Cramer (Kuzey Dakota), Bankacılık Komitesi’ndeki diğer üye olarak, Powell’ı ‘Fed’in başarısız bir başkanı’ ve bina onarım maliyetleri konusunda Kongre’ye karşı ‘kurnazca davranan’ biri olarak tanımlamaktan çekinmedi. Buna rağmen Cramer, öfkesini soruşturmanın ‘cezaî’ yönüne yöneltti ve Powell’ın suçlu olduğuna inanmadığını belirtti. Senatör, Powell’ın görev süresinin sona ermesiyle birlikte soruşturmanın ‘derhal durdurulmasını’ umut ettiğini ifade etti.

Trump'ın savunucuları

Buna karşılık Trump yönetiminin taktiklerini güçlü bir şekilde savunan bir cephe de öne çıktı. ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, Adalet Bakanlığı’nın ‘politik bir silaha’ dönüşmediğini vurgulayarak, herkesi ‘sabırlı olmaya ve yasal sürecin işlemesine izin vermeye’ çağırdı.

Florida Temsilcisi Anna Paulina Luna ise en sert eleştirileri yöneltti. Powell’ı yemin altında yalan söylemek ve yetkilileri yanıltmakla suçlayan Luna, X platformunda şunları yazdı: “Seçilmemiş bürokratlar ücretsiz geçiş izni alamaz… Kimse hukukun üstünde değildir… Adalet Bakanlığı’nın bu konuyu ciddiye almasına minnettarım.”


Moskova: Trump Grönland'ı ilhak etmekte acele etmezse, Grönland Rusya'ya katılmak için oy kullanabilir

Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev (Reuters)
Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev (Reuters)
TT

Moskova: Trump Grönland'ı ilhak etmekte acele etmezse, Grönland Rusya'ya katılmak için oy kullanabilir

Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev (Reuters)
Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev (Reuters)

Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev dün yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump'ın Arktik adasını ilhak etmek için hızlı bir şekilde harekete geçmemesi halinde, Grönland sakinlerinin Rusya'ya katılmak için oy kullanabileceklerini belirtti.

Interfax Haber Ajansı’nın haberine göre Rusya eski Devlet Başkanı Medvedev açıklamasında, "Trump acele etmeli. Doğrulanmamış bilgilere göre, birkaç gün içinde sürpriz bir referandum düzenlenebilir ve Grönland'ın 55 bin sakini Rusya'ya katılmak için oy kullanabilir... Ve sonra her şey biter. (Amerikan) bayrağında yeni küçük yıldızlar olmayacak" ifadelerini kullandı.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Trump, Danimarka'nın özerk bölgesi Grönland'ı ABD'nin kontrolü altına almak için çabalarını yeniledi ve Washington'un Rusya'yı caydırmak için bu bölgeyi ele geçirmesi gerektiğini söyledi.

ABD başkanı, Grönland'ın konumu ve kaynaklarının ulusal güvenlik açısından hayati önem taşıdığını belirterek, Danimarka ve Grönland'dan güçlü itirazlar aldı.

Rusya, Grönland üzerinde hak iddia etmemiştir, ancak Kuzey Atlantik rotalarındaki konumu ve burada bulunan önemli bir ABD askeri ve uzay gözetleme tesisi nedeniyle, Grönland'ın Arktik güvenliğindeki stratejik rolünü uzun süredir izlemektedir.

Kremlin, Trump'ın hamlesi hakkında yorum yapmamıştır, ancak Arktik'i Rusya'nın ulusal ve stratejik çıkarları açısından önemli bir bölge olarak tanımlamış ve geçen yıl Grönland ile ilgili “biraz dramatik” tartışmaları yakından izlediğini açıklamıştır.