ABD’nin Sudan’ı demokrasiye yönlendirme çabaları savaşla sonuçlandı

İç savaş, Suriye, Yemen ve Libya’daki çatışmaları ‘küçük bir tiyatro’ gibi gösterecek.

Hartum’daki göstericiler, ordunun Ekim 2021’de sivil hükümet üyelerini tutuklamasına tepki gösterdi. (AFP)
Hartum’daki göstericiler, ordunun Ekim 2021’de sivil hükümet üyelerini tutuklamasına tepki gösterdi. (AFP)
TT

ABD’nin Sudan’ı demokrasiye yönlendirme çabaları savaşla sonuçlandı

Hartum’daki göstericiler, ordunun Ekim 2021’de sivil hükümet üyelerini tutuklamasına tepki gösterdi. (AFP)
Hartum’daki göstericiler, ordunun Ekim 2021’de sivil hükümet üyelerini tutuklamasına tepki gösterdi. (AFP)

ABD Başkanı Joe Biden yönetimi yetkililerinin ve ortaklarının Sudan’da savaşan iki generalin niyetleri konusunda saf tuttukları ve sivil liderleri yetkilendirmede başarısız oldukları öne sürülüyor.

ABD’li diplomatlar henüz birkaç hafta önce, Sudan’ın askeri diktatörlükten tam demokrasiye geçişini güçlendirecek ve böylece 2019’da ülkede patlak veren devrimin hedefine ulaşacak tarihi bir anlaşma imzalamak üzere olduğuna inanıyorlardı.

Sudan, Başkan Biden’ın dış politikalarının ana hedefi için önemli bir teste dönüştü. Bu politika, Biden’ın yozlaşmış liderleri zayıflatacağına inandığı, dünya genelinde demokrasilerin güçlendirilmesiyle ilgiliydi. Ayrıca ülkelerin daha güçlü bir şekilde ayağa kalkmasını ve Çin, Rusya ve diğer otoriter güçlerin etkisine karşı koymasını sağlayacaktı.

Ancak 23 Nisan’da Sudan’da gerçekleştirilen müzakerelere katılan ABD’li diplomatların, kendilerini bir anda büyükelçiliklerini kapatırken buldukları görüldü. Şarku’l Avsat’ın The New York Times’tan aktardığı habere göre ayrıca aynı diplomatlar, ülke potansiyel bir iç savaşa doğru kayarken, Hartum’dan helikopterlerle gizli gece uçuşlarıyla ülkeden kaçıyorlar.

Bugün, en az 528 kişinin ölümüne ve 330 binden fazla kişinin yerinden edilmesine neden olan çatışmanın ortasında yabancı hükümetler sivilleri tahliye ederken, Biden yönetimi yetkilileri ve ortakları, savaşan iki generali kırılgan bir ateşkese uymaya ve düşmanlıkları durdurmaya zorlamak için mücadele ediyor.

Hatta gerçek ölü sayısının Sudan hükümetinin açıkladığı rakamların çok üzerinde olduğu ise neredeyse kesin.

Savaşan iki generalle çalışmak

Krizin merkezinde, ‘uzun bir askeri yönetim geçmişine sahip bir ülkede demokrasiyi kurmanın ne kadar zor olduğu ve demokrasiye sözde bağlılık gösteren ama asla dediklerini yapmayan güçlü adamlarla müzakerelere girmenin tehlikeleri’ üzerine ABD’nin yanlış hesap yapıp yapmadığıyla ilgili acil bir soru var.

Duruma tepki gösterenler, Biden yönetiminin sivil liderleri güçlendirmek yerine savaşan iki generalle; (Sudan ordu komutanı General Abdulfettah el-Burhan ve paramiliter bir grubun lideri olan General Muhammed Hamdan (Daklu) ile çalışmayı öncelik haline getirdiğini savunuyor.

Bu bağlamda devrik Sudan Başbakanı Abdullah Hamduk’un danışmanı Amjad Ferid et-Tayyib, üst düzey ABD’li diplomatların ‘iki generali şımartma, onların mantıksız taleplerini kabul etme ve onlara normal siyasi oyuncular gibi davranma hatasına düştüklerine’ inandığını dile getirdi. Danışmana göre bu, nüfuz arzularını ve içinde yaşadıkları meşruiyet yanılsamasını körükledi.

Bazı analistler, ABD’li yetkililerin Biden’ın demokrasiyi teşvik etmeye yönelik küresel çabalarına net bir yaklaşım gösterip göstermediğini sorguluyor.

İktidar boşluğu ve oyuncular

Aslında Sudan’daki şiddet, tam da Biden’in yardımcılarının kaçınmayı umduğu türden bir iktidar boşluğu yaratıyor. Mevcut ve eski ABD’li yetkililere göre Wagner Grubu’na bağlı Rus paralı askerler, bu boşluğu doldurmaya çalışan oyuncular arasında yer alıyor.

Bununla ilgili olarak sivil yönetimin kurulması için müzakereler üzerine çalışan ABD’nin Afrika Boynuzu Özel Temsilcisi Jeffrey D. Feltman, “Bu çatışma devam ederse, yabancılar arasında ‘Bu adamlar ölümüne savaşacaklarsa, katılsak iyi olur. Çünkü bu adamın veya bu takımın kazanmasını tercih ederiz’ yönünde büyük bir teşvik ortaya çıkacak” dedi.

Feltman açıklamasının devamında “Ateşkese ulaşılmazsa, bu sadece 48 milyon insanın sefaletine neden olmakla kalmayacak, aynı zamanda dış güçlerin doğrudan müdahale yoluyla çatışmayı alevlendirme eğilimi de artacaktır” ifadelerini kulandı.

Diğer yandan Hamduk, Sudan’daki iç savaşın Suriye, Yemen ve Libya’daki çatışmaları ‘küçük bir tiyatro’ gibi göstereceğini söyledi.

Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray, konuyla ilgili yorum yapmaktan kaçındı.

Beyaz Saray’ın geçtiğimiz ağustos ayında bir stratejik belge yayınladı. Belgede, ABD’nin, demokrasinin somut faydalar sağladığını açıkça ortaya koyarak, ‘dış devletlerin ve devlet dışı grupların olumsuz etkisini azaltmaya, maliyetli müdahalelere olan ihtiyacı sınırlandırmaya ve Afrikalıların kendi geleceklerini şekillendirmelerine’ yardımcı olabileceği iddia ediliyor.

ABD’nin ‘Sudan’ın potansiyel olarak tiranlığa dönüşünü engelleme’ çabası, ülkenin geniş çapta soykırım ve (1990’larda Sudan’da yaklaşık beş yıl geçiren Usame bin Ladin de dahil) teröristler için güvenli bir sığınak olarak tanındığı onlarca yıldan sonra pek olası görünmüyor. 1998 yılında Başkan Bill Clinton, Hartum’daki bir kimyasal tesise füze saldırısı emri verdi. Clinton, El-Kaide’nin bu tesisi kimyasal silahlar yapmak için kullandığını söylemişti, ancak istihbarat teşkilatları daha sonra bu iddiadan şüphe duyduklarını dile getirdi.

Trump ve yeni demokrasi

Ekim 2020’de, yani devrimden 1 yıl sonra Başkan Donald Trump, İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesinin ardından Sudan’ın ismini ‘terörü destekleyen ülkeler’ arasından kaldıracağını açıkladı.

Trump, “Bugün büyük Sudan halkı iktidarda ve yeni bir demokrasi inşa ediliyor” demişti. 2019 yılında (30 yıl boyunca ülkeyi yöneten) Devlet Başkanı Ömer El Beşir’in devrilmesiyle sonuçlanan gösterilerde ifade edilen arzular göz önüne alındığında, Feltman ve mevcut ve eski ABD’li yetkililer ise demokrasiye desteğin, ABD’nin Sudan’a yönelik politikasının mihenk taşı olarak kalması gerektiğini söylediler. Bugün, Kongre’deki liderler, Biden’a ve Birleşmiş Milletler’e (BM) Sudan’a özel temsilciler atamaları çağrısında bulunuyor.

Sudan’daki başarısızlıklar, Kuzey Afrika’daki diğer demokratik hayal kırıklıklarını takip ediyor.

Beşir’in dört yıl önce devrilmesi nedeniyle Sudanlılar kutlama yapmışlardı. Zira diğer bölgelerindeki başarısızlıklarına rağmen demokrasinin ülkede kök salacağını umuyorlardı. Birkaç ay süren askeri konsey yönetiminden sonra Sudan’daki askeri ve sivil liderler, bir ekonomist olan Hamduk’un başkanlığında geçici bir hükümetin kurulmasını sağlayan bir güç paylaşımı anlaşması imzaladılar. Plan, seçimlerin üç yıl sonra yapılmasını öngörüyordu.

Bununla birlikte geçiş dönemini yönetmeye yardımcı olması için bir meclis oluşturuldu ama aslında durum, ‘incir yaprağı’ olmaya yaklaşmıştı. ABD’nin eski Güney Sudan Büyükelçisi ve Michigan’da profesör olan Susan D. Page’in çalıştığı fakültenin internet sitesindeki bir yayınına göre meclis, sivil unsurlardan daha fazla askeri unsur içeriyordu.

Bu yıl gerçekleşen müzakerelerde bile devam eden bir sorun olarak, önemli sivil şahsiyetler dışlanmıştı.

Ekim 2021’deki askeri darbenin ardından ABD, Sudan hükümetine yapılan 700 milyon dolarlık doğrudan yardımı dondurdu ve borçları erteleme eylemini askıya aldı. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu da 50 milyarlık borcu iptal etme planları ile 6 milyar dolarlık acil yardımı dondurdu. Aynı şekilde Afrika Kalkınma Bankası da dahil olmak üzere diğer hükümetler ve kurumlar da benzer adımlar attı.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price, o dönemde ordu geçiş hükümetini yeniden kurmadığı takdirde Sudan hükümetiyle ‘tüm ilişkilerin’ yeniden değerlendirilebileceğini söyledi.

Engelsiz darbe

Eski bir üst düzey ABD yetkilisine göre Ekim ayında darbe söylentileri yayılırken bile ABD’li yetkililer, General Hamdan’ı iktidarı ele geçirmesi halinde ‘belirli sonuçlarla’ karşılaşacağı konusunda uyardı. Ancak darbeden sonra, Dışişleri Bakanlığı’nın Afrika siyasetiyle ilgili üst düzey yetkilisi Molly Phee, ABD’li diplomatları generallerle mücadele etmek yerine onlarla birlikte çalışmaya yönlendirdi.

ABD’li yetkili, General Hamdan’a karşı önerilen yaptırımları kısıtlamayı reddetti. Ancak, yaptırımların büyük ölçüde kişisel servetini hedef aldığını söyledi.

ABD, darbeden sonra ve hatta geçen yıl Rusya’nın Ukrayna’ya düzenlediği saldırının ilk gününde Kremlin’deki üst düzey yetkilileri memnun etmek için Moskova’yı ziyaret etmesinden sonra bile General Hamdan’a yaptırım uygulamadı.

Generallerin cezalandırılması yönündeki baskı Kongre'nin önde gelen üyelerinden geldi. Senato Dış İlişkiler Komitesi’nin Afrika İşleri Alt Komitesi üyesi Delaware eyaletinden Demokrat Senatör Chris Coons, Şubat 2022’de Foreign Policy dergisinde yayınlanan bir makaleye göre Biden yönetiminin ‘darbeci liderlere ve ağlarına karşı ‘pençelerini zayıflatmak için’ kapsamlı bir dizi yaptırım uygulanması gerektiğini belirtti.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile Kasım 2021’de Doğu Afrika’ya yaptıkları bir gezi sırasında gazetecilere konuşan üst düzey bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, generallerin iktidarı yeniden sivillerle paylaşmaya istekli olduklarını belirttiklerini söyledi. Müzakereler hakkında konuştuğu için isminin gizli kalmasını isteyen yetkili, yardımların kesilmesinin generaller üzerinde baskı kurmaya yetmeyebileceğini söylerken, “Bu nedenle yönetim, diğer şeylerin yanı sıra, onların onurlu kişisel miraslarıyla duygularına başvurdu” dedi.

Sudan’a ardı ardına gönderilen ABD başkanlık elçilerinin başkanı olarak görev yapan Cameron Hudson, bu yaklaşımı bir hata olarak nitelendirdi.

Hudson şu açıklamayı yaptı:

“Bu generallerin kendilerine anlattıklarına çok fazla inanıyorlar. Bu adamlar, Beşir devrildikten sonra sivil yönetimi kabul ettiklerinden beri bize duymak istediklerimizi söylüyorlar. Dışişleri Bakanlığı’nda çığır açan bir anlaşmanın eşiğinde olduğumuza dair büyük bir güven vardı.”

Generallerle pazarlık ve Hamduk’un hayal kırıklığı

Hudson, Washington’ın darbeden sonra generallerle pazarlık etme isteğinin onları meşrulaştırma etkisi yarattığını dile getirdi.

Cameron Hudson, darbeden önce ABD’nin Hamduk’u yüzüstü bıraktığını ve kısmen sivil yönetimin faydalarını göstermek amacıyla bürokratik ataletin ekonomik yardımın dağıtımını yavaşlattığını dile getirdi.

Bu durum ise Hamduk’u fazlasıyla savunmasız bıraktı.

Darbe, Feltman’a ihanete uğramış gibi hissettirdi. Öyle ki generallerin, Hamduk’u tutuklamadan birkaç saat önce, iktidarı ele geçirmeyeceklerine dair kendisine bizzat güvence verdiklerini savundu.

Ancak ABD onlara yaptırım uygulamış olsa bile bunun pek bir fark yaratacağından emin olmadığını söyleyen Feltman, “İki general, bu savaşı bir varoluş savaşı olarak görüyor. Eğer bir varoluş savaşı içindeyseniz yaptırımlardan rahatsız olabilirsiniz. Ancak bu onların birbirlerinin peşine düşmesini engellemez” dedi.

Darbeden sonraki ilk atılım, Aralık 2022’de BM, Afrika Birliği ve bölgesel bir bloğun Sudan’ı birkaç ay içinde sivil yönetime geçirmek için bir anlaşmaya varmasıyla geldi. 

Ancak özellikle de ‘General Hamdan liderliğindeki Hızlı Destek Kuvvetleri’nin düzenli orduya ne kadar çabuk entegre edileceği ve kimin sivil devlet başkanına rapor vereceği’ hususlarında olmak üzere halen çözülmesi gereken çok büyük sorunlar vardı. Bu anlaşmazlıklar arasında köprü kurma işi büyük ölçüde Sudan’daki baskın yabancı güçler olan ABD, İngiltere, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) düştü.

Ancak müzakereler ilerledikçe iki general arasındaki uçurum büyüdü. Her iki kamptan askeri takviye Hartum’a girmeye başladı.

Amerikalı ve İngiliz diplomatlar mart ayı sonlarında, generallere aralarındaki en büyük anlaşmazlıkları daha geniş bir şekilde çözmeyi amaçlayan teklifler sundu. Ancak daha ziyade plan, gerginliği tırmandırıyormuş gibi görünüyordu.

Haftalar sonra 12 Nisan’da General Hamdan’ın kuvvetleri, yıllarca süren diplomasinin savaşla sonuçlandığının ilk alenen işareti olarak, Hartum’un 200 mil kuzeyindeki bir hava üssünün kontrolünü ele geçirdi. Üç gün sonra ise çatışmalar patlak verdi.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından The New York Times’tan çevrildi.



Suudi deneyimi... Tarihi bir an, bir yönetim projesine dönüştüğünde

Tarihsel hareketin aşamaları (Araştırmacı Abdurrahman eş-Şukayr tarafından hazırlanan illüstrasyon)
Tarihsel hareketin aşamaları (Araştırmacı Abdurrahman eş-Şukayr tarafından hazırlanan illüstrasyon)
TT

Suudi deneyimi... Tarihi bir an, bir yönetim projesine dönüştüğünde

Tarihsel hareketin aşamaları (Araştırmacı Abdurrahman eş-Şukayr tarafından hazırlanan illüstrasyon)
Tarihsel hareketin aşamaları (Araştırmacı Abdurrahman eş-Şukayr tarafından hazırlanan illüstrasyon)

Sosyolog ve araştırmacı Dr. Abdurrahman eş-Şukayr, Suudi devletinin kuruluş deneyimini daha önce görülmemiş bir yorum çerçevesine oturtuyor. Tarihi, birbirinden kopuk olaylar dizisi olarak değil; nüfus, kaynaklar ve seçkinler arasındaki ölçülebilir ve karmaşık ilişkiler tarafından yönetilen bir sistem olarak ele alıyor. Bu yaklaşımın, karmaşıklık bilimi ile ‘tarihin yasaları’ olarak da bilinen kliodinamik teorisine dayandığını belirten eş-Şukayr, devletlerin nasıl ortaya çıktığını, büyüdüğünü ve ardından seçkinlerin aşırı çoğalması nedeniyle baskı aşamasına girerek kriz ve zirve noktalarına ulaştığını; sonrasında ise istikrarı yeniden üreten bir lider figürünün ortaya çıktığını açıklıyor.

Eş-Şukayr, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu çerçeve sayesinde Diriye’nin Muhammed bin Suud öncesinde elit doygunluğa ve yapısal istikrarsızlığa ulaşmış yerel bir sistem olduğunun anlaşılabildiğini söyledi. Buna göre Muhammed bin Suud’un yükselişi, yönetim merkezini yeniden şekillendiren ve yeni bir siyasi döngü başlatan tarihsel bir yeniden ayar anı olarak yorumlanıyor.

Karmaşıklık bilimi

Eş-Şukayr, karmaşıklık biliminin; toplumlar ya da ekonomi gibi birbiriyle bağlantılı çok sayıda parçadan oluşan sistemleri incelediğini belirtti. Bu sistemlerde her küçük unsur diğerini etkilerken, yoğun etkileşim sonucunda yalnızca tek tek parçaların incelenmesiyle anlaşılamayacak yeni örüntü ve davranış biçimleri ortaya çıkıyor. Bu çerçevede karmaşıklık bilimi, zaman içinde küçük etkileşimlerin birikmesi sonucu istikrarın, kaosun ya da büyük ölçekli değişimlerin nasıl ortaya çıktığına odaklanıyor.

Devlet dönüşümünün beş yıllık döngüsü

Eş-Şukayr, devletlerin dönüşümüne ilişkin beş aşamalı döngüye de değinerek, devletlerdeki değişimlerin ölçülebilir dinamiklere tabi olduğunu ve genel eğilimlerinin öngörülebileceğini söyledi. Bu çerçevede toplumların beş aşamalı bir döngü içinde hareket ettiğini belirten eş-Şukayr, süreci şöyle açıkladı:

- Büyüme aşaması: Kaynakların genişlediği ve devletin kontrol kapasitesinin arttığı evreyi ifade ediyor. Bu süreç, nüfus artışı ve seçkinlerin çoğalmasıyla eş zamanlı ilerliyor. Aşama; tarihçilerin metinlerine ihtiyaç duyulmaksızın, nüfus ve ekonomik kaynaklara ilişkin yaklaşık veriler ve göstergeler üzerinden ölçülebiliyor ve öngörülebiliyor.

- Baskı aşaması: Kaynak bolluğunun görece azaldığı, kamu görevlerine talip olanların sayısının arttığı ve mevcut elitlerin konumlarını korumaya çalıştığı dönem olarak tanımlanıyor. Bu durum, devletin herkesi bünyesinde barındırma kapasitesini aşan bir tablo ortaya çıkarıyor. Nüfus artışı, siyasi, ekonomik, bilimsel ve toplumsal elitlerin sayısını artırırken, mevcut pozisyonların sayısı yetersiz kalıyor.

- Kriz aşaması: Seçkinler arasındaki birliğin sarsıldığı ve örtük gerilimlerin açık çatışmalara dönüştüğü evreyi oluşturuyor.

- Zirve aşaması: Kriz ve istikrarsızlığın doruğa ulaştığı bu safhada ittifaklar çözülüyor, dışlamalar ve ayrışmalar hız kazanıyor.

- İstikrar aşaması: Yeni bir liderliğin ya da revize edilmiş bir yönetim sisteminin, nüfus, kaynaklar ve seçkinler arasındaki ilişkiyi toplumun yeni ruhuna uygun biçimde yeniden düzenlemeyi başardığı dönem olarak tanımlanıyor. Bu aşamayla birlikte, önceki döngüye kıyasla daha bütünlüklü yeni bir süreç başlıyor.

Kontrol edilemeyen rekabet

Eş-Şukayr, zirve aşamasının Hicri 1139 yılına yakın dönemde belirginleştiğini belirterek, yönetici kollar arasındaki rekabetin artık kontrol edilemez bir seviyeye ulaştığını ifade etti. Bu süreçte elitler içindeki ayrışmalar hız kazanırken, bazı isimlerin kısa süreli emirlik deneyimleri yaşadığı ve sadakatlerin hızla el değiştirdiği görüldü. Bu tablo, iç dengeleri yönetme kapasitesinin çöktüğünü ortaya koydu. Bu koşullar altında siyasi sistemin sınırına dayandığını kaydeden eş-Şukayr, yönetim makamına talip olanların sayısının emirliğin iktidarı düzenleme kapasitesini aştığını vurguladı. Böylece zirve aşaması, yeniden kurucu bir liderliğin ortaya çıkmasına zemin hazırlayan tam ölçekli bir yapısal çözülme anına dönüştü.

Tarihsel hareketin aşamaları (Araştırmacı Abdurrahman eş-Şukayr tarafından hazırlanan illüstrasyon)Tarihsel hareketin aşamaları (Araştırmacı Abdurrahman eş-Şukayr tarafından hazırlanan illüstrasyon)

Muhammed bin Suud’un yükselişi, Diriye’de istikrar koşullarının olgunlaşmasının bir sonucu olarak gerçekleşti. Seçkinlerin aşırı çoğalması, eski yönetim sistemini sürdürülemez hale getirirken, çatışan elitlerin okuyamadığı tabloyu kavrayabilecek bir lideri gerekli kılan tarihsel bir moment ortaya çıktı. Bu çerçevede Muhammed bin Suud’un iktidarı devralması, Diriye içindeki güç dengelerinin yeniden ayarlanması anlamına geldi. Böylece yerel siyasi düzen, yapısal istikrarını yeniden tesis etme kapasitesini kazandı.

Yönetim merkezinin inşası

Muhammed bin Suud, Diriye’de yeni bir büyüme sürecinin başlangıcı olarak et-Turayf mahallesini kurarak burayı yönetim merkezi haline getirdi. Oysa daha önce Diriye emirleri Gusaybe ya da el-Mulaybid bölgelerinde ikamet ediyordu. Muhammed bin Suud, siyasi, dini ve askeri elitleri yeni devlet kurumları içinde yeniden dağıtarak, Diriye’deki iktidar yapılarını düzenleyerek, elit fazlasını azaltarak ve rekabet halindeki kollar arasındaki ilişkileri kontrol altına alarak yönetim merkezini yeniden inşa etti.

Bu yapısal düzenleme, emirliğin nüfus, kaynaklar ve elitleri tek bir çerçeve içinde yönetme kapasitesini yeniden kazanmasını sağladı. Böylece, Diriye merkezli yeni bir kuruluş döngüsünün önü açıldı ve bu süreç Diriye Emirliği olarak bilinen yapının çekirdeğini oluşturdu.

Eş-Şukayr, bu yeni okumanın Arap Yarımadası’nda devletlerin ortaya çıkışını; nüfus, kaynaklar ve seçkinler arasındaki ilişkiyi esas alan yapısal döngüler üzerinden açıklayan yeni bir araştırma ufku sunduğunu belirtti. Yerel çevrelerin farklılığına bağlı olarak denetim mekanizmalarının değiştiğini vurgulayan eş-Şukayr, yaklaşık nüfus ve mali istatistiklerin oluşturulmasının, tarihi test edilebilir ve karşılaştırılabilir bir alana dönüştürmek için zorunlu bir giriş olduğunu ifade etti. Bunun ise bölge tarihine ilişkin verilerin toplanmasını ve sınanabilir hipotezlerin geliştirilmesini gerektirdiğini kaydetti. Bu yaklaşımın, parçalı anlatıların ötesine geçen, daha uzun vadeli, daha hassas ve daha bağımsız bir Arap yorum modeli inşa edilmesine katkı sağlayacağını dile getirdi.

Öte yandan, Muhammed bin Suud hakkında kaleme alınan çalışmaların analitik ve anlatısal boyutunun sınırlı kaldığına dikkat çekildi. Kurucu eylemin mantığını açıklayan kapsamlı bir tarihsel biyografinin bulunmadığı, tarih kayıtlarının ise kuruluş öncesi ve kuruluş sırasındaki gelişmeleri yeterince aydınlatmadığı belirtildi. Bu boşluğun, Muhammed bin Suud’un hayatını olayların iç yapısından hareketle yeniden kurgulamayı gerektiren bir araştırma hattını zorunlu kıldığı ifade edildi. Kararların, ittifakların ve çatışmaların; yönetim tasavvurunu ve devletin koşullarını ortaya koyan anlamlı bir sistem olarak okunmasıyla, gerçekliğin hareketinden süzülen bir tarihsel biyografi ve siyasi projenin seyrine ilişkin bütünlüklü bir yorum üretilebileceği vurgulandı.


Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


Trump küresel gümrük vergilerini %10'dan %15'e çıkardı

ABD Başkanı Donald Trump dün, Yüksek Mahkeme'nin gümrük vergilerini askıya alma kararıyla ilgili olarak medyaya açıklamalarda bulundu, (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump dün, Yüksek Mahkeme'nin gümrük vergilerini askıya alma kararıyla ilgili olarak medyaya açıklamalarda bulundu, (DPA)
TT

Trump küresel gümrük vergilerini %10'dan %15'e çıkardı

ABD Başkanı Donald Trump dün, Yüksek Mahkeme'nin gümrük vergilerini askıya alma kararıyla ilgili olarak medyaya açıklamalarda bulundu, (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump dün, Yüksek Mahkeme'nin gümrük vergilerini askıya alma kararıyla ilgili olarak medyaya açıklamalarda bulundu, (DPA)

ABD Başkanı Donald Trump bugün, ithalata uygulanan geçici küresel gümrük vergilerini yüzde 15'e çıkardığını duyurdu.

Bu karar, ABD Yüksek Mahkemesi'nin Trump'ın Uluslararası Acil Ekonomik Güçler Yasası kapsamında uyguladığı gümrük vergilerini reddetmesinin ardından geldi.