Irak eski Başbakanı İyad Allavi’den Şarku’l Avsat’a özel açıklama: Saddam beni öldürtmeye çalıştı ama ben onu ABD askerleri arasında tutuklu halde görmeyi reddettim

Irak’ın eski Başbakanı İyad Allavi Şarku'l Avsat'a Baas Partisi ile olan yolculuğunu, Saddam’ı ve işgal sonrası Irak’ı anlattı (1)

Irak eski Başbakanı İyad Allavi’den Şarku’l Avsat’a özel açıklama: Saddam beni öldürtmeye çalıştı ama ben onu ABD askerleri arasında tutuklu halde görmeyi reddettim
TT

Irak eski Başbakanı İyad Allavi’den Şarku’l Avsat’a özel açıklama: Saddam beni öldürtmeye çalıştı ama ben onu ABD askerleri arasında tutuklu halde görmeyi reddettim

Irak eski Başbakanı İyad Allavi’den Şarku’l Avsat’a özel açıklama: Saddam beni öldürtmeye çalıştı ama ben onu ABD askerleri arasında tutuklu halde görmeyi reddettim

Saddam Hüseyin'in boynuna ilmeğin geçirildiği 30 Aralık 2006 tarihinden bugüne uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen Saddam Hüseyin meselesine yaklaşmak hala oldukça zor. Saddam’ın ister sarayda otursun ister mezarda yatsın bir provokatör olduğu gerçeği değişmiyor. Kurbanları ve düşmanları çok olsa da destekçilerinin sayısı da az değil. Irak'ta zaman, yaralara merhem olmak bir yana bir de üstüne tuz basıyor. Saddam'ın adaletsiz uygulamalarının bedelini ödeyenlerin, Saddam’ın ABD’nin Irak’ı işgaline karşı direnişe liderlik ettiğini ve kamu parasıyla ilişkilerinde dürüst olduğunu okumaları kolay olmasa gerek. Saddam’ın destekçileri, onun çizdiği imajın, ülkesini ve bölgesini kana bulayan zalim hükümdar el-Battaş'tan farklı olmadığını kabul etmekte zorlanıyor olmalılar. Ama gazeteciliğin en keyifli anı, bazı bölgelere ve bu bölgelerin sakinlerinin kaderine damgasını vuran zalimlerin geriye bıraktığı korlara ve bazı dönemlerin közlerine yaklaşmaktır.

Bundan birkaç ay önce bir Arap ülkesinin başkentinde bir Iraklıyla tanıştım. Irak’ın eski Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’le ‘iş ilişkisi ve sevgi bağı’ olduğunu ve bu sebeple yüzlerce kez görüştüklerini söyledi. Can güvenliği nedeniyle kimliğini açıklamak istemediğinden dolayı özür diledi. Ancak benim dikkatimi en çok çekense rejimin düşmesinden sonra da Saddam Hüseyin ile iki kez görüştüğünü söylemesiydi. Bu görüşmelerden ilkini, rejimin düşmesinden iki gün sonra 11 Nisan 2003'te Felluce eteklerinde, ikincisi ise 19 Temmuz 2003’te ABD ordusunun kontrolündeki Bağdat'ta gerçekleştiğini açıkladı.

zxs
Eski Irak Başbakanı İyad Allavi, Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e röportaj verdi (Şarku’l Avsat)

Saddam'ın bir Amerikan zırhlı aracının heykelini düşürdüğü sırada Firdevs Meydanı yakınlarında olduğunu anlatan Iraklı, Saddam'ın aynı günün gecesi, yakınlardaki gizli bir karargahtan, ABD’ye karşı ilk ‘direniş’ hareketine liderlik ettiğinden bahsetti. Iraklının anlattıklarına göre Saddam, Bağdat’ın Azamiye semtinde bulunan Ebu Hanife en-Numan Camisi çevresinde konuşlu ABD güçlerinin mevzilerini hedef alan saldırıya neredeyse bizzat katılmak üzereydi, ancak dostları, kendisini tehlikeye atmasından çekindikleri için onu engellediler. Saddam'ın daha sonra Bağdat'tan Hit'e, oradan da Felluce'ye geçtiği aktaran Iraklı, Saddam’ın oğlu Kusay'ın da aralarında bulunduğu bir grup isimle güvenlik toplantısı yaptığını ve toplantı sırasında ABD ordusuna ‘Irak’a girmekle hata yaptıklarını anlamaları için’ pusu kurulmasını istediğini anlattı.

Iraklı, Saddam'ın ertesi gün Bağdat'a geri dönüp Dora bölgesindeki bir karargâhta cumhurbaşkanlığı muhasebecileriyle görüşerek onlardan 1 milyon 250 bin dolar aldığını ve karşılığında ‘ABD işgaline karşı direniş faaliyetlerinde bulunmak için bu parayı aldığına ve mümkün olan en kısa zamanda geri ödeyeceğine’ dair bir belge imzaladığını aktardı. Iraklı, Saddam'ın Bağdat’ta temmuz ayındaki toplantıda ‘Irak'ın düşmesi, İran'ın nüfuzunun Fas'a kadar yayılması demektir’ uyarısında bulunduğunu da sözlerine ekledi.

x c
2003 yılında Bağdat'taki Firdevs Meydanı’ndaki Saddam heykeli böyle devrilmişti (AFP)

Usta gazeteciler bize hikayeleri bir takım gerekli çekincelerle ele almayı ve daha fazlasını araştırmayı öğrettiler. Saddam'ın sarayında çalışan bir kişiyle de tanışıp ona izlenimlerini sordum. Bu kişi, Kuveyt’in işgali kararını, Irak’ın belini kıran saman çöpü olduğunu söyleyerek eleştirdi. Buna karşın basının yurtdışındaki gizli hesaplarda milyarlarca dolar biriktirdiğini iddia ettiği Saddam’ın dürüstlüğüne dikkati çekme konusunda son derece gayretliydi. Asıl yolsuzluğun rejimin yıkılmasından sonra başladığını ve yetkililerce yaklaşık 500 milyar doların yok edildiğini söyleyen Saddam'la aynı sarayda yaşayan adam, “Onun zalim ya da aşırı derecede gaddar olduğunu söyleyebilirsiniz ama kamunun parasına el uzatmayı bir tür vatana ihanet olarak görüyordu” ifadelerini kullandı. Öte yandan Saddam'ın ABD’nin Irak’ı işgaline karşı direnişin bir bölümüne liderlik ettiğini söylemeyi de ihmal etmedi.

Saddam ne pişman ne de kırgındı

Saddam, ABD askerleri tarafından atıldığı hapishanede çürüyordu. ABD’liler Iraklı bazı siyasilere Bağdat’ın eski efendisini ziyaret edebileceklerini ve onu hapishanede görebileceklerini bildirdiler. Saddam, bir gün aralarında Adnan Paçacı, Adil Abdulmehdi, Hoşyar Zebari, Ahmed Çelebi ve daha sonra idamını denetleyecek olan Muvaffak er-Rubai’nin aralarında bulunduğu bazı muhaliflerinin ve düşmanlarının kendisini ziyaret etmesi karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Çelebi ile bir görüşmemizde bana hapishaneye gittiğinde hayal bile edilemeyecek şeyler gördüğünü ve ABD’nin askeri müdahalesi olmasaydı bunları görmesinin imkansız olacağını söylemişti. Ayrıca Saddam'ın ne pişman ne de kırgın göründüğünü de sözlerine ekledi. Çelebi, Rubai’nin Saddam’la konuşurken sert sözler sarf ettiğini, Saddam’ın da Rubai’ye sert ve aşağılayıcı sözlerle karşılık verdiğini aktardı.

s
Saddam Hüseyin duruşması sırasında (Getty Images)

Önce Irak Yönetim Konseyi (Irak Hükümet Konseyi) üyesi ve daha sonra ise başbakan olan İyad Allavi de modern Irak tarihinin en büyük esir kampını ziyaret etme fırsatı vardı. Yaralı olarak kurtulduğu suikast girişiminin emrini veren kişiyi aşağılayabilir, hakaret dolu bir bakış atabilirdi. Ama o yapmadı. İki kişi böyle bir ziyarette bulunmayı reddetti. Allavi, Saddam’ı hapishanede ziyaret etmeyi istemediğini çünkü düşmanın acısına gülmenin geleneklerinde olmadığını, özellikle de düşmanınız size karşılık veremeyecek bir konumdayken bunu yapmaktan kaçındığını söyledi. Allavi, o sıra Saddam’ın ülkeye ve şahsi olarak kendisine yaptıklarına rağmen halen Irak’ın cumhurbaşkanı olduğunu ve bir Irak liderinin ABD’liler tarafından bir hapishanesinde esir tutulduğunu görmek istemediğini belirtti. Ayrıca yeni Irak'ı intikam temelleri üzerine değil, adalet temelleri üzerine inşa etmeyi istediklerini söyleyen Allavi, Saddam'ı hapishanede görmeyi reddeden ikinci kişinin ise Saddam’a karşı uzun süre silahlı isyan yürüten aşiretinden, halkından ve yakın ailesinden binlerce kişiyi feda eden Mesud Barzani olduğunu ifade etti. Barzani, daha önce Şarku'l Avsat'a verdiği röportajda, Saddam'ı hapishanede görmeye gitmediğini, çünkü ‘düşmanın acısına gülmenin erkeklerin doğasında olmadığını’ söylemişti.

Allavi’nin de aralarında bulunduğu bazı Iraklı siyasetçiler, Saddam'ı bir Kurban Bayramı sabahı idam edilmesini onun idam sırasında istediği kibirli duruşu sergilemesine izin veren hata olduğunu söyledi. Saddam, ipin boynuna geçirilmesinden hemen önce Rubai'ye bakarak ona, “Bu ip adam olanlar içindir” dedi ve bu sözü iki kez tekrarladı. Saddam, mahkemenin hakkında aldığı idam kararını ‘Fars-i Mecusilere ölüm’, ‘İsrail'e ölüm’ gibi sloganlar atarak karşılamıştı.

Allavi, Saddam'ın yargılanması ve gerekli cezanın verilmesinden yanaydı. Bundan sonrasını onun ağzından dinleyelim:

Saddam'ın idam edildiği gün büyük bir elem hissettim. ABD’lilere, Irak'ı yönettiği uzun yıllar boyunca Irak'ın başından geçenleri anlatabilmesi için Saddam’la diyalog kurmalarını önermiştim. Iraklıların, neler olduğunu bizzat onun ağzından öğrenmelerini istedim. İran'la neden savaştı ve savaş hangi koşullarda patlak verdi? Kuveyt'i neden işgal etti ve işgal kararı nasıl alındı? Neden çok sayıda hem muhalif vatandaşı ve Baasçıyı idam ettirdi? Neden Kürtlere karşı korkunç saldırılar düzenledi? Neden yurtdışındaki muhaliflerine suikastlar düzenledi ya da benimde aralarında olduğum kişilere suikast girişimlerinde bulundu? Tüm bu sorulara yanıt vermesini ve anlatmasını istedim. Bunları anlatması yargılamasına engel olmazdı. Bunları anlatması gerçekleri ortaya çıkarabilir, sorumlulukları ortaya koyabilir ve Saddam'a hayran olanları onun yaptıklarının sonuçları hakkında düşünmeye itebilirdi. Fakat ne yazık ki bu olmadı. İnfazın zamanlaması da Iraklıların ona duyduğu sempatiye katkıda bulundu. Bir bayram sabahı mı idam edilmesi gerekiyordu? Bunun yapılmasıyla defalarca kez uyarıda bulunduğumuz infaz görüntülerine bir anlatı daha eklenmiş oldu. ‘Baasçıları temizleme’ olarak adlandırdıkları sürecin yargı tarafından ele alınmasını, hesabın görülmesini, insanları dışlamanın ya da ötekileştirmenin siyasi bir araca dönüştürülmemesini istedik. Maalesef tavsiyelerimiz dikkate alınmadı. Bu sorunlar insanların bir kısmının Saddam’a sempati duymasına neden olduğu inkar edilemez. Ellerine kan bulaşanların cezalandırılması anlaşılabilir bir durum, ama insanları bir fikri savundukları için cezalandıramazsınız.

Ordunun lağvedilmesi ve Baasın köklerinden sökülmesi

Allavi ile birlikte en az bir önceki kadar hassas bir başka konuya geçtik. Saddam Hüseyin’in, rejiminin düşürülmesinden ve ABD askerlerinin onu tutuklamalarına kadarki süreçte yaptıkları hiç bitmeyen bir tartışma konusu. Direnmeyi seçtiği, direnişçi grupları örgütlediği ve onlara ABD’lilere pusu kurmak gibi çeşitli görevler verdiği yönünde basında çıkan haberlerin doğruluk payı var mı? Saddam’ın düşmanlarından bazıları ona inanmama eğiliminde olduklarından direnişçi yönüyle bilinmesini istemeyebilirler. Böylece geriye sadece bir savaş çığırtkanı, bir katliamcı, bir baskıcı imajı kalıyor. Kendime şu soruyu sordum: Irak rejiminin baltasının izlerini halen vücudunda taşıyan İyad Allavi gibi bir adam, bu soruya yanıt verirken objektif olabilir mi ve Saddam’ın sadece ABD ordusunun kontrolündeki Bağdat'ı terk etmek zorunda kalınca güvenli sığınak arayan bir kaçak olmadığını kabul edebilir mi?

Allavi'ye direniş hareketini ve terörü sordum. O da şunları anlattı:

Irak ordusunun lağvedilmesi, Irak devletinin dağıtılması ve Baasçıları temizleme adımları binlerce askeri personeli, çalışanı ve Baas partizanını bilinmeyene sürükledi. Terör ve teröristlerin direnişi örtbas etmeye çalıştığı ve Usame bin Ladin, Eymen ez-Zevahiri ve Ebu Musab ez-Zerkavi liderliğindeki El Kaide'nin Irak toplumunda bölünmelere yol açmayı hedefledikleri biliniyor. Cinayetlerle, bombardımanlarla, suikastlarla, bazen Şiilere, bazen de Sünnilere suçlamalarda bulunarak mezhepçiliği körüklemekten başka bir şey yapmadılar. Kaosa dayalı bir ortamda faaliyet göstermek ve çevreyi terörizme uygun bir ortama dönüştürmek terörizmin misyonudur. Dolayısıyla terörü dışlayan bir ortamdan ziyade terörün kaynağı haline geldi. Böylece teröristler meşru hale gelmek ve terörlerini direniş olarak göstermek için işgale karşı direnişe sözde bir bağlılık gösterdiler.

Terörizm, Baasçıları saflarına katarak değil, en az beş milyon Baasçıyı ve ailelerinin tecrit edilmesi, siyaset sahnesinden uzaklaştırılmaları ve meslek hayatlarından koparılmaları, geçim kaynaklarının kesilmesiyle Baas'ın tasfiyesinden büyük fayda sağladı. Aynı şekilde terör de güvenlik teşkilatlarının ve Irak ordusunun dağılmasından istifade etti. Tüm bunlar ABD işgalinin, Irak'ta zehrini yaymak için uygun ortamı bulan ve toplumsal dokusunu yok etmeye çalışan terörizme verdiği armağanlardı.

Direniş faaliyetleri ve terör eylemleri artarken Irak’ta kan gövdeyi götürüyordu. Bu yüzden başbakan olarak atanmadan önce Irak Yönetim Konseyi Başkanı olduğum dönemde direniş safında yer alan bazı kişilerle tanışmaya karar verdim. Bu talebimi, bazı arkadaşlarım aracılığıyla kendilerine ilettim. Görüştüğüm kişilerin bir kısmı da Felluce'nin önde gelen şerefli insanlarıydı. Terör eyleminin direniş bayrağı altında meşrulaştırılmaması için onlardan direnişin her türlü faaliyetini durdurmalarını istedim. Konuyu köklü ilişkilerin ve bağlantılarım olan Felluceli kardeşlerimle konuştum. Ne demek istediğimi anladılar ve bana Zerkavi'nin Felluce'de ve Irak'ın diğer bazı bölgelerinde kapsamlı yapılar ve tüneller inşa ettiğini ve iletişim ağları kurduğunu söylediler. Ayrıca bana Enbar ve Felluce sakinlerinin işgalden büyük zarar gördüklerini, ordunun ve güvenlik teşkilatlarının lağvedilmesinin ardından yüzbinlerce kişinin ya yerlerinden edildiğini ya da askeriyeden terhis olduklarını belirttiler.

Bunu Irak Yönetim Konseyi Başkanlığı'na ve ABD’li ve İngiliz işgalci yetkililere de anlattım ama ne yazık ki hiçbir yanıt alamadım. Tasfiyeler kanunlar ve yargı yoluyla değil, siyasileştirilerek ve rastgele bir şekilde yürütüldüğünden sonuçları ülkeye büyük zarar verdi. Bu durum çok yüksek, yetkin ve profesyonel bir insan yüzdesinin siyasi süreç ve otorite çerçevesi dışında kalmasına, reddedilmesine, ötekileştirilmesine ve cezalandırılmasına yol açtı. Bunun sonucunda siyasi süreç büyük ölçüde zayıfladı. Bu süreçten en çok, büyük bölümü yurtdışında olan Saddam liderliğindeki rejimin muhalifleri etkilendi.”

Saddam’ın tutuklanışı

Allavi, Saddam'ı ve özellikle de direnişle olan ilişkisini tekrar sorduğumda sözlerini şöyle sürdürdü:

Saddam Hüseyin'in tutuklandığı haberini duyduğumda Londra’daydım. Haber karşısında şaşırmadım. Kaçacak biri değil, yüzleşecek biriydi ve direniş hareketine liderlik ediyordu. Size Ebu Gureyb’in bahçesinde direniş safında yer alan bazı kişilerle görüştüğümü söylemiştim. Onlardan bazılarına: “Önde gelen aşiretlerden yüksek rütbeli subayken Zerkavi'nin eline düştüğünüz için size yazıklar olsun. Neden işlerinizi Zerkavi'ye teslim edip terörist oldunuz?” dedim. Onlar da bana “Biz terörist değiliz, Amerikalılara karşı direniyoruz” dediler. Bunun üzerine onlara “Biz size Amerikalıların yanındayız demiyoruz, ben Irak'a Amerikalılarla birlikte değil, Enbarlı aşiretlerle birlikte girdim. Bir Amerikan tankına ya da Amerikan savaş uçağına binmedim. Biz savaşa ve işgale karşıyız. Bu konudaki tavrımız net” diye konuştum. Aslında hepsi Saddam'ı severdi. Ciddi bir sevgiyle işgale karşı direndiler, hatta Saddam’ı hala seviyorlar. Bana Saddam'ın yaptığı bunca şeye rağmen nasıl oluyor da bazı çevrelerce halen sevilebiliyor diye soruyorsunuz. Bu sevginin temel nedeni, şu anki mevcut yöneticilerin kötü davranışlarından başka bir şey değil. Saddam hakkındaki idam kararının uygulanma şeklini, işgale karşı duyulan hisleri anlattım. Buna bir de sonradan ortaya çıkan Sünni-Şii hassasiyetini de ekleyebiliriz.

Allavi’ye Saddam’ın halkın parasıyla ilgili tutumunun sorulması gerekiyordu. (Irak’ta 1958 yılında askeri bir darbeyle yönetimi ele geçiren) Abdulkerim Kasım’ın Bağdat'ta fakirlik içinde öldüğü ve bir evinin dahi olmadığı yönünde duyduklarım, bu soruyu sormayı daha çok istememe yol açtı. Kasım’ın hem yol arkadaşı hem de düşmanı olan Abdusselam Arif, hiçbir zaman yolsuzlukla suçlanmadı. Aynı durum, varisi ve kardeşi Abdurrahman Arif için de geçerliydi. Peki Saddam, para ve mülk konusunda tutkulu biri miydi?

ABD’nin Irak’ı işgalinden önce uluslararası ve Arap basınında Saddam'ın sahip olduğu inanılmaz servet hakkında çok şey yazıldı, çizildi. Takma adlarla uzak ülkelerdeki bankalara milyarlarca dolar yatırdığından bahsediliyordu. Saraylarında külçe külçe altının yanı sıra büyük miktarda para da sakladığı söyleniyordu. Bu algı, tüm dünyada ne hükümetin konuşmaya ne de Temsilciler Meclisi’nin işaret parmağını kaldırmaya cesaret edebildiği, ülkede son sözün sahibinin Saddam olduğu düşüncesini daha da arttı. Oğlu Uday’ın biriktirdiği servet de haberlere konu oluyordu. Pek çok kişi, Saddam'ın saraylarına ve konutlarına baskın düzenleyen ABD askerlerinin bu dudak uçuklatan serveti ortaya çıkarmayı başaracaklarını umuyordu. Fakat böyle bir şey olmadı. Irak'ın zenginliğini ülkedeki çatışmalarda ve diğer ülkelerle girilen savaşlarda çarçur eden Saddam’ın, geniş araziler satın aldığı ya da bu arazilere el koyduğu düşünülüyordu. Irak muhalefet kanadının iktidara geldikten sonra Saddam'ın mali hesaplarını açmaya çalışması gayet doğal bir davranıştı.

Allavi’ye Saddam’ın halkın parasına karşı tutumunun ne olduğunu sordum, o da şöyle cevap verdi:

Saddam Hüseyin'in devrilmesinden sonra soruşturmalar başlattık, ancak (mali konularda) aleyhine hiçbir şeye rastlayamadık. Adına kayıtlı hiçbir mülk bulamadık. Her şey Irak hükümeti, Dışişleri Bakanlığı ve Devrim Komuta Konseyi adına kayıtlıydı.

Allavi’ye ‘Saddam’ın şahsına ait hiçbir mal bulamadınız mı?’ diye sordum. O da “Hayır hiçbir şey bulamadık. Özel uçağı bile Irak istihbarat teşkilatına ait bir şirkete kayıtlıydı. Uzun mesafelere uçabilen özel bir uçaktan bahsediyorum” yanıtını verdi.

Saddam’ın üzerine kayıtlı herhangi bir gayrimenkul olup olmadığı sorusunu tekrarladığımda, “Adına kayıtlı hiçbir şey bulamadık” yanıtını verdi. Bunun Saddam’ın parayı sevmediği anlamına gelip gelmediğini sorduğumda ise Allavi, “Parayı sevmiyordu ve zenginlik arayışında değildi. O güç, nüfuz ve iktidar istiyordu. O Saddam’dı. Parayla ya da haramla işi yoktu. Bunlarla ilgilenmedi. Saddam muhafazakar bir insandı. Çok muhafazakardı. Onunla, tanışmamın ilk zamanlarından Irak'tan ayrıldığım zamana kadar  güçlü bir ilişkim oldu. Düşünün, annemin ölüm haberini bizzat kendisi açıklamakta ısrar etti” yanıtını verdi.

İyad Allavi kimdir?

İyad Haşim Hüseyin Allavi, 30 Mayıs 1944'te Bağdat'ta doğdu. Henüz 14 yaşındayken Baas Partisi'ne katıldı. 1970 yılında Bağdat Tıp Fakültesi'nden mezun olan Allavi, daha sonra İngiltere'de ihtisas yaptı. 1980 yılında bir süreliğine Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde çalıştı. 1981-2003 yılları arasında ticaret yaptı ve serbest alanlarda çalıştı. 1975 yılında Irak'ta iktidardaki rejime muhalif bir siyasi örgüt kurdu.

xscdf
İyad Allavi (EPA)

Örgüt daha sonra ‘Irak Ulusal Mutabakat Hareketi’ adını aldı. 1978 yılında suikast girişimine uğradı. Yaralı olarak kurtulan Allavi, bir dizi ameliyat geçirdi. 2003 yılında Bağdat'a geri döndü. 2003 yılında kurulan Irak Yönetim Konseyi üyesi oldu ve ardından başkanlığına seçildi. Daha sonra Irak Yönetim Konseyi tarafından oybirliğiyle Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasının ardından yeni dönemde Irak'ın yasama ve yürütme yetkilerine tamamen sahip ilk başbakanı olarak seçildi. Allavi, 2004 yılı haziran ayından 2005 yılı mayıs ayına kadar başbakanlık görevini yürüttü. Dr. Sena Hamid el-Hasuna ile evli olan Allavi’nin Sara, Nejat ve Hamza adlarında 3 çocuğu var.

Kaddafi, Ali Abdullah Salih ve Saddam'ın ipi

Ortadoğu halkı, bir yanda Bağdat'ta Amerikan tankları gezerken diğer yanda Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin'in darağacına çıkarılmasını şaşkın gözlerle izledi. Saddam’ın idam sehpasındaki görüntüleri, iki farklı ekolden gelen ve iki farklı tarza sahip olan iki lideri daha çok etkiledi.

xs
Saddam’ın darağacına çıkarıldığı an (AFP)

Yemen’in eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, konuk ettiği gazetecinin önünde, ABD’nin başka ülkelerin liderlerini idama kadar yargılama hakkı bulması karşısında duyduğu şaşkınlığı gizlemezken, ülkeleri ve onların sembol isimlerini o ülkelerin halklarının iradesine bırakmak yerine tarihe yön verme hakkını kendinde bulmasını kınadı. Gelecekte olacaklara hazırlanmak anlamına gelen ‘Komşunuz tıraş olduğunda siz de sakalınızı ıslatmalısınız’ sözünü dile getirmekten çekinmedi. ABD’li berberin tıraş deneyimini başka ülkelerde de hayata geçirebileceğini hissediyordu. Ama yanlış hesap yapmıştı. Asıl öldürücü darbe, ‘Büyük Şeytanı’ lanetleyenlere bağlı olanlardan gelecekti.

rgt
Ali Abdullah Salih (AP)

Diğer lider ise Muammer Kaddafi'ydi. ABD savaş uçaklarının 1986 yılında evini başına yıkması onu korkutmuş, ABD’nin cübbesini ateşe verme girişimlerinin artık kolay olmadığını anlamıştı. Bu, onun imparatorluğu için unutulmaz bir ders olmuş, ABD'yi artık her yere uzanan katı bir el olarak görmeye başlamıştı. Kaddafi, Saddam'ın idamını izlediğinde korkudan paniğe kapıldı.

Arap Birliği’nin Şam'daki zirvesine katılan liderlere hitaben yaptığı konuşmada korkularını dile getiren Kaddafi, “Yarın asılma sırası size gelecek ve imtihan edileceksiniz. ABD’nin kendisine düşman olan bir rejimi kökünden söküp atabileceğini biliyorum” ifadelerini kullandı.

Kaddafi’nin gölgesi olarak görülen eski protokol müdürü Nuri el-Mismari'ye, Kaddafi'nin Saddam'dan nefret edip etmediğini sorduğumda bana, “Garip bir şekilde ondan nefret ediyordu. Ona hakaret etti. Onu aptal olarak nitelendirdi. Onun önemsiz ve pervasız biri olduğunu söyledi. Saddam kibirli davranışlar sergilediğinden böyle olabilir. Öte yandan Saddam, Kaddafi'nin lider rolünü kabul etmeye istekli değildi. Kaddafi de Saddam'ın Irak'taki muhaliflerini destekledi. Saddam ise buna Çad'daki Kaddafi muhaliflerini destekleyerek karşılık verdi. İki adam arasında büyük bir düşmanlık güdülüyordu” yanıtını verdi.

zxsd
Muammer Kaddafi, Libyalı muhalifler tarafından ‘NATO’nun dokunuşuyla’ öldürüldü (Getty Images)

Mismari, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Kaddafi, ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgalinden önce Saddam'ın gönderdiği bir temsilciyi kabul etmişti. Saddam’ın temsilcisine işlerin iyiye gideceğine inanmadığını söyledi. Eğer Irak'ı savaş belasından kurtaracaksa, Saddam’ı Libya’da ağırlamak istediğini ifade etti. Saddam'ın Libya'ya gelmek istememesi halinde başka bir yer de seçebileceğini belirtti. Elbette Saddam'ın ayrılmaya niyeti yoktu. Saddam’ın muhaliflerini destekleyen ve İran-Irak savaşı sırasında İran’a silah sağlayan Libya'ya gelip orada yaşamayı kabul edeceğini hayal etmek dahi mümkün değildi. Saddam’ın temsilcisi, savaşa hazır olduklarını ve moralin yüksek olduğunu vurguladı ama Kaddafi buna ikna olmadı.”

Aynı soruyu Kaddafi rejiminin bir zamanlar iki numaralı ismi olarak bilinen Abdusselam Callud'a da sordum.

Callud, şunları söyledi:

Sonuçta aynı zalim zihniyete sahip olsalar da aralarında ilişki kurmak çok zordu. Karakterleri, aralarında bir ilişkinin kurulmasını zorlaştırıyordu. Gerçek şu ki Kaddafi, Saddam'ı başından beri sevmemişti. Davranışlarını çirkin buluyordu. Saddam'ın Irak'a, zalimin (Kaddafi) Libya'ya yaptıklarına bak.

Callud’a bir yazar gözüyle anlatmayı isteyip istemediğini sorduğumda ise “İkisini birbiriyle kıyaslamanı bir yolu yok. Kaddafi, Saddam'dan daha çok okuyordu ama her ikisi de zalimdi. Kaddafi birinci sınıf bir zalimdi. Libyalılara zorla ikiyüzlü olmayı öğretti. Libyalılar açtı ama Allah'a şükür çok güçlüyüz diyorlardı” yanıtını verdi.

Değişim günleri ne kadar zor geçiyor. Bir zamanlar bir liderken, arkadaşınız arkanızdan size ‘zalim’ diyor.

Kaddafi'nin boynuna bir ip geçirilmedi ama daha kötüsünü yaşadı. Kaddafi’ye ölümcül darbeyi Libyalılar indirdi ama NATO’nun Kaddafi rejiminin düşürülmesindeki rolünü de unutmadık.



Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
TT

Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)

Ahmed Abdulhakim

Bölgesel ittifakların değişkenliği nedeniyle, jeopolitik açıdan son derece önemli Afrika Boynuzu üzerindeki şiddetli rekabet yaşanıyor. Bu durum Somali’yi, Aden Körfezi'ne bakan stratejik konumu ve dünyanın en önemli ticaret ve enerji arterlerinden biri olan Bab el-Mandeb Boğazı'na yakınlığı nedeniyle, artan dış müdahalelerle birlikte bölgesel güvenlik denklemlerinde hızla odak noktası haline getirmektedir.

On yıllardır iç savaşların yaşandığı ve kurumları kronik kırılganlıkla boğuşan Somali, coğrafi konumu ve karmaşık durumu nedeniyle, nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir rekabet arenasına dönüştü. Somali'nin askerileşmesi artık ‘milli ordunun kapasitesinin geliştirilmesi’ veya silahlı gruplara karşı operasyonların yoğunlaştırılmasıyla sınırlı kalmayıp, savunma anlaşmaları, eğitim ve silahlanma programlarına da uzanmıştır. Bu hareket, komşu ülkelerin hesaplamalarının, Afrika Boynuzu'nda kalıcı bir yer edinmek isteyen daha geniş bölgesel güçlerin bahisleriyle kesiştiği gergin bir bölgesel ortamda gerçekleşiyor.

Gözlemcilerin Mogadişu'nun ‘iç isyanla mücadele eden bir Afrika başkenti’ olmaktan ziyade ‘güç dengesinin yeniden yapılandırılması için savaş alanına dönüştüğünü’ ifade ettikleri bir ortamda, her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması artık caydırıcılık dengesinin değişmesi veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor. Bu da caydırıcılık dengesinde bir kayma veya belirli taraflara yönelik konumlandırma olarak görülüyor ve iç ve dış güçler arasındaki sorunların karmaşıklığı ve iç içe geçmesi nedeniyle çatışmalara veya ‘vekalet savaşına’ kayma olasılığını artırıyor.

Kahire ve “bölgesel varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı”

Mısır'ın Somali'deki Afrika Birliği (AfB) Barış Gücü Misyonu’na (AUSSOM) katılmak üzere planlanan ve ülkenin üst düzey askeri liderleri ile Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'un katıldığı son askeri geçit töreni, Kahire'nin Mogadişu'nun dış varlık denklemindeki konumuna ilişkin geçici bir mesaj değildi.

Somali ile karşılıklı savunma anlaşması imzalayan Mısır, stratejik öneminden ötürü Afrika Boynuzu bölgesindeki ‘tehdit altında olan’ çıkarlarına yıllardır hassas davranıyor. Uluslararası deniz ticaret yollarına doğrudan bağlantısı nedeniyle, bu bölgedeki güç dengesinin değişmesinin küresel ticareti ve Süveyş Kanalı'nın güvenliğini etkileyebileceğini değerlendiriyor. Süveyş Kanalı, küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12'sinin geçtiği ve Kahire'nin en önemli döviz kaynaklarından biri olan, Mısır ekonomisi için hayati öneme sahip bir arter olarak kabul ediliyor.

fefevf
İsrail Somaliland'ı tanıdıktan sonra Somalililer İsrail'e karşı protesto gösterisi düzenledi (Reuters)

Mısır'ın hesaplarına göre İsrail'in ‘Somaliland’ olarak bilinen bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıma kararı almasıyla Somali'deki varlığının artması, Mısır için bir ‘tehdit’ oluşturuyor. Zira bu adım, Mısır'ın hayati deniz koridorlarının yakınlarına ona düşman olan yeni ittifakların kurulmasına veya daha fazla askeri üssün kurulmasına zemin hazırlıyor. Bununla birlikte Mısır, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Mısır ile gergin ilişkiler içinde olan Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlama çabalarını da kendi çıkarlarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüyordu.

Mısır'ın eski Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni, Mısır'ın Somali krizi ve Afrika Boynuzu'ndaki zorluklara yaklaşımının ‘bu karmaşık durumların, Afrika Boynuzu bölgesiyle yakından bağlantılı olan bölgesel güvenlik veya ulusal güvenliği etkilememesini sağlama konusundaki hassasiyetinden kaynaklandığını’ değerlendiriyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Hafeni açıklamasında, Mısır'ın çıkarlarının ‘Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nda deniz taşımacılığı üzerindeki etkilerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda bölgeyi bir bütün olarak olumsuz etkileyen geçmişte biriken sorunların üstesinden gelmek için sosyal ve ekonomik kalkınma çabalarını teşvik etme yönünde de ilerlediğini’ belirtti.

Hafeni'ye göre Kahire, bölgedeki ulusal kurumların istikrarını ve kaosun yayılmasının önlenmesini daha çok önemsiyor. Bu kaos, bölgelerdeki gerginliğin artmasını durdurmak için ciddi uluslararası ve bölgesel çabalar gösterilmediği için bu ülkelerin kaynaklarını ve kapasitelerini büyük ölçüde etkiledi. Hafeni, genel olarak Afrika Boynuzu'nun özelde ise Somali'nin ‘birçok uluslararası ve bölgesel güç için hassas ve son derece önemli bir bölge olmaya devam ettiğini belirterek, bu yüzden Mısır'ın bölgedeki ülkelerle ikili eylemler yoluyla veya Afrika Birliği (AfB), Arap ve uluslararası kuruluşlar gibi ilgili kuruluşlar aracılığıyla ve bölgede bulunan güçlerle birlikte çalışarak üstlendiği rol, bu vizyonu gerçekleştirmeye yönelik adımların önem taşıdığını vurguladı.

Hafeni, sözlerini şöyle sürdürdü:

Mısır, Mogadişu'nun devlet kurumlarını korumak, kalkınmayı sağlamak, kaybedilen istikrarı yeniden tesis etmek ve özellikle kalkınmaya odaklanmak için gösterdiği çabaları desteklemeyi amaçlıyor.”

Özelde Somali, genel olarak ise Afrika Boynuzu bölgesindeki durumun ‘tüm olasılıklara açık’ olduğunu düşündüğünü belirten Hafeni, ‘yabancı müdahale ve bazı iç tarafların bu müdahaleyi bölgesel güvenliği tehlikeye atarak kendi dar çıkarlarına hizmet edecek şekilde istismar etmelerinin, Mısır da dahil olmak üzere bir dizi ülkenin ulusal güvenliğine zarar verdiğini’ söyledi.

Öte yandan Mısır'ın Afrika İşlerinden Sorumlu Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Muna Amr, ülkesinin Afrika Boynuzu ve Somali'deki ‘varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı’ konusundaki hesaplarına ‘uluslararası taraflar arasındaki çatışma ve çıkar farklılıklarının ardından, Mısır için hayati önem taşıyan bu bölgede vekalet savaşlarının yayılması’ gibi bir boyut daha ekliyor. Amr, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Sudan'daki iç savaşın şiddetlenmesi ve dış tarafların artan müdahalesi, dış güçlerin devletin ulusal kurumlarını feda ederek bir tarafı desteklemesi ve bu tarafın hayatta kalmasını sağlayan sürekli siyasi, güvenlik ve askeri destek almasıyla, durumun tırmanmaya ve alevlenmeye devam etmesinin en güçlü örneğidir” değerlendirmesinde bulundu.

fddf
Somaliland ile Mogadişu'daki merkezi hükümet arasındaki kriz 1990'lı yıllara kadar uzanıyor, ancak bu konudaki çatışma ister doğrudan ister dolaylı olsun, son yıllarda daha belirgin hale geldi (AFP)

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana da bu değerlendirmeye katılıyor. Şabana yaptığı değerlendirmede, Mısır'ın çıkarlarına yönelik en büyük tehdidin, İsrail'in Somaliland'ı ilk kez tanıması ışığında, devletlerin, özellikle Somali'nin bölünmesi ve parçalanması olduğunu düşünüyor. Mısır'ın çeşitli yollarla gerçekleştirdiği eylem ve müdahalelerin, ulusal güvenliği için hayati önem taşıyan bölgedeki çıkarlarını güvence altına almayı amaçladığını belirten Şabana, özellikle de Kahire için hayati öneme sahip iki konuyu, Kızıldeniz ve Nil sularında seyrüsefer özgürlüğünü içerdiğini belirtiyor.

Şabana, Mısır'ın çıkarlarını korumaya istekli olduğunu ve aslında Somali'ye güç gönderme sürecinde olduğunu, bunun amacının çatışmayı kışkırtmak veya mevcut sorunları karmaşıklaştırmak değil, Somali'nin egemenliğini ve istikrarını ve resmi kurumlarını korumak için çözümün bir parçası olmak olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre Mısır'ın Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan faaliyetleri, öncelikle Etiyopya'yı izole etmeyi amaçlamaktadır ve bu yeni bir şey değil. Etiyopya’nın bunun farkında olduğunu ve bu yüzden Mısır'ın hamlelerine karşı koymak için ters yönde hareket ettiğini söyleyen İbrahim, “Bölgedeki herhangi bir yabancı ülkenin hareketi, kendi çıkarlarını korumak ve etkisini güçlendirmek içindir ve mevcut çatışma ışığında, Sudan'da olduğu gibi vekalet savaşlarının artmasına tanık olabiliriz” yorumunda bulundu.

Son yıllarda Kahire, Afrika Boynuzu'ndaki varlığını önemli ölçüde güçlendirdi. Bu gelişme, Somali, Cibuti ve Eritre ile ekonomik, siyasi, güvenlik ve hatta askeri ilişkilerinin güçlenmesinin ardından gerçekleşti. Addis Ababa, bu adımları uzun süredir “kendisini doğrudan hedef alan” adımlar olarak nitelendiriyor, ancak Kahire bunu reddediyor.

Somali ile ilgili olarak Mısır, Somali'nin birliğini korumak ve çıkarlarını tehdit eden herhangi bir yabancı genişlemeye karşı denge oluşturmak amacıyla, güvenlik ve askeri iş birliği ile eğitim ve ekipman desteği sağlayarak federal hükümetle ilişkilerini güçlendirdi. Mogadişu ise dış güçlerin emellerine karşı koymak için Mısır ve Türkiye'nin desteğine güveniyor.

5hj
Kahire, yıllardır stratejik öneme sahip Afrika Boynuzu bölgesinde ‘tehdit altındaki’ çıkarlarını korumak için çabalarını yoğunlaştırmaya çalışıyor (Mısır Cumhuriyeti Başkanlığı)

Kahire'nin son hamlesi, Mısır ordusunun 11 Şubat Çarşamba günü Somali Cumhurbaşkanı’nın AUSSOM’a katılan güçlerin düzenlenmesine tanık olduğunu duyurmasının ardından gerçekleşti. Bu, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve bir dizi silahlı kuvvetler komutanının huzurunda gerçekleşti. Bu önlemler, ‘tüm silahların ve uzmanlık alanlarının hazırlık ve savaşa hazır olma durumunu yansıtıyor’ olarak değerlendirildi ve ardından eğitim faaliyetleri ve misyona katılan araçların modelleri sergilendi.

Mısır Ordu Sözcüsü Albay Garib Abdulhafız, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin Somali'li mevkidaşı ile gerçekleştirdiği son görüşmede yaptığı açıklamaları aktararak, “Mısır, Afrika kıtasına olan bağlılığı ve Somali'nin tamamında güvenlik ve istikrarı sağlama konusundaki kararlılığı doğrultusunda, misyon kapsamında kuvvetlerini konuşlandırmaya devam edecek” dedi.

Çelişkili ittifaklar ve çelişkili çıkarlar

Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan yabancı müdahale, bölgeyi nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir çatışma alanına dönüştürdü. Kızıldeniz'in güney girişinde, bu güçler arasındaki rekabet artık gizli veya örtülü değil, daha açık ve çatışmacı hale geldi.

Son zamanlarda ilgi gören Somali'deki sıcak noktalardan biri, Somaliland bölgesi ve Somali merkezi hükümeti ile yaşadığı karmaşık kriz olarak karşımıza çıkıyor. Bu sorun 1990'lı yıllara kadar uzanmasına rağmen, coğrafi konumu nedeniyle doğrudan veya dolaylı olarak yaşanan rekabet çatışması, bölgeye uluslararası müdahalenin artmasına neden olan en önemli faktör haline geldi ve yeni boyut ve biçimler aldı.

Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre genel olarak Afrika Boynuzu bölgesi (Somali, Etiyopya, Cibuti, Eritre ve Kenya dahil), özelde ise Somali, birbirinden farklı birçok ittifak arasındaki vekalet savaşlarının sahnesine dönüştü. İbrahim yaptığı değerlendirmede, rekabetin boyutu ve projeler ile çıkarların çatışması, ilgili aktörlerin hızlanan dinamikleri ile birleştiğinde, mevcut ittifakların yapısında bir değişikliğe yol açabileceğini ve gelecekte yeni ittifakların ortaya çıkabileceğini belirtti.

vfgrthy
Somali Ulusal Ordusu bir şehri terörist gruplardan korurken (AFP)

Bu coğrafi bölgedeki mevcut akımların veya ittifakların temel olarak çıkarlar, güvenlik ve askeri hegemonyanın peşinde olma ve nüfuzun güçlendirilmesi tarafından yönetildiğini ifade eden İbrahim, bu müdahalelerin genel olarak zaten kırılgan olan Afrika Boynuzu bölgesi ve bu bölgedeki ülkeler için zararlı olduğunu ve herhangi bir çatışmanın olumsuz etkisini daha da artırabileceğini düşündüğünü belirtti. İbrahim, jeopolitik gerçekliğin zaman zaman önemli değişikliklere uğradığı göz önüne alındığında, bu özellikle doğru olsa da Etiyopya ile Somali arasında Somaliland bölgesi üzerindeki ilişkileri yöneten anlaşmazlıklara ve hem Addis Ababa ile Asmara arasındaki hem de Hartum ve Kahire arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilimlere işaret etti. Bu gerilimin, bölgedeki ülkeleri bir ittifaka yaklaşmaya veya uzaklaşmaya ittiğini ve bunun da nihayetinde Afrika Boynuzu'ndaki hükümetlerin çıkarlarını tehdit ettiğini, bölgede binlerce yıldır var olan siyasi, sosyal ve tarihi sabitleri ve bağları aştığını düşünüyor.

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana ise Afrika Boynuzu'nun stratejik öneminin uluslararası deniz ticaret yolunu kontrol etmesinden kaynaklandığını ve bu nedenle bu bölge için rekabetin muhtemel ve devamlı olduğunu söylüyor. Her ülkenin kendi görüşüne göre çıkarlarını elde etmeye çalıştığını belirten Şabana, Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlamak ve bölgedeki güç olarak niteliksel üstünlüğünü korumak istediğini örnek olarak gösteriyor. Şabana’ya göre diğer ülkelerin çıkarları ise mineral ve enerji ithalatını güvence altına almak isteyenler, bu stratejik koridorda seyrüseferi güvence altına almak isteyenler ve ekonomik ve ticari nedenlerle bölgede istikrarı güvence altına almak isteyenler arasında değişiklik gösteriyor.

Şabana, Afrika Boynuzu'nun son zamanlarda önemli gelişmelere tanık olduğunu, bunların başında İsrail'in Somaliland'ı tanımasının ve bundan önce Etiyopya ile Somaliland arasında Addis Ababa'nın 2024 yılında denize erişimini garanti eden bir mutabakat zaptının imzalanmasının geldiğini belirtti. Tüm bu gelişmelerin, diğer tarafları da bölgedeki varlıklarını, etkilerini ve çıkarlarını korumak için çabalarını hızlandırmaya ittiğine dikkat çeken Şabana, bölgedeki nüfuzunu güvence altına almak ve çıkarlarını en üst düzeye çıkarmak için bölgesel ve uluslararası güçler arasında rekabetin şiddetli olduğunu ve bunun etkisinin bölgenin coğrafyasının ötesinde bölgesel ve uluslararası düzeylere uzandığını ifade etti.

Somaliland, merkezi devletin çöküşünün ardından 1991 yılında Somali'den ayrıldığını ilan etmesine rağmen, uluslararası toplum tarafından tanınmadı. Bölgesel istikrarın garantisi ve kırılgan devletlerin parçalanmasını önlemenin bir yolu olarak Somali'nin birliğini temel alan bu yaklaşım, Etiyopya ve İsrail bu ilkeyi açıkça çiğnemeye çalışana kadar sürdürüldü. Addis Ababa'nın iki yıl önceki hamlesi sonuçsuz kalırken, Tel Aviv'in hamlesi nihayet çıkmaza son verdi ve bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk ülke oldu.

Şabana, Somali'deki durum ve bölgeler arasındaki bölünmeye atıfta bulunarak konuşmasına devam etti. Örneğin, dünyanın Somaliland'ı fiili bir otorite olarak kabul ettiğini ve bazı ülkelerin kendi çıkarları için bu durumu pekiştirmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak aynı zamanda, Afrika'da ve uluslararası alanda reddedilen bir devleti parçalamak ve egemenliğine müdahale etmek gibi ağır siyasi sorumluluğu üstlenmemek için ayrılıkçı bölgeyi tanımak istemiyorlar. Afrika Boynuzu'nda hızlı gelişmeler olduğunu, ancak her tarafın bunları kendi çıkarlarına göre çerçevelemeye çalıştığı değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan, Sudanlı araştırmacı ve yazar Kaddafi Menhal Cuma, Somali ve Afrika Boynuzu bölgesinde artan gerginliği, Etiyopya'nın bu bölgedeki istikrarsızlaştırıcı rolüne, özellikle de komşu ülkelerin egemenliği ve istikrarını hiçe sayarak Kızıldeniz'e erişim sağlamaya yönelik kesintisiz çabalarına bağladı. Cuma yaptığı açıklamada, “Afrika ülkesi olmasına rağmen Etiyopya, bir süredir Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bölgedeki etkili ülkelere, özellikle İsrail'e açıkça düşman olan ülkelerle artan iş birliği, jeopolitik hamlelerini daha da karmaşık hale getiriyor” dedi.

Cuma, Etiyopya ile İsrail arasındaki iş birliğinin Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmayı ve Mısır gibi bazı ülkeleri zayıflatıp izole etmeyi amaçladığından şüphe olmadığını ve bunun da Afrika Boynuzu bölgesindeki durumu daha da karmaşık hale getirdiğini belirtti.

Peki, hangi olası senaryolar var?

Afrika Boynuzu'ndaki rekabetin artık küresel güçlerle sınırlı olmadığı bir dönemde, Kızıldeniz'in güney girişinde etki alanlarını genişletmeye çalışan bölgesel aktörlerin sayısı giderek artıyor. Tüm gözler, bu şiddetli rekabetin yansımaları ve sonuçlarına çevrilmişken özellikle de bu aktörlerin çoğu birbirleriyle çatışma halinde olduğundan, bölgeyi siyasi ve ekonomik dengeleri yeniden şekillendirmek için ‘nüfuz alanlarının askerileştirilmesi’ aşamasına itiyor.

Eymen Şabana, gerginliğin tırmanması ve çok sayıda çatışmalı projenin geleceği ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Öncelikle, bu bölgedeki rakip bölgesel güçlerin bir tür koordinasyonla birleşip birleşmediklerini sormalıyız. Buna cevap vermek gerekirse, bence öyle değil. Aslında, her ülkenin hareketleri kısıtlanmış olsa da aralarında şiddetli bir rekabet söz konusu. Örneğin, Etiyopya, Mısır ve Sudan ile tartışmalı Rönesans (Hedasi) Barajı sorunu nedeniyle kısıtlanmış durumda. Türkiye de Etiyopya, Mısır, Körfez ülkeleri ve diğerleri gibi bölgedeki ülkelerle olan çıkarları nedeniyle kısıtlı hareket edebiliyor. Öte yandan ABD, bu konuyu İsrail ve bölgedeki müttefiklerinin lehine kullanmaya çalışıyor. Bu da mevcut karmaşık durum göz önüne alındığında, Afrika Boynuzu'nun daha da kötüleşmesi ve gerginliklerin artmasının muhtemel olduğu anlamına geliyor.”

Somali'de yabancı müdahalenin yaygınlaşması ve birbirine zıt ittifakların ortaya çıkmasına da değinen Şabana, “Bunları Somali'deki dış müdahalelere karşı kurulan ittifaklar olarak tanımlayamayız, daha çok iki ana müdahale akımı olarak tanımlayabiliriz. İlki Somali topraklarının birliğini ve devletin bölünmemesi gerektiğini vurgularken, diğeri diğer sabiteleri gözetmeksizin kendi çıkarlarını en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor” dedi. Şabana ayrıca, bu iki akımın çatışması veya ‘tüm taraflar için zararlı’ olarak nitelendirdiği uzun soluklu silahlı çatışmaya dönüşmesi ihtimalinin ortadan kaldırılabileceğine inandığını ifade etti.

cdvfg
Somali'de kurulan her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması, caydırıcılık dengesindeki bir değişiklik veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor (AFP)

Şabana, Somali'de yaşananların, Sudan'daki iç savaş veya Nil suyu ve Büyük Etiyopya Rönesans Barajı sorunu gibi bölgedeki diğer sorunları ve zorlukları da etkilediğini, bölgedeki kutuplaşma ve istikrarsızlığı artırdığını ve iş birliği olanaklarını olumsuz etkilediğini düşündüğünü belirtti.

Mısır eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni ise, Somali'deki durumun 30 yılı aşkın bir süre önce Siad Barre rejiminin düşüşünden bu yana kaos ve istikrarsızlıkla karakterize olduğunu söyledi. Hafeni, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, ‘o anın bölgede sayısız yabancı müdahalenin başlangıcı olduğunu ve daha sonra projeler arasında çatışma ve rekabetin başladığını’ belirtti.

Hafeni, değerlendirmesine şöyle devam etti:

“Son yıllarda Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki kriz, Ortadoğu'daki gerilimler, özellikle İran'ın bölgedeki artan etkisi ve Kızıldeniz'in diğer tarafındaki Yemen'e varışıyla iç içe geçerek daha karmaşık hale geldi. Bu bağlamda, durum her geçen yıl daha da karmaşık hale geldi ve karmaşıklaştıkça, bölgedeki yabancı müdahale ve müdahil olma düzeyleri de arttı.”

Birçok ülkenin çıkarları açısından Babu’l-Mendeb ve Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğinin hayati önem taşıdığını belirten Hafeni, bunu korumak için birçok bölgesel ve yabancı gücün, Afrika Boynuzu'ndaki bölgesel ve ulusal güvenliği tehlikeye atsa bile, kendi vizyonlarını ve projelerini gerçekleştirmeye çalıştığına işaret etti.

Büyükelçi Muna Ömer ise Somali'nin Babu’l-Mendeb Boğazı, Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyinde yer alması, Husilerin varlığı ve Sudan ile Gazze'deki olaylar göz önüne alındığında, Ortadoğu'daki koşullar nedeniyle mevcut uluslararası rekabetin yeni bir boyut kazandığını düşünüyor. Tüm bu koşullar, birçok yabancı filonun bu bölgedeki uluslararası sularda yoğunlaşmasına yol açtığını belirten Ömer’e göre çok sayıda ve çelişkili müdahalelerin ve çatışmaların olması, askeri gerilimden ziyade caydırıcılık dengesine yol açabilir.

Somali'nin stratejik konumu ve hükümetinin ve kurumlarının zayıflığı nedeniyle uluslararası güçlerin Somali'ye olan ilgisinin Mogadişu'yu terörist hareketlerin hedefi haline getirdiğini belirten Muna Ömer, stratejik konumu ve zayıf hükümeti nedeniyle Somali'nin bir rekabet sahası haline geldiğini ve son on yıllarda birçok yabancı gücün Somali'de varlık gösterdiğini söyledi. Ömer, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'de en fazla askeri üssün bulunduğu bölge haline gelen Cibuti örneğine işaret etti.

Büyükelçi Ömer, şunları söyledi:

“On yıllardır Afrika Boynuzu'nda, özellikle de Somali'de birçok yabancı müdahaleye tanık olduk. Güvenlik ve ekonomi alanında Rusya'nın, ekonomi, kalkınma ve ticaret alanında Türkiye'nin varlığını gördük. Ayrıca Kenya ve Etiyopya gibi komşu ülkeler de askeri, ekonomik ve diğer alanlarda varlık gösteriyor. Son olarak, Somaliland'da İsrail var ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğerleri gibi Körfez ülkeleri de bu rekabet halindeki güçlere ekleniyor.”

Öte yandan Afrika Boynuzu'nun uluslararası güçlerin şiddetli rekabetine sahne olmasının ardından, dünyanın herhangi bir bölgesine yönelik yabancı müdahalenin olumsuz niteliğini ve bunun kısa ve uzun vadede çatışma olasılığını artırıcı etkisini vurgulayan Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim, “Yabancı müdahale ve yabancı ülkelerin Afrika Boynuzu'na, özellikle de Somali'ye müdahil olması, bölgeyi daha fazla çatışmaya ve gerilime sürükledi. Bu durum İsrail'in bölgeye girmesi ve Somaliland'ı bağımsız bir devlet olarak tanıması ve ondan önce Rusya, Çin ve ABD arasında devam eden rekabet gibi bölgenin çıkarlarına aykırı büyük hedefleri ve amaçları olan projelerin müdahalesine kapı açtı. Bu da nihayetinde daha fazla bölünmeye ve AfB, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve diğerleri gibi anlaşmazlıkları çözmede başarısız olduğunu gördüğümüz bölgesel kuruluşların rolünün azalmasına sebep oluyor” ifadelerini kullandı.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
TT

Fransa-Almanya ilişkilerinin geleceği ve Avrupa liderliği mücadelesi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Belçika'daki Alden Biesen Kalesi'nde düzenlenen gayri resmi Avrupa zirvesinde, 12 Şubat (AFP)

Hattar Ebu Diyab

Avrupa güvenliği ile ilgili endişeler ve transatlantik ilişkilerdeki temkinlilik, “uluslararası düzenin sarsıldığı” bir dönemde 62. Münih Güvenlik Konferansı'na damgasını vurdu. Bu forumun önemli bir yönü, Fransa ve Almanya'nın Avrupa ile ilgili vizyonlarını sunmalarıydı; bu, Berlin ve Paris'in 1960'lardan beri ortak Avrupa eyleminin ve başarılarının başlıca itici güçleri olması nedeniyle önemli.

Ancak, Şansölye Angela Merkel'in görev süresinin sona ermesinden bu yana en büyük iki Avrupa gücü arasındaki birikmiş anlaşmazlıklar, Avrupa Birliği'nin (AB) performansına ve ortak politikaların geliştirilmesine gölge düşürdü. Şüphesiz ki Avrupa liderliği ve Avrupa karar alma süreçlerindeki örtük rekabet, Fransa-Almanya iş birliğini engelliyor. Dahası, Donald Trump ve Vladimir Putin döneminde iki taraf arasındaki çelişkiler daha da karmaşık hale geliyor. Öte yandan, yaşlı kıtanın karşı karşıya olduğu meydan okumalar, Fransa-Almanya ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini, Avrupa'nın çağdaş tarihin bu kritik anında eksik kutup haline gelmesini önlemek için ortak bir Avrupa yaklaşımının geliştirilmesini gerektiriyor. Küresel düzen artık güç dengesini koruyamıyor ve ekonomik ve teknolojik savaş yoğunlaşarak küresel nüfuzun yeni bir dağılımına zemin hazırlıyor.

Fransa-Almanya ayrılığı

“Stratejik kaos” ve uluslararası düzenin yeniden şekillenmesi bağlamında, Avrupa'nın marjinalleşmesi yeni bir hipotez gibi görünüyor; özellikle de Avrupa'nın gelişimine ilişkin vizyon konusunda iki ana itici güç olan Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık nedeniyle henüz jeopolitik bir kutbun şekillenmediği göz önüne alındığında.

Son istatistikler, Avrupa Birliği'nin 2024 yılında uluslararası mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık yüzde 16'sını oluşturarak, dünyanın önde gelen ticaret gücü olduğunu gösteriyor. Bu, 450 milyon insanı kapsayan Ortak Pazar'ın ağırlığı ve Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ile Almanya Şansölyesi Helmut Kohl'ün o dönemdeki çabaları sayesinde tek para birimine geçiş olmasaydı mümkün olmazdı. Yani o dönemde Fransız-Alman ortaklığı Avrupa için itici bir güç olmuştu; bu ortaklık, Angela Merkel ve Emmanuel Macron'un çabaları sayesinde Kovid-19 pandemisinin ardından verilen büyük kredinin onaylanması sırasında da tekrarlandı.

Élysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını teşvik ediyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası'nın eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federal yaklaşımı savunuyor

Şu an ise tam aksi oluyor; Fransa ve Almanya arasındaki ilişkiler, özellikle ekonomi, AB reformu, savunma ve diğer ekonomik bloklarla yapılan anlaşmalar konusunda derin siyasi bölünmeler yaşıyor.

Fransa ve Almanya arasındaki uçurum, özellikle Güney Amerika (Mercosur) ülkeleriyle yapılan ticaret anlaşması ile en belirgin şekilde ekonomik cephede kendini gösterdi. Ekonomisi büyük ölçüde sanayi ihracatına dayanan Almanya için bu anlaşma, Moskova ve Washington ile yaşanan engeller ışığında yeni pazarlara açılmak için bir can simidi niteliğinde. Ancak Fransa, bunu tamamen farklı bir perspektiften değerlendiriyor; tarım sektörüne yönelik varoluşsal bir tehdit ve siyasi yansımalar olarak görüyor.

Almanya, AB'nin borç batağına saplanmış bir blok haline gelmesinden açıkça korkarken, Paris ise Berlin'in mali disiplin uygulamasının Fransa'da toplumsal huzursuzluğa yol açmasından endişe ediyor.

Avrupa borç havuzu oluşturulması konusunda anlaşmazlıklar

Avrupa ekonomisi dikkate değer bir direnç gösteriyor. 2025 yılında, euro bölgesindeki büyüme bir önceki yılki %0,9'a kıyasla %1,5'e ulaştı. Ancak, borç krizi hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor (sadece Fransa'nın borcu yaklaşık 3,9 trilyon avro) ve Paris ile Berlin arasında bir uçurum yaratıyor. Bu nedenle, yeni bir borç havuzu (eurobond) oluşturulması konusu önemli bir anlaşmazlık noktası olmaya devam ediyor.

Elysee Sarayı, Avrupa yatırımlarını finanse etmek için borç dayanışmasını savunuyor. Paris, Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi'nin önerdiği federalist yaklaşımı destekliyor. Emmanuel Macron, Avrupa'nın Çin ve ABD'ye yetişmek için güvenlik ve savunmaya, yeşil geçiş teknolojilerine ve yapay zekaya büyük yatırımlar yapması gerektiğini vurguladı.

tyhty
ABD Başkanı Donald Trump, sağında Fransız mevkidaşı Emmanuel Macron ile birlikte, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi dinliyor. Beyaz Saray'da yapılan görüşmede fotoğrafın sağında Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb da görülüyor, 25 Ağustos (AFP)

Buna karşılık Berlin para politikasında geleneksel bir yaklaşım sergiliyor. Son olarak, Almanya Dışişleri Bakanı Johannes Wadephul, Fransa'nın sınırlı savunma harcamalarını eleştirerek, Paris'ten Avrupa'da güvenlik egemenliğini destekleme çağrılarını somut yeteneklere dönüştürmek için daha fazlasını yapma çağrısında bulundu. Bu yorumlar, iki Avrupa devi arasındaki ilişkilerde artan gerilimi yansıtıyor.

Yeni olan husus, Almanya'nın ilk kez AB'ye liderlik etme arayışında Fransa'ya alternatif bulmaya çalışmasıdır. Bu bağlamda, Berlin ve Roma, “tek bir Avrupa borsası, tek bir Avrupa ikincil piyasası oluşturulmasını ve finansal istikrarı tehlikeye atmadan krediler için sermaye gereksinimlerinin gözden geçirilmesini” desteklediler. Ancak bu, Paris ve Berlin'deki bazı kişilerin İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin, Donald Trump'ın Avrupa'nın gümrük tarifelerine karşı birleşik tutumunu bozmak için kullandığı bir “araç” olduğundan şüphelenmelerini engellemiyor. Zira bilindiği üzere Trump yönetiminin stratejisi Avrupa'daki sağ ve aşırı sağ kanattaki destekçilerine dayanıyor.

Avrupa'nın geleceği ve ABD ile ilişkisi

Birçok Fransız yetkilinin de belirttiği gibi, Avrupa'nın “yeni imparatorluklar” (Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya) tarafından baskı altında olduğu bir dönemde, Macron ve Alman Şansölyesi Friedrich Merz, yaşlı kıtanın geleceği konusunda farklı görüşlere sahipler.

Fransa, 2017'de Fransa Cumhurbaşkanı tarafından ortaya atılan “stratejik özerklik” terimine bağlı kalarak, egemen bir Avrupa'yı sürekli olarak savunuyor. Alman Şansölyesi ise AB'nin bağımsızlığını güçlendirmeyi ABD ile tarihi bağları korumakla birleştiren bir uzlaşma çağrısında bulunuyor.

Şubat 2025 seçimlerinde Avrupa'nın kademeli olarak “ABD'den gerçek bağımsızlığını” elde etmesi çağrısında bulunan Merz, fikrini değiştirmiş gibi görünüyor. Bu, birçok Avrupa başkentinin görüşüne göre Avrupa kendi güvenliğini birkaç yıl boyunca garanti edemeyeceği için bir zayıflık itirafı anlamına geliyor. Yine bunlara göre sert jeopolitik gerçekler ve “büyük birader” veya “Amerikan koruyucu” olmadan “bağımsız bir Avrupa” inşa etmenin zorlukları nedeniyle, transatlantik ortaklığa hâlâ ihtiyaç var.

Peki, nasıl bir ortak Avrupa savunması?

Son haftalarda, Amerikan güvenlik şemsiyesinin kalıcı olmayacağı ve Ukrayna'daki savaş ve Grönland çevresindeki gerilimlerin dayattığı yeni gerçekler göz önüne alındığında, Avrupa'nın yakın gelecekte kendi savunmasından sorumlu olmasının acil bir ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. Gerçekten de Ukrayna öngörülebilir gelecekte Avrupa güvenlik söyleminin merkezinde yer alan konu olmaya devam edecek.

Askeri sanayi konusunda, yeni nesil Avrupa savaş uçakları projesiyle ilgili olarak Fransa ve Almanya arasında bir dereceye kadar temkinlilik söz konusu. Nitekim Alman şirketleri ve konsorsiyumları, Fransız havacılık grubu Dassault'u kendi şartlarını dayatmaya çalışmakla suçluyor.

NATO'daki Amerikan rolünün gerilemesi ihtimali göz önüne alındığında, 1945 sonrası düzenin sona ermesiyle birlikte, Avrupalıların nükleer caydırıcılığa ilişkin karar konusunda ABD’yi yetkili kılamayacakları aşikar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu nedenle, iki nükleer Avrupa gücü olan Fransa ve İngiltere'nin nükleer kapasitelerine dayalı “entegre bir Avrupa nükleer caydırıcılığına” değinilmeye başlandı. Macron'un konuyla ilgili bu ayın 27'sinde bir konuşma yapması bekleniyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar, Almanya'nın kendi sanayisini tercih ederek, tek taraflı hareket edeceğinden korkan Fransa'da endişe yaratıyor.

Finansman konusu, Fransa ve Almanya arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu bağlamda, Berlin'in yeniden silahlanmaya ayırdığı kaynaklar Fransa'da endişe yaratıyor

Paris, iki ülke arasındaki tarihin ağırlığı nedeniyle aşırı temkinli davranırken, Merz “Avrupa'da büyük güç politikası Almanya için bir seçenek değil” diye vurguluyor. Ancak en önemli husus, Birlik içinde veya “istekli devletler grubu” arasında ortak bir savunma vizyonunun geliştirilmesidir. İşte Fransa, Almanya ve Belçika tarafından ortaya atılan, ancak bazı İskandinav ülkeleri ve Macaristan tarafından çekincelerle karşılanan “sağlam bir çekirdek” oluşturma önerisi burada öne çıkıyor.

dferft
Alman askerleri, 18 Ocak'ta Grönland'ın Nuuk kentinden kalkan bir uçağa biniyor (AFP)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın da Münih Güvenlik Konferansı sırasında “Avrupa NATO'su” fikrini ortaya attığını belirtmekte fayda var. Bu nedenle, İngiltere’nin AB'den ayrılmasına rağmen, ABD'den ayrışma daha belirgin hale gelirse, bazı Avrupa ülkeleri ile İngiltere arasında bir savunma ittifakı uzak ihtimal değil. Zira ABD’den ayrışma Avrupalıların bölünme lüksünden kaçınmasını gerektiriyor. Avrupa'nın ancak üye devletlerinin geçmişe göre daha yakın olarak bir arada durmasıyla hayatta kalabileceği açık ve net.

Yukarıda zikredilenlere ilave olarak, Amerikan nükleer caydırıcılığını Fransız gücüne dayalı bağımsız bir Avrupa nükleer caydırıcılığıyla değiştirmekte tereddüt eden Almanya, örtük olarak bu gücün ve Fransa'nın BM Güvenlik Konseyi'ndeki daimi koltuğunun paylaşımını talep ediyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, Charles de Gaulle ve Konrad Adenauer arasındaki büyük uzlaşmadan bu yana ortak modern tarihlerine rağmen, bu iki Avrupa gücü arasında zorlu bir geçmişin hayaleti hâlâ varlığını koruyor.

Sonuç olarak, birikmiş anlaşmazlıklar, Fransız-Alman motorunu engelliyor ve AB içindeki karar alma süreçlerini tehdit ediyor. AB içinde karşıt blokların oluşması veya federalizmin aceleyle gündeme getirilmesi sihirli çözümler değildir. En iyi yol, tarihsel uygulamada olduğu gibi, kademeli ilerleme, aşamalı kazanımlar ve siyasi irade yoluyla uzlaşma arayışında olmaktır. Şüphesiz, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir yıl önce Fransa'nın içinde bulunduğu “geçiş” durumu ve Almanya'nın Avrupa bağımsızlığı konusundaki tereddüdü, kısa vadede Avrupa'nın yeniden canlanması için elverişli faktörler değildir.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
TT

İran: ABD’nin herhangi bir saldırısı, hatta sınırlı saldırıları bile ‘saldırganlık’ olarak kabul edilecek

Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)
Tahran’da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İran askeri (EPA)

İran bugün yaptığı açıklamada, ABD’den gelecek herhangi bir saldırının -sınırlı hava harekâtı dahil- ‘saldırganlık’ olarak değerlendirileceğini ve buna karşılık verileceğini duyurdu. Açıklama, ABD Başkanı Donald Trump’ın böyle bir ihtimali değerlendirdiğini söylemesinin ardından geldi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, haftalık basın toplantısında yaptığı açıklamada, “Sınırlı bir saldırı ile ilgili soruya gelince; sınırlı saldırı diye bir şey yoktur. Her türlü saldırı, saldırganlık olarak kabul edilecektir” dedi.

Bekayi, “Her ülke, meşru müdafaa hakkına dayanarak saldırıya güçlü bir şekilde karşılık verir; biz de bunu yapacağız” ifadesini kullandı.

Bekayi’ye yöneltilen soru, Trump’ın cuma günü yaptığı ve Umman arabuluculuğunda süren müzakerelerde anlaşma sağlanamaması halinde Tahran’a sınırlı bir saldırı düzenlemeyi ‘değerlendirdiğini’ belirttiği açıklamasına atıfta bulunuyordu.

Taraflar, şubat ayı başında Umman arabuluculuğunda dolaylı görüşmelere yeniden başlamış; şimdiye kadar Maskat ve Cenevre’de iki tur müzakere gerçekleştirmişti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi, üçüncü turun perşembe günü Cenevre’de yapılacağını doğruladı.

İran heyetine başkanlık eden Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise dün yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında diplomatik bir uzlaşıya varılması için ‘iyi bir fırsat’ bulunduğunu söyledi.

Arakçi, ABD merkezli CBS televizyonuna verdiği röportajda, “Hâlâ herkes için fayda sağlayacak diplomatik bir çözüme ulaşma konusunda iyi bir fırsatımız olduğunu düşünüyorum” dedi. Müzakerecilerin bu ay gerçekleştirilen iki tur görüşmenin ardından ‘anlaşmanın unsurları ve taslak metni üzerinde çalıştıklarını’ belirten Arakçi, buna karşın ülkesinin uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Washington ile temel anlaşmazlık noktalarından biri olan bu konuda Arakçi, “Egemen bir ülke olarak bu alanda kendi kararımızı verme hakkına sahibiz” diye konuştu.

Tahran ile Washington arasındaki görüşmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik askeri seçenekleri gündeme getirdiği bir ortamda yeniden başlamıştı. Trump önce İran’daki protestolara yönelik kanlı müdahaleleri gerekçe göstermiş, daha sonra ise özellikle nükleer program konusunda anlaşmaya varılamaması halinde askeri adım atılabileceği uyarısında bulunmuştu.

Diplomatik sürece paralel olarak ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığını da artırdı. Washington yönetimi bölgeye iki uçak gemisi gönderirken, savaş uçakları, askeri nakliye uçakları ve havada yakıt ikmali yapabilen tanker uçaklardan oluşan filoları da konuşlandırdı.

ffvbf
Arap Denizi’ndeki ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln (AFP)

ABD’nin müzakere heyetine başkanlık eden Özel Temsilci Steve Witkoff cumartesi günü yaptığı basın açıklamasında, Başkan Donald Trump’ın İran’ın ABD’nin askeri yığınağı karşısında neden ‘teslim olmadığını’ sorguladığını söyledi.

Bu açıklamaya yanıt veren Bekayi ise teslimiyetin İranlıların karakterinde olmadığını belirterek, ülkelerinin tarihi boyunca böyle bir tutum sergilemediğini ifade etti.