Gazze, Avrupa Birliği’nin rolündeki yalpalamayı gözler önüne serdi

Avrupa, üç kampa bölündü: İsrail’i destekleyenler, denge gözetenler ve kararsızlar.

AB’nin, Refah kapısı üzerinden Gazze Şeridi’ne gidecek insani yardımlarının yanından geçen bir görevli (Reuters)
AB’nin, Refah kapısı üzerinden Gazze Şeridi’ne gidecek insani yardımlarının yanından geçen bir görevli (Reuters)
TT

Gazze, Avrupa Birliği’nin rolündeki yalpalamayı gözler önüne serdi

AB’nin, Refah kapısı üzerinden Gazze Şeridi’ne gidecek insani yardımlarının yanından geçen bir görevli (Reuters)
AB’nin, Refah kapısı üzerinden Gazze Şeridi’ne gidecek insani yardımlarının yanından geçen bir görevli (Reuters)

Hattar Ebu Diyab

7 Ekim saldırısı ve ardından yaşanan gelişmeler, Ortadoğu’yu ve dünyayı sarsarken, Avrupa Birliği’nin (AB) jeopolitik etkisinin aşındığını gösteren işaretler de gözler önüne serildi. Avrupa önce, İsrail’e verilen ve ‘Beşinci Gazze Savaşı’nın ilk aşamasını karakterize eden Batı desteğine katıldı. Çok geçmeden Avrupa ülkelerinin çoğunluğunun tutumu, İsrail’e tartışmasız bir şekilde destek olmak ile ona çekingen bir şekilde karşı çıkmak arasında değişkenlik gösterdi. Ardından sivillerin hedef alınması sebebiyle İsrail kınandı, ancak daha sonra ülkelerin bazısı, İsrail’e destek tavrına geri döndü.  

Bu bocalama, Ukrayna savaşında olanın aksine birleşik bir Avrupa kararı ortaya koymanın ne kadar zor olduğunu teyit etti. İnsanlar, çifte standartların, ‘değerler sistemiyle’ bir kopuşu temsil ettiğini ve ‘stratejik kaos’ dönemi krizlerinde özel ve dengeli bir role darbe indirmeye meylettiğini açıkça gördü.

Bu bağlamda Avrupa, ‘İsrail’e indirilen darbeye’ bir tepki olarak neredeyse oy birliğiyle dikkate değer bir dayanışma ortaya koydu. Ancak Gazze’deki yıkıcı savaş karşısında Avrupalı tutum ayrışmaya başladı.  Nitekim Avrupa ülkelerinin tutumlarında farklılıklar görüldü ve nihayet üç kampa bölündü: İsrail’i destekleyenler, denge gözetenler ve kararsızlar.

Böylece İsrail-Filistin çatışması karşısında ve Ortadoğu ve Akdeniz ile ortak jeostratejik çıkarlara rağmen AB, üyelerinin İsrail’le dayanışma seviyesi veya Filistinli sivillerin nasıl korunacağı ve savaşın ertesi günü için istenen çözüme dair yaklaşımlar konusundaki anlaşmazlıklarının üstesinden gelemedi. 27 ülkenin görüş birliğine vardığı tek nokta, altı ay sonra iki devletli çözümü tartışmak üzere bir ‘uluslararası barış konferansı’ düzenlenmesi çağrısı oldu.

AB, üyelerinin İsrail’le dayanışma düzeyi veya Filistinli sivillerin nasıl korunacağı konusunda yaşadığı anlaşmazlıkların üstesinden gelemedi

30 yıl önce Oslo Anlaşması’na varıldığından bu yana süreci himaye eden tek tarafın ABD olduğunu, AB’ninse finansör ve bağışçı rolünü oynamakla yetindiğini hatırlatmakta fayda var. Gerçekten de AB, barış sürecinin pratik sonunun itirazsız izleyicisiydi.

Önceki başarısızlıktan ders çıkarılmadı ve bu kez onun yerini bölünme aldı. Almanya ve Avusturya koşulsuzca ve güçlü bir şekilde İsrail’in yanında durdu. Buna karşılık İspanya ve İrlanda, savaşın durmasını talep eden ve Filistin devletinin tanınmasını destekleyen tutumlarıyla öne çıktı. Fransa’nın tutumu ise önceki öncü rolünden uzak kaldı ve doğaçlamanın ve tutarsızlıkların esiri oldu.

Londra başta olmak üzere pek çok Avrupa şehri, birçok Avrupa ülkesinin kamuoyunda bir dönüşüme işaret eden Filistin yanlısı gösterilere sahne oldu. Bunun yanı sıra İsrail’i sıkıntıya sokan yeni Avrupalı tutumlar da ortaya çıktı. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez (AB’nin mevcut dönem başkanı) ve Belçikalı mevkidaşı Alexander De Croo (AB’nin gelecek dönem başkanı), Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafını ziyaret etti. Bu iki lider, Gazze’de tam ateşkes çağrısı yaptı ve Hamas hareketinin ‘insanlığa karşı suç işlemekten’ sorumlu tutulmasına itiraz etti. Bu tutumlar, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu kızdırarak, Madrid ile Tel Aviv arasında daha önce görülmemiş bir diplomatik krize sebep oldu.

sed
18 Ekim’de Gazze’de ateşkes talebiyle Londra’daki Birleşik Krallık Başbakanlığı konutu önünde protesto gösterisi yapan göstericiler (AFP)

Avrupa’nın İsrail taraftarlığı yönündeki fikir birliğinin dağılmasının, AB’nin eski konumuna geri döneceği anlamına gelmediğini belirtmek gerek. Zira bir sonraki duyuruya kadar uluslararası sistemin yeniden yapılandırılmasında kaybeden taraf olarak kalacak. Uluslararası sistemin kurallarının, uluslararası insani hukukun ve Gazze’deki savaş kurallarının çökmesi karşısında AB, çaresiz ve herhangi bir girişimde bulunamaz gibi görünüyor.

İki savaş arasında AB

Ortadoğu’da çatışmaların patlak vermesiyle birlikte Avrupa aynı anda iki savaşla yüzleşmek zorunda kaldı: Ukrayna ve Gazze. Her iki durumda da bu, AB üyeleri arasında yaklaşım ve tutum ayrışmasına yol açabilecek muhtemel bir etki barındırmaktadır.

Ukrayna vakasındaki bazı ihtilaflara rağmen AB, Rusya’dan gelecek tehlikelere karşı ilk savunma hattı olarak gördüğü tarafla dayanışma göstermeyi sürdürecek. Şubat 2022’den beri devam eden bu savaş karşısında Avrupa, birlik olduğunu gösterdi ve vakit kaybetmeden Ukrayna’yı askerî ve ekonomik olarak destekleme konusundaki sorumluluklarını yerine getirme aşamasına geçti.

Hiç kuşkusuz Doğu Avrupa’daki ve Doğu Akdeniz’deki iki çatışma, sebepleri ve etkin tarafları itibarıyla çok farklı. Ama aynı zamanda birbirleriyle bağlantılı da.

Avrupa’nın tepkisinin boyutu ve ahlaki ölçüt

Gazze trajedisi, AB’nin güvenilirliği ve ‘yumuşak güce’ ve uluslararası hukukla insani hukuka saygıda kararlı duruşa dayanan nüfuzu için bir sınav mahiyetinde. Zira bu hukukun en büyük koruyucularından ve değerlerinin en büyük savunucularından biri olduğunu iddia ediyor!

Etkin bölgesel ve uluslararası odaklar gibi AB de Filistin meselesini ihmal etti ve es geçme ve İsrail’e ‘müsamaha gösterme’ adımlarıyla bu meseleyi gölgede bıraktı

AB’nin başkenti Brüksel’deki çevreler, Ukrayna haricinde AB’nin kendi komşularını doğrudan etkileyen ‘kriz dizisine’ karşılık verme yeteneğinin oldukça sınırlı olduğu ve AB’nin küresel bir jeopolitik oyuncu haline gelmesinin şu an pek mümkün gözükmediği konusunda hemfikir.

Ortadoğu’daki gerilimi durdurmaya katkı sağlayacağı yerde daha da kötüsü oldu ve İsrail-Filistin çatışmasının yeniden başlaması, ‘Avrupa’nın dünyadaki rolünün dağılmasında ek bir dönüm noktası’ teşkil etti. 

Bazıları, Çin ile Hindistan’ın yükselişine, Rusya’nın saldırgan geri dönüşüne ve Türkiye, Brezilya ve diğer Küresel Güney ülkelerinin emellerine paralel olarak ‘jeopolitik Avrupa’yı belirginleştirmek için ‘Ukrayna dönemine’ bel bağlamıştı. Ancak son aylardaki genel gelişmeler gösterdi ki güvenlik yardımını, kalkınma yardımını ve demokratik iyileştirmeleri bir araya getiren ‘bütünleşik yaklaşım’; Sahel bölgesinden Mağrib (Arap Batısı) bölgesine kadarki alanda yaşanan sert gerçekler (askerî varlık ve yasa dışı göç) nedeniyle başarısız oldu. AB’nin (Ermenistan-Azerbaycan ve Sırbistan-Kosova arasındaki) çatışmalarda gösterdiği arabuluculuk çabaları ise çoğunlukla başarılı olamadı. Tüm bunlar, nüfuzu yoğunlaştırmada ‘yumuşak güç’ yöntemlerinin sınırlılığını kanıtlıyor.

dsvfgrth
AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Josep Borrell (soldan ikinci) Gazze yakınlarında bir İsrailli askerle konuşuyor (AFP)

Gazze’de yeniden başlayan şiddet ve çatışmanın yayılma riski, Avrupa’nın jeopolitik arzularının kenarda bırakıldığının somut bir örneği. Avrupa Komisyonu’nun performansı ile Filistinlilerin haklarını tanıma kararının alındığı 1980 yılındaki Avrupa Topluluğu’nun birliği arasında bir karşılaştırma yapınca fark ne kadar da büyük görünüyor. Etkin bölgesel ve uluslararası odaklar gibi AB de Filistin meselesini ihmal etti ve es geçme ve İsrail’e ‘müsamaha gösterme’ adımlarıyla bu meseleyi gölgede bıraktı.

Avrupa, Yahudi meselesiyle bağlantılı ‘tarihî düğümü’ çözemiyor ve İsrail’e verilen desteği İkinci Dünya Savaşı tarihiyle ilişkilendiremiyor. Onun sorunu bu. Ama tüm bunlar, Gazze’den Batı Şeria’ya kadar Filistinlilerin haykırışlarına aldırmayarak İsrail’e mutlak destek veren Almanya’nın tutumunu siyasi ve ahlaki açıdan haklı çıkarmaz. Pek çok Avrupa ülkesi, İsrail devletinin kurulmasına destek olma ve bu desteğin daha sonra sebep oldukları konusundaki sorumluluğunu da unutuyor.

Pratikte Avrupa’nın ayrışması, AB’nin kafa karışıklığını artırdı ve Komisyon Başkanı ile Dışişleri Bakanı arasında durumu değerlendirme bakımından bir rekabet ortaya çıktı. İlginç olan, AB’nin kendi güç unsurlarını iyi kullanamamasıdır. Öyle ya AB, İsrail’in ana ticaret ortağı ve Filistin Yönetimi’nin ana bağışçısı. Günümüz dünyasında her zamankinden daha etkili araçları da elinde bulunduruyor.

Demokratik ilkeler taşıyan çok taraflı AB’nin, bazıları tarafından Avrupalı vatandaşlar ve dünyadaki pek çok kişi için bir örnek olarak görülmesi ironik. Bu düşünceyi ironik kılan birçok sebep var, ama bunlardan en önemlisi, (bizzat Josep Borrell’in ifadesiyle) AB’nin ahlaki başarısızlığıdır. Zira Ukrayna’da ve Ortadoğu’da aynı standartları benimsemedi.

AB, açık bir yol haritası sunmaksızın ve dengeli bir yaklaşım ortaya koymaksızın tekrar ‘iki devletli çözümden’ bahsetmeye başladı. Filistin meselesi, en azından AB için ortak bir dış politika belirlenmesi konusunda bir ölçüt olacak. Aksi takdirde jeopolitik rolün aşınması, daha fazla saf dışı kalmanın ve ‘tarih sahnesinden ayrılışın’ bir işareti olarak kabul edilecek.

Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



BAE'nin çekilmesinin ardından Yemen'de neler oldu?

Gelişen hizmetler daha iyi bir gelecek umutlarını besledi (AFP)
Gelişen hizmetler daha iyi bir gelecek umutlarını besledi (AFP)
TT

BAE'nin çekilmesinin ardından Yemen'de neler oldu?

Gelişen hizmetler daha iyi bir gelecek umutlarını besledi (AFP)
Gelişen hizmetler daha iyi bir gelecek umutlarını besledi (AFP)

Tevfik eş-Şenvah

Meşru hükümetin talebi üzerine Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) Yemen'den çekilmesinin ardından, 10 yıl boyunca meşru hükümet güçlerine paralel bir silahlı kanat olan Güney Geçiş Konseyi aracılığıyla askeri üstünlüğünü koruyan güneyin kaderi hakkında sorular gündeme geldi.

Bu dönem hem askeri hem de sivil hükümet kurumlarıyla ve ayrıca kalkınma, insani yardım ve sosyal hizmetlerle sürekli bir çatışma ve çekişme olduğu için kolay değildi. Bu durum, derin bölünmelerle zaten zayıflamış ve bu bölünmelerin artık uluslararası toplum tarafından tanınmış, Suudi Arabistan’ın büyük desteği sayesinde iç güveni yeniden kazanan hükümetin yönetimindeki birleşik toprakların kalan kısmını da tehdit ettiği ülkede, BAE’nin ayrılmasının yaratacağı “boşluğun” sonuçları hakkındaki tartışmaları da tetiklemişti.

 Boşluğu doldurmaya yönelik kararlı bir duruş

2025’in Aralık ayının başından 2026’nın Ocak ayının başına kadar Hadramut ve el-Mehra'da yaşanan yoğun olaylarla geçen bir aylık süre, Yemen'deki siyasi, askeri ve hatta hizmetler sahnesini kökten değiştirmeye yetti.

Bu değişikliklerin sonucu olarak, BAE kuvvetleri tüm ekipman ve kaynaklarıyla geri çekildi ve arkasında önemli olaylar, misyonlar ve 10 yıllık hakimiyet, kontrol ve faaliyetin ardından merak uyandıran sorular bıraktı.

Güvenlik ve hizmetlerde yaşanacak boşluk konusunda uyarıda bulunanlar bile, güç dengesinin sahada hızla değişmesi, Suudi Arabistan’ın desteğiyle devletin sahadaki varlığının ciddi bir geri dönüş yaşamasıyla arka plana çekildi. Riyad'ın bu desteğine iyileştirilmiş hizmetler, güvenlik ve maaş ödemelerinin ötesine uzanan çeşitli düzeylerdeki kararlı duruş da eşlik etti. Bu değişiklikler, herkesin dilinde ve Yemenlilerin kendilerine ve ülkelerinin geleceğine olan güvenlerini yeniden kazanmalarıyla zirveye ulaştı.

Enformasyon Bakan Yardımcısı Feyyaz el-Numan, BAE'nin, Cumhurbaşkanı Reşad el-Alimi'nin egemenlik kararı doğrultusunda kurtarılan şehirlerden çekilmesinin ardından, “elektrik ve su gibi temel hizmetlerde kademeli bir iyileşme ve bazı hizmet sektörlerinde göreceli bir normale dönüşle birlikte, sahanın çehresinin açık ve belirgin bir şekilde değişmeye başladığını” söyledi.

Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre web sitesine verdiği röportajda Numan, “geçici başkent Aden ve diğer kurtarılan şehirlerdeki bu artan iyileşmenin bir tesadüf olmadığını, aksine ikilik, karar alma sürecindeki çok başlılık, Abu Dabi’nin politikalarının artık feshedilmiş olan Güney Geçiş Konseyi'ne dayattığı müdahalelerden arındırıldıktan sonra devlet kurumlarının normal işlevlerine geri dönme çabalarının bir sonucu olduğunu” ifade etti.

Gerçek, kurşunların susturamayacağı bir denklemdir

Sahadaki alternatif değişiklikler hükümete bağlı “Vatan Kalkanı” güçlerinin ilerleyişiyle hızla ilerliyordu. Askeri ilerleyişi, Güney Geçiş Konseyi ve BAE ile bağlantılı engelleyici güçlerin sahne dışına itilmesiyle başlayan siyasi çabalar takip etti. Bu çabalar, Yemen'de önemli bir kamuoyu desteğine sahip etkili isimlerin, Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi tarafından temsil edilen devlet hiyerarşisinin en tepesine yerleştirilmesini ve Şayi Zindani’nin başbakan olarak atanmasını da içeriyordu. Güney Geçiş Konseyi unsurları ise hızla değişen gerçekliğe ayak uydurmaya çalışarak Riyad'a akın ettiler.

Bu akın, Ayderus ez-Zübeydi kampından ayrılma ya da inat ve bölgesel kibirden vazgeçme işareti değil. Aksine, değişen koşulları okuduklarının ve paralel oluşumlar ve projeler sayfasının kapanmasından sonra yeni bir pozisyon belirlediklerinin bir işareti.

Gazeteci ve toplum aktivisti Veddah el-Ahmedi, “Su ve elektrik gibi hizmetlerdeki iyileşme ve maaş ödemelerindeki düzenlilik, Aden'in yıllardır tanık olmadığı kadar açık ve hızlıydı” dedi.

Bu değişiklikler insanlara “devletin geri dönüşü, kanun ve devlet kurumlarının yönetmeliklerinin uygulanması, işlerin kayırmacılık ve bölgeselcilik yerine yeniden liyakate dayanarak yürütülmesi konusunda bir umut ışığı” verdi.

Ahmedi'ye göre, insanların en çok umduğu şey belki de “iki farklı dış kararın varlığı sebebiyle görevlerdeki ikiliğin ortadan kaldırılmasıdır.”

İyileşmenin pekiştirilmesi ve çatışma döngülerinin sona erdirilmesi için “geçmiş yıllarda Aden'de kök salmış olan ve bu şehre tamamen yabancı olan bölgeselcilik yerine, tüm güney şehirlerin sakinlerinin bir sonraki aşamanın yönetimine dahil edilmesinin” çok önemli olduğunu düşünüyor.

Krallığın çabalarının bir parçası olarak, meşru hükümetin kontrolündeki bölgelerde uzun süredir yaşanan kalkınma ve hizmet boşluğu giderildi. Devlete silah doğrultan “Güney Geçiş Konseyi” güçleri de dahil olmak üzere yaklaşık 40 bin askere, Adalet Bakanlığı çalışanlarına ve diğer bazı sivil sektör çalışanlarına maaş ödemeleri yapıldı.

Ekonomik ve mali durumu iyileştirmek için Yemen Merkez Bankası'na 300 milyon dolarlık bir mevduat şeklinde yeni bir finansman paketi sunuldu. Toplam 1,2 milyar dolarlık paketin bir parçası olarak, ülkedeki gıda güvenliğini güçlendirmek ve bütçe açığını kapatmak için de ilave 200 milyon dolar tahsis edildi. Bu fon ayrıca maaş, ücret ve işletme giderleri ödemelerini destekleyecek, hükümete ekonomik reform programını uygulamada yardımcı olacak ve elektrik, sağlık, ulaşım ve diğer sektörlerdeki projeleri finanse edecektir.

Bu destek, geçici başkent Aden ile sınırlı kalmayıp, Hadramut, Mehra, Sokotra, Marib, Şebve, Abyan, ed-Dali, Lahc ve Taiz şehirlerindeki çeşitli projelerin geliştirilmesini de içeriyor.

Geçtiğimiz yılın sonlarında, Krallık, Yemen hükümetinin bütçesini güçlendirmek ve Yemen Merkez Bankası'nı desteklemek için 500 milyon dolarlık ek ekonomik destek sundu.

Acil planlar

Aden'den askeri birliklerin çekilmesini ve güvenlik koşullarının, emniyetin sağlanmasını denetleyen Danışman Faleh eş-Şehrani ise son zamanlarda zorlu koşullar yaşayan çeşitli kurumların temsilcileriyle bir araya geldiğini açıkladı. Bu kurumlar arasında yetimhaneler, görme engelliler merkezleri, huzurevleri ve çocuk evleri, Güvenli Çocukluk Derneği, Protez Merkezi, Psikiyatri Hastanesi, Aden Otizmli Çocuklar Derneği, El-Hayat Engelliler İçin Erken Müdahale Vakfı ve bir grup eğitimci yer alıyor.

Bu toplantıların ardından Şehrani, eğitim sürecinin devamlılığını sağlamak için eğitim sektörünü ve öğretmenleri desteklemenin yanı sıra, bu kurumları desteklemek ve güçlendirmek için acil bir planın uygulanacağını açıkladı.

Ülkenin ruh halini yansıtan popüler bir ifade

Halkın gelişmelere tepkisi hızlı ve belirgindi; Yemenliler, Güney Geçiş Konseyi'nin kontrolü sırasında tam bir yoksunluk yaşayan bölgelerine ve evlerine elektrik ve su da dahil olmak üzere hizmetlerin geri döndüğünü gösteren fotoğraf ve videoları sosyal medyada paylaşmakta adeta yarıştılar.

Ardından, cuma günü Aden'de düzenlenen ve Suudi Arabistan bayraklarının taşındığı büyük bir gösteri, bu duyguyu ifade ediyor ve içeriği, konuşmaları ile halkın son günlerde gerçekleşen ilerlemeden duyduğu memnuniyeti dillendiren bir mesaj taşıyordu. Aynı zamanda güvenliğin önceliğini vurguluyor, maaş ödemelerinde, hizmetlerde ve kalkınma projelerinde yapılan iyileştirmelere destek veriyordu. Bu projelerin en yenisi, Aden Valisi ve Suudi Arabistan'ın Yemen Kalkınma ve Yeniden Yapılanma Programı yetkilileri tarafından Aden Uluslararası Havalimanı’nı geliştirme projesinin üçüncü aşamasının temel atma töreniydi. Söz konusu aşama, ana pistin rehabilitasyonunu ve hava seyrüsefer ve iletişim sistemlerinin uluslararası standartlara uygun hale getirilmesini, operasyonel verimliliğin ve hava trafiği güvenliğinin artırılmasını, havalimanının hem yerel hem de uluslararası havayolları uçuşlarını kabul etmeye ve işletmeye hazır hale getirilmesini içeriyor.

Güneyde siyasi pazarlıklara yer yok

Aden'in el-Urud Meydanı'nda toplanan kalabalığın, Amalika Tugayı lideri Hamdi Şükri'ye yönelik suikast girişimini kınayan mesajı, Güney davasının, herhangi bir tarafın halkın pahasına siyasi manevra veya kazanç aracı olmadığına halkın bağlı kaldığını açığa çıkardı. Bunun diyalog ve istikrara yönelik bilinçli bir halk talebi olduğunu, halkı yeniden bir krizler döngüsüne sürüklemeyi, kendi çıkarları için siyasi pazarlıkların esiri olarak kalmasını amaçlayan baskı ve güç mantığını reddettiğini ortaya koydu.

Sahneyi değiştiren hafta

Daha önce Güney Geçiş Konseyi'ne sadık olan gazeteci ve siyasi yazar Cemal Haydara, BAE'nin Güney Yemen'deki varlığının sona ermesinin ardından, özellikle askeri, siyasi, güvenlik ve hizmet sektörlerinde yaşanan değişikliklerin önemli olduğunu söylüyor.

Haydara, Konseyin BAE'nin elinde sadece bir pazarlık kozu olarak kalmasının ardından, siyasi sahnenin sadece bir hafta içinde tamamen değiştiğini düşünüyor.

Hizmet düzeyinde ise “hem askeri hem de sivil sektörlerdeki çalışanların maaşlarının ödenmesinin yanı sıra, elektrik verme saatlerinde ve petrol ürünlerinin bulunabilirliği konusunda gözle görülür bir iyileşme yaşandı” dedi.

 Endişe ve kaygı

Haydara'ya göre genel olarak bu değişikliklere yönelik bakış açısına, özellikle Aydarus Zübeydi'nin destekçilerinin öfkesinin doruk noktasında olması nedeniyle, “artçı şoklar beklentisi” karıştı. Hükümetin ve Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi'nin Riyad'da olmaya devam etmesi ve Suudi Arabistan başkentinde planlanan Güney-Güney diyaloğu için hazırlık komitesinin kurulmasının ve hatta bir tarih belirlenmesinin gecikmesi göz önüne alındığında, kimsenin bir sonraki siyasi ve askeri gelişmeleri tahmin edemeyeceğini ifade etti.

Paralel güçler değil, siyasi araçlar

Müttefik Suudi Arabistan’ın desteklediği değişikliklerle birlikte Yemenliler, deneyimli Dr. Şayi Zindani'nin yeni hükümetinin önümüzdeki saatlerde açıklanmasını bekliyorlar. Şüpheli kaos projelerine ve zorla dayatılan oldubittilere ortak veya suç ortağı olan taraflardan kurtulduktan sonra, devletin bağımsızlık ve tam egemenlik araçlarıyla sahadaki varlığının güçlenmesinde hükümetin daha aktif ve belirgin bir rol oynamasını umuyorlar.

Son söz meşru hükümetindir

Yemenlileri belki de en çok rahatlatan husus, Riyad'ın güney için belirli bir siyasi vizyon dayatmaması ve bu konuları meşru hükümete bırakmasıydı. Güney Geçiş Konseyi unsurları da dahil olmak üzere tüm siyasi tarafları kabul etti ve Yemenlilerin sorunlarıyla ilgili olarak ne karar verirlerse versinler, onları destekleyeceğini açıkça vurguladı. Dahası, Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman aracılığıyla Riyad, Güney-Güney Diyalog Konferansı sırasında varılacak kararlara bağlı olarak güney davasını destekleyeceğini de açıkladı.

Zira bugün meşru hükümetin ve Riyad'ın kendisi için çabaladığı Yemen projesi, tek bir kişiye veya siyasi oluşuma değil, halka ve hükümetin işleyişine bağlı. Çeşitli aşamaları ve sonuçları bazılarını sahne dışına itebilir ama davanın haklılığını ortadan kaldırmaz.

Son birkaç haftadır, Aden ve Riyad havaalanları arasındaki karşılıklı uçuşlar, sadece insani ve kalkınma yardımları, Merkez Bankası’na finansman desteği, askeri ve sivil memurların maaşlarının ödenmesi amacıyla değil, aynı zamanda siyasi ve askeri destek için de kesintisiz devam etti. Bu desteğin en somut örneği, Aden'in kavurucu güneşi altında halk arasında ve devlet kurumları içinde çok yönlü destek çabalarını denetleyen Suudi Arabistanlı yetkililerin varlığıydı. Bahsi geçen çabaların başında ise güvenlik ve askeri durumu istikrara kavuşturmak, feshedilen Güney Geçiş Konseyi kuvvetlerin yerini alan kuvvetlerin operasyonlarını organize ederek, onların egemenliğine fiilen son vermek geliyor. Güney Geçiş Konseyi ve kuvvetleri 10 yıl boyunca Aden ve güney şehirleri üzerindeki silahlı kontrolünü sürdürdü ve BAE tarafından kurulmayan, devletle bağlantılı herhangi bir askeri oluşumun buralarda varlık göstermesine karşı çıktı ve bunları bastırdı.

Silahlı güçlerin ortadan kaybolması

Numan, “Şehirlerin içinde silahlı güçlerin ortadan kaybolması ve Güney Geçiş Konseyi'ne bağlı ‘Güvenlik Kuşakları’nın daha önce kurmuş olduğu gayri resmi kontrol noktalarının azaltılması, halka bir güvenlik duygusu kazandırdı” değerlendirmesinde bulundu. “Vatandaşlar artık, Suudi Arabistan liderliğindeki Arap Koalisyonu’nun Ortak Kuvvetler Komutanlığı içinde birleşik komuta merkezini aktifleştirmeye yönelik direktifleri sayesinde, kendilerine karşı korkunç ihlallerde bulunan bu güçlerden korkmadan şehirlerinde dolaşabiliyorlar. Bu direktifler askeri sürecin yeniden düzenlenmesine yardımcı oldu” diye vurguladı.

Yemen'in güney ve doğu şehirlerini yıllarca kasıp kavuran “askeri ve güvenlik kaosunu” “devlet çerçevesinin dışında faaliyet gösteren oluşumların varlığına” bağlayan Numan; “Bu faktörün ortadan kaldırılmasının ardından, birleşik komuta ve karar alma süreci, sürdürülebilir istikrarın temeli olarak hükümete ve halka karşı net bir hesap verebilirlik ile askeri ve güvenlik sahnesinin yeniden düzenlenmesi süreci başladı” ifadesini kullandı.

Bugün yaşananlar, Numan’a göre meşru hükümete bağlı şehirlerin “dış vesayete ihtiyaç duymaktan ziyade güçlü bir devlete ve etkili kurumlara ihtiyaç duyduklarını” teyit ediyor. Zira ona göre deneyimler, istikrarın tarafların çokluğundan değil, içeriden geldiğini kanıtlamıştır ve hükümet, Suudi Arabistan'daki kardeşlerimizin desteği ve Yemen halkının kendi iradesiyle bu yolda ilerlemektedir.


ABD Başkanı'nın Irak Özel Temsilcisi görevinden ayrılacağına dair haberleri yalanladı

ABD Başkanı Donald Trump, Irak Özel Temsilcisi Mark Savaya ile birlikte (Arşiv – X)
ABD Başkanı Donald Trump, Irak Özel Temsilcisi Mark Savaya ile birlikte (Arşiv – X)
TT

ABD Başkanı'nın Irak Özel Temsilcisi görevinden ayrılacağına dair haberleri yalanladı

ABD Başkanı Donald Trump, Irak Özel Temsilcisi Mark Savaya ile birlikte (Arşiv – X)
ABD Başkanı Donald Trump, Irak Özel Temsilcisi Mark Savaya ile birlikte (Arşiv – X)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak Özel Temsilcisi Mark Savaya, görevden alındığı ve yerine ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın atandığı yönündeki haberleri yalanladı.

Savaya bugün X platformu üzerinden yaptığı paylaşımda, “Görevime ilişkin dolaşıma sokulan söylentileri kesin bir dille reddediyorum. ABD’nin Irak Özel Temsilcisi olarak görevlerime tamamen bağlıyım” ifadelerini kullandı.

Savaya’nın açıklaması, Reuters’ın görevden alındığına dair bilgileri, konuya yakın kaynaklara dayandırarak aktarmasının ardından geldi.

Savaya, ‘ABD Başkanı Donald Trump’ın dün (cumartesi) Tom Barrack’ın Irak dosyasını üstlenme ihtimalini değerlendirmeye başladığını’ belirterek, “Sayın Barrack, Ortadoğu’da geniş bir deneyime ve bölgeye dair derin bir bilgi birikimine sahip” dedi.

Ancak henüz nihai bir karar alınmadığını vurgulayan Savaya, “Görevin benim liderliğimde ya da Sayın Barrack’ın liderliğinde sürdürülmesi konusunda kesinleşmiş bir durum yok” ifadesini kullandı.

Savaya, hedeflerin değişmediğini belirterek, “Irak’ta İran destekli milislerle mücadele etmek, sistematik yolsuzluğu sona erdirmek ve Irak halkını istikrarlı, egemen ve müreffeh bir devlet inşa etme yolunda desteklemek temel amaç olmaya devam ediyor. Önümüzdeki dönemde önemli gelişmeler yaşanacak” dedi.

Diğer yandan Savaya bugün paylaştığı bir başka mesajda, eski başbakan Nuri el-Maliki’nin oğlu Ahmed el-Maliki’yi yolsuzlukla suçladı. Bu çıkış, Washington’un Maliki’nin adaylığına karşı tutumunun bir göstergesi olarak değerlendirildi.

Reuters, kimliğini açıklamadığı bir kaynağa dayandırdığı haberinde, Savaya’nın görevden ayrılmasının nedeninin, ‘başlıca dosyaları kötü yönetmesi’ olduğunu aktardı. Kaynak, bu kapsamda Savaya’nın, ABD Başkanı Donald Trump’ın Bağdat’ı açıkça uyardığı bir adım olan Nuri el-Maliki’nin başbakanlığa aday gösterilmesini engelleyememesinin de yer aldığını belirtti.

Öte yandan Bağdat’ta Şii Koordinasyon Çerçevesi güçlerine yakın çeşitli siyasi çevreler, Savaya’yı Nuri el-Maliki’nin başbakanlık adaylığını engellemek amacıyla büyük miktarda para almakla suçlamıştı.

Irak-ABD gerilimi

Yeni gelişmeler, Washington ile Bağdat arasında Nuri el-Maliki’nin ülkenin en üst yürütme makamına aday gösterilmesi nedeniyle vuku bulan ciddi gerilimin ortasında yaşanıyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın, Maliki’nin başbakan seçilmesi halinde ABD’nin Irak ile çalışmayacağı yönündeki dikkat çeken paylaşımına rağmen, Şii Koordinasyon Çerçevesi güçleri adaylıkta ısrarını sürdürüyor. Bu durum, sürece ilişkin belirsizliğin devam etmesine yol açıyor. ABD’li Kongre üyesi Joe Wilson da Koordinasyon Çerçevesi’ni, ABD Başkanı’nı ‘aşağılamanın’ sonuçları konusunda uyardı.

Mark Savaya, geçen yıl ekim ayında ABD Başkanı’nın Irak Özel Temsilcisi olarak atanmasından bu yana Irak’taki kamuoyunun yakın takibi altında bulunuyor.

Savaya’nın bu tarihten bu yana, İran’a yakın milislerin faaliyetleriyle mücadele, yolsuzluk ağlarının takibi ve Irak açısından acil nitelik taşıyan diğer dosyalar konusunda yaptığı çok sayıda açıklamaya rağmen, sahada somut bir sonuç elde edilemediği belirtiliyor. Özellikle, atandığı tarihten bu yana Irak’a hiç gitmemiş olması dikkat çekiyor.

Irak’ta hükümete muhalif ve İran nüfuzuna karşı olan kesimler, söz konusu dosyalar konusunda Savaya’nın atacağı adımlara umut bağlarken, diğer bazı çevreler bu beklentileri gerçekçi bulmuyor. Bu çevrelere göre, İran’la müttefik grup ve fraksiyonlar son aylarda önemli kazanımlar elde etti. Bu kazanımlar arasında, federal parlamentoda 329 sandalyeden 100’den fazlasına sahip olmaları da yer alıyor. Ayrıca, ABD’nin bu tür oluşumların hükümette yer almaması yönündeki uyarılarına rağmen, Asaib Ehli’l Hak hareketinden bir ismin Meclis Birinci Başkan Yardımcılığı görevine getirilmesi de bu sürecin bir parçası olarak değerlendiriliyor.

Savaya’dan memnun olmayan kesimler ise Şii Koordinasyon Çerçevesi’nin ABD tarafından istenmeyen bir figür olarak görülen Nuri el-Maliki’yi başbakanlığa aday göstermekte ısrar etmesini, İran yanlısı grupların Washington’a açık bir meydan okuması ve ABD’nin Irak Özel Temsilcisi’nin görevinde şu ana kadar ciddi bir başarısızlık yaşandığının göstergesi olarak yorumluyor.

Öte yandan İran’a yakın silahlı grupların, Washington’un Tahran’a yönelik olası bir saldırısı ihtimali karşısında son günlerde ABD’ye meydan okuyan bir tutum sergilediği gözleniyor. Bu kapsamda, Ketaib Hizbullah ve en-Nuceba Hareketi, ABD’nin İran’a saldırması durumunda ‘savunma operasyonları’ yürütmek üzere vatandaşları gönüllü olmaya çağırıyor. Irak hükümetinin bu çağrılara karşı sessiz kalması ve herhangi bir engelleyici adım atmaması ise dikkat çekiyor. Irak Anayasası’nın bu tür faaliyetlere izin vermemesine rağmen yaşanan bu durum, gözlemcilere göre İran yanlısı fraksiyonların ülke içindeki nüfuzunun boyutunu ortaya koyuyor.


Lavrov: Avrupa, Rusya ve ABD arasında anlaşmazlık yaratmaya çalışıyor

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (DPA)
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (DPA)
TT

Lavrov: Avrupa, Rusya ve ABD arasında anlaşmazlık yaratmaya çalışıyor

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (DPA)
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov (DPA)

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Avrupa'yı Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri arasında anlaşmazlık çıkarmaya çalışmakla suçlayarak, Avrupalı ​​elitlerin Ukrayna rejimini Rusya'ya karşı savaş açmak için kullandığını belirtti.

RT televizyonunun haberine göre Lavrov, "Avrupa, (ABD Başkanı Donald) Trump'ın politikalarını Avrupa çıkarlarına zararlı gördüğü için Rusya ile Amerika Birleşik Devletleri arasında anlaşmazlık yaratmaya çalıştı ve hâlâ çalışıyor" ifadelerini kullandı.

Rusya Dışişleri Bakanı sözlerine şöyle devam etti: "Rusya ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki çıkar ayrışmasının sıcak bir çatışmaya dönüşmesine izin vermek suç olur."

Bu bağlamda, Rusya Devlet Başkanlığı sözcüsü Dmitry Peskov bugün yaptığı açıklamada, Polonya ve Baltık ülkelerinin, "Rusya'ya düşman olanlar" listesinde en üst sıralarda yer aldığını belirtti.

Şarku’l Avsat’ın Rus haber ajansı Sputnik'ten aktardığına göre Peskov, Rossiya 1 televizyon kanalından Pavel Zarubin'e, "Rus karşıtı saflarda Baltık ülkeleri ve Polonyalılar muhtemelen en ön sıralarda yer alıyor" dedi. Peskov ayrıca, "Rusya'ya ait her şeye duyulan nefret, Polonya liderliğinin tutumlarına da nüfuz etmiş durumda" ifadesini kullandı.

Peskov daha önce, Polonya ve Baltık yetkililerinin Rusya'ya karşı beslediği yoğun nefreti "ciddi bir hata" olarak nitelendirmiş ve Polonya ile Baltık devletlerinin, nedense Rusya'dan korktuğunu ve onu "şeytanlaştırdığını" belirtmişti. 

Peskov sözlerine şöyle sürdürdü: "Bu bir hata mı? Kesinlikle ciddi bir hata, çünkü bu ülkeler Rus kültüründen çok şey öğrenebilir ve Rusya ile etkileşim kurabilirlerdi."