Gazze, Avrupa Birliği’nin rolündeki yalpalamayı gözler önüne serdi

Avrupa, üç kampa bölündü: İsrail’i destekleyenler, denge gözetenler ve kararsızlar.

AB’nin, Refah kapısı üzerinden Gazze Şeridi’ne gidecek insani yardımlarının yanından geçen bir görevli (Reuters)
AB’nin, Refah kapısı üzerinden Gazze Şeridi’ne gidecek insani yardımlarının yanından geçen bir görevli (Reuters)
TT

Gazze, Avrupa Birliği’nin rolündeki yalpalamayı gözler önüne serdi

AB’nin, Refah kapısı üzerinden Gazze Şeridi’ne gidecek insani yardımlarının yanından geçen bir görevli (Reuters)
AB’nin, Refah kapısı üzerinden Gazze Şeridi’ne gidecek insani yardımlarının yanından geçen bir görevli (Reuters)

Hattar Ebu Diyab

7 Ekim saldırısı ve ardından yaşanan gelişmeler, Ortadoğu’yu ve dünyayı sarsarken, Avrupa Birliği’nin (AB) jeopolitik etkisinin aşındığını gösteren işaretler de gözler önüne serildi. Avrupa önce, İsrail’e verilen ve ‘Beşinci Gazze Savaşı’nın ilk aşamasını karakterize eden Batı desteğine katıldı. Çok geçmeden Avrupa ülkelerinin çoğunluğunun tutumu, İsrail’e tartışmasız bir şekilde destek olmak ile ona çekingen bir şekilde karşı çıkmak arasında değişkenlik gösterdi. Ardından sivillerin hedef alınması sebebiyle İsrail kınandı, ancak daha sonra ülkelerin bazısı, İsrail’e destek tavrına geri döndü.  

Bu bocalama, Ukrayna savaşında olanın aksine birleşik bir Avrupa kararı ortaya koymanın ne kadar zor olduğunu teyit etti. İnsanlar, çifte standartların, ‘değerler sistemiyle’ bir kopuşu temsil ettiğini ve ‘stratejik kaos’ dönemi krizlerinde özel ve dengeli bir role darbe indirmeye meylettiğini açıkça gördü.

Bu bağlamda Avrupa, ‘İsrail’e indirilen darbeye’ bir tepki olarak neredeyse oy birliğiyle dikkate değer bir dayanışma ortaya koydu. Ancak Gazze’deki yıkıcı savaş karşısında Avrupalı tutum ayrışmaya başladı.  Nitekim Avrupa ülkelerinin tutumlarında farklılıklar görüldü ve nihayet üç kampa bölündü: İsrail’i destekleyenler, denge gözetenler ve kararsızlar.

Böylece İsrail-Filistin çatışması karşısında ve Ortadoğu ve Akdeniz ile ortak jeostratejik çıkarlara rağmen AB, üyelerinin İsrail’le dayanışma seviyesi veya Filistinli sivillerin nasıl korunacağı ve savaşın ertesi günü için istenen çözüme dair yaklaşımlar konusundaki anlaşmazlıklarının üstesinden gelemedi. 27 ülkenin görüş birliğine vardığı tek nokta, altı ay sonra iki devletli çözümü tartışmak üzere bir ‘uluslararası barış konferansı’ düzenlenmesi çağrısı oldu.

AB, üyelerinin İsrail’le dayanışma düzeyi veya Filistinli sivillerin nasıl korunacağı konusunda yaşadığı anlaşmazlıkların üstesinden gelemedi

30 yıl önce Oslo Anlaşması’na varıldığından bu yana süreci himaye eden tek tarafın ABD olduğunu, AB’ninse finansör ve bağışçı rolünü oynamakla yetindiğini hatırlatmakta fayda var. Gerçekten de AB, barış sürecinin pratik sonunun itirazsız izleyicisiydi.

Önceki başarısızlıktan ders çıkarılmadı ve bu kez onun yerini bölünme aldı. Almanya ve Avusturya koşulsuzca ve güçlü bir şekilde İsrail’in yanında durdu. Buna karşılık İspanya ve İrlanda, savaşın durmasını talep eden ve Filistin devletinin tanınmasını destekleyen tutumlarıyla öne çıktı. Fransa’nın tutumu ise önceki öncü rolünden uzak kaldı ve doğaçlamanın ve tutarsızlıkların esiri oldu.

Londra başta olmak üzere pek çok Avrupa şehri, birçok Avrupa ülkesinin kamuoyunda bir dönüşüme işaret eden Filistin yanlısı gösterilere sahne oldu. Bunun yanı sıra İsrail’i sıkıntıya sokan yeni Avrupalı tutumlar da ortaya çıktı. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez (AB’nin mevcut dönem başkanı) ve Belçikalı mevkidaşı Alexander De Croo (AB’nin gelecek dönem başkanı), Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafını ziyaret etti. Bu iki lider, Gazze’de tam ateşkes çağrısı yaptı ve Hamas hareketinin ‘insanlığa karşı suç işlemekten’ sorumlu tutulmasına itiraz etti. Bu tutumlar, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu kızdırarak, Madrid ile Tel Aviv arasında daha önce görülmemiş bir diplomatik krize sebep oldu.

sed
18 Ekim’de Gazze’de ateşkes talebiyle Londra’daki Birleşik Krallık Başbakanlığı konutu önünde protesto gösterisi yapan göstericiler (AFP)

Avrupa’nın İsrail taraftarlığı yönündeki fikir birliğinin dağılmasının, AB’nin eski konumuna geri döneceği anlamına gelmediğini belirtmek gerek. Zira bir sonraki duyuruya kadar uluslararası sistemin yeniden yapılandırılmasında kaybeden taraf olarak kalacak. Uluslararası sistemin kurallarının, uluslararası insani hukukun ve Gazze’deki savaş kurallarının çökmesi karşısında AB, çaresiz ve herhangi bir girişimde bulunamaz gibi görünüyor.

İki savaş arasında AB

Ortadoğu’da çatışmaların patlak vermesiyle birlikte Avrupa aynı anda iki savaşla yüzleşmek zorunda kaldı: Ukrayna ve Gazze. Her iki durumda da bu, AB üyeleri arasında yaklaşım ve tutum ayrışmasına yol açabilecek muhtemel bir etki barındırmaktadır.

Ukrayna vakasındaki bazı ihtilaflara rağmen AB, Rusya’dan gelecek tehlikelere karşı ilk savunma hattı olarak gördüğü tarafla dayanışma göstermeyi sürdürecek. Şubat 2022’den beri devam eden bu savaş karşısında Avrupa, birlik olduğunu gösterdi ve vakit kaybetmeden Ukrayna’yı askerî ve ekonomik olarak destekleme konusundaki sorumluluklarını yerine getirme aşamasına geçti.

Hiç kuşkusuz Doğu Avrupa’daki ve Doğu Akdeniz’deki iki çatışma, sebepleri ve etkin tarafları itibarıyla çok farklı. Ama aynı zamanda birbirleriyle bağlantılı da.

Avrupa’nın tepkisinin boyutu ve ahlaki ölçüt

Gazze trajedisi, AB’nin güvenilirliği ve ‘yumuşak güce’ ve uluslararası hukukla insani hukuka saygıda kararlı duruşa dayanan nüfuzu için bir sınav mahiyetinde. Zira bu hukukun en büyük koruyucularından ve değerlerinin en büyük savunucularından biri olduğunu iddia ediyor!

Etkin bölgesel ve uluslararası odaklar gibi AB de Filistin meselesini ihmal etti ve es geçme ve İsrail’e ‘müsamaha gösterme’ adımlarıyla bu meseleyi gölgede bıraktı

AB’nin başkenti Brüksel’deki çevreler, Ukrayna haricinde AB’nin kendi komşularını doğrudan etkileyen ‘kriz dizisine’ karşılık verme yeteneğinin oldukça sınırlı olduğu ve AB’nin küresel bir jeopolitik oyuncu haline gelmesinin şu an pek mümkün gözükmediği konusunda hemfikir.

Ortadoğu’daki gerilimi durdurmaya katkı sağlayacağı yerde daha da kötüsü oldu ve İsrail-Filistin çatışmasının yeniden başlaması, ‘Avrupa’nın dünyadaki rolünün dağılmasında ek bir dönüm noktası’ teşkil etti. 

Bazıları, Çin ile Hindistan’ın yükselişine, Rusya’nın saldırgan geri dönüşüne ve Türkiye, Brezilya ve diğer Küresel Güney ülkelerinin emellerine paralel olarak ‘jeopolitik Avrupa’yı belirginleştirmek için ‘Ukrayna dönemine’ bel bağlamıştı. Ancak son aylardaki genel gelişmeler gösterdi ki güvenlik yardımını, kalkınma yardımını ve demokratik iyileştirmeleri bir araya getiren ‘bütünleşik yaklaşım’; Sahel bölgesinden Mağrib (Arap Batısı) bölgesine kadarki alanda yaşanan sert gerçekler (askerî varlık ve yasa dışı göç) nedeniyle başarısız oldu. AB’nin (Ermenistan-Azerbaycan ve Sırbistan-Kosova arasındaki) çatışmalarda gösterdiği arabuluculuk çabaları ise çoğunlukla başarılı olamadı. Tüm bunlar, nüfuzu yoğunlaştırmada ‘yumuşak güç’ yöntemlerinin sınırlılığını kanıtlıyor.

dsvfgrth
AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Josep Borrell (soldan ikinci) Gazze yakınlarında bir İsrailli askerle konuşuyor (AFP)

Gazze’de yeniden başlayan şiddet ve çatışmanın yayılma riski, Avrupa’nın jeopolitik arzularının kenarda bırakıldığının somut bir örneği. Avrupa Komisyonu’nun performansı ile Filistinlilerin haklarını tanıma kararının alındığı 1980 yılındaki Avrupa Topluluğu’nun birliği arasında bir karşılaştırma yapınca fark ne kadar da büyük görünüyor. Etkin bölgesel ve uluslararası odaklar gibi AB de Filistin meselesini ihmal etti ve es geçme ve İsrail’e ‘müsamaha gösterme’ adımlarıyla bu meseleyi gölgede bıraktı.

Avrupa, Yahudi meselesiyle bağlantılı ‘tarihî düğümü’ çözemiyor ve İsrail’e verilen desteği İkinci Dünya Savaşı tarihiyle ilişkilendiremiyor. Onun sorunu bu. Ama tüm bunlar, Gazze’den Batı Şeria’ya kadar Filistinlilerin haykırışlarına aldırmayarak İsrail’e mutlak destek veren Almanya’nın tutumunu siyasi ve ahlaki açıdan haklı çıkarmaz. Pek çok Avrupa ülkesi, İsrail devletinin kurulmasına destek olma ve bu desteğin daha sonra sebep oldukları konusundaki sorumluluğunu da unutuyor.

Pratikte Avrupa’nın ayrışması, AB’nin kafa karışıklığını artırdı ve Komisyon Başkanı ile Dışişleri Bakanı arasında durumu değerlendirme bakımından bir rekabet ortaya çıktı. İlginç olan, AB’nin kendi güç unsurlarını iyi kullanamamasıdır. Öyle ya AB, İsrail’in ana ticaret ortağı ve Filistin Yönetimi’nin ana bağışçısı. Günümüz dünyasında her zamankinden daha etkili araçları da elinde bulunduruyor.

Demokratik ilkeler taşıyan çok taraflı AB’nin, bazıları tarafından Avrupalı vatandaşlar ve dünyadaki pek çok kişi için bir örnek olarak görülmesi ironik. Bu düşünceyi ironik kılan birçok sebep var, ama bunlardan en önemlisi, (bizzat Josep Borrell’in ifadesiyle) AB’nin ahlaki başarısızlığıdır. Zira Ukrayna’da ve Ortadoğu’da aynı standartları benimsemedi.

AB, açık bir yol haritası sunmaksızın ve dengeli bir yaklaşım ortaya koymaksızın tekrar ‘iki devletli çözümden’ bahsetmeye başladı. Filistin meselesi, en azından AB için ortak bir dış politika belirlenmesi konusunda bir ölçüt olacak. Aksi takdirde jeopolitik rolün aşınması, daha fazla saf dışı kalmanın ve ‘tarih sahnesinden ayrılışın’ bir işareti olarak kabul edilecek.

Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



CENTCOM, USS Abraham Lincoln liderliğindeki bir taarruz grubunun bölgeye konuşlandırıldığını doğruladı

ABD 9. Hava Kuvvetleri'ne ait bir savaş uçağı filosu, 8 Ocak 2026'da Pasifik Okyanusu'ndaki Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln'ün üzerinde uçuyor. (ABD ordusu)
ABD 9. Hava Kuvvetleri'ne ait bir savaş uçağı filosu, 8 Ocak 2026'da Pasifik Okyanusu'ndaki Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln'ün üzerinde uçuyor. (ABD ordusu)
TT

CENTCOM, USS Abraham Lincoln liderliğindeki bir taarruz grubunun bölgeye konuşlandırıldığını doğruladı

ABD 9. Hava Kuvvetleri'ne ait bir savaş uçağı filosu, 8 Ocak 2026'da Pasifik Okyanusu'ndaki Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln'ün üzerinde uçuyor. (ABD ordusu)
ABD 9. Hava Kuvvetleri'ne ait bir savaş uçağı filosu, 8 Ocak 2026'da Pasifik Okyanusu'ndaki Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln'ün üzerinde uçuyor. (ABD ordusu)

ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve ona eşlik eden üç savaş gemisi Ortadoğu’ya ulaştı. Bu adım, ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran’ın protestoları bastırmasına tepki olarak hava saldırıları düzenleme ihtimalini yeniden gündeme getirdi.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) dün sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, uçak gemisinin üç muhriple birlikte ‘bölgesel güvenlik ve istikrarı güçlendirmek amacıyla halihazırda Ortadoğu’da konuşlandırıldığını’ bildirdi.

CENTCOM, taarruz grubunun İran’a komşu Arap Denizi’nde değil, Hint Okyanusu’nda bulunduğunu kaydetti. Bu konuşlanmanın, bölgeye binlerce ek askerin sevk edilmesi anlamına geldiği belirtilirken, bölgede en son ABD uçak gemisi varlığının, ekim ayında Gerald R. Ford uçak gemisinin, dönemin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya yönelik baskı kampanyası kapsamında Karayipler’e gönderilmesiyle gerçekleştiği hatırlatıldı.

ABD’li bir yetkili, CBS News’e yaptığı açıklamada, USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubunun CENTCOM’un Ortadoğu’daki sorumluluk sahasına girdiğini, ancak dün sabah itibarıyla henüz nihai operasyonel konuşlanma noktasına ulaşmadığını doğruladı. Bu hareketliliğin, İran’dan gelen yeni uyarılarla eş zamanlı gerçekleştiği belirtildi.

Önceki haberlerde, USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubunun pazar akşamı İran’a yakın bir bölgede konuşlandığı ifade edilmişti. Bu gelişme, Tahran’ın merkezindeki İnkılap (Devrim) Meydanı’na asılan ve ABD filosunu hedef almakla tehdit eden büyük bir pankartın görüntülerinin dolaşıma girmesinden saatler sonra yaşandı.

ABD Başkanı Donald Trump geçtiğimiz hafta gazetecilere yaptığı açıklamada, gemilerin bölgeye ‘herhangi bir olasılığa karşı’ gönderildiğini söylemiş, “Bu yöne doğru ilerleyen çok büyük bir filomuz var ve belki de onu kullanmak zorunda kalmayacağız” demişti.

Trump daha önce, İran’ın tutuklulara yönelik toplu idamlar gerçekleştirmesi ya da aralık ayı sonlarında başlayan protestoların bastırılması sırasında barışçıl göstericilerin öldürülmesi halinde askeri adım atmakla tehdit etmişti. ABD merkezli İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı’na (HRANA) göre, olaylarda en az 5 bin 973 kişi hayatını kaybetti, 41 bin 800’den fazla kişi gözaltına alındı. İran’ın resmi verileri ise çok daha düşük bir rakama işaret ederek ölü sayısını 3 bin 117 olarak açıklıyor.

Son dönemde Trump’ın askeri müdahale ihtimalinden geri adım attığı yönünde işaretler de ortaya çıktı. Trump, İran’ın gözaltındaki 800 göstericinin idamını durdurduğunu öne sürdü; ancak bu iddiasının kaynağını açıklamadı. İran Başsavcısı ise söz konusu iddiayı “tamamen yalan” olarak nitelendirdi.

Buna rağmen Trump’ın tüm seçenekleri masada tutmaya devam ettiği görülüyor. Trump, perşembe günü başkanlık uçağında gazetecilere yaptığı açıklamada, İran hükümetinin bazı protestoculara yönelik planlanan idamları hayata geçirmesi halinde, daha önce İran’ın nükleer tesislerine düzenlenen ABD saldırılarının ‘hiçbir şey gibi görüneceğini’ söyledi.

SDFRG
ABD Donanması tarafından yayınlanan bir fotoğrafta, Boeing F/A-18E/F Super Hornet savaş uçağının 22 Ocak'ta USS Abraham Lincoln uçak gemisine inişi görülüyor.

Uçak gemisi, F-35 Lightning II ve F/A-18 Super Hornet savaş uçakları da dahil olmak üzere birden fazla hava filosuna ev sahipliği yapıyor. Şarku’l Avsat’ın AP’den aktardığına göre, gemiye eşlik eden muhripler ise yüzlerce füze taşıyor; bunlar arasında kara hedeflerine yönelik onlarca Tomahawk seyir füzesinin de bulunabileceği belirtiliyor.

Uçak gemisi ve donanımına ek olarak, ABD Hava Kuvvetleri’ne bağlı F-15E Strike Eagle savaş uçaklarının da bölgede konuşlandırıldığı duyuruldu.

Uçuş takip verilerini izleyen analistler, onlarca ABD askeri nakliye uçağının Ortadoğu’ya doğru hareket ettiğini tespit etti.

Söz konusu askeri hareketlilik, geçen yıl ABD’nin, üç ana nükleer tesise yönelik saldırıların ardından olası bir İran misillemesine karşı hava savunma ekipmanlarını bölgeye sevk ettiği dönemi hatırlatıyor. İran, bu saldırılardan birkaç gün sonra el-Udeyd Hava Üssü’nü ondan fazla füzeyle hedef almıştı.


Lola ve Trump, Barış Konseyi’ni ve Washington'da yapılacak bir toplantıyı görüştü

Brezilya Cumhurbaşkanı Lula da Silva ve ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
Brezilya Cumhurbaşkanı Lula da Silva ve ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Lola ve Trump, Barış Konseyi’ni ve Washington'da yapılacak bir toplantıyı görüştü

Brezilya Cumhurbaşkanı Lula da Silva ve ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
Brezilya Cumhurbaşkanı Lula da Silva ve ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

Brezilya Cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva dün ABD Başkanı Donald Trump'a, Gazze Şeridi için kuruluşuna öncülük ettiği Barış Konseyi’nin çalışmalarını sınırlandırmasını istedi. Brezilya Cumhurbaşkanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre iki lider Washington'da bir araya gelmeyi kararlaştırdılar.

Açıklamada, diğer liderler gibi Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’ne davet edilen Lula'nın, bu konseyin çalışmalarının ‘Gazze meselesiyle sınırlandırılması ve Filistin'e bir koltuk ayrılması’ önerisinde bulunduğunu belirtti.

Brezilya Cumhurbaşkanı, ‘Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) daimi üye sayısının artırılması meselesi de dahil olmak üzere BM’nin kapsamlı bir reformdan geçirilmesinin önemini’ vurguladı. Lula, Trump’ı Barış Konseyi’ni kurarak ve rolünü uluslararası çatışmaları da kapsayacak şekilde genişleterek ‘yeni BM’nin efendisi’ olmaya çalışmakla suçlamıştı.

Beyaz Saray, Gazze Şeridi'nde İsrail ile Hamas arasındaki savaşı sona erdirmek için Trump başkanlığındaki Barış Konseyi’nin kurulduğunu duyurdu, ancak konsey iç tüzüğü, Trump'a geniş bir rol verdiğinden BM ile rekabet edecek bir organ haline geleceğine dair endişeleri artırdı.

fgrty
Brezilya Cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva (Reuters)

Lula ve Trump, aylar süren gerginliğin ardından geçtiğimiz ekim ayında ilk resmi görüşmelerinden bu yana birkaç kez temas kurdu. Bu yakınlaşmanın ardından, ABD yönetimi, eski sağcı cumhurbaşkanı ve Trump'ın müttefiki Jair Bolsonaro'nun yargılanmasına tepki olarak uyguladığı yüzde 40'lık gümrük vergisinden Brezilya'nın önemli ihraç ürünlerini muaf tuttu.

Brezilya Cumhurbaşkanlığı tarafından dün yapılan açıklamada, Lula'nın Trump ile Venezuela'daki durumu görüştüğü aktarıldı.

Lula, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklandığı ABD’nin askeri operasyonunun ardından ‘bölgede barış ve istikrarın korunması’ çağrısında bulundu.

Brezilya Cumhurbaşkanı daha önce yaptığı bir açıklamada, bu operasyonu ‘kabul edilebilir sınırların ötesinde’ olarak değerlendirmişti.

Brezilya Cumhurbaşkanlığı, görüşme sırasında Lula ve Trump arasında Lula'nın şubat ayında Hindistan ve Güney Kore'ye yapacağı gezilerin ardından Washington'ı ziyaret etmesini konusunda fikir birliğine varıldığını açıkladı.


Washington, Minneapolis olaylarının ardından Sınır Devriyesi şefini görevden aldığı iddialarını yalanladı

ABD Sınır Devriyesi Komutanı Gregory Bovino, Minneapolis ziyaretinde (Reuters)
ABD Sınır Devriyesi Komutanı Gregory Bovino, Minneapolis ziyaretinde (Reuters)
TT

Washington, Minneapolis olaylarının ardından Sınır Devriyesi şefini görevden aldığı iddialarını yalanladı

ABD Sınır Devriyesi Komutanı Gregory Bovino, Minneapolis ziyaretinde (Reuters)
ABD Sınır Devriyesi Komutanı Gregory Bovino, Minneapolis ziyaretinde (Reuters)

ABD İç Güvenlik Bakanlığı dün, Minneapolis'te federal güvenlik güçleri tarafından iki Amerikalının öldürülmesinin ardından Başkan Donald Trump'ın göçmenlik politikalarını yeniden değerlendirmesine rağmen, Sınır Devriye Şefi Gregory Bovenio'nun görevinden alındığına dair basında çıkan haberleri yalanladı.

İç Güvenlik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Tricia McLaughlin, X'te yaptığı paylaşımda “Komutan Gregory Bovenio görevinden alınmadı” diyerek, Bovenio'nun “başkanın ekibinin önemli bir parçası ve büyük bir Amerikan vatandaşı” olduğu yönündeki Beyaz Saray'ın mesajını doğruladı.

Bu açıklamalar, The Atlantic dergisinin Bovenio'nun sınır devriye komutanlığı görevinden alınması ve Kaliforniya'daki önceki işine geri dönmesi hakkında yayınladığı bir haberin ardından geldi.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre dergi haberini, İç Güvenlik Bakanlığı'ndan bir yetkili ve onun görevden alınmasıyla ilgili bilgi sahibi iki kişiye dayandırdı.

Eğer onaylanırsa, Boffino'nun görevden alınması, Trump'ın Minneapolis'teki kolluk kuvvetlerinin kullandığı agresif taktiklere ilişkin görüşünde radikal bir değişiklik anlamına gelecektir. Cumartesi günü, sınır devriye görevlileri 37 yaşındaki hemşire Alex Breite'yi vurarak öldürdü.

Bovino, ocak ayı boyunca Minnesota'nın en büyük şehrindeydi ve burada askeri üniforma ve kask giyerken, sakinlere karşı agresif davranırken ve hatta protestoculara sis bombası atarken görüldü.

Trump, dün Truth Social platformunda yaptığı bir dizi paylaşımda, eyaletteki seçilmiş Demokrat yetkililerle verimli telefon görüşmeleri yaptığını belirterek, tavrını yumuşatmış gibi göründü.

Minneapolis Belediye Başkanı Jacob Frey, Trump ile yaptığı görüşmenin ardından Twitter'da, ayrıntılara girmeden ve Boffino'nun adını anmadan, “bazı federal ajanların” salı günü (bugün) şehri terk etmeye başlayacağını duyurdu.

7 Ocak'ta 37 yaşındaki Amerikan vatandaşı ve üç çocuk annesi protestocu Renee Goode'un ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Ajansı ajanları tarafından öldürülmesinden bu yana Minneapolis sakinleri arasında öfke yaygınlaşıyor.

Cumartesi günü Breonna'nın öldürülmesinin ardından, hafta sonu Minneapolis, New York ve diğer büyük şehirlerde daha fazla protesto gösterisi yapıldı.

Trump, sınır yetkilisi Tom Homan'ı Minnesota'ya göndereceğini ve Homan'ın doğrudan başkana rapor vereceğini açıkladı.

Belediye Başkanı Frey, “sonraki adımları görüşmeye devam etmek” için bugün Homan ile görüşeceğini duyurdu.