Washington Ortadoğu’daki rolünün gerilemesini durdurabilir mi?

ABD politikası, İsrail nüfuzunun esaretinden uzaklaşmadığı sürece kafa karışıklığı ve bu karışıklığın bölgeye yansıması devam edecek   

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (AFP)
TT

Washington Ortadoğu’daki rolünün gerilemesini durdurabilir mi?

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (AFP)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken (AFP)

Muhammed Bedreddin Zayid

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, bölgesel beşinci turuyla bölgeye geri döndü. Böylece ülkesinin halen, bölgenin en zorlu çatışması olan Filistin-İsrail çatışmasının gidişatını etkileme konusunda diğer uluslararası taraflardan daha fazla araca ve fırsata sahip ana uluslararası aktör olduğunun altını çiziyor. Bu tur bize, ABD’nin tutumunu yansıttığı önceki dört turu da hatırlatıyor. ABD daha önce meseleye ilişkin tutumunu İsrail’e körü körüne desteği teyit etmek amacıyla yapılan ilk ziyaret, İsrail’in savaşının hedeflerine ulaşamayacağının anlaşılmasından kaynaklanan muğlak tutumlar ve Filistin devletinin kurulması ve iki devletli çözüm sloganının yeniden dillendirilmesi üzerinden sergilemişti.  

Medyada yer alan haberlere göre Blinken, şu üç ana hedefle geliyor: Rehine anlaşmasında ilerleme, ‘ertesi gün’ konusunda koordinasyon kurma ve bölgede gerilimin tırmanmasını önlemeye çalışma. Bu hedeflere daha sonra döneceğiz.

Aslında işaretler şunu gösteriyor: ABD’nin Ortadoğu’daki gerilemesinin tarihsel bir bağlamı var. Görünüşe bakılırsa bu gerilemeyi Washington dışında kimse durduramaz, ama Washington da aksine bu gerilemeyi hızlandırma yönünde ilerliyor.

ABD’nin bölgesel nüfuzu, Ağustos 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgalinin ardından doruk noktasına ulaştı. Yaklaşık altı ay sonra Kuveyt’i kurtarmak için bir savaşa girdiğinde Arap ve Batılı ülkelerin çoğu onunla müttefikti. Neredeyse tüm dünya onu destekliyor, Arap olanlardan ve olmayanlardan oluşan bir azınlık ise karşı çıkıyordu. Ardından bölgedeki nüfuzu her yönden pekişti ve bunu 2003 yılında Irak’a yönelik ahmakça bir işgalle, sonra da ‘Arap Baharı’ denen süreçte müttefik olan veya olmayan ülkelere yönelik müdahalelerle tamamladı.  

Tüm bu müdahaleler, aksi sonuçlar meydana getirdi. Mesela doğrudan müdahalenin en büyük örneği olan Irak’ta benzeri görülmemiş bir İran etkinliği doğurdu. Bugün ABD güçlerinin geri çekilmesinden bahsetmek, İran’la müttefik milislerin egemen olduğu mezhepçi bir Irak’ın son aşamasının kabul edilmesinden başka bir anlama gelmiyor. Aynı şey İran’ın nüfuzunun benzeri görülmemiş ve açıklamaya ihtiyaç hissettirmeyecek şekilde arttığı Suriye, Lübnan ve Yemen için de geçerli.

ABD politikasının kusuru

Diplomatik gözlemcileri ve siyaset bilimleri araştırmacılarını düşündüren mesele şu: Dış politikasını hayata geçirirken stratejik planlama ve rasyonel düşünme ilkelerini en çok uygulayan, dünyanın en büyük ülkesinin politikaları nasıl oluyor da istenen sonucun tam tersini veriyor?

ABD dış politikasının üretimi sürecindeki karmaşık donanımları, katılımcı kurumların çokluğunu, çalışma sistemlerinin ilerleme ve kurumsallaşma boyutunu ve en fazla yeteneğin ve zekânın nasıl seferber edildiğini herkes biliyor. Bu yüzden pek çok gözlemci, bunun bir tür komplo ve kasıtlı bir şey olduğunu varsayma eğilimi gösteriyor ve bu doğrultuda eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice gibi önemli isimlerin yaratıcı kaosa dair anlatılarını ve kavramlarını gündeme getiriyor.

Yine herkes, ABD’nin çatışmaları krizler yoluyla idare etme eğilimini de biliyor ve 1970’li yıllarda Kissinger’ın, Mısır-İsrail barışının ve ardından Mısır’ınkilerden daha uzun süren Arap adımlarının girişi olan Ekim Savaşı sonrasında yaptığı karmaşık düzenlemeleri hatırlıyor.

Bu düşünce biçimi cazip gelse de aslında ne ABD politikalarının sonuçlarını ne de Washington’ın bölgesel nüfuzundaki mevcut gerilemeyi açıklamada yeterli. Çünkü yine bilindiği üzere ABD politikasını yalnızca ulusal çıkara ilişkin değerlendirmeler değil, daha ziyade İsrail’in nüfuzuna ve etkisine ilişkin değerlendirmeler yönetiyor. Bu da bu politikayı aynı zamanda hem bir şeye hem de onun tam tersine ulaşmak üzere kafası karışık ve karmaşık yollara sevk ediyor.

İsrail’in İran tehdidine öncelik verdiğini söylemek, onun kendisi için çoğu zaman gerçek bir tehdit oluşturmayan Saddam Hüseyin rejimi tehdidinden onu İran’a teslim ederek kurtulmak istediği sözünü mantığa aykırı hale getiriyor. Yani ABD politikasının hedeflerinin tam tersinin gerçekleştiğini açıklarken komplo teorilerinin isabetliliğine tam olarak güvenmenin zor olduğu ortada.  

Üç hedef

Medya kaynaklarının, Blinken’ın üç hedefine dair söylediklerine dönecek olursak, rehinelere ilişkin ilk hedef haricinde diğer iki hedefin ABD politikasındaki kronik dengesizliği yansıttığını görürüz.

Mesela Blinken, ‘ertesi günden’ bahsediyor, ama Başkanı Biden’ın nihai bir uzlaşma ve iki devletli çözüm hakkında söylediklerini bile yeterince açık bir şekilde tekrarlamıyor. Halbuki bizzat kendisi (Blinken) de zaman zaman çekinerek buna işaret ediyor.

Aynı şey üçüncü hedef için de geçerli. Nitekim bir yandan ülkesinin Ortadoğu’daki savaşın kapsamını genişletmek istemediğini söylüyor, diğer yandan askerî operasyonlarını yoğunlaştırmak zorunda hissediyor.

ABD’nin rahatsız edici ve ciddiyetsiz davranışı, İsrail’in baskılarıyla ve Netanyahu ile aşırı İsrail sağının bu uzlaşmayı açıkça reddetmesiyle ilişkiliyse, tam bir savaş durumuna dönüşmesini istemediği askerî operasyonları gerçekleştirmesi de ABD politikasının ikilemlerinin ve devam eden askerî aksaklıklarının bir göstergesidir.  

Bilindiği gibi ABD, Ortadoğu’dan çıkmaya ya da çekilmeye karar vermişti. Bu, Irak’ta yapılan hatanın ve müdahalenin derinliğini fark eden Obama yönetiminin tutumuydu. Popülist Cumhuriyetçi Trump da benzer bir yaklaşım benimsedi.

Esas olarak Ortadoğu cephelerinde yapılan devasa askerî harcamaya ilişkin itirazdan ve Amerikan ekonomisini güçlendirmeye ve stratejik bir düşman olarak Çin’e odaklanmaya dönük derin bir arzudan kaynaklanan diğer sebeplerden dolayı Biden de Obama’nın yaklaşımını sürdürdü.

Her durumda savaş ilanına karşılık verilmemesi konusundaki parlamenter uzlaşı ABD’nin iki meclisinde de açıkça görülüyor. Afganistan’dan, hatta Irak’tan başlayarak hiçbirinin başarılı olduğuna dair bir kanıt bulunmayan askerî müdahalelerin ve Lübnan ile Somali’deki küçük düşürücü ufak müdahalelerin tekrarlanması problemi de buradan kaynaklanıyor. Bu müdahaleleri ve insani kayıpları artık kabul etmeyen kamuoyu da bu durumu zorlaştırıyor.

ABD kamuoyu

Sorun şu ki tüm bunlarda bu başarısızlığın sebebi konusunda Amerikan kamuoyuna gerçek bir müracaatta ya da soruşturmada bulunulmadı. Belki bazı entelektüel çevrelerde ve araştırma merkezlerinde bu yapıldı, ancak sadece yalanları ve gerçeğe aykırı hayali önermeleri duyan kamuoyundan uzak bir şekilde.

Asıl sebeplerin başında Washington’ın bölge ülkelerinin nesnel ve toplumsal koşullarını anlayamaması ve Washington’ın hem Almanya’da hem de Japonya’da başardıklarını tekrarlamanın İslam ve Arap dünyasında da tamamen uygulanabilir olduğu varsayımının yanlış olması geliyor. Afganistan’da bunu kısmen anladıktan sonra bile kaçamadığı bir dizi büyük hataya sürüklenmişti.

Tüm bunlardan daha da önemlisi şu ki başta Irak olmak üzere bu meselelerin yönetiminde İsrail’in etkisinin rolü, mezhepsel boyutların desteklenmesiyle ilgiliydi. Bu, İsrail’in bölgede mezhepçiliği körüklemeye yönelik tarihî vizyonu çerçevesinde gerçekleşti. Bu vizyon da İsrail’in bir Arap çevresinin ortasında bir başına kalmayacağı mezhepçi mozaikle karakterize edilmiş bir bölge tasavvur eden İsrail projesini teşvik etmenin ve desteklemenin bir parçasıydı. Bu noktada İsrail ile ABD, mezhepçiliği destekleme yönündeki bu kararlı eğilim ile her iki taraf için de son derece önemli olduğu varsayılan başka bir eğilim, yani İran’ı dizginleme arasında, kendi politikalarının boyutlarıyla çelişen bir ikilem içine düştüler.

Bu mevcut tabloya yol açan çelişkili düşünceler arasında ABD politikasının başarısızlığı bununla açıklanabilir. ABD politikası İsrail nüfuzunun esaretinden uzaklaşmadıkça ve eyleminin gerekçelerindeki çelişki ortadan kalkmadıkça Washington’ın politikasındaki kafa karışıklığı devam edecek ve bölgedeki konumunun sürekli gerilemesini durduramayacak.

 * Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



Amerikalı Hristiyanlar, Suriye ve Tucker Carlson'ın değişimi

 Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016
Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016
TT

Amerikalı Hristiyanlar, Suriye ve Tucker Carlson'ın değişimi

 Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016
Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016

Kemal Allam

Son zamanlarda ABD Başkanı Donald Trump ve “ABD'yi Yeniden Harika Yap” (MAGA) hareketinin yakın çevresinde İsrail'i çevreleyen yoğun tartışma hakkında çok şey söylendi ve yazıldı. Zira şu anda ABD, Trump yönetiminin İsrail'e verdiği sarsılmaz desteğe karşı eşi benzeri görülmemiş bir tepkiye sahne oluyor.

Bu tartışma genellikle olduğu gibi Bernie Sanders destekçileri veya radikal sol tarafından değil, ABD'nin güneyindeki muhafazakar Hristiyan çevrelerin kalbi tarafından yönetiliyor. Bu hareketin büyük bir kısmına, tartışmasız Trump'ın yakın çevresindeki en önemli ve etkili isim olan Tucker Carlson öncülük ediyor.

Suriye'deki savaşın ve özellikle Suriyeli Hristiyanların içinde bulunduğu kötü durumun, Tucker'ın Fox News'deki tavrını değiştirmesine neden olduğunu söylemek abartı olmaz. Buna ilave olarak, Arap Hristiyanları tekrar gündeme getirmek ve Amerikan medyasında seslerini duyurmak için uzun bir yolculuk başladı. Amerikalı Hristiyan gruplar da Suriye'yi yavaş yavaş Hristiyanlığın kalbi olarak görür hale geldiler.

Doğu Hristiyanlığının kalbi Suriye

Suriye, 19. yüzyıldaki Osmanlı dönemine kadar giden uzun bir süre boyunca, Amerikalı Hristiyanlar için her zaman özel bir yere sahip oldu. O zamanlar Suriye Antakyası olarak bilinen ve şimdi Türkiye’nin kontrolünde olan Hatay’a yapılan hac yolculuklarında, Amerikalı hacılar Antakya ve Tarsus'tan Şam'a, ardından güneye doğru ilerleyerek Kudüs'te hac yolculuklarını tamamlarlardı.

Suriyeli rahipler Aramice ve Süryanice öğretiyor ve burada çeşitli Amerikan kolejleri kuruluyordu. Ünlü Amerikan Beyrut Üniversitesi bile 1863 yılında öncelikle Suriye Protestan Koleji adıyla açılmıştı. “Suriye” kelimesi ilk Hristiyanlarla yakından ilişkilendirilmiş ve hatta ders kitaplarında Kudüs, Güney Suriye'nin bir parçası olarak kabul edilmişti. Bu, elbette Filistin'in ve özellikle Kudüs'ün Büyük Suriye'nin bir parçası olarak kabul edildiği klasik Arapçadaki “Biladüş-Şam” terimiyle de örtüşüyor. Buna göre Hristiyanlığın beşiği Antakya'dan Şam'a ve Kudüs'e kadar uzanıyordu.

Tucker, İsrail'e Hristiyan desteğinin önde gelen isimlerinden Ted Cruz'a meydan okumuş, milyonlarca kişi tarafından izlenen bir videoda onu küçük düşürerek, ABD'nin şimdi İsrail'de ne yaptığını ve Arap Hristiyanları neden görmezden geldiğini sormuştu

Suriye'deki savaşın, Irak'tan Filistin'e kadar Doğu Hristiyanlığına yönelik baskıyı tartışmasız bir şekilde ön plana çıkardığını söyleyebiliriz. Tıpkı 19. yüzyılda olduğu gibi, Amerikalılar bir kez daha Suriye'yi Doğu Hristiyanlığının kalbi olarak görmeye başladılar. Bu aynı zamanda Arap Hristiyanların önemine ilişkin algı ve anlatıda bir değişime yol açtı.

Suriye'deki savaş tüm Suriyelilerin hayatlarını derinden etkiledi. Ancak komşu Irak ve Lübnan'da olduğu gibi, Suriye'deki Hristiyanlar da inançları nedeniyle radikal grupların hedefi haline gelerek ağır bir yük taşıdılar. 2016 yılında, Suriye ve Ortadoğu'daki savaşta Hristiyanların öldürülmesi, Rus Ortodoks Kilisesi Patriği ile Papa Francis arasında 1000 yıl aradan sonra ilk görüşmenin gerçekleşmesine yol açtı.

ABD Başkanı Donald Trump (solda), Arizona'daki canlı yayın turu sırasında Amerikalı yorumcu Tucker Carlson’a canlı bir röportaj vereceği yere geliyor, 31 Ekim 2024 (AFP)ABD Başkanı Donald Trump (solda), Arizona'daki canlı yayın turu sırasında Amerikalı yorumcu Tucker Carlson’a canlı röportaj vereceği yere geliyor, 31 Ekim 2024 (AFP)

Suriye, Carlson ve Amerikalıların dikkatini çekiyor

Bu yılın başlarında, muhafazakâr Amerikalı televizyon sunucusu Tucker Carlson, Washington'un İsrail'in Filistinli Hristiyanları öldürmesine ve onlara zulmetmesine verdiği desteği sorgulayarak, İsrail lobisini ve Hristiyan Siyonist ideolojinin savunucularını kızdırmıştı. Carlson, Beytüllahimli bir papaz olan Evanjelik Lüteriyen Kilisesi'nden Rahip Munther Isaac ile röportaj yaptı. Isaac, ABD'de kutsal topraklardaki Hristiyanlara yönelik muamele konusunda süregelen farkındalık eksikliğini gösteren bir kayıt sundu. O dönemde Fox News sunucusu olan Carlson, 2018'de ana akım Amerikan medyasında Suriyeli Hristiyanların geniş çapta öldürülmesiyle ilgili bir tartışma başlattı. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre ABD'nin Ortadoğu'daki Hristiyanları hedef alan örgütlere verdiği desteği sürekli sorguladı. Ardından Tucker, İsrail'e Hristiyan desteğinin önde gelen isimlerinden Ted Cruz'a meydan okudu, milyonlarca kişi tarafından izlenen bir videoda onu küçük düşürdü. Cruz'a İncil'in temelleri hakkında sorular sordu. ABD'nin İsrail'deki mevcut eylemlerinin ve Arap Hristiyanlara karşı duyarsızlığının doğru yol olduğunun bu kitabın neresinde söylendiğini sordu.

Suriye, Arap Hristiyanları dünya haritasına yerleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Amerikalı Hristiyanların Ortadoğu'ya bakış açısını da değiştirdi

Carlson, ABD'deki muhafazakârları harekete geçiren ve Suriyeli Hristiyanların önemini vurgulayan bir kampanyaya öncülük etti. Brad Hough ve Zachary Wingard, Suriyeli Hristiyanların çektiği acıları ve bunun Doğu Hristiyanlığı üzerindeki etkisini belgeleyen, bu konunun Amerikalı Hristiyanların dikkatini nasıl çekmeye başladığını ayrıntılarıyla anlatan “Çarmıha Gerilen Suriye” adlı ortak bir kitap yazdılar. Suriye'de görev yapmış bir ABD Deniz Piyadeleri gazisi olan Brad Hough, ABD genelinde bir tura çıkarak okullarda ve kiliselerde Arap Hristiyanlar ve Amerikan Hristiyanlığının Huckabee ve Cruz gibi Evanjeliklerin tek taraflı bakış açısından kurtulmasının önemi hakkında konuşmalar yaptı. Şimdi de eskiden “Madam Maga” olarak bilinen ABD’li Temsilci Marjorie Taylor Greene gibi isimlerin, İsrail'i destekleyen egemen Hristiyan akımdan koptuğunu görüyoruz. Önde gelen muhafazakâr bir talk-show sunucusu olan Megyn Kelly, Hristiyanların Arap Hristiyanlara olanları nasıl görmezden gelebildiğini sorguluyor.

Şam Ermeni Apostolik Kilisesi Piskoposu Armaş Nalbandyan, eski Şam bölgesindeki Bab el-Şarki'de bulunan Aziz Sarkis Kilisesi'nde düzenlenen Noel Ayini'nde su kutsaması sırasında bir güvercin heykelini tutuyor, 6 Ocak 2025 (AFP)Şam Ermeni Apostolik Kilisesi Piskoposu Armaş Nalbandyan, eski Şam bölgesindeki Bab el-Şarki'de bulunan Aziz Sarkis Kilisesi'nde düzenlenen Noel Ayini'nde su kutsaması sırasında bir güvercin heykelini tutuyor, 6 Ocak 2025 (AFP)

Arap Hristiyanlar ön planda

Tucker Carlson'ın Suriye, Gazze ve Batı Şeria'daki Hristiyan din adamlarına bir platform sunma hareketine liderlik etmesiyle birlikte, diğer Arap Hristiyanlar da öne çıkmaya başladı. Hem Trump yönetimi içinde hem de Washington’daki siyasi çevrelerde, önde gelen Arap Hristiyanların siyasete liderlik etmesinde kademeli, ancak önemli bir değişim yaşandı. Trump'ın avukatı ve yakın arkadaşı Alina Habba, Keldani ve Irak kökenli. Eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı ve şu anki ABD Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Michael Waltz'un eşi Julia Nesheiwat, Ürdünlü tanınmış bir Hristiyan aileden geliyor. Nesheiwat, Waltz'un eşi olmasının yanı sıra orduda, Beyaz Saray'da ve diğer resmi görevlerde de bulunmuş. Trump'ın kızı da Arap oylarını Trump'a çekmede aktif rol oynayan ve Amerikan siyasetine daha geniş bir Arap Hristiyan tabanı kazandırmaya yardımcı olan tanınmış bir Lübnanlı Hristiyan aileden birisiyle evli. Ayman Abdel Nour, Washington'daki önde gelen Hristiyan seslerden biri ve Capitol Hill'deki Suriye politikasında etkili bir isim. Mısır asıllı Hristiyan Dr. Marty Makary, şu anda Gıda ve İlaç Dairesi Komiseri ve Trump'ın baş tıbbi danışmanı.

Tüm bunların zirve noktası, Hollywood’ın Hz. İsa'yı her zaman sarı saçlı ve mavi gözlü olarak tasvir ederken, şu anda en popüler televizyon dizisi olan The Chosen’un kadrosunda, Hz. İsa'yı canlandıran Mısır-Suriye asıllı Arap-Amerikalı aktör Jonathan Roumi'nin de yer almasıdır.

Suriye, Arap Hristiyanları dünya haritasına yerleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Amerikalı Hristiyanların Ortadoğu'ya bakış açısını da değiştirdi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarfından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Kuş gribinin insanları neden daha kötü etkilediği bulundu

Kuşların vücut sıcaklığı genellikle insanlardan daha yüksek (Reuters)
Kuşların vücut sıcaklığı genellikle insanlardan daha yüksek (Reuters)
TT

Kuş gribinin insanları neden daha kötü etkilediği bulundu

Kuşların vücut sıcaklığı genellikle insanlardan daha yüksek (Reuters)
Kuşların vücut sıcaklığı genellikle insanlardan daha yüksek (Reuters)

Nicole Wootton-Cane 

Yeni bir çalışma kuş gribinin, vücudun en önemli savunma sistemlerinden birine dirençli olması nedeniyle insanlarda bilhassa şiddetli seyredebileceğini öne sürüyor.

İnsan vücudu bir enfeksiyona tepki verdiğinde vücut ısısı yükselir ve ateşi çıkar. Bu, vücudumuzun bir virüsün çoğalmasını ve daha kötü hasta olmamızı engellemeye çalışmasının yollarından biri.

Ancak yeni bir araştırma, kuş gribinin bu mekanizmaya dirençli olabileceğini tespit etti. Cambridge ve Glasgow üniversitelerinden bir ekibin yaptığı çalışmada enfeksiyonun, normalde insan gribinin olumsuz etkilendiği yüksek sıcaklıklarda bile etkisini artırmayı sürdürdüğü bulundu.

Araştırmacılar bu duruma virüsün, normal vücut sıcaklığı insanlardan daha yüksek olan kuşlarda ortaya çıkması ve bu nedenle virüsün bu koşullarda gelişmeye alışkın olmasının yol açabileceğini söylüyor.

İnsan gribi, sıcaklığın 33 derece civarında olduğu üst solunum yollarında kalma eğilimi gösteriyor. Ancak kuş gribi virüsleri, sıcaklığın 40 ila 42 derece civarında olduğu alt solunum yollarında kalmayı tercih ediyor.

Araştırmacılar, bulguları hakemli dergi Science'ta yayımlanan çalışmanın, kuş kökenli bir PB1 alt birimi (virüsün bir kısmını oluşturan enzimin bir bileşeni) içeren grip virüslerinin daha yüksek sıcaklıklarda bile çoğalmaya devam ettiğini gösterdiğini belirtiyor.

Araştırmacılar bu bulguların, ilk başta kuşları etkileyen virüslerin insanlarda neden daha şiddetli sonuçlar doğurabileceğini açıklamaya katkı sağlayabileceğini ekliyor.

Glasgow Üniversitesi Tıbbi Araştırma Konseyi Virüs Araştırma Merkezi'nden çalışmanın başyazarı Dr. Matt Turnbull, Science Daily'ye şöyle diyor: 

Virüslerin gen değiştirme yeteneği, yeni ortaya çıkan grip virüsleri için sürekli bir tehdit kaynağı. Bunu daha önce, örneğin 1957 ve 1968'deki pandemilerde gördük; bir insan virüsü PB1 genini, bir kuş türünden gelen varyantla değiştirmişti. Bu, sözkonusu pandemilerin insanlarda neden ciddi hastalıklara yol açtığını açıklamaya yardımcı olabilir.

Olası salgınlara hazırlanmamıza yardımcı olması için kuş gribi varyantlarını izlememiz kritik önemde. Türler arasında geçiş yapma potansiyeli taşıyan virüslerin ateşe ne kadar dirençli olduğunu test etmek, daha şiddetli varyantları saptamamızı sağlayabilir.

Çalışma, bu ay H5N5 kuş gribi virüsü kaynaklı ilk insan ölümünün ABD'de gerçekleşmesinin ardından geldi. Washington Eyalet Sağlık Depatmanı'ndan yapılan açıklamaya göre, Seattle'ın yaklaşık 125 kilometre güneybatısındaki Grays Harbor İlçesi'nde yaşayan adam, arka bahçesinde evcil kümes hayvanı besliyordu.

Sağlık yetkilileri, bu kuşların yabani kuşlarla temas ettiğinden ve bunun da enfeksiyona yol açtığından şüpheleniyor.

ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri önceki haftalarda enfeksiyon hakkında bir açıklama yaparak "bu vaka sonucu halk sağlığı riskinin arttığına" dair hiçbir bilgi bulunmadığını belirtmişti.

Independent Türkçe, independent.co.uk/news


Başrolü babasından alıp başkasına veren yıldız: "Hayal kırıklığına uğradı"

Michael Douglas, Kaliforniya'ya bağlı Hollywood'da 25 Mart 1985'te düzenlenen 57. Akademi Ödülleri'nde babası Kirk Douglas'ı alkışlarken (AFP)
Michael Douglas, Kaliforniya'ya bağlı Hollywood'da 25 Mart 1985'te düzenlenen 57. Akademi Ödülleri'nde babası Kirk Douglas'ı alkışlarken (AFP)
TT

Başrolü babasından alıp başkasına veren yıldız: "Hayal kırıklığına uğradı"

Michael Douglas, Kaliforniya'ya bağlı Hollywood'da 25 Mart 1985'te düzenlenen 57. Akademi Ödülleri'nde babası Kirk Douglas'ı alkışlarken (AFP)
Michael Douglas, Kaliforniya'ya bağlı Hollywood'da 25 Mart 1985'te düzenlenen 57. Akademi Ödülleri'nde babası Kirk Douglas'ı alkışlarken (AFP)

Kevin E. G. Perry Kültür ve Yaşam Haberleri Yazarı 

Michael Douglas, sinema efsanesi babası Kirk Douglas'a Guguk Kuşu'nun (One Flew Over the Cuckoo's Nest) başrolünü oynamayacağını söylediği "zorlu" anı anlattı.

Kirk, Ken Kesey'nin akıl hastanesine kapatılmış bir asi hakkında yazdığı, çığır açan 1962 tarihli romanının film haklarını, baş karakter Randle McMurphy'yi bir tiyatro yapımında canlandırarak başrol oynadıktan sonra satın almıştı.

Ancak Michael'ın yapımcı olarak filme katılması ve sinema versiyonunun yapımının gecikmeyle hız kazanmasının ardından, Kirk'ün yaşının bu role artık uygun olmadığı düşünülmüştü.

McMurphy rolünü onun yerine Jack Nicholson canlandırmıştı. Miloš Forman tarafından yönetilen 1975 yapımı film, Nicholson'ın aldığı En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ı dahil, beş büyük Akademi Ödülü'nün tümünü kazanmıştı.

USA Today'e verdiği yeni röportajda Michael, babasının bu rolü üstlenememekten duyduğu mutsuzluğu hatırlayarak anlattı:

Hayal kırıklığına uğramıştı. Durumu kurtardığını bildiğim tek şey, filmin çok iyi olması ve harika bir malzemenin mahvolmamasının onu çok mutlu etmesiydi.

Richard Fleischer'ın Denizin Altında 20.000 Fersah (20,000 Leagues Under the Sea) ve Stanley Kubrick'in Spartaküs (Spartacus) filmlerinde başrol oynayarak yıldızlaşan Kirk Douglas, 2020'de 103 yaşındayken hayatını kaybetmişti.

Michael, babasının kendisini Guguk Kuşu'nda oynatmama kararı hakkında sık sık iğnelediğini ancak Kirk'ün rahatsızlığının filmin gişe başarısından kayda değer miktarda kâr elde etmesiyle hafiflediğini de söyledi. Michael, "Ona hep takıldım çünkü Guguk Kuşu'yla diğer tüm filmlerinden fazla para kazandı" dedi.

Genç Douglas, filmin birkaç stüdyo tarafından reddedildikten sonra ticari bir hit haline geldiğini ve Oscar ödüllerini silip süpürdüğünü sözlerine ekledi:

Bu herkese bir ders oldu. Benim için kesinlikle harikaydı. Bana içgüdülerime dair öyle güven verdi ki... Bu, oyuncu ya da yapımcı olmanın çok önemli bir parçası.

Eleştirmen Xan Brooks, filmin 50. yıldönümünün kutlanması vesilesiyle yakın zamanda The Independent için yaptığı yeniden değerlendirmede şunları yazmıştı:

Sinema klasiklerinin çoğu, geçmişinden dolayı ihtimam gösterilen veya bir camın altında muhafaza edilen müze sergilerinin ya da eski devlet büyüklerinin endüstrideki dengidir. Yine de Guguk Kuşu, algımızı şaşırtıp etkilemeyi sürdürüyor.

Bu kendi dönemine, hatta dinozor dönemine ait bir film ama buna rağmen modasının geçtiği hissini vermiyor ve parti çizgilerini aşarak konuşuyor. Guguk Kuşu özgürlüğe, kendi kendine yetmeye ve kişisel mutluluğun peşinde koşmaya bayılır ve bu nedenle hem eski usul hippiler hem de en sağdaki Maga tipleri tarafından sevilir. Her iki taraf da filmin kendi değerlerini paylaştığını iddia edebilir. Her ikisi de kendini McMurphy'de görürken, diğer tarafı Hemşire Ratched gibi algılıyor.

Independent Türkçe, independent.co.uk/arts-entertainment