Ortadoğu ülkeleri neden Somali'ye gün geçtikçe daha fazla ilgi göstermeye başladı?

Etiyopya’nın Somaliland ile yaptığı anlaşma sonrası bölgede gerilimin tırmanma riski arttı

İllüstratör: Nash Weerasekera
İllüstratör: Nash Weerasekera
TT

Ortadoğu ülkeleri neden Somali'ye gün geçtikçe daha fazla ilgi göstermeye başladı?

İllüstratör: Nash Weerasekera
İllüstratör: Nash Weerasekera

Christopher Phillips

Dünyanın tüm dikkati halen Gazze Şeridi’ndeki savaş üzerindeyken, Kızıldeniz'in diğer yakasında medyanın gözünden kaçan bir kriz büyüyor. Bu kriz, yakında bölgeyi benzer şekilde istikrarsızlaştıracak.

Somali'den 1991 yılından bu yana fiili olarak bağımsızlığını sürdüren ayrılıkçı Somaliland Cumhuriyeti, henüz uluslararası toplum tarafından tanınmış değil. Ancak Somaliland ile komşusu Etiyopya arasında geçtiğimiz ocak ayı başlarında imzalanan mutabakat zaptı sonrasında bu durum değişecek gibi görünüyor. Herhangi bir deniz limanı olmayan Etiyopya, Berbera Limanı da dahil olmak üzere Somaliland’ın Kızıldeniz kıyılarına erişme ve askeri üs kurma karşılığında komşusunu tanıma sözü verdi.

İki ülke arasında yapılan anlaşmanın duyurulması, Etiyopya’yı ‘topraklarını resmi olarak parçalamaya yeşil ışık yakmakla’ suçlayan Somali’yi kızdırdı. Duyuru, Somali'nin toprak bütünlüğünü destekleyen ve aynı zamanda Etiyopya’nın Kızıldeniz’e erişme fırsatı yakalamasından endişe eden Mısır başta olmak üzere Ortadoğu'daki birçok ülkenin de tepkisini çekti.

Öte yandan Ortadoğu ülkelerinin bu tartışmaya ilgisi yeni değil. Bölgesel güçler, son on yıldır Somali siyasetine ve genel olarak Afrika Boynuzu bölgesine olan ilgilerini önemli ölçüde artırdı.

Somali ve Afrika Boynuzu'nda yalnızca Mısır'ın değil, Katar'ın, Türkiye'nin, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) ve hatta söz konusu ülkelerden biraz daha az da olsa Suudi Arabistan'ın, İran'ın ve İsrail'in özel çıkarları var.

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, anlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre sonra Kahire’ye ve Doha'ya gerçekleştirdiği ani ziyaretlerin yanı sıra anlaşmanın hayata geçirilmesini engellemek amacıyla Arap Birliği'ni (AL) acil toplantıya çağırması da bu özel çıkarların bir göstergesi. Ortadoğu ülkeleri, bir zamanlar Afrika Boynuzu bölgesinde yaşanan gerilimlerden ve çatışmalardan zarar gören ve Arapça konuşulan bir ülke olan Somali ile ilgilenmezken, ülke bugün Ortadoğu dış politikasının ve zaman zamanda rekabetin önemli bir sahası haline gelmiş durumda.

Körfez’deki birçok ülke, ABD’nin Somali'deki cihatçı militanlarla ilgili endişelerini paylaşıyordu.

Somali'de Ortadoğu

Somali, Ortadoğu'ya olan yakınlığına rağmen bölgesel güçler açısından geçmişte yüksek bir önceliğe hiç sahip olmadı. Somali, Ortadoğu bölgesiyle kültürel, dini ve dilsel bağları olduğundan 1974 yılında AL üyeliğine kabul edildi. Aynı bağlar, Katar'ın 1980'lerde Somali ile iş anlaşmaları geliştirmesine de katkıda bulundu. Öte yandan Somali’nin 1960 yılında bağımsızlığını kazanmasından bu yana ülke tarihinin büyük bölümünde onunla en fazla ilgilenen ve ülkede en fazla etkili olan dış güçler Ortadoğu ülkeleri değil, küresel güçler oldu.

Soğuk Savaş döneminde Somali'de iktidarı elinde bulunduran Marksist diktatörlük, Mogadişu'yu kapsamlı bir şekilde silahlandırdı ve 1977 yılında Etiyopya'ya yönelik talihsiz işgali başlatması için onu cesaretlendiren Sovyetler Birliği ile ittifak kurdu. Ancak savaş sırasında fırsatçı bir politika izleyen Moskova, tutum değiştirdi. Bu durum, Somali'nin yenilgisine ve sonunda da çöküşüne yol açtı. Ülke 1991 yılından sonra kaosa sürüklendi. Ülkede iç savaş çıkması, ABD’nin dikkatinin ona yönelmesini sağladı. ABD, eski Başkan George H.W. Bush'un ‘Yeni Dünya Düzeni’ planı çerçevesinde 1992 yılında Mogadişu'yu istikrara kavuşturmak için Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı görev gücünün liderliğini üstlendi.

sd vdf
Somalili muhalif milisler, Mogadişu'daki üslerine doğru yola çıkmadan önce, 7 Mayıs 2021 (AFP)

Ancak ABD, ağır kayıplar vermesi ve Somali’ye olan ilgisini kaybetmesi sonrası askerlerini bir yıllık görev süresinin ardından geri çekse de Somali, Washington'ın radarında kalmaya devam etti. ABD’de yaşanan 11 Eylül saldırılarından sonra Somali'de faaliyet gösteren radikal İslamcı milisler, eski Başkan George W. Bush'un 2002 yılında Sonsuz Özgürlük Operasyonu - Afrika Boynuzu (Operation Enduring Freedom – Horn of Africa/OEF-HOA) adlı askeri operasyonun başlatılması ve Somalili cihatçı milislerle mücadele için komşusu Cibuti'de bir askeri üs kurulması talimatı vermesinde rol oynadı. Beyaz Saray ayrıca, Mogadişu'da iktidara gelen İslamcı çizgideki İslami Mahkemeler Birliği (ICU) örgütünü ortadan kaldırmak amacıyla müttefiki Etiyopya'nın 2006 yılında Somali'yi işgalini destekledi.

İşgal, Ortadoğu’daki güçlerin Somali'ye daha güçlü müdahale etmesinin önünü açtı. Katar, işgalden önce İslam Mahkemeleri Birliği ile ilişkiler kurmuştu. Bu yüzden Somali’nin işgaline karşı çıksa da 2006 yılından sonra Somali’de Etiyopya ve Afrika Birliği (AfB) tarafından kurulan başkanlık sisteminde yer alan siyasal İslamcılarla ilişkilerini sürdürdü. Körfez’deki birçok ülke, ABD’nin Somali'deki cihatçı militanlarla ilgili endişelerini paylaşıyordu. 2000'li yılların sonlarında Somali'nin orta kesimlerinin ve güneyinin büyük bir bölümünü ele geçiren El Kaide bağlantılı eş-Şebab Hareketi’nin İslami Mahkemeler Birliği'ni desteklemesiyle bu endişelerin yersiz olmadığı kısa sürede anlaşıldı.

BAE ve Katar, Somali’de 2012, 2017 ve 2022 yıllarında gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde rakip adayları destekledi.

Ortadoğu’dan birçok ülke, uluslararası deniz taşımacılığı için stratejik öneme sahip bir bölge olan Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'nun hassas kıyılarında cihatçı gruplarla mücadele etmek ve istikrarı sağlamak amacıyla bölgede ilk kez büyük bir müdahaleye girişti. Bölgesel rakipler arasında gerilim artarken, Somali siyaseti beklenmedik şekilde bir savaş arenasına dönüştü. BAE ve Katar, Somali’de 2012, 2017 ve 2022 yıllarında gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde rakip adayları destekledi ve bu adayların seçim kampanyalarına kaynak aktardı. Hem BAE hem de Katar, özellikle Somali'nin 2011 yılında şiddetli bir kıtlık yaşamasının ardından ülkeye önemli miktarlarda yardım gönderdi, altyapı projelerine yatırım yaptı ve Somali ordusunun eğitimine yardım etti. Aynı rolü Türkiye de oynadı. Ankara, 2017 yılında Somali'ye ihracat yapan en büyük beşinci ülke haline geldi. Bunun yanında Türkiye, yardım programları aracılığıyla Somali’de yeni hastaneler, okullar ve yollar inşa etti. Türk şirketleri, Mogadişu Limanı’nın ve Uluslararası Havaalanı’nın geliştirilmesi için yapılan birçok ihaleyi kazandı.

Bir yandan Katar ile Türkiye, diğer yandan BAE arasında 2000'li yılların ortalarında giderek artan rekabet, 2017’de Katar'ın desteklediği cumhurbaşkanı adayının seçimleri kazanmasıyla BAE'nin Somali'den geçici olarak önemli ölçüde geri çekmesine neden oldu. Böylece Abu Dabi'nin Somaliland'a olan ilgisi arttı. Bölge, 1980'li yılların sonunda Somali devletine karşı isyan bayrağı çekmiş, ancak Mogadişu demir yumrukla isyanı bastırmıştı.

sdvfsv
Etiyopya ile ayrılıkçı Somaliland bölgesi arasında imzalanan liman anlaşmasının ardından Mogadişu’daki Eng. Yariisow Stadyumu’nda düzenlenen Somali hükümetine destek gösterisi sırasında Somali bayrağını dalgalandıran kız öğrenciler, 3 Ocak 2024 (AFP)

Mogadişu, 1991 yılında kaosa sürüklenince (Somaliland'ın başkenti) Hargeisa, neredeyse eski İngiliz kolonisi dönemdeki sınırlar içinde bağımsızlığını ilan etme fırsatı yakaladı. Uluslararası toplumdan hiçbir taraf, Somaliland’ın Somali’den ayrılmasını kabul etmese de Somali, bölgeyi geri alamayacak kadar zayıftı. Çeşitli dış güçlerle sahip olduğu gayrı resmi ilişkilerden yararlanan Hargeysa, demokratik bir hükümet kurmayı başardı.

Bahsi geçen dış güçlerden biri, Mogadişu ile arasında çok eskilere dayanan bir düşmanlığa sahip olan ve Somali'nin ‘Balkanlaştırılmasını’ memnuniyetle karşılayan Etiyopya'ydı. Addis Ababa, 2016 yılında Somaliland bölgesindeki Berbera Limanı’nı geliştirmesi için BAE’ye baskı yaptı ve bunda başarılı oldu. Aynı zamanda Hargeysa ile Abu Dabi arasında daha yakın ilişkiler kurulmasına yardım etti. Anlaşma sonucunda Dubai merkezli Dubai Port World Şirketi otuz yıllığına limanı kiraladı. Anlaşmada BAE’nin Yemen'deki savaşın en yoğun olduğu dönemde inşa etmeye başladığı bir askeri ve deniz üssünün kurulmasını içerse de savaş sona erince BAE, üslerin inşasını iptal etme kararı aldı. 2017 yılında Somali'ye yönelik müdahalelerinden geri adım atan BAE, Somaliland ile askeri işbirliğini güçlendirdi ve sahil güvenlik, polis kuvvetleri ve güvenlik servislerinin eğitilmesi alanlarında Hargeysa’ya yardımcı oldu.

Addis Ababa uzun süredir halkın ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla denize erişim yolları arıyordu.

2024 krizi

Somaliland ile Etiyopya arasında bu yılın başlarında yapılan anlaşma, ilişkilerinin daha uzun yıllar devam edeceğine ve hem diplomatik hem de stratejik angajmanlarında büyük bir değişimin olacağına işaret ediyor. Esasında Etiyopya, 1991 yılında Somali'den bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana Somaliland’ın yakın bir müttefiki olmaya devam etti. Etiyopya, Somali'nin parçalanması karşısında memnuniyetini gizlemezken, Somaliland'ın ona sağladığı Kızıldeniz'e erişim imkanına da büyük değer veriyor. Çünkü Etiyopya, Eritre'nin 1991 yılında bağımsızlığını kazanmasıyla denize erişimini kaybetti.

Etiyopya, o tarihten bu yana ticaretinin büyük kısmını, dar bir geçiş noktası olan Cibuti Limanı üzerinden gerçekleştiriyordu. Addis Ababa, 120 milyonluk nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla uzun süredir denize erişim yolları arıyordu. Aslında Berbera Limanı’nın geliştirilmesini istemesinin arkasında Cibuti'ye alternatif bir liman bulmak yatıyordu. BAE, Berbera Limanı’nı Etiyopya sınırına bağlayan 400 milyon dolarlık bir yolun inşasını finanse etmeye yardımcı olarak Addis Ababa’nın işini oldukça kolaylaştırdı. Fakat Etiyopya, ticaret amaçlı isteklerinin ötesine geçip Somaliland kıyısında bir askeri üs inşa etmeyi içeren bir anlaşma imzalaması ve bunun karşılığında komşusunun bağımsızlığını tanıma sözü vermesi yeni bir durum. Bu durum da Somali’nin ve Ortadoğu'daki müttefiklerinin öfkeli tepkisine neden oldu.

sdvfdsv
Fotoğraf: Shutterstock

Öte yandan Somali, söz konusu anlaşmanın imzalanmasından sonra yalnızca Ortadoğu'daki müttefiklerinden yardım istemedi. Avrupa Birliği (AB) anlaşmayı kınarken, ABD endişelerini dile getirdi. Doğu Afrika (Afrika Boynuzu) Bloku Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ise gerilimin tırmanmasının önlenmesi çağrısında bulunmak üzere Uganda'da acil bir zirve düzenledi. Ancak yine de Ortadoğulu aktörler, Somali'nin anlaşmaya karşı mücadele planlarında önemli bir rol oynadı. Somali ayrıca anlaşmanın duyulmasından iki hafta sonra acil olarak AL Dışişleri Bakanları Toplantısı düzenlenmesi çağrısında bulundu. AL Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt, toplantıda Arap Birliği’nin Somali'nin egemenliğini desteklediğini vurguladı. Uzun süredir müttefik olan Türkiye ve Katar da vakit kaybetmeden Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'a desteklerini açıkladı.

Ancak Katar, BAE ve Türkiye'nin aksine Somali’yi en çok destekleyenlerden biri Mısır oldu.

İsrail şu an Gazze Şeridi’ndeki savaşla meşgul olduğundan Etiyopya ile Somali arasındaki gerilime müdahale edemiyor.

Mısır, önce kendi iç sorunlarına, ardından da Afrika Boynuzu'ndaki komşusu Sudan'a odaklandığından 2010 yılına kadar Somali'yle fazla ilgilenmedi. Ancak son yıllarda askeri destek verilmesi de dahil olmak üzere Somali’ye yönelik müdahalelerini yoğunlaştırdı.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Etiyopya ile Somaliland arasındaki anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'la yaptığı telefon görüşmesinde desteğini ifade etmiş, beş gün sonra da Mısır'dan bir heyeti Mogadişu'ya göndermişti. Sisi, daha sonra Somali’nin egemenliğinin Mısır için ‘kırmızı çizgi’ olduğunu söyledi. Ancak Mısır'ın Somali’nin egemenliğinden daha büyük endişeleri var.

Prensipte uzun süredir Afrika'daki her türlü ayrılıkçı harekete karşı çıkan Mısır, kendi devletlerini zayıflatabilecek bir emsal oluşturacağından korkan diğer birçok sömürge sonrası devletin paylaştığı endişelere sahip. Mısır, daha spesifik olarak Somali konusunda ise Süveyş Kanalı tarafından güvence altına alınan hayati kazanımlarını tehdit eden Kızıldeniz'deki istikrarsızlıktan zaten endişeli. Ayrıca, Etiyopya'nın halihazırda güvenlik durumu kırılgan olan denizlerde daha fazla deniz gücüne erişmesini istemiyor. Bunun yanında Kahire ile Addis Ababa arasında, Etiyopya’nın Mavi Nil Nehri üzerinde inşa ettiği Büyük Rönesans Barajı (Hedasi) konusunda da fiili bir anlaşmazlık söz konusu. Kahire, tüm çabalarına rağmen Addis Ababa'yı, Mısır'ın su güvenliğine büyük bir tehdit oluşturan projeden vazgeçiremedi.

dcfvdf
İsrail'e ait bir F-16 savaş uçağı, İsrail'in Gazze Şeridi sınırı yakınlarında gökyüzüne işaret fişekleri fırlatırken, 24 Şubat 2024 (Reuters)

Öte yandan BAE, Somaliland ile Etiyopya arasında yapılan anlaşma karşısında nispeten sessiz kaldı. Son yıllarda, Addis Ababa ile onun baş düşmanı Asmara arasında 2018 yılında imzalanan barış anlaşmasına arabuluculuk yapan BAE, Etiyopya ile daha da yakınlaştı. Aynı zamanda Somaliland ile yakın ticari ilişkilere sahip olan BAE, daha önce de belirtildiği gibi, Berbera Limanı ile ilgili çeşitli anlaşmalar imzalayarak Hargeysa’yı gayri resmi olarak tanıdı. Ancak bu, müttefiki Etiyopya’nın eylemlerinin güçlü bir şekilde savunulması ya da AL üyesi olan Somali’nin güçlü bir şekilde desteklenmesi anlamına gelmedi.

Bu göreceli tarafsızlık, BAE'nin değişen jeopolitik koşullarını yansıtıyor olabilir. BAE’nin Somaliland'a yönelik ilk müdahalesi, adayı kısa bir süre önce Somali’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan Katar'la bölgesel rekabetinin doruğa çıktığı bir dönemde de olsa Abu Dabi'nin Doha ile ilişkilerinde artık tansiyon daha düşük. Esasında BAE, 2022 yılında Somali'de Hasan Şeyh Mahmud'u desteklemişti. Hal böyle olunca ve BAE'nin her iki tarafta da çıkarları varken karşı tarafı tutması stratejik açıdan akıllıca olmayabilir.

Öte yandan bölge İsrail’in de radarında. İsrail, geçmişte Kızıldeniz'e kıyısı olan tek Arap olmayan ülke olarak mevcut statüsünü korumak istiyordu. İsrail, İran'ın geçmişte Hamas'a malzeme tedariki için Eritre ve Sudan üzerinden deniz yolunu kullanması nedeniyle endişeliydi. Bu yüzden 1960'lı ve 1970'li yıllardan beri yakın işbirliği içinde olduğu Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişme ihtimalini memnuniyetle karşılamış, ancak sessizliğini korumuş olabilir. Ancak İsrail şu an Gazze Şeridi’ndeki savaşla bölgeye müdahale edemeyecek kadar meşgul ve muhtemelen ya kısmen ya da tamamen bölgede gözlerden uzak olacak.

Somali, 2000'li yıllardan itibaren Ortadoğu ülkelerinin müdahaleleriyle daha istikrarlı bir ülke haline geldi.

Tırmanış faktörleri mi yoksa sakinlik faktörleri mi?

Somaliland-Etiyopya anlaşmasının yarattığı krize dahil olan ülke sayısı göz önüne alındığında Ortadoğu ülkelerinin Somali'ye müdahalesinin şiddet olaylarının tırmanma riskini artırdığı sonucuna varılabilir. Son olarak Mısır Cumhurbaşkanı Sisi'nin Somali’nin egemenliğini Mısır’ın ‘kırmızı çizgi’ olarak nitelendirmesiyle, dış aktörlerin krizi nasıl militarize edebileceğini görmek kolay. Fakat yine de mesele tam olarak bu da değil. Somali'nin 2000'li yıllardan itibaren Ortadoğu ülkelerinin müdahaleleriyle daha istikrarlı bir ülke haline geldiği söylenebilir. Somali, her ne kadar eş-Şebab Hareketi henüz yenilgiye uğratılmamış ve halen istikrara kavuşmamış olsa da son on yılda, önceki otuz yıla kıyasla çok daha fazla yabancı yatırım çekti. Bu da en azından başkent Mogadişu'da bir dereceye kadar istikrarın sağlanmasına katkıda bulundu. BAE, Katar, Türkiye ve diğer ülkeler, seçimlerde farklı adayları desteklemiş olsa da bu ülkelerin hiçbiri, başka bazı ülkelerde olduğu gibi rakip silahlı grupları desteklemeye başvurmadı.

BAE, Etiyopya ile Eritre arasındaki arabuluculukta hayati bir rol oynadı. Bu da Ortadoğu ülkelerinin işlevsiz olmak şöyle dursun, istikrarı teşvik etme potansiyeline sahip olduğunu gösteriyor. Mevcut krizde de aynısı olabilir. Çağımızın aktörleri üzerinde giderek artan Ortadoğu ülkelerinin müdahaleleri, gerilimleri artırabildiği kadar bu gerilimleri kolayca yatıştırmaya da yardımcı olabilir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.


Birinci Suudi Devleti mührü: Resmen tanınma ve idari belgeler

Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)
Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)
TT

Birinci Suudi Devleti mührü: Resmen tanınma ve idari belgeler

Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)
Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)

Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Dr. Faris bin Muteb el-Meşrafi, Suudi Arabistan’ın ‘Kuruluş Günü’nde ciddi tarih yazımının olayları anlatmak veya başlangıçları yüceltmekle sınırlı olmadığını, daha çok devletin araçlarını, yetkililerin nasıl düşündüklerini, kendilerini nasıl tanımladıklarını ve siyasi ve idari varlıklarını nasıl kullandıklarını ortaya koyan küçük işaretleri ispat etme eğiliminde olduğunu vurguladı. Bu araçlar arasında mühür, devlet kavramını tek bir eser içinde özetleyen, anlam açısından zengin bir materyal belge olarak öne çıkıyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan Dr. Meşrafi, “Mühür, siyasi ve idari bağlamından ayrı görülemeyeceğinden yapısını ve ifadesini incelemek, onu üreten devletin doğasını daha derinlemesine anlamanın kapısını açar. Birinci Suudi Devleti’nin üçüncü imamı olan İmam Suud bin Abdulaziz'e (ö. 1229 H/1814 M) atfedilen mühür, 13. yüzyılın ilk on yılında Şam Valisi’ne hitaben yazılmış bir mektup da dahil olmak üzere resmi yazışmaları tasdik etmek için kullanıldı. Mühürün ortasında, ‘Abdullah Suud bin Abdulaziz’ ve hicri 1223 tarihi yazarken bütünlük ve kesinlik ifade eden dairesel bir çerçeve bulunuyor. Mühür, süs amaçlı değil, resmi tanıma amacıyla yapılmıştır. Mühürün varlığı, kararlarını ve yazışmalarını belgelendirmesi gereken merkezi bir otorite ve temsil bilincine sahip bir idare olduğunu gösteriyor. Mühürlenmiş her mektup, dolaylı olarak şunu belirtir: Bu, kendi adına konuşan bir devlet ve bir meşruiyet sistemidir. Mektubun gücü, yalnızca içeriğinden değil, üzerine basılan mühürden de kaynaklanıyor” dedi.

rgtbgrt
Kanuni Sultan Süleyman'ın altın ve mavi mürekkeple yazılmış tuğrası (1520 –1566 yılları arasında hüküm sürdü)

Dr. Meşrafi, ‘Abdullah Suud bin Abdulaziz’ ifadesinin kişisel boyutunu aşarak siyasi meşruiyet diline girdiğini, ‘Abdullah’ kelimesinin seçilmesinin dini otoriteden ayrılamaz bir otorite anlayışını yansıttığını, liderliğin siyasi bir ayrıcalık değil ahlaki bir görev olarak sunulduğunu belirtti. Dr. Meşrafi’ye göre bu dil kendiliğinden ortaya çıkan bir dil değil, siyasi iktidarın ahlaki meşruiyet olmadan eksik olduğunu ve devletin inanç sisteminin ötesine geçmediğini, aksine bu sistem içinde işlediğini savunan bir yönetim modelinin ifadesiydi.

Mühürün hem içeride hem de dışarıda devlet işlevleri

Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı, mührün yerel alanın dışındaki Şam Valisi’ne yazılan mektuplarda da kullanıldığını öğrendiğimizde mührün öneminin kat kat arttığını vurguluyor. Burada mühür, dış siyasi ilişkilerin bir aracı haline gelirken erken dönem Suudi devletinin, o dönemin siyasi yazışmalarında kabul gören resmi bir dilde iletişim kuran, hitap eden ve kendini tanıtan bir siyasi aktör olarak kendinin farkında olduğunu gösteriyor. Zira mühür, sadece iç kullanım için değil, aynı zamanda yurtdışında da egemenliğini ifade ediyordu.

Aynı zamanda, mühürde hicri tarihin bulunması resmi bir ayrıntı değil, idari işlerin ‘zamansallaştırılmasının’ bir göstergesi olduğuna dikkati çeken Dr. Meşrafi, “Belgelerine tarih ekleyen bir devlet, sıra, öncelik ve argümantasyonun önemini kabul eden ve siyasi eylemin zamana bağlı olmadan tamamlanamayacağını anlayan bir devlettir. Burada, Birinci Suudi Devleti’nin idari zihniyetinin ilk belirtilerini görüyoruz” diye konuştu.

Dr. Meşrafi, mührü çağdaş bölgesel bağlamında ele alarak, İmam Suud bin Abdulaziz'in mührünün öneminin, 18’inci yüzyıl sonu ve 19’uncu yüzyıl başlarında çağdaş İslam devletlerinin mühürleriyle karşılaştırıldığında daha net hale geldiğini açıkladı. Osmanlı İmparatorluğu'nda padişahlık mührünün, padişahın adını ve unvanlarını görsel olarak yoğun bir formülasyonla taşıyan ve prosedürel boyutun ötesinde imparatorluk statüsünü ve idari hiyerarşiyi vurgulayan son derece sembolik bir işleve sahip olan bileşik bir egemenlik imzası olarak kullanıldığını söyleyen Dr. Meşrafi, dolayısıyla mührün -o dönemin dilinde- belgeleme aracı olduğu kadar egemenliğin görsel bir ifadesi haline geldiğini belirtti. Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı, benzer şekilde, Kaçar Hanedanlığı İran'ında resmi mühürler, Şah'ın adı ve unvanlarıyla ilişkilendirilmiş görünür ve kişisel markalaşma ve kraliyet meşruiyetinin açık bir varlığıyla, mührü tarafsız bir idari kontrol aracından ziyade hükümdarın prestijinin bir uzantısı ve devletin sembolik temsili haline getirdiğinin altını çizdi.

Dr. Meşrafi, Mısır'da Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın idaresi döneminde, idari modernleşmenin ilk belirtilerinin görülmesine rağmen, resmi mührün sadece bir mühür olarak değil, padişahın Osmanlı valisi olarak ait olduğu egemen yapıdan da kaynaklanan bir otorite ve statü dilinde işlevini sürdürdüğünü belirtti.

Dr. Meşrafi’ye göre Mehmed Ali Paşa ‘Abdullah Mehmed Ali’ formülünü kullandığında bile, bu ifade meşruiyetin temel tanımı olarak değil, Osmanlı yazım gelenekleri içinde usule ilişkin bir formalite olarak işlev görüyordu. Bu aynı zamanda mührün tonunu yumuşattı, ancak hükümdarın konumunu ve işlevini tanımlayan resmi unvanlar ve rütbeler sistemi aracılığıyla, örneğin Osmanlı idari ve askeri hiyerarşisinde yüksek bir rütbe olan ‘paşa’ unvanı ve ‘Mısır Valisi’ unvanı gibi protokol ifadeleri dışında, tanınmış yasal ve egemen unvanı olarak kullanıldı. Bu yüzden Mısır örneğinde mühür, bir belge aracı olduğu kadar siyasi statünün bir beyanı olarak da kalır ve hükümdarın konumunun ve işlevinin belirlendiği üst otorite sisteminden ayrılamaz.

scdfergthy
Sultan 2. Abdulhamîd Han’ın tuğrası (1861–1978 yılları arasında hüküm sürdü)

Bu modellerin aksine Suudi mührünün farklı bir formüle sahip olduğunu vurgulayan Dr. Meşrafi’ye göre ‘Abdullah Suud bin Abdulaziz’ ifadesi ve hicri tarih, sembolik gösteriler veya abartılı unvanlar olmadan ve devletin kendi çerçevesi dışındaki daha yüksek bir egemenliğe atıfta bulunmadan resmi tanınma ve idari belgeleme işlevini yerine getirmek için yeterli. Burada mühür, statü beyanından ziyade bir devlet aracı olarak işlev görür ve sembollerin ekonomisi, temsilin netliği ve idari kontrol üzerine kurulu bir egemenlik modelini vurgular. Bu, Birinci Suudi Devleti’nin doğasını ve erken oluşum mantığını anlamada önemli bir farktır, çünkü bu devlet kendini sadece sembollerin ihtişamıyla değil, işlevi ve uygulamalarıyla tanımlıyor.

Mühür ve Birinci Suudi Devleti’ndeki işlevi

Dr. Meşrafi, bu bölgesel karşılaştırma çerçevesinde İmam Suud bin Abdulaziz'in mührünün yalnızca izole bir idari belge olarak yorumlanamayacağını, aksine Birinci Suudi Devleti’nin işlevi bağlamında anlaşılması gerektiğini belirtti. Bu devlet, törensel veya sembolik bir varlık olarak değil, kontrol, uygulama, güvenlik ve iç ve dış ilişkilerin düzenlenmesi ile ilgilenen bir otorite olarak kurulmuştu.

Mührün tasarımının sadeliği, unvanların azlığı ve hicri takvimle birlikte kullanılması, iktidarı egemenliğin bir göstergesi olarak değil, sorumlu bir görev olarak gören bir devletin unsurları olduğunu belirten Dr. Meşrafi, “Sembollerini en aza indiren bir devlet, retorikten çok eylemi, süslemeden çok organizasyonu ve temsilden çok işlevi önceliklendiren bir devlettir. Dolayısıyla mühür, imamın şahsının bir işareti olarak değil, tarih yazan, iletişim kuran, yükümlülükler getiren ve kayıt tutan bir devletin aracı olarak okunur” ifadelerini kullandı.

Bu anlamda, İmam Suud bin Abdulaziz'in mührünün, Birinci Suudi Devleti’nin, sergilediği değil, yaptıklarıyla kendini tanımlayan ve sadece sembolik ihtişamla değil, idari ve hukuki kontrol yoluyla varlığını ortaya koyan, eylem halindeki bir devlet olduğu gerçeğinin kanıtı haline geldiğini vurgulayan Dr. Meşrafi, Kuruluş Günü’nde bu mührü anmanın, eski bir kalıntıyı kutlamak değil, Suudi devletini meşru ve siyasi temsil bilincine sahip organize bir varlık olarak şekillendiren anı bilinçli bir şekilde okumak olduğunun altını çizdi. Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı’na göre mühür böylece, ‘işte bir devlet ve işte kendini tanıyan ve varlığını nasıl ortaya koyacağını bilen bir otorite var’ diyen tarihi bir tanık haline geliyor.


Suudi Arabistan ‘Kuruluş Günü’nü kutluyor: Bugün, geçmişin uzantısıdır

Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (SPA)
Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (SPA)
TT

Suudi Arabistan ‘Kuruluş Günü’nü kutluyor: Bugün, geçmişin uzantısıdır

Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (SPA)
Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (SPA)

Suudiler bugün, İmam Muhammed bin Suud'un 22 Şubat 1727 tarihinde Dir'iya'da Birinci Suudi Devleti’ni kurmasının 299’uncu yılını kutluyor.

Suudi liderler, bu tarihi olayda liderler ve üst düzey yetkililerden çok sayıda tebrik ve iyi dilek mesajı aldı.

Kuruluş günü, Suudi devletinin derin tarihi köklerini ve yaklaşık üç yüzyıldır devam eden kesintisiz genişlemeyi ve ayrıca ulusal kimliğe duyulan gururu ve devletin varlığını koruyan ve kuruluşundan itibaren güvenliğini ve ilerlemesini sağlayan liderlikle olan bağı temsil ediyor. Bu liderlik, Kral Salman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens ve Başbakan Muhammed bin Selman bin Abdulaziz’in yönetimi döneminde başlatılan ‘2030 Vizyonu’ ile devam ediyor.

Şarku’l Avsat, tarihi kayıtları inceleyen ve bu vesileyle vurgulanmaya değer tarihi açıları seçen araştırmacılarla ve uzmanlarla görüştü. Bu görüşmeler, sözlü tarihin önemine, savaşta kadınların rolüne ve Birinci Suudi Devleti döneminde mührün anlamı ve sembolizmine dair incelemeler şeklinde gerçekleşti. Ayrıca, tarihte Dir'iya'da ekonomi ve istikrarın ilk kez bir araya gelmesi de ele alındı.

Kral Suud Üniversitesi’nden tarih profesörü Dr. Fatıma el-Kahtani, kadınların dayanıklılığı üzerine bir sunum yaptı ve bunun askeri alanla sınırlı olmadığını, sosyal alana da uzandığını vurguladı.

Suudi Arabistan Tarih Derneği Genel Sekreteri Dr. Hala el-Mutairi, Suudi Arabistan’ın kuruluşunun ilk aşamalarında siyasi ve ekonomik istikrarın sağlandığını ve İmam Muhammed bin Suud'un Dir'iya'yı mal ve ürünlerin ticaretine elverişli bir ortama dönüştürdüğünü vurguladı. İmam Muhammed bin Suud'un ekonomik faaliyetlerin sürekliliğini sağlamak ve çalışma ve üretim değerlerini yerleştirmek için gerekli temelleri attığını belirten Dr. Mutairi, ekonomik istikrarı dini ve ahlaki bağlılıkla ilişkilendirdi.