Mısır'da 30 Haziran’ın yıldönümü… Türkiye ile uzlaşmayla sonuçlanan dengeli dış ilişkilerhttps://turkish.aawsat.com/5035589-m%C4%B1s%C4%B1rda-30-haziran%E2%80%99%C4%B1n-y%C4%B1ld%C3%B6n%C3%BCm%C3%BC%E2%80%A6-t%C3%BCrkiye-ile-uzla%C5%9Fmayla-sonu%C3%A7lanan-dengeli-d%C4%B1%C5%9F-ili%C5%9Fkiler
Mısır'da 30 Haziran’ın yıldönümü… Türkiye ile uzlaşmayla sonuçlanan dengeli dış ilişkiler
Mısır ordusuna ait bir helikopter, 2014 yılında Kahire'nin Tahrir Meydanı'nda düzenlenen Sisi yanlısı gösterinin üzerinde uçuyor. (EPA)
Mısır'da 30 Haziran’ın yıldönümü… Türkiye ile uzlaşmayla sonuçlanan dengeli dış ilişkiler
Mısır ordusuna ait bir helikopter, 2014 yılında Kahire'nin Tahrir Meydanı'nda düzenlenen Sisi yanlısı gösterinin üzerinde uçuyor. (EPA)
Mısır'ın dış politikası 30 Haziran 2013'teki ayaklanmadan bu yana geçen 11 yılda Afrika Birliği (AfB) üyeliğinin dondurulması, yardımların kesilmesi, bölgesel ve uluslararası eleştiriler gibi pek çok engelle karşılaştı. Ancak analistlere göre izlenen ‘dengeli yol’, krizlerin sıfırlanmasına ve hatta bölgedeki kilit dosyalarda Mısır’ın uluslararası rolünün artmasına katkıda bulundu.
Şarku’l Avsat'ın görüştüğü uzmanlara göre Mısır'ın söz konusu krizlere yönelik dış politikası, 2023 yazında Türkiye ile uzlaşmayla sonuçlanmadan önce, karşılıklı saygı ve içişlerine karışmama temelinde Rusya ve Çin'e doğru ‘doğuya dönmek’ başta olmak üzere rolünü yeniden tesis etmeye yönelik bir strateji izledi.
2014 yılında Mısır makamları tarafından ‘terör örgütü’ olarak yasaklanan Müslüman Kardeşler'e mensup olan merhum Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin iktidarını deviren 30 Haziran ayaklanmasının ardından Mısır, ilki 5 Temmuz'da AfB'nin Katar ve Türkiye ile pozisyon farklılıkları nedeniyle üyeliğini askıya aldığını açıklaması olmak üzere çeşitli krizlerle karşı karşıya kaldı.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, 30 Haziran’ın yıldönümü vesilesiyle daha önce yaptığı bir konuşma sırasında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır ve Türkiye 10 yıl süren gerginliğin ardından Temmuz 2023'te büyükelçilik düzeyinde ilişkilere geri döndü. Katar ile ilişkiler ise yıllarca süren medya çatışmaları ve bazıları resmi olan eleştirilerin ardından düzeldi.
Engellervekrizler
Sınırlarının güneyinde Sudan, doğusunda Gazze Şeridi ve batısında Libya yanarken, Mısır bu krizleri sona erdirmek için arabuluculuk rollerini, temaslarını ve turlarını sürdürüyor. 2022'de patlak veren Ukrayna-Rusya savaşı sırasında Kahire'nin Moskova, Washington ve Avrupa Birliği (AB) ile ilişkileri, Batı ile Rusya arasındaki farklılıklara rağmen, bu çatışmanın neden olduğu ekonomik krizleri aşmak için dengeli bir şekilde devam etti.
Mısır Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Üyesi Mecdi Aşur, ‘Mısır'ın bölgede bir terörizm ve istikrarsızlık yuvasına dönüşeceğine dair uluslararası ve bölgesel korkularla gölgelenen, Müslüman Kardeşler’in feshedildiği dönemdeki dış durumunu hatırlama’ çağrısında bulundu.
Mısır Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Korgeneral Usame Askar, daha önce Ankara'ya yaptığı bir ziyaret sırasında resmi törenle karşılandı. (Mısır Askeri Sözcüsü)
Aşur, “30 Haziran'dan sonra devletin izlediği yol, Afrika'da başarılı dış ilişkiler kurmak, Gazze dosyası, Sudan ve Libya'daki krizlerin sona erdirilmesine katkıda bulunmak ve engellere rağmen Doğu ve Batı ile dengeli ilişkiler kurmak konusunda başarılı oldu” dedi.
Mısır eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Muhammed Hicazi ise Şarku’l Avsat'a verdiği röportajda, Mısır'ın dış politikasının bu engelleri aşmadaki başarısının temellerini ortaya koydu. Hicazi, “Mısır'ın 30 Haziran'dan bu yana izlediği dış politika karşılıklı saygı, ülkelerin iç işlerine karışmama ve komşu ülkelerin istikrarını koruma üzerine kurulu kuralları benimsedi. Bu politika özellikle Türkiye gibi ilişkilerin gergin olduğu ülkelerle başarılı oldu” ifadelerini kullandı.
Hicazi'ye göre Mısır'ın söz konusu politikaları, ülkenin dış ilişkilerinin ilerlemesine ve Türkiye ile ilişkilerinin düzelmesine katkıda bulundu. Hicazi, ‘30 Haziran devriminden 11 yıl sonra Mısır'ın Rusya, ABD, Hindistan, Güney Kore ve Türkiye ile stratejik ilişkileri olduğunu’ belirterek “Tüm bunlar Mısır'ın dengeli dış politikaları olmadan başarılamazdı” dedi.
‘Yabancılaşma’ ileyüzleşmek
Şarku’l Avsat'a açıklamalarda bulunan uluslararası ilişkiler profesörü Dr. Tarık Fehmi, ‘Mısır'ın 30 Haziran'dan sonra, o dönemde kendisine yanlış bir vizyonla bakan bazı dünya ülkeleriyle yaşadığı yabancılaşma durumuna rağmen, konumuna geri dönmeyi ve bölgesel ve uluslararası bir ayak izine sahip olmayı başardığına’ inanıyor.
Fehmi, “Mısır, 30 Haziran’dan sonra konumunu yeniden kazanmasında etkili olan iki yeni dış politika çevresi inşa etmeyi başardı. Bunlardan ilki Çin, Rusya ve diğerleriyle doğuya yönelmek, ikincisi ise 2019'da bir gaz forumu başlatarak ve Afrika'daki varlığını güçlendirmenin yanı sıra başta Kıbrıs ve Yunanistan olmak üzere Avrupa ile ilişkileri güçlendirerek pekiştirilen Doğu Akdeniz'di” dedi.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Kahire'de ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile gerçekleştirdiği önceki görüşmelerinden birinde (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Söz konusu başarıyı, ‘Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi'ye ve onun ilişki ve temaslarına dayanan cumhurbaşkanlığı diplomasisinin rolüne’ bağlayan Mısırlı akademisyen “Mısır’ın dengeli ve ılımlı diplomasisi ve gerçekçi stratejisi nedeniyle Türkiye ve Katar, Mısır ile ilişkilerini yeniden kurdu” ifadesini kullandı.
Ortakpaydalar
El-Ahram Siyasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde Türkiye uzmanı olan Kerem Said, ‘Mısır'ın dış politika yörüngesinin son halkası olan Türkiye-Mısır ilişkilerinin Temmuz 2023'te yeniden güçlenmesinin, Mısır'ın stratejik denge, ortak çıkarlar ve ihtilaflı konuları sıfırlama ilkesini benimsemesi sayesinde olduğu’ görüşünde.
Ankara ile ilişkilerin kesilmeden düşük seviyede devam ettiğini ve her iki ülkenin de ticari bağlarını koruduğunu belirten Said, Şarku’l Avsat'a verdiği demeçte, “Sadece Mısır'da değil, Tunus, Libya ve diğer ülkelerde de siyasal İslam'ın gerilemesi ve bölgesel gelişmeler ve çatışmalardan kaynaklanan ortak paydaların varlığı ile iki ülkeyi yakınlaşmayı güçlendirmeye iten verimli bir ortam vardı” dedi.
Enerji Ajansı: Üye ülkeler rezervlerden 400 milyon varil petrolün serbest bırakılması konusunda anlaştılarhttps://turkish.aawsat.com/ekonomi%CC%87/5250078-enerji-ajans%C4%B1-%C3%BCye-%C3%BClkeler-rezervlerden-400-milyon-varil-petrol%C3%BCn-serbest
Enerji Ajansı: Üye ülkeler rezervlerden 400 milyon varil petrolün serbest bırakılması konusunda anlaştılar
İngiltere'nin kuzeydoğusundaki South Killingholme yakınlarında bulunan ve Phillips 66 tarafından işletilen Humber rafinerisi (AFP)
Uluslararası Enerji Ajansı, 32 üye ülkesinin stratejik rezervlerinden 400 milyon varil petrolü piyasaya sürme konusunda oybirliğiyle anlaştığını duyurdu.
Bu hamle, kurumun tarihindeki en büyük stratejik rezerv salınımını temsil ediyor.
Kurumun icra direktörü Fatih Birol, Ortadoğu'daki devam eden çatışmaların küresel enerji piyasaları üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğunu belirterek, doğalgaz arzı açısından en çok etkilenen bölgenin Asya olduğunu vurguladı.
Harg Adası... İran’ın ‘dünyanın vurmaktan korktuğu’ zayıf noktasıhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5250065-harg-adas%C4%B1-i%CC%87ran%E2%80%99%C4%B1n-%E2%80%98d%C3%BCnyan%C4%B1n-vurmaktan-korktu%C4%9Fu%E2%80%99-zay%C4%B1f-noktas%C4%B1
Harg Adası... İran’ın ‘dünyanın vurmaktan korktuğu’ zayıf noktası
İran’ın Harg Adası’nın uydu görüntüsü (AFP)
ABD ve İsrail’in İran içindeki hedeflere yönelik yoğun saldırılarına rağmen, İran petrol ihracatının en önemli merkezi olan Harg Adası şu ana kadar saldırıların dışında kaldı. Uzmanlar, adanın hedef alınmasının küresel enerji piyasalarında ciddi bir çöküşe yol açabileceği uyarısında bulunuyor.
Harg Adası, Arap Körfezi’nde bulunan ve uzunluğu yaklaşık 8 kilometre olan mercan kökenli bir ada. İran ana karasından yaklaşık 43 kilometre uzaklıkta yer alıyor. Ülkenin orta ve batı bölgelerindeki petrol sahalarından gelen boru hatlarının son noktası olan ada, İran petrol ihracatının ana terminali konumunda. Tesisler ilk olarak ABD’li petrol devi Amoco tarafından inşa edilmiş, ancak 1979’daki İran Devrimi sonrasında İran’ın kontrolüne geçmişti.
İran’ın petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ı bu adadan gerçekleştiriliyor. Adadaki tesisler normalde günde 1,3 ila 1,6 milyon varil petrol sevkiyatı gerçekleştiriyor. Ancak yatırım bankası JPMorgan’a göre İran, ABD öncülüğünde olası bir saldırıya karşı önlem olarak şubat ortasında sevkiyat hacmini günde 3 milyon varile çıkardı. Banka ayrıca Harg Adası’nda yaklaşık 18 milyon varillik ek petrol stokunun bulunduğunu belirtti.
Washington’da adaya yönelik çeşitli senaryoların da gündeme geldiği ifade ediliyor. Axios internet sitesinin cumartesi günü yayımladığı bir habere göre ABD’li yetkililer, adanın askeri kontrol altına alınması seçeneğini de değerlendirdi.
George W. Bush döneminde Pentagon’da İran ve Irak konularında kıdemli danışmanlık yapan Michael Rubin, geçen hafta Beyaz Saray yetkilileriyle bu fikri görüştüğünü söyledi. Rubin, böyle bir adımın İran yönetimini ekonomik olarak felç edebileceğini belirterek, “Petrollerini satamazlarsa kamu çalışanlarının maaşlarını da ödeyemezler” dedi.
Şarku’l Avsat’ın İngiliz gazetesi The Guardian’dan aktardığı analizlere göre ise adanın hedef alınması, çatışma sonrasında kurulabilecek herhangi bir İran hükümetinin ekonomik geleceğini de zayıflatabilir. Uzmanlar, tesislerin son derece karmaşık yapıya sahip olması ve hızlı şekilde onarılamayacak olması nedeniyle petrol gelirlerinin yıllarca ciddi biçimde zarar görebileceğini belirtiyor.
Ancak bazı uzmanlar, adanın bombalanmasının ya da ABD güçleri tarafından kontrol altına alınmasının yalnızca İran’a zarar vermekle kalmayacağını, aynı zamanda küresel ekonomiyi ciddi bir dalgalanma sürecine sürükleyebileceğini belirtiyor. Böyle bir adımın, hâlihazırda yüksek seviyelerde bulunan petrol fiyatlarında kalıcı artışlara yol açabileceği ifade ediliyor.
Chatham House araştırma merkezinden Neil Quilliam, “Pazartesi günü 120 dolara ulaşan petrol varil fiyatının, Harg Adası hedef alınırsa 150 dolara kadar yükseldiğini görebiliriz. Bu ada küresel enerji piyasaları açısından son derece kritik” değerlendirmesinde bulundu.
Eski İngiliz askeri istihbarat subayı Lynette Nusbacher de Quilliam’ın görüşlerine katılarak, Harg Adası’nın yok edilmesinin ya da ciddi şekilde zarar görmesinin petrol fiyatlarında keskin bir sıçramaya yol açma riski taşıdığını ve bu artışın kısa sürede geri çekilmeyebileceğini söyledi.
Son ABD-İsrail saldırılarından önce İran’ın Harg Adası’ndan ihraç ettiği ham petrolün büyük bölümü Çin’e gönderiliyordu. Ancak küresel petrol piyasalarının birbirine bağlı yapısı nedeniyle, ihracatta yaşanacak kalıcı bir kesinti dünya genelinde fiyatları etkileyecek. Üstelik Hürmüz Boğazı’nın kapanması nedeniyle çoğu Irak’tan gelen yaklaşık 3,5 milyon varil günlük petrol akışı da durma noktasına gelmiş durumda.
ABD’nin İran içinde ve çevresinde yaklaşık 5 bin hedefi vurmasına rağmen, şimdiye kadar ülkenin petrol altyapısını, özellikle de Harg Adası’nı hedef almaktan kaçındığı belirtiliyor.
İsrail ise cumartesi günü iki petrol rafinerisi ile iki depolama tesisine saldırı düzenledi. Bu saldırılar sonrasında Tahran’ın büyük bölümünde elektrik kesintileri yaşandı ve bazı sakinler durumu ‘felaket’ olarak nitelendirdi. Yoğun siyah duman başkentin üzerinde geniş bir alanı kapladı. Ancak o tarihten sonra petrol altyapısına yönelik yeni bir saldırı gerçekleşmedi.
Uzmanlar, Harg Adası gibi bir hedefe yönelik operasyonun büyük askeri güç gerektireceğini ve ciddi bir ekonomik gerilime yol açabileceğini belirtiyor. Bu nedenle söz konusu stratejik tesisin şimdiye kadar hedef alınmamasının, olası sonuçların büyüklüğüyle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.
İran Devrim Muhafızları’nın etkisi ne zamana kadar sürecek?https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5250016-i%CC%87ran-devrim-muhaf%C4%B1zlar%C4%B1%E2%80%99n%C4%B1n-etkisi-ne-zamana-kadar-s%C3%BCrecek
İran Devrim Muhafızları’nın etkisi ne zamana kadar sürecek?
İran Devrim Muhafızları, İran-Irak Savaşı'nın yıldönümünü anma amacıyla düzenlenen yıllık askeri geçit töreninde, Tahran, 22 Eylül 2018 (AFP)
Alex Vatanka
İran, mevcut çatışmaya yapısal olarak zayıflamış bir halde girdi. Yıllarca süren yaptırımlar ekonomisine ciddi zarar verdi, bir zamanlar en önemli nüfuz araçlarından biri olarak kabul edilen bölgesel vekil güçler ağının etkinliği ise 7 Ekim 2023 saldırılarını takip eden İsrail saldırısından bu yana İsrail ve ABD ile ardı ardına yaşanan çatışmalar nedeniyle azaldı. İçeride, yıllarca süren baskı ve ekonomik gerilemenin ardından İslam Cumhuriyeti'ne karşı halkın hoşnutsuzluğu yoğunlaştı ve bu durum, Ali Hamaney'in reform taleplerini görmezden gelme konusundaki ısrarıyla daha da kötüleşti. Bu nedenle, birçok gözlemciye göre bu faktörler tek bir sonuca götürüyor; uzun süren bir savaş rejimin çöküşüne yol açabilir.
Ancak yapısal zayıflık, rejimin mutlaka çökeceği anlamına gelmiyor. Tarih genellikle bunun tam aksini gösterir: Dış baskı altında siyasi rejimler gücü, baskı uygulama ve hayatta kalmayı sağlama konusunda en kudretli olan tarafların elinde yoğunlaştırma eğilimindedir. Bunun örnekleri çoktur; Rus güvenlik servisleri, 1990'lar ile 2000'lerin başlarındaki Çeçen savaşları sırasında ve sonrasında önemli ölçüde nüfuz kazanarak Vladimir Putin'in yükselişinin önünü açmıştı. Benzer şekilde, Çin Komünist Partisi Kore Savaşı sırasında güvenlik aygıtını güçlendirerek, toplumu yabancı kuşatma olarak algıladığı şeye karşı seferber etmişti. İran örneğinde, savaş zamanında bu güç yoğunlaşmasından en iyi şekilde yararlanabilecek kurum İslam Devrim Muhafızları gibi görünüyor.
Savaşın İran içindeki güç dengesini nasıl yeniden şekillendirebileceğini anlamak için yalnızca görünen zayıflıklara odaklanmak yeterli değil, İslam Cumhuriyeti'nin üzerine kurulduğu kurumsal yapıyı da incelemek gerekir. Yaygın inanışın aksine, bu rejim Dini Lider Ali Hamaney kadar güçlü biri bile olsa hiçbir zaman tek bir kişiye dayanmamıştır. İran'da otorite, öncelikle Dini Liderlik Ofisi, dini kurum, güvenlik servisleri ve İslam Devrim Muhafızları gibi birbiriyle iç içe girmiş kurumlar arasında dağıtılmıştır. Bu yapı kısmen, liderlik geçiş dönemleri de dahil olmak üzere kriz zamanlarında rejimin sürekliliğini sağlamak için tasarlanmıştır.
Devrim Muhafızları’nın kökenleri bu mantığı açıkça somutlaştırmaktadır. Devrim Muhafızları, İslamcıların devrimden sonra iktidarı ele geçirmesinden sadece birkaç hafta sonra, Mart 1979'da, yeni siyasi rejimi iç ve dış düşmanlarından koruyacak bir araç olarak kuruldu. Sonraki on yıllar boyunca, ideolojik bir milis gücünden, önemli askeri yeteneklere sahip ve etkisini ekonomi, istihbarat ve bölgesel siyaseti kapsayacak biçimde genişleten en güçlü devlet kurumlarından birine dönüştü.
Hatta şimdi bile, Hamaney'in yokluğundaki geçici liderlik düzenlemeleri, rejimin direncini bir dereceye kadar ortaya koyuyor. İran Anayasası, iktidar boşluğunu önlemek için tasarlanmış mekanizmalar içerir. Geçici bir liderlik yapısı ve yeni bir Dini Liderin seçilmesinde Uzmanlar Meclisi'nin rolü de bu mekanizmalardandır. En önemlisi, ulusal güvenlik konularında gerçek otorite tek bir kişinin elinde değil, liderliği istikrarsızlık yaşadığı dönemlerde bile etkili kalan kurumlarda yoğunlaşmıştır. Devrim Muhafızları ile Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi ve yakın zamanda kurulan Savunma Konseyi, istihbarat servisleriyle birlikte, devletin planlama ile baskı kapasitesinin omurgasını oluşturmaktadır.
Bu kurumsal çerçeve, rejimin ani çöküşüne dair herhangi bir tahmini zorlaştırıyor. Haberler ayrıca, ABD istihbaratının değerlendirmelerinin de benzer sonuçlara ulaştığına ve çok sayıda etki merkezi arasındaki güç dağılımı göz önüne alındığında, büyük ölçekli bir askeri harekatın bile İslam Cumhuriyeti'nin çöküşüne yol açmayabileceği konusunda uyardığına işaret ediyor. Dolayısıyla temel soru sadece rejimin zayıflayıp zayıflamadığı değil, savaş ilerledikçe rejim içindeki güç dengesinin nasıl yeniden şekilleneceğidir.
Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın konumu öne çıkıyor. İran'da komşu ülkelere yönelik diplomatik söylemiyle ilgili son tartışmalar, savaş zamanında sivil otoritenin alanının ne kadar sınırlı olduğunu ortaya koyuyor. Pezeşkiyan, kendisini eleştirenlerin uzlaşmacı olarak değerlendirdiği bir dil kullandığında, siyasi kurum içindeki sertlik yanlıları ve milletvekilleri hızla tepki gösterdi. Bu, sadece konuşmasının tonuna itiraz değil, aynı zamanda cumhurbaşkanlığının İran'da stratejik karar alma yetkisinin olmadığının açık bir hatırlatıcısıydı. Bu yeni bir olgu değil, aksine Hamaney'in 36 yıllık iktidarı boyunca rejime eşlik eden ve yokluğuna rağmen bugün de devam eden bir özellik.
Tahran'daki İslam Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri Müzesi'nde sergilenen füzeler, 15 Kasım 2024 (Reuters)
Şimdiye kadar, Hamaney'in siyasi sahneden ani ayrılışı, cumhurbaşkanlığının somut bir şekilde güçlenmesine yol açmadı. Uygulamada, bu makamın ağırlığı büyük ölçüde sahibinin kişiliğine ve siyasi hırslarına bağlı olmayı sürdürüyor. Pezeşkiyan da diğer güç merkezlerine meydan okumaya veya karar almada daha bağımsız bir rol üstlenmeye pek istekli görünmüyor. Bu çekingenlik, bir dereceye kadar siyasi ihtiyatlılık içeriyor olabilir; çünkü Hamaney'in mirasından uzaklaşmaya yönelik aceleci bir girişim, merhum liderin dönemini karakterize eden ideolojik çerçeveye halen son derece sadık olan sertlik yanlılarını kışkırtabilir.
Savaş zamanlarında sivil otoritenin sınırları daha belirgin hale gelir. Cumhurbaşkanlığı kamuoyuna yönelik söylemi ve iletişim yöntemlerini etkileyebilir, ancak savaş, caydırma ve karşılık verme ile ilgili kararlar askeri ve güvenlik kurumlarının elinde kalır. Bu, diplomatik manevralar için mevcut siyasi alanı önemli ölçüde daraltır. Washington veya İsrail'e karşı daha uzlaşmacı olarak algılanan İranlı yetkililer, yalnızca siyasi marjinalleşme riskiyle değil, aynı zamanda direniş söylemine hâlâ bağlı güçlü kurumlardan sert bir tepkiyle de karşı karşıya kalma riskiyle yüzleşiyorlar.
Bu perspektiften bakıldığında, Devrim Muhafızları, çatışma ne kadar uzun sürerse etkisini o kadar genişletmek için iyi bir konumda görünüyor. Bu kısmen kurumsal konumundan kaynaklanıyor; zira o İran'ın füze gücünü denetliyor, asimetrik savaş stratejisinin önemli bir bölümünü yönetiyor ve Lübnan'daki Hizbullah gibi kalan bölgesel vekil ağlarıyla yakın bağları sürdürüyor. Ek olarak, Devrim Muhafızları, İran içinde geniş bir ekonomik ve siyasi altyapıya sahip. On yıllardır inşaat, enerji, telekomünikasyon ve finans sektörlerindeki varlığını pekiştirmiş ve artık askeri alanın çok ötesine uzanan paralel bir etki sistemi oluşturmuş bulunuyor.
İran'da cumhurbaşkanlığının stratejik karar alma yetkisi yok ve bu yeni bir olgu değil, aksine Hamaney'in 36 yıllık iktidarı boyunca rejime eşlik eden ve yokluğuna rağmen bugün de devam eden bir özellik
Savaşlar bu tür yapıları güçlendirme ve genişletme eğilimindedir. Devletler sürekli dış baskıya maruz kaldığında, karar alma merkezi yavaş yavaş kaynakları seferber etme, disiplini uygulama ve askeri müdahaleyi koordine etme konusunda en donanımlı kurumlara kayar. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran'da bu işlevlerin çoğunu Devrim Muhafızları yerine getiriyor. Çatışma devletin ekonomik ve askeri yeteneklerine daha fazla zarar verse bile, Devrim Muhafızları bu krizden daha da büyük bir iç etki ile çıkabilir. Bu durum büyük ölçüde savaşın süresine ve ABD ile İsrail'in, Devrim Muhafızları'nın tüm seviyelerdeki ve tüm operasyon alanlarındaki kapasitesini sistematik olarak hedef alma derecesine bağlı olacaktır.
Bununla birlikte, Devrim Muhafızları'nın artan nüfuzu, rejimin mutlaka temelden yeniden yapılandırılması anlamına gelmiyor, aksine daha ziyade İslam Cumhuriyeti'nin kendi içinde yapısal bir dönüşüm anlamına geliyor. Gündemde olan olası senaryolar arasında, rejimin kontrollü bir şekilde devam etmesi ve Hamaney'in yerine nispeten düşük profilli bir dini halefin atanması, gerçek karar alma gücünün ise kademeli olarak güvenlik odaklı bir liderlik koalisyonuna kayması da yer alıyor. Başka bir olasılık ise Devrim Muhafızları'nın hem ulusal güvenlik hem de ekonomi politikası üzerinde baskın bir etkiye sahip olduğu, daha militarize bir rejime kademeli geçiştir.
İsrail ordusu tarafından yayınlanan ve 28 Şubat'ta İran Dini Lideri'nin konutunda meydana gelen patlamayı gösteren videodan bir kare (AFP)
Bu sonuçlar, mevcut gidişattan tamamen kopmayı değil, son yirmi yıldır gelişen eğilimlerin hızlandırılışını temsil edecektir. İran İslam Cumhuriyeti, adım adım, din adamlarına olan bağımlılığını azaltıp güvenlik kurumlarına daha fazla bağımlı hale geldi. Ayrıca Devrim Muhafızları Ordusu'nun ekonomik genişlemesi, bölgesel siyasetteki artan rolü ve kilit devlet kurumları içindeki artan nüfuzu, İran siyasi sahnesini yeniden şekillendirdi. Uzun süreli bir savaş da bu eğilimi hızlandırabilir.
Bununla birlikte, bunların hiçbiri rejimin çöküşe karşı bağışık olduğu anlamına gelmiyor. Otoriter rejimler, iktidardaki elit içinde çatlaklar ortaya çıkmaya başlayana kadar genellikle birleşik görünürler. Bu tür rejimlerin karşı karşıya kalabileceği en büyük tehlike, yalnızca dış baskılarda değil, aynı zamanda rejimi korumakla görevli kurumlar arasındaki iç bölünmelerde de gizlidir. İran örneğinde, bilhassa Devrim Muhafızları içindeki gruplar arasında veya Muhafızlar ile derin devletin diğer baskıcı kurumları arasında gerçek bir güç boşluğu, güvenlik aygıtının kendi içinde bölünmeler gerektirecektir.
Lakin bu tür bölünmelerin yokluğunda, İslam Cumhuriyeti halen önemli bir direnme gücüne sahip olmayı sürdürüyor. Rejim, tam da bu tür bir meydan okumaya hazırlanmak için on yıllarını harcadı. Silahlı kuvvetler içindeki çoklu komuta yapısı, üst düzey komutanların ölümü durumunda bile operasyonların sürekliliğini sağlamak üzere tasarlanmış yardımcı rütbeler ve paralel komuta zincirleri, çok katmanlı istihbarat ağları ve askeri liderlik için önceden belirlenmiş halef planları, devletin saldırı altında bile işleyişinin devamını garanti altına almaya yönelik sistematik bir çabayı ortaya koyuyor.
1 Mart'ta bombardımandan sonra başkent Tahran’ın mahalleleri üzerinde yükselen dumanlar (AFP)
İronik bir şekilde, rejimi zayıflatmayı amaçlayan dış askeri baskı, en sert unsurlarını güçlendirebilir. İranlı liderler, savaşın sadece davranışlarını değiştirmeyi değil, devletin kendisini ortadan kaldırmayı amaçladığı sonucuna varırlarsa, herhangi bir uzlaşma çağrısı siyasi olarak maliyetli hale gelecektir. Bu koşullar altında, Devrim Muhafızları'nın İran'ın içsel birlik, direniş ve sıkılaştırılmış bir güvenlik kontrolü gerektiren varoluşsal bir mücadele içinde olduğu yönündeki anlatısı daha da güç kazanacaktır.
Bu nedenle, savaş İslam Cumhuriyeti'nin çöküşüyle sonuçlanmayabilir, aksine onu daha militarize bir biçime doğru itebilir. Zayıflamış bir İran, yaptırımlar altında etkili bir şekilde işleyebilen kurumlara dayanan, daha güvenlik odaklı, daha yoksul, daha izole ve daha bağımlı bir devlete dönüşebilir.
* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة