Amjad Rasmi

Amjad Rasmi
TT

Amjad Rasmi

Amjad Rasmi


Dünyayı sarsan ve Ortadoğu'yu değiştiren üç olay

İsrail-Gazze sınırının İsrail tarafında, güney İsrail'e sızan Filistinli militanların açtığı ateş sonucu yanan bir İsrail tankı, 7 Ekim 2023 (Reuters)
İsrail-Gazze sınırının İsrail tarafında, güney İsrail'e sızan Filistinli militanların açtığı ateş sonucu yanan bir İsrail tankı, 7 Ekim 2023 (Reuters)
TT

Dünyayı sarsan ve Ortadoğu'yu değiştiren üç olay

İsrail-Gazze sınırının İsrail tarafında, güney İsrail'e sızan Filistinli militanların açtığı ateş sonucu yanan bir İsrail tankı, 7 Ekim 2023 (Reuters)
İsrail-Gazze sınırının İsrail tarafında, güney İsrail'e sızan Filistinli militanların açtığı ateş sonucu yanan bir İsrail tankı, 7 Ekim 2023 (Reuters)

Macid Kayali

21. yüzyılın ilk çeyreğinde, özellikle Ortadoğu'yu sarsan üç büyük olay yaşandı. Birincisi, New York ve Washington'a yapılan terör saldırısıydı (2001). Saldırının sonuçlarından biri küresel Terörle Savaş'ın başlatılması ve ABD'nin Afganistan (2001) ve Irak'ı (2003) işgaliydi. Söz konusu savaş ve işgaller Ortadoğu'nun siyasi ve güvenlik haritasının değişmesine, son yirmi yılda İran'ın aktif, hatta belirleyici bir bölgesel güç olarak yükselişine, Irak'tan Lübnan ve Suriye'ye kadar Maşrık (Levant) ülkelerindeki nüfuzunu güçlendirmesine neden oldu. Ancak bu, Amerika Birleşik Devletleri'nin iradesine aykırı olarak değil, aksine ABD'nin kolaylaştırıcılığı sayesinde gerçekleşti; ABD, Irak'ı oradaki milis vekilleri aracılığıyla İran'a teslim etti ve ardından İran destekli milislerin Suriye'ye girerek Esed rejimini savunmasına izin verdi.

İkinci olay ise Rusya'nın Ukrayna'yı işgaliydi (2022), bu da dünya ve uluslararası güçler arasındaki ilişkiler üzerinde siyasi, güvenlik, ekonomik ve teknolojik sonuçlar doğurdu. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in bu savaşa çekilip çekilmediği veya hatalı değerlendirmelere dayanarak bu savaşı isteyip istemediğine bakılmaksızın, Rusya'nın dört yıldır süren bu savaşta başarısız olduğuna dikkat çekilmeli. Zira sonuç olarak, bu savaş Rusya'yı insan kaynağı, ekonomik ve askeri açıdan tüketti ve daha da tehlikelisi, alan, nüfus ve kaynaklar açısından küçük bir ülkeye karşı savaşta imkanlarının ve kaynaklarının sınırlılıklarını ortaya koydu. Buna ek olarak, Putin'in Rusya'nın büyük güç statüsünü geri kazanması ve uluslararası bir güç olarak saygınlığını sağlayarak çok kutuplu bir dünya kurma yönündeki açıklamalarının boşluğunu da açığa çıkardı. Bu noktada, ABD'nin Putin'i dizginlemede, Rusya'nın meydan okumasına karşı Avrupa'nın konumunu birleştirmede ve sağlamlaştırmada ve savaşın hiçbir tarafın -Rusya veya Ukrayna- ne kazanacağı ne de kaybetmeyeceği şekilde yönetilmesinde başrol oynadığını belirtmekte önem var. Bu, Putin'in dikkatini Ortadoğu'dan uzaklaştırmayı veya en azından oradaki, özellikle Suriye'deki konumunu zayıflatmayı da içeriyordu.

Rus silahları, hem teknolojik gelişim hem de yıkıcı güç açısından Amerikan ve Batı silahlarının üstünlüğüne karşı etkisiz kaldı. Aynı durum kendisine alternatif bulunamadığı için ABD doları için de geçerli

 Üçüncü olay ise Hamas tarafından düzenlenen (Ekim 2023) Aksa Tufanı operasyonuydu. İsrail bunu acımasız bir soykırım savaşı başlatmak için mükemmel bir fırsat olarak değerlendirdi. Ne var ki saldırıyı sadece Filistinlileri ezmek ve onları siyasi denklemden çıkarmak için kullanmakla kalmadı, aynı zamanda Lübnan'dan İran'a kadar Ortadoğu'da hegemonyasını pekiştirmek ve aynı zamanda “direniş ve karşı koyma” kampı olarak bilinen ekseni zayıflatmak için de kullandı. Bu kamp, ​​daha önce propagandasını yaptığı “arenalar birliği” kavramına göre hareket edemedi ve “korku dengesi”, “İsrail'in ayaklarının altındaki toprağı sarsmak” ve onu “örümcek ağından daha zayıf” olarak göstermek gibi sloganlarının çoğunun, yalnızca kusurlu ve nihayetinde başarısızlığa mahkum algılar ve yanılsamalar olduğu ortaya çıktı. Böylece İsrail, bu saldırıyı ABD'nin sınırsız desteğiyle kapsamlı, çok yönlü bir savaş başlatmak için kullanabildi ve bu da Arap Maşrık bölgesinde siyasi sahnenin radikal bir şekilde değişmesine neden oldu. Daha da önemlisi, İran'ın bu ülkelerdeki nüfuzunu bitirdi, onu kendi sınırları içine geri itti ve hatta bugün şahit olduğumuz gibi oradaki rejimi tehdit etti.

Yıkılmaz Amerika Birleşik Devletleri

Yukarıda bahsedilen tüm olaylarda, Amerika Birleşik Devletleri'nin birincil aktör ve karar verici olduğu dikkatleri çekmelidir. Buna rağmen, ona karşıt veya düşman tarafların algıları sınırlı, ideolojik güdümlü olmaya, hayal ürünü veya kendi yeteneklerinin abartılmasına dayanmaya devam etti.

sdvdfs
İsrail'in Gazze'ye hava saldırılarının ardından yükselen dumanlar, 7 Ekim 2023 (Reuters)

Gerçekte, bu algılar, karşıt tarafların çoğu için, ABD'nin yakın zamanda çökeceği (tıpkı İsrail'in yakın zamanda çökeceği varsayımı gibi) ve çok kutuplu bir dünyayla karşı karşıya olduğumuz, BRICS ülkelerinin artık ABD ve Batı bloğunu ekonomik, teknolojik ve askeri olarak geride bıraktığı, ABD'nin konumunu zayıflatmaya katkıda bulunacak yeni bir küresel finans sistemi ve uluslararası para birimi dayatmak üzere oldukları varsayımına dayanıyor.

Şarku’l Avsat Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD'nin yükselişi veya düşüşü hakkındaki bu algı ve analizlerin yeni olmadığı iyi biliniyor. Soğuk Savaş sırasında, Amerikan imparatorluğunun ve kapitalist dünyanın kaçınılmaz çöküşünden ve sosyalist blok, kapitalist ülkelerdeki işçi partileri ve ulusal kurtuluş hareketlerini içeren sözde “küresel devrim güçlerinin” kesin zaferinden çokça bahsedildi.

Ancak, tüm bu iddialar veya özlemler sürdürülemez olduğunu, kırılganlıklarını ve yüzeyselliklerini ortaya koydu. Örneğin, dünyanın fabrikası olan Çin, Batı yatırımlarına ve pazarlarına, hatta bazı ileri teknoloji sektörlerinde Batı'nın ona olan bağımlılığından daha fazla bağımlıdır.

Rus silahları, ne teknolojik gelişim ne de yıkıcı güç açısından Amerikan veya Batı silahlarının üstünlüğüne karşı değerini kanıtlayamadı. Aynı durum, kendisine alternatif bulunamadığı için ABD doları veya ABD'nin egemen olduğu bankacılık sistemi için de geçerli.

BRICS ülkeleri yalnızca Çin'in ekonomik gücüne bağımlıyken, bu bloğun diğer üyeleri gelişmekte olan ülkeler ve Rusya yalnızca askeri gücüne güvenen bir devlet haline geldi

 Öte yandan, BRICS ülkeleri, açıklamalar yayınlamanın dışında, herhangi bir uluslararası kriz veya çatışmada etkili bir performans sergilememiştir. Birleşik bir blok olarak hareket etmemişler, Ukrayna konusunda Rusya'nın veya Tayvan konusunda Çin'in yanında yer almamışlardır. Ayrıca, İsrail'in Filistinlilere karşı yürüttüğü soykırım savaşına karşı Filistinlilere hiçbir destek sunmamışlardır. Buna karşılık, Batı ülkeleri hem toplumsal hem de resmi düzeyde çok daha etkili olmuştur. ABD'nin sözde müttefikleri olan Venezuela Devlet Başkanı'nı kaçırması konusunda, açıklamalar veya medyatik tutumların ötesinde hiçbir eylemde bulunmamaları da buna eklenmeli.

Tüm bunlar ABD’nin, siyasi, ekonomik ve sosyal krizlerine, özellikle İsrail'e olan sarsılmaz desteği ve sömürgeci, ırkçı ve saldırgan politikaları nedeniyle dış politikalarına yöneltilen tüm eleştirilere rağmen çökmediği veya zayıflamadığı sonucuna götürüyor.

Bununla birlikte, ABD'nin dünyadaki tek süper güç olduğu anlamına da gelmiyor. Gerçekten de çok kutuplu bir dünyada yaşıyoruz, ne var ki çok kutupluluk, eşitsizler arasında eşitlik demek değil. Zira her gücün yetenekleri, kaynakları ve etkinliği arasında bir eşitsizlik vardır. Yani ABD'nin konumu gerilemiyor, aksine diğerleri yükseliyor.

erv
Şam'da rejiminin devrilmesinden bir gün sonra Beşşar Esed'in tahrip edilmiş bir fotoğrafı, 9 Aralık 2024 (AFP)

ABD'nin dünyadaki lider konumunun yalnızca savunma ve silahlanma harcamalarına ayırdığı yaklaşık 1 trilyon dolardan (2025 yılı için küresel harcamaların yaklaşık yarısı) kaynaklanmadığını belirtmekte fayda var. Kaldı ki bu miktar Rusya'nın GSYİH'sının (iki trilyon dolar) yarısına denk geliyor. Bu harcama önemli olmakla birlikte, dahası üstün silah sistemlerine, yönetim yeteneklerine ve üretim gücüne rağmen, ABD'nin temel gücü veya ayırt edici özelliği, yumuşak gücünden ve dünya çapında (uzay, tıp, enerji ve iletişim alanları dahil) bilimsel ve teknolojik gelişmelerin itici gücü olma rolünden kaynaklanıyor.

Baskın bir kutupla birlikte çok kutuplu bir dünya

Sayıların diliyle konuşacak olursak, IMF'nin 2024 verilerine göre, ABD'nin GSYİH'si 28,7 trilyon dolara, Almanya'nın 4,59 trilyon dolara, Japonya'nın 4,11 trilyon dolara, İngiltere’nin 3,49 trilyon dolara, Fransa'nın 3,13 trilyon dolara, İtalya'nın 2,32 trilyon dolara ve Kanada'nın 2,24 trilyon dolara ulaştı. Bu arada, Çin'in GSYİH'si 18,5 trilyon dolara, Hindistan'ın 3,93 trilyon dolara, Brezilya'nın 2,33 trilyon dolara ve Rusya'nın 2 trilyon dolara ulaştı.

Yukarıdaki veriler, nüfus ve yüzölçümü bakımından bu ülkeler arasında büyük bir fark olmasına rağmen, ABD'nin tek başına BRICS ülkelerinin tamamını geride bıraktığını gösteriyor. Ayrıca, ABD teknolojik ve bilimsel gelişmelerde de lider konumda ve bu da ona dünyayı domine etmesini sağlayan bir yumuşak güç kazandırıyor.

BRICS ülkeleri yalnızca Çin'in ekonomik gücüne bağımlıyken, bu bloğun diğer üyeleri gelişmekte olan ülkeler arasında. Öte yandan Rusya, ekonomik ve teknolojik gücü İtalya, Kanada, Meksika ve Güney Kore seviyesine gerilemiş, yalnızca askeri gücüne ve bol doğal kaynaklarına güvenen bir ülke haline geldi. Rusya’nın muazzam büyüklüğüne ve doğal kaynaklarına rağmen, Almanya veya Japonya'nın GSYİH'si Rusya'nınkinin iki katıdır.

Çin'i Almanya veya Japonya ile karşılaştırdığımızda, Çin (9,5 milyon km²) her ikisinden de  otuz kat daha büyüktür (her ikisi de 400.000 km²'den azdır). Nüfusu sırasıyla 17 veya 14 kat daha fazladır. Ancak, bunların her birinin toplam GSYİH'si, Çin'in toplam GSYİH'sinin dörtte birinden daha fazladır. Almanya'da kişi başına düşen gelirin 51 bin dolar (nüfus 85 milyon), Japonya’da ise 39 bin dolar (nüfus 125 milyon) olduğunu, yani Çin'inkinden birkaç kat daha yüksek olduğunu belirtmekte de fayda var.

Bugün dünyada ideolojik bir çatışma ya da iki ekonomik sistem arasında bir çatışma yok. Çatışma, kapitalist sistemin kendi içinde dönüyor

Hatırlatmak gerekirse, daha önce de belirtildiği gibi, savunmaya yaklaşık 1 trilyon dolar harcayan ABD, bilimsel araştırmaya da yaklaşık 1 trilyon dolar harcıyor. Yani, bilimsel araştırma ve savunmaya yaptığı harcamalar, kabaca Rusya'nın GSYİH'sine eşdeğerdir. Bu durum Almanya ve Japonya için de geçerli, çünkü güçleri sadece ordularının ve sanayilerinin büyüklüğünden değil, aynı zamanda ekonomik ve üretken kapasitelerinden, bilim ve teknolojideki ilerlemelerinden de kaynaklanıyor.

Yukarıda belirtilenlerin özü şudur; bugün dünyada ideolojik bir çatışma ya da iki ekonomik sistem arasında bir çatışma yoktur. Aksine, çatışma kapitalist sistemin kendi içinde, yaşam tarzları ve siyasi değerlerle ilgili olarak, (tüm eksikliklerine rağmen) liberal demokrasiyi ve insan haklarını benimseyen kapitalist devletler ile demokrasiyi, temsili ve insan haklarını tamamen göz ardı eden ve hatta hem iç hem de uluslararası alanda otoriter bir yaklaşım izleyen kapitalist devletler arasında dönmektedir.

Dahası, yukarıdakilerin hiçbiri ABD'nin, Avrupa ülkelerinin veya Japonya'nın ütopik ya da ideal devletler olduğu anlamına gelmez. Aksine, bu ülkelerin, etkinlikleri ve kaynakları sayesinde, imkanlarını geliştirme, araçlarını modernize etme ve kendi kurallarını uygulama konusunda bugüne kadar en kudretli ülkeler oldukları anlamına gelir.


Hamas’ın silahlarına odaklanılması ve İsrail’in geri çekilme sürecinin aksaması Gazze anlaşmasını karmaşıklaştırıyor

Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Deyr el-Balah’ta bir mezarlığa gömülen 53 kimliği belirsiz cesede bakan Filistinli bir çocuk (AFP)
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Deyr el-Balah’ta bir mezarlığa gömülen 53 kimliği belirsiz cesede bakan Filistinli bir çocuk (AFP)
TT

Hamas’ın silahlarına odaklanılması ve İsrail’in geri çekilme sürecinin aksaması Gazze anlaşmasını karmaşıklaştırıyor

Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Deyr el-Balah’ta bir mezarlığa gömülen 53 kimliği belirsiz cesede bakan Filistinli bir çocuk (AFP)
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Deyr el-Balah’ta bir mezarlığa gömülen 53 kimliği belirsiz cesede bakan Filistinli bir çocuk (AFP)

Hamas’ın silahsızlandırılması dosyası, ABD’den gelen farklı açıklamalar sonrası yeniden gündemin üst sıralarına çıktı. ABD Başkanı Donald Trump, ‘kademeli silahsızlanma’ konusunda perde arkasında yapılan açıklamaların ötesine geçerek, silahların ‘tamamen ve derhal bırakılması’ gerektiğini vurguladı.

Trump’ın açıklamaları, 19 Şubat’ta yapılacak ilk Barış Konseyi toplantısından önce geldi. Açıklamalarda İsrail’in çekilmesine ilişkin bir maddeye yer verilmedi. Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, bu durumun Gazze anlaşmasının uygulanmasını zorlaştırabileceğini ve bazı maddelerin askıya alınmasına yol açabileceğini belirtti. Uzmanlar, kademeli bir silahsızlanmanın gerçekçi bir çözüm olduğunu, Hamas’ın bunu kabul etmesinin İsrail’i çekilmeye zorlayabileceğini ve Washington üzerinde baskı oluşturabileceğini ifade etti. Aksi halde ‘savaşın yeniden başlaması ihtimalinin artacağı’ uyarısında bulundular.

Görsel kaldırıldı.
Filistinli bir hemşire, Gazze Şeridi'nin güneyinde bir hastaya bakıyor. (AFP)

Gazze Şeridi’nde 10 Ekim itibarıyla İsrail ile Hamas arasında yürürlüğe giren ateşkes anlaşması, ABD Başkanı tarafından sunulan bir öneriye dayanıyor. Hamas’ın silahsızlandırılması, anlaşmanın ikinci aşamasının temel unsurlarından birini oluşturuyor. ABD, ocak ayı ortasında ikinci aşamaya geçildiğini duyurmuştu. Bu aşamanın, İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nden kademeli olarak çekilmesi ve bölgede istikrarın sağlanması için uluslararası bir gücün konuşlandırılmasıyla eş zamanlı yürütülmesi öngörülüyordu.

Amerikan talebi

ABD Başkanı Donald Trump pazar günü Truth Social platformundaki paylaşımında, “Hamas’ın silahlarını tam ve derhal bırakma taahhüdüne uyması son derece önemli” ifadesini kullandı. Açıklama, 19 Şubat’ta Washington’da yapılması planlanan ilk Barış Konseyi toplantısından birkaç gün önce geldi.

Eski Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Heridi, Trump’ın açıklamalarında İsrail’in çekilmesine değinilmemesinin dikkat çekici olduğunu belirtti. Heridi, bunun Gazze anlaşmasına yansımaları olacağını ve geçen hafta İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Washington ziyareti sırasında iki taraf arasında bir mutabakata varılmış olabileceğine işaret ettiğini söyledi. Ancak Heridi, “ABD Başkanı’nın açıklamaları genellikle muğlak olur ve birden fazla mesaj içerir” değerlendirmesinde bulundu.

Heridi, Barış Konseyi toplantısının silahsızlanma ve İsrail’in çekilmesi başlıkları açısından belirleyici olacağını ifade etti. Heridi, aralarında Mısır’ın da bulunduğu birçok ülkenin anlaşmanın başarıya ulaşması için İsrail’in çekilmesini istediğini ve bu konunun hem kulislerde hem de müzakere masasında gündeme getirileceğini kaydetti.

Görsel kaldırıldı.
ABD Başkanı Donald Trump’ın planına göre Gazze Şeridi’nden çekilme aşamalarının haritası (Beyaz Saray)

Filistinli siyasi analist Abdulmehdi Mutava, silahsızlanma konusunun Washington’ın bu talebi yinelemesi ve ABD Başkanı Donald Trump tarafından birden fazla kez dile getirilmesi nedeniyle önümüzdeki sürecin en büyük engeli olacağını söyledi. Mutava, bunun aynı zamanda İsrail’in temel taleplerinden biri olduğuna işaret ederek, “Gerçek bir silahsızlanma başlamadan İsrail çekilmeyecektir, aksi halde savaşın yeniden başlamasını görürüz” değerlendirmesinde bulundu.

New York Times gazetesi ise birkaç gün önce Washington’ın Hamas’a yönelik yeni bir teklif hazırladığını yazdı. Haberde, teklifte İsrail’i vurma kapasitesine sahip ağır silahların teslim edilmesinin öngörüldüğü, ilk aşamada ise bazı hafif silahların Hamas’ın elinde kalmasına izin verilebileceği belirtildi. Söz konusu teklifin önümüzdeki haftalarda sunulmasının planlandığı aktarıldı.

Hüseyin Heridi, gündeme gelen teklifin geri adım içerip içermediğinin tartışılmasından önce, Hamas’ın elindeki silahların niteliğinin sorgulanması gerektiğini söyledi. Heridi, savaşın Hamas’ın silah kapasitesinin büyük bölümünü ortadan kaldırmış olabileceğini belirterek, ayrıntılar bilinmeden silahsızlanmanın tekrar tekrar gündeme getirilmesinin ‘süreci tersine çevirme ve anlaşmayı aksatma’ anlamına gelebileceğini ifade etti.

Mutava ise arabulucuların baskı yapması halinde kademeli bir silahsızlanma formülünün Hamas açısından en uygulanabilir ve kabul edilebilir seçenek olacağını, zira hareketin önünde başka bir alternatif bulunmadığını dile getirdi.

Hamas konuya ilişkin resmi bir açıklama yapmazken, ‘İsrail işgali’ sürdüğü sürece silahsızlanmayı reddettiğini daha önce birçok kez vurgulamıştı.

Görsel kaldırıldı.
Gazze Şeridi’ndeki insani krize müdahale etmek üzere Mısır hastanelerine destek vermek amacıyla Japonya’nın sağladığı hibenin imza töreninden (Mısır Bakanlar Kurulu)

New York Times’ın haberinin sızmasından iki gün önce, Hamas’ın önde gelen isimlerinden Halid Meşal, Doha’daki bir forumda silahların tamamen bırakılması çağrılarını reddetti. Meşal, “Halkımız hâlâ işgal altında. Bu nedenle silahsızlanma çağrısı, halkımızı kolayca ortadan kaldırılabilecek bir kurban haline getirme girişimidir. İsrail ise uluslararası silahlarla donatılmış durumda” ifadelerini kullandı.

Meşal ayrıca, başkanlığını ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptığı Barış Konseyi’ne 19 Şubat’ta yapılacak toplantı öncesinde ‘dengeli bir yaklaşım’ benimseme çağrısında bulundu. Silahsızlanma tartışmaları sürerken, Filistinli hasta ve yaralıların bölgeden çıkışı devam ediyor. Mısır Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre Bakan Yardımcısı Semr el-Ehdel dün Gazze Şeridi’ndeki durum ve yerinden edilenler krizi nedeniyle etkilenen Mısır hastanelerine acil tıbbi destek sağlanmasını öngören 3,38 milyon dolarlık Japon hibe projesinin imza törenine katıldı.

Mutava, Hamas’ın silahsızlanma ilkesini kabul ederek arabulucularla bu yönde bir formül üzerinde uzlaşmasının önemine dikkat çekti. Mutava, bu adımın yardım ve yeniden imar sürecine hız kazandıracağını ve İsrail’in süreci gerekçe göstererek engellemesini önleyebileceğini belirtti. Aksi takdirde Trump’ın İsrail’e yeniden savaşa dönmesi için ‘yeşil ışık’ yakabileceğini ifade etti.

Mutava ayrıca, haziran ayında yapılması muhtemel İsrail seçimleri yaklaştıkça Başbakan Binyamin Netanyahu’nun tutumunun sertleşebileceğini, bunun da hem çekilme hem de silahsızlanma başlıklarında yeni engeller doğurabileceğini söyledi. Bu durumda ilgili maddelerin askıya alınabileceğini ve önceliğin yalnızca insani yardıma verilebileceğini dile getirdi.


Şara: İslami Söylem Birliği Tüzüğü toplumsal uyum için kritik bir adımdır

Suriye Cumhurbaşkanı, Şam'da düzenlenen "İslami Söylemin Birliği" konferansında (Cumhurbaşkanlığı hesabı)
Suriye Cumhurbaşkanı, Şam'da düzenlenen "İslami Söylemin Birliği" konferansında (Cumhurbaşkanlığı hesabı)
TT

Şara: İslami Söylem Birliği Tüzüğü toplumsal uyum için kritik bir adımdır

Suriye Cumhurbaşkanı, Şam'da düzenlenen "İslami Söylemin Birliği" konferansında (Cumhurbaşkanlığı hesabı)
Suriye Cumhurbaşkanı, Şam'da düzenlenen "İslami Söylemin Birliği" konferansında (Cumhurbaşkanlığı hesabı)

Suriye Diyanet İşleri Bakanlığı, 150'den fazla din alimi ve vaizin katılımıyla, pazar ve pazartesi olmak üzere iki gün süren "İslam Söyleminin Birliği" başlıklı ilk konferansını düzenledi. Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara da dün Şam Konferans Sarayı'nda düzenlenen konferansa katıldı.

Bakanlık sözcüsü Ahmed el-Hallak, konferansın dini söylemi birleştirmeyi ve kapsayıcı ulusal varlığını güçlendirmeyi amaçladığını, böylece Suriye toplumunun çeşitli bileşenleriyle birlikte yaşama ve bütünleşme değerlerinin pekiştirilmesine, ulusal birlik kavramlarının yaygınlaştırılmasına ve bu kritik dönemde toplumsal istikrarın artırılmasına katkıda bulunacağını söyledi. Bu, "mesajı birleştirmek için gerçek bir başlangıç ​​noktası ve yeni Suriye'nin inşasına katkıda bulunan en önemli sütunlardan biri" olan kapsamlı bir tüzük aracılığıyla gerçekleştirilecektir.

Yaklaşık 150 din alimi ve vaiz, dini söylemin geliştirilmesi yolları ve alimlerin mevcut aşamanın gereklilikleriyle uyumlu kapsayıcı bir söylem oluşturmadaki rolü üzerine yapılan müzakerelere katıldı.

cdfvgthy
Suriye'deki ilk Vakıf Konferansı pazar günü açıldı (SANA)

El-Hallaq, konferansın "çeşitli Suriye vilayetlerinde düzenlenen bir dizi bilimsel çalıştayın sonucu olduğunu ve bu çalıştaylara 500'den fazla âlim ve vaizin katıldığını, bu çalıştaylarda dini söylemin eksenlerinin ve çağın gereklerine uygun olarak nasıl geliştirilebileceğinin, milli sorumluluk ruhunun nasıl güçlendirilebileceğinin ve dinin gerçekliğini ve ölçülülüğün hikmetini ifade eden kapsamlı bir söylemin oluşturulmasında âlimlerin rolünün vurgulandığını" belirtti.

Konferansın, katılımcı akademisyenlerin görüş ve önerileri doğrultusunda, "dünyayı birleştirmek için gerçek bir başlangıç ​​noktası ve birlik, bütünleşme ve sorumlu bilinç temelleri üzerinde yeni bir Suriye inşa etmeye katkıda bulunan en önemli sütunlardan biri" olan kapsamlı bir tüzüğün son halini aldığını belirtti.

Kışkırtıcı söylemin reddi

Konferans sırasında Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, “İslami Söylemin Birliği Şartı”nı, söz birliğini güçlendirmek, ılımlılığı pekiştirmek, dini söylemde dengeyi sağlamak ve toplumsal uyumu artırmak ve Suriye toplumunu karakterize eden çeşitlilikle ulusal dokunun birliğini korumak amacıyla, her türlü kışkırtıcı söylemden veya mezhepsel ve doktrinsel çatışmayı teşvikten uzaklaşmak için önemli bir adım olarak değerlendirdiği bir diyalog oturumu düzenledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre eş-Şara, diyalog oturumunda Suriye'deki duruma da değinerek, yeni hükümetin devraldığı "60 yılı aşkın süredir biriken idari ve örgütsel yolsuzluğa" dikkat çekti. Mevcut hükümetin ülkenin yönetimini devralmasından bu yana geçen bir yıldan fazla süreyi değerlendiren eş-Şara, bazı yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü engelleyen yıkılmış evlerin sayısından, yargı ve ekonomi alanındaki reformlardan ve yatırım sözleşmelerinin imzalanmasının tamamlanmasından bahsetti.

frgty
Uygur savaşçıları, geçen aralık ayında Esed rejimini deviren "saldırganlığı caydırma" operasyonunun ön saflarında yer almıştı (DPA)

Beşşar Esed rejimine karşı devrimin başlamasından bu yana Suriye sahnesinde, silahlı muhalif gruplar (Selefi, Cihatçı ve Müslüman Kardeşler) ve geleneksel Sufi misyoner grupları da dahil olmak üzere bir dizi İslami grubun ortaya çıktığına dikkat çekilmelidir.

Esed rejiminin devrilmesinin ardından Suriye'de silahlı İslamcı grupların iktidara gelmesiyle, bu gruplar "Heyet Tahrir eş-Şam" liderliğinde birleşti. Bu süreçte, karmaşık bölgesel ve uluslararası siyasi zorluklar ışığında, "yeni devletin" inşası ve Suriye toplumunun tüm bileşenlerinin haklarının güvence altına alınması konusunda en önemli zorluklardan biri olarak dini söylemin birleştirilmesi meselesi ortaya çıktı.

Çeşitliliğin ortadan kaldırılması değil

Diyanet İşleri Bakanı Muhammed Ebu el-Hayr Şukri ise konferansın açılışında, "İslam dini kimliğinin tüm yelpazesini birleştiren ve mevcut zorluklar karşısında dini çalışmaların seyrini düzenleyen kapsamlı bir tüzük taslağı hazırlanması" çağrısında bulunarak, "söylem birliğinin, çeşitliliğin veya bilimsel özelliklerin ortadan kaldırılması anlamına gelmediğini, aksine bu çeşitliliğin kapsamlı bir referans çerçevesinde ve milleti birleştiren şeyin onu bölen şeyden daha büyük olduğu bilinciyle yönetilmesi anlamına geldiğini" vurguladı.

Konferansın hazırlık komitesi başkanı Şeyh Enes el-Musa, "Metni anlama araçlarının ve onunla başa çıkma yöntemlerinin olmayışı, disiplinsiz yorumlara kapı açar ve bu, sloganlarla değil, anlama araçlarının yeniden canlandırılmasıyla giderilebilir" uyarısında bulundu. İslam söyleminin arzu edilen birliğinin, "metodolojide ortak bir zemin oluşturmak, farklılıkları ilmi nezaketle yönetmek ve entelektüel duruş ile etik davranış arasında dengeyi yeniden sağlamak" anlamına geldiğini açıkladı.

frgty
Vakıflar Bakanlığı'nın ilk konferansındaki diyalog oturumu (Başkanlık açıklaması)

Yüksek Fetva Konseyi üyesi Muhammed Naim Araksusi ise, Suriye'nin düşmanlarıyla mücadele etmek ve Müslüman topluluğunu bölmeyi amaçlayan komploları engellemek için birliğe son derece ihtiyacı olduğunu belirtti. Benzer şekilde, Cumhurbaşkanlığı Din İşleri Danışmanı Abdulrahim Attun, İslami söylemi birleştirme sorumluluğunun "devlet, kurumlar ve dini gruplar tarafından paylaşılan kolektif bir sorumluluk" olduğunu ifade etti. Bu durum, "niyet samimiyeti, ilmi nesnellik, gerçek irade ve kamu yararını dar çıkarlar ve bağlılıkların önüne koyan gerçek bir ortaklık" gerektirir. "İlmi bağımsızlık bir güvencedir ve devletin projesine bağlılık birliğin güvencesidir" diye vurguladı.