İsrailliler Etiyopya'da iddiadan ibaret olan bir “Yahudi krallığı” için kazı yapıyor

İsraillilerin Etiyopya topraklarında belgelenmiş hiçbir tarihi kanıtın olmadığı bir Yahudi krallığı için kazılar başlatması, bu tür girişimlerin uygulanabilirliği konusunda birden fazla soruyu gündeme getiriyor.

İsrail’in Addis Ababa Büyükelçiliği yakınlarındaki bir sinagogda sabah ibadetlerini yerine getiren Yahudi Etiyopyalılar, 9 Mart 2010 (AFP)
İsrail’in Addis Ababa Büyükelçiliği yakınlarındaki bir sinagogda sabah ibadetlerini yerine getiren Yahudi Etiyopyalılar, 9 Mart 2010 (AFP)
TT

İsrailliler Etiyopya'da iddiadan ibaret olan bir “Yahudi krallığı” için kazı yapıyor

İsrail’in Addis Ababa Büyükelçiliği yakınlarındaki bir sinagogda sabah ibadetlerini yerine getiren Yahudi Etiyopyalılar, 9 Mart 2010 (AFP)
İsrail’in Addis Ababa Büyükelçiliği yakınlarındaki bir sinagogda sabah ibadetlerini yerine getiren Yahudi Etiyopyalılar, 9 Mart 2010 (AFP)

Mahmud Ebu Bekir

İsrail gazetesi Haaretz, İsrailli arkeolog Bar Kribus başkanlığındaki bir arkeolojik kazı ekibinin, Kudüs'teki Yahudi Miras Merkezi'nden bir keşif heyeti eşliğinde ‘Afrika'da bir Yahudi krallığının kalıntılarını’ bulmak amacıyla kazılara başlamak üzere Etiyopya'ya gittiğini yazdı.

Etiyopya'daki bazı siyasi ve kültürel çevreler uzun bir süredir, Yahudilerin Etiyopya'nın kuzeyindeki Simien Dağları'nın kalbinde, şimdiki Gondar bölgesi yakınlarındaki sarp yamaçlarda refah ve istikrar içinde yaşadığı bir krallığın varlığına dair efsaneler anlatılageliyor.

Şarku’l Avsat’ın Haaretz gazetesinden aktardığına göre İsrailli ekip, Etiyopya'da bin yılı aşkın bir süre boyunca varlığını sürdürdüğü iddia edilen sözde krallığın kalıntılarını ilk kez keşfetmeyi hedefliyor. Etiyopya'daki bazı araştırma ve kültür çevrelerinde dolaşan hayali anlatı için belgelenmiş herhangi bir tarihi kanıt olmamasına rağmen İsrail'in bu son hamlesi, bu tür girişimlerle ilgili olarak ‘amaçları gerçekten tarihi gerçekleri kanıtlamaya veya çürütmeye yönelik bir araştırma yapmak mı yoksa yeni bir siyasi gerçeklik yaratmak için dayanaksız anlatıları sürdürmeye mi çalışmak mı?’ şeklinde bazı soru işaretlerini gündeme getirdi.

İşlerinde ciddi bazı araştırmacılar, özellikle bu krallık hakkında ortada dolaşan bilgiler anlatılagelen efsanelerin ötesine geçmediğinden İsrailli ekibin üstlenmeyi planladığı misyonun ciddiyetini sorguladılar. Çoğunlukla hayali tarihi mitlere dayanan anlatılar temelinde güncel bir siyasi gerçeklik formüle edilebilir mi? sorusuna yanıt arıyorlar.

dyhju
Etiyoyalı Yahudiler olan Falaşalar, ilki 1977 yılında olmak üzere İsrail'e birkaç defada toplu olarak getirildiler (AFP)

İnsan toplumlarının gelişimi, endüstriyel ilerleme ve teknolojik devrim çerçevesinde modernist yollara girmeleri, mitolojiyi yalnızca tarihten kalan bir miras haline getirdiğinden bu sorunun cevabı basitleştirilmiş haliyle olumsuz olabilir. Edebi ve sanatsal eserlerde çağrışımları olabilir, ancak bu tür eserler, bir gelecek vizyonu oluşturmak ya da mevcut siyasi gerçeklikleri şekillendirmek için temel oluşturamaz.

Belki de daha derin bir başka kavrayış, mevcut ya da amaçlanan siyasi gerçeklik ile hayal edilen tarihi anlatılar arasındaki bağı ortaya çıkarabilir. Örneğin ünlü Fransız düşünür Roger Garaudy, birçok yazısında Yahudi tarih düşüncesindeki mitlerin merkeziliğine atıfta bulunur. Garaudy, İsrail'in bir devlet olarak gerçek varlığını, ancak eski Yahudi mitlerinin büyük ölçüde canlandırılması, revize edilmesi ve yakın siyasi gerçekliğinden (Vaat Edilmiş Topraklar, Tanrı'nın seçilmiş halkı vb.) yeni mitlerin yaratılması sayesinde duyurabildiğini vurgular. Dolayısıyla, tarihsel mitlerin siyasi bugünü ve geleceği şekillendirme çabasındaki rolü göz ardı edilemez.

Hiç kanıtı olmayan bir Yahudi krallığı

Haaretz'in haberine göre Yahudi toplumunun bazı kesimlerinde, İsrail'e göç etmeden önce Afrikalı Yahudilerin çoğunluğunun yaşadığı Gondar bölgesine komşu olan bugünkü Etiyopya'nın batısında bağımsız olarak yaşayan bir Yahudi krallığı olduğuna dair yaygın bir inanış var.

Aynı anlatıya göre bahsi geçen krallığın sınırları bugünkü İsrail devleti büyüklüğünde bir alanı kapsıyordu. Haaretz’e göre Yahudi topluluklarında birçok hikaye ve efsane hüküm sürmüş ve bu anlatıyı destekleyecek herhangi bir fiziksel kanıt bulunmadan kurtuluş umudunu artırmıştı.

Anlatıya göre söz konusu krallık, her biri İncil'deki yargıca atfen Gideon olarak adlandırılan bir krallar silsilesinin yönetimindeydi ve bu yüzden ‘Gideonların Krallığı’ olarak adlandırıldı.

Bu anlatının teorisyenleri, bu efsaneleri Etiyopya'daki Gondar bölgesi yakınlarında yer alan dağlarda yaşayan ve ‘Lubya’ olarak adlandırılan Yahudilere bağlıyor. Bazı İsrailli gezginler bu ismin Nubya'ya, yani bugünkü Sudan'a atıfta bulunduğuna inanıyor.

Krallıkla ilgili bilgiler son kırk yıldır nesiller boyunca aktarılan sözlü anlatımlara dayandığından Haaretz gazetesi tarihi gerçeğin aksine bu anlatıların doğruluğunu sorguluyor. Zira bu anlatılardan bazıları, Etiyopya asıllı İsrailli yazar Daniel Belete, ‘Gideonites: History of the Jews of Ethiopia and the Journey to the Land of Israel’ (Gideonlar: Etiyopya Yahudilerinin Tarihi ve İsrail Topraklarına Yolculuk) adlı kitabı gibi kaleme alındı.

Gazeteye göre Yahudi krallığının doğum tarihi tartışma konusu olsa da ilk tanıklıklar 14’üncü yüzyıla kadar uzanırken, krallığın 1626 yılında düştüğünde fikir birliği var.

Amerikalı tarihçi Herbert Alois Kraus, Cizvit misyoner aktivistlerin tarihi yazılarında Segenet adında bir yerde 19’uncu yüzyıl öncesi bir sinagogdan bahsedildiğini ve bunun Etiyopya'daki yerel Yahudilerin dini ve manevi yaşamı hakkında değerli bilgiler verebileceğini belirtiyor.

İsrailli arkeolog Kribus 2015 yılından bu yana, farklı geleneklerin Habeşistan'daki (Etiyoya’nın tarihteki adı) sözde Yahudi krallığını ilişkilendirdiği yerleri tespit etmek için araştırmalar yürütüyor. Etiyopya'ya seyahat ederek söz konusu krallıkla ilgili anlatıları kanıtlayacak ya da çürütecek somut fiziksel bulgular keşfetmeye çalışıyor.

Haaretz gazetesinin tarihçilerden aktardığına göre Yahudiler yaklaşık 500 yıl önce Afrika'daki bağımsız krallıklarını savunmak için uzun savaşlar verdiler. Bu da Yahudi sürgününün geleneksel anlatısı olan ‘Yahudiler, gerek Hıristiyan gerekse Müslüman olsun her zaman yabancıların egemenliği altında diaspora hayatı sürdüler’ söylemiyle çelişiyor. Araştırmacı Ömer Selham, Habeş-Falaşa Yahudilerinin kökeni üzerine yaptığı bir çalışmada, Doğu Afrika kıyılarının her kâr peşinde koşan tüccar için cazip bir ticari alan olduğunu, dolayısıyla Yahudilerin bu bölgedeki varlığının ticari faaliyetlerden kaynaklandığını öne sürüyor ve bu bölgede Yahudilerin krallıklar şeklinde eski bir tarihi varlıkları olduğunu reddediyor.

Etiyopya’dan bazı kaynaklara göre Etiyopya'daki Yahudilerin tarihi, Firavun’dan kaçmak için Musa Peygamber ile birlikte o topraklardan ayrılan ve bu dönemde Habeşistan topraklarına giden Mısır Yahudilerine kadar uzanıyor.

Çelişkili anlatımlar

İlk anlatım Habeş-Falaşa Yahudilerinin kökeninin Mısır'dan Habeşistan'a göç eden ve orada yaşayan Yahudilere dayandığını belirtirken, ikinci anlatım kökenlerinin bölgede geniş bir alanda hüküm süren Süleyman Peygamber'in krallığına dayandığını belirtiyor. Bu yüzden Habeş kralları kendilerini ‘Süleymanlılar’ olarak tanımlamaya devam ettiler. Etiyopyalı Yahudilere dair üçüncü anlatı ise Yemen'in Sebe krallığına mensup olduklarını söylüyor. Bu anlatı, Süleyman Peygamber'in Sebe Melikesi (Arapça ismine göre Belkıs, Habeşçe ismine göre Makeda) ile evlendiğini ve Habeşistan'daki Yahudi hanedanının ondan doğduğunu iddia ediyor.

Tarihçiler, Yahudilerin Etiyopya'daki varlığının tarihiyle ilgili mitolojik anlatılar dışında, Yahudilerin Etiyopya'daki varlığına inanıyor. Bu anlatıların hiçbiri, kökenleri konusunda herhangi birinin lehine olacak bilimsel verilere dayanmıyor. Dini inançları hakkında da, İsrailoğulları'nın Tanrısı'na ve Tanrı'nın onları insanlığın geri kalanı arasından seçtiğine inandıkları gerçeği dışında bir detay bulunmuyor. Ayrıca yeniden dirilişe ve öbür dünyada yargılanmaya inanırlarken Telmud’a inanmazlar, bu da onları Yahudi mirasındaki (özellikle İsrail) hakim anlatılarla çelişkiye sokar.

Etiyopyalı tarihçi Isaac Teferi, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, Yahudi tarihinin, ‘sürgünler’ anlamına gelen ve ‘Falaşa’ olarak adlandırılan Etiyopyalı Yahudileri 1948 yılında İsrail devletinin kurulmasına kadar tanımadığını, çünkü Yahudi devletinin, demografisini güçlendirmek ve basit işlerde kullanmak için binlerce Etiyopyalı Yahudiyi İsrail'e getirmek için onları tanımak zorunda kaldığını söylüyor. Falaşalar birkaç defada İsrail'e toplu olarak getirildiler. İlk operasyon 1977 yılında ‘Musa Operasyonu I’ adıyla yapıldı ve yaklaşık 2 bin 500 Falaşa İsrail’e getirildi.

jmukılo
Kudüs'teki Etiyopyalı Yahudiler Sigd bayramı sırasında ibadet ediyorlar, 16 Kasım 2009 (AFP)

İkinci operasyon 1982 yılında ‘Geri Dönüş Hakkı’ adı altında gerçekleşti ve yaklaşık 25 bin kişiyi kapsıyordu. Daha sonra 1984 yılında en ünlüsü olan ‘Musa Operasyonu II’ gerçekleşti. Bu operasyonda binlerce Falaşa, eski Sudan Cumhurbaşkanı Cafer Numeyri'nin yardımlarıyla Sudan'dan hava yoluyla işgal altındaki Filistin topraklarına taşındı.

Eski ABD Başkanı George H.W. Bush'un 1985 yılında verdiği açık destekle Etiyopyalı Yahudi göçmenlerin sayısının yaklaşık 20 bine ulaşmasıyla Falaşaları yeniden yerleştirmek için ‘Sebe Operasyonu’ gerçekleştirildi.

Ardından 1991 yılındaki ‘Süleyman Operasyonu’ kapsamında 20 bin kadar Falaşa, eski İsrail Başbakanı İzak Şamir döneminde, dönemin İsrail Genelkurmay Başkan Yardımcısı Amnon Lipkin-Şahak gözetiminde İsrail’e getirildi.

Son operasyon olan ‘Güvercin Kanatları’ 2012 yılında gerçekleşti ve yaklaşık 9 bin Falaşa getirildi. Tüm bu göçlerin resmi bir şekilde ve Etiyopya devleti ile İsrail arasında yapılan anlaşmalarla gerçekleştirilmiş olmasına rağmen, İsraillilerin büyük bir kesimi, İsrail’e getirilen Etiyopyalıların çoğunun aslında Yahudi olmadığı, açlık ve yoksulluk yüzünden kendilerine geçim kaynağı sağlayacak bir ülkeye göç etmek isteyen insanlar olduğuna inanıyor. Bu yüzden Falaşalar yeni vatanlarında ırkçılık ve zulüm görmeye devam ediyor.

Mit ve tarih arasında

Teferi, mitolojik anlatılar ile ciddi ve profesyonel akademik araştırmalar arasında bir mesafe olduğunu düşünüyor. Etiyopyalı akademisyen, Etiyopya'daki Yahudilerin tarihinin, Yahudiliğin gereklerini getiren ya da tarihteki Habeşistan'da yaşayan Yahudilerden gelen kişilere atıfta bulunduğunu vurguladı. Etiyopya'daki en büyük Yahudi grubu, Etiyopyalı Yahudiler olarak da bilinen Beta Israel olduğunu belirtti.

Beta Israel, yani Etiyopyalı Yahudilerin literatürünün Amharca'da kuzey anlamına gelen ‘Semen Krallığı’ adlı efsanevi bir krallığın varlığına atıfta bulunduğunu söyleyen Teferi, hikâyeye göre Aksum Krallığı'nın en ünlü krallarından biri olan Kral Ezana döneminde (MS 300-375 civarı) Hıristiyanlık Aksum Krallığı'nın resmi dini haline geldiğini aktardı. Teferi, Hıristiyanlığın Aksum Krallığı'nın resmi dini olarak ilan edilmesinin, Yahudi nüfusun Hıristiyanlığa geçmeyi reddetmesine ve isyan etmeye başlamasına neden olduğunu da sözlerine ekledi.

Etiyopyalı araştırmacı, Beta Israel grubunun literatüründe bölgedeki Yahudilerle Hıristiyanlar arasında bir iç savaş yaşandığının ve bunun sonucunda Simien Dağları bölgesinde ve Tana Gölü'nün kuzeyinde, Setit Nehri'nin güneyinde yer alan Dembiya bölgesinde bağımsız bir Yahudi devletinin kurulduğunun iddia edildiğini, ancak bu anlatıların doğruluğunu kesin olarak teyit edecek hiçbir bilimsel ve tarihi kanıt bulunmadığını söyledi.

Siyasi amaçlar

Bar Kribus başkanlığındaki İsrailli son arkeolojik keşif gezisinin, belki de tarihi ya da arkeolojik nedenlerden ziyade siyasi nedenlerle bu efsanevi anlatıları kanıtlamaya çalıştığını söyleyen Teferi, bu gezinin nedenlerinden bazılarının, özellikle Falaşaların İsrail toplumunda kendilerini dışlanmış hissetmelerinin İsrail'in kendi iç durumundan kaynaklandığına inanıldığını belirtti. İsrail'in sıcak noktalar olarak kabul edilen Arap ülkeleriyle sınır bölgelerine yerleştirilen Falaşalar, okulda, iş piyasasında ve hatta dini ibadetlerini veya resmi görevlerini yerine getirirken ayrımcılığa maruz kalıyor.

Falaşaların 2015 yılında İsrail içinde düzenlediği barışçıl gösterilerde ayrımcılık ve zulme karşı ayaklandığını ve güvenlik güçlerinin tacizine maruz kaldığına dikkati çeken Teferi, Falaşa bir İsrail askerinin kameralar önünde polis tarafından saldırıya uğradığını hatırlattı. Teferi, bu olayın Falaşaların maruz kaldığı ırkçılık gerçeği hakkında kapsamlı bir tartışma başlattığını ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu Falaşaları sakinleştirmek için saldırıya uğrayan asker ile bir araya gelmek zorunda bıraktığını vurguladı.

Tel Aviv'in şu anda Gazze Şeridi’nde ve Lübnan'da yürüttüğü savaş sebebiyle ve özellikle Falaşaların çoğu İsrail ordusunda görev yaptığından iç cepheyi güçlendirmeye ihtiyacı olduğunu söyleyen Teferi, dolayısıyla Falaşaların Etiyopya'daki eski Yahudi kökenlerinden bahsetmenin ve toplumda hüküm süren şüphecilik ve kötü muameleler karşısında Falaşaların Yahudi olduklarını teyit etmenin iç cepheyi güçlendirebileceğinin altını çizdi.

İsrailli arkeoloji ekibinin Etiyopya'da tarihte bir Yahudi krallığının varlığına ilişkin iddiaların ciddiyetini incelediğini belirten Etiyopyalı tarihçi Teferi, bu hamlenin gerçeğe ulaşmayı amaçlayan bir çalışma olarak bilimsel ve tarihi kurallara uyup uymadığına ya da özellikle ekip Kudüs'teki Yahudi Miras Merkezi Etiyopya Tarihi Bölümü tarafından gönderildiğinden hayali bir gerçekliği formüle etmeye yönelik siyasi bir misyon olup olmadığına karar vermek için araştırmanın sonuçlarına bakılması gerektiğini vurguladı.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Bilim insanlarından uzun mesafe koşusu uyarısı

ABD'li ultra maraton koşucusu Courtney Dauwalter, Kolorado'da yer alan Twin Lakes yakınlarındaki bir barajın üzerinde koşuyor (AFP)
ABD'li ultra maraton koşucusu Courtney Dauwalter, Kolorado'da yer alan Twin Lakes yakınlarındaki bir barajın üzerinde koşuyor (AFP)
TT

Bilim insanlarından uzun mesafe koşusu uyarısı

ABD'li ultra maraton koşucusu Courtney Dauwalter, Kolorado'da yer alan Twin Lakes yakınlarındaki bir barajın üzerinde koşuyor (AFP)
ABD'li ultra maraton koşucusu Courtney Dauwalter, Kolorado'da yer alan Twin Lakes yakınlarındaki bir barajın üzerinde koşuyor (AFP)

Vishwam Sankaran Bilim ve Teknoloji Muhabiri 

Bir araştırmaya göre yoğun seviyede uzun mesafe koşusu yapmak alyuvarlara zarar vererek yaşlanmayı hızlandırabilir.

Vücut genelinde, özellikle de kalp ve kan dolaşımı üzerinde kanıtlanmış faydalar sağlayan ve dolaylı olarak yaşlanma sürecimizi de etkileyen koşu, en çok araştırılan egzersiz türlerinden biri.

Daha önce yapılan büyük ölçekli araştırmalar, haftada 150 dakika orta yoğunlukta koşmanın sağlığı iyileştirdiğini ve ömrü önemli ölçüde uzattığını göstermişti.

Ancak son araştırma, yoğun tempolu uzun mesafe koşularının alyuvarların bozulmasına yol açarak anemiye neden olma potansiyeli taşıdığını öne sürüyor.

Öte yandan bu olgunun nedenleri ve uzun vadeli etkileri belirsizliğini koruyor.

Bilim insanları, ultra maraton atletlerinin alyuvarlarının uzun bir yarıştan sonra esnekliğini kaybettiğini ve bu durumun oksijeni verimli bir şekilde taşıma yeteneklerini azaltabileceğini kanıtladı.

Ayrıca vücut genelinde iltihaplanma belirtileri ve DNA hasarını önleyen moleküllerin azaldığı da görüldü.

Hakemli dergi Blood Red Cells & Iron'da yayımlanan çalışmanın başyazarı Travis Nemkov, "Bu tür etkinliklere katılmak vücutta genel iltihaplanmaya yol açabilir ve alyuvarlara zarar verebilir" diye açıklıyor.

Bilim insanları araştırmada, dünya çapında düzenlenen 40 kilometrelik Martigny-Combes à Chamonix yarışı ve 171 kilometrelik Ultra Trail de Mont Blanc yarışına katılmadan önce ve sonra sporcuların alyuvarlar sağlığını inceledi.

Araştırmacılar uzun mesafe yarışlarından hemen önce ve sonra 23 koşucudan kan örnekleri alarak plazma ve alyuvarlardaki binlerce protein, lipit, metabolit ve eser elementi analiz etti.

Bilim insanları koşucuların alyuvarlarında istikrarlı bir şekilde hasar belirtileri görüldüğünü söylüyor.

Muhtemelen vücuttaki iltihaplanma nedeniyle meydana gelen molekül düzeyindeki değişikliklere dair kanıt buldular.

Araştırmacılar, 40 kilometrelik yarışlardan sonra sporcularda görülen bu değişikliklerin, 171 kilometrelik daha zorlu yarışlara katılanlarda daha da arttığını ve yaşlanmayı hızlandırabileceğini belirtiyor.

Bilim insanları, koşu mesafesi arttıkça sporcuların daha fazla kan hücresi kaybedeceğini ve daha fazla hasar birikeceğini dile getiriyor.

Dr. Nemkov, "Maraton ve ultra maraton mesafeleri arasındaki bir noktada hasar gerçekten etkisini göstermeye başlıyor" diyor.

Vücudun bu hasarı onarmasının ne kadar sürdüğünü, uzun vadeli bir etkisi olup olmadığını ve bu etkinin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu bilmiyoruz.

Bilim insanları daha sonraki çalışmaların atletik performansı iyileştirme veya direnç egzersizlerinin potansiyel olumsuz etkilerini azaltma yönünde stratejiler geliştirmeye katkı sağlamasını umuyor.

Araştırmacılar, ultra maraton koşucuları üzerine yapılacak gelecekteki araştırmaların, depolanan kanın raf ömrünü uzatmaya da yardımcı olabileceğini söylüyor.

Araştırma makalesinin Colorado Anschutz Üniversiteli diğer başyazarı Angelo D'Alessandro "Bu çalışma, yoğun direnç egzersizlerinin, kan depolama sırasında gözlemlediklerimizi yansıtan mekanizmalar yoluyla alyuvarların yaşlanmasını hızlandırdığını gösteriyor" diyor.

Independent Türkçe,independent.co.uk/news


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP