Gazze'de zorunlu anlaşma

İkinci ve üçüncü aşamanın detayları ile ilgili görüşmeler, birinci aşamanın 16'ncı gününde başlayacak. Bu da şu an açıklanan anlaşmanın, ihtilafı çözmeye yönelik geçici bir adım olduğu anlamına geliyor.

Diğer aşamalardaki müzakerelerin başarıyla sonuçlanacağını varsaymak yanlıştır (AFP)
Diğer aşamalardaki müzakerelerin başarıyla sonuçlanacağını varsaymak yanlıştır (AFP)
TT

Gazze'de zorunlu anlaşma

Diğer aşamalardaki müzakerelerin başarıyla sonuçlanacağını varsaymak yanlıştır (AFP)
Diğer aşamalardaki müzakerelerin başarıyla sonuçlanacağını varsaymak yanlıştır (AFP)

Nebil Fehmi

Katar Başbakanı 15 Ocak Çarşamba günü, İsrail ile Hamas'ın, Gazze'de ateşkes sağlanması ve her iki taraftan rehine ve tutukluların serbest bırakılmasını öngören bir anlaşma taslağını kabul ettiğini ve anlaşmanın Pazar günü (dün) yürürlüğe gireceğini duyurmuştu. Açıklamanın yapıldığı ilk dakikalardan itibaren taraflar birbirlerini anlaşmanın hayata geçmesini geciktirmekle suçluyorlar.

Gazze halkının kahramanca fedakarlıkları, İsrail cezaevlerinde uzun süredir tutuklu bulunan Filistinli tutukluların çektiği acılar, Gazze’de insanların kitlesel olarak yerinden edilmesi ve hatta kaçırılan İsrailli sivillerin ve diğerlerinin aileleri göz önüne alındığında, anlaşmayı insani açıdan memnuniyetle karşılıyorum. Ben her zaman işgalci ile işgal devleti arasındaki ayrıma bağlı kaldım. Anlaşmanın tam olarak uygulanması halinde, Gazze'deki mevcut savaş sona erecek ve Filistinlilerin elindeki 100 İsrailli rehine karşılığında 1.000 Filistinli tutuklu serbest bırakılacak.

Anlaşmanın, tutuklu ve rehine takası, yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşü, insani yardımların artırılması ve İsrail güçlerinin belirli bölgelere çekilmesi olmak üzere üç aşamada hayata geçirilmesi bekleniyor. Birinci aşamanın 16'ncı gününde, ikinci ve üçüncü aşamaların detaylarıyla ilgili görüşmelere başlanacağı biliniyor. Bu da şu an açıklanan anlaşmanın, ihtilafı çözmeye yönelik geçici bir adım olduğu, ancak kritik duruma tam, detaylı ve kapsamlı bir çözüm düzeyine ulaşmadığı anlamına geliyor.

Anlaşmanın kendisi değerlendirildiğinde, uygulanması halinde, Ekim 2023 ve sonrasında Gazze’deki olaylarla bağlantılı çatışmaların durmasıyla sonuçlanacağı unutulmamalı. Bu yararlı bir adım, ancak Filistin-İsrail çatışmasını sona erdirmez. Bu nedenle daha fazla çatışmaya, şiddete ve karşı şiddete tanık olacağız. Çünkü Batı Şeria ve Gazze'de hâlâ işgal altında olan Filistin halkı, ulusal kimliğine sıkıca sarılıyor.  İsrail ise onun kendi kaderini tayin etmesini engelliyor, işgal ve şiddet kullanımında ısrar ediyor.

Aşırı ve anlamsız bir iyimserliğin yanı sıra, ateşkesin ve acıların son bulmasının yeterli olmasa bile gerekli adımlar olduğunu göz ardı eden aşırı ve haksız kötümserlikten de kaçınmalıyız. Her ne kadar unsurları geçen mayıs ayından bu yana masada olsa da tarafların şu anda bir anlaşmaya varma motivasyonlarını gözden geçirerek, potansiyel olumlu yönlerle riskler hakkında sağlam bir değerlendirme yapılabilir. Bu değerlendirme Güvenlik Konseyi'nin 2245 sayılı kararını içeren Amerikan fikirleri bağlamında olmalı. Bilhassa anlaşmanın açıklanmasının ardından ve yürürlüğe girmesinden önce Gazze'de 20'den fazla insanın hayatını kaybetmesi göz önüne alındığında, tarafların imzalanan anlaşmaya olan bağlılıklarının ciddiyeti de tespit edilmeli. Buna ek olarak serbest bırakılacak Filistinli gruplar da dahil olmak üzere, henüz açıklığa kavuşmamış ve belirsiz noktalar bulunuyor; İsrail güçleri tampon bölgede mi kalacak yoksa tamamen mi çekilecek? Dahası anlaşmanın ikinci ve üçüncü aşama unsurlarının ertelenmesi iyi niyetin bulunmadığı varsayımını akla getiriyor. Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre burada şu soruyu sormak gerekiyor: Anlaşmanın onaylanması manevra amaçlı taktik bir hamle midir, yoksa taraflar arasında güvenli ve istikrarlı koşullara ulaşma yönünde ısrarcı ve gayretli bir eğilimin göstergesi midir?

Özellikle Güvenlik Konseyi kararında çok önemli bir unsurun atlandığı göz önüne alındığında, kazanımları en üst düzeye çıkarmak ve olumsuz etki ve tehlikeleri sınırlamak için gelecekte nelerin olabileceğini öngörmek de önemlidir. İsrail ile Hamas'ın anlaşmaya yanaşmadığını, iç içe geçen koşulların, içeriden ve dışarıdan gelen ağır baskıların onları uzlaşmacı bir çözüme doğru yönelttiğini söylemek abartı olmaz. İç baskılarla kastedilen, her iki tarafta da devam eden kayıpların, kaçırılan İsraillilerin ailelerinin, Gazze halkı ve Filistinli tutukluların iki taraf üzerindeki baskılarının zirveye ulaşmasıdır. Dış baskıysa Biden’dan önce Trump’ın, krizin ABD başkanlığını devralmasından önce yatıştırılması yönündeki baskılarının arttığı bir dönemde Mısır ve Katar’ın arabuluculuk rolünü yoğunlaştırmasıdır. Dolayısıyla anlaşma, dürüstlük ve adaletle uygulanmasının sağlanması için dikkatle takip edilmesi gereken bir “zorunlu anlaşmadır”.

Anlaşmanın hayata geçirilmesi kolay olmayacak ve diğer aşamalarda müzakerelerin mutlaka başarıyla sonuçlanacağını varsaymak da hatalı olacaktır. Başarılı olmaları özellikle Filistinlileri ilgilendiriyor, çünkü İsrail ilan ettiği hedeflere ulaşamadı. Hamas'ı zayıflattı ancak ortadan kaldırmadı ve İsrail Maliye Bakanı, savaşın ilk aşamadan sonra yeniden başlayacağına dair Başbakan'dan yazılı garanti almayı şart koştu. İsrail, Hamas liderlerini sonsuza dek ve her yerde hedef alacağını defalarca duyurdu. Gazze içinde güvenlik konularında hâlâ üstünlük ve son söz sahibi olma konusunda ısrar ediyor. Bu durum, Gazze'den tamamen çekilmesi ve Şeride yönelik genişletilmiş güvenlik önlemleri konusunda bazı soruları gündeme getiriyor. İsrail, Filistinlilerin ulusal kimliklerini yaşamalarını engellemeye devam ettiği sürece direniş bitmeyecektir. Bilakis, durum ve şartların gereklerine göre öne çıkacak ve şiddetine şiddetle karşılık verecektir.

İmzalanan anlaşmadaki yeni gelişmeler arasında, anlaşma maddelerini uygulamaya koymak üzere merkezi Mısır'da olacak, Katar ve ABD'nin de yer alacağı bir takip komitesinin oluşturulması yer alıyor. Bu, oluşturulması ve kurulması gereken bir komite ve kararların alınma yöntemi, herhangi bir ihlalin sonuçlarının nasıl ele alınacağı üzerinde dikkatli ve kesin bir şekilde anlaşmaya varılmalı. Böylece komite olaylara karışmadan gerekli takip ve izleme yeteneklerine sahip olacaktır. Ek olarak İsrail'e karşı geleneksel Amerikan taraflılığı ve İsrail'den hesap sorulmasını reddetmesi göz önüne alındığında, tüm taraflar güvenilirliklerini de korumalılar. Aynı şekilde bu komitenin, önümüzdeki dönemde Gazze Şeridi'nin idari yapısıyla karıştırılmaması gerekir. Söz konusu idari yapı özünde Filistinli olmalı, Filistinlilere haklarını sağlamalı, Şeridin İsrail ile ilişkisinde son söz sahibi olmamalı, İsrail'in Gazze'de kalma hakkını örtülü olarak kabul etmemeli, dahası Batı Şeria ile siyasi iletişimini ve bütünleşmesini sürdürmeli.

İsrail'in tutumunun ve mevcut hükümetinin olumsuzluğu beni şaşırtmadı, aksine ABD'nin ve iki devletli çözüme açık bir atıf içeren (2245) sayılı Güvenlik Konseyi kararının sponsoru olmasına rağmen, Biden yönetiminin yayınlanan açıklamalarında Filistin-İsrail ihtilafının çözümüne ve Filistin devletine dair hiçbir atıf yapılmaması beni rahatsız etti. Trump'ın temsilcisi de İsrail ile Suudi Arabistan arasında barışa ulaşmak için İbrahim Anlaşmaları’nın devam ettirilmesine önem verildiğini vurguladı. Riyad'tan yapılan resmî açıklamada ise anlaşmanın memnuniyetle karşılandığı ve Arap-İsrail ihtilafına kapsamlı bir çözüm bulunması yönündeki arzu teyit edildi. İkili barış anlaşmalarının bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına bağlı olduğu bir kez daha vurgulandı.

Mısır, işgal altındaki Filistin halkına destek amacıyla yakın zamanda bir konferans düzenleyecek ve bu konferansın odak noktası da Gazze olacak. Bu olumlu ve gerekli bir adım çünkü uluslararası toplumun tamamının bu çabaya katılması gerekiyor. Yaz başında Filistin devletinin kurulması konusunda bir konferans düzenlenmesine yönelik ortak bir Suudi Arabistan çabasının olduğunu da biliyorum. Bu da takdire şayan bir adım, zira kendi kaderini tayin etme ve egemen bir devlet aracılığıyla ulusal kimliğini ifade etme olanağı sağlanması gibi, Filistin halkının dünyadaki çeşitli halklarla aynı haklara sahip olduğunu vurgulayan Arap sesi yükselmeli. Zira ikinci Trump yönetimi, mevcut durumu korumak ve gereksiz çatışmalardan kaçınmak için anlaşmalara varırken, yalnızca mevcut gerçekliği ve anlık yaklaşımları önemseyecek ve bunlara odaklanacaktır. Tarihsel veya hukuki kaygılarla ilgilenmeyecektir.



Trump, İran anlaşması ile gerginliğin tırmanması riski arasında

ABD Başkanı Donald Trump, 5 Haziran 2026’da New Jersey eyaletindeki Morristown Havaalanı’na vardıktan sonra Air Force One uçağından iniyor. (AFP/Getty Images)
ABD Başkanı Donald Trump, 5 Haziran 2026’da New Jersey eyaletindeki Morristown Havaalanı’na vardıktan sonra Air Force One uçağından iniyor. (AFP/Getty Images)
TT

Trump, İran anlaşması ile gerginliğin tırmanması riski arasında

ABD Başkanı Donald Trump, 5 Haziran 2026’da New Jersey eyaletindeki Morristown Havaalanı’na vardıktan sonra Air Force One uçağından iniyor. (AFP/Getty Images)
ABD Başkanı Donald Trump, 5 Haziran 2026’da New Jersey eyaletindeki Morristown Havaalanı’na vardıktan sonra Air Force One uçağından iniyor. (AFP/Getty Images)

ABD Başkanı Donald Trump’ın, yeniden başlayan karşılıklı askeri saldırıların ardından İsrail ve İran üzerinde baskı kurarak tarafları çatışmaları durdurmaya ikna ettiği görülüyor. Trump, barışa ulaşılması amacıyla yürütülen ve ‘nihai aşamaya geldiğini’ söylediği müzakereler sırasında tarafları ‘cehalet’ ve ‘aptallıkla’ suçlayarak sert uyarılarda bulundu.

Son gerilim, iki taraf arasında süregelen sembolik saldırılar ve ‘ateşle verilen mesajlar’ zincirinin yeni bir halkasını oluştururken, Trump’ın en yakın müttefiki İsrail üzerindeki etkisinin boyutu ile nihai aşamaya geldiği belirtilen müzakerelerin sahadaki yansımaları konusunda soru işaretlerine yol açtı.

Karşılıklı saldırılar ayrıca, İran ile bir uzlaşıya varmayı hedefleyen Trump’ın diplomatik yaklaşımı ile Tahran’ın müzakerelerde avantaj elde etmesini veya şartlarını kabul ettirmesini engellemeye çalışan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun çizgisi arasındaki görüş ayrılıklarını da gözler önüne serdi.

Beyaz Saray’a göre Trump, 24 saatten kısa bir süre içinde Netanyahu ile ikinci kez telefon görüşmesi gerçekleştirdi ve İsrail Başbakanı’ndan saldırıları ‘derhal’ durdurmasını istedi.

İran ve İsrail, daha geniş çaplı bir savaşa dönüşme endişelerini artıran askeri gerilimi düşürmeye hazır olduklarını açıkladı. Ancak taraflar arasındaki tehdit mesajları tamamen sona ermedi. İran ordusu saldırılarını şimdilik durdurduğunu duyururken, İsrail’in Güney Lübnan da dahil olmak üzere operasyonlarına yeniden başlaması halinde daha sert ve güçlü karşılık vereceği uyarısında bulundu.

Diğer taraftan, Netanyahu’nun Trump’ın baskısı altında İran’a yönelik saldırıların durdurulması talimatını vermek zorunda kaldığı değerlendiriliyor.

Tarafların geçici bir süre için gerilimi düşürmeye hazır olduğu görülse de Beyaz Saray’dan bir kaynak Şarku’l Avsat’a, İsrail’in Güney Lübnan’daki Hizbullah hedeflerini vurma hakkını saklı tutmakta ısrar ettiğini belirtti. Bu durumun, taraflar arasında bir mutabakat zaptı hazırlanmasına yönelik kırılgan görüşmeleri sekteye uğratabileceği ifade ediliyor.

Yaşanan gerilim, Trump’ın İran ile yürürlükte bulunan kırılgan ateşkesi uzatma ve bunun ötesinde Tahran’ın nükleer programı, yaptırımların hafifletilmesi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini kapsayan daha kapsamlı bir anlaşmaya ulaşma çabalarını da tehdit ediyor.

 İran’ın pazar akşamı İsrail’e düzenlediği füze saldırısından (Reuters)İran’ın pazar akşamı İsrail’e düzenlediği füze saldırısından (Reuters)

Ateşli mesajlar

Analistler, karşılıklı saldırıların son turunu, olası bir anlaşma öncesinde çatışma kurallarını yeniden şekillendirmeyi ve müzakere pozisyonlarını güçlendirmeyi amaçlayan ‘ateşle verilen mesajlar’ olarak değerlendiriyor.

Ancak çatışmanın daha geniş bir alana yayılma riski sürüyor. Yemen’deki Husilerin çatışmalara dahil olarak Babu’l Mendeb Boğazı’nı kapatma tehdidinde bulunması ve İran yanlısı Iraklı milislerin devreye girme ihtimali, askeri gerilimin coğrafi kapsamının genişlemesine yol açabilecek unsurlar arasında gösteriliyor.

Trump ile Netanyahu arasında kamuoyuna yansıyan görüş ayrılıkları da ABD Başkanı’nın İsrail üzerindeki etkisini ve Netanyahu’yu ne ölçüde dizginleyebileceğini test ediyor. Bölge ise kritik bir yol ayrımında bulunuyor: Ya göreceli bir sükûnet sağlayacak anlaşmaya varılacak ya da yüksek maliyetli ve kontrol edilmesi zor geniş çaplı bir bölgesel gerilim yaşanacak.

Öte yandan, çatışma alanının genişlemesinin önüne geçilse bile karşılıklı saldırıların herhangi bir barış anlaşmasına ulaşılmasını daha da zorlaştırdığı değerlendiriliyor.

New York Times’a göre Netanyahu, Trump yönetiminin üzerinde çalıştığı barış anlaşmasının İsrail açısından ‘felaket’ sonuçlar doğurabileceğinden ve ülkenin Lübnan’daki Hizbullah’a karşı hareket alanını kısıtlayabileceğinden endişe duyuyor.

Gazeteye konuşan eski İsrail Ulusal Güvenlik Danışmanı ve halen Washington merkezli Demokrasileri Savunma Vakfı’nda araştırmacı olarak görev yapan Eyal Hulata, İran’ın savaştan galip çıktığı yönünde bir söylem geliştirdiğini belirtti. Hulata, Tahran’ın ABD ve İsrail saldırılarına karşı ayakta kalmasını ve Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü bu söylemin temel unsurları olarak öne çıkardığını ifade etti. Hulata, İran’ın İsrail’e yönelik saldırılarını ise ‘öfke boşaltma girişimi’ ve güçlü taraf görüntüsü verme çabası olarak nitelendirdi.

Trump’ın hesapları

Trump, İran ile ‘iyi’ bir anlaşmaya varmayı hedeflerken, ABD’de ekonomik koşullara ve yükselen fiyatlara yönelik memnuniyetsizliğin yanı sıra, Tahran ile gerilimin sürmesinin Cumhuriyetçi Parti’nin ara seçimlerdeki şansını olumsuz etkileyebileceği yönündeki kaygılar da artıyor.

Trump ve üst düzey danışmanları, İran’la yaşanan krizin çözülmesi ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden tam kapasiteyle açılması halinde enerji fiyatlarının düşeceği tezini öne çıkarıyor. Ancak aralıklı olarak yeniden alevlenen çatışmalar göz önüne alındığında, bunun nasıl ve ne zaman gerçekleşebileceği belirsizliğini koruyor.

Uzmanlar, Trump’ın İsrail’i ve Netanyahu’yu İran’la bir anlaşma ihtimalini zedeleyecek adımlardan vazgeçirmeye yönelik güçlü baskı araçlarına sahip olduğu konusunda görüş birliği içinde. Bununla birlikte, Tahran’ın müzakere masasındaki konumunu güçlendirme çabaları ve karşılıklı saldırıların yeniden yaşanma ihtimali nedeniyle anlaşmaya ulaşma olasılığına ilişkin ciddi şüpheler devam ediyor.

Arap Denizi’nde, amfibi saldırı gemisi USS Tripoli üzerinde düzenlenen tatbikat sırasında, Deniz Piyade İndirme Gücü’ne bağlı 31. Keşif Birimi’nden ABD Deniz Piyadeleri mensupları (CENTCOM)Arap Denizi’nde, amfibi saldırı gemisi USS Tripoli üzerinde düzenlenen tatbikat sırasında, Deniz Piyade İndirme Gücü’ne bağlı 31. Keşif Birimi’nden ABD Deniz Piyadeleri mensupları (CENTCOM)

Atlantik Konseyi bünyesindeki Scowcroft Strateji ve Güvenlik Merkezi Başkan Yardımcısı Matthew Kroenig, Trump’ın hâlâ bir anlaşmaya ulaşılmasını sağlayabilecek ve İsrail’in müzakereleri sekteye uğratmasını engelleyebilecek güçlü baskı araçlarına sahip olduğunu belirtiyor. Kroenig’e göre Trump, İran’ı taviz vermeye zorlamak amacıyla yoğun diplomatik baskıyı sürdürürken, yaptırımları ve deniz ablukasına yönelik uygulamaları da koruyacak. Ancak Kroenig, son gerilimin diplomasiye olan güveni zedeleyebileceğini ve Tahran’daki sertlik yanlılarına anlaşmanın faydasını sorgulamak için yeni argümanlar sağlayabileceğini düşünüyor.

Öte yandan, Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) analizlerinden birinde Charles Kupchan, Trump’ın İsrail’e Hizbullah’a karşı sınırlı veya ‘cerrahi hassasiyette’ operasyonlar düzenleme izni vermesinin çatışmayı geçici olarak dondurabileceğini, ancak kalıcı bir anlaşmaya ulaşma ihtimalini zayıflatabileceğini savunuyor.

ABD Kongresi’ndeki Cumhuriyetçiler ise konuya ilişkin iki farklı çizgide yer alıyor. Bir grup, İran tehdidiyle mücadele açısından İsrail’in saldırılarını gerekli görerek destekliyor. Bu yaklaşımın önde gelen isimlerinden biri Senatör Lindsey Graham olarak gösteriliyor. Diğer grup ise anayasal yetkilendirme olmaksızın daha geniş çaplı bir savaşa sürüklenme riskine dikkat çekiyor ve Kongre denetiminin artırılmasını talep ediyor. Bu kanadın öne çıkan isimleri arasında Temsilciler Meclisi üyesi Thomas Massie bulunuyor.


Uluslararası sistemin dönüşümlerinde güç kullanımı bir norma dönüştü

ABD Ordusu hava savunma topçu birliğinden bir asker, Patriot MIM-104 füze sisteminin bakımını yapıyor, 1 Haziran 2026 (AFP)
ABD Ordusu hava savunma topçu birliğinden bir asker, Patriot MIM-104 füze sisteminin bakımını yapıyor, 1 Haziran 2026 (AFP)
TT

Uluslararası sistemin dönüşümlerinde güç kullanımı bir norma dönüştü

ABD Ordusu hava savunma topçu birliğinden bir asker, Patriot MIM-104 füze sisteminin bakımını yapıyor, 1 Haziran 2026 (AFP)
ABD Ordusu hava savunma topçu birliğinden bir asker, Patriot MIM-104 füze sisteminin bakımını yapıyor, 1 Haziran 2026 (AFP)

Bugün gündemde olan soru, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana güç kullanımının artıp artmadığı değil, nasıl ve neden daha yaygın ve İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde uluslararası sistemin yerleştirmeye çalıştığı kısıtlamalara daha az tabi hale geldiğidir. Dünya, 20. yüzyılın ilk yarısındaki gibi büyük, topyekûn savaşlara sürüklenmedi, fakat buna karşılık, Soğuk Savaş'ın bitişine eşlik eden vaadi de yerine getirmedi, o da açık kurallar ve etkili hesap sorma tarafından yönetilen daha disiplinli bir uluslararası sistem.

Bana göre güç kullanımının doğasında niteliksel bir değişim yaşandı. Savaş artık istisnai bir olay değil, doğrudan askeri müdahalelerden vekalet savaşlarına, sınırlı saldırılara ve siber operasyonlara kadar çeşitli derecelerde ve biçimlerde kullanılan bir siyasi araç haline geldi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu aşamanın en belirgin özelliği, topyekûn savaşın maliyeti caydırıcı olmaya devam etse de güce başvurma eşiğinin düşmesi olabilir.

Bu dönüşüm, ABD'nin tek başına uluslararası hegemonyaya sahip olduğu ve Irak Savaşı'nda olduğu gibi çeşitli bağlamlarda güç kullanmasına olanak tanıyan Soğuk Savaş sonrası dönem dikkate alınmadan anlaşılamaz. Ancak bu aşama uzun sürmedi. Çin'in yükselişi ve özellikle Ukrayna savaşından sonra Rusya'nın uluslararası sahnede yeniden yükselişiyle dünya daha çok taraflı, ancak aynı zamanda daha akışkan ve daha az yönetilebilir hale geldi.

Bu değişimin en derin etkisi, geleneksel çatışma arenasından yeni güç kullanım modelleri için açık bir laboratuvara dönüşen Ortadoğu'da açıkça görülmektedir. Bölge artık istikrarlı dengeler içinde yaşamıyor. Devletler parçalandı, silahlı örgütler yükseldi ve yabancı müdahaleler arttı; bu da bölgesel etkileşimleri yönetmede gücü günlük bir araç haline getirdi.

Artık sadece “vekâlet savaşlarından” bahsetmek mümkün değil. Yeni bir modelle karşı karşıyayız; açık bir savaş ve gerçek, ancak hesaplı bir gerilim. Bu, kendi içinde, oyunun kurallarında bir değişimi yansıtıyor, çünkü eski normlar artık güç kullanımını engellemiyor.

Bu bağlamda, artan güç kullanımının, İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde uluslararası sistemin çekirdeğini oluşturan beş temel norm üzerinde derin bir etkisi olduğu söylenebilir.

Bu normlardan ilki güç dengesidir. Geçmişte bu denge, büyük güçler arasında açık bir caydırıcılığa dayanıyordu. Ancak bugün daha karmaşık hale geldi, zira artık devletlerle sınırlı değil, devlet dışı aktörleri ve sınır ötesi nüfuz ağlarını da kapsıyor. Sonuç, istikrarsızlığa yatkın ve gerilimi kontrolsüz bir şekilde gerilime daha duyarlı, kırılgan bir dengedir.

İkinci norm, kurumsal denge ve denetim mekanizmalarıdır. Uluslararası kurumların güç kullanımını düzenleme gücü gerek büyük güçler arasındaki bölünmelerden gerekse bu kurumların birçok durumda atlanmasından dolayı geriledi. Nitekim çoğu askeri operasyon, bağlayıcı kolektif çerçevelerin dışında yürütülüyor ve bu da uluslararası denetim kavramını zayıflatıyor.

Üçüncüsü hesap sormadır. Uluslararası sistemde yasal hesap sorma mekanizmalarında ilerlemeler kaydedilmiş olsa da uygulamada seçici olunmaya devam edildi. Büyük ve bölgesel güçlerden, güç kullanımından dolayı nadiren gerçek anlamda hesap soruldu. Müdahaleler sıklıkla neredeyse hiçbir yasal sonuç doğurmadan tekrarlandı. Bu gerçeklik, sisteme olan güveni zayıflatmakla kalmayıp, bu tür davranışların tekrarını da teşvik ediyor.

Dördüncüsü egemen kurallar ve normlarla ilgilidir. Bunlar yok sayılma yoluyla değil, yeniden yorumlanma yoluyla kademeli olarak erozyona uğradı. “Öz savunma”, “önleyici saldırılar”, “terörle mücadele” ve hatta “rejim değişikliği” gibi kavramlar artık çok çeşitli askeri operasyonları haklı çıkarmak için kullanılıyor. Bu kavramlar, çatışma yönetiminde günlük araçlar haline geldi ve meşru ile gayrimeşru eylemler arasındaki çizgileri daha da bulanıklaştırdı.

Beşincisine gelince, teknolojik gelişme ve bunun farklı büyüklükteki ve güçteki ülkeler, hatta geleneksel olarak bu tür teknolojilere erişime alışkın olmayan hükümetler ve sivil toplum kuruluşları arasında yayılmasının gölgesinde, silahlanma yöntemleri ve askeri planlarla ilgilidir. Bunun en belirgin örnekleri, füze ve insansız hava araçlarındaki teknolojik uzmanlık, yüksek hassasiyetli ile ayrım gözetmeyen teknolojiler arasındaki eşitsizliktir. Bu durum, bazen askeri ve sivil hedefler arasındaki çizgileri, maddi maliyet ile askeri etki hesapları arasındaki çizgileri bulanıklaştırmıştır.

Giderek daha karamsar hale gelen bu tabloya rağmen, uluslararası sistemin tamamen çöktüğü söylenemez. Topyekûn savaşın maliyeti, küresel ekonomik karşılıklı bağımlılık ve özellikle karşılıklı caydırıcılık olasılığı tarafından dayatılan sınırlar hâlâ ayakta.

Hesap sormaya maruz kalmadan artan aşırı güç kullanımının en tehlikeli ve kötü sonuçlarından biri, savaşan tarafların ve uluslararası toplumun, sivillerin aşırı biçimde hedef alınması, askeri operasyonlar ve çatışmalar sırasında yaşanan ve “ikincil (tali) zarar” olarak adlandırılan durumun giderek daha fazla kabul görmesi yoluyla insanlıklarını hızla kaybetmeleridir.

Bana göre, günümüzdeki gerçek meydan okuma, çok kutuplu bir dünyada ulaşılması zor bir hedef olan çatışmaların sayısını azaltmakta değil, güç kullanımına ilişkin kurallar konusunda asgari bir uzlaşmayı yeniden inşa etmekte yatıyor. Bu olmadan, kurallardan ziyade güç dengesiyle yönetilen bir sisteme doğru kayma devam edecektir.

Başka bir deyişle, güç, sistemin yerini almadı ama yeni kurallarının bir parçası haline geldi ve dönüşümün özü de burada yatıyor.


Trump, gerginliğin artmasını engelledi ve bir anlaşmanın müjdesini verdi

Dün Batı Şeria'daki Ürdün Vadisi'nde bir yerleşim yerinin yakınındaki açık alana düşen İran füzesinin kalıntılarına bakan bir Yahudi (EPA)
Dün Batı Şeria'daki Ürdün Vadisi'nde bir yerleşim yerinin yakınındaki açık alana düşen İran füzesinin kalıntılarına bakan bir Yahudi (EPA)
TT

Trump, gerginliğin artmasını engelledi ve bir anlaşmanın müjdesini verdi

Dün Batı Şeria'daki Ürdün Vadisi'nde bir yerleşim yerinin yakınındaki açık alana düşen İran füzesinin kalıntılarına bakan bir Yahudi (EPA)
Dün Batı Şeria'daki Ürdün Vadisi'nde bir yerleşim yerinin yakınındaki açık alana düşen İran füzesinin kalıntılarına bakan bir Yahudi (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump, İran ile İsrail arasında yeniden yükselen gerilimin kontrolden çıkmasını engellemeyi başardı. Taraflar, nisan ayında ilan edilen ateşkesten bu yana yaşanan ilk doğrudan karşılıklı saldırıların ardından, birkaç saat içinde askeri operasyonları durdurduklarını açıkladı.

İran üç dalga halinde füze saldırısı düzenlerken, İsrail bu füzelerin tamamının engellendiğini duyurdu. Buna karşılık İsrail ordusu, İran'ın güneybatısındaki askeri hedefleri, hava savunma tesislerini ve bir petrokimya kompleksini vurdu.

Trump, İran'ın gerçekleştirdiği saldırının müzakerelere yardımcı olmadığını belirtmekle birlikte, Tahran ile bir anlaşmaya varılabileceği yönünde iyimser mesajlar verdi. Trump ayrıca İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun, Washington ile Tahran arasında sağlanacak herhangi bir uzlaşıyı kabul etmekten başka seçeneği olmayacağını söyledi.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakırr Kalibaf ise ülkesinin sahada ateşkes denklemine müdahale ederek dengeleri değiştirdiğini savundu. İran Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Muhammed Bakır Zülkadir de yeni saldırılar düzenlenebileceği uyarısında bulunarak, ABD-İsrail ittifakının yapacağı herhangi bir “yeni hatanın” bölgeyi “cehenneme çevireceğini” söyledi.

Öte yandan, İran Devrim Muhafızları Ordusu bünyesindeki Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani, “direniş” olarak tanımladığı güçler için yeni bir güvenlik kuşağı oluşturulacağını açıkladı. Buna göre kuşağın, Hürmüz Boğazı'ndan Babülmendeb Boğazı'na, ayrıca Körfez'den Kızıldeniz'e kadar uzanacağı belirtildi.

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ise taraflara itidal çağrısı yaparak, Washington ile Tahran arasındaki görüşmelerde nihai hedefe ulaşılmasının yakın olduğunu ifade etti.

Bu arada ABD'nin Lübnan Büyükelçisi Mişel Issa'nın açıklamaları, “Beyrut'un güney banliyöleri karşılığında Kuzey İsrail” şeklinde özetlenen yeni bir denge anlayışının Washington tarafından benimsendiği şeklinde yorumlandı. Issa, Beyrut'un güneyindeki Dahiye bölgesine yönelik saldırının siyasi mesaj niteliği taşıdığını belirterek, ABD'nin çatışmaların daha fazla genişlemesini istemediğini söyledi.

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri ile görüşmesinin ardından konuşan Issa, “Eğer Hizbullah İsrail'e yönelik saldırılarını durdurursa, İsrail de Dahiye'yi hedef almayacaktır” ifadelerini kullandı.