Türkiye, DEAŞ'a karşı ‘dörtlü ittifak’ konusunda Ürdün, Irak ve Suriye ile anlaştı

Diplomatik kaynaklar Şarku’l Avsat'a konuştu: Ankara, ABD'nin çekilmesini ve Kürt militanlara desteğin kesilmesini hedefliyor

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Münih Güvenlik Konferansı’nda Suriye'deki geçiş sürecine ilişkin bir seminerde Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan eş-Şeybani ile yan yana (Dışişleri Bakanlığı)
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Münih Güvenlik Konferansı’nda Suriye'deki geçiş sürecine ilişkin bir seminerde Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan eş-Şeybani ile yan yana (Dışişleri Bakanlığı)
TT

Türkiye, DEAŞ'a karşı ‘dörtlü ittifak’ konusunda Ürdün, Irak ve Suriye ile anlaştı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Münih Güvenlik Konferansı’nda Suriye'deki geçiş sürecine ilişkin bir seminerde Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan eş-Şeybani ile yan yana (Dışişleri Bakanlığı)
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Münih Güvenlik Konferansı’nda Suriye'deki geçiş sürecine ilişkin bir seminerde Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan eş-Şeybani ile yan yana (Dışişleri Bakanlığı)

Türkiye, Ürdün, Irak ve Suriye, terör örgütü DEAŞ'a karşı ortak bir iş birliği mekanizması üzerinde anlaşmaya varırken, Ankara bu yolla ABD'nin Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) ve PKK'nın Suriye'deki kolu olarak gördüğü YPG’ye verdiği desteği kesmeyi hedefliyor.

Şarku’l Avsat'a konuşan Türk diplomatik kaynaklar, dört ülkenin DEAŞ'a karşı ortak eylem için dışişleri ve savunma bakanları ile istihbarat servisleri başkanları düzeyinde bir mekanizma oluşturma konusunda anlaştığını ve bu mekanizmanın ilk toplantılarını şubat ayında Amman'da yapacağını açıkladı.

Kaynaklar, Türkiye'nin aynı zamanda ABD'nin YPG’ye verdiği desteği kesmek ve Irak, Suriye ve İran'la ortak çabalarla PKK'yı çevrelemek için harekete geçtiğini belirterek, Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın'ın geçen hafta Tahran'a yaptığı ziyarete işaret etti.

Kapsamlı plan

Kaynaklar, Türkiye, Ürdün, Irak ve Suriye'nin DEAŞ'la mücadelede kapsamlı bir iş birliği planı üzerinde çalıştığını, bu plan çerçevesinde dışişleri ve savunma bakanlıkları ile istihbarat servislerinin sınır güvenliği, istihbarat paylaşımı ve ortak operasyonlar alanlarında yakın koordinasyon içinde olacaklarını ve bunun örgütün bölgede yeniden ortaya çıkmasını önlemek açısından hayati önem taşıdığını belirttiler.

zxcsdfvg
Suriye konulu Paris Konferansı'ndan (Dışişleri Bakanlığı)

Dışişleri Bakan Yardımcısı Nuh Yılmaz geçtiğimiz perşembe günü Paris'te düzenlenen Suriye konulu uluslararası konferansa katılımı sırasında yaptığı açıklamada, Türkiye'nin DEAŞ'a karşı Türkiye, Irak, Ürdün ve Suriye'yi kapsayan dörtlü bir koalisyon oluşturarak örgütün bölgeyi yeniden tehdit etmesini engellemek için çalıştığını söyledi. ABD'nin Suriye'den askerlerini çektiği yönündeki iddialara da değinen Yılmaz, bu kararın ABD'ye ait olduğunu ve Türkiye'nin ABD'nin güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak üzere, DEAŞ üyelerinin tutulduğu hapishanelerin yönetimi de dahil olmak üzere somut önerilerde bulunduğunu vurguladı.

Dörtlü ittifakın istihbarat paylaşımı ve ortak operasyonları da kapsayacağını belirten Yılmaz, Türkiye'nin DEAŞ hapishanelerinin yönetimi konusunda Suriye yönetimine destek vermeye hazır olduğunu ifade etti.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki hapishanelerde tutulan binlerce DEAŞ mensubu bölge güvenliği için tehdit oluşturmaya devam ediyor. ABD destekli SDG tarafından kontrol edilen bu hapishanelerin yeni Suriye yönetimine teslim edilmesini talep eden Türkiye, bu hapishanelerin muhafazasına destek vermeye hazır. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan geçtiğimiz ocak ayında Irak'a yaptığı ziyaret sırasında DEAŞ'ın varlığını ortadan kaldırmak, finansman kaynaklarını kurutmak ve bölgenin istikrarını sağlamak amacıyla DEAŞ'la mücadele için Türkiye, Irak, Suriye ve Ürdün'den oluşan bir ‘bölgesel koalisyon’ kurulması çağrısında bulunmuştu.

ABD bahanesinin ortadan kaldırılması

Gözlemcilere göre Türkiye'nin ‘dörtlü ittifak’ önerisinin önemi, ABD'nin DEAŞ'a karşı savaşta yakın bir müttefik olarak YPG’yi desteklemeye devam etmesi ve Suriye'deki güçlerinin varlığını ve SDG ile askeri ittifakını bu gerekçeye dayandırmasında yatıyor.

Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera liderliğindeki Suriye yönetimi, SDG'yi yeni Suriye ordusuna entegre etmeye çalışırken, ABD'li yetkililer binlerce DEAŞ militanının tutulduğu hapishanelerin güvenliğinin YPG tarafından sağlandığını, SDG'nin lağvedilmesinin DEAŞ'la mücadeleyi önemli ölçüde zayıflatacağını ve DEAŞ terörünün yeniden yayılmasına yol açacağını vurguluyor.

Gözlemciler Türkiye'nin ‘dörtlü ittifak’ kurma önerisinin ABD'nin DEAŞ'a karşı savaşta YPG'yi destekleme argümanını zayıflatmayı amaçladığını düşünüyor; zira Washington Suriye'deki güçlerinin varlığını ve SDG ile ittifakını terörle mücadele gerekliliğiyle gerekçelendiriyor. Suriye yönetimi SDG'yi yeni Suriye ordusuna entegre etmeye çalışırken, ABD'li yetkililer SDG'nin binlerce DEAŞ unsurunun tutulduğu hapishanelerin güvenliğinin garantörü olduğunu ve bu birliklerin dağıtılmasının DEAŞ'a karşı savaşı zayıflatarak yeniden canlanmasına yol açabileceğini vurguluyor.

scdfrg
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke’de bulunan ABD güçleri (AFP)

Hürriyet gazetesi yazarı Sedat Ergin, Fidan'ın Bağdat ve Amman'daki yetkililere öneriyi sunarken konuyu eş-Şera ile önceden koordine ettiğinin varsayılabileceğini söyledi. Ergin, Türkiye'nin girişiminin zamanlamasının önemli olduğunu, özellikle de ABD Başkanı Donald Trump'ın 20 Ocak'ta göreve gelmesinin ardından Türkiye'nin yeni Trump yönetimine ABD askerlerinin Suriye'den çekilmesini destekleme çağrısı yaptığını ifade etti.

2017-2020 yılları arasındaki ilk başkanlık döneminde ABD askerlerini Suriye'den çekmek isteyen Trump, DEAŞ'a karşı savaşta Savunma Bakanlığı (Pentagon) ve Kongre'nin böyle bir karar almasında ısrar etmiş, askerlerin çekilmesinin DEAŞ'a karşı eylemleri sekteye uğratacağı yönündeki itirazlarla karşılaşınca kararından geri adım atmıştı.

Ergin'e göre Türkiye'nin önerisi Washington'un Suriye politikasını gözden geçirme kararını etkilemeyi amaçlıyor ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Trump'la yapacağı ilk görüşmede bu öneriyi gündeme getirmesi bekleniyor.

Bölgesel çözüm

Bu önerinin bir başka boyutu da Fidan'ın bir süredir vurguladığı ‘bölgesel sahiplenme’ söylemini güçlendirmesi, bölge ülkelerinin kendi coğrafyalarındaki sorunları kendi ellerine alıp çözmek için çalışmaları ve böylece bölge dışı aktörlerin işlerine karışmasını engellemeleri gerektiği tezini savunmasıdır.

dsefre
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve ABD’li mevkidaşı Marco Rubio, Münih Güvenlik Konferansı çerçevesinde bir araya geldi. (Dışişleri Bakanlığı)

Fidan, Münih Güvenlik Konferansı çerçevesinde ABD'li mevkidaşı Marco Rubio'nun yanı sıra Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen es-Safadi, Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan eş-Şeybani ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani ile bir araya geldi.

Fidan, cumartesi günü Münih Güvenlik Konferansı çerçevesinde ‘Şam için yeni bir dönemin başlangıcı’ başlığı altında düzenlenen oturumda DEAŞ hapishaneleri ve ABD'nin YPG'yi destekleme bahaneleri konusunu gündeme getirdi. Fidan, “Suriye'de güvenlik açısından bizim için geriye kalan tek mesele PKK'nın uzantısı olan YPG'den kurtulmaktır. Şam'daki dostlarımızdan bu meseleye eğilmelerini bekliyoruz” ifadelerini kullandı.

csdfergthy
ABD güçleri Suriye'nin kuzeydoğusunda SDG ile ortak eğitim sırasında (AFP)

Fidan sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu yapılar DEAŞ'la mücadele bahanesinin arkasına saklanıyor. DEAŞ'a karşı bir savaş yok. DEAŞ'lıları koyacak başka yer olmadığı için ABD ordusuna hapishane hizmeti veriyorlar. Bu insanların Suriye'nin üçte birini işgal etmelerine, petrol ve doğalgaz sahalarını kontrol etmelerine ve merkezi hükümet ve milyonlarca Suriyeli petrol ve doğalgazdan faydalanamazken ülkenin malını çalmalarına izin verilemez... Bu sona ermeli... Bu sadece Türkiye için bir ulusal güvenlik tehdidi değil, aynı zamanda bölgemiz için de büyük bir meseledir.”

Fidan, “Suriye'de silahlı milislere müsamaha gösteremeyiz. Çünkü bu deneyimin bölgeye sadece kaos ve istikrarsızlık getirdiğini gördük. Şam'daki yeni yönetim silahlı grupları ulusal bir ordu çatısı altında toplamak için doğru adımları atıyor ve biz de süreci yakından takip ediyoruz” şeklinde konuştu.

İran’la birlikte hareket

Bir başka oturumda ise MİT Başkanı Kalın, Suriye'deki geçiş sürecinin ve bu sürecin gelişmesi için ülkeye uygulanan yaptırımların kaldırılmasının önemini vurgulayarak, DEAŞ ve PKK gibi terör örgütlerinin ve uzantılarının bölgede var olmalarına izin verilmeyeceğini belirtti.

Kalın geçtiğimiz hafta İran'ı ziyaret ederek, İstihbarat Bakanı İsmail Hatip ve Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Ali Ekber Ahmediyan ile DEAŞ ve PKK ile bu örgütlerin uzantılarına karşı bölgesel koalisyonu genişletmek amacıyla bir araya geldi.

Türk kaynaklar, Kalın'ın görüşmelerinde PKK ve DEAŞ'a karşı iş birliği, Suriye'deki gelişmeler ve Gazze krizinin öne çıkan konular arasında yer aldığını ve iki tarafın ‘terör örgütlerine karşı istihbarat paylaşımını artırma’ kararı aldığını bildirdi.



Dünya Gıda Programı: Ortadoğu’daki çatışmalar milyonlarca insanı açlığa sürüklüyor

Sudanlı bir kadın, aç olan bebeğini doyurmaya çalışıyor. (UNICEF)
Sudanlı bir kadın, aç olan bebeğini doyurmaya çalışıyor. (UNICEF)
TT

Dünya Gıda Programı: Ortadoğu’daki çatışmalar milyonlarca insanı açlığa sürüklüyor

Sudanlı bir kadın, aç olan bebeğini doyurmaya çalışıyor. (UNICEF)
Sudanlı bir kadın, aç olan bebeğini doyurmaya çalışıyor. (UNICEF)

Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Dünya Gıda Programı (WFP) bugün yaptığı açıklamada, Ortadoğu’da devam eden çatışmaların milyonlarca insanı açlık tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığını bildirdi. Kuruluş, yakıt ve taşımacılık maliyetlerindeki artışın gıda fiyatlarını yükselttiğini, finansman yetersizliğinin ise yardım kuruluşlarını insani destek faaliyetlerini azaltmaya zorladığını belirtti.

WFP’ye göre, şubat ayı sonunda İran’a yönelik ABD-İsrail saldırılarıyla başlayan ve Körfez bölgesinden Lübnan’a kadar uzanan bölgesel çatışma, başlıca deniz ticaret yollarında ciddi aksamalara yol açtı. Bu durum, gemilerin rotalarını değiştirmek zorunda kalmasına neden olurken, özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden geçen sevkiyatların etkilenmesiyle küresel enerji akışları ve tedarik zincirlerinde ciddi bozulmalar yaşandı.

WFP, mart ayında yayımladığı değerlendirmede, petrol fiyatlarının haziran ayına kadar varil başına yaklaşık 100 dolar seviyesinde kalması halinde akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya kalabilecek kişi sayısının 45 milyona ulaşabileceği uyarısında bulunmuştu. Kuruluş, ham petrol fiyatlarının mart ayı başından bu yana bu seviyenin üzerinde seyretmesi nedeniyle söz konusu senaryonun fiilen gerçekleşmeye başladığını belirtti.

WFP, özellikle Afganistan, Somali ve Sri Lanka’daki hanelerin krizden en fazla etkilenenler arasında yer aldığını kaydetti. Bu ülkelerde yakıt ve gıda fiyatlarındaki artış, gelir kayıpları ve ticaretteki aksaklıklar nedeniyle geçim koşullarının daha da ağırlaştığı ifade edildi.

WFP’nin tahminlerine göre, Somali’de 2026 yılında yaklaşık 6,5 milyon kişi, yani ülke nüfusunun üçte birine yakını, ciddi açlık riskiyle karşı karşıya kalacak. Afganistan’da ise 17,4 milyon kişinin gıda krizinden etkilenmesi bekleniyor. Kuruluş, mevcut aksaklıkların sürmesi halinde 2,5 milyon Somalili ile 2,3 milyon Afgan’ın daha gıda güvensizliği tehdidiyle karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Her iki ülke de enerji ve gıda ithalatına büyük ölçüde bağımlı durumda.

dvrbth
Somali’de yerinden edilme ve açlık (AFP)

Ortadoğu’daki kriz, yardım kuruluşlarının karşı karşıya olduğu ciddi finansman sıkıntılarının yaşandığı bir döneme denk geliyor. WFP, mevcut koşullar altında 2026 yılında dünya genelinde yardım hizmetlerinden yararlanan kişi sayısının yaklaşık 1,5 milyon azalacağını, mevcut durumun altı ay daha sürmesi halinde ise buna ilave olarak 9 milyon kişinin daha destek kapsamı dışında kalabileceğini öngörüyor.

Afganistan’da yükselen yakıt fiyatları, insani yardım malzemelerinin taşınma maliyetlerini beş kata kadar artırdı. WFP’ye göre, kamyonların alternatif güzergâhlar kullanmak zorunda kalması nedeniyle teslimat süreleri de 10 günden 75 güne kadar uzadı.

Somali’de ise artan uçak yakıtı fiyatları, BM’nin insani hava taşımacılığı hizmetlerinin operasyon maliyetlerini yükseltiyor. WFP, söz konusu hava köprüsünün ulaşımı son derece güç bölgelere erişim sağlayan tek güvenli yöntem olduğuna dikkat çekti.


İsrail, yerleşimcilere uygulanan yaptırımlara tepki olarak Kudüs’teki Avrupa konsolosluklarını kapatmayı değerlendiriyor

Eriha’daki Ürdün Vadisi sakinlerinin arazileri üzerinde bir yerleşim noktası kuran yerleşimciler (WAFA)
Eriha’daki Ürdün Vadisi sakinlerinin arazileri üzerinde bir yerleşim noktası kuran yerleşimciler (WAFA)
TT

İsrail, yerleşimcilere uygulanan yaptırımlara tepki olarak Kudüs’teki Avrupa konsolosluklarını kapatmayı değerlendiriyor

Eriha’daki Ürdün Vadisi sakinlerinin arazileri üzerinde bir yerleşim noktası kuran yerleşimciler (WAFA)
Eriha’daki Ürdün Vadisi sakinlerinin arazileri üzerinde bir yerleşim noktası kuran yerleşimciler (WAFA)

İsrail hükümeti içindeki çeşitli sağcı kurum ve çevreler, uluslararası hukuk uzmanlarının da katılımıyla, Avrupa Birliği (AB) dışişleri bakanlarının Brüksel’de aldığı yaptırım kararına verilecek yanıtı değerlendirmek üzere görüşmeler yürütüyor. AB dışişleri bakanları, işgal altında bulunan Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim hareketinin üst düzey isimleri ve önde gelen kuruluşlarına yaptırım uygulanacağını açıklamıştı.

Masadaki öneriler arasında, Doğu Kudüs’te Filistinlilere hizmet veren sekiz Avrupa ülkesine ait konsolosluğun kapatılması da yer alıyor. Bunun yanı sıra, AB’den ‘siyasi bedel tahsil etmeyi’ amaçlayan çeşitli adımların da değerlendirildiği belirtiliyor.

İsrail’de yargı ve yönetim sistemine yönelik reform girişimlerinin fikir altyapısını oluşturan sağ eğilimli düşünce kuruluşlarından Kohelet Policy Forum’da kıdemli araştırmacı olarak görev yapan avukat Avraham Shalev, hükümete sunulan öneri ve çalışmaların hazırlanmasında rol alan isimlerden biri olarak öne çıkıyor. Shalev, “AB, İsrail’e yönelik düşmanca tutumunun kendisini tamamen etkisiz ve marjinal bir konuma sürükleyeceğini anlamalıdır” ifadesini kullandı.

gthu7ı8
İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria’daki Ma'ale Adumim yerleşim yeri yakınlarında düzenlenen bir basın toplantısı sırasında bir yerleşim projesinin tabelasını elinde tutuyor. (Arşiv – AP)

Söz konusu görüşmelere katılan Shalev, İsrail parlamentosu Knesset’te, Avrupa kaynaklı fonlara yönelik kısıtlamalar getirecek yeni yasal düzenlemeler yapılmasını öneriyor. Bu kapsamda, İsrail'deki siyasi derneklere yapılan Avrupa bağışlarının vergi avantajlarından mahrum bırakılması veya bu fonlara yüksek vergiler uygulanması gibi seçenekler gündeme getiriliyor. Shalev, “AB, Batı Şeria’da geniş çaplı yasa dışı Arap yapılaşma projelerini finanse ediyor. AB’nin tutumu göz önüne alındığında, yaptırımlara maruz kalması gereken tarafın kendisi olduğu açıktır” ifadelerini kullandı. İsrailli hukukçu, buna karşılık olarak İsrail Sivil İdaresi’nin, AB finansmanıyla inşa edilen ruhsatsız yapılara yönelik geniş kapsamlı bir yıkım kampanyası başlatmasını ve tüm inşaat faaliyetlerini derhal dondurmasını önerdi.

Öte yandan Kohelet Policy Forum, yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik saldırıları ve saldırganların kimlikleri hakkında Avrupalı kurumlara bilgi sağlayan İsraillileri ‘muhbir’ olarak nitelendiriyor ve bu kişilere yaptırım uygulanmasını savunuyor. Kohelet Policy Forum, “Yabancı devletler, yaptırıma tabi tutulan kişi ve kuruluşların faaliyetlerinden yerel bilgi kaynakları olmaksızın haberdar olamazdı” görüşünü dile getirirken, Knesset’in mevcut boykot yasasını değiştirerek İsrail vatandaşlarına yönelik yaptırım çağrılarını yasaklamasını ve bu çağrılar nedeniyle zarar gördüğünü öne süren kişilere tazminat davası açma hakkı tanımasını talep ediyor.

İsrail, Batı Şeria’daki yerleşim yerlerini genişletiyor

Kohelet Policy Forum, Doğu Kudüs’te faaliyet gösteren Avrupa ülkelerine ait konsoloslukların kapatılması yönündeki çağrısını da yineledi. Enstitü tarafından hazırlanan değerlendirmede, “Filistin Yönetimi’ne hizmet veren Avrupa konsolosluklarının İsrail’in başkentinin merkezinde faaliyet göstermeyi sürdürmesi başlı başına bir çelişkidir” ifadesine yer verildi. Değerlendirmede, Fransa, Yunanistan, İsveç, İtalya, İspanya, Belçika, Birleşik Krallık ve Türkiye’nin yanı sıra Vatikan’ın Doğu Kudüs’te diplomatik temsilcilikler bulundurduğu belirtilerek, bu temsilciliklerin Kudüs üzerindeki İsrail egemenliğini tanımadığı ve Filistin Yönetimi nezdinde faaliyet yürüttüğü savunuldu. Enstitü, İspanya örneğini vererek, Madrid yönetiminin İsrail’deki büyükelçisini geri çağırmasına rağmen İspanya’nın Kudüs Başkonsolosu’nun kentte görev yapmayı sürdürdüğünü ve Ramallah’ta Filistin Devleti temsilcileriyle çalıştığını ileri sürdü. Kohelet’e göre bu konsolosluklar, ‘sömürgecilik döneminden kalma yapılar’ niteliği taşıyor ve ev sahibi devletin onayı olmadan diplomatik misyonların faaliyet göstermesini uluslararası hukuka aykırı hale getiren kurallarla çelişiyor. Enstitü, Avrupa ülkelerinin Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanındığı izlenimini vermemek için İsrail’den resmî izin almaktan kaçındığını iddia etti. Açıklamada ayrıca, İngiltere ve Fransa’nın Filistin devletini tanıma kararlarına karşı İsrail hükümetinin bir yıl önce ‘uygun bir Siyonist yanıt’ vereceği yönünde taahhütte bulunduğu, ancak bu yönde herhangi bir adım atılmadığı öne sürülerek, söz konusu konsoloslukların derhal kapatılması çağrısı yapıldı. Enstitü, bunun Avrupa ülkelerine İsrail’in egemenliğine yönelik ihlallere sessiz kalmayacağı yönünde net bir mesaj vereceğini savundu.

Öte yandan İsrail basınında yer alan bilgilere göre, AB yaptırım uygulanacak kişi ve kuruluşların isimlerini açıklamaktan kaçınsa da kararın bazı önde gelen yerleşimci örgütlerini hedef alması bekleniyor. Bu kapsamda, mevcut Maliye Bakanı Bezalel Smotrich tarafından 2006 yılında kurulan ve İsrail’in yerleşim politikalarını desteklemek amacıyla faaliyet gösteren Regavim, Batı Şeria’da yeni yerleşim birimleri kurulmasını savunan ve Gazze Şeridi’nde yeniden yerleşim fikrini destekleyen aşırı sağcı Nachala ile lideri Daniella Weiss ve 1979’dan bu yana yerleşim projelerinde faaliyet gösteren Amana adlı kuruluşun yaptırım listesinde yer alabileceği belirtiliyor. İsrail kaynaklarına göre, söz konusu yaptırımların bu kuruluşların yanı sıra yöneticilerini ve önde gelen isimlerini de kapsaması bekleniyor.

devrf
Ramallah’ın kuzeydoğusundaki bir yerleşim yeri, 12 Mart 2026 (AFP)

İsrail’de siyasi ve hukuk çevreleri, AB’nin son yaptırım kararını, daha önce Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik şiddet eylemlerine karıştığından şüphelenilen bireylere uygulanan yaptırımlara kıyasla daha ciddi bir tırmanma olarak değerlendiriyor. Bu çevreler, AB’nin kararlarına karşı güçlü bir tepki verilmemesi halinde ilerleyen dönemde daha kapsamlı yaptırımların gündeme gelebileceğini savunuyor. Bu kapsamda, Kohelet Policy Forum tarafından ortaya atılan önerilerden biri de AB yargı organlarına başvurulması oldu. Enstitü, yaptırım kararlarının iptali için AB mahkemelerine mümkün olan en kısa sürede dava açılması gerektiğini savunuyor. İsrailli avukat Sarah Shialom, şimdiye kadar Avrupa yaptırımlarından etkilenen hiçbir İsraillinin bu kararlara karşı yargı yoluna başvurmadığını belirterek, AB’nin hukuk sistemi içinde kullanılabilecek çeşitli hukuki mekanizmaların bulunduğunu söyledi. Shialom’a göre en önemli seçenek, yaptırım kararının iptali için dava açılması. AB’nin İşleyişine İlişkin Antlaşma’nın 263. maddesine atıfta bulunan hukukçu, bir karar nedeniyle doğrudan etkilenen kişi veya kuruluşların, kararın yayımlanmasından itibaren iki ay içinde AB Genel Mahkemesi’ne başvurarak isimlerinin yaptırım listesinden çıkarılmasını talep edebileceğini ifade etti. Shialom, yaptırım listelerine alınan İsrailliler açısından en önemli unsurun Avrupa mahkemelerinin benimsediği ispat standardı olduğunu belirtti. Buna göre, iddiaları kanıtlama yükümlülüğü yaptırıma maruz kalan kişilere değil, AB makamlarına ait bulunuyor. Avrupa mahkemelerinin yalnızca genel suçlamalar veya soyut gerekçelerle karar veremeyeceğini vurgulayan Shialom, her bir suçlamanın somut ve güçlü delillere dayanması gerektiğini söyledi. Hukukçu, yaptırıma maruz kalan kişinin suçlamaların dayanaksız olduğunu kanıtlaması ve mahkeme tarafından haklı bulunması halinde, AB’nden tazminat talep etme hakkına da sahip olabileceğini ifade etti.


Berri, İsrail ile ateşkes anlaşmasına ilişkin tutumunu netleştirdi: ‘Karşılıklı geri çekilme’

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
TT

Berri, İsrail ile ateşkes anlaşmasına ilişkin tutumunu netleştirdi: ‘Karşılıklı geri çekilme’

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)

Lübnan ile İsrail arasında çarşamba günü Washington’da ABD arabuluculuğunda gerçekleştirilen görüşmelerin ardından duyurulan ateşkes anlaşmasının yol açtığı tartışmalar sürerken, Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri bugün anlaşmaya ilişkin tutumunu netleştirdi. Berri, İsrail güçlerinin işgal ettiği bölgelerden çekilmesine paralel olarak Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyindeki bölgeden çekilmesini kabul ettiğini açıklarken, anlaşmanın diğer maddelerini ise ‘adaletsiz’ olarak nitelendirdi.

Berri, Lübnan Ordu Komutanı Rudolf Heykel ile yaptığı görüşmede, “Bu karma nitelikteki anlaşma yerine, metnin başında kara, deniz ve havada hiçbir ön koşula bağlı olmaksızın ilan edilmiş bir ateşkes yer alsaydı bunu olumlu karşılayabilirdik. Ancak metne, Hizbullah tarafından tam ateşkes ve Litani’nin güneyindeki tüm unsurlarının tahliyesi gibi ek şartlar konuldu” dedi.

Berri, açıklamasında şu maddeleri kabul ettiğini belirtti:

1- Ateşkesin, kara, deniz ve hava sahasını kapsayan, hiçbir ön koşula bağlı olmayan tam ve kapsamlı bir ateşkes olarak anlaşılması ve mevcut yapıların yıkımına son verilmesi.

2- Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyinden çekilmesinin, İsrail’in işgal ettiği bölgelerden çekilmesiyle eş zamanlı olarak gerçekleşmesi.

Berri, “Metnin geri kalan kısmı adaletsizdir ve üzerinde durmaya değmez” ifadesini kullandı.

Öte yandan Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn dün yaptığı açıklamada, “Nihai onayın verilmesinin ardından ateşkesin uygulanmasına 24 saat içinde başlanabileceğini” söyledi. Avn, özellikle Hizbullah başta olmak üzere ilgili tüm iç tarafların yanıtlarının alınmasının ardından Lübnan’ın tutumunun ABD tarafına iletileceğini ve sonraki adımların buna göre şekilleneceğini belirtti.

Avn ayrıca, “Varılan anlaşma son fırsattır; aksi takdirde her taraf kendi sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalacaktır” diyerek sürecin önemine dikkat çekti.