PKK'nın askeri yapısı nasıl kırk yıl ayakta kaldı?

Kuzey Irak'ta Türkiye sınırı yakınlarında bir eğitim sırasında iki PKK üyesi, 20 Haziran 2007 (AFP)
Kuzey Irak'ta Türkiye sınırı yakınlarında bir eğitim sırasında iki PKK üyesi, 20 Haziran 2007 (AFP)
TT

PKK'nın askeri yapısı nasıl kırk yıl ayakta kaldı?

Kuzey Irak'ta Türkiye sınırı yakınlarında bir eğitim sırasında iki PKK üyesi, 20 Haziran 2007 (AFP)
Kuzey Irak'ta Türkiye sınırı yakınlarında bir eğitim sırasında iki PKK üyesi, 20 Haziran 2007 (AFP)

Rüstem Mahmud

PKK'nın kısa bir süre önce gerçekleştirdiği 12. Olağanüstü Kongresi’nde alınan kararlara uygun olarak askeri yapısını nasıl bir mekanizma ile lağvedeceğine dair analizler yapılmaya ve bilgiler aktarılmaya devam ediyor. Bu arada bölgedeki askeri ve güvenlik çevreleri, PKK’nın 1980’li yılların ortalarından bu yana Batılı askeri sistemlerden en üst düzeyde finansman ve silah desteği alan, bölgenin en modern ve en güçlü orduları arasında sınıflandırılan Türk ordusuna ve Türk güvenlik ve istihbarat servislerine karşı kırk yıl boyunca ‘direnmesini’ sağlayan sahip olduğu lojistik araçları, askeri örgütlenme biçimlerini ve silah türlerini merak ediyor.

Seri çatışmalara yönelik silahlar

Al Majalla geçtiğimiz birkaç hafta boyunca PKK'nın medya platformlarında yayınladığı ve son yıllardaki askeri faaliyetlerini anlatan bir dizi videoyu gözden geçirdi. Güvenlik konularında uzmanlaşmış Türk ve uluslararası kuruluşlar tarafından yayınlanan çok sayıdaki güvenlik raporunu inceledi. Bunun sonucunda PKK'nın askeri/silahlanma stratejisi hakkında çeşitli sonuçlara ulaştı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre PKK, bu uzun yıllar boyunca hiçbir zaman Türk ordusuyla cephe şeklinde doğrudan çatışmaya girme ya da belirli bölgeleri sürekli kontrol etme eğiliminde olmadı. Bu savaş doktrini 1990'lı yılların başlarında askeri yükselişinin zirvesindeyken bile böyle devam etti. PKK'nın başlıca askeri seçeneği her zaman ya ‘sabit mevzilere hafif saldırılar’ ya da ‘araçlı ya da yaya askeri devriyelerin güzergahına bomba yerleştirmek ve pusu kurmak’ şeklinde olmuştur. Bunun yanında çok fazla kayıp vermemek için ve tüm çatışmalarda silah kalitesi, teknoloji ve lojistik kapsam arasındaki muazzam farkın bilincinde olarak her zaman her çatışmadan hızlı ve güvenli bir şekilde çekilmeyi tercih etmiştir.

Türk istihbarat servislerince hazırlanan raporlar, PKK'nın 2015 yılında ticari sınıf İHA’lar edinerek ve bunları modifiye ederek üyelerini İHA kullanımı konusunda eğitmeye başladığını ortaya koydu.

Rus yapımı Kalaşnikof tüfeği, özellikle de geleneksel tip, örgüt tarafından kullanılan en yaygın tüfekti. Hatta ilk ve en ünlü askeri liderlerinden Masum Korkmaz, ikonikleşen fotoğrafında bu tüfekle görülüyor. Tüfek, örgütün silahlı mücadeleye başladığı 1980'lerin başlarında Türkiye'nin güneydoğusundaki Kürt kırsalında bol miktarda bulunuyordu. Hafifliği, kalitesi ve Türkiye'nin engebeli dağ sıralarına sahip coğrafi komşuları Irak ve İran arasında on yıl süren savaş sırasında karaborsada bulunabilmesi bu tüfeği örgütün ilk tercihi haline getirdi.

Aynı lojistik nedenlerden dolayı, PKK uzun süredir Rus yapımı RPG/RPG-7 tanksavarını kullanıyordu. Bu silah PKK tarafından her zaman Türk askeri araçlarına ve karargahlarına yakın mesafeden, özellikle de izole kırsal alanlarda saldırı için kullanıldı. 500 metre menzile sahip olan tanksavar, PKK üyelerine hızlı bir şekilde çatışmaya girme ve geri çekilme yeteneği kazandırdı.

PKK üyeleri, bu iki gelişmiş silahın yanında 1990'ların başlarından bu yana Dragunov keskin nişancı tüfeğini siper almak ve askeri noktaları uzaktan vurmak  için kullandı. PKK kaynakları, bu keskin nişancı tüfeğinin etkili menzilinin (bin 200 metre) PKK militanları tarafından iki katına çıkarılarak 2 bin metrenin üzerine çıkarıldığını ve bu tüfeğe “Zagros Tüfeği” adını verdiklerini birçok kez dile getirdi.

PKK her ne kadar bu silahları ona veren ülkelerin siyasi sorumluluğu nedeniyle Konkurs ve Metis tanksavarlarına sahip olduğunu teyit etmemiş olsa da bunların PKK’nın elinde olduğu biliniyor. Çok sayıdaki askeri rapora göre bu silahlar, 1993 yılından itibaren Türkiye ile Irak arasındaki sınır bölgelerinde yer alan engebeli dağlık alanlarda yaşanan sürekli çatışmalar sırasında PKK'nın başlıca silahı oldu. PKK’nın elinde bu silahlardan halen yüzlerce var. PKK, bu silahların yanında Türk lojistik destek helikopterlerini düşürmek için kullandığı omuzdan ateşlemeli füze sistemlerine de sahipti. Bu helikopterler ordunun mevzilenme noktalarına ulaşmak için alçaktan uçmak zorundaydılar ve böylece PKK’nın sahip olduğu bu sistemin hedef menziline giriyorlardı. PKK tarafından yayınlanan onlarca video, PKK'nın 1990'lardan bu yana söz konusu sistemlere sahip olduğunu kanıtlıyor.

Türk istihbarat servislerince hazırlanan aynı raporlar, PKK'nın 2015 yılında ticari sınıf İHA’lar edindiği ve bunları modifiye ederek militanlarını İHA kullanımı konusunda eğitmeye başladığını ortaya koydu. PKK'nın ayrıca, özellikle zorlu hava koşullarında, güçlü noktalarda saklanan üyelerine malzeme taşımak ve onlara lojistik destek vermek için İHA’lardan yararlandığı da görüldü.

swedfrgt
PKK lideri Abdullah Öcalan, 1992 tarihli bir dosya fotoğrafında Lübnan'ın Helva beldesinde bir eğitim kampında PKK üyeleriyle birlikte görülüyor (AFP)

PKK, ilk İHA’lı saldırısını 10 Kasım 2018 tarihinde gerçekleştirdi. Türk ordusu, bubi tuzaklı iki İHA’yı Türkiye'nin güneydoğusundaki Hakkari ilinde bulunan Türk ordusuna ait bir askeri karargâha ulaşamadan düşürdü. 2021 yılının mayıs ayı ortalarında ise bomba yüklü bir İHA, Türkiye'nin güneydoğusundaki Diyarbakır şehri yakınlarındaki bir askeri uçak üssüne ulaşmayı başardı. Başka İHA'lar da aynı gün Şırnak'taki 23. Piyade Tümeni karargâhını vurdu.

PKK ve Türk ordusu arasındaki askeri kabiliyet farkı 2020 yılından sonra, PKK'nın modern İHA’ları yoğun bir şekilde kullanmasının ardından açılmaya başladı. Türk ordusu, en zorlu coğrafyalarda bile yüzlerce PKK militanını etkisiz hale getirmeye odaklanmış hedefleme tekniklerini kullanıyordu. İlerleyen aşamalarda PKK, İHA'lar tarafından tespit edilemeyen koruyucu ‘kalkan’ türlerini elde etmeyi başardı.

Entegre askeri örgütlenme

Güvenlik araştırmacısı Pervin Muhammed, PKK'nın varlığını sürdürebilmesini elindeki silahların kalitesiyle ilgili olduğunu düşünmüyor. Muhammed, bu tür çatışmalarda en önemli faktörleri ‘örgütsel organizasyon, ideolojik bağlılık, engebeli dağlık ortamda lojistik bir yapı inşa etmek ve saldırılar sırasında çok küçük birimlere güvenmek’ şeklinde sıralıyor.

 Muhammed değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“PKK, kuruluşundan bu yana örgüt liderliğini devirebilecek herhangi bir istihbarat sızmasına karşı korunmak için saflarına, özellikle de genç kadrolarına yeterli ideolojik aktarımla sıkı bir örgüt oluşturmaya önem verdi. PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan'ın sembolik ve liderlik konumu, örgütü çeşitli Kürt siyasi partilerinin yaşadığı ve Kürt hastalığı olarak bilinen iç bölünme ve hizipleşme ihtimalinden korumada önemli bir rol oynadı. Yürütme Konseyi (Kürdistan Toplulukları Konseyi) örgütün iç meclisiydi. Propaganda, siyasi, mali ve hatta istihbarat ve askeri faaliyetlerini denetliyordu. Örgütün kurucu kadrolarının yanı sıra üst düzey yeni liderlerinden oluşuyordu.”

PKK üyeleri, 1980'lerin ortalarından 1993 yılına kadar Küba gibi dünyadaki başka deneyimlerden ilham alarak ve kendi lehlerine halk ayaklanmalarını öngörerek geniş çaplı bir kırsal gerilla savaşı yürüttü.

Araştırmacı Pervin Muhammed, sözlerini şöyle devam etti:

“(PKK’nın uzantılarından biri olan) Halk Savunma Güçleri (HPG) örgüt tarafından benimsenen ana askeri yapılardan biriydi. Çünkü her ikisi de en zor koşullar altında kapsamlı saha eğitimine dayanan askeri organizasyonlar olan özel (saldırgan gerilla savaşı) güçleri ve özgür kadın birliklerini içeriyordu. Ancak, özellikle 1990'ların ortalarından sonra PKK, tüm büyük askeri üslerini ve çok sayıda üyesi olan grupları dağıtarak. PKK çevrelerinde ‘Çelik’ adıyla bilinen hem Türkiye içinde hem de dışında engebeli dağlık bölgelerde seyahat eden 10'dan az militandan oluşan küçük mobil birimlere yöneldi. Buna paralel olarak, şehir ve kasabalarda ve bunların yakınlarında konuşlu ve görevleri örgütün şehirlerdeki istihbarat faaliyetlerini örtbas etmek, özellikle silah, finans ve sağlık alanlarında mobilize unsurlara lojistik destek sağlamak ve son üç yılda birçok kez olduğu gibi gerektiğinde askeri operasyonlar gerçekleştirmek olan şehir birimleri vardı.

PKK hayatta kalmasını değişime borçlu

PKK, özellikle Türkiye-Irak-Türkiye sınır üçgeninde, Hakkari, Mitni, Kari, Xwakurk, Afşin ve Kandil dağlarındaki engebeli arazilerde çok sayıda askeri üs kurdu.

Bu askeri üsler kırk yıldır PKK militanlarının sabit karargahları olurken Türk ordusu, karmaşık coğrafi konumları nedeniyle buraları bombalayamıyor ya da buralara ulaşamıyordu. Bu da Türk ordusunun hiçbir zaman kalkışmadığı bir kara saldırısının düzenlenmesini gerektiriyordu. İçeriden alınan bilgilere göre bu bölgelerde 500 metreden daha derin dağ mağaraları vardı. Buralara ulaşmak için PKK’nın keskin nişancıları tarafından kontrol edilen çok dar geçitlerden yürümek gerekiyordu.

Askeri ve güvenlik gözlemcileri, PKK'nın Türk ordusuyla çatışmasını üç aşamaya ayırıyor. Bu aşamaların her biri, PKK'nın her seferinde benimsediği çatışma ve konumlanma biçimine göre diğerinden farklılık gösteriyor.

jukıo9
Suriye'nin Kamışlı kentinde PKK lideri Abdullah Öcalan'ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri sırasında bir protestocu üzerinde Öcalan'ın resmi bulunan bir bayrağı sallarken, 15 Şubat 2025 (AFP)

PKK unsurları,1980'lerin ortalarından 1993 yılına kadar Küba gibi dünyadaki başka deneyimlerden ilham alarak ve kendi lehlerine halk ayaklanmalarını öngörerek geniş çaplı bir kırsal gerilla savaşı yürüttü. Bu savaş nispeten başarılı oldu ve 1993 yılında eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın barış girişimiyle sonuçlandı.

Gerek 2008'de gerekse 2013'te birçok girişim başlatıldı. Ancak, Türkiye'nin iç siyasi ortamındaki anlaşmazlıklar ya da Türkiye'yi engelleyen dış faktörlerin ortaya çıkması nedeniyle başarısız oldular.

Bu aşama, Cumhurbaşkanı Özal'ın ölümünün ardından barış girişiminin başarısızlığa uğraması ve Özal’ın ölümünün ‘derin devlet’ tarafından gerçekleştirilen bir suikast olabileceği iddiaları sonrası sona erdi. Türkiye, PKK’yı engellemek için modern ölümcül silahlar edindi ve ‘Korucu’ adlı Türk ordusunu destekleyen Kürtlerden oluşan köy birimleri kurmaya başladı.

İkinci aşama, barış girişiminin başarısızlığa uğramasından PKK lideri Abdullah Öcalan'ın tutuklanmasına kadar geçen 1993-1999 yılları arasındaki dönemdir. Bu aşamada PKK, eski Irak rejimine karşı 1991 yılındaki ayaklanmanın başarıya ulaşmasının ardından Iraklı Kürt grupların tahkim edilmiş sınır karargahlarından tahliye edilmesinden faydalanarak bu karargahları lojistik destek merkezi olarak kullandı ve sınır ötesi saldırılar düzenledi. Böylece Türk ordusuna önceki yıllara kıyasla büyük kayıplar verdirdi.

Türkiye bu değişimi üç mekanizma ile kontrol edebildi. Bunlardan birincisi, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) topraklarına kara saldırıları düzenlemek, ikincisi, PKK lideri Abdullah Öcalan'ın teslim edilmesi için Suriye'ye askeri baskı yapmak ve üçüncüsü, Türkiye'nin PKK'yı askeri olarak desteklemekle suçladığı İran, Rusya ve eski Irak rejimi üzerinde baskı kurmak için uluslararası nüfuzunu kullanmaktı.

Son aşama, Öcalan'ın tutuklanıp yargılanmasının ardından, PKK militanlarının Türkiye topraklarından çekilmesini talep ettiği ve siyasi çözümler için geniş bir marj alanı bıraktığı aşamadır.

Bu süreç boyunca, 2000 yılından günümüze kadar, özellikle de AK Parti'nin Türkiye'de iktidara geldiği ve kendisini geleneksel siyasi sınıftan farklı, askeri elitin ve derin devletin şartlarına ve koşullarına tabi bir siyasi hareket olarak sunduğu 2002 yılından sonra, ülkedeki Kürt sorununun varlığını hatırlatmak ve siyasi güçleri ve derin devleti, PKK’nın hapisteki lideri Abdullah Öcalan ile müzakere ederek siyasi çözümler bulmayı düşünmeye itmek için yılda beşten fazla olmamak üzere çok sınırlı askeri harekatlara izin verdi.

Biri 2008 yılında, diğeri 2013 yılında olmak üzere birçok girişim başlatıldı. Ancak bunlar ya Türkiye'nin iç siyasi ortamındaki anlaşmazlıklar ya da Türk yetkililerin bu kez her şekilde üstesinden geleceklerini söyledikleri dış engellerin ortaya çıkması nedeniyle başarısız oldu.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


Trump küresel gümrük vergilerini %10'dan %15'e çıkardı

ABD Başkanı Donald Trump dün, Yüksek Mahkeme'nin gümrük vergilerini askıya alma kararıyla ilgili olarak medyaya açıklamalarda bulundu, (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump dün, Yüksek Mahkeme'nin gümrük vergilerini askıya alma kararıyla ilgili olarak medyaya açıklamalarda bulundu, (DPA)
TT

Trump küresel gümrük vergilerini %10'dan %15'e çıkardı

ABD Başkanı Donald Trump dün, Yüksek Mahkeme'nin gümrük vergilerini askıya alma kararıyla ilgili olarak medyaya açıklamalarda bulundu, (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump dün, Yüksek Mahkeme'nin gümrük vergilerini askıya alma kararıyla ilgili olarak medyaya açıklamalarda bulundu, (DPA)

ABD Başkanı Donald Trump bugün, ithalata uygulanan geçici küresel gümrük vergilerini yüzde 15'e çıkardığını duyurdu.

Bu karar, ABD Yüksek Mahkemesi'nin Trump'ın Uluslararası Acil Ekonomik Güçler Yasası kapsamında uyguladığı gümrük vergilerini reddetmesinin ardından geldi.


ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.