İran ve ABD: Anlaşmazlığın kökleri ve özü

Velayet-i Fakih ideolojisi

İsrail'in, İran’ın başkenti Tahran'a saldırısının ardından dumanlar yükseliyor, 18 Haziran (Reuters)
İsrail'in, İran’ın başkenti Tahran'a saldırısının ardından dumanlar yükseliyor, 18 Haziran (Reuters)
TT

İran ve ABD: Anlaşmazlığın kökleri ve özü

İsrail'in, İran’ın başkenti Tahran'a saldırısının ardından dumanlar yükseliyor, 18 Haziran (Reuters)
İsrail'in, İran’ın başkenti Tahran'a saldırısının ardından dumanlar yükseliyor, 18 Haziran (Reuters)

Enver el-Ansi

İran'ın başlıca nükleer tesisleri Fordo, Natanz ve Isfahan’a yapılan saldırı, Tel Aviv'e yönelik en yüksek Amerikan ve Avrupa desteğini ve onayını temsil etti. İran ile savaşında tamamen İsrail’in tarafında olduğunu gösterdi. 

Tarihsel açıdan, bu durum mevcut çatışmanın ötesinde bir şeyi açığa çıkarıyor; sadece şimdi değil, uzun zamandır Tahran ile nükleer programının ötesinde önemli konulardaki uçurumun genişliği ve anlaşmazlığın derinliği.

İran'ın Batı'ya, özellikle de ABD’ye hiçbir güveni yok. Aynı şekilde, Tahran'ın bu savaşı önleme fırsatını kaçırdığına inanan ABD ve Avrupa da İran’a hiçbir şekilde güvenmiyor. ABD ve Avrupa’dan oluşan Batı, aynı zamanda, İran tamamen teslim olana veya aynı anda hem nükleer ve balistik füze programları yok edilip hem de bölgedeki kolları kesilene kadar zaman kazanmaya çalışan Batı diplomasisinin manevralarına rağmen, Washington'un savaşa katılmasının sadece bir zaman meselesi olduğuna da inanıyordu.

Bu meselenin, anlaşmazlığın özü ve karşılıklı güvenin yokluğunun nedenleri hakkında ayrıntılı bir sunum ve daha derin analiz gerektiren tarihi bir geçmişi var. Bu geçmiş ayrıca, ABD önderliğinde Batı’nın, İsrail kolunu kullanarak, bugün İran'ın sivil amaçlar için bile olsa nükleer programa sahip olmasını reddetmekte ısrar etmesinin nedenini de açıklıyor. Batı’da bu programın birkaç yıl içinde askeri amaçlara yönlendirilebileceği konusunda gerçek bir korku var.

 Rusya, Çin, Türkiye ve bölgedeki diğer ülkelerin İsrail'in İran'a karşı savaşını kınadığı ve Tahran'ın “kendini savunma” hakkına sahip olduğunu düşündüğü doğru, lakin bu kınamalar savaşı durdurmayacak veya durumu değiştirmeyecektir. Zira ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi diğer etkili ülkeler, savaşı başlatan İsrail olsa da onun “varlığını savunma” hakkını kullandığını düşünüyorlar.

Batı'da tehlikenin sadece bu olayda değil, zira bu olayla başa çıkılabilir ve sıkı bir şekilde denetlenebilirdi; İran rejiminin, kuruluşundan beri “İslam Devrimi”ni ihraç etme fikri üzerine kurulmuş, kendi deyimleriyle “cihatçı ideolojik proje” olarak doğasında ve İsrail'e karşı varoluşsal bir tehdit oluşturması, her zaman onu bölge haritasından silme sözü vermiş olmasında yattığına inananlar var.

Batı İran'ı nasıl görüyor?

Amerikalı ve Avrupalı ​​yetkililer, İranlıların “tarihlerine ve kadim medeniyetlerine yakışır bir liderliğe sahip olmadıkları, mevcut liderliğin onların özlem ve umutlarını kavrayamadığı, geleceklerinin karşı karşıya olduğu zorluklarla baş edebilecek düzeyde olmadığı” yönündeki inançlarını sık sık yinelemişlerdir. Dini Lider'in, çok etnikli ve çok kültürlü İran halkını kendi “katı İslam yorumuyla” damgalama girişimini sert bir şekilde eleştirmektedirler. Ancak bu yetkililer, “rejim değişikliğiyle ilgilenmediklerini” ve bu konunun “İran halkının kendi meselesi” olduğunu da ısrarla belirtmektedirler. İsrail'in ise Savunma Bakanı Yisrael Katz, Tel Aviv'deki Soroka Hastanesi'ne düzenlenen füze saldırısının ardından İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'e suikast düzenleme niyetinde olduklarını vurguladığında, nasıl rejim değişikliğinden daha fazlasını ifade ettiğini gördük.

Son aylardaki olaylar, İran'ın Ortadoğu'daki kazanımlarının çoğunu İsrail, arkasından ABD ve son olarak Şam'daki dramatik değişim senaryosunun sponsoru olan Türkiye lehine azalttı. Hatta Ukrayna ile askeri, politik ve ekonomik başta olmak üzere birden fazla düzeyde hem iç hem de uluslararası düzeyde maliyetli savaşının ardından, Avrupa'da kendini yeniden konumlandırmak için Trump’ın Washington'da Beyaz Saray'a dönmesini uzun zamandır bekleyen Rusya lehine azalttı.

Batı'da tehlikenin sadece bu olayda değil, ki bu olayla başa çıkılabilir ve sıkı bir şekilde denetlenebilirdi, İran rejiminin “cihatçı ideolojik proje” olarak doğasında yattığına inananlar var

İran için bu çatışmadan önce önemli olan tek husus, İsrail ve Batı ile muhtemel ve neredeyse kesin olan çatışmayı ertelemekti. Ancak, İsrail'in Gazze'deki “acımasız” savaşının, Lübnan'daki Hizbullah'a yönelik kapsamlı saldırısının, Yemen'deki Husilerin elindeki bölgelere yönelik yıkıcı hava saldırılarının, yalnızca Tahran'a giden yolun taşlarını döşemek için tasarlanmış olduğu gerçeğini gözden kaçırmış olabilir. Zira bazılarına göre, bütün bunlara rağmen, komşu ülkelerin ve halklarının güvenliği ve istikrarı pahasına bile olsa, vekillerini İsrail'e saldırmaya teşvik etmeye devam etti. Oysa bu ülkeler birliklerini korumuş olsalardı, İran da dahil olmak üzere bölgesel çevreleri için bir siper görevi görebilirlerdi. Ancak Tahran tam tersini yaptı.

İran,1979'da İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasından bu yana bölge genelinde önemli ölçüde değişen sahnedeki değişikliklere direnmeye çalıştı. Oysa Irak artık “Saddam Hüseyin'in Irakı” değil, Suriye artık Esed rejiminin yönetimi altında değil ve Lübnan hiçbir zaman denklemde bir tehdit oluşturmadı.

Krizin kökleri

Gerçek şu ki, Tahran ve Washington arasında onlarca yıldır birbirlerini anlama konusunda şüphelerle dolu derin bir uçurum var. Özetle, Tahran'daki rejim 1979'dan beri kökleri sağlam bir şekilde devam ediyor ve birbirini takip eden ABD yönetimlerinin manevraları hakkında artık deneyim sahibi ve onlarla başa çıkma konusunda birikmiş tecrübesi olduğuna inanıyor. Bu yönetimlerin başında farklı nesillerden yeni politikacılar yer aldı ve İran seçim döngülerinin bu politikacıların kendisi hakkında aynı uzmanlık ve tecrübeyi edinmelerine izin vermediğini düşünüyor. Ancak bu, ABD gibi büyük demokratik ülkelerin, hükümetlerin değişmesinden etkilenmeyen kurumlar devleti oldukları gerçeğini göz ardı eden Tahran için bir yanılsamadan başka bir şey değil. Bu ülkelerde hükümetlerin yöntemleri değişse bile politikalar “sabit”tir ve dalgalanan borsa göstergelerinden veya artan petrol fiyatlarından vb. etkilenmezler.

Tahran'daki “derin devlet” ile çeşitli ABD yönetimlerinin “pragmatizmi” arasında masa altında görmediğimiz veya bilmediğimiz bir ilişki olabilir. Zira İranlı yetkililer, Washington'un Irak'ı işgaline yardımcı olmak da dahil olmak üzere birden fazla konuda ABD ile iş birliği yapmaya çalıştıklarını itiraf ettiler. Ancak bunların hiçbiri iki taraf arasında güven oluşturmaya yardımcı olmadı.

İran'daki Velayet-i Fakih rejiminin siyasi doktrini, Batı'yı güvenemeyeceği “mutlak kötülük” olarak görüyor. Batı'ya sadece giyim kuşamda değil, her şeyde karşı çıkmaya çalışıyor. Tahran, Batılı ülkelerin vatandaşlığına sahip vatandaşlarını casus ve hain olarak etiketlemekten çekinmiyor. Bazı insan hakları örgütleri tarafından kendisine yöneltilen insan hakları ihlalleri suçlamalarının hepsini reddediyor ve kabul etmiyor. Hatta bu suçlamaları çürütme zahmetine bile girmiyor.

Avrupa ve ABD'de nükleer programla ilgili müzakerelerin başarısız olması durumunda, sonuçlarını ve kapsamını kimsenin tahmin edemeyeceği bir savaş gerektirse bile, İran'ın nükleer bir güç haline gelmesinin, Washington'un bölgedeki müttefiklerinin güvenliğine bir meydan okuma ve tehdit oluşturmasının engellenmesi gerektiği yönünde bir kararlılık vardı.

“Kudüs” ve Büyük Şeytan'a (ABD) karşı bir “direniş projesi” olarak tanımladığı proje için güvenilir istatistiklere göre İran, özellikle manevi seferberlik, nükleer ve füze alanlarında askeri silahlanma projelerine on milyarlarca dolar harcamasının yanı sıra, Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve diğer yerlerdeki vekillerine ve dış kollarına cömertçe para harcadı.

Tahran'ın kaybına kanıt göstermek gerekirse, geniş petrol ve maden, tarımsal ve deniz kaynaklarına, muazzam insan potansiyeline sahip olan İran'ın onlarca yıldır kendisine uygulanan abluka, baskı ve yaptırımların ağırlığı altında yaşadığı ve bunların nüfusunun çoğunu oluşturan yoksulları öğüttüğü gerçeği yeterlidir. Bu haliyle, kuzeyde hayallerinden çekinen bir Avrupa ile çalkantılı güneyi, doğusu ve batısı arasında, çevresindeki tüm değişikliklerle büyük bir esneklikle başa çıkan, herkese açık ve aktif komşusu Türkiye ile bir tezat oluşturuyor.

Batı'nın, istihbarat teşkilatları ve medya aygıtıyla, motivasyonları ve hedefleri ne kadar saf olursa olsun, herhangi bir rejimi veya “devrimi” şeytanlaştırabileceği doğru. Ancak, İran Devrimi de dahil olmak üzere bu devrimler, onları kontrol altına almak, içlerini boşaltmak ve onları bir felaketten ibaret hale getirmek için pusuda bekleyenler tarafından kullanılabilecek hatalardan kaçınamazlar mıydı? Zira İran'ın başına gelen tam olarak budur.

Sonuç olarak, savaştan sonra ne olacak?

İsrail ve Batı’nın iddialarına göre, durum tamamen çözülmüş görünmüyor. Hatta belki de daha işin başındalar. Ancak, kısaca söylemek gerekirse, mevcut çatışmanın sonucu, bir yandan İran ile diğer yandan yeni bir Ortadoğu hayal eden İsrail de dahil olmak üzere Batı arasındaki ilişkinin biçimini ve doğasını belirleyecektir. Nükleer proje, füze programı ve bölgesel müdahalelerinin oluşturduğu tüm tehlikeler ortadan kaldırılmadığı sürece, bu yeni Ortadoğu’da İran'ın bir yeri olamaz. Sadece bu da değil, aynı zamanda İran rejiminin doğasında, yapısında ve yönelimlerinde de bir “değişim” yaşanmalı. İran rejimi toplumlarının ve dini gruplarının çeşitliliği ve çokluğunun yanı sıra, umut edilen yeni Ortadoğu çerçevesinde İran'ın Arap komşuları ve diğerleriyle uyumlu bir liberal veya laik demokrasi biçimiyle karakterize edilmeli.

Ancak bu pek olası görünmüyor. İran'ın tüm bu seçenekleri reddetmesi bekleniyor. Hatta Velayet-i Fakih rejimini korumak karşılığında, sonunda nükleer ve füze programlarından vazgeçmeyi veya feda etmeyi, bölgesel rolünü sınırlandırmayı bile kabul edebilir. Bunun sonucunda İran kendisini zayıf, yalnız ve kuşatılmış, iç ekonomik, siyasal ve toplumsal krizlerle boğuşur halde, rejimin devrilmesi ile sonuçlanabilecek ayaklanmalara yol açabilecek bir kaos ortamında bulacaktır.



The Big Bang Theory'nin yıldızı, rasgele insanların hastane borçlarını ödüyormuş

Kunal Nayyar (sağda) paranın kendisine "başkalaına yardım etme" özgürlüğü verdiğini söylüyor (CBS)
Kunal Nayyar (sağda) paranın kendisine "başkalaına yardım etme" özgürlüğü verdiğini söylüyor (CBS)
TT

The Big Bang Theory'nin yıldızı, rasgele insanların hastane borçlarını ödüyormuş

Kunal Nayyar (sağda) paranın kendisine "başkalaına yardım etme" özgürlüğü verdiğini söylüyor (CBS)
Kunal Nayyar (sağda) paranın kendisine "başkalaına yardım etme" özgürlüğü verdiğini söylüyor (CBS)

The Big Bang Theory'nin eski oyuncusu Kunal Nayyar, finansal başarısından dolayı duyduğu minnettarlığı dile getirerek yabancıların GoFundMe sayfalarına bağış yapmaktan ve onların hayatlarını değiştirmeye katkı sağlamaktan keyif aldığını söyledi.

The i Paper'a verdiği röportajda 44 yaşındaki aktör, CBS'in popüler komedi dizisinin 12 sezonunun tamamında astrofizikçi Rajesh Koothrappali'yi canlandırdıktan sonra finansal istikrara ulaştığını açıkladı.

Yayın kuruluşuna konuşan aktör "Para bana daha fazla özgürlük verdi ve en büyük hediye, başkalarına yardım etme, insanların hayatlarını değiştirme imkanı" dedi.

Ayrıca kendisi ve moda tasarımcısı eşi Neha Kapur'un, dezavantajlı kesimdeki gençler için üniversite bursları fonlamak gibi, başkalarına yardım ettikleri bazı nazik davranışları da paylaştı.

Oyuncu "Köpekleri sevdiğimiz için hayvanlara yönelik hayır kurumlarını da destekliyoruz. Ama asıl sevdiğim şey, geceleri GoFundMe'ye girip rasgele ailelerin sağlık masraflarını ödemek" diye ekledi. 

Bu benim maskeli adalet savaşçısı tarafım.

Servetinin kendisine "ağır gelmediğini" ve "yük gibi hissettirmediğini" belirten Nayyar, bunun "evrenin bir lütfu" olduğunu vurguladı. Ayrıca herkes GoFundMe sayfalarına kendisi gibi katkı sunamasa da başkalarını desteklemenin bir yolunu bulmanın mümkün olduğunu savundu.

Aktör "Şu anda insanlar mutlu değil çünkü hepimiz başkalarının düşünceli davranmasını bekliyoruz. Bir başkanın, bir politikacının, bir liderin gelip bize dünya barışını getirmesini bekliyoruz" dedikten sonra başını iki yana salladı. 

Ama komşunuz çayına şeker istemek için kapınıza geldiğinde kapıyı kilitleyip 'Git buradan' derseniz dünya barışı olmaz.

Nayyar 26 yaşındayken Jim Parsons, Kaley Cuoco, Simon Helberg ve Johnny Galecki'yle birlikte The Big Bang Theory'nin kadrosuna alındığında üne kavuştu. Dizinin muazzam bir başarıya ulaşmasıyla Nayyar, sonraki sezonlarda bölüm başına 1 milyon dolar kazanmaya başladı.

Nayyar'ın servet hakkındaki yorumlarının yayımlanmasından sadece bir ay önce Fortune, aktörün net değerinin 45 milyon dolar olduğunu bildirmişti. Yine de Nayyar, yaşam tarzının çoğu insandan epey farklı olduğunu kabul ediyor.

Ocak ayında dergiye verdiği röportajda Nayyar "Benim düzenli bir 9-5 işim yok, bu yüzden durum farklı. Çekim yaparken, programımın kölesi oluyorum" demişti. 

O günler, 6 saatlik molalarla 16 saatlik günlere dönüşebiliyor.

Bu stresli günlerde sakinleşmek için kendi kendine tek bir sözü tekrarlıyormuş:

Teslim ol.

Oyuncu "Bazen kendimi gerçekten bir şeye kafamı vururken bulursam ve her şeyin ters gittiği günlerden biriyse, kendime teslim olmam gerektiğini söylüyorum" diye açıklamıştı. 

Nefes al. Bir ara ver. Ne olacağını görelim.

Independent Türkçe


Camda veri depolama icat edildi: İnsanlık için dönüm noktası mı?

Üzerinde Microsoft Flight Simulator harita verilerinin kopyası bulunan, yazılı bir cam parçası (Microsoft Research)
Üzerinde Microsoft Flight Simulator harita verilerinin kopyası bulunan, yazılı bir cam parçası (Microsoft Research)
TT

Camda veri depolama icat edildi: İnsanlık için dönüm noktası mı?

Üzerinde Microsoft Flight Simulator harita verilerinin kopyası bulunan, yazılı bir cam parçası (Microsoft Research)
Üzerinde Microsoft Flight Simulator harita verilerinin kopyası bulunan, yazılı bir cam parçası (Microsoft Research)

Yeni bir depolama türü icat eden bilim insanları, bunun insanlık tarihinin seyrini değiştirebileceğini öne sürüyor.

Bu sistem, bilgiyi kodlamak için lazerle modifiye edilmiş cam kullanıyor. Bilim insanları bu bilginin 10 bin yıldan fazla süreyle saklanabileceğini söylüyor.

Dünya, hiç olmadığı kadar çok bilgi üretiyor. Ancak bu bilgiyi depolamak zor: Örneğin, bilgisayarlarımızın içindeki sabit diskler nispeten hızlı bir şekilde bozuluyor ve bu da ürettiğimiz çok büyük miktardaki bilginin yakında kaybolabileceği korkusuna yol açıyor.

Araştırmacılar geçmişte, bu bilgiyi camda depolamanın gelecekteki medeniyet için onu korumanın faydalı bir yolu olabileceğini öne sürmüştü. Ancak şimdiye kadar bu verileri gerçekten yazmak veya geri getirmek imkansızdı.

Şimdiyse Microsoft'tan Project Silica adlı ekipte çalışan bilim insanları, özel bir lazer kullanarak bunu yapmanın yolunu bulduklarını söylüyor. Lazer, voksel adı verilen üç boyutlu pikselleri cama kodlayabiliyor ve bunu bilgiyi depolamak için kullanabiliyor.

12 santimetre karelik, 2 milimetre derinliğindeki tek bir cam parçasında 4,84 terabayt veri depolanabiliyor. Bu, yaklaşık iki milyon kitaba veya 4K çözünürlükte 5 bin filme eşdeğer.

Deneyler, 290 derece Celsius'ta saklandığında 10 bin yıla kadar dayanabileceğini gösteriyor. Bilim insanları bunun oda sıcaklığında daha da uzun süre dayanabileceği anlamına geldiğini söylüyor.

Ancak mekanik stres veya kimyasallarla aşındırılma nedeniyle hasar görebileceğini, bunun da malzemeyi ve üzerinde depolanan verileri bozacağını belirtiyorlar.

Araştırmaya dahil olmayan bilim insanları bu keşfin, önceki depolama tekniklerine benzer şekilde insanlığın gidişatını değiştirebileceğini öne sürdü.

Araştırmacılar Feng Chen ve Bo Wu, çalışmaya eşlik eden bir makalede, "[Silika] büyük ölçekte uygulandığında, kehanet kemikleri, ortaçağ parşömenleri veya modern sabit disk gibi bilgi depolama tarihinde dönüm noktası olabilir" diye yazdı.

Bir gün tek bir cam parçası, insan kültürünün ve bilgisinin meşalesini binlerce yıl boyunca taşıyabilir.

Bu çalışma, Nature adlı akademik dergide yayımlanan "Laser writing in glass for dense, fast and efficient archival data storage" (Yoğun, hızlı ve verimli arşiv verisi depolama için cama lazerle yazma) başlıklı makalede anlatıldı.

Independent Türkçe


Melania Trump, en sevilen First Lady'ler listesinde sondan ikinci çıktı

YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
TT

Melania Trump, en sevilen First Lady'ler listesinde sondan ikinci çıktı

YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)

Yeni bir ankete göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci First Lady'si seçildi ancak en sevilmeyen First Lady unvanını Trump'ın rakibi Hillary Clinton aldı.

YouGov'a göre bu ay 2 bin 255 ABD vatandaşından son 11 First Lady'yi "Mükemmel"den "Kötü"ye uzanan bir ölçekte sıralamaları istendi.

Yüzde 36'sı Melania'yı "kötü", yüzde 10'u da "ortalama altı" olarak değerlendirdi. Ankete katılanların yaklaşık yüzde 18'i Melania'yı "mükemmel", yüzde 12'si de "ortalama üstü" notu verdi. Böylece net onay oranı -16 çıktı.

Melania'dan daha düşük sırada yer alan tek First Lady, 2016 başkanlık seçimini Donald Trump'a kaybeden Hillary Clinton'dı. Ankete katılanların yüzde 33'ü onu "kötü", yüzde 11'i de "ortalama altı" diye değerlendirdi ve net onay oranı -17 oldu.

Öte yandan en popüler First Lady'ler sırasıyla +56, +32 ve +25 net puanla Jackie Kennedy, Rosalynn Carter ve Nancy Reagan'dı.

Michelle Obama da katılımcılar arasında favori olarak öne çıktı; yüzde 33'ü onu "mükemmel", yüzde 12'si ise "ortalama üstü" olarak değerlendirdi ve bu da ona +21 net onay puanı kazandırdı. Yaklaşık yüzde 22'si onu "kötü" buldu.

Ortalama olarak son 11 First Lady'nin çoğu, eşlerinden daha yüksek net puanlar aldı.

Hillary Clinton, -3 net puanlı eşinden önemli ölçüde daha düşük olan tek First Lady'ydi.

Birçok başkan ve First Lady benzer puanlar aldı; Jacqueline Kennedy Onassis ve John F. Kennedy (+56'ya karşı +61), Nancy ve Ronald Reagan (+25'e karşı +22), Michelle ve Barack Obama (+21'e karşı +15) bunlardan bazıları.

Melania ve Donald Trump da benzer ancak olumsuz puanlar aldı (-16'ya karşı -20).

Anket ayrıca, katılımcıların yüzde 48'inin Donald Trump'ı "kötü" bulduğunu, yüzde 6'sının ise "ortalama altı" olarak değerlendirdiğini ortaya koydu. Trump, YouGov'un katılımcılara sorduğu 20 başkan arasında en düşük puanı aldı. Katılımcıların yaklaşık yüzde 19'u 45 ve 47. başkanı "olağanüstü" olarak değerlendirdi.

Trump'tan sonra, selefi Joe Biden, katılımcıların yüzde 38'inin "kötü", yüzde 12'sinin ise "ortalama altı" şeklinde değerlendirdiği en az popüler eski başkan oldu. Sadece yüzde 7'si Biden'ı "mükemmel" olarak değerlendirdi.

Ankete göre, "First Lady'ler hakkındaki genel görüşler, eşleri hakkındaki görüşlere benzer şekilde siyasi olarak kutuplaşmış durumda".

Anket, tartışmalı belgeseli Melania'nın gösterime girmesiyle birlikte Melania Trump hakkında kamuoyunun ne düşündüğüne dair fikir veriyor. Belgeselin ilk hafta sonu 7 milyon dolar kazandığı bildirilse de bilet satışları ikinci haftada düşerek sadece 2,4 milyon dolar getirdi.

Amazon, belgeselin haklarını satın almak için 40 milyon, tanıtımı içinse 35 milyon dolar daha harcamıştı.

Independent Türkçe