Hamaney'den sonra İran'ı kim yönetecek?

Cumhurbaşkanı, geniş halk desteğine sahip olsa bile, Dini Liderin iradesine aykırı bir dış politika izleyemez (AFP)
Cumhurbaşkanı, geniş halk desteğine sahip olsa bile, Dini Liderin iradesine aykırı bir dış politika izleyemez (AFP)
TT

Hamaney'den sonra İran'ı kim yönetecek?

Cumhurbaşkanı, geniş halk desteğine sahip olsa bile, Dini Liderin iradesine aykırı bir dış politika izleyemez (AFP)
Cumhurbaşkanı, geniş halk desteğine sahip olsa bile, Dini Liderin iradesine aykırı bir dış politika izleyemez (AFP)

Hüda Rauf

Ali Hamaney'in artık İran sahnesinde olmaması, Şah'a karşı gerçekleşen 1979 devriminden sonra kurulan Velayet-i Fakih sisteminin çöküşünü mü işaret ediyor? Şimdi İran'ı kim yönetiyor ve İran dış politikası değişecek mi?

İran Dini Lideri Ali Hamaney, 28 Şubat'ta ABD-İsrail ortak hava saldırısında öldürüldü. Ölümünün ardından, özellikle İsrail'in mevcut İran rejiminin siyasi, askeri ve güvenlik liderlerini öldürmeyi amaçlayan hedefli suikast politikası göz önüne alındığında, İran'ı kimin yöneteceği birçok kişi tarafından sorgulanmaya başlandı. İran'ın Velayet-i Fakih doktrinine bağlı din adamları tarafından yönetilen teokratik bir devlet olması, Dini Liderin konumunun önemini ortaya koyuyor.

Dış politika

Öncelikle, İran’ın dış politika karar alma elitleri hem Dini Liderin kendisini hem de İran Devrim Muhafızları’nı içeren Dini Lider çevresinden oluşmaktadır. Dini Liderlik makamı, İslam Cumhuriyeti'nin kurucusu Ruhullah Humeyni'nin İslam hükümeti teorisine ve İmam'ın gaybet (gizlenmesi) döneminde ümmetin Veliyyi Fakih’e duyduğu ihtiyaca dayanarak ortaya çıkmıştır. Veliyyi Fakih hem siyasi hem de dini otoriteye sahip olmalıdır. Ruhullah Humeyni bu görevi 1979'dan 1989'daki ölümüne kadar sürdürdü, ardından Ayetullah Hamaney geçen ayın sonlarında suikasta uğrayana kadar bu görevi üstlendi.

Anayasaya göre Dini Liderin yetkisi çok geniş kapsamlı olup, karar alma sürecinin ve kurumlarının neredeyse her seviyesine uzanmaktadır. Selefi Humeyni'nin karizmatik kişiliğine ve popülaritesine sahip olmadığı ve üst düzey din adamları arasında rütbesi nispeten düşük olduğu için de Ali Hamaney, kişisel ilişkiler ağı kurarak ülkenin lideri olarak konumunu ve otoritesini sağlamlaştırdı. Hükümetin her biriminde sadık takipçilerden ve temsilcilerden oluşan bir ağ kurmayı başardı. Kendisi ile ilişkili güç çevrelerini daha etkili hale getirdi ve bu da müdahale ettiği her konuda kontrol sahibi olmasını sağladı. Böylece, dini kurumlar ve ordu da dahil olmak üzere her önemli bakanlık ve hükümet kurumunda binlerce stratejik pozisyonda yerleşik bağımsız destek tabanı ve kişisel bir temsilci ağı oluşturdu. Bugün, Hamaney'in otoritesini uygulamaya adanmış bu çıkar ağı, neredeyse her konuda müdahale etme gücüne sahip olduğu için diğer hükümet yetkililerinden daha güçlüdür.

Hamaney ayrıca, İran'daki kutsal yerler için ofisine yapılan hayırsever bağışlar ile gelen milyonlarca dolara ilave olarak, milyarlarca dolar değerindeki varlıklara sahip hayır kurumları üzerinde de güç sahibiydi. Bu durum, Hamaney ile Devrim Muhafızları'nın ekonomik olarak etkili liderleri ve radikal din adamları arasındaki yakın ilişkiye ışık tutuyor ve bunun aşırılıkçılar ile ılımlılar arasındaki hizipsel rekabete etkisini ortaya koyuyor.

Yönetici elitler

Bu ilişkinin sonuçları, Hamaney'in ölümünden sonra İran İslam Cumhuriyeti'nin üçüncü Dini Lideri'nin seçimi sürecinde açıkça ortaya çıkıyor. Zira yönetici elitin ilk halkası, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İslam Devrim Muhafızları komutanından oluşuyor. İran anayasası Devrim Muhafızları’nın görevlerini devrimi ve kazanımlarını korumak olarak tanımlıyor. Bu madde, Devrim Muhafızları’nın yetkilerinin sınırlarını tanımlamadığı için belirsiz. Nitekim Devrim Muhafızları düzenli ordudan daha fazla siyasi etkiye sahip. Artan siyasi gücü, rejimin siyasi sistemin tesis edildiği ilk günlerden beri muhalefeti bastırmak için ona güvenmesinden kaynaklanıyor. Rolü, devrimci rejimin ideolojik koruyucusu olarak orijinal işlevinin ötesine geçerek evrildi. Nitekim Devrim Muhafızları genellikle sertlik yanlısı kanadı destekler ve bu kanadın birçok önemli ismi onun saflarından gelmektedir. Etkisi, bölge genelinde nüfuz sahibi olan Kudüs Gücü aracılığıyla dış politikaya kadar uzanmaktadır.

İkinci elit kesim ise cumhurbaşkanı ve dışişleri bakanı ile Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'ni içeren yürütme organıdır. Bu organ, güvenlik ve dış politika konularında karar alma süreçlerini koordine etmek ve kolaylaştırmaktan sorumludur. Anayasaya göre, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'nin yetkileri arasında, Dini Lider tarafından belirlenen genel politikalar çerçevesinde ülkenin savunma ve güvenlik politikalarını belirlemek, politika ile ilgili alanlarda devlet programlarını koordine etmek ve istihbarat raporları toplamak, genel savunma ve güvenlik planlarıyla ilgili sosyal, kültürel ve ekonomik faaliyetler geliştirmek, tehditlere karşı koymak için İran'ın maddi ve fikri kaynaklarını kullanmak yer almaktadır.

Cumhurbaşkanı, üyeleri hükümetin üç kolunun başkanı, Genelkurmay Başkanı, Planlama ve Bütçe Bakanı, Dini Liderin iki temsilcisi, Dışişleri, Güvenlik ve İçişleri Bakanları, görüşülen konuda uzman bakan, ordu ile Devrim Muhafızlarının en üst düzey komutanlarından oluşan Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'ne başkanlık eder.

Cumhurbaşkanı, geniş halk desteğine sahip olsa bile, Dini Liderin iradesine aykırı bir dış politika izleyemez. Liderin veya rejim içindeki diğer etkili unsurların karşı çıktığı politikaları benimseyemez. Cumhurbaşkanının yetkileri, başta Devrim Muhafızları olmak üzere rejimin güçlü unsurlarının desteğini almadığı sürece, bir yürütme sekreterinin yetkilerine indirgenmiştir. Otoriter rejimleri karakterize eden yönetici elit dinamiklerine gelince, iki tür kapalı elit çemberi vardır. Birincisi, aynı elitin sürekli olarak bir pozisyondan diğerine geçmesini içerir. İkincisi ise aynı elit kesimin üyelerinin aynı pozisyonlarda tutulmasını, böylece önemli dış politika kararlarının Lider veya baskın kurum tarafından alınmasını içerir. İslam Devrimi'nin zaferinden bu yana siyasi pozisyonların bir dizi etkili figür arasında yoğunlaştığı İran rejimi de bu iki çemberi içermektedir ve aynı elit kesim, yürütme, yasama ve yargı görevlerinde dönüşümlü olarak yer almıştır.

Yukarıdakiler göz önüne alındığında ve İran rejiminin siyasi ve anayasal gerçekleri dikkate alındığında, Dini Lider artık sahnede olmasa da rejim hâlâ Genel Sekreteri Ali Laricani başkanlığındaki Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’ne sahip. Ayrıca, İran Devrim Muhafızları Ordusu, Washington ve İsrail ile olan çatışmayı yöneterek askeri ve ekonomik etkisini sürdürüyor. Ek olarak, anayasaya göre, yeni bir Dini Lider seçilene kadar ülkeyi yönetmek üzere Cumhurbaşkanı, Yargı Erki Başkanı ve Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’nden bir din adamından oluşan Geçici Liderlik Konseyi kurulmuştur. İran rejiminin çöktüğü söylenemez, çünkü Dini Lider tarafından kurulan ve havzalar ile dini okullardaki din adamlarına ve Tahran'daki Cuma imamlarına dayanan kişisel çıkarlar ağı devam ediyor. Ayrıca, ideolojik sisteme inanan sertlik yanlılarından oluşan bir halk tabanı da mevcut.

Aday isimler

İran ve İsrail arasındaki 12 günlük savaştan bu yana ve ABD Başkanı Donald Trump'ın o dönemde Hamaney'in nerede olduğunu bildiklerine dair imaları göz önüne alındığında, Hamaney'in üçüncü Dini Lideri seçmeye çalıştığı dikkate alınmalıdır. O dönemde üç ismin adı geçtiği ancak kimliklerinin İsrail tarafından hedef alınmamaları için açıklanmadığı söylenmişti. Nitekim İsrail şu anda rejimin ve liderlerini seçen kurumların tüm sembollerini ortadan kaldırmaya çalışıyor, tıpkı Uzmanlar Meclisi'nin 88 üyesini suikast ile hedef alması gibi. Bu nedenle, bir sonraki Dini Lider büyük olasılıkla zaten biliniyor ve Devrim Muhafızları ile güçlü bağları ve ekonomik, siyasi ve askeri nüfuz ağı olan Hamaney'in oğlu Mücteba Hamaney gibi adı medyada paylaşılanlardan biri. Medyada bahsedilen diğer isimler arasında eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Ali Rıza Arafi, Muhsin Kumi, Muhsin Raki, Sadık Laricani, Gulam Ejei ve Haşim Buşehri yer alıyor.

Olası senaryolar

Hameney, geçen yılki 12 günlük savaşın sona ermesinden sonra, sahneden çekilmesi durumunda kendisine üç olası halef belirledi. Bu nedenle, yeni liderliğin, siyasi, ekonomik ve askeri kontrolü elinde bulunduran Devrim Muhafızları, ailesiyle birlikte rejimin tüm hayati kurumlarında önemli bir etkiye sahip olan Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani, Parlamento Başkanı Muhammed Bakır Galibaf arasında bir uzlaşı yoluyla seçilmesi bekleniyor. Yeni liderliğin yapısı, İran dış politikasının hatlarını belirleyecek.

Süresi uzayan ve ABD’nin hedef listesinin büyümesiyle devam eden savaşın gölgesinde, bir sonraki Dini Liderin kim olacağı sorusunu ele alıyoruz. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu soru, özellikle Hamaney'in daha önce rejimin sürekliliğini sağlamak için devrimci bir figürün seçilmesinin gerekliliğini vurguladığı göz önüne alındığında önemli. Amerikan saldırıları ve İsrail'in rejimi istikrarsızlaştırma ve devirme girişimleri gölgesinde, özellikle Hamaney'in dünya görüşünü ve kendi öz algısını paylaşan devrimci bir figür seçmek artık mümkün mü? İsrail devlet kontrolünü zayıflatmak ve böylece vatandaşların sokağa çıkmasını teşvik etmek için güvenlik kurumlarını ortadan kaldırma veya bazı iddialara göre İran sınırlarındaki silahlı ayrılıkçı gruplar yoluyla rejimi devirmeyi amaçlıyor. Bu nedenle saldırılar İran'ın batısına odaklanıyor.

İkinci senaryo, Washington'un, gerilimi tırmandırmama şartıyla rejimin hayatta kalma olasılığını görüşmek üzere İran'da halihazırda iktidarda olanlar ile temasa geçmesini içeriyor. Washington, Hasan Ruhani gibi rejim içinden reformist bir figürü desteklemeye bile çalışabilir. Ancak, savaş devam ederse ve hem İran hem de Washington birbirini yıpratmaya çalışırsa, bu senaryo zayıf olmayı sürdürüyor. Böyle bir senaryoda, İran'ın devrimci rejimin direncini göstermek için daha sert bir figüre ihtiyacı olabilir.

Üçüncü senaryo, Washington'un, Amerikan taleplerine uyulması karşılığında, Devrim Muhafızları'nın ekonomik çıkarlarını (ki bu çıkarlar İran ekonomisinin yüzde 40'ını oluşturmaktadır) koruması konusunda bir Devrim Muhafızları komutanıyla anlaşmaya varmaya çalışmasıdır. Son olasılık ise, 40 yılı aşkın süredir marjinalleştirilmiş olan İran ordusunun, Devrim Muhafızları'nın politikalarının devletin ve rejimin varlığını tehdit ettiğini öne sürerek, iktidarı yeniden ele geçirmek için askeri bir darbe düzenlemesidir. Bu noktada, mevcut aktörlerin, devam eden savaşın arka planında bir sonraki Dini Lider ve başkanının seçimini koordine edecek taraflar olacağının altını çizmek gerekir. Dahası İran liderliği, savaşın değişkenlerine ve rejimin Amerikan ve İsrail saldırılarına dayanma gücüne bağlıdır. Yine İran'ın bölgesel politikasının siyasi gidişatı hem bölgeyle hem de vekil güçler ağı ve 40 yıldır yatırım yaptığı ve kaderi şu anda belirsiz olan bölgesel rolüyle ilişkisine de bağlıdır. Buna ilave olarak, sertlik yanlıları ve reformistler arasındaki bilinen siyasi rekabet azalacak ve rejimin tek odak noktasının hayatta kalmak olduğu bir dönemde artık mevcut olmayacaktır. Dolayısıyla hayatta kalmak için en önemli şey uzlaşmadır.

Yeni liderliğin özellikleri

Hamaney ile aynı güce sahip, böylece dış politikayı şekillendirmede birincil aktör olacak bir Dini Lider mi göreve gelecek? Yoksa atama, Devrim Muhafızları'nın baskın rol oynadığı ve Velayet-i Fakih sistemini korumak için yapılmış bir formaliteden ibaret mi olacak?

Şüphesiz, yeni liderliğin özellikleri, İran'ın Hamaney'in nükleer silaha sahip olmayı yasaklayan fetvasına uymaya devam mı edeceğini, yoksa nükleer doktrini değiştiren ve gelecekte caydırıcılığa sahip olmak için nükleer silah geliştirme sürecini hızlandırmaya yönelen daha sert bir liderliğe mi tanık olacağımızı belirleyecektir.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Dünya Bankası Başkanı, gelişmekte olan ülkeleri tehdit eden 800 milyon kişilik istihdam açığı konusunda uyarıda bulundu

Dünya Bankası Başkanı Ajay Banga, Washington’daki Dünya Bankası Genel Merkezi’nde Reuters’a röportaj verdi. (Reuters)
Dünya Bankası Başkanı Ajay Banga, Washington’daki Dünya Bankası Genel Merkezi’nde Reuters’a röportaj verdi. (Reuters)
TT

Dünya Bankası Başkanı, gelişmekte olan ülkeleri tehdit eden 800 milyon kişilik istihdam açığı konusunda uyarıda bulundu

Dünya Bankası Başkanı Ajay Banga, Washington’daki Dünya Bankası Genel Merkezi’nde Reuters’a röportaj verdi. (Reuters)
Dünya Bankası Başkanı Ajay Banga, Washington’daki Dünya Bankası Genel Merkezi’nde Reuters’a röportaj verdi. (Reuters)

Dünya Bankası Başkanı Ajay Banga, Ortadoğu’daki savaşın gölgesinde küresel iş gücü piyasasında yaklaşan krize dikkat çekerek, önümüzdeki yıllarda gelişmekte olan ülkeleri tehdit eden büyük bir istihdam açığı bulunduğu uyarısında bulundu.

Reuters’a konuşan Banga, 10 ila 15 yıl içinde gelişmekte olan ülkelerde yaklaşık 1,2 milyar kişinin çalışma çağına ulaşacağını, ancak mevcut ekonomik eğilimler doğrultusunda bu ülkelerin en fazla 400 milyon yeni iş oluşturabileceğini belirtti. Banga, bu durumun yaklaşık 800 milyonluk bir istihdam açığına yol açacağını ifade etti.

Mastercard’ın eski CEO’su Banga, Kovid-19 pandemisinden bu yana küresel ekonominin art arda kısa vadeli şoklarla karşı karşıya kaldığını ve bu nedenle uzun vadeli sorunlara odaklanmanın zorlaştığını dile getirdi. Ortadoğu’daki son gelişmelerin de bu tabloyu ağırlaştırdığını belirten Banga, “Aynı anda hem yürümeli hem de sakız çiğnemeliyiz” sözleriyle, kısa vadeli krizlerle mücadele edilirken istihdam yaratma, elektriğe erişimi genişletme ve temiz su temini gibi yapısal önceliklerin ihmal edilmemesi gerektiğini vurguladı.

Savaşın etkileri, bu hafta Washington’da düzenlenen Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) bahar toplantılarına da yansıdı. Binlerce yetkilinin katıldığı toplantılar, ABD-İsrail ile İran arasındaki artan gerilimlerin gölgesinde gerçekleşiyor. Bu durumun küresel büyümeyi yavaşlatabileceği ve enflasyonist baskıları artırabileceği değerlendiriliyor. Ekonomik etkinin boyutunun, geçen hafta ilan edilen geçici ateşkesin ne kadar sürdürülebileceğine bağlı olduğu belirtilirken, Hürmüz Boğazı’ndaki fiilî İran ablukasının devam etmesi küresel enerji arzında benzeri görülmemiş aksamalara yol açıyor. Ayrıca Hizbullah ile İsrail arasında Lübnan cephesinde süren çatışmalar da bölgesel gerilimi artıran unsurlar arasında yer alıyor.

İş ve yatırım ortamının iyileştirilmesi

Dünya Bankası bünyesindeki Kalkınma Komitesi, iş gücü piyasasındaki zorluklarla mücadele kapsamında, gelişmekte olan ülkelerle iş birliği içinde yatırım ve istihdam yaratımını engelleyen düzenleyici süreçlerin sadeleştirilmesine yönelik planlar açıkladı. Bu çerçevede, lisans verme süreçlerinde şeffaflığın artırılması, yolsuzlukla mücadele, iş ve arazi yasalarının güncellenmesi, şirket kuruluşlarının kolaylaştırılması, lojistik hizmetlerin iyileştirilmesi ve ticaret sistemlerinin geliştirilmesi gibi adımlar öne çıkıyor.

Banga, gençler için nitelikli iş fırsatları yaratılması konusunda somut ilerleme sağlanabileceğine dair iyimser olduğunu ifade etti. Banga, bu sürecin gençlerin yaşam koşullarını iyileştireceğini ve özel sektörün bu talebi karşılamasına alan açacağını belirtti. Ancak istihdam açığının azaltılamaması halinde, düzensiz göçte artış ve küresel istikrarsızlığın derinleşmesi gibi ciddi sonuçlar doğabileceği uyarısında bulundu. Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre, 2025 itibarıyla dünya genelinde yerinden edilmiş kişilerin sayısı 117 milyonu aşmış durumda.

Banga ayrıca, gelişmekte olan ülkelerde bazı şirketlerin küresel ölçekte büyümeye başladığına dikkat çekti. Bu kapsamda Reliance Industries ve Mahindra Group ile Dangote Group gibi örneklerin, bu ekonomilerdeki büyüme potansiyeline işaret ettiğini vurguladı.

Su ve özel sektör yatırımları önceliklerin başında geliyor

İstihdam dosyasına paralel olarak su sektörü de giderek daha fazla öncelik kazanıyor. Dünya Bankası, diğer kalkınma bankalarıyla iş birliği içinde, 1 milyar kişinin güvenli temiz suya erişimini sağlamayı hedefleyen bir girişim başlatmaya hazırlanıyor. Aynı zamanda Afrika’da 300 milyon haneye elektrik ulaştırılması ve sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesine yönelik çalışmaların da sürdüğü belirtiliyor.

Banga, istihdam yaratımını destekleyen fiziki altyapının geliştirilmesine odaklanmayı sürdürdüklerini ve özellikle Bangkok’ta yapılacak toplantılar kapsamında özel sektör yatırımlarını artırmaya yönelik çabaların yoğunlaştırıldığını ifade etti. Banga, yatırım açısından öne çıkan beş temel sektörü; altyapı, küçük çiftçilere yönelik tarım, temel sağlık hizmetleri, turizm ve katma değerli imalat sanayi olarak sıraladı. Bu alanların, yapay zekâ gelişmelerinden doğrudan etkilenme riskinin daha düşük olduğu değerlendiriliyor.

Banga, iş gücü açığının kapatılmasının uluslararası kuruluşların tek başına üstesinden gelebileceği bir mesele olmadığını vurgulayarak, “Bunu tek başımıza başaramayız. Bu süreci başlatmalı ve zamanla büyüyüp genişlemesine imkân tanımalıyız; böylece 800 milyonluk dev istihdam açığını azaltabiliriz” ifadelerini kullandı.


Birleşmiş Milletler: İran savaşı 32 milyon insanı yoksulluğa itebilir

Tahran'daki bir pazarda vatandaşlar (AFP)
Tahran'daki bir pazarda vatandaşlar (AFP)
TT

Birleşmiş Milletler: İran savaşı 32 milyon insanı yoksulluğa itebilir

Tahran'daki bir pazarda vatandaşlar (AFP)
Tahran'daki bir pazarda vatandaşlar (AFP)

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), İran-Ukrayna savaşının ekonomik etkileri nedeniyle dünya çapında 32 milyondan fazla insanın yoksulluğa sürükleneceği uyarısında bulundu; gelişmekte olan ülkelerin bu durumdan en çok etkileneceği tahmin ediliyor.

Ateşkesin kırılganlığı konusunda şüphelerin ortasında yayınlanan raporda, UNDP, dünyanın enerji, gıda ve zayıf ekonomik büyümeyi içeren bir “üçlü şok” ile karşı karşıya olduğunu belirtti.

Yoksullukla mücadeleyle ilgilenen ajans, çatışmanın uluslararası kalkınmada elde edilen kazanımları baltaladığını ve etkisinin bölgeler arasında farklılık göstereceğini açıkladı.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Direktörü ve Belçika'nın eski Başbakanı Alexandre de Croo, «Böyle bir çatışma, kalkınma açısından bir gerileme anlamına gelir. Savaş sona erse ve ateşkes büyük bir memnuniyetle karşılansa bile, çatışmanın etkileri gerçekten de devam edecektir» değerlendirmesinde bulundu.

“Özellikle daha yoksul ülkelerde, insanlar yeniden yoksulluğun pençesine itilirken, uzun vadeli bir etki göreceğiz” diye devam etti. Bu en acı verici yanı. Yoksulluğa itilenler, çoğu zaman daha önce yoksulluk içinde yaşayıp ondan kurtulmuş, şimdi ise yeniden yoksulluğa itilenler oluyor» ifadelerini kullandı.

ABD-İran savaşının altı haftası boyunca enerji fiyatları keskin bir artış gösterdi; İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatması, küresel ekonomiye petrol ve gaz arzının kesilmesine yol açtı. Bunun gübre tedarikine ve küresel nakliyeye yol açtığı olumsuz etkilerle birlikte, uzmanlar gelişmekte olan ülkelerdeki gıda güvenliğini tehdit eden bir “zaman ayarlı bomba” olduğu konusunda uyarıyor.

Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı, savaşın “yıkıcı etkilerinin” dünya ekonomisine kalıcı bir zarar verdiğini, savaşın sona ermiş olsa bile, belirtti.

Uluslararası Para Fonu'nun bahar toplantıları için dünya liderlerinin Washington'da bir araya gelmesiyle eş zamanlı olarak yayınlanan raporunda, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, ekonomik etkilerden en çok zarar gören ülkeleri desteklemek için küresel bir müdahalenin gerekli olduğunu vurguladı.

Program, gelişmekte olan ülkelerdeki en savunmasız aileleri korumak için yaklaşık 6 milyar dolarlık maliyetle, yoksulluk sınırının altında yaşayanlar üzerindeki şokların etkilerini hafifletmek amacıyla hedefli ve geçici nakit transferlerine ihtiyaç olduğunu belirtti.

De Croo, uluslararası kuruluşların ve kalkınma bankalarının mali destek sağlayabileceğini söyledi. De Croo, “İnsanların yeniden yoksulluğa düşmesini önlemek için kısa vadeli nakit transferleri sağlamanın olumlu bir ekonomik getirisi var” dedi. Alternatif müdahaleler arasında geçici yardımlar veya elektrik ya da mutfak gazı kuponları yer alabilir.

Program, savaşla ilgili 3 senaryoyu inceledikten sonra, en kötü senaryoda – ki bu senaryo 6 haftalık ciddi petrol ve gaz üretimi kesintisi ile 8 aylık sürekli maliyet artışını içeriyor – dünya çapında 32,5 milyon kişinin yoksulluğa sürükleneceğini ortaya koydu.

Raporda, Dünya Bankası tarafından hesaplanan ve kişi başına günlük 8,30 doların altındaki gelir olarak tanımlanan, üst orta gelir grubu için yoksulluk sınırı kullanıldı.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, zengin ülkelerin savaşın ekonomik etkilerini hafifletmek için daha güçlü bir konumda, ancak Güney Küresel ülkelerin daha zayıf bir konumda olduklarını ve halihazırda ciddi mali kısıtlamalarla karşı karşıya bulunduklarını belirtti.

Bu durum, ABD, Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık dahil olmak üzere Batılı hükümetlerin, gelişmiş ekonomilerde borçlanma ve borç seviyelerinin yükselmesi ve savunma harcamalarının artırılması talepleri karşısında yardım harcamalarını kıstığı bir dönemde ortaya çıkıyor.

Geçtiğimiz hafta yayınlanan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) verilerine göre, Kalkınma Yardımı Komitesi (DAC) üyesi ülkeler 2025 yılında yardım harcamalarını 174,3 milyar dolar azalttı; bu rakam 2024 yılındaki rakamın yaklaşık dörtte biri kadar daha düşük.


Hürmüz Boğazı ablukası petrol akışını nasıl etkiler?

Khorfakkan Konteyner Terminali’ndeki petrol tankerleri (AFP)
Khorfakkan Konteyner Terminali’ndeki petrol tankerleri (AFP)
TT

Hürmüz Boğazı ablukası petrol akışını nasıl etkiler?

Khorfakkan Konteyner Terminali’ndeki petrol tankerleri (AFP)
Khorfakkan Konteyner Terminali’ndeki petrol tankerleri (AFP)

ABD ordusu bugün saat 14.00’ten itibaren İran limanlarına yönelik ve bu limanlardan çıkan deniz trafiğini yasaklayacağını açıkladı. Bu adımın, günlük yaklaşık 2 milyon varil İran petrolünün küresel piyasalara girişini engelleyerek arz sıkıntısını artırması bekleniyor.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre, planlanan abluka ve olası etkilerine ilişkin ayrıntılar şöyle:

Hafta sonu İslamabad’da ABD ile İran arasında yapılan barış görüşmelerinin sonuçsuz kalmasının ardından ABD Başkanı Donald Trump, donanmanın ‘Hürmüz Boğazı’na girmeye veya buradan çıkmaya çalışan tüm gemilere yönelik abluka uygulamasına başlayacağını’ duyurdu.

Daha sonra ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), ablukanın yalnızca İran’a giden ve İran’dan çıkan gemilerle sınırlı olacağını açıkladı. Buna İran’ın Arap Körfezi ve Umman Denizi’ndeki tüm limanları da dahil. CENTCOM, İran dışındaki limanlara gidip gelen gemilerin Hürmüz Boğazı’ndan geçişinin engellenmeyeceğini ve seyrüsefer serbestisinin korunacağını vurguladı.

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ise Trump’ın açıklamalarına karşılık, askeri gemilerin boğaza yaklaşmasının ateşkes ihlali sayılacağını ve buna ‘kararlı ve sert’ şekilde karşılık verileceğini bildirdi. Öte yandan emekli amiral Gary Roughead, İran’ın Körfez’deki gemilere ateş açabileceği veya ABD güçlerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerinin altyapısını hedef alabileceği uyarısında bulundu.

Bunun petrol akışı üzerindeki etkileri neler?

İran sevkiyatlarının engellenmesi, küresel piyasalar açısından önemli bir petrol kaynağının devre dışı kalmasına yol açacak. İran, mart ayında günlük 1,84 milyon varil ham petrol ihraç ederken, nisan ayı itibarıyla bu rakamın günlük 1,71 milyon varil seviyesinde olduğu, 2025 yılı genel ortalamasının ise 1,68 milyon varil olduğu bildirildi.

Buna karşın, 28 Şubat’ta savaşın başlamasından önce İran üretimindeki keskin artış, denizdeki petrol stoklarının neredeyse rekor seviyelere ulaşmasına yol açtı. Kpler verilerine göre, bu ayın başlarında tankerlerde taşınan toplam İran petrolü miktarı 180 milyon varili aşmış durumda.

Peki ya Körfez’deki diğer üreticilerden gelen petrol akışları ne durumda?

Hürmüz Boğazı üzerinden deniz trafiği, savaşın başlangıcından bu yana uygulanan İran ablukasının etkisiyle, geçen hafta ABD ile İran arasında varılan iki haftalık ateşkese rağmen neredeyse durma noktasında kalmaya devam ediyor.

Petrol tankerlerinin büyük bölümünün bugün boğazdan geçişten kaçındığı gözlendi.

Pakistan bandıralı iki tanker dün, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kuveyt’ten yük almak üzere Körfez’e giriş yaptı. Aynı gün Liberya bandıralı çok büyük bir ham petrol tankeri de daha erken saatlerde boğazı geçti.

Buna karşılık Malta bandıralı bir diğer dev tanker, Irak ham petrolü yüklemek ve Vietnam’a taşımak üzere dün boğazdan geçmeye çalıştı, ancak geri dönerek Umman Körfezi açıklarında demirledi.

Cumartesi günü ise tam yüklü üç tanker Hürmüz Boğazı’nı geçerek, ABD ile İran arasında sağlanan ateşkes sonrası Körfez’den ayrılan ilk gemiler oldu.

Kpler verilerine göre, geçen salı itibarıyla Körfez içinde yaklaşık 172 milyon varil ham petrol ve rafine ürün taşıyan 187 tanker bulunuyordu.

En çok etkilenen ithalatçı ülkeler hangileri?

Savaş öncesinde İran petrol ihracatının büyük bölümü, dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olan Çin’e yöneliyordu. Geçen ay ABD, yaptırımlarda sağladığı bir muafiyetle Hindistan dahil bazı alıcıların İran petrolü ithal etmesine imkân tanıdı.

Gemi takip verilerine göre Hindistan’ın, yaklaşık yedi yıl aradan sonra İran’dan ilk ham petrol sevkiyatını bu hafta teslim alması bekleniyor. Söz konusu veriler London Stock Exchange Group ve Kpler tarafından paylaşıldı.

Savaş öncesinde küresel petrol ve doğal gaz ihracatının yaklaşık yüzde 20’si Hürmüz Boğazı üzerinden taşınıyordu. Bu sevkiyatların büyük kısmının, dünyanın en büyük ithalat bölgesi olan Asya’ya yöneldiği belirtiliyor.