Hamaney'den sonra İran'ı kim yönetecek?

Cumhurbaşkanı, geniş halk desteğine sahip olsa bile, Dini Liderin iradesine aykırı bir dış politika izleyemez (AFP)
Cumhurbaşkanı, geniş halk desteğine sahip olsa bile, Dini Liderin iradesine aykırı bir dış politika izleyemez (AFP)
TT

Hamaney'den sonra İran'ı kim yönetecek?

Cumhurbaşkanı, geniş halk desteğine sahip olsa bile, Dini Liderin iradesine aykırı bir dış politika izleyemez (AFP)
Cumhurbaşkanı, geniş halk desteğine sahip olsa bile, Dini Liderin iradesine aykırı bir dış politika izleyemez (AFP)

Hüda Rauf

Ali Hamaney'in artık İran sahnesinde olmaması, Şah'a karşı gerçekleşen 1979 devriminden sonra kurulan Velayet-i Fakih sisteminin çöküşünü mü işaret ediyor? Şimdi İran'ı kim yönetiyor ve İran dış politikası değişecek mi?

İran Dini Lideri Ali Hamaney, 28 Şubat'ta ABD-İsrail ortak hava saldırısında öldürüldü. Ölümünün ardından, özellikle İsrail'in mevcut İran rejiminin siyasi, askeri ve güvenlik liderlerini öldürmeyi amaçlayan hedefli suikast politikası göz önüne alındığında, İran'ı kimin yöneteceği birçok kişi tarafından sorgulanmaya başlandı. İran'ın Velayet-i Fakih doktrinine bağlı din adamları tarafından yönetilen teokratik bir devlet olması, Dini Liderin konumunun önemini ortaya koyuyor.

Dış politika

Öncelikle, İran’ın dış politika karar alma elitleri hem Dini Liderin kendisini hem de İran Devrim Muhafızları’nı içeren Dini Lider çevresinden oluşmaktadır. Dini Liderlik makamı, İslam Cumhuriyeti'nin kurucusu Ruhullah Humeyni'nin İslam hükümeti teorisine ve İmam'ın gaybet (gizlenmesi) döneminde ümmetin Veliyyi Fakih’e duyduğu ihtiyaca dayanarak ortaya çıkmıştır. Veliyyi Fakih hem siyasi hem de dini otoriteye sahip olmalıdır. Ruhullah Humeyni bu görevi 1979'dan 1989'daki ölümüne kadar sürdürdü, ardından Ayetullah Hamaney geçen ayın sonlarında suikasta uğrayana kadar bu görevi üstlendi.

Anayasaya göre Dini Liderin yetkisi çok geniş kapsamlı olup, karar alma sürecinin ve kurumlarının neredeyse her seviyesine uzanmaktadır. Selefi Humeyni'nin karizmatik kişiliğine ve popülaritesine sahip olmadığı ve üst düzey din adamları arasında rütbesi nispeten düşük olduğu için de Ali Hamaney, kişisel ilişkiler ağı kurarak ülkenin lideri olarak konumunu ve otoritesini sağlamlaştırdı. Hükümetin her biriminde sadık takipçilerden ve temsilcilerden oluşan bir ağ kurmayı başardı. Kendisi ile ilişkili güç çevrelerini daha etkili hale getirdi ve bu da müdahale ettiği her konuda kontrol sahibi olmasını sağladı. Böylece, dini kurumlar ve ordu da dahil olmak üzere her önemli bakanlık ve hükümet kurumunda binlerce stratejik pozisyonda yerleşik bağımsız destek tabanı ve kişisel bir temsilci ağı oluşturdu. Bugün, Hamaney'in otoritesini uygulamaya adanmış bu çıkar ağı, neredeyse her konuda müdahale etme gücüne sahip olduğu için diğer hükümet yetkililerinden daha güçlüdür.

Hamaney ayrıca, İran'daki kutsal yerler için ofisine yapılan hayırsever bağışlar ile gelen milyonlarca dolara ilave olarak, milyarlarca dolar değerindeki varlıklara sahip hayır kurumları üzerinde de güç sahibiydi. Bu durum, Hamaney ile Devrim Muhafızları'nın ekonomik olarak etkili liderleri ve radikal din adamları arasındaki yakın ilişkiye ışık tutuyor ve bunun aşırılıkçılar ile ılımlılar arasındaki hizipsel rekabete etkisini ortaya koyuyor.

Yönetici elitler

Bu ilişkinin sonuçları, Hamaney'in ölümünden sonra İran İslam Cumhuriyeti'nin üçüncü Dini Lideri'nin seçimi sürecinde açıkça ortaya çıkıyor. Zira yönetici elitin ilk halkası, İran Dini Lideri Ali Hamaney ve İslam Devrim Muhafızları komutanından oluşuyor. İran anayasası Devrim Muhafızları’nın görevlerini devrimi ve kazanımlarını korumak olarak tanımlıyor. Bu madde, Devrim Muhafızları’nın yetkilerinin sınırlarını tanımlamadığı için belirsiz. Nitekim Devrim Muhafızları düzenli ordudan daha fazla siyasi etkiye sahip. Artan siyasi gücü, rejimin siyasi sistemin tesis edildiği ilk günlerden beri muhalefeti bastırmak için ona güvenmesinden kaynaklanıyor. Rolü, devrimci rejimin ideolojik koruyucusu olarak orijinal işlevinin ötesine geçerek evrildi. Nitekim Devrim Muhafızları genellikle sertlik yanlısı kanadı destekler ve bu kanadın birçok önemli ismi onun saflarından gelmektedir. Etkisi, bölge genelinde nüfuz sahibi olan Kudüs Gücü aracılığıyla dış politikaya kadar uzanmaktadır.

İkinci elit kesim ise cumhurbaşkanı ve dışişleri bakanı ile Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'ni içeren yürütme organıdır. Bu organ, güvenlik ve dış politika konularında karar alma süreçlerini koordine etmek ve kolaylaştırmaktan sorumludur. Anayasaya göre, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'nin yetkileri arasında, Dini Lider tarafından belirlenen genel politikalar çerçevesinde ülkenin savunma ve güvenlik politikalarını belirlemek, politika ile ilgili alanlarda devlet programlarını koordine etmek ve istihbarat raporları toplamak, genel savunma ve güvenlik planlarıyla ilgili sosyal, kültürel ve ekonomik faaliyetler geliştirmek, tehditlere karşı koymak için İran'ın maddi ve fikri kaynaklarını kullanmak yer almaktadır.

Cumhurbaşkanı, üyeleri hükümetin üç kolunun başkanı, Genelkurmay Başkanı, Planlama ve Bütçe Bakanı, Dini Liderin iki temsilcisi, Dışişleri, Güvenlik ve İçişleri Bakanları, görüşülen konuda uzman bakan, ordu ile Devrim Muhafızlarının en üst düzey komutanlarından oluşan Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'ne başkanlık eder.

Cumhurbaşkanı, geniş halk desteğine sahip olsa bile, Dini Liderin iradesine aykırı bir dış politika izleyemez. Liderin veya rejim içindeki diğer etkili unsurların karşı çıktığı politikaları benimseyemez. Cumhurbaşkanının yetkileri, başta Devrim Muhafızları olmak üzere rejimin güçlü unsurlarının desteğini almadığı sürece, bir yürütme sekreterinin yetkilerine indirgenmiştir. Otoriter rejimleri karakterize eden yönetici elit dinamiklerine gelince, iki tür kapalı elit çemberi vardır. Birincisi, aynı elitin sürekli olarak bir pozisyondan diğerine geçmesini içerir. İkincisi ise aynı elit kesimin üyelerinin aynı pozisyonlarda tutulmasını, böylece önemli dış politika kararlarının Lider veya baskın kurum tarafından alınmasını içerir. İslam Devrimi'nin zaferinden bu yana siyasi pozisyonların bir dizi etkili figür arasında yoğunlaştığı İran rejimi de bu iki çemberi içermektedir ve aynı elit kesim, yürütme, yasama ve yargı görevlerinde dönüşümlü olarak yer almıştır.

Yukarıdakiler göz önüne alındığında ve İran rejiminin siyasi ve anayasal gerçekleri dikkate alındığında, Dini Lider artık sahnede olmasa da rejim hâlâ Genel Sekreteri Ali Laricani başkanlığındaki Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’ne sahip. Ayrıca, İran Devrim Muhafızları Ordusu, Washington ve İsrail ile olan çatışmayı yöneterek askeri ve ekonomik etkisini sürdürüyor. Ek olarak, anayasaya göre, yeni bir Dini Lider seçilene kadar ülkeyi yönetmek üzere Cumhurbaşkanı, Yargı Erki Başkanı ve Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’nden bir din adamından oluşan Geçici Liderlik Konseyi kurulmuştur. İran rejiminin çöktüğü söylenemez, çünkü Dini Lider tarafından kurulan ve havzalar ile dini okullardaki din adamlarına ve Tahran'daki Cuma imamlarına dayanan kişisel çıkarlar ağı devam ediyor. Ayrıca, ideolojik sisteme inanan sertlik yanlılarından oluşan bir halk tabanı da mevcut.

Aday isimler

İran ve İsrail arasındaki 12 günlük savaştan bu yana ve ABD Başkanı Donald Trump'ın o dönemde Hamaney'in nerede olduğunu bildiklerine dair imaları göz önüne alındığında, Hamaney'in üçüncü Dini Lideri seçmeye çalıştığı dikkate alınmalıdır. O dönemde üç ismin adı geçtiği ancak kimliklerinin İsrail tarafından hedef alınmamaları için açıklanmadığı söylenmişti. Nitekim İsrail şu anda rejimin ve liderlerini seçen kurumların tüm sembollerini ortadan kaldırmaya çalışıyor, tıpkı Uzmanlar Meclisi'nin 88 üyesini suikast ile hedef alması gibi. Bu nedenle, bir sonraki Dini Lider büyük olasılıkla zaten biliniyor ve Devrim Muhafızları ile güçlü bağları ve ekonomik, siyasi ve askeri nüfuz ağı olan Hamaney'in oğlu Mücteba Hamaney gibi adı medyada paylaşılanlardan biri. Medyada bahsedilen diğer isimler arasında eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Ali Rıza Arafi, Muhsin Kumi, Muhsin Raki, Sadık Laricani, Gulam Ejei ve Haşim Buşehri yer alıyor.

Olası senaryolar

Hameney, geçen yılki 12 günlük savaşın sona ermesinden sonra, sahneden çekilmesi durumunda kendisine üç olası halef belirledi. Bu nedenle, yeni liderliğin, siyasi, ekonomik ve askeri kontrolü elinde bulunduran Devrim Muhafızları, ailesiyle birlikte rejimin tüm hayati kurumlarında önemli bir etkiye sahip olan Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani, Parlamento Başkanı Muhammed Bakır Galibaf arasında bir uzlaşı yoluyla seçilmesi bekleniyor. Yeni liderliğin yapısı, İran dış politikasının hatlarını belirleyecek.

Süresi uzayan ve ABD’nin hedef listesinin büyümesiyle devam eden savaşın gölgesinde, bir sonraki Dini Liderin kim olacağı sorusunu ele alıyoruz. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu soru, özellikle Hamaney'in daha önce rejimin sürekliliğini sağlamak için devrimci bir figürün seçilmesinin gerekliliğini vurguladığı göz önüne alındığında önemli. Amerikan saldırıları ve İsrail'in rejimi istikrarsızlaştırma ve devirme girişimleri gölgesinde, özellikle Hamaney'in dünya görüşünü ve kendi öz algısını paylaşan devrimci bir figür seçmek artık mümkün mü? İsrail devlet kontrolünü zayıflatmak ve böylece vatandaşların sokağa çıkmasını teşvik etmek için güvenlik kurumlarını ortadan kaldırma veya bazı iddialara göre İran sınırlarındaki silahlı ayrılıkçı gruplar yoluyla rejimi devirmeyi amaçlıyor. Bu nedenle saldırılar İran'ın batısına odaklanıyor.

İkinci senaryo, Washington'un, gerilimi tırmandırmama şartıyla rejimin hayatta kalma olasılığını görüşmek üzere İran'da halihazırda iktidarda olanlar ile temasa geçmesini içeriyor. Washington, Hasan Ruhani gibi rejim içinden reformist bir figürü desteklemeye bile çalışabilir. Ancak, savaş devam ederse ve hem İran hem de Washington birbirini yıpratmaya çalışırsa, bu senaryo zayıf olmayı sürdürüyor. Böyle bir senaryoda, İran'ın devrimci rejimin direncini göstermek için daha sert bir figüre ihtiyacı olabilir.

Üçüncü senaryo, Washington'un, Amerikan taleplerine uyulması karşılığında, Devrim Muhafızları'nın ekonomik çıkarlarını (ki bu çıkarlar İran ekonomisinin yüzde 40'ını oluşturmaktadır) koruması konusunda bir Devrim Muhafızları komutanıyla anlaşmaya varmaya çalışmasıdır. Son olasılık ise, 40 yılı aşkın süredir marjinalleştirilmiş olan İran ordusunun, Devrim Muhafızları'nın politikalarının devletin ve rejimin varlığını tehdit ettiğini öne sürerek, iktidarı yeniden ele geçirmek için askeri bir darbe düzenlemesidir. Bu noktada, mevcut aktörlerin, devam eden savaşın arka planında bir sonraki Dini Lider ve başkanının seçimini koordine edecek taraflar olacağının altını çizmek gerekir. Dahası İran liderliği, savaşın değişkenlerine ve rejimin Amerikan ve İsrail saldırılarına dayanma gücüne bağlıdır. Yine İran'ın bölgesel politikasının siyasi gidişatı hem bölgeyle hem de vekil güçler ağı ve 40 yıldır yatırım yaptığı ve kaderi şu anda belirsiz olan bölgesel rolüyle ilişkisine de bağlıdır. Buna ilave olarak, sertlik yanlıları ve reformistler arasındaki bilinen siyasi rekabet azalacak ve rejimin tek odak noktasının hayatta kalmak olduğu bir dönemde artık mevcut olmayacaktır. Dolayısıyla hayatta kalmak için en önemli şey uzlaşmadır.

Yeni liderliğin özellikleri

Hamaney ile aynı güce sahip, böylece dış politikayı şekillendirmede birincil aktör olacak bir Dini Lider mi göreve gelecek? Yoksa atama, Devrim Muhafızları'nın baskın rol oynadığı ve Velayet-i Fakih sistemini korumak için yapılmış bir formaliteden ibaret mi olacak?

Şüphesiz, yeni liderliğin özellikleri, İran'ın Hamaney'in nükleer silaha sahip olmayı yasaklayan fetvasına uymaya devam mı edeceğini, yoksa nükleer doktrini değiştiren ve gelecekte caydırıcılığa sahip olmak için nükleer silah geliştirme sürecini hızlandırmaya yönelen daha sert bir liderliğe mi tanık olacağımızı belirleyecektir.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Bahreyn, İran'dan gelen füze saldırılarına karşı koyuyor

Dubai havaalanında bir uçak (Reuters)
Dubai havaalanında bir uçak (Reuters)
TT

Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Bahreyn, İran'dan gelen füze saldırılarına karşı koyuyor

Dubai havaalanında bir uçak (Reuters)
Dubai havaalanında bir uçak (Reuters)

Birleşik Arap Emirlikleri Savunma Bakanlığı, bugün Abu Dabi'de patlama sesleri duyulurken, hava savunma sistemlerinin İran'dan gelen bir füze ve insansız hava aracı (İHA) tehdidini engellediğini açıkladı.

Dubai Uluslararası Havalimanı yetkilileri, sabah geçici olarak durdurulan operasyonların kısmen yeniden başlatılacağını duyurdu.

Dubai Uluslararası Havalimanı internet sitesi üzerinden yaptığı açıklamada, "7 Mart itibariyle Dubai Uluslararası Havalimanı'ndan (Dubai World Central/Al Maktoum Uluslararası) bazı uçuşlarla operasyonlarımıza kısmen yeniden başladık" denildi. Havalimanı, yolculara hitaben, "Uçuş programlarında değişiklikler olabileceğinden, havayolunuz sizinle iletişime geçip uçuşunuzu teyit etmedikçe lütfen havalimanına gelmeyin" uyarısında bulundu. Bu açıklama, Dubai hükümetinin hava savunmasının başarılı bir şekilde müdahalesi sonucu meydana gelen "küçük bir olayın" ele alındığı yönündeki önceki raporunun ardından geldi.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre bir görgü tanığı, BAE hava savunması bu sabah Dubai havaalanı üzerinde bir füzeyi engellediğini, yüksek bir patlama ve ardından yükselen bir duman bulutu gördüğünü belirtti.

Dubai hükümeti şu açıklamayı yaptı: "Dubai'deki ilgili yetkililer, hava savunmasının başarılı bir şekilde engellemesi sonucu meydana gelen küçük bir olayla ilgilendi ve herhangi bir yaralanma bildirilmedi." Ayrıca, "Dubai Uluslararası Havaalanı'nda herhangi bir olayla ilgili sosyal medyada dolaşan haberlerin yanlış olduğunu" vurguladı.

Uçuş takip sitesi Flightradar24, uçakların havaalanı üzerinde net bir bekleme düzeni içinde daireler çizdiğini gösterdi.

Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki hedeflere yönelik günlük İHA saldırılarına rağmen, uluslararası hava trafiği açısından dünyanın en yoğun havaalanı olan Dubai'nin ana havaalanından pazartesi günü sınırlı sayıda uçuş yeniden başladı.

Geçtiğimiz cumartesi günü, ABD-İsrail-İran savaşının ilk gününde Dubai havaalanında dört çalışan yaralandı ve terminallerden biri hasar gördü. Dubai Havaalanları o sırada olayın "hızlı bir şekilde kontrol altına alındığını" söyledi, ancak daha fazla ayrıntı vermedi.

İran saldırıları ayrıca Abu Dabi havaalanını, lüks Palm Jumeirah projesini ve Burc el Arab otelini de hedef alırken, salı günü Dubai'deki ABD konsolosluğunda İHA enkazından kaynaklanan bir yangın çıktı.

Katar

İlgili bir bağlamda, Katar Savunma Bakanlığı bugün yaptığı basın açıklamasında, ülkeyi hedef alan bir füze saldırısının önlendiğini duyurdu.

Katar İçişleri Bakanlığı bugünkü basın açıklamasında, "Güvenlik tehdidi azaldı ve durum normale döndü" denildi. Bakanlık, herkesi ilgili makamlar tarafından verilen talimatlara uymaya çağırdı.

Bahreyn

Ayrıca, Bahreyn Savunma Kuvvetleri Genel Komutanlığı, İran saldırılarının başlangıcından bu yana hava savunma sistemlerinin 86 füze ve 148 İHA’yı etkisiz hale getirip imha ettiğini açıkladı.


ABD Dışişleri Bakanlığı, İsrail'e 151 milyon dolar değerinde mühimmat satışını onayladı

Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)
Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)
TT

ABD Dışişleri Bakanlığı, İsrail'e 151 milyon dolar değerinde mühimmat satışını onayladı

Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)
Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)

ABD Dışişleri Bakanlığı dün, İran ile artan gerilimler arasında İsrail'e 151,8 milyon dolar değerinde mühimmat satışını onayladı.

Açıklamada, her biri 470 kilogram ağırlığında olan 12 bin bomba kovanının satışının, Dışişleri Bakanlığı Siyasi-Askeri İşler Bürosu'nun talebi üzerine onaylandığı belirtildi.

Açıklamada, “Önerilen satış, İsrail'in mevcut ve gelecekteki tehditlere karşı koyma kabiliyetini geliştirecek, savunmasını güçlendirecek ve bölgesel tehditlere karşı caydırıcı bir unsur olarak hizmet edecektir” denildi.

Açıklamaya göre, satış mühimmatın yanı sıra ABD hükümeti tarafından sağlanan mühendislik, lojistik ve teknik yardım hizmetlerini de içerecek.

ABD ve İsrail'in İran'a karşı ilk saldırılarını başlatmasından bir hafta sonra, Başkan Donald Trump sosyal medyada büyük Amerikan savunma sanayi şirketlerinin gelişmiş silah üretimini dört katına çıkarmayı kabul ettiğini duyurdu.

ABD silah satışları genellikle Kongre onayını gerektirirken, Dışişleri Bakanı Marco Rubio bu sürece bir istisna getirdi ve bu durum bazı milletvekillerinden eleştiri aldı.

Dışişleri Bakanlığı, Silah İhracat Kontrol Yasası'na atıfta bulunarak, "Dışişleri Bakanı, söz konusu savunma malzemeleri ve hizmetlerinin İsrail Hükümeti'ne derhal satılmasını gerektiren bir acil durumun varlığına dair ayrıntılı bir gerekçe sunmuştur ve bu, Amerika Birleşik Devletleri'nin ulusal güvenlik çıkarları doğrultusundadır" ifadelerini kullandı.

Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi üyesi Demokrat Kongre Üyesi Gregory Meeks, silah satışının Kongre incelemesinden geçirilmemesinin "bu yönetimin savaş konusundaki tutumunun özünde büyük bir çelişkiyi ortaya koyduğunu" söyledi.

Açıklamasında, “Trump yönetimi bu savaşa tamamen hazır olduğunu defalarca vurguladı. Ancak Kongre'yi atlatmak için acil durum yetkilerini devreye sokma telaşı tamamen farklı bir hikaye anlatıyor” ifadelerini kullandı.

Sözlerine şöyle devam etti: “Bu, Trump yönetiminin yarattığı bir acil durumdur.”


Ateş altında direnç ve ‘ertesi gün’ için verilen mücadele arasında kalan İran

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)
TT

Ateş altında direnç ve ‘ertesi gün’ için verilen mücadele arasında kalan İran

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)

Savaşın yedinci gününde artık en önemli soru, İran’ın ne kadar kayıp verdiği değil; Washington ve Tel Aviv’in askeri üstünlüğünü İran’da siyasi bir çöküşe dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir. ABD ile İsrail’in saldırıları, İran’ın liderlik ve askeri yapısını hedef aldı. İran içinde 3 binden fazla noktanın vurulduğu belirtilirken, Washington yönetimi deniz gücünün ve füze tesislerinin önemli bir bölümünün imha edildiğini açıkladı. ABD ayrıca önümüzdeki aşamada, İran’ın füze üretim kapasitesini uzun vadede parçalamaya odaklanılacağını ifade ediyor. Ancak bu yoğun saldırılara rağmen, hızlı bir çöküşün önünü açabilecek belirgin bir iç çatlağa dair henüz kesin işaretler bulunmuyor.

İran’daki mevcut tablo bu açıdan dikkat çekici bir paradoks ortaya koyuyor. Yönetim, hava ve teknoloji üstünlüğüne sahip bir rakip karşısında askeri dengeleri tersine çevirebilecek durumda görünmüyor. Buna karşın yenilgiyi kabul edip beyaz bayrak çekmeye hazırlanan bir güç gibi de davranmıyor. Son iki gün içinde aktarılan Batılı ve Arap değerlendirmeleri, yönetim yapısının hâlâ görece sağlam olduğunu ve ülke içindeki güvenlik aygıtının, Tahran’a ve devlet kurumlarına yönelik saldırıların genişlemesine rağmen çökmüş olmadığını gösteriyor. Bu nedenle Tahran’ın stratejisinin zafer kazanmak değil, rakiplerinin askeri üstünlüğünü hızlı bir siyasi sonuca dönüştürmesini engellemek olduğu değerlendiriliyor.

Rejimin bütünlüğü ve halefiyet krizi

 İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei ve Anayasa Koruma Konseyi üyesi Ali Rıza Arafi ile birlikte Liderlik Konseyi toplantısına katıldı. (İran Cumhurbaşkanlığı)İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei ve Anayasa Koruma Konseyi üyesi Ali Rıza Arafi ile birlikte Liderlik Konseyi toplantısına katıldı. (İran Cumhurbaşkanlığı)

Bu bağlamda halefiyet krizi olağanüstü bir önem kazanıyor. Dini Lider Ali Hamaney için bir halefin açıklanmasındaki gecikme yalnızca idari karmaşayı değil, aynı zamanda açıklanacak ismin doğrudan hedefe dönüşmesi yönündeki gerçek bir korkuyu da yansıtıyor. ABD Başkanı Donald Trump ise yaptığı açıklamalarla tabloyu daha da karmaşık hâle getirdi. Trump, İran’da bir sonraki liderliğin belirlenmesinde rol oynamak istediğini söyledi; Mücteba Hamaney’i ‘kabul edilemez’ bir seçenek olarak nitelendirdi ve Washington’un, yıllar sonra benzer bir savaşa girmek zorunda kalmamak için ‘uyum ve barış getirecek’ bir liderliğin oluşmasını teşvik edeceğini ifade etti.

Söz konusu açıklamalar, savaşın hedefini netleştirmekten çok, ABD’nin yalnızca askeri kapasiteyi zayıflatmayı değil, çatışma sonrası ortaya çıkabilecek siyasi düzenin biçimini de etkilemeyi amaçladığı yönünde bir algının kapısını aralıyor.

Bu noktada Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Alex Vatanka’nın değerlendirmeleri dikkat çekiyor. Vatanka, yaptığı açıklamada ‘yeni bir dönemin fiilen başladığını’ belirterek, Ali Hamaney’in öldürüldüğünü ve İran İslam Cumhuriyeti’ni şekillendiren ‘1979 kuşağının’ artık aynı şekilde bir sonraki aşamayı yönetebilecek durumda olmadığını söyledi. Vatanka’ya göre belirleyici soru artık yalnızca ‘iktidara kimin geleceği’ değil. Asıl mesele, sistemden geriye kalan aktörlerin ABD’ye yönelik düşmanlığı daha da tırmandırıp tırmandırmayacağı ya da Donald Trump ile bir anlaşmaya giderek Ortadoğu’daki Amerikan varlığıyla yaşamayı kabul edip etmeyecekleri. Bu değerlendirme, tartışmayı “Rejim ayakta kalacak mı yoksa çökecek mi?” ikileminden çıkarıp, ayakta kalması halinde ortaya çıkacak sistemin niteliğine taşıyor: ‘Daha sert ve çatışmacı bir yapı mı, yoksa varlığını koruyabilmek için davranışlarını değiştirmek zorunda kalan bir yönetim mi?’

Kararlılık değil, yıpratma üzerine bir kumar

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan fotoğrafta, USS Abraham Lincoln uçak gemisinden kalkış yapan bir F-18 görülüyor. (AFP)ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan fotoğrafta, USS Abraham Lincoln uçak gemisinden kalkış yapan bir F-18 görülüyor. (AFP)

Sahadaki gelişmeler, İran’ın stratejisinin her zamankinden daha net olduğunu gösteriyor: ‘belirleyici bir zaferden çok yıpratma savaşına dayanmak’. Şarku’l Avsat’ın The Wall Street Journal’dan aktardığına göre İran’ın füze tehdidi son dönemde azaldı; Tahran artık daha fazla hedefe karşı daha az sayıda füze fırlatıyor. Diğer bazı raporlar ise İran’ın balistik kapasitesinin ağır şekilde zarar gördüğünü ve savaşın ilk günlerinde olduğu gibi yoğun füze saldırıları düzenleme kabiliyetinin belirgin biçimde azaldığını ortaya koyuyor.

Buna karşılık İran, insansız hava araçları (İHA) ve düşük maliyetli saldırılar yoluyla çatışma alanını genişletmeyi sürdürüyor. Bu yöntem, bölge ülkeleri ile enerji ve deniz taşımacılığı hatları üzerinde baskı oluşturmayı amaçlıyor. New America Vakfı araştırmacısı Barak Barfi, yaptığı değerlendirmede İranlıların ‘zamana oynayarak kazanmayı umduğunu’ belirtiyor. Barfi’ye göre Tahran, Amerikalıları birden fazla cephede yıpratmayı hedefliyor: sınırlı önleyici mühimmat stokları, kamuoyunda oluşabilecek savaş yorgunluğu, baskı altındaki enerji piyasaları ve zorlanan ekonomiler. Bu mantık çerçevesinde Tahran’ın doğrudan bir askeri zafer elde etmesine gerek yok; savaşın daha uzun, daha pahalı ve daha karmaşık hale gelmesi bile rakiplerini bir çıkış yolu aramaya zorlayabilir.

Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü araştırmacısı Ferzin Nedimi ise tabloya daha teknik bir boyut ekliyor. Nedimi’ye göre İran yönetimi ABD ve İsrail hava gücünün yoğun baskısı altında bulunuyor ve yürütülen askeri kampanyanın nihai hedefinin rejimi devirmek olduğunu biliyor. Buna rağmen savaşmayı sürdürüyor; çünkü hâlâ hayatta kalabileceğine inanıyor.

Nedimi’ye göre bu durum, İran’ın bölgedeki enerji altyapısı, tuzdan arındırma tesisleri ve hatta siyasi liderlik hedeflerine yönelik saldırılarının neden görece sınırlı kaldığını da açıklıyor. Tahran, elindeki tüm kozları aynı anda kullanmak istemiyor; çünkü hâlâ dayanma ve rakiplerine karşı bir yıpratma dengesi kurma ihtimali gördüğünü düşünüyor.

Nedimi ayrıca, İran’ın bu ‘ölçülü’ tutumunun farklı görünebileceğini de vurguluyor. Eğer bölge ülkelerine fırlatılan çok sayıda balistik füze engellenmeden hedeflerine ulaşabilseydi tablo başka olabilirdi. Bu nedenle saldırıların sınırlı etkisi yalnızca İran’ın siyasi tercihinden değil, karşı tarafın hava savunma sistemlerinin etkinliğinden de kaynaklanıyor.

Öte yandan İsrail’e yönelik füze saldırılarının, ABD ve İsrail’in füze bağlantılı hedeflere yönelik sürekli bombardımanı nedeniyle belirgin biçimde azaldığı ifade ediliyor. Ancak bu durum tehdidin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Nedimi’ye göre İran hâlâ yeni nesil füzeleriyle yıkıcı sonuçlar doğurabilecek kapasiteye sahip. Ayrıca öngörülebilir gelecekte her gün büyük sayılarda İHA fırlatmayı sürdürebilecek durumda bulunuyor.

Kürt hesapları

Erbil kentinin dışındaki bir üste eğitim kursuna katılan Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne (PJAK) mensup Kürt savaşçılar (Reuters)Erbil kentinin dışındaki bir üste eğitim kursuna katılan Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne (PJAK) mensup Kürt savaşçılar (Reuters)

Buna karşılık Washington ve Tel Aviv’in hesaplarının yalnızca hava saldırılarıyla sınırlı olmadığı görülüyor. Reuters’ın haberine göre ABD ile bazı Kürt taraflar arasında İran içinde olası bir operasyon konusunda görüşmeler yapılıyor. Bu durum, askeri kampanyaya kara unsuru ya da yarı kara niteliğinde yeni bir boyut eklenmesinin değerlendirildiğine işaret ediyor. Böyle bir senaryoda, yerel muhalif gruplar ya da sınırlı operasyonlar üzerinden hareket edilmesi ihtimali gündeme geliyor.

Nedimi savaşın en az iki hafta daha sürebileceğini, hatta daha uzun bir döneme yayılabileceğini değerlendiriyor. Nedimi’ye göre bu süreçte olası bir ‘kara bileşeninin’ ortaya çıkma ihtimali yakından izlenmeli. Ancak böyle bir adım son derece hassas bir gelişme olabilir. Zira azınlık kartının oynanması rejim üzerinde baskıyı artırabilir; fakat aynı zamanda dini yönetime karşı olan, ancak devletin parçalanmasına da karşı çıkan kesimler arasında güçlü bir milliyetçi tepkiyi de tetikleyebilir.

Dış cephede ise tablo Tahran açısından büyük ölçüde kapalı görünüyor. The Washington Post’un bir haberine göre Rusya, İran’a bölgedeki Amerikan varlıklarını takip edebilmesi için istihbarat desteği sağlıyor. Ancak Moskova’nın savaşın seyrini doğrudan değiştirecek bir kapasitesi ya da isteği bulunmuyor. Aynı zamanda Reuters’ın aktardığı bazı raporlar, Irak’taki İran yanlısı bazı ağların çatışmaya tam anlamıyla dahil olma konusunda tereddütlü davrandığını ortaya koyuyor. Bu durum, Tahran’ın geçmişe kıyasla bölgesel müttefiklerini seferber etme kapasitesinin zayıfladığını gösteriyor. Böylece İran bugün stratejik açıdan daha izole bir konumda bulunuyor: Rakiplerini rahatsız etmeye yetecek araçlara sahip, ancak savaşın dengelerini kökten değiştirecek güce sahip görünmüyor.

Sonuç olarak rejim değişikliğinin yakın ve kesin bir ihtimal haline geldiğini söylemek zor. Aynı şekilde İran’ın bu süreçten zarar görmeden çıktığı da söylenemez. Görünen o ki, fiilen ‘ertesi gün’ aşamasına girilmiş durumda, ancak bu durum henüz resmî olarak ilan edilmiş değil. Rejimin itibarı ve geleneksel caydırıcılık kapasitesi gerilemiş olsa da sistem henüz çökmüş değil. Buna karşılık halefiyet meselesi ve Washington ile gelecekte kurulacak ilişkinin niteliği, artık çatışmanın kendisinin bir parçası haline gelmiş durumda. Eğer Tahran’ın bugünkü stratejisi rakibini yıpratana kadar dayanmaksa, rakiplerinin beklentisi de bu direncin zamanla iç çözülmeye ya da yeni bir siyasi uzlaşmaya yol açması. Bu uzlaşma yeni bir sistemin doğmasına da mevcut sistemin farklı bir davranış biçimi benimsemesine de neden olabilir. İran’ın gelecekteki şekli, büyük ölçüde bu iki stratejik hesap arasındaki mücadele tarafından belirlenecek.