ABD'nin İran'a karşı kara savaşına dair beş senaryo

Karmaşık coğrafi koşullar, net ve güvenli geçiş yollarının önünde engel teşkil ediyor

CENTCOM bölgesine ulaşan USS Tripoli gemisindeki ABD Deniz Kuvvetleri birlikleri, 27 Mart 2026 (AP)
CENTCOM bölgesine ulaşan USS Tripoli gemisindeki ABD Deniz Kuvvetleri birlikleri, 27 Mart 2026 (AP)
TT

ABD'nin İran'a karşı kara savaşına dair beş senaryo

CENTCOM bölgesine ulaşan USS Tripoli gemisindeki ABD Deniz Kuvvetleri birlikleri, 27 Mart 2026 (AP)
CENTCOM bölgesine ulaşan USS Tripoli gemisindeki ABD Deniz Kuvvetleri birlikleri, 27 Mart 2026 (AP)

Araş Reisinezhad

ABD’nin İran’a yönelik kara saldırısı, onlarca yıldır en üst seviyede bir tırmanış olarak görülüyordu. Çünkü bu seçenek, gerçekleşmesini engelleyecek kadar yüksek maliyetli ve sonuçlarını kontrol etmeyi zorlaştıracak kadar istikrarı tehdit edici olarak değerlendiriliyordu. Ancak bu algı bugün yavaş yavaş ortadan kalkıyor. ABD-İsrail'in İran'a karşı savaşının tırmanmasıyla birlikte, dün imkânsız görünen şey bugün olası bir ihtimal haline geldi. Tartışma artık sadece bir kara saldırısının patlak verip vermeyeceği ile sınırlı değil, olası başlangıç noktasına ve bu saldırının gerçek stratejik kazanımlar sağlayıp sağlayamayacağına kadar uzanıyor.

İlk bakışta İran, Körfez ve Umman Körfezi'nden batı sınırlarına kadar birçok olası giriş yolu sunuyor gibi görünse de bu izlenim sadece bir yanılsamadan ibaret. Görünüşte bir saldırıyı mümkün kılan coğrafya, aynı zamanda onu stratejik bir yenilgiye de dönüştürüyor.  Bölgenin askeri yapısı, herhangi bir saldırı gücünü kıyıdaki darboğazlar, enerji tesisleri ve sınır geçişleri gibi dar geçitlere yönlendiriyor. Bu noktalar zafere götürmekten çok, daha kapsamlı bir tırmanışa kapıyı aralıyor. Seçenekler çokmuş gibi görünse de bu aslında sadece sonuçları ağır olan bir coğrafya.

Bu mantık Hark Adası, Hürmüz Boğazı, Ebu Musa Adası, Büyük Tunb ve Küçük Tunb adaları, Çabahar-Konar geçidi ve Abadan-Hürremşehr ekseni olmak üzere beş ana düğüm noktasında açıkça ortaya çıktı. Bu düğüm noktaları ilk bakışta olası girişler gibi görünse de hiçbiri açık bir stratejik başarıya götürmüyor.

Hark Adası

Şark’ul Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Hark Adası, görünürdeki üstünlüğün nasıl stratejik bir çıkmaza dönüştüğünü açıkça somutlaştırıyor. Ada, İran'ın petrol ihracatının ana damarı ve ham petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90'ı buradan geçiyor. Bu da onu klasik bir darboğaz haline getirmekte ve buradaki bir aksaklık geniş çaplı bir felce yol açıyor. Ada, İran anakarasından nispeten izole bir konumda. Yaklaşık 8 kilometre uzunluğunda ve 5 kilometre genişliğinde ve hayati öneme sahip tesislerle dolu. Bu da onu açıkta kalan küçük bir alan haline getiriyor.

fvdebfr
İran'ın Hark Adası'ndaki bir petrol istasyonunun uydu görüntüsü, 25 Şubat 2026 (Reuters)

Dolayısıyla burası İran'ın ekonomik ağırlık merkezini temsil ediyor; ekonomik gücün unsurları burada toplanırken, aynı zamanda kırılganlık noktaları da burada ortaya çıkıyor. Tamamen operasyonel bakış açısıyla bakıldığında, burası İran topraklarına ani ve derin bir şekilde girmeye gerek kalmadan en fazla kargaşayı yaratabilecek hedef gibi görünüyor.

İran'a yönelik kara saldırısı teorik olarak gündemde olsa da bu saldırı büyük kayıplara yol açar ve gerçek anlamda stratejik bir kazanç sağlamaz.

Ancak tam da bu durum, bu eylemi son derece tehlikeli kılan unsurdur. Hark Adası’na yapılacak saldırı, yerel bir askeri operasyon olarak kalmaz. Çünkü İran'ın petrol ihracatının ana damarını hedef almak, küresel enerji piyasalarını anında sarsar ve Körfez'deki altyapı güvenliği konusunda daha geniş çaplı endişeler uyandırır. Daha da önemlisi, böyle bir saldırı daha geniş çaplı gerilime yol açar. Zira İran'ın bölgedeki enerji tesislerini hedef alarak karşılık vermesi muhtemeldir. Buradaki çelişki açıkça ortada. Hark Adası’nı cazip bir hedef yapan faktör, yani İran ekonomisindeki merkezi konumu, aynı zamanda buraya yapılacak herhangi bir saldırının çatışmayı hızla uluslararası boyuta taşıyacağı anlamına da geliyor. Burası sadece askeri bir hedef değil, aynı zamanda tüm çatışmanın gidişatını değiştirebilecek bir kıvılcımdır.

Hürmüz Boğazı

Hürmüz Boğazı, bu çatışmanın en hassas alanı olmaya devam ediyor. Küresel petrol akışının yaklaşık beşte biri bu dar su yolundan geçiyor, bu da onu dünyanın en önemli enerji darboğazı yapıyor. Sık sık, muazzam stratejik nüfuz sağlayan bir kontrol aracı olarak görülüyor.

Ancak bu algı yanıltıcıdır. Hürmüz Boğazı, ele geçirilebilecek tek bir nokta değil, karmaşık bir bölgesel deniz alanıdır. Boğazı kontrol altına almaya yönelik ciddi bir girişim, İran'ın en büyük limanının bulunduğu Bender Abbas'ı ve ülkenin en büyük adası olan Keşm Adası'nı hedef alan operasyonların yapılmasını gerektirir.

fdbfd
ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşın ortasında, BAE’nin Resu'l-Hayme kentinden görülen Hürmüz Boğazı yakınlarındaki bir yük gemisi, 11 Mart 2026 (Reuters)

Bu iki bölge, İran’ın Körfez’deki savunma yapısının temel taşlarını oluşturuyor. Bu bağlamda, boğazı kontrol altına almak pratikte karada savaşmak anlamına geliyor.

Hark Adası'na yönelik saldırı, enerji piyasalarını tehdit edip çatışmayı tırmandırırken, Hürmüz Boğazı'nın kontrolü, kesin sonuç garantisi olmaksızın geniş çaplı bir savaşa yol açabilir.

İşte burada temel bir çıkmaz ortaya çıkıyor. Kontrolü elinde tutmak, kıyı savunmasını zayıflatmayı, füze kapasitesini kısıtlamayı ve dengesiz deniz savaş araçlarını etkisiz hale getirmeyi gerektirirken, aynı zamanda şiddetli çatışmaların yaşandığı ortamda kalıcı bir askeri varlığı sürdürmeyi de gerektiriyor. Kapsamlı bir işgal olmaksızın nüfuzunu dayatmanın aracı gibi görünen bu durum, kısa sürede kaynakları tüketen uzun bir operasyona dönüşür, İran'ın bölgesel savunma yapısıyla doğrudan çatışır ve küresel enerji piyasalarında ve tedarik zincirlerinde kronik bir kargaşaya yol açar.

Üç ada

Ebu Musa Adası ile Büyük Tunb ve Küçük Tunb adaları, Hürmüz Boğazı’na açılan stratejik batı kapısını oluşturuyor. Hark Adası ve Hürmüz Boğazı’nın aksine, bu adaların önemi büyük bir ekonomik ağırlıktan değil, sembolik değerlerinden ve jeopolitik konumlarından kaynaklanıyor.

Bu adaların kontrolünün ele geçirilmesi, askeri güç dengesinde belirleyici bir değişime yol ve İran'ın iç kesimlerine bir geçişin önünü açmaz. Ancak, bu adaların İran'ın egemenlik alanı ile Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) eski bir bölgesel iddiasının kesiştiği noktada yer alması, adalara karşı yapılacak herhangi bir harekâtın ciddi siyasi sonuçlar doğurmasına neden oluyor.

s vscd
İran'ın güneydoğusundaki Çabahar Limanı, ABD yaptırımlarına rağmen ticaret için hayati bir geçit, 25 Şubat 2019 (AFP)

Dolayısıyla maliyet açısından sınırlı ve sembolik adım gibi görünen bir hareket, ABD’nin stratejik konumunda herhangi bir somut iyileşme sağlamadan savaşın kapsamını genişletebilir. Bu, daha geniş bir eğilimle uyumludur; bu tür hedeflerin kolay ulaşılabilir olması, daha fazla fayda anlamına gelmez; aksine, daha az stratejik getiri ve elverişsiz koşullarda savaşın genişleme olasılığının daha yüksek olması anlamına gelebilir.

Çabahar-Konar

En az kullanılan giriş noktaları İran'ın güneydoğu kıyısında yer alıyor. Burada Çabahar-Konar koridoru, farklı bir ilerleme yolu olarak öne çıkıyor. Askeri varlığın yoğun olduğu Körfez'e kıyasla, bu bölge coğrafi olarak daha açık, daha az kalabalık ve görünüşte dış operasyonlar için daha elverişli görünüyor.

Adaların kontrolü, kazanç sağlamadan siyasi gerginliğin tırmanmasına yol açan uzun süreli bir yıpratma sürecini gerektirirken, birleşme ise görünüşte daha kolay bir yol gibi görünse de karmaşıklıklarla dolu.

Ancak bu elverişlilik, temel bir kısıtlamayı da beraberinde getiriyor. Çünkü Çabahar, erişim imkânı sunarken herhangi bir nüfuz sağlamıyor. Hark Adası’nın aksine, İran’ın petrol arterinin tam kalbinde yer almıyor ve Hürmüz Boğazı gibi, kritik bir küresel darboğazı kontrol etmiyor. Körfez kıyısına kıyasla, bu bölge doğal savunma engellerinden yoksun olmasa da hayati altyapıdan daha azına sahip.

Ancak asıl temel sorun mesafe. Çünkü saldırı gücü orada bir ayak basma noktası oluşturmayı başarsa bile, İran'ın siyasi ve ekonomik ağırlık merkezlerinden uzak kalacak ve bu da bu ilk ilerlemeyi lojistik açıdan uzun ve maliyetli bir harekâta dönüştürecek. Dolayısıyla stratejik açıdan en zayıf olan, operasyonel açıdan en kolay görünen yol.

Abadan-Hürremşehr

Kara saldırısı daha ciddi bir hal alırsa, İran'ın güneybatısındaki petrol zengini Abadan-Hürremşehr ekseni en olası yol olabilir. Bu eksen, Körfez'i stratejik öneme sahip topraklara bağlayan en kısa koridoru oluşturuyor.

dfvfd
İran-Irak Savaşı'nın anısına yapılan Hürremşehir’deki savaş müzesini ziyaret eden öğrenciler, 14 Mart 2007 (Reuters)

Ancak bu eksen, çevresinden bağımsız olarak ele alınamaz. Bu yönde atılacak herhangi bir adımın büyük olasılıkla Kuveyt'ten başlayıp, güney Irak ve Basra'dan geçerek Huzistan (Ahvaz) bölgesine gireceği düşünülüyor. Bu güzergâh, Saddam Hüseyin'in 1980'de İran'a savaş açarken izlediği yolu akla getiriyor.

Çabahar ulaşımı kolay ancak verimliliği düşükken, Abadan-Hürremşehr ekseni en kısa yol olmakla birlikte karmaşık ve risklerle dolu bir güzergahtan geçiyor.

Ancak bugün, kırk altı yıl sonra, Irak toprakları artık sadece tarafsız bir geçiş yolu değildir. Herhangi bir harekât, ABD güçleri İran topraklarına ulaşmadan önce İran yanlısı milislerin, özellikle de Haşdi Şabi’nin baskısıyla karşılaşacak. Savaş alanı, iki ülke arasındaki geleneksel bir savaşla sınırlı kalmayacak, aksine Irak'ın güneyinden İran'ın güneybatısına uzanan, birbirine bağlı Şii jeopolitik alanda parçalı ve çok katmanlı bir çatışma şeklinde olabilir.

Böylece, İran'ın içlerine en yakın görünen yol, aynı zamanda en kolay alev alabilecek yoldur; zira bu yol, Irak ve İran'ı kapsayan daha geniş bir savaşın kapılarını açabilir. Bu ekseni operasyonel açıdan cazip kılan özelliklerin aynısı, onu siyasi ve askerî açıdan son derece tehlikeli kılan özelliklerdir. İşte burada, kesin zafer hayali doruk noktasına ulaşırken, tehlike de zirveye çıkar. Dikkate alınması gereken bir başka unsur da bu beş senaryodan herhangi birinde Kürtlerin oynayabileceği olası roldür. Herhangi bir Amerikan ilerlemesi, İran'ın batı sınırları boyunca bir Kürt ayaklanmasıyla eşzamanlı olabilir; bu da İran'ın savunma kapasitesini zorlayarak, onu birden fazla cephede savaşmaya zorlayabilir.

sdv
El-Kaim'de Irak-Suriye sınırını gözetleyen bir Haşdi Şabi üyesi, 23 Ocak 2026 (AFP)

İran'ın batı sınırları, İran Kürdistan Demokratik Partisi (DPK-I), Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), İran Kürdistanı Mücadele Örgütü (Sazman-ı Xebat) ve Kürdistan Emekçiler Topluluğu (Komele) gibi Kürt gruplarla uzun süredir çatışmalara sahne oluyor. Bu grupların, Tahran'a karşı mücadelelerinde daha fazla koordinasyona yöneldikleri söyleniyor.

Irak, Huzistan Savaşı'nda tarafsız bir geçit değil ve herhangi bir kara harekâtı, milis güçleriyle karşılaşacak ve bölgesel bir gerginliğe yol açar.

Ancak bu seçeneğin önünde büyük engeller bulunmaktadır. Bu gruplar bölünmüş durumdadır, yetenekleri arasında belirgin bir eşitsizlik vardır ve Tahran ile geniş çaplı bir çatışmaya girmeye ne kadar hazır oldukları halen belirsiz. Bunun yanı sıra Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin (IKBY), bunun doğurabileceği tepkiler nedeniyle tırmanışı önlemek için güçlü nedenleri var. Buna karşın, Irak'taki İran yanlısı milisler bu bölgeyi bir yan çatışma alanı haline getirebilir. Türkiye'nin Kürtleri silahlandırmaya karşı çıkması da bir başka kısıtlama getiriyor. Daha da önemlisi bu strateji, İran içinde ters tepkiler doğurabilir. Çünkü bu, çatışmayı ülkenin birliğini savunma olarak yeniden sunabilir ve devleti zayıflatmak yerine ulusal uyumu güçlendirebilir.

Toplu olarak bakıldığında, bu giriş noktaları zafere giden bir yol sunmaktan çok, gerilimin bir haritasını ortaya koyuyor. Her biri bir çıkış yolu açsa da sonuçları öngörülebilecek sınırlı bir eylem imkânı sunmuyor. Girişi mümkün kılan yollar, başarıya ulaşmayı son derece zorlaştıran ve bunu sürdürmeyi daha da zor hale getiren yollarla aynı. Etkili bir baskı yaratabilecek hedefler, aynı zamanda daha geniş bir ekonomik ve bölgesel kargaşaya yol açabilirken, çatışmayı sınırlar içinde tutmaya yönelik girişimler ise belirleyici bir stratejik etki yaratmıyor. Bu şekilde, tüm bu seçenekler ya sınırlı bir etkiyi kabul etmek ya da kontrol edilemeyen bir tırmanışa sürüklenmek şeklindeki tek bir ikileme indirgeniyor.

dve
Donald Trump, Katar’daki el-Udeyd Askeri Üssü’nde ABD askerlerine hitap ederken, 15 Mayıs 2025 (Reuters)

Bu tür bir gerginliğin Körfez’deki daha geniş çaplı enerji sistemine de sıçrayacağına ve Babu’l-Mandeb Boğazı’nda ters bir baskı yaratacağına şüphe yok. Zira Yemen’deki İran yanlısı Husiler halen deniz trafiğini aksatma gücüne sahip. Sonuçta, birden fazla darboğazda yayılan ve küresel sonuçları olan bir kriz ortaya çıkacak.

Bir başka tehlike: Tuzağa düşme olasılığı

Ulusal Terörle Mücadele Merkezi'nin (NCTC) eski direktörü Joseph Clay Kent, Hürmüz Boğazı'ndaki adaların ele geçirilmesinin, ABD güçlerini bir güç unsurundan açık hedef haline getirebileceği ve onları mayınlar, füzeler ve insansız hava araçları (İHA) karşısında savunmasız ve zayıf bir durumda bırakabileceği uyarısında bulundu.

Seçenekler sınırlı ve bölgesel ayrışmalar ve riskler, bu durumu bir çözüme ulaşamayan bir gerginlik sarmalına dönüştürüyor ve küresel enerji güvenliğini tehdit ediyor.

Elbette ABD, Natanz ve Fordo gibi nükleer tesislere sınırlı hava saldırıları düzenleme seçeneğini seçebilir. Ancak böyle bir operasyon ciddi riskler barındırıyor, zira yaklaşık 400 kilogram zenginleştirilmiş uranyumun halihazırda bilinmeyen yerlere dağıtılmış olabilir. Bu da yanlış değerlendirme olasılığını artırıyor ve gerginliği tırmandırıyor.  Ayrıca Tahran'a hava indirme operasyonları düzenlemeyi de tercih edebilir. Ancak coğrafyayı aşmaya ve çatışmayı basitleştirmeye yönelik herhangi bir girişim, uzun zamandır bu tür senaryolara karşı kendini hazırlamış bir rejimle karşı karşıya kalacak. Devrimle şekillenen ve on yıllarca süren eşitsiz savaşlarla sağlamlaşan İran İslam Cumhuriyeti, baskıyı absorbe etmeye ve yakın mesafeden savaşmaya hazır. Hızlı bir operasyon olarak başlayabilecek süreç, kısa sürede uzun ve merkezi olmayan bir direnişe, hatta ev ev savaşmaya dönüşebilir ve bu da kontrol sorununu ortadan kaldırmak yerine daha da derinleştirebilir.

Bugün İran'a karşı bir kara savaşı, her zamankinden daha gerçekçi görünebilir. Ancak bu algı, coğrafyaya dair yanlış bir anlayışa dayanıyor. İran, zaman içinde coğrafyasına uyum sağlamakla kalmamış, onu bir silaha dönüştürdü. Dağlar, çöller, kıyılar, adalar ve darboğazlar savaş alanında sessiz unsurlar değil, baskıyı emmek, gücü dağıtmak ve bedel ödetmek için tasarlanmış bir savunma stratejisinin aktif araçlarıdır. Bu anlamda İran’ın coğrafyası, askeri operasyonların seyrini belirlemekle kalmaz, aynı zamanda bu operasyonların yankılarının dünyanın dört bir yanında yankılanmasını sağlayacak bir nitelik kazanmasını da sağlar.



İsviçre’de kritik görüşmeler yarın başlıyor, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı kapatma hamlesi

İsviçre’de kritik görüşmeler yarın başlıyor, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı kapatma hamlesi
TT

İsviçre’de kritik görüşmeler yarın başlıyor, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı kapatma hamlesi

İsviçre’de kritik görüşmeler yarın başlıyor, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı kapatma hamlesi

İran nükleer anlaşmasının geleceği ve “İsviçre süreci”ne ilişkin uluslararası beklentilerin arttığı bir dönemde, bölgedeki diplomatik ve askeri gelişmeler hız kazandı. Lübnan’daki ateşkes süreci ise siyasi ve askeri çekişmelerin gölgesinde yeni bir aşamaya girdi.

Şarku’l Avsat’ın İsrail’in Kanal 12 televizyonundan aktardığına göre Başbakan Binyamin Netanyahu ile Savunma Bakanı Yisrael Katz ateşkesin sürdürülmesi, ancak birliklerin mevcut mevzilerinde kalması yönünde talimat verdi. Buna karşılık Hizbullah, ateşkesi ihlal ettiği yönündeki suçlamaları reddederek, bunların ABD ile İran arasında yürütülen anlaşma sürecini sabote etmeyi amaçladığını savundu.

Öte yandan Lübnan Sağlık Bakanlığı, son çatışmalarda hayatını kaybedenlerin sayısının 4 bini aştığını açıkladı.

Bölgedeki tansiyonu yükselten önemli bir adım da Tahran’dan geldi. İran’ın Mehr Haber Ajansı, Ortak Yüksek Askerî Komutanlığın Hürmüz Boğazı’nın gemi trafiğine kapatılması yönünde karar aldığını ve bunun “ilk aşama” olduğunu duyurdu.

İranlı yetkililer, Washington ile varılan mutabakatın, ABD’nin yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde tehlikeye gireceği uyarısında bulundu. Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen Fars Haber Ajansı ise İsviçre’ye gidecek İran heyetinin, ABD’nin şartlı beş taahhüdünün uygulanmasını ve İsrail’in saldırılarının durdurulmasını talep edeceğini bildirdi.

ABD tarafı ise bölgedeki gelişmeleri yakından izlemeyi sürdürüyor. Amerikan ordusu, seyrüsefer özgürlüğünü destekleme operasyonlarının devam ettiğini açıklarken, gün içerisinde Hürmüz Boğazı’ndan 55 ticari geminin geçtiğini ve yaklaşık 17 milyon varil petrol taşındığını duyurdu.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance Fox News’e yaptığı açıklamada, boğazın kapatılması kararının etkilerini küçümseyerek, İran’ın tutumunu değiştirmesi halinde Başkan Donald Trump’ın diyaloğa açık olduğunu söyledi. Vance ayrıca Trump’ın, İsrail hükümeti içindeki bazı çevrelerin taleplerine rağmen müzakerelere bir şans verme kararı aldığını ifade etti.

İsviçre’ye gitmesi beklenen Vance, teknik görüşmelere katılabileceğinin sinyalini verdi. Pakistan Dışişleri Bakanlığı ise ABD ve İran temsilcilerinin yanı sıra Pakistan ve Katarlı arabulucuların katılımıyla “İslamabad Mutabakat Zaptı”nın takibi amacıyla teknik görüşmelerin yarın (Pazar) İsviçre’de başlayacağını açıkladı.


Washington'un Tigray üzerindeki baskısı: Etiyopya ile gerilimi azaltmak mı yoksa yeni bir tırmanmaya mı yol açacak?

 Etiyopya hükümeti tarafından rehabilitasyon ve yeniden entegrasyon süreçleri yürütülen eski Tigraylı militanlar (Etiyopya Haber Ajansı)
Etiyopya hükümeti tarafından rehabilitasyon ve yeniden entegrasyon süreçleri yürütülen eski Tigraylı militanlar (Etiyopya Haber Ajansı)
TT

Washington'un Tigray üzerindeki baskısı: Etiyopya ile gerilimi azaltmak mı yoksa yeni bir tırmanmaya mı yol açacak?

 Etiyopya hükümeti tarafından rehabilitasyon ve yeniden entegrasyon süreçleri yürütülen eski Tigraylı militanlar (Etiyopya Haber Ajansı)
Etiyopya hükümeti tarafından rehabilitasyon ve yeniden entegrasyon süreçleri yürütülen eski Tigraylı militanlar (Etiyopya Haber Ajansı)

ABD, Etiyopya’nın kuzeyindeki Tigray bölgesinde federal hükümet ile Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) arasındaki gerilimin yeniden artması üzerine, cepheye bağlı bazı liderlere ve aile üyelerine yönelik vize kısıtlamaları getirdi.

Etiyopyalı bir milletvekili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Washington’un söz konusu adımının TPLF ile Addis Ababa arasındaki gerilimi azaltmaya yönelik bir baskı mesajı taşıdığını belirterek, Eritre’ye de bölgesel istikrar adına cepheye verdiği desteği sonlandırma çağrısında bulundu.

Son dönemde TPLF ile Etiyopya federal hükümeti arasındaki ilişkiler yeniden gerilimli bir sürece girdi. TPLF’nin geçen mayıs ayında Tigray’daki siyasi yönetimin kontrolünü yeniden ele geçirdiğini açıklaması, 2020 yılında başlayan silahlı çatışmalardan önce görev yapan bölgesel meclisi yeniden faaliyete geçirmesi ve Debretsion Gebremichael’i bölgesel yönetimin başına getirmesi dikkat çekmişti.

2022 yılında Tigray savaşını sona erdirmek amacıyla imzalanan barış anlaşmasına rağmen, bölgedeki siyasi çekişmeler devam ediyor. Resmî verilere göre yüz binlerce kişinin hayatını kaybettiği savaşın ardından TPLF’nin siyasi yönetimi yeniden kontrol altına alma girişimi, Tigray’ın haziran ayında gerçekleştirilen genel seçimlerin dışında bırakılmasına yol açtı. Bu karar, bölgesel yönetim ile federal hükümet arasındaki süregelen anlaşmazlıklarla ilişkilendirildi.

Gerilimin arttığı bir dönemde ABD Dışişleri Bakanlığı, TPLF içindeki “sertlik yanlısı” isimleri ve birinci derece aile üyelerini hedef alan vize kısıtlamaları uyguladığını duyurdu. Washington, söz konusu kişilerin Tigray’daki krizin çözümüne yönelik çabaları baltalamaktan sorumlu olduğunu veya bu faaliyetlere karıştığını belirtti.

ABD ayrıca, TPLF içindeki radikal unsurlar ile Etiyopya hükümeti arasındaki gerilimin artmasının, ülkenin kuzeyinde yeni bir çatışmayı tetikleyebileceği ve bölgesel barış ile güvenliği tehdit edebileceği uyarısında bulundu.

Etiyopya hükümetinde Doğu Afrika İşlerinden Sorumlu Bakan Danışmanı ve Tigray Geçici Bölgesel Yönetimi’nin eski Başkanı Getachew Reda, ABD’nin eski TPLF liderlerine yönelik vize yasağı kararının, kuzey Etiyopya’daki gerilimden bu isimlerin sorumlu tutulduğunu gösterdiğini söyledi.

Etiyopya’nın Fana Radyosu’na konuşan Reda, kararın öneminin yalnızca vize yasağında değil, Washington’un Debretsion Gebremichael liderliğindeki grubun, yeniden yükselen gerilimdeki rolünü kabul etmesinde yattığını ifade etti.

 Etiyopya hükümeti tarafından rehabilitasyon ve yeniden entegrasyon süreçleri yürütülen eski Tigraylı militanlar (Etiyopya Haber Ajansı)Etiyopya hükümeti tarafından rehabilitasyon ve yeniden entegrasyon süreçleri yürütülen eski Tigraylı militanlar (Etiyopya Haber Ajansı)

Etiyopyalı Milletvekili Muhammed Nur Ahmed ise ABD’nin özellikle TPLF liderlerine yönelik aldığı önlemleri, Tigray’da istikrar, güvenlik ve barışın sağlanmasına katkı sunacak olumlu bir adım olarak değerlendirdi.

Ahmed, Washington’un federal hükümetin güvenliği sağlama konusundaki samimi niyetini ve Pretoria Barış Anlaşması’nı uygulama yönündeki kararlılığını bildiğini belirterek, “TPLF’nin şu anda attığı adımlar, anlaşmanın temel hükümleriyle uyumlu değil. Özellikle silahsızlanma maddesi henüz tam anlamıyla uygulanmış değil” dedi.

Silahsızlanma sürecinin tamamlanmamasının Tigray halkının güvenlik ve istikrar kaygılarını artırdığını vurgulayan Ahmed, bunun insan hakları ilkeleri ve uluslararası toplumun beklentileriyle bağdaşmadığını belirtti.

Ahmed’e göre ABD’nin uyguladığı baskı, TPLF yönetimini federal hükümetle ilişkilerini yeniden değerlendirmeye ve sorunların diyalog yoluyla çözülmesine yöneltebilir. Uluslararası baskının tarafları yeniden müzakere masasına çekebileceğini belirten Ahmed, kalıcı çözümün ancak barışçıl yöntemlerle sağlanabileceğini ifade etti.

Getachew Reda da ABD’nin kararının, bölgedeki istikrarsızlığın kaynağına ilişkin önemli bir siyasi mesaj içerdiğini söyledi. Reda, bu adımın aynı zamanda TPLF ile iş birliği yaptığı iddia edilen aktörlere, özellikle de Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki yönetimine yönelik bir uyarı olarak da değerlendirilebileceğini kaydetti.

Yaklaşık bir hafta önce Etiyopyalı yetkililer, Tigray’da yeni bir çatışma ihtimaline karşı uyarılarını artırmıştı. Bu kapsamda Etiyopya Haber Ajansı’nda yayımlanan “Etiyopya Yeniden Savaşın Ateşine Sürüklenmemeli” başlıklı görüş yazısında Getachew Reda ile Etiyopya Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi Genel Müdürü ve 2022 Pretoria görüşmelerinde federal hükümetin baş müzakerecisi olan Rıdvan Huseyin ortak imzacı olarak yer aldı.

Yetkililer yazıda, 2022 tarihli Pretoria Anlaşması’nın savaş ve yıkımdan büyük zarar gören bölge için bir umut ışığı ve dönüm noktası olduğunu belirterek, anlaşmayı sabote etmeye çalışan çevrelerin, özellikle Eritre ile bağlantılı olduğu öne sürülen grupların, uluslararası toplum tarafından kararlı biçimde baskı altına alınması gerektiğini savundu.

Tigray'da eski militanların rehabilitasyonundan (Etiyopya Haber Ajansı)Tigray'da eski militanların rehabilitasyonundan (Etiyopya Haber Ajansı)

Addis Ababa ile Asmara arasındaki ilişkiler, Etiyopya’nın 2022 yılında TPLF ile Pretoria Barış Anlaşması’nı imzalamasının ardından gerilmeye başlamıştı. Eritre, savaş sırasında Etiyopya’nın müttefiklerinden biri olmasına rağmen anlaşma sürecine dâhil edilmediğini savunmuştu.

Gerilim, Etiyopya’nın Kızıldeniz’e erişim sağlayacak bir çıkış arayışını dile getirmesiyle daha da arttı. Asmara yönetimi, Addis Ababa’yı Eritre’nin Assab Limanı üzerinde hak iddia etmekle suçladı.

Etiyopya ile Eritre arasındaki ilişkiler, Eritre’nin 1993 yılında bağımsızlığını kazanmasından beri inişli çıkışlı bir seyir izledi. İki ülke arasında 1998-2000 yılları arasında sınır anlaşmazlıkları nedeniyle kanlı bir savaş yaşanmış, ancak Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki 2018 yılında barış anlaşması imzalamıştı.

Muhammed Nur Ahmed, ABD’nin son kararının Eritre’ye yönelik açık bir mesaj niteliği taşıdığını belirterek, Asmara yönetimine Etiyopya’nın iç işlerine müdahaleyi bırakma, TPLF’ye silah desteğini sonlandırma ve diyalog sürecine katılma çağrısında bulundu. Ahmed, “Barış herkesin yararınadır. İstikrarsızlık ise etkileri tüm bölgeye yayılan ortak bir sorundur” değerlendirmesinde bulundu.


Nükleer tehdit yetmezmiş gibi dünya bir de ‘algoritma savaşının’ eşiğinde

Uzay bir savaş alanına dönüşebilir mi? (Sosyal medya)
Uzay bir savaş alanına dönüşebilir mi? (Sosyal medya)
TT

Nükleer tehdit yetmezmiş gibi dünya bir de ‘algoritma savaşının’ eşiğinde

Uzay bir savaş alanına dönüşebilir mi? (Sosyal medya)
Uzay bir savaş alanına dönüşebilir mi? (Sosyal medya)

Antoine el-Hac

Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasıyla birlikte, dünyanın yeni bir istikrar dönemine girdiği ve büyük güçler arasındaki gerek soğuk gerekse askeri çatışma çağının sona erdiği yönünde bir kanaat hâkim olmuştu. Dönemin siyasetçileri ve uzmanları, askeri harcamalar yerine mali kaynakların ekonomik ve sosyal kalkınmaya, yoksulluk, cahillik ve hastalıklarla mücadeleye aktarılmasına olanak tanıyacak bir barış payından söz ediyordu. Ancak bu umutlar uzun ömürlü olmadı; kısa süre içinde ortaya çıkan yeni jeopolitik sınamalar ve tırmanan bölgesel çatışmalar, askeri rekabeti Soğuk Savaş dönemindekinden çok daha karmaşık bir şekilde yeniden ön plana çıkardı.

Günümüzde dünya yalnızca nükleer caydırıcılık mantığına geri dönmekle kalmıyor, nükleer silahların yanı sıra hipersonik füzeleri, askeri yapay zekayı, siber savaşları ve uzayı da kapsayan çok boyutlu bir silahlanma yarışı ile karşı karşıya bulunuyor. Bazı uzmanlar bu dönüşümü, yazılımların ve yapay zekâ sistemlerinin uluslararası güç dengelerinin temel bir unsuru haline geldiği algoritmalar savaşının başlangıcı olarak nitelendiriyor.

Yapay zekâ, askeri yetenekleri geliştiriyor. (Reuters)Yapay zekâ, askeri yetenekleri geliştiriyor. (Reuters)

Rakamlar da bu dönüşümün boyutunu gözler önüne seriyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, küresel askeri harcamalar 2025 yılında, 2024 yılına kıyasla yüzde 2,9 artış göstererek yaklaşık 2,887 trilyon dolara ulaştı. Küresel askeri harcamaların yarısından fazlasını ABD, Çin ve Rusya’nın gerçekleştirmesi, askeri gücün büyük güçlerin elinde toplanmaya devam ettiğini gösteriyor.

Silahlanma yarışı

Başkan Donald Trump yönetiminin Ukrayna’ya yeni askeri yardımlar sağlamayı durdurması nedeniyle ABD’nin askeri harcamaları 2025 yılında 954 milyar dolara gerilemiş olsa da bu düşüşün geçici olduğu değerlendiriliyor. Washington, askeri üstünlüğünü korumak ve Hint-Pasifik bölgesinde Çin’in artan nüfuzuna karşı koymak amacıyla konvansiyonel ve nükleer kuvvetlerini modernize etmeye yönelik büyük yatırımlarını sürdürdü. Tahminler, ABD’nin savunma harcamalarının önümüzdeki yıllarda yeniden yükselişe geçerek yıllık 1,5 trilyon doları aşacağına işaret ediyor.

Buna karşılık Avrupa, Ukrayna’da devam eden savaş ve Avrupa ülkelerinin Rusya kaynaklı güvenlik tehditlerine yönelik endişelerinin etkisiyle, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana askeri harcamalarındaki en büyük artışı kaydetti. SIPRI verilerine göre, Avrupa’nın askeri harcamaları 2026 yılında yüzde 14 artarak 864 milyar dolara ulaşırken, Rusya harcamalarını 203 milyar dolara yükseltti. Ukrayna ise gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) yaklaşık yüzde 40’ını, yani yaklaşık 85 milyar dolarını askeri harcamalara ayırdı; bu durum, savaşın yol açtığı yıpranmanın boyutunu açıkça ortaya koyuyor.

 Colorado’da bir ABD askeri siber gözetim merkezi (Reuters)Colorado’da bir ABD askeri siber gözetim merkezi (Reuters)

Çin ise savunma harcamalarını 336 milyar dolara yükselterek iddialı askeri programını üst üste 31. yılında da sürdürdü. Bu yönelim, Pekin’in askeri kabiliyetlerini güçlendirmeyi, modernize etmeyi ve böylece kendisini ABD’ye rakip küresel bir güç olarak konumlandırmayı amaçlayan uzun vadeli stratejisini yansıtıyor.

Yeni silahlanma yarışının en belirgin tezahürlerinden birini, hipersonik füzelerin geliştirilmesine yönelik rekabet oluşturuyor. Ses hızının beş katını aşan hızlarda uçabilen ve uçuş esnasında manevra yapabilme kabiliyetine sahip olan bu silahlar, geleneksel füzelere kıyasla imha edilmelerinin çok daha zor olması nedeniyle askeri güç dengelerinde niteliksel bir kırılmayı temsil ediyor. Rusya, Çin ve ABD bu yarışta başı çekiyor. Rusya, Avangard ve Kinzhal gibi sistemleri konuşlandırırken, Çin ise deniz unsurlarını ve askeri üsleri yüksek hız ve hassasiyetle hedef almak üzere tasarlanan DF-17 gibi sistemler geliştirdi. ABD ise bu tehditleri tespit edip önleyebilecek yeni savunma kabiliyetleri ve gelişmiş hipersonik silah programları yoluyla rakipleriyle arasındaki teknolojik açığı kapatmayı hedefliyor.

Algoritmalar ve yapay zekâ

Ancak en büyük sınama füzelerin hızında değil, algoritmaların hızında ortaya çıkabiliyor. Yapay zekâ, insan kararından farklı derecelerde bağımsız olarak hedefleri belirleme ve onlara saldırma yeteneğine sahip muharebe sistemlerinin devreye girmesiyle birlikte, askeri gelişimin temel bir unsuru haline gelmiş bulunuyor. Bu sistemler arasında İHA sürüleri, dolanan mühimmatlar (hedefini bulana kadar havada seyredip ardından üzerine dalış yapan silahlar), otonom gözetleme ve muharebe sistemleri yer alıyor. Bu gelişme, öldürücü kararların sorumluluğuna ve bazen felaket boyutunda büyük can kayıplarına yol açabilecek hata risklerine ilişkin derin ahlaki ve hukuki soruları beraberinde getiriyor.

İnsansız hava aracı taşıyan bir Ukrayna askeri (Reuters)İnsansız hava aracı taşıyan bir Ukrayna askeri (Reuters)

Uzmanlar, yapay zekaya dayalı silahların yaygınlaşmasının siyasi açıdan savaşa başvurmayı daha kolay hale getirebileceği uyarısında bulunuyor. Savaş meydanlarında askerlere olan bağımlılık azaldıkça, savaşların doğrudan insani maliyeti ve dolayısıyla iktidarlar üzerindeki toplumsal baskı da azalıyor; bu durumun en önemli geleneksel caydırıcılık unsurlarından birini zayıflatabileceği belirtiliyor. Ayrıca, sivil yapay zekâ araştırmalarının askeri projelere dönüştürülmesinin, Soğuk Savaş döneminde nükleer fizik ve füze alanlarında yaşandığı gibi, uluslararası bilimsel iş birliğini kısıtlayabileceği, araştırmacılar ile akademik kurumlara yönelik sınırlamaları beraberinde getirebileceği ifade ediliyor.

Siber uzay

Bunun yanı sıra siber savaşlar, devletler arasında temel bir çatışma alanı haline gelmiş bulunuyor. Devletler artık sadece tank ve uçak kullanmak yerine, kritik altyapıları, iletişim ağlarını ve enerji sistemlerini felç etmek için kötü amaçlı yazılımlara ve siber saldırılara başvuruyor. İran’ın Natanz nükleer tesisindeki uranyum zenginleştirme santrifüjlerini hedef alan 2009 yılındaki Stuxnet saldırısı, yazılım kodlarının sanayi tesislerinde doğrudan fiziki hasara yol açabileceğini gösterdi. Devlet kurumlarından, askeri oluşumlardan ve büyük şirketlerden veri ile stratejik bilgi çalınması da modern uluslararası çatışmaların temel bir parçası haline geldi.

Aynı zamanda uzay da önemi giderek artan bir askeri rekabet alanına dönüştü. Modern ordular; seyrüsefer, iletişim, keşif ve füze saldırılarına karşı erken uyarı konularında büyük ölçüde uydulara bağımlı hareket ediyor. Bu sistemler olmadan silahlı kuvvetlerin hassas operasyonlar yürütme ve muharebe yönetme kabiliyeti ciddi şekilde sekteye uğruyor. Antoine el Hac Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu nedenle birçok ülke uzayda, uydu savar silahlar, siber saldırılar ve gelişmiş sinyal karıştırma sistemlerini içeren taarruz ve savunma kabiliyetleri geliştiriyor. Hatta bazı büyük güçler, uzay operasyonlarını yönetmek ve yörüngedeki stratejik varlıklarını korumak amacıyla uzmanlaşmış askeri komutanlıklar kuruyor.

Kinzhal füzesi taşıyan bir Rus MiG-31 (Reuters)Kinzhal füzesi taşıyan bir Rus MiG-31 (Reuters)

Neden silah sesleri duyuluyor?

Mevcut silahlanma yarışının nedenleri, başta ABD ile Çin arasındaki stratejik rekabet, Rusya-Ukrayna savaşı, Hint-Pasifik ve Ortadoğu bölgelerinde tırmanan gerilimlerin yanı sıra geçmiş on yıllarda askeri rekabetin kontrol altında tutulmasında önemli rol oynayan silahların sınırlandırılması anlaşmalarının etkinliğini yitirmesi gibi birbiriyle bağlantılı bir dizi faktöre dayanıyor.

Birçok uzman, mevcut durumun Soğuk Savaş döneminden bile daha tehlikeli olabileceği görüşünü paylaşıyor. O dönemde rekabetin esas olarak ABD ile Sovyetler Birliği arasında geçmesi, caydırıcılık kurallarını daha net ve öngörülebilir kılıyordu. Günümüzde ise dünya; ABD, Rusya ve Çin arasında çok kutuplu bir rekabete sahne olurken, gelişmiş teknolojik kabiliyetlere sahip bölgesel güçlerin ve devlet dışı aktörlerin de rolü giderek büyüyor.

Ayrıca, bazı silahların sınırlandırılması anlaşmalarının yürürlükten kalkması ve uluslararası denetim sisteminin aşınması, hatalı hesaplama risklerini artırıyor. Bu duruma yapay zekâ, siber silahlar ve hipersonik füzeler gibi yeni teknolojilerin askeri denkleme dahil olması da eklenince, kriz anlarında karar alma süresi daralıyor ve fevri tırmanma olasılıkları güçleniyor.

Bu tablo karşısında dünyanın, caydırıcılığın yalnızca geleneksel nükleer dengeye değil, aynı zamanda bilgi üstünlüğüne, akıllı sistemler ile dijital ağlardan kaynaklanan riskleri yönetebilme kabiliyetine dayandığı ve algoritmik savaş olarak nitelendirilebilecek yeni bir döneme doğru ilerlediği görülüyor. Gelecekteki çatışmaların kaderini sadece nükleer başlık, tank ya da uçak sayısı değil; devletlerin algoritmalara, verilere, siber alana ve yakın uzaya hükmetme becerisi belirleyecek. Böylece silahlanma yarışı, kontrol ve dizginleme imkanlarının zayıfladığı, çok daha karmaşık ve hızlı gelişen araçlarla yeniden insanlığın gündemine oturuyor.