Alex Vatanka
ABD ve İsrail'in İran'a yönelik askeri saldırısının hemen ardından geçen ilk haftalarda Erbil'deki araba galerilerinde sıra dışı bir hareketlilik yaşandı.
Basında yer alan haberlere göre İranlı Kürt grupların temsilcileri büyük miktarlarda dört çeker araç satın aldı. Bu gruplar Avrupa, Avustralya ve Kanada'dan kadrolarını çağırırken sınır boyunca hareketlilik belirgin biçimde arttı. Çeşitli kaynaklara göre bazı gruplara, ABD ve İsrail'den yeşil ışık geldiği anda 72 saat içinde harekete geçmeye hazır olmaları gerektiği bildirildi.
Plan, tanıdık bir senaryoya göre kurgulanmıştı; yukarıdan hava gücü, aşağıdan isyan. Savaş öncesinde Washington'daki görüşmesinde yaklaşık bir saatini bu fikri Trump'a kabul ettirmeye harcayan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Kuzey Irak'taki üslerinden hareket edecek İranlı Kürt grupların İran rejimini çöküşe sürükleyecek kaldıraç olabileceğini savundu.
Trump da bu fikri onayladı. ABD, hazırlıklar için sessiz sedasız sınırlı mali destek sağladı. Gruplara daha kapsamlı silah transferi yapılacağı vaat edildi. İlgili grupların en azından bir kısmında hâkim olan beklenti, ABD ve İsrail savaş uçakları İran güvenlik kuvvetlerini etkisiz hale getirirken bu gruplar, İran'ın batısındaki Kürt beldelerine girecek, ilerleyişleri ülke genelinde daha geniş çaplı bir halk ayaklanmasının fitilini ateşleyecekti.
Ancak hiçbiri gerçekleşmedi. Savaşın başlamasından bir hafta geçmeden Trump planı iptal etti ve Kürt cephesi hiç kurulmadı. Bu başarısızlık, İran üzerindeki dış baskının sınırlarına ve onun yalnızca askeri değil, yapısal bir dayanıklılığa sahip olduğuna dair bugüne kadarki en çarpıcı pencerelerden birini sunuyor.
Baştan ölü doğan bir plan
Kürt seçeneğinin yapısı başından itibaren ölümcül bir zafiyet barındırıyordu. Planın başarıya ulaşması için vazgeçilmez olan bölgesel aktörlerin büyük çoğunluğu derin bir kararsızlık içindeydi.
2026 yılının başlarında basında yer alan haberlerde ABD’li yetkililerin Tahran üzerindeki kapsamlı baskı stratejisi çerçevesinde İran’daki Kürt silahlı gruplarla iş birliği olasılığını ele aldığını ortaya koydu. Ancak Türkiye ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY), İranlı Kürt milislerinin güçlendirilmesinin doğurabileceği sonuçlardan çekiniyordu. Ankara, Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) gibi yapıları Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile bağlantılı bölücü bir tehdit olarak değerlendirirken Iraklı Kürt yetkililer sınır ötesi operasyonlara açık destek vermenin İran'dan sert bir karşılık görebileceğinden endişe duyuyordu. Analistler ve eski yetkililer ise dağınık Kürt gruplarının silahlandırılmasının İran içinde daha geniş çaplı bir ayaklanmayı fitilleyip fitilleyemeyeceği konusundaki kuşkularını dile getirdi.
PJAK'ın dışarıda bırakılması başlı başına açıklayıcıydı. PKK ile organik bağı olan bir yapı olarak gördüğünden doğrudan ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit sayılıyor. Grubun buna dahil edilmesi Ankara'nın anında itirazını çekerdi. Oysa PJAK, Irak ve Suriye'deki Kürt silahlı ağlarla bütünleşik yıllar boyu süren operasyonel deneyimiyle İranlı Kürt gruplar arasında askeri açıdan en donanımlı yapı olarak kabul görüyordu. Ne var ki bu dışlanma aynı zamanda genel stratejinin sınırlarını da gözler önüne serdi. Geriye kalan İranlı Kürt grupların İran devletini ciddi ölçüde sarsacak askeri kapasiteye ya da siyasi tabana sahip olup olmadığını birçok analist ve ABD’li eski yetkili sorgulamaya başladı.
Washington'ın tonunda belirgin bir dönüşüm yaşandı. ABD ve İsrail'in İran'a karşı bir tür Kürt rolünü değerlendirdiğine işaret eden haberlerden yalnızca birkaç gün sonra Trump fikirden aniden uzaklaştı.
Trump, 8 Mart'ta Air Force One uçağında gazetecilere yaptığı açıklamada, Kürt silahlı unsurların İran'a girmesini istemediğini söylerken çatışmayı ‘zaten yeterince karmaşık’ olarak nitelendirdi. Trump, Kürtlerin ‘zarar görmesini ya da öldürülmesini’ istemediği de sözlerine ekledi.
Bu geri adım, başta Türkiye'nin olmak üzere bölgeden yükselen direncin büyümesini yansıtıyordu. Ankara, sınırları yakınında herhangi bir silahlı Kürt grubunun güçlendirilmesini doğrudan güvenlik tehdidi olarak algılıyordu.
Erbil de İran'a yönelik operasyonlar için bir üs olmaya en küçük bir ilgi göstermedi. IKBY liderliği açısından riskler son derece açıktı. Öyle ki Erbil, Tahran ile derin ekonomik, siyasi ve güvenlik bağlarını korurken Tahran, sınır boyunca tehdit sezinlediğinde IKBY topraklarındaki hedefleri vurma konusundaki kararlılığını defalarca kez ortaya koydu. IKBY’nin topraklarını İran'a karşı sınır ötesi operasyonlara açması doğrudan bir misilleme riskini beraberinde getiriyor. Böyle bir durum IKBY’yi daha geniş çaplı bir savaşın içine çekebilirdi. Kürt liderler bu bedeli ödemeye hazır görünmüyordu. Dolayısıyla Kürt seçeneği yalnızca Tahran'ın tutumu nedeniyle değil, Ankara ve Erbil'in tutumu nedeniyle de çöktü.
Kürt tarafların hesaplı reddi
Washington'ın kararsızlığının elbette bir ağırlığı vardı, ancak belirleyici etken bizzat Kürtlerin çekincesiydi. İranlı Kürt gruplar kendilerini harekete geçirilmeyi bekleyen vekil güçler olarak konumlandırmadı. Bölgesel medyaya savaş döneminde verdiği röportajlarda PJAK Basın Sözcüsü ve Yürütme Kurulu Üyesi Rêwar Abdanan, grubun ABD ya da İsrail'den herhangi bir finansman veya silah almadığını reddetti. Ancak asıl önemli olan, bu tutumun ardındaki mantıktı.

Suriye'deki Kürt güçlerinin deneyimine dikkati çeken Abdnan, DEAŞ’a karşı yürütülen operasyonda ABD ile kurulan iş birliğinin ardından yaşanan derin terk edilme korkusunun İranlı Kürt gruplar arasında Washington'a sıkı sıkıya bağlanma konusunda geniş çaplı bir kuşku doğurduğuna işaret etti. PJAK'ın ABD ya da İsrail hedeflerini ilerletmenin bir aracına dönüşmeyi düşünmediğini ima etti.
Diğer Kürt liderler de aynı ölçüde temkinli tutumlarını dile getirdi. İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu (Komele) Genel Sekreter Yardımcısı Reza Kaabi, çatışma döneminde Kürt grupların İran hükümetine karşı kapsamlı bir ulusal ayaklanmanın başladığına kanaat getirmedikçe savaşa giremeyeceğini söyledi. Daha geniş çaplı bir İranlı katılım olmaksızın, dış güçlerin desteğiyle atılacak silahlı bir Kürt müdahalesinin tecrit, ağır misilleme ve stratejik başarısızlık riskini beraberinde getireceğini vurguladı.
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran Kürdistan Demokrat Partisi (DPK-I) Genel Sekreter Yardımcısı Mustafa Mevludi ise Trump'ın silah transferine ilişkin iddialarını, yoğun askeri varlığıyla İran-Irak sınırının böyle operasyonları neredeyse imkânsız kıldığını belirterek reddetti. Bu tür suçlamaların Tahran'a Kürt gruplarına yönelik saldırıları için bahane sunabileceği uyarısında bulunan Mevludi, daha derin bir düzlemde ise İran ve Kürdistan'daki siyasi hareketin özünde sivil ve siyasi nitelik taşıdığını, İran halkının uluslararası toplumdan istediğinin silah değil, siyasi ve diplomatik destek olduğunu vurguladı.
Bu tutumlar, Kürt siyasi coğrafyasında büyük ölçüde ortaklaşan daha derin bir tarihsel bellekten besleniyordu. Bölgenin dört bir yanındaki Kürt aktörler, büyük güçlerin desteğine yaslanmanın ne denli kırılgan olduğunu defalarca yaşayarak öğrenmişti. Jeopolitik öncelikler değiştiğinde ortaklık dönemlerinin ardından ani politika dönüşleri geliyordu. 1970'ler ve 90'larda Irak'tan daha yakın dönemde Suriye'ye uzanan süreçte pek çok Kürt grup bu deneyimlerden derin bir dış bağımlılık kuşkusuyla çıktı.
Bu kuşku savaş boyunca açıkça görünüyordu. Komele'nin komünist kanadından isimler kamuoyu önünde Kürt hareketlerinin geleceğini Washington'ın bölgesel gündemine bağlamaması gerektiğini savundu. On yıllarca süren deneyimin stratejik hesaplar değiştiğinde dış desteğin ne denli kolaylıkla buharlaşabildiğini ortaya koyduğu uyarısında bulunan bu isimler, silah ya da finansman desteği aldıkları iddialarını reddederken genel tabloyu Kürtlerin çıkarları pahasına Amerikan ve İsrail hedeflerine hizmet etme tehlikesi taşıyan bir süreç olarak sundular.
Bu tutumlar, Kürt siyasi coğrafyasında köklü ve büyük ölçüde ortaklaşan derin bir tarihsel bellekten besleniyordu. Bölgenin dört bir yanındaki Kürt aktörler, büyük güçlerin desteğine yaslanmanın ne denli kırılgan olduğunu defalarca yaşayarak öğrenmişti.
Çatlağın olduğu bir cephe
Kürt liderler daha fazla isteklilik gösterseydi bile birlik sağlamak yine de son derece güç olurdu. İranlı Kürt siyasi coğrafyası son derece parçalı bir görünüm sergiliyor; ideolojileri, toplumsal tabanları ve dış ilişkileri birbirinden farklı çok sayıda partiye bölünmüş durumda. Savaşın hemen öncesinde beş grup "İran Kürdistanı Siyasi Güçleri" adlı yeni bir koalisyon kurduklarını ilan etti. Koalisyon DPK-I, PJAK, Komele'nin ana kolu, Azadi Kürdistan Partisi (PAK) ve İran Kürdistanı Mücadele Örgütü’nden (Sazman-ı Xebat) oluşuyordu. Altıncı grup olan Abdullah Muhtedi liderliğindeki Komele Partisi ise başlangıçta koalisyonun yaşayabilirliğine duyduğu kuşkuları öne sürerek katılmayı reddetti, ancak on gün sonra bu tutumundan geri adım attı.
Koalisyon kâğıt üzerinde kurulmuştu. Operasyonel açıdan ise son derece kırılgan görünüyordu. Bazı gruplar silahlı mücadelenin temelden geçerliliğini sorguladı. Diğerleri katılım için hiçbir zaman gelmeyecek güvenceler talep etti. Bunlar arasında; IKBY hava sahasının uçuşa yasak bölge ilan edilmesi, ABD’nin kesintisiz hava desteği ve Washington'ın operasyonun ortasında onları yüzüstü bırakmayacağına dair teminat yer alıyordu. Askeri hesaplar da tartışmalı değildi. Türkiye’nin baskısıyla PJAK'ın devre dışı bırakılması sonucu koalisyon en deneyimli savaş gücünü yitirdi. Geride kalan, İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı ikinci bir cephe açabilecek bir güçten çok siyasi bir cephe görünümündeydi.
İran test etmeyi beklemeye gerek duymadı. DMO, savaşın ilk günlerinde, Kuzey Irak'taki Kürt silahlı mevzilerine insansız hava araçları (İHA) ve füzelerle önleyici saldırılar düzenledi. Komele ve diğer gruplara bağlı üsler hedef alındı. Hamza Seyyidu’ş-Şuheda Üssü Komutanlığı'ndan yapılan açıklamada, Kürdistan eyaletine bağlı Bane sınırı yakınlarında İran sınırına doğru taşınan ‘büyük bir Amerikan silah ve cephane sevkiyatının’ ele geçirildiği duyuruldu. Ardından ‘ABD ve Siyonist rejim adına faaliyet gösteren devrim karşıtı terör örgütlerine’ yönelik ek tedbirler alınacağı tehdidinde bulunuldu.
Ertesi gün Komele mevzilerini üç füzeyle vuran ikinci bir saldırı dalgası daha geldi. Silah iddiaları doğru olsun ya da olmasın -Kürt taraflar bu iddiaları kesinlikle reddetti- operasyonel sonuç açıktı. Gruplar, herhangi bir koordineli hareket şekillenmeden önce savunma pozisyonuna itildi ve hareket alanları daraldı. ‘72 saatlik senaryo’ penceresi, gerçekçi olduğu varsayılırsa, hızla kapandı. Tahran aynı zamanda söylem cephesinde de harekete geçti. İranlı yetkililer, dış güçlerin etnik ayrışmaları istismar ederek ülkeyi istikrarsızlaştırmaya çalıştığı yönündeki köklü söylemi yeniden devreye soktu; bu mesaj iç kamuoyuna dışarıya verildiği kadar güçlü biçimde iletildi. Dışarıdan gelen askeri tehditleri etnik sınırları aşan ulusal birlik düşüncesiyle harmanlayan bu strateji, uzun ve sınanmış bir geçmişe sahipti.

Kürt cephesi oluşmadı, çünkü zaten oluşabilecek bir yapı değildi. Gruplar bölünmüş, bölge karşı, en güçlü aktör baştan dışlanmış, Kürtlerin kendisi ise başkalarının koşullarıyla sürüklenmesine razı olmamıştı.
Bu yöntem kısmen işe yaradı, zira Kürt seçeneğinin dayandığı varsayımlar, kanıtların izin verdiğinden çok daha başından itibaren fazla iyimserce kurgulanmıştı. İran'ın iç kırılganlığına ilişkin tartışmalarda nadiren hesaba katılan bir dinamik var: dış baskının zaman zaman hedeflenenin tam tersini doğurabildiği gerçeği. Pek çok İranlı için -aralarında İslam Cumhuriyeti'ne derin düşmanlık besleyenler de dahil olmak üzere- dışarıdan desteklenen bir isyan ve toprak parçalanması ihtimali, rejimin ustaca kullanmayı bildiği milliyetçi refleksleri harekete geçiriyor. Protestodan silahlı isyana ya da yalnızca dışarıdan bir askeri operasyonla müttefik görünmeye geçiş, ne kendiliğinden gerçekleşen ne de İran içinde geniş bir destek bulan bir adımdı.
Kürt meselesi bu bağlamda özellikle anlamlı bir örnek sunuyor. Onlarca yıllık siyasi baskı, kültürel bastırma, ekonomik dışlanma gibi şikayetler gerçek ve köklü. DPK-I Sözcüsü Halid Azizi, Kürt meselesinin Türkiye'den ya da yabancı müdahalelerden değil, İran'ın kendi çerçevesi içinde çözülmesi gerektiğini defalarca vurguladı. O ve diğer Kürt liderler, Kürtlerin arayışının ayrılık ya da yabancı müdahale değil, İran içinde siyasi haklar, tanınma ve demokratik dönüşüm olduğunu ısrarla belirtti.
Rejim bu dinamiği hem kavradı hem de araçsallaştırdı. Kürt mobilizasyonunu dışarıdan yönlendirilen terör olarak çerçeveleyerek Tahran tam ihtiyaç duyduğu söylemi pekiştirdi: İslam Cumhuriyeti'nin dış saldırganlık karşısında İran egemenliğini savunduğu söylemi. Böylece bazı politika yapıcıların Tahran'ı zayıflatacağını sandığı senaryo, onu güçlendirme riskini de barındırıyordu.
İran'ın çeşitliliğini yanlış okumak
Kürt seçeneğinin başarısızlığı, sonuç itibarıyla kusurlu tek bir plandan çok daha derin bir şeyi yansıttı. Analistler ve politika yapıcılar on yıllardır İran'ın çok etnikli yapısının kırılganlığını tartışıyor. İran İslam Cumhuriyeti Farslar, Kürtler, Azeriler, Araplar, Beluçlar ve daha pek çok topluluktan oluşan, her birinin kendine özgü şikayetleri olan bir ülkeyi yönetiyor. Bu çatlakların dışarıdan harekete geçirilerek siyasi bir çöküşe zemin hazırlanabileceğine dair varsayım, zaman zaman gündeme gelip zaman zaman hayal kırıklığına dönüşüyor ve hiç değişmiyor. 2026 baharındaki Kürt meselesi, bu varsayımın en son sınavını oluşturuyordu. Daha önce başarısız olduğu aynı yapısal nedenlerle bu kez de başarısız oldu. Dağınık bir muhalefet, bölgesel jeopolitik kısıtlar, zorlamayla söylem yönetimini bir arada kullanabilen bir devlet aygıtı ve rejime duydukları düşmanlığı otomatik olarak dışarıdan desteklenen silahlı kampanyalara destek vermek biçiminde dönüştüremeyen bir halk...
Kürt cephesi oluşmadı, çünkü zaten oluşabilecek bir yapı değildi. Gruplar bölünmüş, bölge karşı, en güçlü aktör baştan dışlanmıştı. Kürtler ise başkalarının belirlediği koşullara göre kendilerini bir kenara itilmeyi reddettiler. Tahran, -haklı olarak- milliyetçi duygunun işin bir bölümünü kendiliğinden halledeceğine olan güvenle yalnızca böyle bir olasılığı bile askeri ve söylem düzleminde hızla bastırdı. Bu sürecin geride bıraktığı, kaçırılmış bir fırsat hikâyesinden çok yapısal bir ders niteliği taşıyor. İslam Cumhuriyeti, iç çelişkilerine ve birikmiş başarısızlıklarına karşın, yakın çöküş senaryolarının öngördüğünden çok daha güçlü bir direnç kapasitesine sahip olmayı sürdürüyor. Belirleyici bir iç kaldıraç arayanlar için Kürt meselesi bir istisna gibi görünmüyor; aksine, aynı örüntünün bir kez daha tekrarlanması gibi.