Hasan Fahs
Washington ve Tahran arasındaki “uzlaşmaya varmak için baskı” denklemi ile “savaşın eşiğine varana kadar baskı” denklemi arasındaki uçurum daralıyor. Görünüşe göre her iki taraf da hâlâ önceliklerine sıkıca tutunmayı sürdürüyor ve darboğazdan çıkmak için işleri düzeltmeye veya bu öncelikleri yeniden gözden geçirmeye yardımcı olabilecek herhangi bir adım atmaya istekli görünmüyor. İki taraf arasındaki durum önemli ölçüde kötüleşti. ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan arasında Pakistan arabuluculuğuyla imzalanan Mutabakat Zaptının çökmesinin ardından, iki taraf da birbirini anlaşmayı ihlal etmekle suçladı. Washington'un İran limanlarına karşı sıkı bir deniz ablukası uygulayarak gerilimi yükselten bir adım atması, ardından “ekonomik olarak boğma” stratejisini benimsemesiyle birlikte, Beyaz Saray yönetimi, Mutabakat Zaptı’nda algılanan eksikliklerin ve olumsuzlukların bir sonucu olarak, gerilimi tırmandırma ve tutumunu sertleştirme politikasına geri döndü. Bu nedenle, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını, bölgedeki savaşı sona erdirmeyi, yaptırımları kaldırmayı, dondurulmuş varlıkları serbest bırakmayı ve petrol satışına izin vermeyi içeren kapsamlı bir çözüme bağlayan tüm İran koşullarını reddetti. Bunun yerine, Axios sitesinde yayınlanan ve ABD Başkanına atfedilen bir sızıntıya göre, nükleer mesele ve yaptırımların kaldırılması karşılığında, boğazın yeniden açılmasına ve yaptırımların bir miktar hafifletilmesine ve dondurulmuş fonların serbest bırakılmasına dayanan yeni bir denklem dayatmaya çalıştı. Başkan ise haberi hızla yalanladı ve kendisine yakın olan internet sitesinden, “sahte haber” olarak nitelendirdiği haberi geri çekmesini istedi.
Binlerce muharip güçle birlikte üçüncü uçak gemisi Roosevelt'in George Washington'un yerine gönderilmesi, Ortadoğu'daki ABD askeri yığınağının hızlanması, yaptırımlar ve deniz ve hava ablukasının giderek daha da sıkılaştırılması, iki taraf arasında olası yeni bir çatışma ve yüzleşme turuna dair ciddi işaretler taşıyor olabilir. Bu tur, Başkan Trump'ın gelecek kasım ayı olarak açıkladığı zaman çizelgesine bağlı olmayıp, dahası Washington tarafından belirlenen diplomatik ve askeri sürecin takvimine veya Tahran'ın ekonomik baskıların iç istikrarı tehdit eden kırmızı çizgilere varması durumunda önleyici bir seçeneğe başvurmasına bağlı olabilir.
Ancak, her iki tarafın da müzakere sürecinin ölmediği veya arabulucu tarafların, özellikle Katar diplomasisinin çabalarının sona ermediği yönündeki açıklamalarına dayanan diğer göstergeler, Washington'un topyekun savaş seçeneğine geri dönme konusunda kesin ve nihai bir karar almadığını gösteriyor. Nitekim Başkan Trump'ın tutumu da topyekun savaş seçeneğini dışlamadan bu kanaati güçlendiriyor. ABD Başkanı’nın, ara seçimlere kadar olan geçiş döneminde, Tahran ile müzakerelere hakim olan yerinde sayma denklemini değiştirmek için stratejik, geçici bir seçenek olarak ekonomik ablukaya güvendiğine de inanılıyor.
Arabulucu Katar’ın yürüttüğü mekik diplomasisi, krizdeki iki tarafın pozisyonlarında bir atılım sağlamada başarısız oldu. Her iki tarafın taleplerini karşılayan ve müzakere masasına ciddi bir dönüşün önünü açan bir çözüm arayışı, özellikle karşılıklı güvensizlik, her iki tarafın niyet ve hedeflerine ilişkin yaygın şüphe göz önüne alındığında, ulaşılması zor görünüyor.
Washington ve Tahran arasındaki arabulucunun motivasyonu, bölgeyi yeni bir savaş turundan -ki bu önceki turlardan daha yoğun ve yıkıcı olabilir, keza herkes için daha tehlikeli sonuçlar doğurabilir- uzak tutmak ise, bu arabulucunun iki taraf arasında ilettiği öneriler ve belgeler, herhangi bir anlaşma veya uzlaşıda önceliklerini oluşturan koşulların ve taleplerin yeniden formüle edilmesinden ve yeniden düzenlenmesinden ibaret olacaktır. Her iki taraf da diğerinin ilk adımı atması gerektiğinde ısrar ediyor. Bu, ABD Başkanının nükleer meseleyi yeniden gündeme getirmesinin, Hürmüz Boğazı krizinin ve hatta Yemen'de gelişen güvenlik ve askeri durumun potansiyel sonuçlarının, Husi grubunun Babul Mendeb Boğazı ve Yemen'in batı kıyılarını kontrol etme girişiminin, İran'ın güç ve nüfuz dengesini değiştirme kumarının bile önüne geçirmesinin nedenini açıklıyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre nükleer müzakereleri diğer konulardaki müzakereler için ön koşul haline getirmek için Tahran’a baskı yapan Washington’un bu tavrı, Tahran'daki karar alma mekanizması tarafından büyük bir ihtiyat ve ret ile karşılanıyor. Zira İslamabad Mutabakatı'nda belirtilen öncelikler ve taleplerde herhangi bir taviz veya değişikliği kabul etmesi, İran'ın Washington'un üstünlüğünü ve savaşın galibi olduğunu, şartlarını dayatabileceğini tanıması anlamına gelecektir. Ayrıca, stratejik Hürmüz Boğazı kartının etkisini kaybettiğini ve Tahran için bir yük haline geldiğini de gösterecektir. Sonuç olarak, bu kartın Washington'u ve küresel ekonomiyi baskı altına alacak ve ABD yönetimini mutabakata geri dönmeye zorlayacak uluslararası bir ekonomik kriz yaratma amacına ulaşamadığını itiraf etmiş olacaktır.
Bu endişeler, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin BM Genel Kurulu'na katılımı sırasında Amerikan tarafına sunduğu yedi maddelik anlaşmanın İran tarafından ısrarla savunulmasının gerçek zeminini oluşturuyor. Bu maddeler, uygulama takviminde bir değişiklikle birlikte, İslamabad Mutabakatı’nın 14 maddesinin bir özetini temsil ediyor. Nitekim Washington'un temel koşulları uygulamaya başlamasından yedi gün sonra nükleer konu üzerinde müzakerelerin başlatılmasına olanak tanıyor. Önceliklerdeki bu değişikliği kabul etmek -yani, Amerikan yanıtında sızdırılan maddelerde belirtildiği gibi nükleer dosyaya öncelik vermek ve Hürmüz Boğazı'nı açmak- İran'a Washington'u müzakere masasında kalmaya zorlama konusunda herhangi bir güç vermeyebilir. Ama bunun yerine, İran'a karşı deniz ve hava ablukaları ile ekonomik baskı gücünü elinde tutmasına olanak sağlayabilir.
Washington ve Tahran arasındaki öncelik çatışması ve kendi çıkarlarına hizmet eden bir anlaşmayı dayatmak için sahip oldukları kozları kullanma çabaları işleri daha da karmaşık hale getiriyor. Dahası süregelen baskı, bu çatışmada son sözü kimin söyleyeceğini beklerken, olası sonuçları ve henüz keşfedilmemiş bölgesel dinamikleri ne olursa olsun, her iki tarafı da savaş ve çatışmanın eşiğine geri döndürebilir. ABD'nin nükleer meseleyi gündeme getirme ısrarı, yaptırımlar ve askeri yığınak ile birlikte, Washington'un yıpratma stratejisine dayalı açık uçlu bir yaklaşım izlemek yerine, kesin bir hamleden önce son bir pazarlık kozu oluşturmaya çalıştığını gösteriyor. Bu nedenle, müzakere sürecinin sona erdiğine dair net bir açıklamanın olmaması, savaş seçeneğinin seçimlerden sonraya ertelendiği veya tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Her iki tarafın da kendi pozisyonuna sıkıca bağlı kalması sebebiyle, “ilk hamleyi kim yapacak?” sorusu cevapsız kalıyor. Zira her iki taraf da her girişimi tavize doğru atılmış bir ilk adım olarak yorumluyor ve hesaplar değişene kadar, mevcut diplomatik hareketlilik, seçimlerden önce son bir fırsat penceresi ve sonrasında olacaklara hazırlık imkanından başka bir şey olmayabilir.