Suriye devleti tehlikede

Tehlikenin başlıca sebeplerinden biri silahlı örgütler.

Görsel: Nash Weerasekera
Görsel: Nash Weerasekera
TT

Suriye devleti tehlikede

Görsel: Nash Weerasekera
Görsel: Nash Weerasekera

Hayid Hayid

Suriye rejimi Mart 2020’de, pek çok bölgeyi muhalif güçlerden geri alarak ülkenin büyük bölümü üzerindeki kontrolünü teyit etmişti. Büyük oranda İran’ın ve Rusya’nın desteğiyle gerçekleşen bu askerî başarı, Esed’in iktidarını sağlamlaştırdı ve onu, muhalifleri tarafından tamamen devrilmekten kurtardı.

Ancak rejim, topraklar üzerinde tam kontrol sağlayamadı. Nitekim Suriye topraklarının yaklaşık yüzde 30 ila 35’i diğer silahlı grupların hükmü altında kaldı. Mesela kuzeybatıda Heyetu Tahrir’uş Şam (HTŞ) ve askerî ve idari olarak Türkiye tarafından desteklenen Suriye Milli Ordusu (SMO) hüküm sürerken, Kürtlerin liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) de kuzeydoğu bölgesini yönetiyor.  

Düzensiz silahlı örgütlerin varlığı, bu bölgelerle de sınırlı değil. Nitekim çok sayıda milis, Suriye rejiminin kontrolündeki bölgelerde faaliyeti sürdürüyor. Bunlardan Ulusal Savunma Güçleri gibi bazıları, güvenlik ve askerî kurumlarla iş birliği yaparken, eski ‘isyancı güçler’ ve yerel Dürzi silahlı gruplar gibi bazıları da bir ölçüde bağımsız faaliyet yürütüyor.

Buna ek olarak Lübnan Hizbullah’ı ve Iraklı silahlı örgütler gibi yurt dışından, bilhassa İran’dan destek gören pek çok milis de özellikle Suriye sınırında halen aktif.

Esed’e bağlı milisler, rejimin varlığını güvence altına almada önemli bir rol oynamakla birlikte, bu milislerin varlığı ve faaliyetleri, ulusal devletin temel vazifelerine yönelik çeşitli tehditler oluşturdu. Toplumsal birlikteliğin baltalanması, hukukun ve düzenin bozulması, devlet egemenliğinin aşınması ve ulusal sınırların çiğnenmesi bu tehditler arasında sayılabilir. Aynı şekilde rejime bağlı olmayan silahlı örgütlerin ve bunların kendi faaliyet bölgelerinde kurdukları rakip ekonomik ve idari yapıların varlığı da ulusal devlet kavramını ve rolünü önemli ölçüde etkiledi. Bu örgütlerin varlığı ayrıca, toprak bütünlüğünü etkiliyor ve iktidarın çökmesi, toplumsal yalnızlaşma ve ulusal ekonominin parçalanması gibi tehditler de barındırıyor.

Rejime bağlı milisler

Hükümet yanlısı ve düzenli silahlı güçlerle müttefik olan milisler, Esed hükümetinin korunmasında ve çatışma döneminde güvenliğin sağlanmasında önemli bir rol oynadı. Ancak 2016 yılında elini güçlendiren rejimin, kontrolünü yeniden sağlamaya dönük çabaları, bir yük veya tehdit olarak gördüğü milisleri hedef aldı ve bu da geriye kalan devlet dışı grupların akıbetine dair şüpheler doğurdu. Bazı durumlarda rejimin stratejileri, paramiliter grupları yeniden isimlendirip, onları profesyonel yapılara dönüştürmek yerine Suriye Arap Ordusu’na yardımcı odaklar haline getirmeyi içeriyordu.

Düzensiz silahlı örgütlerin varlığı, barışın ve istikrarın yeniden tesis edilmesi ve devlet otoritesinin güçlendirilmesi açısından bir zorluk oluşturuyor

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığına göre bunun bir sonucu olarak varlığını sürdüren düzensiz silahlı örgütler, barışın ve istikrarın yeniden tesis edilmesi ve devlet otoritesinin güçlendirilmesi konusunda bir zorluk oluşturuyor.  

Analitik açıdan en iyisi, dış desteğe bakılmaksızın Suriyeli savaşçılar tarafından oluşturulan yerel milisler ile Suriyeli olmayan savaşçıları içeren yabancı milisler arasında ayrım yapmaktır.

Yerel milisler

Ayaklanma başladığından bu yana Suriye rejimi büyük ölçüde, yerel olarak finanse edilen milislere dayandı. İran’ın kurduğu bu milisler, ‘Halk Komiteleri’ olarak adlandırılıyor. Başlarda bu milisler, muhalif güçlere karşı şehirleri korudu. Daha sonra örgütsel olarak gelişerek, rejimin savunulmasında ve toprakların geri alınmasında önemli hale geldi. Aşağıda bu milislerin isimlerini kapsayan bir listeyi özetleyeceğiz, en önemlilerine ışık tutacağız ve mümkün olduğunca gruplandıracağız.

Ulusal Savunma Kuvvetleri

Ulusal Savunma Kuvvetleri (USK), 2012 yılında kuruldu. Suriye hükümeti, İran’ın desteğiyle 2012 yılında bu yapıyı oluşturmak için çeşitli milisleri birleştirdi. USK, çok geçmeden ülkenin en büyük grubu haline geldi ve çeşitli topluluklardan yaklaşık 40 bin savaşçıyı bir araya getirdi. USK grupları, Suriye ordusunun komutası altında faaliyet yürütürken, bağımsız hapishaneler kurdular ve birçok soruşturma yürüttüler. Bu durum, genellikle uzak bölgelerde yaşandı. Çatışmaların azalmasıyla birlikte bazı USK liderleri, yasa dışı faaliyetlere girişti ve bu da rejimi, bazı grupları dağıtmaya ve diğer gruplar üzerinde daha sıkı bir kontrol kurmaya sevk etti.

Yerel Savunma Kuvvetleri

Rejim, nüfuzunu artırmak için USK’yi Suriye’deki resmî silahlı yapıya dahil etme konusunda tereddüt yaşayınca İran, Yerel Savunma Kuvvetleri’ne (YSK) başvurdu. Bu strateji, 2017 yılında başarısını ispatladı ve Tahran, YSK’nin hükümetin resmî kuvvetlerine entegrasyonunu koordine etmeyi başardı. Resmî entegrasyona rağmen İran’la güçlü ilişkileri koruyan YSK, İran’dan silah, para ve tazminat alıyordu. Bu ilişki, İran’ın büyük nüfuzunu korumakla birlikte, es-Sefira Kolordusu, el-Bakır Tugayı ve el-Katırcı Güçleri gibi etkili milislerin güçlendirilmesini sağladı.

Şii milisler

İran; Halep, Humus ve Rakka gibi bölgelerdeki Suriyeli Şii azınlığı seferber etti ve ülke geneline yayılmış tahminî 5 bin ila 8 bin savaşçıyı harekete geçirdi. Halep’teki ‘el-İmamü’l-Hucce Taburu’, Nubl’da ve ez-Zehra’daki ‘Mehdi’nin Askerleri’, Şam’daki ‘Rukayye Tugayı’, İdlib’deki ‘el-Vaadü’s-Sadık Kolordusu’, Humus’taki ‘er-Rıza Kuvvetleri’, Deyrizor’daki ‘313 Tugayı’, Lazkiye’de ve Hama’daki ‘Muhtar es-Sekafi Tugayı’ öne çıkan gruplar arasında. Askerî rollerinin yanı sıra bu milisler, Suriyeli topluluklar arasında dinî girişimler, eğitim ve yardımlar yoluyla İran’ın nüfuzunu güçlendirmeye çalışıyorlar.

Süveyda’daki silahlı örgütler

Dürzi çoğunluğa sahip bu eyaletteki yerel milisler, kendi toplumlarını güvenlik tehditlerinden korumaya çalışıyor ve eyalet sınırları dışındaki çatışmalara katılmaktan uzak duruyor. Bu grupların çoğu, siyasi motivasyondan yoksun olmakla birlikte bazıları, nüfuz elde etmek için rejimin güvenlik güçleriyle iş birliği yapıyor. Bu gruplar, kendi kendini finanse etmeye ve bağışlara dayanırken, küçük bir kısmı da yasa dışı faaliyetlerde bulunuyor. ‘Onurlu Adamlar Hareketi’, ‘Şeyhu’l-Kerame Güçleri’ ve ‘el-Fahd Güçleri’ başlıca gruplardan.

İran, Esed rejimini güçlendirmek ve İran’ın çıkarlarını korumak için yurt dışında Şii savaşçıları seferber etti.

Sekizinci Tugay

Sekizinci Tugay, Dera’da Rusya aracılığıyla bir uzlaşma anlaşması imzalanmasından sonra 2018 yılında Beşinci Kolordu bünyesinde kuruldu. Ahmed el-Avde liderliğindeki bu tugay, dağılmış muhalif gruplardan savaşçılar içeriyor. Bu tugay, yarı bağımsız bir şekilde faaliyet yürüttüğü için Beşinci Kolordu bünyesinde türünün tek örneği olarak görülüyor. Rejimin denetiminden uzak olmasından ötürü de Sekizinci Tugay ile rejime bağlı güçler arasında anlaşmazlıklar ve çatışmalar yaşanıyor.

Yabancı milisler

İran, Esed rejimini güçlendirmek ve İran’ın çıkarlarını korumak amacıyla yurt dışından Şii savaşçıları harekete geçirdi. Lübnanlı Hizbullah, Afgan ‘Fatımiyyun Tugayı’, Pakistanlı ‘Zeynebiyyun Tugayı’ ve Haşd-i Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) ile bağlantılı Iraklı milisler, bu savaşçılar arasında yer alıyor.

Diğer yandan Rusya da kara operasyonlarında Wagner Grup’u görevlendirdi ve ele geçirilen bölgelerdeki gazdan ve petrol sahaları ile fosfat madenleri üretiminden büyük bir pay elde etti. Bu grupların birçoğu halen Suriye’de olsa da özellikle şu ikisi, vatan için büyük tehdit oluşturuyor:

Hizbullah

Hizbullah, 2013 yılından bu yana Suriyeli ve Iraklı güçlerin yanında savaştı ve muhalefetin kontrolü altındaki bölgelerin geri alınmasına yardımcı oldu. Rolünün genişlemesiyle birlikte Hizbullah, Suriye’de yeni milislerin kurulmasına ve yönlendirilmesine öncülük etti. Sürekli kayıplarına rağmen Hizbullah, siyasi ve mali kazançları kayıpların önünde tutarak Suriye’de kalma kararlılığını sürdürüyor.

Iraklı Şii savaşçılar

2012 yılı sonlarında İran’ın Esed’i destekleme yönündeki talimatı doğrultusunda bu gruplar, Suriye’deki çatışmanın bir iç savaşa dönüşmesiyle birlikte müdahalelerini artırdı. Uyuşturucu kaçakçılığı gibi kârlı kaçakçılık operasyonlarından faydalanan bu gruplar, Şam gibi Şii çoğunluğa sahip bölgelerin yanı sıra Suriye’nin kuzeydoğusunda, özellikle Irak sınırlarında da kontrol kurdu. ‘Esedullah el-Galib Tugayı’, ‘Ebulfazl el-Abbas Tugayı’, ‘İmam Ali Tugayı’ ve ‘Ketaib Hizbullah’, öne çıkan gruplardan.  

Devletin temel vazifeleri

Devleti oluşturan unsurlara ilişkin çeşitli tarifler mevcut ve bu tariflerin çoğu; toprak, hükümet, sınırlı şiddet kullanımı ve egemenlik gibi temel özelliklere odaklanıyor. Esed yanlısı milisler, rejimin varlığının güvence altına alınmasında önemli bir rol oynamakla birlikte, bu milislerin varlığı ve faaliyetleri, ulusal devletin temel vazifeleri açısından çeşitli tehditler oluşturuyor. Bu tehditler şunlar:

Toplumsal bütünlüğün baltalanması

İran’ın ve Hizbullah’ın devlet kontrolü dışında dinî ağlar ve mezhepçi milisler kurma çabaları, dışlayıcı kimlik politikalarının artmasına yol açan bir tehdit oluşturuyor. Mezhepler arası çatışma ihtimali bir yana bu tür girişimler, ayrılıkların pekişmesine ve birleşik bir ulusal kimlik inşasına dönük çabaların engellenmesine hizmet ediyor. Bu da kenetlenmiş bir Suriye toplumunun yeniden inşasını engelliyor.

Hukukun ve düzenin bozulması

Devlet kontrolü dışında faaliyet yürüten yerel milislerin gözetilmesi, devletin güç kullanımını tekeline alması önünde ciddi bir zorluk oluşturuyor. Özellikle de sürekli çatışmalar yüzünden zayıf düşmüş Suriye devletinde. Nitekim kötü ekonomik koşullar, emniyetsizlik, yaygın yolsuzluk ve devletin sunduğu hizmetlerin yetersizliği, öyle bir ortam oluşturdu ki bu ortamda milisler, gelir elde etmek için yasa dışı faaliyetlere başvuruyor. Bu bağlamda bazıları, kaçakçılık yaparken, bazıları da yağma ve fidye için adam kaçırma gibi suç eylemlerine başvuruyor. Tüm bunlar da şiddetli rekabetlerin ve çatışmaların çıkmasına yol açıyor. Bu tür faaliyetler, sadece ilgili grupları etkilemiyor ve siviller için de vahim sonuçlar doğuruyor. Ayrıca bu tür milislerin varlığı devletin, normal devlet vazifelerini yerine getirmek için gerekli yasaları ve düzeni yeniden tesis etme becerisini de büyük ölçüde engelliyor.

İran’ın ve Hizbullah’ın devlet kontrolü dışında mezhepçi milisler kurma çabaları, dışlayıcı kimlik politikalarının güçlenmesine sebep oluyor.

Devlet egemenliğinin aşınması

Yabancı milisler, rejimin kontrolü altındaki bölgelerde Esed’in onayıyla faaliyet yürütse de devlet egemenliği için doğrudan bir tehdit oluşturuyor. Bu tehdit sadece, onların yabancı kökenli olmasından değil, aynı zamanda devletin onaylamadığı ya da devletin çıkarlarıyla çatışan politikaları uygulamalarından da kaynaklanıyor.

Örneğin Esed’in İsrail’le askerî gerilimi tırmandırma konusundaki isteksizliğine rağmen İran destekli gruplar, ekim ayından bu yana Suriye topraklarından İsrail’e karşı saldırılar düzenlemeye devam etti.  İsrail’in Suriye içindeki misilleme saldırılarının doğurduğu zararlara ve ufukta beliren gerginlik risklerine rağmen bu eylemler sürdürüldü. Çünkü bu yabancı milisler, talimatı Şam’dan değil, İran’dan alıyor.

Aynı şekilde İran destekli Iraklı milisler, Şam’ın değil de Tahran’ın emirleri doğrultusunda Suriye’deki ABD güçlerine pek çok saldırı düzenledi. Yani bu milislerin varlığı, İran’a, gelecekte Suriye devletinin onayını almadan saldırılar düzenleme imkânı veriyor, ki bu da devletin ve halkının güvenliği için sürekli bir tehdit oluşturuyor.

Ulusal sınırların çiğnenmesi

Hizbullah’ın ve Iraklı milislerin sınır bölgelerindeki denetimsiz kontrolü, Suriye sınırlarındaki güvenliği ciddi şekilde engelledi. Hizbullah’ın yasa dışı kaçakçılık yollarını kullanımı da Suriye’deki çatışmalar sırasında yoğunlaştı. Bu yolla Hizbullah, çoğu dizel yakıt kaçakçılığından olmak üzere aylık 300 milyon dolara varan büyük gelirler elde ediyor.  

Iraklı milisler de sınır geçitleri üzerindeki egemenliklerinden faydalanarak, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı için geçici yollar oluşturuyorlar ve böylece bu yolları keşfetmek mümkün olmuyor.

Irak, Lübnan ve Suriye arasında yasal ve yasa dışı malların kaçakçılığı, güvenlik kaygıları bir yana malzeme eksikliğinin artmasına ve fiyatların yükselmesine de yol açıyor ve devleti, hayati önem taşıyan ithalat ve ihracat vergilerinden mahrum ediyor.

Hizbullah ve Iraklı benzerleri ile koordinasyon halindeki yerel milisler, sınır ötesi ve yerel düzeydeki bu faaliyetlere katkı sağlıyor.

Rejime bağlı olmayan silahlı örgütler

Bu örgütleri üç ana gruba ayırabiliriz. Bu grupların başında gelen HTŞ, Suriye’nin kuzeybatısında önemli ve güçlü bir oyuncu. Aynı bölgenin bazı kısımlarına Türkiye tarafından desteklenen ve ‘Suriye Millî Ordusu (SMO)’ bayrağı altında faaliyet gösteren silahlı gruplar hükmediyor. Suriye’nin kuzeydoğusundaki manzarada da Kürtlerin liderliğindeki SDG’nin mutlak kontrolü öne çıkıyor.

Rejimin kontrolü altında bulunan bölgelerdeki milislerin aksine bu örgütler, bağımsız hareket ediyor ve kendi bölgelerindeki askerî ve idari görevleri denetliyor.

HTŞ

Esas olarak Fethu’ş-Şam Cephesi (eski adıyla Nusra Cephesi) liderliğindeki bu koalisyon, İdlib vilayetinin kuzey bölgeleri, Hama ve Lazkiye vilayetlerinin kuzeyinde küçük kısımlar ve Halep vilayetinin batısı üzerinde nüfuz sahibi. DEAŞ ve el-Kaide ile tarihî bağları sebebiyle HTŞ, Birleşmiş Milletler (BM) ve çeşitli ülkeler tarafından terör örgütü olarak sınıflandırıldı. 2022 yılında HTŞ’nin tahminen yaklaşık 10 bin savaşçısı vardı.

HTŞ’nin toprakları doğrudan yönetmediğini, bu sorumluluğu 2017 yılında ortaya çıkan Suriye Kurtuluş Hükümeti’ne devrettiğini belirtmekte fayda var. Operasyonel bakımdan bu hükümet bir başbakandan, 11 bakandan, teknik müdürlüklerden ve idari meclislerden oluşuyor ve nominal bir yasama organı olarak faaliyet yürüten şura meclisi tarafından denetleniyor.

Kurtuluş Hükümeti, askerî ve mali destek karşılığında HTŞ’nin bölge üzerindeki kontrolünü ve hâkimiyetini sürdürmesine yardımcı oluyor. Bu demek oluyor ki HTŞ, Suriye’nin kuzeybatısının ekonomisi üzerinde, özellikle de yakıt, mali hizmetler ve iletişim gibi sektörlerde büyük bir etkinliğe sahip.

Suriye’nin kuzeydoğusundaki manzarada Kürtlerin liderliğindeki SDG’nin mutlak kontrolü öne çıkıyor. SMO (eski adıyla Özgür Suriye Ordusu)

Bu silahlı ittifak, Suriye’nin HTŞ’den sonra en büyük ikinci muhalefet koalisyonu olarak sınıflandırılıyor. Takipçileri, Suriye-Türkiye sınırındaki iki farklı bölgeyi kontrol ediyor. Bu bölgelerden büyüğü, Afrin’den Cerablus’a uzanırken, daha küçük olanı da Tel Ebyad’dan Ra’sü’l-Ayn’a kadar uzanıyor.

Resmî olarak SMO, Geçici Suriye Hükümeti Savunma Bakanlığı’nın yetki alanında olmakla birlikte Bakanlık, kendisini oluşturan gruplar için güçlü bir merkezî komuta yapısı olmadan faaliyet yürüten Milli Ordu üzerinde etkin bir kontrole sahip değil. SMO’daki karar süreci büyük ölçüde Türkiye’den etkileniyor.

efrbrfgb
Görsel: Nash Weerasekera

SMO, kendi kontrolünde bulunan bölgelerdeki günlük faaliyetler üzerinde büyük bir kontrol sahibi. Bu da güvenlik, emlak ve ticaret işlemleri, sivil toplum kuruluşlarının ve yerel idari organların faaliyetleri gibi çeşitli alanlarda etkisini gösteriyor. Buna rağmen bu bölgelerdeki yarı bağımsız konseyler, önemli düzeyde yürütme otoritesine sahip. Bu konseylerin Türkiye’den mali ve teknik destek aldığı, bunun da Ankara’ya karar alma süreçlerinde büyük bir etki sağladığı öne sürülüyor. Rejime bağlı olmayan diğer bölgelerde olduğu gibi SMO gruplarının liderleri ve onlara yakın isimler de çoğunlukla kendi nüfuz bölgelerindeki ekonomik faaliyetleri kontrol ediyor.

SDG

Ekim 2015 yılında ABD’nin desteğiyle kurulan bu güçler; Kürt, Arap ve Hıristiyan savaşçılardan oluşan çeşitli bir ittifakı şekillendiriyor. Bununla birlikte Kürt Halk Savunma Birlikleri (YPG), SDG yapısı içinde baskın bir nüfuza sahip. SDG, Suriye’nin kuzeydoğusunda konuşlandırılmış birlikleri denetleyen güçlü bir hiyerarşik komuta sistemiyle çalışıyor.

DEAŞ’ın hezimete uğratılmasından sonra SDG, bölgesel kontrolünü Münbiç, Rakka ve Deyrizor gibi önemli bölgeleri de kapsayacak şekilde genişletti. Bu yayılma, 2018 yılında Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin kurulmasıyla sonuçlandı. Bu özerk yönetim, SDG kontrolü altında yedi özerk bölgesel yönetimi denetliyor ve yönetim için bir yürütme konseyi ile parlamento görevleri için bir yasama konseyinden oluşuyor. Resmî yönetim yapısı, yürütme yetkilerini idari düzeyler aracılığıyla dağıtırken, pratikteki yürütme çoğunlukla merkezileşme eğiliminde. Diğer bölgelerde olduğu gibi SDG’ye bağlı gruplar da bölgedeki ekonomik faaliyetleri ve kaçakçılık operasyonlarını kontrol ediyor.

Ulusal devletin karşı karşıya olduğu tehditler

Paralel idari kurumlardan yoksun olan rejim yanlısı milislerin aksine, diğer bölgelerdeki silahlı gruplar kendi bölgelerinde tamamen devletin rolünü üstlendiler. Nitekim bu gruplar, yerel ekonomileri ve kendi yetki alanlarındaki nüfusun günlük işlerini yönetmek için idari çerçeveler geliştirdi, yönetim organları oluşturdu ve yasama sistemlerini uyguladı. Bu grupların yerel ve uluslararası sınırları kontrol ederek, merkezî devletin bu bölgelerdeki otoritesini elinden aldığını söylemek gerekir.

Bu silahlı grupların ve ulusal devlete alternatif yapılarının doğurduğu zorlukların boyutu, böyle bir şey gerçekleşecekse şayet, kendi bölgelerinin ne zaman ve nasıl yeniden entegre edileceğine bağlıdır.

Birleşik bir Suriye devletinin gerçekleşmesi için parçalanmış bölgeleri birleşik ve kabul edilebilir bir ulusal çerçevede bir araya getiren adil ve kapsamlı bir siyasi çözüm gerekiyor.

Toprak bütünlüğüne yönelik tehdit

Rejime bağlı olmayan silahlı gruplar, ulus-devleti destekleyen tutumlarını ve toprak bütünlüğünü korumanın önemini vurgulasalar da Esed rejimine yönelik güçlü muhalefetleri, ülkenin toprak bütünlüğünü tehlikeye sokuyor. Bu gruplar, ulusla barışçıl bir şekilde yeniden bütünleşmenin, mevcut haliyle rejimin son bulduğuna işaret eden temel bir siyasi dönüşümü gerektirdiği konusunda ısrarcı. Halihazırda askerî şartlar ve siyasi durgunluk, mevcut emrivaki düzenlemelerin yakın gelecekte de devam edeceğini gösteriyor. Bu bölünmelerin uzun bir süre devam etmesi, gerçekleşirse ve gerçekleştiğinde yeniden entegrasyon sürecini illaki karmaşık hale getirecek.

Parçalanmış yönetimin ve toplumsal izolasyonun dayatılması

Çeşitli emrivaki hükümetlerin yaygınlaşması ve yerel politikaların uygulanması, farklı bölgeler arasında maddi ve idari bir ayrılığa yol açtı. Ancak en önemli uyuşmazlık noktası, bölgeden bölgeye ciddi anlamda farklılık gösteren eğitim müfredatında yatıyor. Diğer şeylerin yanı sıra bu konudaki farklılıklar, genç nesiller üzerinde kalıcı bir etki bırakabilir, ki bu da onların diğer bölgelerden akranlarıyla iletişim becerilerini etkiler. Buna ek olarak kısıtlamalar, yüksek maliyetler ve tehlikeler de bu bölgeler arasındaki insan ve mal hareketliliğini de engelledi ve bunun sonucunda izole olmuşluk duygusu derinleşti.

Ulusal ekonominin parçalanması

Rejime bağlı olmayan emrivaki yönetimler, kendi topraklarında ayrı vergi sistemlerini uygulamaya koydu ve Suriye içinde bölgeler arasındaki ticareti düzenlemek için birçok ticari sistem ve gümrük vergisi getirdi. Suriye’nin kuzeybatı bölgeleri daha da ileri giderek, Suriye para biriminden Türk lirasına geçiş yaptı ve bu da onların Türk ekonomisine entegrasyonlarını güçlendirdi. Ancak bu uygulamalar, ülkede kalıcı ayrı ekonomilerin kurulması tehdidini barındırıyor.

Askerî şartlar ve siyasi durgunlukla karakterize edilen Suriye çatışmasının çözüme kavuşturulamaması, mevcut durumun ve silahlı grupların varlığının devam ettiğinin bir göstergesi. Bu, bu grupların ulusal devlete yönelttiği zorlukları artırmakla kalmıyor, aynı zamanda bu gerçekliğin tersine çevrilemez bir biçimde kökleşmesi riskini de artırıyor.

Birleşik bir Suriye devletinin var olması, parçalanmış bölgeleri birleşik ve iki taraf açısından kabul edilebilir bir ulusal çerçevede bir araya getiren adil ve kapsamlı bir siyasi çözüm gerektiriyor. Böyle bir çözüm; devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesi, toprak bütünlüğünün korunması ve Suriye genelinde birleşik bir ulusal kimliğin güçlendirilmesi açısından hayati bir öneme sahip.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)
TT

Vefik Safa yetkilerinin azaltılmasının ardından Hizbullah'tan istifa etti

Vefik Safa (AP)
Vefik Safa (AP)

Hizbullah'ın "Koordinasyon ve İrtibat Birimi" başkanı Vefik Safa istifasını sundu. Bu, partinin iki genel sekreterinin ve üst düzey askeri liderlerinin öldürüldüğü İsrail'in sert saldırılarının ardından yapısını yeniden kurmaya çalışan parti liderliği için bir ilk oldu.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre konuyla ilgili bilgili kaynaklar, Hizbullah liderliğinin bugün üst düzey güvenlik yetkilisi Vefik Safa'nın istifasını kabul ettiğini bildirdi.

Lübnan güvenlik kurumlarıyla irtibattan sorumlu olan Safa, Ekim 2014'te İsrail'in düzenlediği bir suikast girişiminden sağ kurtulmuştu.

Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)Vefik Safa, Hizbullah'ın siyasi danışmanı Hüseyin Halil ile birlikte (Reuters)

İstifa, partinin Safa'nın yetkilerini azaltmasının ardından geldi. Bu durum, geçen yılın sonlarında başlayan ve bazı isimlerin görevden alınması ve yerlerine yeni isimlerin atanmasıyla sonuçlanan yapısal değişiklikle eş zamanlı olarak gerçekleşti.

Safa'nın halefinin kimliği konusunda çelişkili haberler ortaya çıktı, ancak kaynaklar partinin bazı gruplar için daha az kışkırtıcı ve devlet ve yabancı güçlerle ilişkilerinde farklı bir üslup benimseyecek bir isim aradığı konusunda hemfikirdi. Potansiyel halefler olarak adı geçen en öne çıkan isimler arasında Hüseyin Barada, Hüseyin Abdullah ve Muhammed Muhanna yer alıyordu.

Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)Geçtiğimiz eylül ayında Beyrut sahil şeridindeki Raouche bölgesinde Hizbullah destekçileri, Nasrallah ve Safiyuddin'in suikastlarını anmak için bir araya geldi (AP)

Safa'nın son görünümü, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın suikastının yıldönümü olan 25 Eylül'de Raouche Kayası'nda, Başbakan Nevvaf Selam'a hakaretler yağdıran parti destekçilerinden bazılarıyla birlikte gerçekleşti.


Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
TT

Gazze anlaşması: Arabulucuların Hamas’ın silah sorununu çözmek için sınırlı seçenekleri

Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)
Gazze şehrindeki Hamas üyeleri (AFP)

Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının 10 gün önce başlamasının ardından İsrail’in taleplerinin başında ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ yer alıyor. Ancak bu talebin nasıl hayata geçirileceğine dair belirsizlik sürerken, Hamas’ın Filistin devleti kurulmadan silahlarını teslim etmeye sıcak bakmaması süreci çıkmaza sokuyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, bu düğümün arabulucuları son derece sınırlı seçeneklerle karşı karşıya bıraktığını belirtiyor. Buna göre, ya silahların tamamen tasfiyesi ya da dondurulması yönünde bir formül bulunması ve Hamas’ın buna ikna edilmesi ya da harekete baskı uygulanması gerekiyor. Uzmanlar, bu başlığın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başta olmak üzere İsrail iç siyasetinde seçim amaçlı bir baskı aracı olarak giderek daha fazla kullanılacağına dikkat çekiyor.

İsrailli muhalif lider Benny Gantz dün X platformu üzerinden yaptığı paylaşımda, ‘Hamas’ın silahsızlandırılması’ çağrısında bulundu.

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Hamas silah bırakmayı kabul etmezse İsrail bu yapıyı tasfiye edecek” dedi. Netanyahu da salı günü ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile yaptığı görüşmenin ardından, ‘Gazze Şeridi’nin yeniden imarına yönelik herhangi bir adımdan önce Hamas’ın silahsızlandırılmasının vazgeçilmez bir şart olduğu’ konusunda ısrarcı olduğunu vurguladı.

Strateji uzmanı Tuğgeneral Semir Ragıb, arabulucuların seçeneklerinin sınırlı olduğunu ve önlerinde ya uzlaşı sağlamak ya da baskı uygulamak dışında bir yol kalmadığını ifade etti. Ragıb, silahsızlandırma talebinin İsrail, Washington, Avrupa Birliği (AB) ve bağışçı ülkeler tarafından defalarca dile getirildiğini ve artık savaşın durdurulması ile yeniden imarın önüne konulan temel engellerden biri haline geldiğini söyledi.

Ragıb’a göre Netanyahu ve benzer siyasi aktörler silahsızlandırma dosyasını seçimlerde kullanacak ve anlaşmayı her an sabote edebilecekler. Özellikle ikinci aşama çok sayıda mayın barındırıyor ve Netanyahu, özellikle çekilmeyle ilgili başlıklara yaklaşmak istemiyor.

 Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)Gazze şehrinin Şeyh Rıdvan mahallesinde yıkılmış binaların enkazı arasında ilerleyen Filistinliler (AFP)

Askeri strateji uzmanı Tümgeneral Semir Ferec, mevcut seçeneklerin giderek daraldığını belirterek, silahların tamamen tasfiye edilmesinden ziyade dondurulması yönündeki bir seçeneğin daha olası olduğunu ifade etti. Ferec, Hamas’ın elindeki silahların füze ya da insansız hava aracı (İHA) niteliğinde olmadığını ve bu nedenle teslim edilebileceğini söyledi. ABD ve İsrail’in silah maddesinin uygulanmasında ısrarcı olduğunu kaydeden Ferec, bunun İsrail’in geri çekilmesiyle eş zamanlı gerçekleşmesi ve yeni bir savaşın önüne geçecek garantilerin sunulması gerektiğini vurguladı.

Öte yandan Reuters’a konuşan Hamas kaynakları, çarşamba günü yaptıkları açıklamada, hareketin silahsızlanma konusunu diğer Filistinli gruplarla görüşmeyi kabul ettiğini, ancak Washington ya da bölgesel arabulucuların kendilerine silahsızlandırmaya dair ayrıntılı ve somut bir teklif sunmadığını belirtti.

İsrail’in Kanal 13 televizyonu, geçtiğimiz ocak ayının sonunda, ABD’nin Hamas’a silahlarını çok uluslu bir güce teslim etmesi için birkaç haftalık süre tanıyan bir belge hazırladığını bildirmişti. Habere göre, bu sürede uyum sağlanmaması halinde İsrail’e ‘dilediği gibi hareket etme’ konusunda yeşil ışık yakılacak.

Ferec, Hamas’ın manevra alanının son derece sınırlı olduğuna dikkat çekerek, özellikle Mısır, Katar ve Türkiye başta olmak üzere arabulucularla hızlı bir uzlaşıya varması gerektiğini, zira İsrail’in şu aşamada en büyük engeli bu dosya üzerinden yarattığını ifade etti.

Ragıb ise Hamas’ın önünde, Trump planı ve silahsızlanma maddesini uygulamaktan başka bir seçenek bulunmadığını savundu. Ragıb, bu sürecin uzatılmaması ya da dolaylı yollardan aşılmaya çalışılmaması gerektiğini, ‘çünkü kaybedilen her günün ateşkes anlaşması için bir tehdit anlamına geldiğini’ dile getirdi.

Ragıb, Gazze’de polis güçlerinin önümüzdeki günler ya da haftalar içinde konuşlandırılacağını, istikrar gücünün de devreye girebileceğini belirterek, bu aşamadan sonra manevra alanının daha da daralacağına dikkat çekti.


Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
TT

Kürdistan rüyası kritik bir dönüm noktasında: Dış güçlerin ihaneti mi, yoksa bir yanılsamanın sonu mu?

Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)
Almanya’nın Frankfurt kentinde Suriyeli Kürtlerle dayanışma için düzenlenen gösteriye katılan bir Kürt protestocu (DPA)

“Kürtlerin dağlar dışında dostu yoktur” ifadesi boşuna söylenmiş bir söz değil. Bu söz, Kürtlerin Osmanlı döneminden modern ulus devletlere (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) kadar yüzyıllar boyunca sığındıkları dağlık bölgelerin hikâyesini anlatıyor. Bu, Kürtlerin defalarca karşılaştıkları bir senaryo; jeopolitik çıkarları değiştiğinde dış güçler onları terk etmeden önce koruma veya özerklik vaatleri verir.

Rojava projesinin kuzeydoğu Suriye’de çöküşüyle birlikte, bölgesel destekli Türkiye etkisinin Kürdistan hayalini sona erdirip erdirmediği sorusu gündemde.

Suriye’deki bu dönüşümü, bölgedeki son olayları anlamak için tarihsel bir bağlamda okumak gerekiyor.

Geçtiğimiz yıl mart ayında, Kürdistan’ın dört bölgesini temsil eden yetkililer, Diyarbakır’da buluştu. Toplantıda, ‘kolektif hafızada tarihsel baskılar ve Kürt devleti hayalleri’ gündeme geldi. 2025 yılı, Kürt hareketi için umut verici bir dönem olarak görülüyordu: Güney Kürdistan (Kuzey Irak) özerk yönetiminde istikrarlıydı; Kuzey Kürdistan (Güneydoğu Türkiye) ise Abdullah Öcalan’ın PKK ile Ankara arasındaki çatışmayı sona erdirmeye yönelik girişimini, Türkiye Kürtlerinin tüm haklarının tanınması açısından bir dönüm noktası olarak bekliyordu. Bu etkiyle Batı Kürdistan (Kuzey Suriye) da Beşşar Esed rejiminin çökmesini fırsat bilip kendi projesini ilerletmeyi umut ediyordu. Öte yandan Doğu Kürdistan (Kuzeybatı İran) hâlâ yakın vadede bir perspektife sahip değildi.

Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtler, 27 Şubat 2025'te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi çağrısının ardından, Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep eden bir gösteri düzenledi. (AP)

Bu tartışmalara katılanlar arasında oluşan büyük umutlar, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY) bölgesinin kaybedilmesiyle yerini hayal kırıklığına bıraktı. Suriye Kürtleri artık bir yandan Türkiye tehdidi, diğer yandan Ankara’nın müttefiki durumundaki Şam yönetimi arasında sıkışma riskiyle karşı karşıya.

İran’da devam eden gösteriler ise hem fırsatlar hem de zorluklar sunuyor. İran Kürt güçleri, örneğin İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDPİ), onlarca yıldır bu anı bekliyor; geçmişte İran Şahı ve İslam Devrimi rejimiyle çatışmalar yaşamışlardı. İran ve Türkiye’den Kürt milisler, İran-Irak sınırındaki Zagros Dağları’nın bir parçası olan Kandil Dağı’na sığınıyor. Burası hem Türk hava kuvvetleri hem de İran topçusu tarafından düzenli olarak bombardımana uğrayan engebeli bir bölge. Son dönemde İran insansız hava araçları (İHA) da Kandil Dağı üzerinde devriye yapmaya başladı.

Türkiye-İran kesişimi ve Kürt-Kürt rekabeti

Türkiye, sadece İsrail ve nükleer dosya üzerinden değil, kendi ulusal güvenliği açısından en büyük tehdit olarak gördüğü Kürtler konusunda da Tahran ile çıkarlarının kesiştiği bir alan bulmaya çalışıyor. Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Türk istihbaratı, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO), Kürt milislerin Kandil Dağı’ndan İran içine geçerek gösterilerden faydalanmayı denediği konusunda uyardı. Bu koşullar altında, sınırlı savaş kapasitesi ve dış güçlerden güvenilir bir destek olmaması nedeniyle Kürt milisler iki öncelikle hareket ediyor: Kuzey Suriye’de tamamen sona ermeyen bir tehdit ve Kuzeybatı İran’da henüz netleşmemiş bir fırsat.

Bu yeni dinamik, tarih boyunca tehlike karşısında bir araya gelmeye alışkın olan Kürt hareketinde kaygı yaratıyor. Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında bir çatışma olasılığının zirveye ulaştığı dönemde, Türkiye’de bir Kürt lider “Zor zamanlardan geçiyoruz” derken, Irak’taki bir Kürt lider, “Ulusal Kürt birliğinin ortaya çıkması bizim kurtuluşumuz olacak” ifadesini kullandı.

Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)Kürt lider Mesud Barzani, geçtiğimiz cumartesi günü Erbil vilayetinin Pirmam (Masif Selahaddin) şehrinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşmede (Kürdistan Demokrat Partisi – KDP)

Bugünkü gelişmeleri anlamak için Kürt hareketinin modern tarihine dair bir okuma yapmak gerekiyor. Burada gölgesini en çok hissettiren dinamik, Abdullah Öcalan ile Mesud Barzani arasındaki tarihsel rekabet. Bu rekabetin doğası, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2003’te Kürt sahnesinin önüne geçmesiyle değişti. Öcalan’ın barış girişimi ve mart ayında Diyarbakır’da Barzani temsilcisinin Öcalan’ın serbest bırakılması çağrısında bulunması gibi dolaylı uzlaşma adımlarına rağmen, bu iki tarihî liderlik arasındaki ilişki hâlâ doğrudan ve istikrarlı bir çizgiye oturmuş değil. SDG lideri Mazlum Abdi, örgütlenme ve saha yönetiminde yetkinliğini kanıtladı, ancak henüz Kürtlerin tarihî liderlik düzeyine ulaşacak bir meşruiyete sahip değil. Bu nedenle, Rojava’nın kaderinin kritik dönemeçlerinde, özellikle Beşşar Esed rejiminin düşüşü sonrası hem Barzani hem de Öcalan, Abdi’yi kendi taraflarına çekmeye veya karar sürecini etkilemeye çalıştı.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi ile görüştü. (Mazlum Abdi’nin X hesabı)

Abdullah Öcalan, PKK ile Türkiye hükümeti arasındaki barış sürecini, Suriye hükümeti ile SDG arasında bir uzlaşmayı kolaylaştırma önerisi üzerinden yürütmeye çalıştı. Bu süreçte Mesud Barzani devreye girdi; Ocak 2025’te Mazlum Abdi’yi Erbil’e davet ederek, Şam ile iletişim kanalları açmasını ve Türkiye sınırlarını güvence altına almasını tavsiye etti. Bu yaklaşım, 10 Mart’ta Ahmed eş-Şera ile Abdi arasında sağlanan anlaşmada sonuç buldu. Barzani son dönemde PKK milislerinin Suriye’den çekilmesini, çözüm sürecini kolaylaştıracak bir adım olarak önerdi; Öcalan ise Abdi’yi Suriye’nin resmi güçleriyle bütünleşmeye ikna edebileceğini savunuyor. Erdoğan hükümeti, PKK’nın Şera-Abdi anlaşmasını engellediğini vurgulayarak bu farklılığı siyasi avantaj olarak kullandı. Bu durum, Suriye Kürtleri arasında Öcalan’ın kaderiyle kendi meselelerinin bağlanmasına yönelik hoşnutsuzluğu artırdı; aynı zamanda Barzani, Amerikalıların SDG ile yürüttüğü müzakerelerde merkezi bir rol üstlendi. Tüm bu tehdit ve gerilimlere rağmen, Şera hükümeti ile SDG arasında açık bir savaş olasılığı sınırlı kaldı. Bunun başlıca nedenleri, Öcalan’ın barış girişimiyle Türkiye istihbaratı ile SDG arasında doğrudan ve daha önce benzeri görülmemiş iletişim kanalları açılması ve hem Türk hükümeti hem de PKK’nın, böyle bir savaşın Türkiye içindeki sonuçlarını iyi hesaplaması oldu.

Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)Diyarbakır’da Kürtler, Suriye güçlerinin ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgelerine girmesini protesto etti. (AFP)

Öcalan ile Türk hükümeti arasındaki müzakerelerde kilit rol oynayan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) Dış İlişkiler Komisyonu Eş Sözcüsü Ebru Günay, geçen yılın sonunda Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik saldırıları ‘uluslararası bir komplo’ olarak nitelendirdi. Günay, saldırıların Şera hükümeti ile İsrail arasında Paris’te imzalanan anlaşmanın hemen ardından gerçekleştiğini vurguladı. Günay, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ‘Şam İçişleri Bakanı gibi davrandığını’ ve Şera hükümetine büyük miktarda Türk zırhlı araç ve piyade tüfeği sevk edildiğini belirtti. Kuzeydoğu Suriye’de yaşananların Türkiye’deki barış sürecine etkisini de değerlendiren Günay, bunun ‘derin bir güvensizlik ortamı yarattığını ve bu sürecin Kürtlerin Türkiye içindeki siyasi konumunu da ellerinden alarak sonuçlanacağı algısını güçlendirdiğini’ ifade etti. Buna karşın Günay, Öcalan’ın barış girişiminin hâlâ aktif olduğunu ve Türk hükümetinin bu çerçevede çabalarını sürdürdüğünü vurguladı. Ancak ‘meclisteki işleyişin aksak veya yavaş olduğunu’ belirterek, PKK’nın tasfiyesi ve kalıcı barış koşullarının ancak ‘kararlı yasal düzenlemelerle’ mümkün olabileceğini söyledi.

2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)2 Şubat 2026’da hükümet güçlerinin girdiği Suriye’nin Haseke kentinde bir Kürt milis (AFP)

Sözler ve terk edilişlerle dolu bir tarih

Gerçekten de Kürtlerin özgürlük hayalleri zaman zaman şekilleniyor, ancak uzun sürmüyor. Özellikle üç yıl arayla yaşanan iki önemli tarih bu durumu gösteriyor: 1920’deki Sevr Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında bağımsız bir Kürdistan vaadi verirken; 1923’teki Lozan Antlaşması, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını görmezden gelerek modern Türkiye’nin sınırlarını pekiştirdi. 1946 yılında Kuzeybatı İran’da kurulan Kürt Mahabad Cumhuriyeti ise yalnızca 11 ay ayakta kalabildi. Moskova ile Tahran arasında sağlanan bir uzlaşma, Sovyet ordusunun Kuzeybatı İran’dan çekilmesine yol açtı.

Bunu takiben Kürtler için sürekli bir mücadele ve defalarca terk edilme döngüsü başladı. Soğuk Savaş’ın zirvesinde, 1975’teki Cezayir Anlaşması, ABD, İsrail ve İran’ın Irak Kürt ayaklanmasını desteklemeyi aniden bırakmasıyla sonuçlandı; karşılığında Bağdat, Şattü’l Arap’ın ortasını sınır olarak kabul etti. Bu adım, İran Şahı’nın Irak Kürtlerine desteğini çekmesine ve onları Saddam Hüseyin rejiminin insafına bırakmasına yol açtı.

 Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)Kamışlı’da Abdullah Öcalan’ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam (AFP)

Üniversite öğrencisiyken Marksist eğilimler taşıyan Öcalan, 1978’de PKK’yı kurdu. 1980’deki darbenin ardından Suriye’ye sığındı. Bu sırada Mesud Barzani, 1979’da Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) liderliğini devralmıştı. 1991 baharında Washington, Kürtleri Saddam Hüseyin rejimini devirmeye teşvik etti, ancak Irak sınırında konuşlanan ABD güçleri Kürtlerin kitlesel katliamlarını durdurmak için müdahale etmedi. Bu durum, Kürtler arasında Washington’a duyulan güvensizliğin başlangıcı oldu. 2017’de yapılan Kürdistan Bölgesi referandumu, Bağdat yönetiminin İran desteğiyle başlattığı askeri operasyonla etkisiz hale getirildi ve Mesud Barzani yönetimden uzaklaştırıldı. Öcalan ise Soğuk Savaş sonrası stratejik değerini kaybetti ve Hafız Esed rejiminin ekonomik zayıflığı, onu daha savunmasız bıraktı. 1998’de Ankara ile Şam arasında imzalanan Adana Anlaşması’nın ardından Suriye hükümeti PKK ile ilişkilerini kesti ve Türkiye’nin askeri tehditleri üzerine Öcalan’ı Suriye’den sınır dışı etti. Büyük başkentler Öcalan’a sığınma kapılarını kapatırken, Washington Irak ve Balkanlarla meşguldü; ABD’nin sessizliği Öcalan’ın 1999’da Kenya’da tutuklanmasına yol açan dolaylı bir onay anlamına geldi.

2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)2 Şubat 2026’da Suriye güçleri şehre girerken Haseke’nin dış mahallelerinde nöbet tutan iki SDG mensubu (AP)

Rojava rüyasının sonu

KDSÖY 10 yılı aşkın süre varlığını sürdürdü; geçici bir anayasa ve federasyon modeli benimsedi. Bu süre, Mahabad Cumhuriyeti’nin yalnızca 11 ay sürebilmesiyle kıyaslandığında oldukça uzun. SDG, Kürt mücadelesinin deneyimlerinden dersler çıkardı: kurumlar inşa etti, DEAŞ’a karşı savaştı ve uluslararası meşruiyet kazanmaya çalıştı. Ancak, karşılaştığı engel hâlâ aynıydı. Bu bir başarısızlık değil; Ortadoğu’nun yapısal gerçeği bu: hükümet dışı silahlı projeler, yalnızca büyük güçlerin temel çıkarlarıyla sürekli uyum sağladığında sürdürülebilir. SDG bu aşamaya ulaşamadı; çünkü özerklik, egemenlik olmadan yalnızca geçici bir durum.

Bu dönüşüm, romantik askeri yaklaşımlardan uzak, siyasi direnişe odaklanan bir gerçekçilik aşamasını temsil ediyor. SDG projesinin stratejik belirsizliği sona erdi: fiilen sağlanan özerklik ve dış koruma artık geçerli değil. Halkın kendi kaderini tayin hakkı, geri dönülmez haklar güvence altına alınmadan hayal olmaktan öteye gidemez. Bu durum, güç dengesini Şera hükümeti lehine ciddi şekilde değiştirdi. Anlaşma, yarı-federal yapıyı sona erdiriyor, kültürel varlığı ve yerel nüfuz hedeflerini düşürüyor. Cumhurbaşkanı Şera’nın çıkardığı kararname ile Kürtlerin bazı haklara kavuşması tarihî bir adım olsa da bu adım, Araplar ve Kürtler arasında Suriye’de yeni bir tarih sayfası açmak yerine daha çok Amerikalıları memnun etmeye yönelik görünüyor.

Son gelişmeler, Rojava projesi açısından en büyük darbe değil. Projenin ilk kaybı, 2018’de Türkiye’nin Afrin’deki Kürt çoğunluklu sınır bölgesine yönelik askeri operasyonuyla yaşandı. İkinci kırılma noktası ise 2019’da Türkiye’nin Tel Abyad ve Resulayn gibi sınır şehirlerini ele geçirdiği operasyon oldu. Bu hamle, KDSÖY’nin önceden birbirine bağlı sınır bölgelerini parçaladı.

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına yanıt olarak 11 Temmuz 2025’te Kandil Dağı’nda düzenlenen silah bırakma töreninden (AFP)

Son bölüm

Son dönüşüm en öngörülebilir olan oldu. SDG’nin Deyrizor ve Rakka’daki demografik ağırlığı ve coğrafi kontrolü abartılmıştı; kabilelerin sadakatlerini değiştirmesiyle bu rol sona erdi. Bu nedenle, ABD’nin çekilmesi dramatik bir etki yaratmadı; durum, Haseke’deki son cephede daha kritik olabilirdi. 2018’in mayıs ayında Trump’ın Suriye’den ani çekilme kararı sonrası, SDG Moskova’ya yöneldi. Washington’daki bürokratlar çekilme kararından geri adım atsa da Pentagon SDG’ye Moskova ile yakınlaşmalarının ABD desteğinin bırakılması anlamına geleceğini bildirdi. O dönemde, Washington’ın SDG’den tamamen vazgeçme fikri olgunlaşmamıştı; ancak Esed rejiminin çöküşü süreci hızlandırdı.

Irak’ın işgali ve DEAŞ’ın yükselişi, Irak Kürtlerinin özerklik kazanma fırsatlarını artırdı. Ancak 2017’deki Kürdistan referandumu karşısında ABD’nin sessizliği, başarılı olma ihtimalini sona erdirirken, Irak’taki Amerikan rolünü ve Saddam rejiminin düşüşünden sonra Kürtlerin elde ettiği kazanımları zedelemedi. Suriye deneyimi ise farklıydı: ABD, Suriye’de aktif bir rol üstlenmek istemedi. Amerikalılar, Kürtleri DEAŞ ile mücadele ve Moskova’nın Suriye’de kontrolü ele geçirmesini engellemek için kullandı; DEAŞ tehdidi sona erip Rusya çekilince, Washington açısından Kürtlerin rolü de tamamlandı.

Amerikalılar, şiddetin patlak vermemesi ve Haseke’ye yaklaşılmaması koşuluyla yeşil ışık yaktı; Moskova ise Kamışlı’daki üssünü tamamen boşalttı. Mazlum Abdi mesajı anladı.

Suriye’deki bir Kürt yetkili Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, Amerikalıların tutumundaki değişimin, Şeyh Maksud mahallesi savaşında Beyaz Saray’ın kararını netleştirmesiyle başladığını belirtti. Yabancı devlet koruması, özellikle Amerikan hava desteği çekildiğinde, Kürtler savunmasız hale geliyor. Tarihsel olarak Kürt hareketleri, rejimlerin çöküşünde devrimci anlar ve devletlerin otoritesini yeniden tesisinde hayatta kalma anları arasında gidip geliyor. Suriye’deki bu anlaşma, Kürtlerin varoluş mücadelesinden, hayatta kalma safhasına geçişini işaret ediyor; hedefler yok olmuyor, sadece istikrar dönemine giriyor.