Ukrayna ordusu komutanının görevden alınmasının arkasında ne var?

Valeriy Zalujni’nin Kiev'in Londra Büyükelçisi görevini kabul ettiğine dair haberler yayılırken, gözlemciler toplumdaki bölünme konusunda uyardı.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ve Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı Valeriy Zalujni bir eğitim merkezini ziyaret ederken. (AFP)
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ve Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı Valeriy Zalujni bir eğitim merkezini ziyaret ederken. (AFP)
TT

Ukrayna ordusu komutanının görevden alınmasının arkasında ne var?

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ve Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı Valeriy Zalujni bir eğitim merkezini ziyaret ederken. (AFP)
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ve Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı Valeriy Zalujni bir eğitim merkezini ziyaret ederken. (AFP)

Sami İmare

Rusya'nın Ukrayna'daki askeri operasyonu başlatmasının ikinci yıldönümü olan 24 Şubat 2022'ye yaklaşırken, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı Valeriy Zalujni'yi görevden alma niyetini ilk kez net bir biçimde açıkladı. İtalyan Rai 1 televizyon kanalına konuşan Zelenskiy, bir süredir ‘sadece orduyla sınırlı kalmayıp devletin liderliğini de kapsayacak’ değişiklikler yapmayı düşündüğünü söyledi.

Görevden alma nedenleri

Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik askeri operasyonunun başlamasından bu yana ordu ile hükümet arasındaki gerilim dayanılmaz boyutlara ulaştı. Bu, Zalujni'nin geçen yılın kasım ayında İngiliz The Economist dergisine yaptığı ve askeri cephedeki durumun ‘çıkmaza ulaştığını’ itiraf ettiği konuşmasıyla doruğa ulaştı. Ukraynalı yetkililer, çatışmaların yavaş yavaş sürekli bir siper savaşına dönüşmesi ve bunun Zelenskiy'nin temkinli hareket etmesine neden olması gerekçesiyle Zelenskiy'nin Zalujni ile ilgili hayal kırıklığının geçen yıl daha da derinleştiğini söyledi.

Zalujni'nin askerler ve subaylar arasında saygı duyulan bir isim olduğu göz önüne alındığında, Rusya'nın neredeyse tüm doğu cephesi boyunca devam eden taarruzu karşısında ordu komutanını değiştirmenin bazı riskler taşıdığını söyleyenler var. Onun görevden alınması, Rusya ile silahlı çatışmanın başlamasından bu yana askeri liderlikte meydana gelen en önemli değişiklik olacak.

Rusya Bilimler Akademisi Güvenlik Araştırmaları Merkezi'nde araştırmacı olan Konstantin Blokhin, Lenta.ru internet sitesine verdiği röportajda, “Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı Valeriy Zalujni'nin siyasi kişiliğini bir tehdit olarak gördüğünü” söyledi. Zalujni'nin The Economist'e konuşması ve bu yılın mart ayında yapılması planlanan Ukrayna başkanlık seçimlerinde Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy'nin ana rakibi olarak ortaya çıkmasına değinen Blokhin, Zelenskiy’nin daha çekici ve popüler bir rakipten hızla kurtulma arzusuna benzer bir şeye dikkat çekti. Zira Zalujni’nin siyasi karizması, Zelenskiy’nin siyasi geleceği için bir tehdit oluşturabilir.

Gözlemcilerin tartıştığı diğer nedenler arasında, Ukrayna ordusunun yeteneklerine ilişkin farklı tahminlerin yanı sıra, Ukrayna'nın kaybettiği topraklarla ilgili olarak Zelenskiy ile Zalujni arasında bir ‘çatışmanın’ patlak vermesine ilişkin bildirilenler yer alıyor. Bunların başında Zalujni'nin “büyük bir yanılsama” olarak nitelendirdiği ‘1991 sınırlarına dönüş hayalini’ gerçekleştirmek için gerekli askeri yeteneklere sahip olmak geliyor. Ayrıca Zalujni, ‘askeri seferberlik’ sürecinin büyük zorluklarla ilerlediği göz önüne alındığında, Zelenskiy'nin gerçekçi bulmadığı yarım milyona yakın askeri harekete geçirme ihtiyacını duyurdu.

Zalujni, askeri meselelerdeki eğilimler hakkındaki düşüncelerini ve Ukrayna'nın Rusya ile çatışmada zaferine giden yolu belirleme girişimini açıkladı. Zalujni, bu konuyla ilgili olarak şunları söyledi:

Sadece Kiev artık müttefiklerinden aldığı askeri ve maddi desteğe güvenemediği için değil, aynı zamanda sert uluslararası yaptırımlara rağmen Rus askeri-endüstriyel kompleksinin üretimini engellemediği için durum çok daha karmaşık hale geldi.

Zalujni, insansız hava araçlarının (İHA) önemini vurguladı. Bunların “çatışmanın gidişatını değiştirdiğini ve düşmanın ekonomik yeteneklerini baltaladığını” belirtti. Düşüncelerini bir tür manifestoya dönüştüren Zalujni, Ukrayna ordusunu savaşın bir sonraki aşamasına hazırlamak için ‘organizasyonel değişiklikler ve yeniden teçhizat dahil’ beş aylık bir plan ortaya koydu. Düşmanlarının insan gücündeki üstünlüğü hakkında daha fazla ayrıntıya giren Zalujni, Ukraynalı yetkililerin ‘silahlı kuvvetlerin donatılması sorunlarını, popüler olmayan önlemlere başvurmadan çözemediğinden’ şikayet etti.

Olası alternatifler

Blokhin, bu tür değişiklikler nedeniyle Kiev ve Washington arasında siyasi çatışmaların patlak verme olasılığını yorumladı. Blokhin, bunun gerçekleşmeyeceğini, çünkü belirli kişilerden bağımsız olarak her durumda Ukrayna'nın başında ABD yanlısı bir figür olacağını söyledi. Bu figürlerin, Askeri İstihbarat Dairesi Başkanı Kirill Budanov gibi isimlerin Zalujni'ye alternatif olarak ortaya çıktığı bir dönemde, Zelenskiy'nin yakın çevresine bağlı diğer isimlerden de oluşabileceğini söyledi.

Independent Arabia, bu konuda Moskova'dan geçtiği bir önceki haberinde, bazı kamuoyu yoklaması kuruluşlarının Zalujni'nin popülaritesinin arttığı ve Ukrayna toplumunda geniş kapsamlı bir desteğe sahip olduğu yönündeki gözlemlerine atıfta bulundu. Diğer yandan Zelenskiy’nin görevden alınma ihtimaline ilişkin haberler, bazı muhaliflerinin eleştirilerine bile yol açtı. Bunlar arasında selefi, eski Devlet Başkanı Petro Poroşenko da var. Poroşenko, Zelenskiy’nin görevden alınmasının böyle kritik bir anda ulusal birliğe zarar vereceği ve Zelenskiy'nin karşı karşıya olduğu riskleri arttıracağı uyarısında bulundu. Poroşenko buna ek olarak, seferberlik güçlerinin tükenmiş olması nedeniyle Rusya'nın gerçekleştirdiği atılıma karşı seferberliğin yetersiz kalacağını da ifade etti. Gözlemciler hem yurtiçinde hem de yurtdışında gerçekleşen Rusya atılımları çerçevesinde belki de bu atılımın son olacağı tahmininde bulundu.

Budanov ve Kara Kuvvetleri Komutanı General Alexander Sersky gibi isimler, Zalujni’den boşalacak koltuk için konuşuluyor. Zelenskiy, her ne kadar değişim ve askeri kabiliyetlerin arttırılması arzusunu dile getirmiş olsa da henüz kararını açıklamadı. Bazı gözlemciler Budanov’un kendisini bu tür bir liderlik pozisyonunda denemediğini ve hevesli olmadığını söyledi.

Sersky, pek çok gözlemcinin tahminlerine göre gerekli deneyime sahip, ancak olaylara yaklaşımı yeni döneme göre değil, Sovyet dönemine göre şekilleniyor. Ayrıca herkes tarafından kabul görmüş güvenilir bir kişiliği de yok. Sersky, özellikle Artyomovsk (Bahmut) Savaşı'ndan sonra var olan güveni de kaybetti. Zira bu savaş sırasında bile bile çok sayıda asker kaybetti. Ayrıca Sersky’nin NATO ülkelerindeki meslektaşlarıyla ilişkileri çok da iyi değil. Meslektaşları, Zalujni’yi daha iyi tanıyor.

Dolayısıyla durum daha fazla çaba, azim ve mümkün olan en kısa sürede yapılacak iyi seçimler gerektiriyor. Zira destekçilerinin birçoğunun tahminlerine göre, Zelenskiy, cephede arzu edilen atılımı gerçekleştirmek için güvendiği bir ordu komutanına daha fazla ihtiyaç duyuyor.

Tahminler, önümüzdeki birkaç ayın çok zor geçeceğini gösteriyor. Öyle ki Rus saldırısına karşı savunma yapmak ve Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ni kritik durumlar için hazırlamak gerekiyor. Başkomutan değişikliğinin büyük stratejik değişikliklere yol açması da pek olası değil. Belki de Ukrayna yönetimi, Zalujni'nin The Economist dergisi sayfalarındaki son makalesinde çizdiği yolu izleyebilir. Zalujni'nin durumun çıkmaza girdiği yönündeki değerlendirmesinde işaret ettiği gibi asıl görev, seferberlikle ilgili erken kararlar almak, bunları pratikte uygulamak ve sivil liderlik ile askeri liderliğin birlik içinde olduğunu göstermektir.

Zalujni Ukrayna'nın İngiltere büyükelçisi mi oluyor?

Zalujni'nin görevden alınması konusunda dikkat çeken husus, Ukrayna siyasi sokağında Kiev yönetiminin, Zelenskiy'nin Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı'nı görevden alma niyetiyle ilgili haberleri yalanlamak için acele ettiği yönünde söylenenler oldu. Ukrayna Savunma Bakanlığı, ‘söylenti’ olarak nitelendirdiği bu haberi yalanladı. Ancak Zalujni'nin görevinden istifa edip Ukrayna'nın İngiltere Büyükelçiliği görevini üstlenmeyi kabul ettiği yönünde haberler çıktı. İktidardaki Halkın Hizmetkarı Partisi’nin Ukrayna Parlamentosu üyesi Yevgeniy Shevchenko, Ukrayna Küresel Stratejiler Enstitüsü Direktörü Vadim Karasev ile yaptığı görüşmede, “Zalujni, Ukrayna'nın İngiltere Büyükelçiliği görevini üstlenmeyi kabul etti” dedi. Rus TASS haber ajansının aktardığına göre, Shevchenko şu ifadeleri kullandı:

Elimdeki bilgiye göre Zalujni’nin İngiltere Büyükelçisi görevini kabul ettiğini söylemek istiyorum. Büyük bir olasılıkla oraya gidecek ve biz, büyükelçi olarak gönderilen kişilerin siyasi emekli olduğunu ve şimdiye kadar hiç kimsenin geri dönmediğini biliyoruz. Ukrayna'da böyle bir gelenek var. Bu nedenle burada Zalujni’nin taraftarlarını hayal kırıklığına uğratacağım

Bölünme tahminleri

Zalujni, henüz bu haberi doğrulayacak veya yalanlayacak bir açıklama yapmadı. İngiliz dergisi The Economist'e göre, bundan önce kendisinin bazen Ukrayna Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyi Sekreteri olarak atanacağı, bazen de Ukrayna hükümetinin danışmanı olarak atanacağı yönünde söylentiler yayılmıştı. İngiliz Financial Times gazetesine göre, Zelenskiy'nin son toplantılarında Zalujni'ye sunduğu teklif buydu. Shevchenko ayrıca şunu belirtti:

Zalujni, istifası veya görevden alınmasının ardından Ukrayna'nın Birleşik Krallık Büyükelçisi pozisyonunu reddederse, siyasi alanda başarılı olmak için büyük bir fırsata sahip olacak, büyükelçilik pozisyonunu kabul etmek ise onun siyasi kariyerinin çöküşü anlamına gelecektir.

Ukrayna Parlamentosu, bu bağlamdaki ihtimaller konusunda uyarıda bulundu. İhtimallerden biri bu tür hareketlerin Ukrayna toplumunun bölünmesine yol açabileceğidir. Kiev Belediye Başkanı Vitali Klitschko siyasi komplolara ve iç çekişmelere son verilmesi çağrısında bulundu. Dünya boks şampiyonu olarak sportif zaferler kazandığı yıllarda Almanya’da yaşadığı için Almanya ile yakın bağları olan Klitschko, emekliliğinden önce Meydan Hareketi ve Turuncu Devrim’in üçüncü dalgası ile siyasete yöneldi. Ukrayna Parlamentosu Ulusal Güvenlik, Savunma ve İstihbarat Komitesi Sekreteri Albay Roman Kostenko da Klitschko gibi bu sonuca vardı. Kostenko, Zelenskiy'nin Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı Zalujni’yi görevden almasının toplumda bölünmeye yol açabileceğini söyledi.



Rusya, Trump’ın Barış Konseyi’nin işleyişini ve BM Güvenlik Konseyi ile ilişkisini sorguluyor

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi oturumundan (Arşiv – Reuters)
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi oturumundan (Arşiv – Reuters)
TT

Rusya, Trump’ın Barış Konseyi’nin işleyişini ve BM Güvenlik Konseyi ile ilişkisini sorguluyor

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi oturumundan (Arşiv – Reuters)
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi oturumundan (Arşiv – Reuters)

Rusya bugün, ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi ile nasıl çalışacağını sorguladı. BM Güvenlik Konseyi, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana uluslararası barışın sağlanmasında merkezi bir rol üstleniyor.

Trump, Barış Konseyi’ni ilk kez eylül ayında, İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki savaşını sona erdirmeye yönelik planını açıkladığında önerdi. Daha sonra, konseyin yetkilerinin diğer küresel çatışmaları da kapsayacak şekilde genişletileceğini ve bu tür çabaların genellikle BM gözetiminde yürütüleceğini belirtti.

ABD, Barış Konseyi’nde BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyeleri arasında yer alan tek ülke konumunda bulunuyor. BM Güvenlik Konseyi’nin diğer dört daimî üyesi ise Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa.

Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın uluslararası kuruluşlardan sorumlu yetkilisi Kirill Logvinov, TASS haber ajansına verdiği demeçte, “Barış Konseyi tüzüğü, bu oluşumu sıklıkla etkisiz olduğu kanıtlanmış mekanizmaların yerine geçecek yeni bir uluslararası yapı olarak tanımlıyor” dedi.

Konseyin yetki alanı ifade edilirken hiçbir zaman Gazze Şeridi’ne değinilmediğini vurgulayan Logvinov sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu yaklaşımın, Barış Konseyi’nin BM ve Güvenlik Konseyi ile nasıl uyum içinde çalışacağı konusunda soru işaretleri oluşturduğu açık. BM Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliğin sağlanmasında dünyaca tanınan tek kurumdur.”

Rus yetkili, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in bugüne kadar Barış Konseyi toplantılarına davet edilmediğini hatırlatarak, bu konunun dikkat çektiğini belirtti.


İran-ABD görüşmelerinin üçüncü turu başladı

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi bugün üçüncü tur görüşmelere katılmak üzere otelinden ayrılırken basın mensuplarına selam verdi. (AFP)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi bugün üçüncü tur görüşmelere katılmak üzere otelinden ayrılırken basın mensuplarına selam verdi. (AFP)
TT

İran-ABD görüşmelerinin üçüncü turu başladı

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi bugün üçüncü tur görüşmelere katılmak üzere otelinden ayrılırken basın mensuplarına selam verdi. (AFP)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi bugün üçüncü tur görüşmelere katılmak üzere otelinden ayrılırken basın mensuplarına selam verdi. (AFP)

İran ile ABD arasında yürütülen dolaylı nükleer görüşmelerin üçüncü turu başladı. Taraflar, Tahran’ın nükleer programı etrafında süregelen anlaşmazlığı çözmeyi ve bölgede son dönemde artan askeri takviyelerin ardından yeni bir ABD saldırısını önlemeyi amaçlıyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, diplomatik heyetlerin Cenevre’deki Umman Büyükelçiliği’ne ulaşmasının ardından ABD heyetiyle mesaj alışverişi başlamadan önce Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi ile bir araya geldi.

Umman Dışişleri Bakanlığı ise el-Busaidi’nin sabah saatlerinde Cenevre’de ABD Başkanı’nın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner ile görüştüğünü açıkladı. Görüşmenin, halen devam eden İran-ABD müzakereleri kapsamında gerçekleştiği belirtildi.

Bu tur, geçen hafta yapılan temasların ardından Cenevre’de düzenlenen ikinci toplantı olma özelliğini taşıyor.

Umman Büyükelçiliği, görüşmede İran tarafının değerlendirme ve önerilerinin ele alındığını, ayrıca ABD müzakere heyetinin İran’ın nükleer programının temel unsurlarının ele alınmasına ve denetim boyutlarını kapsayan bir anlaşmaya ulaşılması için gerekli güvencelere ilişkin yanıt ve sorularının değerlendirildiğini açıkladı.

Açıklamada Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi’nin, çabaların yapıcı bir ruhla ve yoğun şekilde sürdüğünü belirttiği aktarıldı. El-Busaidi’nin, müzakerecilerin ‘benzeri görülmemiş’ ölçüde yeni fikir ve çözümlere açık olduğunu, adil ve sürdürülebilir güvencelere sahip bir anlaşmaya zemin hazırlamak için uygun koşulların oluşturulmaya çalışıldığını ifade ettiği kaydedildi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ise görüşmelerin yalnızca nükleer dosya ve Tahran’a yönelik yaptırımların kaldırılması konularıyla sınırlı olacağını açıkladı.

Bekayi, müzakerelerin odağının nükleer program olduğunu belirterek, İran’ın yaptırımların kaldırılmasını ve ‘nükleer enerjinin barışçıl kullanım hakkının’ teyit edilmesini talep edeceğini söyledi.

Bekayi, söz konusu tutumun müzakerelere arabuluculuk eden Umman Dışişleri Bakanı’na iletildiğini aktardı.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi dün akşam Cenevre’ye varışının ardından Ummanlı mevkidaşı ile bir araya gelmişti. Umman Dışişleri Bakanlığı’nın X platformundaki açıklamasında, iki bakanın ‘son gelişmeleri ve anlaşmaya varılması amacıyla İran tarafının sunacağı görüş ve önerileri’ ele aldığı belirtildi.

İran Dışişleri Bakanlığı ise Arakçi’nin görüşmede, İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer dosya ve ABD ile uluslararası yaptırımların kaldırılmasına ilişkin yaklaşım ve değerlendirmelerini sunduğunu bildirdi. Açıklamada, Tahran’ın İran halkının çıkar ve haklarını, ayrıca bölgesel barış ve istikrarı güvence altına almak amacıyla ‘sonuç odaklı diplomasi’ yürütme konusundaki kararlılığı vurgulandı.

tgtb
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi dün Cenevre’de İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile bir araya geldi. (İran Dışişleri Bakanlığı – Reuters)

Bölgesel düzeyde yürütülen yoğun diplomatik çabaların ardından Washington ile Tahran, İran’ın nükleer programı etrafında onlarca yıldır süren krizi sona erdirmek amacıyla bu ay müzakereleri yeniden başlattı. ABD, bazı Batılı ülkeler ve İsrail, programın nükleer silah geliştirmeyi hedeflediğini savunurken, Tahran bu iddiaları reddediyor.

İran, görüşmelerin yalnızca nükleer dosyayla sınırlı tutulmasında ısrar ediyor. Buna karşılık ABD’li ve Batılı yetkililer, Tahran ile yapılacak herhangi bir anlaşmanın balistik füze programı ile silahlı gruplara verilen desteği de kapsaması gerektiğini belirtiyor.

ABD Başkanı Donald Trump, salı günü Kongre’de yaptığı Birliğin Durumu konuşmasında İran’a yönelik olası bir saldırının gerekçelerine kısaca değinerek, krizin diplomatik yollarla çözülmesini tercih ettiğini ancak Tahran’ın nükleer silah edinmesine izin vermeyeceğini söyledi.

Trump, geçen hafta yaptığı açıklamada ise 1979 Devrimi’yle Şah rejiminin devrilmesinden bu yana iktidarda bulunan mevcut yönetimi kastederek İran’da rejim değişikliğinin ‘olabilecek en iyi şey’ olacağını savundu. “Bir anlaşmaya varmalıyız, aksi takdirde sonuçları çok acı olur” diyen Trump, “Bunun (askeri bir saldırının) olmasını istemiyorum. Bir anlaşmaya ulaşmak zorundayız” ifadelerini kullandı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da pazar günü yaptığı açıklamada, herhangi bir anlaşmanın İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun tamamının ülke dışına çıkarılmasını sağlaması gerektiğini belirtti.

Trump, İran’a yönelik baskıyı artırma amacıyla bölgeye savaş uçakları, uçak gemisi taarruz grupları, muhrip ve kruvazörler konuşlandırdı.

Görüşmelerin odağında İran’ın nükleer programı yer alırken, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Tahran’ın balistik füze programını müzakere etmeyi reddetmesinin ‘büyük bir sorun’ olduğunu ve bunun er ya da geç ele alınması gerekeceğini söyledi. Rubio, söz konusu füzelerin ‘yalnızca ABD’yi vurmak için tasarlandığını’ ve bölgesel istikrar için tehdit oluşturduğunu ifade etti.

Rubio dün gece geç saatlerde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Nükleer program konusunda ilerleme sağlayamazsak, balistik füze dosyasında ilerleme kaydetmek de zor olacak” dedi.

İran’a iç ve dış baskı

ABD, 2003’teki Irak işgalinden bu yana Ortadoğu’daki en büyük askeri yığınaklarından birini gerçekleştirerek bölgeye geniş çaplı güç konuşlandırdı. Bu durum, daha geniş çaplı bir çatışma ihtimaline ilişkin endişeleri artırıyor. Geçtiğimiz haziran ayında ABD, İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırılarda İsrail’e katılmış; Tahran ise yeni bir saldırı halinde sert karşılık vereceğini açıklamıştı.

Trump 19 Şubat’ta yaptığı açıklamada, İran’ın 10 ila 15 gün içinde bir anlaşmaya varması gerektiğini belirterek, aksi halde ‘ağır sonuçlarla’ karşılaşacağı uyarısında bulundu.

Arakçi ise salı günü yaptığı açıklamada, Tahran’ın adil ve hızlı bir anlaşma istediğini söyledi ancak İran’ın barışçıl nükleer teknolojiye sahip olma hakkından vazgeçmeyeceğini yineledi. Washington, İran topraklarında uranyum zenginleştirilmesini nükleer silah geliştirilmesine giden potansiyel bir yol olarak değerlendiriyor.

Reuters’ın pazar günü yayımladığı habere göre Tahran, yaptırımların kaldırılması ve uranyum zenginleştirme hakkının tanınması karşılığında yeni tavizler öneriyor. Ancak ajansa konuşan üst düzey bir yetkili, tarafların ABD’nin katı yaptırımlarının kapsamı ve hangi sırayla hafifletileceği konusunda dahi ciddi görüş ayrılıkları yaşadığını belirtti.

İç siyasette ise İran Dini Lideri Ali Hamaney, 36 yıldır süren yönetimi boyunca en ciddi krizlerden biriyle karşı karşıya bulunuyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, Hamaney’in 2000’li yılların başında kitlesel yıkım silahlarını yasaklayan bir fetva verdiğini belirterek, bunun ‘Tahran’ın nükleer silah üretmeyeceğini açıkça gösterdiğini’ ifade etti.

İran yönetimi, nükleer programının 1970 yılında imzalanan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması çerçevesinde sınırlandırıldığını ve programın sivil nükleer faaliyetleri kapsadığını, atom silahlarından vazgeçildiğini ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile iş birliği yapıldığını vurguluyor.

UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi’nin de müzakereler sırasında Cenevre’de bulunması ve taraflarla görüşmeler yapması bekleniyor; Grossi geçen hafta da benzer görüşmeler gerçekleştirmişti.

Bununla birlikte UAEA denetçileri tarafından haziran ayında yapılan son ziyarette kaydedilen ve İsrail ile ABD saldırılarından önce yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş 400 kilogramdan fazla uranyum stokunun akıbeti halen belirsizliğini koruyor.


Caydırıcılık ile genişleme arasında Çin'in nükleer gücü: Mao'nun doktrininden New START sonrası dengelere

Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)
TT

Caydırıcılık ile genişleme arasında Çin'in nükleer gücü: Mao'nun doktrininden New START sonrası dengelere

Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)
Stratejik Saldırı Grubu, Çin'in Pekin kentinde İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen askeri geçit töreninde DF-5C nükleer füzelerini sergiledi, 3 Eylül 2025 (Reuters)

Charbel Barakat

Mao Zedong, 1946 yazında, Japonya'ya atom bombası atılmasından sadece bir yıl sonra, atom bombasını askeri kullanışlılığından ziyade siyasi gücüne atıfla ‘kağıttan kaplan’ olarak nitelendirdi. Bunun üzerine Çin, yirmi yıl içinde savaşmak için değil, herhangi bir nükleer tehdide karşı garantili bir caydırıcılık sağlamak için nükleer silah edinmeye karar verdi. Pekin, o tarihten beri potansiyel bir saldırıdan sonra hayatta kalma yeteneğine vurgu yaparak, minimum caydırıcılık ve ilk kullanan taraf olmama ilkesine dayanan bir nükleer doktrin oluşturdu.

Bugün, bu durumun ironisi dikkati çekiyor. Çin bu doktrine bağlılığını teyit ederken, Batı'nın tahminleri füze tesislerinin hızla genişlediğini ve nükleer kapasitesinin arttığını gösteriyor. Bu da “Pekin hala Mao'nun zihniyetiyle nükleer düşünceye sahip mi, yoksa süper güç olarak yükselişi ona farklı bir doktrin mi dayatıyor?” şeklindeki eski soruyu yeni bir biçimde gündeme getiriyor. Bu soru, Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun kapsamlı modernizasyon projesi çerçevesinde özellikle önem kazanıyor.

Bu soru, ABD ile Rusya arasında nükleer silahlarını sınırlayan son ikili anlaşma olan New START anlaşmasının 5 Şubat 2026'da sona ermesinden sonra daha da önem kazandı. ABD Başkanı Donald Trump, Vladimir Putin'in anlaşmayı bir yıl uzatma teklifini reddetti ve Çin'in yeni stratejik silah azaltma anlaşmasına dahil edilmesini talep etti, ancak Pekin bu talebi şiddetle reddetti.

Ancak, çok kutupluluğa geçişin daha gerçekçi hale gelmesiyle birlikte büyük güçler arasındaki rekabetin yeniden başlaması, Soğuk Savaş döneminde ortaya çıkan ve ikili dengeye dayanan silah kontrol sisteminin çeşitli yönlerine zorluklar getirirken, anlaşmanın sona ermesi daha geniş kapsamlı bir soruyu gündeme getiriyor. Bu sistem, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra da farklı derecelerde olmakla birlikte, neredeyse otuz yıl boyunca yürürlükte kaldı.

Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin ardından nükleer silahlarını geliştirmeye ve modernize etmeye giderek daha fazla odaklanması ve nükleer silah kullanımını daha esnek hale getirmek için doktrinini değiştirme girişimi, bu değişiklikler ABD'nin nükleer stratejisine doğrudan meydan okuyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD’li analistler, ülkelerinin nükleer stratejisinin tek bir düşman, yani Sovyetler Birliği'ne karşı tasarlanmış olduğunu ve aynı anda birden fazla düşmanla başa çıkamayacağı konusunda uyarıyorlar. Pekin ve Moskova arasında artan koordinasyon, durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Analistler, eski silah kontrol rejiminin üç büyük nükleer gücün gerçekliğiyle başa çıkma yeteneğini sorguluyorlar. Ortaya çıkan karmaşıklıklar göz önüne alındığında, olası herhangi bir anlaşmanın daha kırılgan olacağını ve yeni bir nükleer çağın başlangıcını getireceğini düşünüyorlar.

Travma ile şekillenen nükleer doktrin

Çin'in nükleer doktrini, tarihi olarak Amerikan ve Rus doktrinlerinden temel bir açıdan farklılık gösteriyor. Çin'in düşüncesine göre nükleer silahlar bir savaş aracı olarak değil, savaşı önlemek için bir siyasi araç olarak tasarlandı. Pekin, 1964 yılındaki deneyden sonra ‘atom bombasını ilk kullanan taraf olmama’ ilkesini ilan etti. Bunu da ‘asgari caydırıcılık’ kavramıyla ilişkilendirdi. Yani olası bir saldırıdan sonra misilleme yapma yeteneğini garanti eden sınırlı ama güvenilir bir silah cephanesi bulundururken, sadece sayısal dengeyi sağlamakla kalmayıp, yanıt verme yeteneğini de garanti altına almak için füzelerin ve komutanın stratejik yapısını koruyor.

dfvgt
Pekin'deki bir antika pazarındaki tezgahta, komünist Çin'in kurucusunun 130’uncu doğum gününü anmak için sergilenen Çinli komünist lider Mao Zedong'un fotoğrafları, 26 Aralık 2023 (AFP)

Bu ideoloji, Çin'in güvenlik bilincini şekillendiren bazı şokların arından 1945 yılında ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki'yi bombalaması, 1950'lerde Tayvan Boğazı krizleri sırasında Washington'ın nükleer silah kullanma tehdidi, 1959'da Sovyetler ile ilişkilerin kesilmesi ve Sovyet nükleer uzmanlarının geri çekilmesi, 1969'da Ussuri Nehri'ndeki sınır çatışmaları sırasında Sovyetlerin sınırlı bir nükleer saldırı düzenleyeceği korkusu.

Mao, atom bombasını ‘kağıttan kaplan’ olarak görüyordu. Ancak hiçbir büyük gücün Çin'i nükleer silahlarla şantaj yapmaması için bu silaha sahip olmanın gerekli olduğunu düşünüyordu.

Böylece Çin'de bir paradoks ortaya çıktı Böylece Çin'de bir paradoks ortaya çıktı: Mao, atom bombasını ‘kağıttan kaplan’ olarak görüyordu. Ancak hiçbir büyük gücün Çin'i nükleer silahlarla şantaj yapmaması için bu silaha sahip olmanın gerekli olduğunu düşünüyordu. Bu da atom bombasını ilk kullanan taraf olmama politikası ile güvenilir sınırlı caydırıcılık üzerine kurulu bir doktrinin ortaya çıkmasına neden oldu. Daha sonra, hızlı fırlatma yerine kesin misillemeyi sağlamak için tepki kabiliyetinin hayatta kalabilir olmasına odaklanılmaya başlandı. Bugün, bu doktrin Çin'in nükleer politikalarını yönlendiren çerçeve olmaya devam ediyor ve minimum caydırıcılık ilkesini koruyarak ve sayısal eşitlik yarışına girmeden, silahların kademeli olarak genişletilmesini meşrulaştırıyor.

Çin Dışişleri Bakanlığı Silah Kontrolü Genel Müdürü Sun Xiaobo, geçtiğimiz ekim ayında düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) toplantısında, “Çin'in nükleer politikası istikrarlı ve tutarlıdır ve kendini savunma doktrinine dayanıyor. Bu doktrin uyarınca Çin, ilk kullanma hakkından ve herhangi bir silahlanma yarışına katılmaktan kaçınmayı ve ulusal güvenliği için gerekli olan minimum düzeyde silahlanmayı sürdürmeyi taahhüt ediyor” ifadelerini kullandı.

edfv
Birinci nesil JL-1 balistik füze, Japonya'ya karşı kazanılan zaferin ve II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80’inci yıldönümünü kutlayan askeri geçit töreninde, Pekin'deki Tiananmen Meydanı'nda bir nükleer denizaltından fırlatıldı, 3 Eylül 2025 (AFP)

Sun Xiaobo, silah kontrolü çabalarının bir ülkenin diğerine üstünlüğünü artırmaya değil, herkesin güvenliği ilkesine dayandırılması gerektiğini ve en büyük silah cephanelerine sahip ülkelerin, somut ve doğrulanabilir bir şekilde nükleer cephanelerini azaltma ve yeni müzakerelerden önce küresel caydırıcılık istikrarını sağlama konusunda temel bir sorumluluğu olduğunu belirtti.

En hızlı büyüyen silah cephanesi

2025 yılında yayınlanan rakamlara bakıldığında, Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü ve Atom Bilimcileri Bülteni, Çin'in 500 ila 600 nükleer savaş başlığına sahip olduğunu tahmin ederken, Rusya'nın yaklaşık 5.580 ve Amerika Birleşik Devletleri'nin yaklaşık 5 bin 240 nükleer savaş başlığına sahip olduğunu öngörüyor. Aynı kaynağa göre Çin'in kullanıma hazır 24 ila 60 nükleer savaş başlığı varken, Rusya'nın yaklaşık bin 580 ve Amerika Birleşik Devletleri'nin bin 740 savaş başlığı bulunuyor. Bu da Çin'in silah cephanesinin büyüklüğü ve fiili saldırı kapasitesinin Washington ve Moskova'nınkinden hala onlarca kat daha küçük olduğu anlamına geliyor.

Ancak Amerikalılar, 14 yılda iki katına çıkan Çin'in nükleer silahlarının büyüme hızından endişe duyuyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in 2012 tarihinde iktidara gelmesinden bu yana, silahların sayısı yaklaşık 260 savaş başlığından yaklaşık 600'e çıkarak dünyanın en hızlı büyüyen silahları haline geldi. ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) Çin'in askeri gücü hakkındaki son yıllık raporunda, Çin'in nükleer silahlarının 2030 yılına kadar bini aşacağı tahmin ediliyor.

ABD’li kaynaklara göre Çin'in nükleer modernizasyonu sadece savaş başlığı sayısını artırmakla sınırlı kalmamış, aynı zamanda Sincan ve Gansu'da yüzlerce kıtalararası füze silosunun inşası ve DF-41 çoklu savaş başlıklı füzesinin hizmete sokulmasını da içeriyor. Ayrıca, karayolları ve demiryollarındaki mobil fırlatma platformlarına ek olarak, JL-3 füzeleriyle donatılmış Jin sınıfı balistik füze denizaltılarının konuşlandırılması da gerçekleştirildi.

Bu bağlamda, Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Nükleer Politika Programı ve Çin Programı'nın kıdemli üyesi Tong Zhao, Çin'in nükleer silahlanmaya devam etmesinin, ABD'nin New START anlaşmasının süresinin dolmasına izin verme kararının ve Washington'un mevcut füze sistemlerine ek savaş başlıkları yükleyerek nükleer kapasitesini genişletme seçeneğini yeniden kazanma kararının arkasındaki ana itici güçlerden biri olduğunu söylüyor.

Zhao, asıl endişe kaynağının artık Rusya değil, özellikle Tayvan gibi sıcak noktalarda ABD'nin askeri hakimiyetine meydan okuma kapasitesi ve niyeti olan Pekin olduğunu ve bunun Washington ile Pekin arasında doğrudan ve tehlikeli bir çatışmaya yol açabileceğini ekliyor.

rfgf
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da Çin Devlet Başkanı ile video görüşmesi öncesinde, 4 Şubat 2026 (AFP)

Öte yandan People's Daily gazetesine bağlı Global Times'ın milliyetçi siyasi yorumcusu Hu Xijin, Çin'in cephaneliğinin genişlemesinin temelde savunma amaçlı olduğunu düşünüyor. Hu Xijin, bin nükleer savaş başlığına sahip olsa bile Çin'in silahlarının ABD'ninkine kıyasla küçük olduğunu, ancak ilk saldırıdan sağ çıkma kabiliyetinin Çin'e ABD'nin nükleer tehdidine karşı etkili bir caydırıcılık sağladığını ve savunma pozisyonunu güçlendirdiğini vurguladı. Hu Xijin’e göre Washington, Çin'in nükleer caydırıcılığına karşı koyamayacağını düşünüyorsa, bu endişe gerçekçi olmayan hırsların bir yansıması ve nihayetinde kendi eylemlerinin bir sonucudur.

Jeopolitik rekabet ve Tayvan

Çin dosyasını takip eden birçok Çinli yetkili ve uzman, Pekin'in nükleer kapasitesini güçlendirmesinin, ABD'nin stratejik çevreleme politikasına ve Çin'in ekonomik ve askeri yükselişini kısıtlama girişimlerine bir yanıt olduğu kadar, ABD'nin füze savunma sistemlerinin konuşlandırılmasına, hassas konvansiyonel saldırılara ve ABD'nin Çin liderliğini ve diğer hayati noktaları hedef alma kabiliyetine, ayrıca herhangi bir saldırıdan sonra yanıt verme ihtiyacına bir yanıt olduğunu savunuyorlar.

Pekin ayrıca, nükleer kapasitenin geliştirilmesinin ABD'nin ‘nükleer şantaj’ yapmasını engellediğini ve Çin'e Tayvan konusunda daha fazla manevra alanı sağladığını, adayı zorla yeniden birleştirmeye karar vermesi halinde olası nükleer tehditlere veya müdahalelere karşı koyma kabiliyetini artırdığını düşünüyor.

Bu gelişme, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin geçtiğimiz ocak ayında yayınlanan Ulusal Savunma Stratejisi'nde açıkça belirtildiği gibi nükleer kapasite geliştirmeye kararlı göründüğü bir dönemde yaşanırken Trump'ın, ikinci başkanlık döneminin başında Şi Cinping ile Güney Kore'de ilk kez bir araya gelmek üzere yola çıktığı geçtiğimiz yılın ekim ayında, 33 yıl sonra ilk kez nükleer denemelerin yeniden başlatılmasını emrettiğini duyurduğunu hatırlatmakta fayda var.

Yeni uluslararası düzen

Çin'in nükleer programının, önümüzdeki ay Trump ve Şi arasında yapılacak toplantının gündeminde yer alıp almayacağı henüz belirsizliğini koruyor. Tong Zhao, Pekin'in öncelikle Trump yönetiminin, yakın zamanda yayınlanan ulusal güvenlik ve ulusal savunma stratejilerinde yansıtıldığı gibi, ideolojik çatışma ve stratejik çevreleme politikasından gerçekten uzaklaşıp uzaklaşmadığını ve bu eğilimin devam edip etmeyeceğini netleştirmek istediğini düşünüyor. Tong’a göre bu konu netleşene kadar Çin, ciddi silah kontrol görüşmelerine katılma konusunda temkinli davranmaya devam edecek.

Washington’ın belirsiz niyetleri ve ortaya çıkan uluslararası düzen ile Pekin'in bu düzen içindeki yeri hakkındaki belirsizlikler göz önüne alındığında, ABD'nin Çin'in nükleer silahlarını sınırlama çağrıları, tutarlı bir nükleer silahların yayılmasını önleme politikasından çok, siyasi bir baskı taktiği olarak görünüyor. Bu da Pekin'in, özellikle Trump’ın ziyareti olumlu sonuçlar verirse, keşif amaçlı müzakerelere katılma olasılığına rağmen, silahlarını azaltma taahhüdünde bulunmaya son derece isteksiz kalacağı anlamına geliyor.