Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Irak İstihbarat Servisi, Humeyni'ye Necef'te suikast düzenlenmesini önerdi, ancak Saddam Hüseyin ‘Irak’ın konuğuna’ ihanet etmeyi reddetti

Irak’ın ‘Baas’a bağlı’ İstihbarat Servisi’nin eski ABD masası şefi Salim el-Cumeyli, Irak istihbaratının eski defterlerini Şarku’l Avsat için açtı (1)

Salim el-Cumeyli
Salim el-Cumeyli
TT

Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli Şarku'l Avsat'a konuştu: Irak İstihbarat Servisi, Humeyni'ye Necef'te suikast düzenlenmesini önerdi, ancak Saddam Hüseyin ‘Irak’ın konuğuna’ ihanet etmeyi reddetti

Salim el-Cumeyli
Salim el-Cumeyli

Saddam Hüseyin'in Irak İstihbarat Servisi tarafından kendisine karşı suikast düzenlenmesi önerilen Humeyni'yi Necef'te kaldığı süre boyunca ‘Irak'ın konuğu’ olduğu için reddettiği ve Humeyni’nin böylece suikasttan kurtulduğu doğru mu? Humeyni'nin Paris'te Saddam Hüseyin’in temsilcisine söylediği bir cümle, onu Şah'ın halefi olacak adamla bir arada yaşamanın imkansız olduğuna ikna etti mi? Peki Tahran'da Velayet-i Fakih liderinin eline ulaşan patlayıcının ve rejimin önde gelenlerine düzenlenen bombalı saldırıların arkasında hangi hikayeler var?

Saddam Hüseyin rejimi ile El Kaide lideri Usame bin Ladin arasında Kuveyt'in işgalinden sonra başlayan temasların arkasındaki gerçek neydi? Onlara kim arabuluculuk yaptı? Peki, ya 1993 yılında New York'ta Dünya Ticaret Merkezi'ne düzenlenen saldırıya katılan, Irak'ta uzun süre tutuklu kalan ve ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgali sonrasında hapishaneden kaybolan Abdurrahman Yasin’e ne oldu?

Dönemin ABD Başkanı George W. Bush’a yönelik suikast girişimi ne kadar ciddiydi? Tuzağa düşerek Süveyş Kanalı'nın kapanmasına yol açan geminin gerçek hikayesi neydi? François Mitterrand'ın eşi Danielle Mitterrand, Irak İstihbarat Servisi’nin bombalı suikast girişiminden nasıl kurtuldu? Saddam Hüseyin’in dostu Fransa'nın eski cumhurbaşkanlarından Jacques Chirac’a gönderilen Paris metrosu çantalarında ne vardı? Saddam aynı çantalardan dönemin Pakistan Başbakanı Benazir Butto'ya da gönderdi mi? Saddam Hüseyin’in Lübnan eski Cumhurbaşkanı General Mişel Avn'ın desteğiyle Hafız Esed'i ve Libya’da muhalefeti destekleyerek, Muammer Kaddafi'yi cezalandırma kararının arkasındaki nedenler neydi?

Irak İstihbarat Servisi’nin kendisini korumayı önermesinin ardından Iraklı Şii dini otorite Muhammed Bakır es-Sadr'ın idam edilmesi, İstihbarat Servisi’ni gerçekten şaşırttı mı? Peki, Ürdün’ün aldığı güvenlik önlemlerinin kendisine yaklaşılmasını engellediği ve böylece Irak İstihbarat Servisi’nin suikast ekibinin Bağdat'a hayal kırıklığıyla döndüğü Hüseyin Kamil ile ilgili ne olmuştu? Bağdat'tan Londra'ya gönderilen zehirli yüzüğün ve bir diplomatın çantasında gelen kesilmiş kafaların arka planındaki olay neydi?

Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli’nin, Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e röportaj verdiği sırada çekilmiş bir fotoğrafı
Iraklı eski istihbarat yetkilisi Cumeyli’nin, Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e röportaj verdiği sırada çekilmiş bir fotoğrafı

Tüm bunlar ve diğer pek çok soru onlarca yıl boyunca cevapsız kaldı. Ancak bir gazeteci olarak cevapsız bekleyen bu sorular beni rahatsız ediyordu. Bu yüzden soruların yanıtlarını alabilmek için Irak İstihbarat Servisi’nin eski cevherlerinden birine ulaşmalıydım ve ulaştığım da söylenebilir. Bu kişi, uzun süre Irak İstihbarat Servisi’nin koridorlarında dolaşmış istihbarat subayı Salim el-Cumeyli’ydi. Cumeyli, Şarku’l Avsat’a İstihbarat Servisi’nde çalıştığı yıllarda yaşadığı tehlikeli ve heyecan verici dönüm noktalarını anlattı.

ABD ordusu 2003 yılında Irak'ı işgal ettiğinde Cumeyli, İstihbarat Servisi’nin ABD masası şefiydi. İstihbarat arşivinin olabildiğince çoğunu yok etmeye çabaladıysa da Amerikan askerleri onu tutuklamakta gecikmedi ve dokuz ay hapishanede kaldı. Ardından Amman'a giden Cumeyli, böylece her şeyden uzaklaştı. Şimdi ise Şarku’l Avsat’a anlattıklarıyla geri döndü.

“Salim Cumeyli: Teybin patlaması sonucunda Hamaney'in eli felç oldu”

İşte Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’in Irak İstihbarat Servisi eski ABD masası şefi Salim Cumeyli ile yaptığı röportajın ilk bölümü:

Ayetullah Humeyni, 1960’lı yılların ortalarında Irak'a geldi. Humeyni, başlangıçta aktif değildi. Irak, 1968 Temmuz Devrimi'nden sonra İran Şahı’nın Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) bağlı üç adayı ilhak etme kararına karşı bir tutum sergiledi. İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, bir baskı ve tehdit kartı olarak kullanmak amacıyla askerlerini Irak sınırına kaydırdı. Humeyni, Müslümanın Müslümanla savaşmasının caiz olmadığı düşüncesinden yola çıkarak İran askerlerini isyan etmeye ve Şah'ın emirlerine uymamaya çağırdı. Şah ise Irak'ta Kürt muhalifleri destekledi. Biz de Şah’a karşı İran muhalefetini desteklemeye başladık. Humeyni'nin ekibini de Irak’a getirmesini sağladık ve onlara Irak pasaportu verdik. Yayın yapmalarına olanak sağladık ve böylece siyasi faaliyetlerine başladılar.

Ali Bava Başkanın (Saddam Hüseyin) eski bir yol arkadaşıydı. İstihbarat Servisi tarafından oluşturulan Halkla İlişkiler Ofisi’nin kurucularındandı. Humeyni ile koordinasyon görevini o devraldı. Bava, Humeyni’ye ve ekibine çeşitli şekillerde destek teklif etti. Bunun üzerine Humeyni, Irak'ın bu öncü rolü için ona birçok kez teşekkür etti.

Irak, Cezayir’de 1975 yılında yapılan anlaşmadan sonra İran’a desteğini kesti ve Kürt hareketi çöktü. Anlaşmanın şartları arasında, İran muhalefetinin Irak topraklarındaki faaliyetlerinin durdurulması yer alıyordu. Humeyni, yeni durumu dikkate alması ve İran'la ilişkilerin şartlarına saygı göstermesi gerektiğini anladı. Ancak bunu kabul etmedi ve faaliyetlerini sürdürdü. Biz de ona eğer faaliyetlerine devam etmekte ısrar ederse Irak'ı terk etmesi gerektiğini söyledik. Kuveyt'e gitmeye çalıştı. Sınır bölgesinde mahsur kaldı. Ardından Iraklı yetkililer, Necef'e dönmesini kabul ettiler.

Humeyni’ye yanıt vermenin ya da onu kontrol altında tutmanın zor olduğunun anlaşılmasının ardından, Humeyni meselesi ve İran ile ilişkiler konusunda bir kafa karışıklığı ortaya çıktı. Tam da bu ortamda İstihbarat Servisi, sorunu ve Humeyni'nin faaliyetlerini sürdürmedeki ısrarının yol açabileceklerini tartışmaya başladı. Toplantılardan birinde istihbarat subaylarından biri, Humeyni'ye suikast düzenlenmesini, suikastın Şii din adamı Ebu Kasım el-Hoyi’nin üzerine atılmasını ve böylece ikisinin fiilen ortadan kaldırılmasını önerdi. İstihbarat Servisi, önerinin suikastın Şii din adamı Ebu el-Kasım el-Hoyi’nin üzerine atılmasıyla ilgili ikinci bölümünü Başkana sunmaya cesaret edemedi. Sadece birinci bölümü, yani Humeyni'ye suikast önerisini sunmakla yetindi. Başkan, Humeyni’ye suikast düzenlenmesine ve Şah'ın İstihbarat Servisi’ne teslim edilmesine razı olmadı ve “İstihbarat Servisi onun (Humeyni’nin) Irak'ın konuğu olduğunu bilmiyor mu?” diye azarladı.

Saddam, ‘Irak’ın konuğu’ olduğunu söyleyerek Humeyni’ye ihanet etmeyi reddetti (Getty)
Saddam, ‘Irak’ın konuğu’ olduğunu söyleyerek Humeyni’ye ihanet etmeyi reddetti (Getty)

Humeyni, bu durum üzerine Paris'e gitti. Saddam Hüseyin, özellikle Şah rejiminin bocalıyor gibi görünmesinin ardından Humeyni'nin bir sonraki aşamayla ilgili niyetini öğrenmek istedi.  Humeyni ile ilişkisi olan Ali Bava’yı Paris'e gönderdi ve olanlar oldu. O görüşme bir sonraki aşamayı etkiledi. Bava, Humeyni’ye Şah'ın devrilmesi ve Tahran'a dönmesi durumunda ne yapacağını sordu. Humeyni ise ona İslam Devrimi'nin başarısından sonra önceliğin, Irak'taki Baas rejiminin devrilmesi olacağına dair net bir yanıt verdi. Saddam, Bava’dan görüşmeyle ilgili bilgi aldı. Ardından Humeyni'nin Tahran'a dönmesi durumunda karşı karşıya gelmenin kaçınılmaz olduğu sonucuna vardı ki, bu oldukça muhtemel görünüyordu.

Ne var ki Şah rejimi düştü ve Humeyni İran’a geri döndü. Irak'taki Şii akımlar, Humeyni rejimine sempati duymaya ve etkileşimde bulunmaya başladılar. Humeyni, Iraklı Şii dini otorite Muhammed Bakır es-Sadr'ın Irak'ta İslami devrimi ilan etmesi için provoke etti. Irak yönetimine karşı özellikle İran'ın vekilleri aracılığıyla yapılan tacizler, Tarık Aziz ve Sadun Hammadi'ye yönelik suikast girişimleri ve bombalı saldırılarla bir nefret ortamı oluşturuldu. Çatışmanın sinyalleri bir bir ortaya çıkmaya başladı. Irak-İran savaşı başlamadan önce Irak semalarında uçarken uçağı düşürülen İranlı bir pilotu alıkoyduk. Pilot, savaşı fiilen İran'ın başlattığının kanıtıydı.

Barzan İbrahim et-Tikriti (Getty)
Barzan İbrahim et-Tikriti (Getty)

Salim el-Cumeyli’ye dönemin Irak İstihbarat Servisi Şefi Barzan İbrahim et-Tikriti’nin (Saddam Hüseyin’in üvey kardeşi) Humeyni suikastına kafayı taktığına dair duyumları sorduğumda röportaja kaldığı yerden şöyle devam etti:

“İran’da zafer kazanan ‘İslam Devrimi’, çeşitli güçlerden oluşan bir karışımdı ve kurumları kırılgandı. Humeyni, Şah’ın devrilmesinde rol almasına rağmen Halkın Mücahitleri Örgütü’ne (HMÖ) sırtını döndü ve üst düzey liderlerini idam ettirdi. Savaş (Irak-İran Savaşı) başladı ve ihtiyaç duyulan askeri gücü toplamamız gerekiyordu. Savaş her şeye açık bir hale geldi ve kontrolden çıktı. HMÖ, askeri ve güvenlik işlerinde deneyimli ve sağlam personele sahipti ve toplumda kök salmıştı. İran Kürdistan Demokrat Partisi (İKDP) ile de daha önce kurduğumuz ilişkilerimiz vardı. Bu ilişkiler, Irak İstihbarat Servisi’nin İran rejimine ağır darbeler indirmesini sağladı.”

Ağır darbeler

İstihbarat Servisi, İKDP’ye ve HMÖ’ye her türlü medya, teknik, malzeme ve askeri desteği sağladı. Barzan et-Tikriti'nin bizzat yönettiği bir operasyonla ilk hedef, İran Şura Meclisi idi. Meclis oturumunun yapıldığı noktaya bombalı tuzak kurulması için bir plan yapıldı ve plan 28 Haziran 1981 tarihinde hayata geçirildi. Dönemin Yargı Erki Başkanı Ayetullah Hüseyin Beheşti ve İran İslam Devrimi’nin önde gelen 72 ismi öldürüldü. Ölenlerin arasında bakanlar, milletvekilleri ve yetkililer vardı. Saldırı güçlü ve şiddetli olmuştu. Irak İstihbarat Servisi, gereken yerlere ulaşabiliyor gibiydi.

Ali Hamaney’in, 1981'de Irak-İran savaşı sırasında İran askerlerini ziyareti sırasında çekilmiş bir fotoğraf. Hamaney, bir konuşması sırasında önündeki teybe yerleştirilen bombanın patlaması sonucu yaralandı (Getty)
Ali Hamaney’in, 1981'de Irak-İran savaşı sırasında İran askerlerini ziyareti sırasında çekilmiş bir fotoğraf. Hamaney, bir konuşması sırasında önündeki teybe yerleştirilen bombanın patlaması sonucu yaralandı (Getty)

İran’ın şu anki Dini Lideri Ali Hamaney de hedef alındı. Hamaney’in bir konuşması sırasında, önünde duran teybe yerleştirilen bombanın patlaması sonucunda sağ eli felç oldu.

Dönemin İstihbarat Servisi Şefi Tikriti, nihai darbeyi indirmeyi yani Humeyni'nin öldürülmesini sabırsız bekliyordu. 1981 yılında bu tür bir operasyonun yapılabileceğine dair bir ortam oluştuysa da Humeyni'ye ulaşmak kolay değildi. Ancak Humeyni’ye yakın olan ve muhtemelen HMÖ'ye sempati duyan bir din adamının ortaya çıkması bu zor görevi kolaylaştırdı. İstihbarat Servisi’nden bir ekip, küçük bir bombalı paket hazırlayarak Humeyni'nin tiftik yününden yapılmış yastığına yerleştirdi. Bomba, Humeyni evde değilken, yanlış zamanda patladı. Fakat Humeyni’nin yatak odasına kadar girilmiş olması İran İslam Devrimi'nin üst düzey isimleri arasında bir terör ortamının patlak vermesine yetti. İstihbarat Servisi, bir ölüm kalım savaşındaydı ve her türlü saldırıya izin veriliyordu.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) 1981'de Tahran'da engelliler için düzenlediği bir törenden fotoğrafta yer alan Humeyni'nin posteri (Getty)
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) 1981'de Tahran'da engelliler için düzenlediği bir törenden fotoğrafta yer alan Humeyni'nin posteri (Getty)

Saldırılar devam etti. Muhammed Ali Recai, 30 Ağustos'ta cumhurbaşkanlığı görevine gelmesinden bir aydan kısa bir süre sonra bir bombalı saldırıda öldü. Aynı günlerde dönemin İran Başbakanı Muhammed Cevad Bahuner, Başbakanlık Ofisi’ne yerleştirilen bombanın infilak etmesi sonucu Yüksek Savunma Konseyi ile toplantıdayken   öldürüldü. 

Kuveyt toprakları için amansız mücadele

Irak ve İran istihbaratları arasındaki çatışma, iki ülkenin topraklarıyla sınırlı kalmayıp yakın ve uzaktaki başka bölgelere de yayıldı. Cumeyli, “Kuveyt, özellikle Irak’ın İran yanlısı İslami Dava Partisi’nin Kuveyt topraklarını Irak rejimine karşı eylemlerde bulunmak için kullanmasından ötürü şiddetli bir mücadeleye sahne oldu” dedi. İran'ı 1985 yılında Kuveyt Emiri Şeyh Cabir el-Ahmed es-Sabah'a suikast girişiminde bulunmakla suçlayan Cumeyli, İslami Dava Partisi'ne bağlı bir grubun aynı yıl nisan ayında, Muntasiriye Medresesi’nde (dönemin üniversitesi) Tarık Aziz'i hedef aldığını, Irak istihbarat Servisi’nin de buna dönemin İran Dışişleri Bakanı Sadık Kutbizade’ye Kuveyt Emiri ile görüşmeye giderken suikast girişiminde bulunarak karşılık verdiğini anlattı. Bunun yanında Kuveyt, İran’ın Kuveyt Büyükelçiliği’nin füzelerle hedef alınmasına, İslami Dava Partisi’nin üst düzey bir yetkilisine düzenlenen suikast girişimine ve daha birçok saldırıya sahne oldu.

İran’ın eski Dışişleri Bakanı Sadık Kutbizade (Getty)
İran’ın eski Dışişleri Bakanı Sadık Kutbizade (Getty)

Humeyni'nin İran İslam Devrimi’ni Irak'ın iç bölgelerine taşıma girişimi, Irak rejimi ve İstihbarat Servisi için büyük bir endişe kaynağı idi. Şii dini otorite Seyyid Muhammed Bakır es-Sadr bu yüzden canından oldu.

Sadr, Şii ekolünün en önde gelen teorisyenlerinden biriydi. Bu, ona Iraklı Şiiler arasında geniş bir nüfuz ve popülerlik sağladı. Dinin siyasete girmesine karşı çıkan dini otoriteler Muhsin el-Hekim ve Seyyid Ebu'l-Kasım el-Hoyi’nin yaklaşımlarının aksine Sadr’ın fikirleri devrim niteliğindeydi. Hekim ve Hoyi, belki de dinin siyasete girmesinin Necef'teki dini otoritelerin rolünün sona ermesine ve Şii dini otorite merkezinin İran'a taşınmasına yol açacağından korkuyorlardı.

“Salim el-Cumeyli: Irak İstihbarat Servisi, Muhammed Bakır es-Sadr'ın korunmasını, buna karşın Genel Güvenlik Müdürlüğü, idam edilmesini önerdi. Başkan ikinci öneriyi kabul etti.”

Tahran, Humeyni'nin mesajını sızdırdı

İran Şahı (Getty)
İran Şahı (Getty)

Humeyni'nin 1979 yılındaki İslam Devrimi’nin Şah rejimini devirmeyi başarmasının ardından Sadr'ın Bağdat'ta rejime karşı çıkan Şii siyasi merkezdeki nüfuzu arttı. Humeyni’nin Sadr'a Baas rejimini devirecek İslami bir devrim yapma çağrısında bulunduğu açıktı.

Sadr’ın, kendisini iki devlet arasındaki çatışma halinin ve Humeyni tarafından hazırlanan savaşın bir parçası olarak bulduğunu söyleyen Cumeyli, şunları söyledi:

“Sadr, bu çağrıya yanıt vermedi ve büyük bir isteksizlik gösterdi. Humeyni, Sadr'a gizli bir mesaj göndererek onu Irak’ta İslami bir devrim başlatmaya çağırdı. Fakat Sadr yanıt vermeyince, İran Radyosu böyle bir mesajın gönderildiği haberini sızdırdı. Sanki Iraklı yetkililere, Humeyni ile Sadr arasında gizli mesajlaşmalar olduğuna dair kanıt sağlanmak istenmişti. Amaç, Humeyni'nin projesini desteklemediği için Sadr'ı bulunduğu makamdan uzaklaştırmak olabilir. Sadr, İran Radyosu'nun haberinin ardından gizli mesajda ne olduğunu Iraklı yetkililere açıkladı.”

Sadr’ın mesajı ve infazı

Muhammed Bakır es-Sadr
Muhammed Bakır es-Sadr

Sadr, 1980 yılının nisan ayında kendisine yakın olan din adamlarından Şeyh A.H.’yi Irak İstihbarat Servisi Şefi Barzan et-Tikriti ile görüşmeye gönderdi. Tikriti, yardımcılarından birinin gönderilen elçiyi karşılamasını istedi. Şeyhin getirdiği mesajda, Seyyid es-Sadr'ın Tikriti’ye selamlarının yanı sıra siyasi çalışmaları bırakacağı, kendisini ilim ve yazıya adayacağı, buna karşılık hayatının korumasını istediği ifadeler yer aldı. Sadr'ın mesajı, Sadr'ın Irak istihbaratının mı yoksa İran’ın mı hayatını tehdit etmesinden endişe duyduğuna dair soruları gündeme getirdi. İstihbarat Servisi, Sadr'a, hayatını koruyabilmesi ve müritlerinin ve destekçilerinin onu ziyaret etmesine izin verebilmesi için Necef'ten Bağdat'a taşınmasını teklif etti.

Tikriti, Saddam Hüseyin’e Sadr'ın mesajının ve İstihbarat Servisi’nin bu konudaki değerlendirmesinin yer aldığı bir rapor gönderdi. Raporda şu maddeler yer aldı:

*Sadr, geleneksel din ekollerinden farklı bir çizgide ve diğer ekollerle kesişiyor. Bilgiye ve kültüre dair özel bir yaklaşıma sahip.

*Sadr, Irak ulusundan oluğunu inkar etmiyor ve bununla gurur duyuyor.

*Velayet-i Fakih’e değil, devlet yönetiminde istişareye inanıyor.

*Eğer Sadr bir suikasta kurban giderse ya da idam edilirse, fikirleri daha fazla insana ulaşacak ve 1966 ile 1980 arasında 45 kez bastırılan Seyyid Kutub'un fikirleri gibi yayılacak.

*İstihbarat Servisi, Sadr'la ilgilenme, hayatını koruma, ikametgahını Necef'ten Bağdat'a taşıma, faaliyetlerini ve bağlantılarını kontrol altına alma ve müritlerinin ve destekçilerinin onu ziyaret etmesine izin verme önerisinde bulunmaktadır.

Böylece Selman Pak bölgesinde Sadr’ın yeni konutu olarak kullanılmak üzere büyük bir müstakil ev hazırlandı. Saddam Hüseyin raporu gördü ve görüşü alınmak üzere Genel Güvenlik Müdürlüğüne havale edilmesi talimatı verdi. İstihbarat Servisi, Sadr'ın Genel Güvenlik Müdürlüğü tarafından çağrılması ve ertesi gün idam edilmesi karşısında büyük bir şaşkınlık yaşadı. Öyle görünüyor ki Saddam Hüseyin, İstihbarat Servisi’nin değerlendirmesini görmezden gelmiş ve Sadr'a sahip çıkmanın faydasız olduğunu düşünen, ondan kurtulmak gerektiğini vurgulayan Genel Emniyet Müdürlüğü'nün görüşünü desteklemişti. Böyle Sadr, 9 Nisan 1980'de idam edildi.

Burada konuğuma kahve ısmarlama bahanesiyle kaydı biraz durdurdum. Maksadım kendimi daha fazla infaz ve ceset haberine hazırlamaktı. Bir gazeteci, ‘okuyucu’ adlı talepkar bir diktatörün dikkatini çekmek için gereken bir damla heyecanın röportajda eksik olması durumunda, genellikle hayal kırıklığına uğrar. Buradaki gazeteci ise infazlar, suikastlar, patlamalarla heyecanın nehir gibi akıp gitmesi karşısında şaşkına dönmüş durumdaydı.

Dünyanın bu bölümü ne kadar da zor bir yer. Bir rejimin, bir istihbarat servisinin ya da bir kişinin bir insanın üzerini çizip çöpe atmaya hakkı olduğunu iddia etmesi ne kadar da zalimce.

Salim el-Cumeyli’nin kahve molası uzun sürmeyecek, uzun yıllar içinde yaşadığı sırlar kalesi hakkında daha fazla bilgi verecek.



Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
TT

Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)

Ahmed Abdulhakim

Bölgesel ittifakların değişkenliği nedeniyle, jeopolitik açıdan son derece önemli Afrika Boynuzu üzerindeki şiddetli rekabet yaşanıyor. Bu durum Somali’yi, Aden Körfezi'ne bakan stratejik konumu ve dünyanın en önemli ticaret ve enerji arterlerinden biri olan Bab el-Mandeb Boğazı'na yakınlığı nedeniyle, artan dış müdahalelerle birlikte bölgesel güvenlik denklemlerinde hızla odak noktası haline getirmektedir.

On yıllardır iç savaşların yaşandığı ve kurumları kronik kırılganlıkla boğuşan Somali, coğrafi konumu ve karmaşık durumu nedeniyle, nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir rekabet arenasına dönüştü. Somali'nin askerileşmesi artık ‘milli ordunun kapasitesinin geliştirilmesi’ veya silahlı gruplara karşı operasyonların yoğunlaştırılmasıyla sınırlı kalmayıp, savunma anlaşmaları, eğitim ve silahlanma programlarına da uzanmıştır. Bu hareket, komşu ülkelerin hesaplamalarının, Afrika Boynuzu'nda kalıcı bir yer edinmek isteyen daha geniş bölgesel güçlerin bahisleriyle kesiştiği gergin bir bölgesel ortamda gerçekleşiyor.

Gözlemcilerin Mogadişu'nun ‘iç isyanla mücadele eden bir Afrika başkenti’ olmaktan ziyade ‘güç dengesinin yeniden yapılandırılması için savaş alanına dönüştüğünü’ ifade ettikleri bir ortamda, her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması artık caydırıcılık dengesinin değişmesi veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor. Bu da caydırıcılık dengesinde bir kayma veya belirli taraflara yönelik konumlandırma olarak görülüyor ve iç ve dış güçler arasındaki sorunların karmaşıklığı ve iç içe geçmesi nedeniyle çatışmalara veya ‘vekalet savaşına’ kayma olasılığını artırıyor.

Kahire ve “bölgesel varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı”

Mısır'ın Somali'deki Afrika Birliği (AfB) Barış Gücü Misyonu’na (AUSSOM) katılmak üzere planlanan ve ülkenin üst düzey askeri liderleri ile Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'un katıldığı son askeri geçit töreni, Kahire'nin Mogadişu'nun dış varlık denklemindeki konumuna ilişkin geçici bir mesaj değildi.

Somali ile karşılıklı savunma anlaşması imzalayan Mısır, stratejik öneminden ötürü Afrika Boynuzu bölgesindeki ‘tehdit altında olan’ çıkarlarına yıllardır hassas davranıyor. Uluslararası deniz ticaret yollarına doğrudan bağlantısı nedeniyle, bu bölgedeki güç dengesinin değişmesinin küresel ticareti ve Süveyş Kanalı'nın güvenliğini etkileyebileceğini değerlendiriyor. Süveyş Kanalı, küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12'sinin geçtiği ve Kahire'nin en önemli döviz kaynaklarından biri olan, Mısır ekonomisi için hayati öneme sahip bir arter olarak kabul ediliyor.

fefevf
İsrail Somaliland'ı tanıdıktan sonra Somalililer İsrail'e karşı protesto gösterisi düzenledi (Reuters)

Mısır'ın hesaplarına göre İsrail'in ‘Somaliland’ olarak bilinen bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıma kararı almasıyla Somali'deki varlığının artması, Mısır için bir ‘tehdit’ oluşturuyor. Zira bu adım, Mısır'ın hayati deniz koridorlarının yakınlarına ona düşman olan yeni ittifakların kurulmasına veya daha fazla askeri üssün kurulmasına zemin hazırlıyor. Bununla birlikte Mısır, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Mısır ile gergin ilişkiler içinde olan Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlama çabalarını da kendi çıkarlarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüyordu.

Mısır'ın eski Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni, Mısır'ın Somali krizi ve Afrika Boynuzu'ndaki zorluklara yaklaşımının ‘bu karmaşık durumların, Afrika Boynuzu bölgesiyle yakından bağlantılı olan bölgesel güvenlik veya ulusal güvenliği etkilememesini sağlama konusundaki hassasiyetinden kaynaklandığını’ değerlendiriyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Hafeni açıklamasında, Mısır'ın çıkarlarının ‘Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nda deniz taşımacılığı üzerindeki etkilerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda bölgeyi bir bütün olarak olumsuz etkileyen geçmişte biriken sorunların üstesinden gelmek için sosyal ve ekonomik kalkınma çabalarını teşvik etme yönünde de ilerlediğini’ belirtti.

Hafeni'ye göre Kahire, bölgedeki ulusal kurumların istikrarını ve kaosun yayılmasının önlenmesini daha çok önemsiyor. Bu kaos, bölgelerdeki gerginliğin artmasını durdurmak için ciddi uluslararası ve bölgesel çabalar gösterilmediği için bu ülkelerin kaynaklarını ve kapasitelerini büyük ölçüde etkiledi. Hafeni, genel olarak Afrika Boynuzu'nun özelde ise Somali'nin ‘birçok uluslararası ve bölgesel güç için hassas ve son derece önemli bir bölge olmaya devam ettiğini belirterek, bu yüzden Mısır'ın bölgedeki ülkelerle ikili eylemler yoluyla veya Afrika Birliği (AfB), Arap ve uluslararası kuruluşlar gibi ilgili kuruluşlar aracılığıyla ve bölgede bulunan güçlerle birlikte çalışarak üstlendiği rol, bu vizyonu gerçekleştirmeye yönelik adımların önem taşıdığını vurguladı.

Hafeni, sözlerini şöyle sürdürdü:

Mısır, Mogadişu'nun devlet kurumlarını korumak, kalkınmayı sağlamak, kaybedilen istikrarı yeniden tesis etmek ve özellikle kalkınmaya odaklanmak için gösterdiği çabaları desteklemeyi amaçlıyor.”

Özelde Somali, genel olarak ise Afrika Boynuzu bölgesindeki durumun ‘tüm olasılıklara açık’ olduğunu düşündüğünü belirten Hafeni, ‘yabancı müdahale ve bazı iç tarafların bu müdahaleyi bölgesel güvenliği tehlikeye atarak kendi dar çıkarlarına hizmet edecek şekilde istismar etmelerinin, Mısır da dahil olmak üzere bir dizi ülkenin ulusal güvenliğine zarar verdiğini’ söyledi.

Öte yandan Mısır'ın Afrika İşlerinden Sorumlu Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Muna Amr, ülkesinin Afrika Boynuzu ve Somali'deki ‘varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı’ konusundaki hesaplarına ‘uluslararası taraflar arasındaki çatışma ve çıkar farklılıklarının ardından, Mısır için hayati önem taşıyan bu bölgede vekalet savaşlarının yayılması’ gibi bir boyut daha ekliyor. Amr, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Sudan'daki iç savaşın şiddetlenmesi ve dış tarafların artan müdahalesi, dış güçlerin devletin ulusal kurumlarını feda ederek bir tarafı desteklemesi ve bu tarafın hayatta kalmasını sağlayan sürekli siyasi, güvenlik ve askeri destek almasıyla, durumun tırmanmaya ve alevlenmeye devam etmesinin en güçlü örneğidir” değerlendirmesinde bulundu.

fddf
Somaliland ile Mogadişu'daki merkezi hükümet arasındaki kriz 1990'lı yıllara kadar uzanıyor, ancak bu konudaki çatışma ister doğrudan ister dolaylı olsun, son yıllarda daha belirgin hale geldi (AFP)

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana da bu değerlendirmeye katılıyor. Şabana yaptığı değerlendirmede, Mısır'ın çıkarlarına yönelik en büyük tehdidin, İsrail'in Somaliland'ı ilk kez tanıması ışığında, devletlerin, özellikle Somali'nin bölünmesi ve parçalanması olduğunu düşünüyor. Mısır'ın çeşitli yollarla gerçekleştirdiği eylem ve müdahalelerin, ulusal güvenliği için hayati önem taşıyan bölgedeki çıkarlarını güvence altına almayı amaçladığını belirten Şabana, özellikle de Kahire için hayati öneme sahip iki konuyu, Kızıldeniz ve Nil sularında seyrüsefer özgürlüğünü içerdiğini belirtiyor.

Şabana, Mısır'ın çıkarlarını korumaya istekli olduğunu ve aslında Somali'ye güç gönderme sürecinde olduğunu, bunun amacının çatışmayı kışkırtmak veya mevcut sorunları karmaşıklaştırmak değil, Somali'nin egemenliğini ve istikrarını ve resmi kurumlarını korumak için çözümün bir parçası olmak olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre Mısır'ın Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan faaliyetleri, öncelikle Etiyopya'yı izole etmeyi amaçlamaktadır ve bu yeni bir şey değil. Etiyopya’nın bunun farkında olduğunu ve bu yüzden Mısır'ın hamlelerine karşı koymak için ters yönde hareket ettiğini söyleyen İbrahim, “Bölgedeki herhangi bir yabancı ülkenin hareketi, kendi çıkarlarını korumak ve etkisini güçlendirmek içindir ve mevcut çatışma ışığında, Sudan'da olduğu gibi vekalet savaşlarının artmasına tanık olabiliriz” yorumunda bulundu.

Son yıllarda Kahire, Afrika Boynuzu'ndaki varlığını önemli ölçüde güçlendirdi. Bu gelişme, Somali, Cibuti ve Eritre ile ekonomik, siyasi, güvenlik ve hatta askeri ilişkilerinin güçlenmesinin ardından gerçekleşti. Addis Ababa, bu adımları uzun süredir “kendisini doğrudan hedef alan” adımlar olarak nitelendiriyor, ancak Kahire bunu reddediyor.

Somali ile ilgili olarak Mısır, Somali'nin birliğini korumak ve çıkarlarını tehdit eden herhangi bir yabancı genişlemeye karşı denge oluşturmak amacıyla, güvenlik ve askeri iş birliği ile eğitim ve ekipman desteği sağlayarak federal hükümetle ilişkilerini güçlendirdi. Mogadişu ise dış güçlerin emellerine karşı koymak için Mısır ve Türkiye'nin desteğine güveniyor.

5hj
Kahire, yıllardır stratejik öneme sahip Afrika Boynuzu bölgesinde ‘tehdit altındaki’ çıkarlarını korumak için çabalarını yoğunlaştırmaya çalışıyor (Mısır Cumhuriyeti Başkanlığı)

Kahire'nin son hamlesi, Mısır ordusunun 11 Şubat Çarşamba günü Somali Cumhurbaşkanı’nın AUSSOM’a katılan güçlerin düzenlenmesine tanık olduğunu duyurmasının ardından gerçekleşti. Bu, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve bir dizi silahlı kuvvetler komutanının huzurunda gerçekleşti. Bu önlemler, ‘tüm silahların ve uzmanlık alanlarının hazırlık ve savaşa hazır olma durumunu yansıtıyor’ olarak değerlendirildi ve ardından eğitim faaliyetleri ve misyona katılan araçların modelleri sergilendi.

Mısır Ordu Sözcüsü Albay Garib Abdulhafız, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin Somali'li mevkidaşı ile gerçekleştirdiği son görüşmede yaptığı açıklamaları aktararak, “Mısır, Afrika kıtasına olan bağlılığı ve Somali'nin tamamında güvenlik ve istikrarı sağlama konusundaki kararlılığı doğrultusunda, misyon kapsamında kuvvetlerini konuşlandırmaya devam edecek” dedi.

Çelişkili ittifaklar ve çelişkili çıkarlar

Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan yabancı müdahale, bölgeyi nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir çatışma alanına dönüştürdü. Kızıldeniz'in güney girişinde, bu güçler arasındaki rekabet artık gizli veya örtülü değil, daha açık ve çatışmacı hale geldi.

Son zamanlarda ilgi gören Somali'deki sıcak noktalardan biri, Somaliland bölgesi ve Somali merkezi hükümeti ile yaşadığı karmaşık kriz olarak karşımıza çıkıyor. Bu sorun 1990'lı yıllara kadar uzanmasına rağmen, coğrafi konumu nedeniyle doğrudan veya dolaylı olarak yaşanan rekabet çatışması, bölgeye uluslararası müdahalenin artmasına neden olan en önemli faktör haline geldi ve yeni boyut ve biçimler aldı.

Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre genel olarak Afrika Boynuzu bölgesi (Somali, Etiyopya, Cibuti, Eritre ve Kenya dahil), özelde ise Somali, birbirinden farklı birçok ittifak arasındaki vekalet savaşlarının sahnesine dönüştü. İbrahim yaptığı değerlendirmede, rekabetin boyutu ve projeler ile çıkarların çatışması, ilgili aktörlerin hızlanan dinamikleri ile birleştiğinde, mevcut ittifakların yapısında bir değişikliğe yol açabileceğini ve gelecekte yeni ittifakların ortaya çıkabileceğini belirtti.

vfgrthy
Somali Ulusal Ordusu bir şehri terörist gruplardan korurken (AFP)

Bu coğrafi bölgedeki mevcut akımların veya ittifakların temel olarak çıkarlar, güvenlik ve askeri hegemonyanın peşinde olma ve nüfuzun güçlendirilmesi tarafından yönetildiğini ifade eden İbrahim, bu müdahalelerin genel olarak zaten kırılgan olan Afrika Boynuzu bölgesi ve bu bölgedeki ülkeler için zararlı olduğunu ve herhangi bir çatışmanın olumsuz etkisini daha da artırabileceğini düşündüğünü belirtti. İbrahim, jeopolitik gerçekliğin zaman zaman önemli değişikliklere uğradığı göz önüne alındığında, bu özellikle doğru olsa da Etiyopya ile Somali arasında Somaliland bölgesi üzerindeki ilişkileri yöneten anlaşmazlıklara ve hem Addis Ababa ile Asmara arasındaki hem de Hartum ve Kahire arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilimlere işaret etti. Bu gerilimin, bölgedeki ülkeleri bir ittifaka yaklaşmaya veya uzaklaşmaya ittiğini ve bunun da nihayetinde Afrika Boynuzu'ndaki hükümetlerin çıkarlarını tehdit ettiğini, bölgede binlerce yıldır var olan siyasi, sosyal ve tarihi sabitleri ve bağları aştığını düşünüyor.

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana ise Afrika Boynuzu'nun stratejik öneminin uluslararası deniz ticaret yolunu kontrol etmesinden kaynaklandığını ve bu nedenle bu bölge için rekabetin muhtemel ve devamlı olduğunu söylüyor. Her ülkenin kendi görüşüne göre çıkarlarını elde etmeye çalıştığını belirten Şabana, Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlamak ve bölgedeki güç olarak niteliksel üstünlüğünü korumak istediğini örnek olarak gösteriyor. Şabana’ya göre diğer ülkelerin çıkarları ise mineral ve enerji ithalatını güvence altına almak isteyenler, bu stratejik koridorda seyrüseferi güvence altına almak isteyenler ve ekonomik ve ticari nedenlerle bölgede istikrarı güvence altına almak isteyenler arasında değişiklik gösteriyor.

Şabana, Afrika Boynuzu'nun son zamanlarda önemli gelişmelere tanık olduğunu, bunların başında İsrail'in Somaliland'ı tanımasının ve bundan önce Etiyopya ile Somaliland arasında Addis Ababa'nın 2024 yılında denize erişimini garanti eden bir mutabakat zaptının imzalanmasının geldiğini belirtti. Tüm bu gelişmelerin, diğer tarafları da bölgedeki varlıklarını, etkilerini ve çıkarlarını korumak için çabalarını hızlandırmaya ittiğine dikkat çeken Şabana, bölgedeki nüfuzunu güvence altına almak ve çıkarlarını en üst düzeye çıkarmak için bölgesel ve uluslararası güçler arasında rekabetin şiddetli olduğunu ve bunun etkisinin bölgenin coğrafyasının ötesinde bölgesel ve uluslararası düzeylere uzandığını ifade etti.

Somaliland, merkezi devletin çöküşünün ardından 1991 yılında Somali'den ayrıldığını ilan etmesine rağmen, uluslararası toplum tarafından tanınmadı. Bölgesel istikrarın garantisi ve kırılgan devletlerin parçalanmasını önlemenin bir yolu olarak Somali'nin birliğini temel alan bu yaklaşım, Etiyopya ve İsrail bu ilkeyi açıkça çiğnemeye çalışana kadar sürdürüldü. Addis Ababa'nın iki yıl önceki hamlesi sonuçsuz kalırken, Tel Aviv'in hamlesi nihayet çıkmaza son verdi ve bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk ülke oldu.

Şabana, Somali'deki durum ve bölgeler arasındaki bölünmeye atıfta bulunarak konuşmasına devam etti. Örneğin, dünyanın Somaliland'ı fiili bir otorite olarak kabul ettiğini ve bazı ülkelerin kendi çıkarları için bu durumu pekiştirmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak aynı zamanda, Afrika'da ve uluslararası alanda reddedilen bir devleti parçalamak ve egemenliğine müdahale etmek gibi ağır siyasi sorumluluğu üstlenmemek için ayrılıkçı bölgeyi tanımak istemiyorlar. Afrika Boynuzu'nda hızlı gelişmeler olduğunu, ancak her tarafın bunları kendi çıkarlarına göre çerçevelemeye çalıştığı değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan, Sudanlı araştırmacı ve yazar Kaddafi Menhal Cuma, Somali ve Afrika Boynuzu bölgesinde artan gerginliği, Etiyopya'nın bu bölgedeki istikrarsızlaştırıcı rolüne, özellikle de komşu ülkelerin egemenliği ve istikrarını hiçe sayarak Kızıldeniz'e erişim sağlamaya yönelik kesintisiz çabalarına bağladı. Cuma yaptığı açıklamada, “Afrika ülkesi olmasına rağmen Etiyopya, bir süredir Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bölgedeki etkili ülkelere, özellikle İsrail'e açıkça düşman olan ülkelerle artan iş birliği, jeopolitik hamlelerini daha da karmaşık hale getiriyor” dedi.

Cuma, Etiyopya ile İsrail arasındaki iş birliğinin Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmayı ve Mısır gibi bazı ülkeleri zayıflatıp izole etmeyi amaçladığından şüphe olmadığını ve bunun da Afrika Boynuzu bölgesindeki durumu daha da karmaşık hale getirdiğini belirtti.

Peki, hangi olası senaryolar var?

Afrika Boynuzu'ndaki rekabetin artık küresel güçlerle sınırlı olmadığı bir dönemde, Kızıldeniz'in güney girişinde etki alanlarını genişletmeye çalışan bölgesel aktörlerin sayısı giderek artıyor. Tüm gözler, bu şiddetli rekabetin yansımaları ve sonuçlarına çevrilmişken özellikle de bu aktörlerin çoğu birbirleriyle çatışma halinde olduğundan, bölgeyi siyasi ve ekonomik dengeleri yeniden şekillendirmek için ‘nüfuz alanlarının askerileştirilmesi’ aşamasına itiyor.

Eymen Şabana, gerginliğin tırmanması ve çok sayıda çatışmalı projenin geleceği ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Öncelikle, bu bölgedeki rakip bölgesel güçlerin bir tür koordinasyonla birleşip birleşmediklerini sormalıyız. Buna cevap vermek gerekirse, bence öyle değil. Aslında, her ülkenin hareketleri kısıtlanmış olsa da aralarında şiddetli bir rekabet söz konusu. Örneğin, Etiyopya, Mısır ve Sudan ile tartışmalı Rönesans (Hedasi) Barajı sorunu nedeniyle kısıtlanmış durumda. Türkiye de Etiyopya, Mısır, Körfez ülkeleri ve diğerleri gibi bölgedeki ülkelerle olan çıkarları nedeniyle kısıtlı hareket edebiliyor. Öte yandan ABD, bu konuyu İsrail ve bölgedeki müttefiklerinin lehine kullanmaya çalışıyor. Bu da mevcut karmaşık durum göz önüne alındığında, Afrika Boynuzu'nun daha da kötüleşmesi ve gerginliklerin artmasının muhtemel olduğu anlamına geliyor.”

Somali'de yabancı müdahalenin yaygınlaşması ve birbirine zıt ittifakların ortaya çıkmasına da değinen Şabana, “Bunları Somali'deki dış müdahalelere karşı kurulan ittifaklar olarak tanımlayamayız, daha çok iki ana müdahale akımı olarak tanımlayabiliriz. İlki Somali topraklarının birliğini ve devletin bölünmemesi gerektiğini vurgularken, diğeri diğer sabiteleri gözetmeksizin kendi çıkarlarını en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor” dedi. Şabana ayrıca, bu iki akımın çatışması veya ‘tüm taraflar için zararlı’ olarak nitelendirdiği uzun soluklu silahlı çatışmaya dönüşmesi ihtimalinin ortadan kaldırılabileceğine inandığını ifade etti.

cdvfg
Somali'de kurulan her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması, caydırıcılık dengesindeki bir değişiklik veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor (AFP)

Şabana, Somali'de yaşananların, Sudan'daki iç savaş veya Nil suyu ve Büyük Etiyopya Rönesans Barajı sorunu gibi bölgedeki diğer sorunları ve zorlukları da etkilediğini, bölgedeki kutuplaşma ve istikrarsızlığı artırdığını ve iş birliği olanaklarını olumsuz etkilediğini düşündüğünü belirtti.

Mısır eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni ise, Somali'deki durumun 30 yılı aşkın bir süre önce Siad Barre rejiminin düşüşünden bu yana kaos ve istikrarsızlıkla karakterize olduğunu söyledi. Hafeni, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, ‘o anın bölgede sayısız yabancı müdahalenin başlangıcı olduğunu ve daha sonra projeler arasında çatışma ve rekabetin başladığını’ belirtti.

Hafeni, değerlendirmesine şöyle devam etti:

“Son yıllarda Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki kriz, Ortadoğu'daki gerilimler, özellikle İran'ın bölgedeki artan etkisi ve Kızıldeniz'in diğer tarafındaki Yemen'e varışıyla iç içe geçerek daha karmaşık hale geldi. Bu bağlamda, durum her geçen yıl daha da karmaşık hale geldi ve karmaşıklaştıkça, bölgedeki yabancı müdahale ve müdahil olma düzeyleri de arttı.”

Birçok ülkenin çıkarları açısından Babu’l-Mendeb ve Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğinin hayati önem taşıdığını belirten Hafeni, bunu korumak için birçok bölgesel ve yabancı gücün, Afrika Boynuzu'ndaki bölgesel ve ulusal güvenliği tehlikeye atsa bile, kendi vizyonlarını ve projelerini gerçekleştirmeye çalıştığına işaret etti.

Büyükelçi Muna Ömer ise Somali'nin Babu’l-Mendeb Boğazı, Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyinde yer alması, Husilerin varlığı ve Sudan ile Gazze'deki olaylar göz önüne alındığında, Ortadoğu'daki koşullar nedeniyle mevcut uluslararası rekabetin yeni bir boyut kazandığını düşünüyor. Tüm bu koşullar, birçok yabancı filonun bu bölgedeki uluslararası sularda yoğunlaşmasına yol açtığını belirten Ömer’e göre çok sayıda ve çelişkili müdahalelerin ve çatışmaların olması, askeri gerilimden ziyade caydırıcılık dengesine yol açabilir.

Somali'nin stratejik konumu ve hükümetinin ve kurumlarının zayıflığı nedeniyle uluslararası güçlerin Somali'ye olan ilgisinin Mogadişu'yu terörist hareketlerin hedefi haline getirdiğini belirten Muna Ömer, stratejik konumu ve zayıf hükümeti nedeniyle Somali'nin bir rekabet sahası haline geldiğini ve son on yıllarda birçok yabancı gücün Somali'de varlık gösterdiğini söyledi. Ömer, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'de en fazla askeri üssün bulunduğu bölge haline gelen Cibuti örneğine işaret etti.

Büyükelçi Ömer, şunları söyledi:

“On yıllardır Afrika Boynuzu'nda, özellikle de Somali'de birçok yabancı müdahaleye tanık olduk. Güvenlik ve ekonomi alanında Rusya'nın, ekonomi, kalkınma ve ticaret alanında Türkiye'nin varlığını gördük. Ayrıca Kenya ve Etiyopya gibi komşu ülkeler de askeri, ekonomik ve diğer alanlarda varlık gösteriyor. Son olarak, Somaliland'da İsrail var ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğerleri gibi Körfez ülkeleri de bu rekabet halindeki güçlere ekleniyor.”

Öte yandan Afrika Boynuzu'nun uluslararası güçlerin şiddetli rekabetine sahne olmasının ardından, dünyanın herhangi bir bölgesine yönelik yabancı müdahalenin olumsuz niteliğini ve bunun kısa ve uzun vadede çatışma olasılığını artırıcı etkisini vurgulayan Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim, “Yabancı müdahale ve yabancı ülkelerin Afrika Boynuzu'na, özellikle de Somali'ye müdahil olması, bölgeyi daha fazla çatışmaya ve gerilime sürükledi. Bu durum İsrail'in bölgeye girmesi ve Somaliland'ı bağımsız bir devlet olarak tanıması ve ondan önce Rusya, Çin ve ABD arasında devam eden rekabet gibi bölgenin çıkarlarına aykırı büyük hedefleri ve amaçları olan projelerin müdahalesine kapı açtı. Bu da nihayetinde daha fazla bölünmeye ve AfB, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve diğerleri gibi anlaşmazlıkları çözmede başarısız olduğunu gördüğümüz bölgesel kuruluşların rolünün azalmasına sebep oluyor” ifadelerini kullandı.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
TT

Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu’da kapsamlı barış planının başarıya ulaşıp ulaşamayacağına dair tartışmalar sürerken, özellikle Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmeyeceğini düşünen çevreler planın uygulanabilirliği konusunda şüphelerini dile getiriyor. Bu kesimler, İsrail hükümetinin de bu durumu, süreci bütünüyle sekteye uğratmak için kullanabileceğini ve müzakereleri zorlaştıracak çok sayıda ağır şart öne sürebileceğini savunuyor. Buna karşılık ABD yönetimine yakın isimler ise iyimser mesajlar veriyor. Projede kilit sorumluluklar üstlenen üç İsrailli yetkili de bu isimler arasında yer alıyor.

Söz konusu isimler, ABD Başkanı’nın planın başarıya ulaşması konusunda kararlı olduğunu ve sürecin sabote edilmesine izin vermeyeceğini vurguluyor. Ayrıca şimdiye kadar atılan adımların, biriken engellere rağmen ‘umut verici’ olduğunu ifade ediyorlar.

dvfd
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, toplu iftar yapan yerinden edilmiş aileler, 21 Şubat 2026 (AFP)

İsrail’in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronoth, ABD ekibi tarafından görevlendirilen ve İsrail’i resmen temsil etmeyen İsrailli yetkililere dayandırdığı haberinde, sürecin artık geri dönülmez biçimde başladığını aktardı. Yetkililer, Mısır, Türkiye ve Katar’ın Hamas’ı iş birliğine ikna etmek için etkili bir rol üstlendiğini ifade etti.

Gazete, İsrail’in siyasi ve askeri liderliğinde birçok ismin Trump’ın vizyonuna ve bu vizyona inanan danışmanları Steve Witkoff ile Jared Kushner’ın planı fiilen hayata geçirme kapasitesine kuşkuyla yaklaştığını yazdı. Söz konusu iki ismin, planın uygulanma mekanizmalarını oluşturmak ve başarıya ulaştırmakla görevlendirildiği belirtildi.

Buna karşılık Barış Konseyi’nde yer alan İsrailli yetkililer (İş insanı Yakir Gabay, teknoloji sektörü yöneticisi Liran Tancman ve Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ABD koordinasyon merkezindeki temsilcisi Michael Eisenberg) Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmesi ve Filistinlilerin okul müfredatını ‘barış ve hoşgörü kültürünü’ esas alacak şekilde değiştirmesi halinde Trump’ın projesinin ‘Gazze Şeridi’ni gerçek bir rivieraya dönüştürmek için tarihi bir fırsat’ olacağını savundu.

Şarku’l Avsat’ın Yedioth Ahronoth’tan aktardığına göre yetkililer, projenin arkasında ‘engellenmesi zor, sağlam, profesyonel ve dengeli bir çekirdek oluşturan’ Amerikalı, Arap ve uluslararası isimlerden oluşan bir kadronun bulunduğunu ifade etti.

Ancak aynı yetkililer, Hamas’tan talep edilen hususun ‘taviz verilemeyecek belirleyici unsur’ olduğuna da dikkat çekti.

İlk görev

Barış Konseyi üyesi Yakir Gabay, projenin uygulanmasına ilişkin vizyonunu açıklarken, “İlk görev 70 milyon ton moloz ve patlayıcı kalıntısını temizlemek, geri dönüştürülebilecek malzemeleri değerlendirmek, yüzlerce kilometrelik tüneli yıkıp doldurmak ve Gazze sakinleri için dayanıklı çadırlar ile konteynerlerden oluşan geçici konutları hızla organize etmek olacak. Bu adımlar, altyapı ve konut inşasıyla eş zamanlı yürütülecek” dedi.

dfvfdv
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, yerinden edilmiş kişiler için kurulan çadırlar (AFP)

Gabay, modern hastaneler, okullar, fabrikalar, tarım alanları, karayolu ve demiryolu ağları, enerji, su ve veri merkezleri ile bir liman ve havaalanı inşasını içeren ayrıntılı bir plan hazırlandığını belirtti.

Ortadoğu’da milyonlarca konut inşa etmiş deneyimli müteahhitlerin projeye dahil edileceğini kaydeden Gabay, ‘uygun maliyetli’ konut üretimi için finansmanın hazır olduğunu, yüz binlerce kişiye istihdam sağlanacağını ifade etti.

Konut ve iş alanlarının yanı sıra 200 otelin inşasının da planlandığını açıkladı.

Gabay ayrıca, bu çerçevede Jared Kushner’ın açıklamalarına atıfta bulunarak, Gazze’de Ali Şaas liderliğinde kurulan teknokrat hükümete ve yolsuzlukla mücadele konusunda sağlanan mutabakata dayandıklarını söyledi.

Yüksek teknoloji girişimcisi ve hükümete bağlı siber merkez danışmanı Liran Tancman ise Amerikalı, Arap ve Filistinli taraflarla iş birliği içinde modern teknolojik çözümler geliştirilmesini öngören bir planın uygulanmasından sorumlu olduğunu belirtti. Gazze Şeridi’nde internet altyapısının 2G’den beşinci nesil teknolojiye yükseltileceğini ve hizmetin halka ücretsiz sunulacağını vaat eden Tancman, Gazze Şeridi’nde üretilen mal ve ürünlerin yurt dışına ihracı için modern mekanizmaların oluşturulduğunu da açıkladı.

Yeni bir çağ

İsrailli yetkililer, Yedioth Ahronoth gazetesine yaptıkları açıklamada, Gazze Şeridi’nin yeniden imar planının fiilen Refah’ta başladığını ve üç yıl süreceğini bildirdi. İsrail’in halihazırda moloz temizleme çalışmalarını yürüttüğünü belirten yetkililer, ilk aşamada 500 bin kişiyi barındıracak 100 bin konut inşa edileceğini, yalnızca altyapı maliyetinin 5 milyar dolar olacağını ifade etti. Hedefin, Gazze Şeridi’ndeki tüm vatandaşlar için 400 bin konut inşa etmek olduğu; altyapı için 30 milyar dolar ve yeniden inşa için aynı tutarda kaynak öngörüldüğü kaydedildi.

vfdvfd
Gazze şehrindeki er-Rimal Mülteci Kampı’nda yerinden edilmiş bir kadın, seyyar su tankerlerinden doldurduğu iki su kabını taşıyor, 21 Şubat 2026 (AFP)

Gazete, Barış Konseyi’nden üst düzey bir üyenin, “Hamas planla olumlu şekilde etkileşime girerse bunun iyi bir karşılığı olur. İsrail’de liderleri için af çıkabilir, hatta silahları para karşılığında satın alınabilir. En önemlisi, Gazze ve halkı dünyaya açık ve bağlantılı yeni bir döneme geçer” ifadelerini aktardı.

Öte yandan The Times of Israel’e konuşan bir ABD’li yetkili, Yedioth Ahronoth’ta yer alan bilgilerin büyük bölümünü doğruladı. Yetkili, “Hamas silah bırakmayı kabul etmeden fon akışı başlamaz. Ancak İsrail’in de olumlu bir tutum sergilemesi gerekecek” dedi.

The Times of Israel’e konuşan bir Arap diplomat ise “Ortadoğu’da kibir tehlikeli olabilir” uyarısında bulunarak, ABD’nin Gazze’nin yeniden inşasını ve bölgede yeni bir teknokrat hükümet kurulmasını kapsayan planının ikinci aşamasının başarıya ulaşması için hem İsrail hem de Hamas üzerindeki sürekli baskının gerekli olacağını söyledi.

Bölgesel arabulucuların Hamas ile yürüttüğü silahsızlanma görüşmelerine de vakıf olduğu belirtilen diplomat, Washington’un bu konuda bir anlaşmaya varılabileceğine inanması için gerekçeler bulunduğunu aktardı.

Ancak diplomat, silahsızlanma sürecinin zaman alacağını ve Hamas’ın bazı üyelerinin, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere oluşturulan Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi gözetimindeki kamu sektörüne entegre edilmesini gerektireceğini ifade etti. İsrail’in bu çerçeveye karşı çıkmasının muhtemel olduğunu belirten diplomat, Tel Aviv yönetiminin söz konusu komitenin başarısını kolaylaştıracağı konusunda da ciddi şüpheler bulunduğunu dile getirdi.


Şarku’l Avsat’a konuşan Lübnan Meclis Başkanı Berri: Meclis seçimlerinin ertelenmesini istemiyorum

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan Lübnan Meclis Başkanı Berri: Meclis seçimlerinin ertelenmesini istemiyorum

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri (Meclis Başkanlığı)

Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri, Şarku’l Avsat gazetesine verdiği demeçte, ‘Beşli Komite’deki büyükelçilerin 10 Mayıs'ta yapılması planlanan meclis seçimlerinin ertelenmesinden yana olduklarını belirterek “Onlara bunu reddettiğimi ve (Beşli Komite'den) diğer büyükelçilere de teknik olarak parlamento seçimlerinin ertelenmesini veya parlamentonun görev süresinin uzatılmasını desteklemediğimi bildirdim” dedi.

Berri, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Meclisin teknik nedenlerle ertelenmesi veya uzatılması konusunda beni kişisel olarak suçlamaya çalışanları engellemek için seçimlere ilk aday olan bendim. Bu yüzden hem ülke içinde hem de dışında ilgili kişilere, son dakikaya kadar bu konuyu takip edeceğime dair bir mesaj vermek istedim.”

 (Lübnan'ın doğusunda) Bekaa Vadisi’nin orta kesimlerindeki ve kuzeyindeki beldeleri hedef alan İsrail saldırılara değinen Berri, tüm bunları ‘Lübnan'ı Tel Aviv'in koşullarını kabul etmeye zorlamayı amaçlayan yeni bir savaş’ olarak nitelendirdi.