Filistinliler ne silahlı direnişte ne de müzakerede başarılı oldu

Filistinlilerin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, kendi gerçekliklerinin ve yeteneklerinin farkına varmak.

İsrail’in 11 Mayıs 2023’te Gazze Şeridi’ne düzenlediği bombalama ardında büyük bir enkaz bıraktı. (AFP)
İsrail’in 11 Mayıs 2023’te Gazze Şeridi’ne düzenlediği bombalama ardında büyük bir enkaz bıraktı. (AFP)
TT

Filistinliler ne silahlı direnişte ne de müzakerede başarılı oldu

İsrail’in 11 Mayıs 2023’te Gazze Şeridi’ne düzenlediği bombalama ardında büyük bir enkaz bıraktı. (AFP)
İsrail’in 11 Mayıs 2023’te Gazze Şeridi’ne düzenlediği bombalama ardında büyük bir enkaz bıraktı. (AFP)

Macid Kayali

Filistinliler, haklı ve meşru haklarını geri alma konusunda İsrail ile 75 yıl önce kurulmasından bu yana inatla, güreşin her türlü yöntemini denediler. Öyle ki ‘gerilla operasyonlarından, halk intifadalarına, füze savaşlarına, bombardımanlara, uçak kaçırmalara, ayrıca diplomasi, müzakere, anlaşma ve taviz verme’ yollarına kadar çok sayıda faaliyette bulundular.

Fedakarlıkları ve kahramanlıklarına yönelik takdirimizle birlikte, ancak hiçbirinde başarıya ulaşamadılar ve kaybeden olarak kalmaya devam ettiler.

Bunun karşısında İsrail, barışçıl ve askeri, halkçı ve gerilla Filistin mücadelesinin her şeklini kontrol altına almayı veya asimile etmeyi ve onları ortadan kaldırmayı başardı. Böylece Filistinlilerin önüne geçti, hiçbir seçeneğe yatırım yapmalarına izin vermedi ve onlara fahiş bedeller ödetti.

Bahsimiz, bir tarafın tarafını tutarak fayda vermez. Dolayısıyla 58 yıllık çağdaş Filistin Kurtuluş Hareketi’nin (göreceli olarak da olsa) yapılan fedakarlıklara eşdeğer kazanımlar elde edemediği gerçeğini tartışmakta fayda var. 1970’li yılların ortalarında kuruluşuyla ilk on yılında elde ettiği kazanımları yemeye veya çarçur etmeye devam etti, yani son 48 yıldan bu yana herhangi bir gerçek başarıya yenisini eklemeyi bıraktı. Örneğin; “Bugün Filistin halkının birliği nerede?”, “Filistin Kurtuluş Örgütü nerede?” ve “Filistinliler için kapsayıcı ulusal hedef nerede?” diye sorabiliriz.

Yani Filistinliler, mevcut uluslararası ve bölgesel koşullarda, fedakarlıklarını ve kahramanlıklarını ne askeri ne halk araçlarıyla ne ayaklanmalarla ne de müzakerelerle sonuçlandıramadı. Tam tersine bu durum, onlardan çok şey istedi. Ama yeni ve farklı siyasi ve mücadele anlayışları temelinde. Bu çerçevede şunlar söylenebilir:

İlk olarak; bu koşullar altında ister dış taraflar ister belirli bir mücadele veya siyasi seçenek, ne olursa olsun, hayalleri ve bahisleri reddetmek ve yeteneklerini abartmamak ve parçalanmış bir halk olarak durumlarındaki organik zayıflığın farkına varmak gerekiyor. Onlar, birkaç ülkenin egemenliğine tabi. Kaynakları yok. İsrail egemenliği kapsamında yaşıyorlar. Bu noktada örneğin, İsrail’e karşı savaşan Filistinliler ile orada çalışan Filistinliler arasındaki çelişki ne anlama geliyor? Peki İsrail tarafından bombalanan Gazze ile temel ihtiyaçlarını İsrail’den sağlamak için İsrail’le geçişlere ihtiyaç duyan Gazze arasında? O halde sakinliğin veya ateşkesin anlamı ne? Bir yerleşim yerini kökünden söküp atmak, Kalandiya geçişini (Ramallah ile Kudüs arasında) aşmak veya Erez ve Kerem Ebu Salim geçişlerini devre dışı bırakmak mümkün değilken, ‘Cabbarin halkı’, ‘İsrail'in ayakları altında titreyen yer’ hakkında nasıl konuşabiliriz? Buradaki ana fikir, zayıf insanların zayıflıklarını kuruntular ve sloganlarla telafi etmeye çalışmasıdır.

Fotoğraf Altı: Çok sayıda Filistinli, işgal altındaki Batı Şeria’dan Kalandiya geçidi yoluyla İsrail’e geçerken ciddi zorluklarla karşılaşıyor. (AFP)
Çok sayıda Filistinli, işgal altındaki Batı Şeria’dan Kalandiya geçidi yoluyla İsrail’e geçerken ciddi zorluklarla karşılaşıyor. (AFP)

İkinci olarak; başından beri silahlı mücadele fikri, 1960’lı yılların ortalarında, Arap rejimlerinin, özellikle de ‘çember devletlerin’ ‘Filistin’in kurtuluşu için savaşmaya ya da İsrail ile güreşmeye’ dayalı yanlış bir varsayımdan başladı. Ama bu bahsin, beyhude olduğu erkenden ortaya çıktı. Rejimler bu duruma dikkat etmedi. Ayrıca kendi aralarında farklı olmalarının yanı sıra zayıflar. Bu da bizi, Filistin ulusal hareketinin, mücadelesinde bir dereceye kadar meyve toplamak için gerekli kuluçka makinesinden yoksun olduğu sonucuna götürüyor.

Üçüncü olarak; İsrail, yalnızca askeri açıdan değil, siyasi, ekonomik ve teknolojik açıdan da (çember ülkeler karşısında bile) daha güçlü olduğu için, Filistinlilere karşı daha fazla güce sahip. Başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinin koruma ve desteğinden yararlanıyor ve nükleer silahlara da sahip. Örneğin Saddam rejiminin Kuveyt’i ve Rusya’nın da Ukrayna’yı almasını engelleyen uluslararası sistem, İsrail’in tehdit edilmesine izin vermeyecektir. Hatta meşru müdafaa bahanesiyle Filistinlilere zarar verecek tehlikeli adımlar atmasına bile izin verebilir.

Dördüncü olarak, uluslararası düzeyde İsrail, başta Çin, Rusya ve Hindistan olmak üzere Filistin halkına dost olan dünyanın belli başlı ülkeleri ile yakın ve seçkin ilişkiler kazanmıştır. Bu ilişkiler, bilim ve teknoloji alanlarındaki mükemmellikleri nedeniyle farklı kıtalardaki diğer ülkeleri de içeriyor.

Dolayısıyla Filistin ulusal hareketinin sorunu, ne kendi yeteneklerinin ne de çevresindeki dünyanın farkına varamaması ve yeteneklerini abartmasıdır. Ayrıca neredeyse altmış yıldır, net, uygulanabilir, sürdürülebilir ve yatırım yapılabilir bir askeri strateji olmaksızın, mücadelesini askeri yollarla veya müzakereler yoluyla yürütmektedir.

Bu çerçevede acı verici bir dürüstlükle söylemek gerekirse; Filistinliler arasında en etkili ve uygun mücadele biçimleri hakkında tartışmanın veya fikir ayrılığına düşmenin bir anlamı yok. Çünkü temelden, yani stratejiden, Arap kuluçka makinesinden ve uygun uluslararası koşullardan yoksunlar. Emeklerin, çekilen acıların, fedakarlıkların ve kahramanlıkların takdiri bir yana var olan tek şey, silahlı mücadelelerinin ve müzakerelerinin tecrübeler, arzular ve yanlış bahisler üzerine ortaya koyulduğu, siyasette ve askeriyede kazanımları nispi maliyet ve getiriyi hesaplamadan sadece haklarına, inatçılığına ve fedakârlık istekliliğine dayalı olduğudur. Ayrıca şu soruya da cevap verilmemektedir; Neredeydik ve neredeyiz? Şu ya da bu deneyimden sonra ne elde edildi? Ürdün, Lübnan, Gazze ve Batı Şeria’da ne oldu? Kim sorumlu? Bir münakaşa, çalışma merkezi ve karar üretme merkezi yok mu? Gruplar, kendi içine kapanmış bir aşiret gibi hareket ediyor. Ellerinden geldiğince her yerde güçlerini empoze ediyor. Dar görüşlülüklerini ortaya çıkaran eleştirileri, hesap vermelerini engelliyor ve sorumluluktan kaçmalarına neden oluyor. Ayrıca güvenlik ve milis aygıtlarıyla, sivil toplumun canlılığını baltalamış ve İsrail’e karşı zayıflamış durumdalar.

Yaser Arafat, 1993’te Beyaz Saray’da Oslo Anlaşması’nı imzaladıktan sonra İzak Rabin ile el sıkıştı. (AFP)
Yaser Arafat, 1993’te Beyaz Saray’da Oslo Anlaşması’nı imzaladıktan sonra İzak Rabin ile el sıkıştı. (AFP)

Aynı şekilde en etkili, en iyi ve olası mücadele biçimleri hakkında tartışmanın da bir anlamı yok. Çünkü Filistinliler, özellikle bir otoriteye dönüşmelerinden, Filistin halkının ve topraklarının parçalanmasından ve davalarının tasfiye edilmesinden sonra artık ulusal projelerinin dayandığı ulusal gruplardan yoksundur. Aynı şekilde herhangi bir kapsayıcı ulusal projenin, insanlar, arazi ve amaç arasındaki uyumdan başlaması gerekiyor. İkinci olarak Filistinliler, artık yetmişli yılların ortalarında FKÖ’nün sahip olduğu gibi, Filistinlilerin birleşik bir bölge eksikliğini telafi etmeye çalışan siyasi bir varlık olarak kapsamlı bir siyasi varlığa sahip değiller.

Bu noktada ana fikir, bu koşullarda önceliğin, Filistin halkının enerjilerini kullanarak ekonomiyi geliştirmemek ve onları, ‘fedakarlıkları, kahramanlıkları, ıstırapları ve siyasi başarıları arasında göreli de olsa bir tür paralellik kurmalarını sağlayacak daha iyi veriler bulunana kadar’ yatırım yapılamayacak mücadele biçimlerine sokmamak olduğudur. Bu koşullarda müzakerelerin, gösterilerin, beyanların Filistin’in bir karışını özgürleştirmediği doğruysa bu gerçek, silahlı mücadele, füze savaşları ve bombalı operasyonlar için de geçerli. Bu nedenle Filistinliler için ulusal evlerini inşa etmeye odaklanmak daha faydalıdır ve yapılabilirdir. Ayrıca bu odaklanma, yalnızca analize göre değil, ‘halkın, toprağın ve davanın birliğinden kaynaklanan, kapsayıcı ulusal varlığını temsili, militan ve kurumsal temeller üzerinde inşa eden ve halk ayaklanması modelini benimseyen kapsamlı bir ulusal vizyona’ göre, ‘halkın kabiliyetine ve dayanma yeteneğine’ göre, ‘etkinliğini ispatlamış olan birinci intifadanın modeline’ göre, ‘sonuç vermeyecek diğer her türlü yol ve iddiaya’ göre ve ‘bugün acı ve pahalı tecrübelere’ göre olmalıdır.

İdrak edilmesi gereken nokta bir de şu: Kendi lehine uluslararası ve Arap koşulları altında kurulan İsrail, kendisi için elverişsiz ve Filistinliler için elverişli olan uluslararası ve Arap koşulları dışında sona eremez. ‘Savaşlar arası savaş’ meselesine gelince; Filistinlileri üstün oldukları kareye, kendisini kurban olarak sundukları kareye ve İsrail toplumunun birliğini garanti eden ve dış tehdit dedikleri şeye karşı sinirlerini güçlendiren kareye sürüklemek İsrail’in oyunudur. Çünkü bu olmadan İsrail, çelişkileri ve dış baskılarla yaşayan ve acı çeken sıradan bir ülke olurdu.

Kısaca, Filistinlilerin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, kendi gerçekliklerinin ve yeteneklerinin farkına varmak, açık, uygulanabilir, sürdürülebilir ve yatırım yapılabilir bir halk direnişi stratejisi formüle etmek, düşmanını tüketmek ve kendi halkının tükenmesini kolaylaştırmamaktır. ‘Çatışma kuralları’, ‘caydırıcılık dengesi’, ‘meydan birliği’, ‘deprem’ gibi Kudüs’teki Bayrak Yürüyüşü’nde (18 Mayıs) tanık olduğumuz iddiasız direnişler, daha önceki deneyimler, sükûnet ve ateşkes koşulları kağıttaki mürekkep olarak kalmıştır.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Majalla’dan çevrildi.



Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'deki büyükelçiliğini yeniden açmayı planlıyor

29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)
29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)
TT

Amerika Birleşik Devletleri, Suriye'deki büyükelçiliğini yeniden açmayı planlıyor

29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)
29 Mayıs 2025'te Şam'daki büyükelçilik konutu üzerinde Amerikan bayrağının göndere çekilmesi töreninden (Arşiv)

Trump yönetimi, ülkedeki iç savaş sırasında 2012 yılında kapatılan Şam'daki ABD büyükelçiliğini yeniden açma planlarıyla ilgili olarak Kongre'ye bildirimde bulundu.

Associated Press (AP) tarafından elde edilen ve bu ayın başlarında Kongre komitelerine gönderilen bir bildirimde, Dışişleri Bakanlığı'nın "Suriye'deki büyükelçilik faaliyetlerinin olası yeniden başlatılmasına yönelik aşamalı bir yaklaşım uygulamayı" amaçladığı belirtildi.

10 Şubat tarihli bildirimde, bu planlara ilişkin harcamaların 15 gün içinde, yani gelecek hafta başlayacağı belirtilmişti; ancak planların tamamlanma tarihi veya Amerikalı personelin Şam'a kalıcı olarak ne zaman döneceğine dair bir zaman çizelgesi belirtilmemişti.

Şarku'l Avsat'ın AP'den aktardığına göre ABD yönetimi geçen yıldan beri, özellikle Beşşar Esed rejiminin Aralık 2024'te beklenen düşüşünden kısa bir süre sonra, büyükelçiliği yeniden açmayı değerlendiriyordu.

Yönetim, bu adımı Başkan Donald Trump'ın Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın gündemindeki en önemli önceliklerden biri olarak belirledi.


İsrail’in Lübnan’ın doğu ve güney bölgelerine düzenlediği saldırılarda 8 kişi hayatını kaybetti

 İsrail’in Bekaa Vadisi’ne düzenlediği hava saldırılarından (Sosyal medya)
İsrail’in Bekaa Vadisi’ne düzenlediği hava saldırılarından (Sosyal medya)
TT

İsrail’in Lübnan’ın doğu ve güney bölgelerine düzenlediği saldırılarda 8 kişi hayatını kaybetti

 İsrail’in Bekaa Vadisi’ne düzenlediği hava saldırılarından (Sosyal medya)
İsrail’in Bekaa Vadisi’ne düzenlediği hava saldırılarından (Sosyal medya)

Lübnan’ın doğu ve güney bölgelerine dün düzenlenen İsrail hava saldırılarında en az 8 kişi hayatını kaybetti. İsrail ordusu, hedef alınan unsurların Hizbullah ile müttefiki Hamas mensupları olduğunu açıkladı.

Hizbullah’a yakın bir kaynak AFP’ye yaptığı açıklamada, Bekaa bölgesini hedef alan saldırılarda örgütün askeri komutanlarından birinin de hayatını kaybedenler arasında bulunduğunu bildirdi.

Yerel basında yer alan haberlerde, hayatını kaybedenler arasında Hizbullah’ta görevli bir yetkilinin de bulunduğu, söz konusu ismin eski milletvekili Muhammed Yaği’nin oğlu olduğu ve Hizbullah’ın hayatını kaybeden eski genel sekreteri Hasan Nasrallah’ın yardımcılığını yaptığı öne sürüldü.

İsrail, Kasım 2024’te bir yılı aşkın süren çatışmaların ardından varılan ateşkes anlaşmasına rağmen Lübnan’a yönelik hava saldırılarını sürdürüyor. İsrail ordusu genellikle hedefin Hizbullah olduğunu belirtirken, zaman zaman Hamas Hareketi’ni de vurduğunu açıklıyor.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı (NNA), Bekaa bölgesindeki İsrail saldırılarının ilk belirlemelere göre altı kişinin ölümüne ve 25’ten fazla kişinin yaralanmasına yol açtığını, yaralıların bölgedeki hastanelere sevk edildiğini duyurdu.

İsrail ordusu ise Bekaa’daki Baalbek bölgesinde Hizbullah’a ait karargâhların hedef alındığını açıkladı.

Söz konusu saldırılar, ülkenin en büyük Filistin mülteci kampı olan Ayn el-Hilve’ye yönelik İsrail hava saldırılarından saatler sonra gerçekleşti. Lübnan Sağlık Bakanlığı, saldırılarda iki kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi. İsrail ordusu ise kampta Hamas’a ait bir karargâhın hedef alındığını duyurdu.

NNA, İsrail’e ait bir insansız hava aracının (İHA) Sayda’ya bitişik kampı vurduğunu aktardı.

İsrail ordusu açıklamasında, kampta ‘Hamas mensubu militanların faaliyet gösterdiği bir karargâhın’ hedef alındığını belirterek, Lübnan’da Hamas’ın ‘yerleşmesine karşı’ operasyonlarını sürdürdüğünü ve “Hamas terör örgütü militanlarına karşı nerede faaliyet gösterirlerse göstersinler güçlü şekilde hareket etmeye devam edeceğini” kaydetti.

 Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ndeki Baalbek şehrinin genel görünümü (Reuters)

Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ndeki Baalbek şehrinin genel görünümü (Reuters)

Hamas yaptığı yazılı açıklamada, sivil kayıplara yol açtığını belirttiği saldırıyı kınadı.

Açıklamada, ‘işgal ordusunun ileri sürdüğü iddiaların’ reddedildiği belirtilerek, bunların ‘gerçekler karşısında dayanaksız bahaneler’ olduğu savunuldu. Hedef alınan merkezin, kampta güvenlik ve istikrarı sağlamakla görevli Ortak Güvenlik Gücü’ne ait olduğu ifade edildi.

Lübnan hükümeti geçen yıl, İsrail ile yaşanan ve binlerce Hizbullah mensubunun yanı sıra çok sayıda üst düzey ismin hayatını kaybettiği savaşın ardından zayıflayan Hizbullah’ın silahsızlandırılacağını taahhüt etmişti.

Lübnan ordusu geçen ay, İsrail sınırına yakın bölgeden başlayarak Litani Nehri’ne kadar uzanan alanı kapsayan planın ilk aşamasını tamamladığını açıkladı.

Ancak Hizbullah’ı yeniden silahlanmakla suçlayan İsrail, Lübnan ordusunun kaydettiği ilerlemeyi yetersiz bulduğunu duyurdu.

Beş aşamadan oluşan planın ikinci etabı ise Litani Nehri’nin kuzeyinden başlayarak, başkent Beyrut’un yaklaşık 40 kilometre güneyindeki Sayda’nın kuzeyinden Akdeniz’e dökülen Evveli Nehri’ne kadar uzanan bölgeyi kapsıyor.


Washington, Sudan'da insani ateşkesin "derhal kabul edilmesi" çağrısında bulundu

New York'taki Güvenlik Konseyi (Birleşmiş Milletler)
New York'taki Güvenlik Konseyi (Birleşmiş Milletler)
TT

Washington, Sudan'da insani ateşkesin "derhal kabul edilmesi" çağrısında bulundu

New York'taki Güvenlik Konseyi (Birleşmiş Milletler)
New York'taki Güvenlik Konseyi (Birleşmiş Milletler)

ABD Başkanı Donald Trump'ın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Massad Boulos, ABD'nin dün Sudan'daki tüm taraflara, Birleşmiş Milletler mekanizması tarafından desteklenen insani ateşkesi "derhal ve ön koşulsuz olarak" kabul etmeleri çağrısında bulunduğunu vurguladı.

Sudan'daki gelişmeleri görüşmek üzere düzenlenen BM Güvenlik Konseyi oturumunun aralarındaki çeşitli toplantılara katılan Paul, şunları söyledi: “Sudanlı tarafları, sivillere hayat kurtarıcı yardımların ulaşabilmesi için ateşkesi kabul etmeye çağırıyoruz.”

Şöyle devam etti: “Ortaklarımızla adil ve kalıcı bir barış için çalışırken, soykırımdan sorumlu olanların hesap vermesini sağlamaya ve sivil yönetime güvenilir bir geçişi desteklemeye kararlıyız.”

Şarku'l Avsat'ın aldığı bilgiye göre Suudi Arabistan'ın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Abdulaziz el-Vasil, Güvenlik Konseyi oturumuna katılarak Krallığın Sudan'ın birliğini ve egemenliğini destekleme pozisyonunu teyit etti ve Sudan'daki krizi sona erdirecek kapsamlı bir siyasi çözümün önemini vurguladı.