Türkiye, Mısır’la yakınlaştıktan sonra Müslüman Kardeşler’e sırtını mı döndü?

Onlarca İhvan genci tutuklandı ve liderlerine vatandaşlık verilmedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Mısırlı Mevkidaşı Abdulfettah Sisi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Mısırlı Mevkidaşı Abdulfettah Sisi.
TT

Türkiye, Mısır’la yakınlaştıktan sonra Müslüman Kardeşler’e sırtını mı döndü?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Mısırlı Mevkidaşı Abdulfettah Sisi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Mısırlı Mevkidaşı Abdulfettah Sisi.

Türk makamları, Mısır’la süren yakınlaşma bağlamında siyasi öneme sahip bir hamleyle yıllardır topraklarında ikamet eden Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) örgütünün onlarca üyesine yönelik bir tutuklama kampanyası başlattı. İhvan üyelerinin birçoğunun ikametgahlarının yenilenmemesine karar verilirken, bu da onların haftalar içinde Türkiye topraklarını terk etmeleri gerektiği anlamına geliyor.

Bu önlemlerle eş zamanlı olarak Türk makamları, örgüte bağlı bir dizi lidere Türk vatandaşlığı vermeyi de defalarca reddetti. Vatandaşlık verilmesi, Ankara’nın Mısır’da bazıları idama varan cezalardan hüküm giymiş birçok İhvan liderine dokunulmazlık sağlamak için önceki yıllarda defalarca başvurduğu bir prosedürdü.

Basında çıkan haberler, Türk yetkililerin son günlerde ülkede ikamet eden Müslüman Kardeşler üyelerine yönelik kampanyalarını ve baskınlarını yoğunlaştırdığını ve kimlikleri, ikametgahları veya milliyetleri olmayan yaklaşık 60 Müslüman Kardeşler üyesini tutukladığını ortaya koydu. Bu unsurlardan yaklaşık yedisi komşu ülkelere sınır dışı edildi. Aynı şekilde Ankara, vatandaşlığa kabul ve insani ikamet sürecini durdurma ve grup liderlerini ülkeye başka herhangi bir unsur getirmeyi bırakmaları konusunda uyarma kararı aldı.

Al Arabiya internet sitesinin haberine göre Türk kaynakları, açıklamalarında “Türk yetkililer, yalnızca beş ay içinde yasa dışı göçmen olarak tanımladıkları herkesi sınır dışı etmeyi planlıyor” iddiasında bulundu. Aynı şekilde Müslüman Kardeşler grubunun faaliyetlerine yeni kısıtlamalar getiren yetkililer, İhvan liderlerinden Türkiye topraklarından Mısır’a yönelik her türlü faaliyeti durdurmasını istedi.

Bu hamlelerle eş zamanlı olarak Mısır ile Türkiye arasındaki yakınlaşma da hız kazandı. Öyle ki Mısır Dışişleri Bakanlığı, geçen salı günü diplomatik ilişkilerini büyükelçiler düzeyine çıkaracağını açıkladı. Ayrıca iki ülkenin büyükelçilerinin isimleri de belli oldu. Bu gelişmeler, 2013’teki kitlesel halk gösterileriyle birlikte eski Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin iktidardan indirilmesinin ardından Ankara’nın Müslüman Kardeşler örgütüne verdiği desteğin arka planına karşı 10 yıllık yabancılaşma ve siyasi gerilimin ardından yaşandı.

Türk medyası, yeni İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın güvenlik güçlerinin ve polisin geçen hafta özel olarak İstanbul’da ve genel olarak diğer şehirlerde ‘yasa dışı göçmenler’ olarak tanımladığı kişilerle ilgili denetimleri yoğunlaştırdığına dair haberlere yer verdi.

El-Ahram Siyasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde Türkiye meseleleri araştırmacısı olan Kerem Said, Türkiye’nin topraklarındaki İhvan üyelerine karşı aldığı tedbirleri ‘beklenen bir mesele’ olarak nitelendirdi. Saad, Türk makamlarının bu konuda başvurması muhtemel olan artan tedbirlerin olduğuna işaret ederek, ‘örgüt liderlerinin önceki yıllarda almış olduğu vatandaşlıkları iptal etme fikrine’ de dikkat çekti.

Kerem, Saad, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ‘Türkiye’nin Mısır’la siyasi ve ekonomik yakınlaşmasını, Batı’nın Rusya’ya yönelik yaptırımlarının devam etmesi ışığında Mısır gazına kayda değer bağımlılığı, Türk makamlarının Mısır’ın bölge (özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi şu anda Türkiye için ekonomik önemi temsil eden ülkeler) ile normal ilişkiler kurmak için çok önemli bir ülke olduğunun bilincini taşıması’ olmak üzere bir dizi faktöre dayandırdı.

Ancak araştırmacı, Ankara’nın ‘İhvan kartının tamamen yandığını ve artık Mısır siyaseti üzerinde bir baskı unsuru teşkil etmediğini’ fark etmesiyle ilgili nedenler olduğunu da savundu. Araştırmacı, son cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerinde dikkate değer bir güç ve etki gösteren Türk liderliğinin milliyetçi eğilimi tatmin etme arzusuyla ilgili bir dizi dönüşüme de dikkat çekti. Bu eğilim, ikinci turda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın lehine belirleyici sözü söyledi.

“Türk milliyetçileri, genel olarak yasa dışı göçmenlere ve özel olarak Türkiye’nin İslamcı unsurlara ev sahipliği yapmasına karşı tavır alıyor” diyen Said, Türk liderliğinin bir sonraki aşamada özel bir öneme sahip olan yerel seçimler öncesinde bu eğilimi yatıştırmak istediğine vurguladı.

Mısırlı Türkiye meseleleri araştırmacısı Muhsin Avadallah ise Türkiye’nin Müslüman Kardeşler unsurlarına karşı son önlemlerinin ‘Kahire ile yakınlaşma’ bağlamında geldiği fikrini destekledi. Ancak şu an Türk topraklarında bulunan unsurların, Türk direktiflerine tamamen teslim hale geldiklerini, başta medya mensupları olmak üzere Mısır ile ateşkes yaklaşımına uymayanların sınır dışı edildiğini de belirtti.

Avadallah, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamalarda, şu an Türkiye topraklarında bulunan diğer unsurların ‘Türk siyasetine hizmet etmediğini, aksine Türk siyasetine bir yük haline geldiğini’ söyledi. Ayrıca çoğu, son iki yılda aktif Arap ülkeleriyle Türk siyasetinde yaşanan pragmatik değişimlerle ilgili olmak üzere, bazıları iç hedeflere hizmet etmek için bu durumun, onlardan kurtulmayı hızlandırdığını ifade etti.

Avadallah, Müslüman Kardeşler İstanbul Cephesi’nin Mısır- Türkiye yakınlaşması hakkında ise yorum yapmadığına dikkat çekti. Türk vatandaşlığı alan örgüt liderlerinden bazılarının, Türk siyasetine daha fazla daldıklarını ve İhvan veya Mısır ile ilgili siyasi konulara girmekten kaçındıklarını vurguladı. Muhsin Avadallah ayrıca, “Bu insanların çoğu, son Türkiye seçimlerinde kendilerini İhvan için değil, Türkiye Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) için propaganda aracı olarak sunmaya çalıştı” iddiasında bulundu.

Türk makamları, yakın zamanda İslam el-Ğamri, Mustafa el-Bedri ve Muhammed İlhami de dahil olmak üzere bazı Müslüman Kardeşler üyelerine vatandaşlık vermeyi reddetmişti. Ayrıca birkaç hafta önce Mısır’da ölüme mahkûm edilen Müslüman Kardeşler vaizi Vecdi Ganim’e vatandaşlık vermeyi de kabul etmemişti. Ganim, bir video kaydında karar karşısında hayal kırıklığını dile getirmişti. Kendisi, Katar’dan sınır dışı edilmesinin ardından Türkiye’de yıllarca ikamet etti.

Türkiye topraklarında ikamet eden Müslüman Kardeşler üyelerinin sayısına ilişkin resmi bir veri yok. Bununla birlikte bazı resmi olmayan tahminler, sayının yaklaşık beş bin olduğunu ve bunların yaklaşık iki bininin resmi bir şekilde Türk vatandaşlığı veya ikametini aldığını gösteriyor. Geri kalanlar ise hala gayri resmi olarak ikamet ediyor ve Türk yetkililer tarafından ‘yasa dışı göçmen’ olarak sınıflandırılıyor.

Bu, Türk makamlarının topraklarındaki İhvan unsurlarına karşı aldığı ilk önlem değil. Öyle ki Mısır ile 2021’de istikşafi müzakerelerin başlamasından bu yana grupla bağlantılı bazı medya çalışanlarının tutuklanmasına yol açan bir dizi prosedür ortaya koyuldu. Ayrıca onlarca kişi tutuklandı ve geçen yıl sosyal medya hesapları aracılığıyla Mısır’da gösteri çağrısı yaptıkları kanıtlandıktan sonra birçok unsur sorguya çekildi.

Mısır-Türkiye ilişkileri, Mısır ve Türkiye cumhurbaşkanlarının geçen kasım ayında Katar’da düzenlenen FIFA Dünya Kupası’nın açılışına katıldıktan sonra bir araya gelmesiyle büyük bir atılım yaşadı. Geçen şubat ayında Türkiye ve Suriye’yi vuran depremin ardından iki ülke arasındaki yakınlaşma hızı arttı. Öyle ki Kahire yardım sağlamak için harekete geçerken Mısır Cumhurbaşkanı da Türk mevkidaşını arayarak başsağlığı diledi. Şki ülkenin dışişleri bakanları da karşılıklı ziyaretlerde bulundu.



Bir insan hakları örgütü, İsrail ordusunun Filistinli bir bebeğin öldürülmesiyle ilgili açıklamalarını yalanladı

Fahd Ebu Heykel, geçen cuma günü İsrail askerleri tarafından öldürülen henüz bebek olan oğlu Sam'ın cesedini taşıyor (AP)
Fahd Ebu Heykel, geçen cuma günü İsrail askerleri tarafından öldürülen henüz bebek olan oğlu Sam'ın cesedini taşıyor (AP)
TT

Bir insan hakları örgütü, İsrail ordusunun Filistinli bir bebeğin öldürülmesiyle ilgili açıklamalarını yalanladı

Fahd Ebu Heykel, geçen cuma günü İsrail askerleri tarafından öldürülen henüz bebek olan oğlu Sam'ın cesedini taşıyor (AP)
Fahd Ebu Heykel, geçen cuma günü İsrail askerleri tarafından öldürülen henüz bebek olan oğlu Sam'ın cesedini taşıyor (AP)

İsrail merkezli insan hakları kuruluşu B'Tselem tarafından dün akşam yayımlanan yeni bir video, birkaç gün önce El Halil'de Filistinlilerin bulunduğu sivil bir araca İsrail askerleri tarafından ateş açıldığı anları ortaya koydu. Olayda, annesinin kucağındaki 7 aylık Sam Ebu Heykel hayatını kaybederken, askerlerin ateş açtıktan sonra yaralılara herhangi bir yardımda bulunmadığı belirtildi.

Görüntüler, cuma günü meydana gelen olayla ilgili İsrail ordusunun ilk açıklamasındaki iddialarla çelişiyor. Ordu, askerlerin kendilerine doğru hızla ilerleyen bir aracı fark etmeleri üzerine ateş açtığını öne sürmüştü. Ancak B'Tselem tarafından yayımlanan görüntülerde aracın, iki İsrail askerine yaklaşırken hızını düşürdüğü ve durduğu görülüyor.

B'Tselem, videonun El Halil'in Tel Rümeyde Mahallesi'nde aile ziyaretinden dönen Ebu Heykel ailesine ateş açıldığı anları belgelediğini belirtti.

Kuruluşa göre olay, aile reisinin yol üzerinde bekleyen askerleri fark ederek aracın hızını yavaşlatması ve durmaya hazırlanması sırasında meydana geldi. O sırada annesinin arka koltukta kucağında bulunan bebek Sam, başından vuruldu ve kısa süre sonra hayatını kaybetti. Açılan ateş sonucu bebeğin babası ve annesi de yaralandı. Anne halen hastanede tedavi görüyor.

B'Tselem açıklamasında, "Ateş açılmasının ardından silahı kullanan asker ve yanındaki diğer asker olay yerinden ayrıldı. Aracı kontrol etmediler ve ağır yaralanan bebeğe ya da annesine herhangi bir ilk yardım sağlamadılar" ifadelerine yer verdi.

Fahd Ebu Heykel, telefonunda İsrail işgal askerleri tarafından el Halil’de (Hebron) öldürülen 7 aylık oğlu Sam'in fotoğrafını gösteriyor (AP).Fahd Ebu Heykel, telefonunda İsrail işgal askerleri tarafından el Halil’de (Hebron) öldürülen 7 aylık oğlu Sam'in fotoğrafını gösteriyor (AP).

Yayımlanan görüntülerde, İsrail askerinin ateş açtığı sırada aracın yavaşladığı ve durmak üzere olduğu görülüyor. Aracın askerlerden belirli bir mesafede bulunduğu ve onlara yönelik herhangi bir tehdit oluşturmadığı iddia ediliyor. Görüntülerin devamında ise babanın, başından yaralanan bebeğini kucağına alarak kanamayı durdurmaya çalıştığı görülüyor.

Videoda ayrıca, oğlunu kucağında taşırken yaralanan annenin de aracın yanında yol kenarında oturduğu görülüyor.

Olayda İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu baba ve anne yaralanırken, 7 aylık Sam Ebu Heykel yaşamını yitirdi.

Kardeşimi öldürdüler

Olayın ardından konuşan bebeğin büyükannesi Feryal Ebu Heykel, "Bize doğrudan ateş açtılar. Herhangi bir tehlike ya da bunu gerektirecek bir durum yoktu" dedi.

Gelininin "Oğlum, oğlum!" diye bağırdığını anlatan büyükanne, bebeğin kanlar içinde kaldığını söyledi.

Ailenin her zamanki gibi yolda ilerlediğini belirten Feryal Ebu Heykel, "Yavaş gidiyorduk. Yaklaşık 10 metre ileride askerleri gördüm. Ön koltukta oturuyordum ve her şeyi gördüm. Bir anda silah sesi duyuldu. Bunun bize durmamız yönünde yapılmış bir uyarı atışı olduğunu düşündüm" ifadelerini kullandı.

Yedi aylık Sam Fahd Ebu Heykel, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan el Halil’de, içinde bulundukları araca İsrail askerinin ateş açmasından birkaç dakika sonra babasının kollarında görülüyor (B'Tselem videosu- Reuters)Yedi aylık Sam Fahd Ebu Heykel, işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan el Halil’de, içinde bulundukları araca İsrail askerinin ateş açmasından birkaç dakika sonra babasının kollarında görülüyor (B'Tselem videosu- Reuters)

Daha sonra sürücü koltuğundaki oğlunun ellerini kaldırarak herhangi bir tehdit oluşturmadığını göstermeye çalıştığını söyleyen büyükanne, "Ancak kurşun eline isabet etti, elini delip aracın içine girdi. Ardından gelinimin çığlığını duydum. Büyük bir şok yaşadık. Araçtan inerek yardım istemeye başladım. Askerler olay yerinden ayrıldı ve bize hiçbir yardımda bulunmadı. Takviye ekipler gelip bizi hastaneye götürene kadar orada yalnız kaldık" dedi.

Feryal Ebu Heykel, 11 yaşındaki torununun daha sonra kendisine, "Babaanne, küçük kardeşimi öldürdüler" dediğini ifade etti.

Feryal Ebu Heykel, el Halil’de İsrail işgal askerleri tarafından öldürülen 7 aylık torunu Sam'e veda ediyor (AP)Feryal Ebu Heykel, el Halil’de İsrail işgal askerleri tarafından öldürülen 7 aylık torunu Sam'e veda ediyor (AP)

Olayın ardından İsrail ordu sözcülüğü tarafından yapılan açıklamada, ilk incelemenin yaralanan kişilerin siviller olduğunu ortaya koyduğu belirtildi.

Açıklamada, "İlk soruşturma, yaralananların olayla ilgisi olmayan siviller olduğunu göstermiştir. Olay incelenmektedir ve sonuçlar değerlendirilmek üzere ilgili makamlara sunulacaktır. İsrail ordusu masum kişilerin zarar görmesinden üzüntü duymaktadır" denildi.

B'Tselem Genel Direktörü Yuli Novak ise yaptığı açıklamada, "Son iki buçuk yıl içinde İsrail, Gazze Şeridi ve Batı Şeria'da 20 binden fazla çocuğun ölümüne neden oldu" ifadelerini kullandı.

Novak, uluslararası toplumun İsrail'e sağladığı cezasızlık ortamının ve İsrail sisteminin askerler ile yerleşimcilere tanıdığı dokunulmazlığın, Filistinlilere yönelik öldürücü eylemlerin normalleşmesine yol açtığını savundu.

Filistinlilerin İsrail kontrolü altındaki yaşamlarının tamamen değersizleştirildiğini öne süren Novak, bunun yedi aylık bir bebeğin hayatını kaybettiği bu olayda da görüldüğünü söyledi.


Rapor: Casuslukla suçlanan şahsın firarı, İsrail-Hizbullah arasındaki gölge savaşı gündeme getirdi

İsrail ordusunun 27 Nisan 2026'da yayınladığı ve Lübnan'ın güneyindeki Hizbullah altyapısının imha edildiğini gösterdiğini söylediği videodan, (AFP)
İsrail ordusunun 27 Nisan 2026'da yayınladığı ve Lübnan'ın güneyindeki Hizbullah altyapısının imha edildiğini gösterdiğini söylediği videodan, (AFP)
TT

Rapor: Casuslukla suçlanan şahsın firarı, İsrail-Hizbullah arasındaki gölge savaşı gündeme getirdi

İsrail ordusunun 27 Nisan 2026'da yayınladığı ve Lübnan'ın güneyindeki Hizbullah altyapısının imha edildiğini gösterdiğini söylediği videodan, (AFP)
İsrail ordusunun 27 Nisan 2026'da yayınladığı ve Lübnan'ın güneyindeki Hizbullah altyapısının imha edildiğini gösterdiğini söylediği videodan, (AFP)

İsrail'in geçen mart ayında Beyrut'un güney banliyölerine yönelik askeri saldırılarının yoğunlaştığı günlerde, bölge sakinleri panik içinde kaçışırken, bir kişi Lübnan'ın en hassas güvenlik dosyalarından birinde kaderini değiştirecek bir fırsat yakaladı.

Şarku’l Avsatın AP’den aktardığına göre kaos ortamından yararlanan şüpheli, Hizbullah'a bağlı bir hücrede tutulduğu yerden kaçmayı başardı. Ardından başkente hâkim tepeler üzerinden ilerleyerek Beyrut'un diplomatik bölgesi olan Baabda'ya ulaştı. İddialara göre burada Ukrayna Büyükelçiliği binasına girdi ve o andan sonra izini tamamen kaybettirdi.

O tarihten bu yana şüphelinin nerede olduğu bilinmiyor. Lübnan güvenlik çevrelerinde dosya, yerel, bölgesel ve uluslararası unsurların iç içe geçtiği açık bir istihbarat mücadelesinin parçası olarak değerlendiriliyor. Bu süreçte Hizbullah'ın, İsrail bağlantılı olduğu öne sürülen casusluk ağlarını takip etme çabalarını artırdığı belirtiliyor.

Lübnan makamlarının Halid el-Aidi olarak tanıdığı kişinin, Suriye kökenli Filistinli bir mülteci olduğu ve aynı zamanda Ukrayna vatandaşlığı taşıdığı ifade ediliyor. Lübnan güvenlik güçleri tarafından daha önce gözaltına alınan Aidi'nin, İsrail bağlantılı olduğu şüphelenilen bir istihbarat planına dahil olmakla suçlandığı, söz konusu planın ülke içinde bombalı saldırılar ve suikastlar gerçekleştirmeyi hedeflediğinin öne sürüldüğü bildirildi.

Üst düzey Lübnanlı yargı ve güvenlik kaynaklarına göre, kaçışın ayrıntıları ve askeri mahkemedeki dava süreci dar bir çevrede ele alındı. Hizbullah'ın siyasi yetkilileri dosyaya ilişkin bazı bilgileri paylaşırken, diğer resmî kurumlar sessiz kalmayı tercih etti.

Aidi'nin ortadan kaybolması, siyasi açıdan da hassasiyet taşıyor. Ülkeden çıkışında herhangi bir kolaylaştırma ya da iş birliği olduğunun kanıtlanması halinde, olayın Lübnan hükümeti üzerinde siyasi sonuçlar doğurabileceği ve Hizbullah'ın tabanında tepkiye yol açabileceği belirtiliyor. Bu durumun, zaten karmaşık bir siyasi atmosferden geçen ülkede yeni gerilimlere neden olabileceği değerlendiriliyor.

Bu arada resmi bir Lübnan belgesine göre, Ukrayna Büyükelçiliği mart ayında Aidi'nin kaçışının ardından ülkeden ayrılmasının kolaylaştırılmasını talep etti. Ancak Lübnan Genel Güvenlik Müdürlüğü, hakkında çıkarılan yargı kararlı yakalama emrini gerekçe göstererek bu talebi reddetti. Olayla ilgili olarak ne Ukrayna tarafından ne de İsrail dış istihbarat servisi Mossad'dan herhangi bir açıklama yapıldı.

Konuya yakın bir Ukraynalı yetkili ise Aidi'nin Beyrut'taki büyükelçilikte bulunmadığını söyledi. Ancak Kiev'in ülkeden çıkış sürecine müdahil olup olmadığı veya kendisine herhangi bir destek sağlayıp sağlamadığı konusunda yorum yapmadı.

Karmaşık istihbarat ağları

Gelişmeler, İsrail adına faaliyet gösterdiği düşünülen geniş çaplı casusluk ağlarına ilişkin tartışmaların arttığı bir dönemde yaşanıyor. Uzmanlar, bu ağların insan kaynakları ve gelişmiş gözetleme teknolojileri sayesinde hassas güvenlik çevrelerine sızabildiğini belirtiyor.

Güvenlik raporlarına göre İsrail, son yıllarda Hizbullah'a karşı bir dizi dikkat çekici operasyon gerçekleştirdi. Bunlar arasında örgütün tedarik zincirine sızılması ve Eylül 2024'te uzaktan patlatılan tuzaklı haberleşme cihazlarının örgüte ulaştırılması da bulunuyor. Söz konusu saldırılarda onlarca kişinin hayatını kaybettiği bildirildi. Bundan önce de Hizbullah'ın üst düzey isimlerini hedef alan hava saldırıları düzenlenmişti.

Uzmanlara göre bu operasyonların birikimli etkisi, örgütün yapısı içinde derin bir istihbarat sızmasına işaret ediyor. Hizbullah üzerine çalışan araştırmacılar da bu değerlendirmeyi destekleyerek, söz konusu sızmaların İsrail'e üst düzey yöneticileri yüksek hassasiyetle hedef alma imkânı verdiğini ifade ediyor.

Lübnan'da karşı operasyonlar

Buna karşılık Hizbullah ve Lübnan makamları son dönemde şüpheli casusluk ağlarına yönelik operasyonlarını yoğunlaştırdı. İsrail'le iş birliği yapmakla suçlanan onlarca kişi hakkında hüküm verilirken, başka dosyalar ise askeri yargı önünde soruşturulmaya devam ediyor.

Yargı kaynaklarına göre bazı sanıklar, Hizbullah'a ait tesisler ve konumlar hakkında hassas bilgiler vermeleri karşılığında para aldı. Bazılarının ise sosyal medya üzerinden devşirildiği öne sürülüyor.

Mahkemelerde görülen davalar arasında, daha sonra hedef alınan bazı noktalara ait koordinatları İsrail tarafına ilettikleri iddia edilen önemli sanıkların dosyaları da bulunuyor. Bu durum, güvenlik sızmasının boyutuna ilişkin iç tartışmaları daha da alevlendirmiş durumda.

Kayboluş, tabloyu daha da karmaşık hale getiriyor

Aidi'nin akıbetine ilişkin anlatımlar farklılık gösterse de Lübnanlı güvenlik kaynakları, onun ülkeyi terk etmiş olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu değerlendiriyor. Ancak nihai varış noktası veya Suriye'ye ya da başka bir ülkeye gidip gitmediği henüz doğrulanmış değil.

Bu gelişme, Lübnan hükümeti ile Hizbullah arasında savaş ve İsrail'le yürütülen müzakere dosyaları konusunda görüş ayrılıklarının yaşandığı son derece hassas bir dönemde meydana geldi. Bu nedenle olayın, ülkedeki siyasi bölünmeyi daha da derinleştirebileceği belirtiliyor.

Gözlemcilere göre soruşturma kapsamında ortaya çıkabilecek yeni bilgiler; ister dış destekle ister içeriden yardım alınarak gerçekleştirildiği iddia edilen kaçış senaryolarını doğrulasın, Lübnan'ın siyasi ve güvenlik ortamını doğrudan etkileyebilir ve devlet ile Hizbullah arasındaki ilişkileri daha da karmaşık hale getirebilir.


İran ve Lübnan: Ortadoğu çatışmasında birbirine bağlı iki cephe

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki sahil kenti Sur'daki bir mahalleyi hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki sahil kenti Sur'daki bir mahalleyi hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
TT

İran ve Lübnan: Ortadoğu çatışmasında birbirine bağlı iki cephe

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki sahil kenti Sur'daki bir mahalleyi hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki sahil kenti Sur'daki bir mahalleyi hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, İran ve Lübnan'la yürütülen müzakere süreçlerini birbirinden ayırmaya çalışıyor. Ancak analistlere göre Tahran'ın iki dosyanın birbirine bağlı olduğu yönündeki ısrarı, iç içe geçmiş çatışmaları kontrol altına alma çabalarını zorlaştırırken, Washington bu konuda şu ana kadar sınırlı başarı elde edebildi.

İran'la savaş, 28 Şubat'ta ABD ve İsrail'in ortak saldırısıyla başladı. Ardından Lübnan'daki Hizbullah'ın İsrail'e yönelik saldırıları, İsrail'in Lübnan'a karşı geniş çaplı bir askerî harekât başlatmasına yol açtı.

Trump yönetimi bir yandan İran'la anlaşmaya varmayı, bölgesel savaşın genişlemesini önlemeyi, enerji piyasalarında istikrarı sağlamayı ve Hürmüz Boğazı'ndaki gerilimi kontrol altında tutmayı hedeflerken, diğer yandan İsrail Lübnan'daki askeri operasyonlarını sürdürüyor.

Buna karşılık Tahran, İsrail ve ABD ile savaşın sona erdirilmesine yönelik herhangi bir anlaşmada Lübnan dosyasının da yer almasını talep ediyor.

İran ile İsrail arasında hafta sonu yeniden çatışmalar yaşandı. Her ne kadar sınırlı ölçekte gerçekleşse de bu gelişme, 8 Nisan'da yürürlüğe giren kırılgan ateşkesin ardından dikkat çekti. Tahran, İsrail'in Hizbullah'ın kalesi olarak görülen Beyrut'un güney banliyölerine düzenlediği saldırılara karşılık verdiğini açıkladı.

Trump'ın, savaşın sona erdirilmesine yönelik çabaların sekteye uğramaması için İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu karşılık vermemeye çağırdığı belirtildi. Trump son günlerde savaşın sona ermesine yönelik anlaşmanın yakın olduğunu ifade etmişti. Ancak buna rağmen İsrail karşı saldırılar düzenledi.

Lübnan, 2 Mart'ta Hizbullah'ın İran'ın dini lideri Ali Hamaney'in öldürülmesine tepki olarak İsrail'e roket saldırıları düzenlemesiyle bölgesel savaşın içine çekildi.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre o tarihten bu yana İsrail'in Lübnan'a yönelik yoğun bombardımanlarında 3 bin 600'den fazla kişi hayatını kaybetti. İsrail ayrıca ülkenin güneyindeki geniş alanları da kontrol altına aldı.

Dış İlişkiler Konseyi'nden Elisa Ewers, Trump'ın iki müzakere sürecini birbirinden ayırma girişiminin "büyük ölçüde başarılı olmadığını" söyledi.

Ewers, "İran, Lübnan'ın herhangi bir ön müzakere sürecinin parçası olması yönündeki talebini sürdürerek Başkan Trump'ın kararlılığını test ediyor" dedi. Ayrıca Tahran'ın, Trump'ın İsrail saldırılarına desteğini sürdürüp sürdürmeyeceğini de görmek istediğini belirtti.

İran'ın aynı zamanda Hizbullah'ın askeri ve siyasi kapasitesini mümkün olduğunca korumaya çalıştığını ifade etti.

Çelişki

Washington, İsrail ile Lübnan arasında dört tur görüşmeye ev sahipliği yaptı. Bu görüşmeler, iki ülke arasında onlarca yıl sonra gerçekleştirilen ilk doğrudan müzakereler oldu.

ABD yönetimi başından itibaren İran ve Lübnan dosyalarının birbirinden ayrı tutulmasında ısrar etti. Ancak ilan edilen ateşkes anlaşmalarının kısa sürede ihlal edilmesi veya reddedilmesi nedeniyle görüşmeler şu ana kadar savaşı sona erdirmeyi başaramadı.

Analist Trita Parsi'ye göre Tahran, "bölgesel istikrarın İran'ın ve müttefiklerinin güvenliğinden ayrı düşünülemeyeceğini" göstermeye çalışıyor.

Öte yandan Trump ile İsrail Başbakanı Netanyahu arasındaki görüş ayrılıklarının da giderek belirginleştiği ifade ediliyor. İki liderin öncelikleri arasında farklılıklar bulunduğu belirtiliyor.

Dış İlişkiler Konseyi'nin eski başkanı Richard Haas ise mevcut tabloda bir "paradoks" bulunduğunu belirterek, ortaya çıkabilecek bir anlaşmanın Washington ile Tel Aviv arasında görüş ayrılıklarına yol açabileceğini söyledi.

Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nden Mona Yacubyan ise İran ve Lübnan dosyalarının birbiriyle bağlantılı olmasına rağmen ayrı kanallardan ilerlemeye devam edeceğini öngördü.

Yacubyan'a göre bu bağlantı, karşılıklı gerilimin azalmasından çok, bir cephede başlayan gerginliğin başka bir cepheye sıçramasına ve beklenmedik gerilimlere yol açma potansiyeli taşıyor.