Husiler, Yemen’i ‘iç sömürgecilik’ ile sömürüyor

Yemen’deki Husi eylemleri ‘kötü irade’ içeriyor

EPA / Majalla
EPA / Majalla
TT

Husiler, Yemen’i ‘iç sömürgecilik’ ile sömürüyor

EPA / Majalla
EPA / Majalla

Muhammed Ebi Semra

Husilerin kontrol ettikleri Yemen şehirlerinde milislerin günlük eylemlerine dair ne zaman bir haber toplansa eğilimleri ve davranışları hakkında Yemen’i ‘iç sömürgecilik’ ile sömürgeleştirme iradesi içeren bir tablo çizilmiş oluyor. ‘İç sömürgecilik’ kavramı, tanınmış Yemenli araştırmacı ve Sana Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden Prof. Dr. Ebu Bekir es-Sakkaf (2022’de öldü) tarafından 90’larda, iki Yemen’in 1990’da başlayan birleşme döneminde Kuzey Yemen’deki otoritenin ve onun askeri topluluğunun Güney Yemen’e yönelik benimsediği otoriter tavrı açıklamak için Batılı siyasi literatürden ödünç alındı.

Birlik, askeri bir işgaldir

1994 yılında Kuzey Yemen ordusu, ayrılmayı veya ‘birliği’ devirmeyi planladığı gerekçesiyle Güney’e karşı bir saldırı savaşı başlatmakta aceleci davrandı. Kuzeyli saldırganlar, birleşmeyi korumak ve tamamlamak için, Güney Yemen topraklarını işgalciler gibi işgal etti ve halkına silah zoruyla boyun eğdirdi. Husilerin bugünkü eylemlerine benzer eylemleri arasında şunlar da bulunuyor;

-On binlerce Güneyli çalışan ve asker, hükümet işlerinden ve askeri rütbelerinden ihraç edildi. Bu, 2003’teki ABD işgalinden sonra Irak’ta izlenen ve ‘Baaslaştırmadan arındırma’ olarak bilinen yok etme sürecinden hiçbir farkı olmayan bir şekilde ortaya koyuldu.

-Güneyde ve kuzeyde savaşa ve sonuçlarına ve güneylilerin istismarına karşı çıkan her sesi soruşturmak, hapsetmek veya öldürmek. Böyle bir ses, birliği sorgular, reddeder, ayrılık çağrısı yapar. Ayrıca o, bir komplocu ve haindir.

-Bölücü oldukları için, ‘birlik’ adı altında birçok güneylinin malları ve toprakları ellerinden alındı. Geniş güney topraklarına el konuldu, kuzeyliler tarafından ele geçirildi ve güneydeki sahipleri yerlerinden edildi.

Savaştan sonra bu ve benzeri pek çok eyleme dayanarak, iki Yemen arasında yarı zorlayıcı bir birlik ortaya çıktı. Ebu Bekir es-Sakkaf ise kuzeyin güneyi sömürgeleştirmesine, ‘iç sömürgeleştirme’ adını verdi.

‘Sürekli savaş topluluğu’

Almanya doğumlu Yahudi kökenli ABD’li siyaset bilimci Hannah Arendt’in (1906-1975) siyaset felsefesi alanında geliştirdiği kavramın bir başka yönü, Husilerin Yemen’deki eylemleri için geçerli olabilir. Bu, iki dünya savaşı arasında Almanya’da totaliter hareketin veya Nazi totalitarizminin ortaya çıkışını açıklayabilir. Arendt, bu hareketin, toplumları parçalamak, atomize etmek, yok etmek, ezmek ve insani bağ öncesi bir barbarlığa dönmek için ‘kötülüğün iradesine’ dayandığına inanıyor. Bunun amacı ise, gaddarlığa ve güce tapmaya dayalı yeni bir totaliter toplum yaratmaktır.

csdfv
Husi isyancılar, 24 Temmuz 2015’te başkent Sana’daki bir miting sırasında orta menzilli topçu taşıyan bir araç (AFP)

Husi isyancıların Yemen’deki eylemleri bu ‘kötü iradenin’ bir kısmını içerebilir. Bu eylemler, kurdukları askeri milislere verdikleri Ensarullah isminin tam tersi şekilde ortaya koyuluyor. Bu adlandırma, eylemlerindeki kötülüğü kutsal mertebesine yükselten Husi Ensarların Yemen topraklarında her gün yaptıklarıyla tamamen çelişmektedir. Bu kutsallık mertebesi, Allah’ın yeryüzündeki diğer tüm yaratıklarını dışlayarak yalnızca kendilerinin O’nun adıyla konuştuğu iddiasını içeriyor.

Husi hareketinin kutsallığı, Yemenli bireyler, gruplar ve sosyal sektörler arasında gerginlik, şüphe, korku, terör, ayrımcılık, nifak, düşmanlık ve intikam yaymakta somutlaşıyor. Amaç ise seferberlik, kışkırtma, zorla askere alma, tutuklama ve suikast yoluyla sıradan toplumla çelişen, onu yok eden ve ezen sürekli bir savaş toplumu oluşturmaktır.

Husi grubu, destekçilerini ve sadık takipçilerini seferber ederken ve onları sıradan, bilindik toplumdan uzaklaştırırken, onları, el koyma ve ceza politikasının odak noktası olan motorlu örgütler içinde çerçeveleyerek, insanları yoksulluk, açlık ve aşağılanmadan kurtardıklarına dair yanılgıya düşüyor. Ama aslında onları daha fakir, daha aç, daha aşağılanmış bir gerçeklik içine sokarken, onlara lütuf, mevki ve şeref bahşettiklerini sanıyor. Hayata ve dünyaya dair algısına karşılık vermeyen, itaat ve sadakatini göstermeyenlere gelince onları, bir mürted, hain ve ajan, ‘kötülüğün iradesi ve kalıcı bir savaş toplumunun inşasından başka bir şey olmayan’ kutsallıklarının düşmanı olarak görüyorlar.

Humeyni çığlığı

Şarku’l Avsat gazetesinin yayınladığı haberlere göre Husilerin davranışları, Yemen’de inşa etmek istedikleri toplum ve devlet projesini açıkça gösteriyor. 9 yıl önce Yemen’de ‘Humeyni çığlığının’ başlatılmasının yıl dönümünde, 16 Mayıs’ta Husi grubu, kontrol ettiği bölgelerde genel bir kampanya başlattı. Milislerini, aygıtlarını ve destekçilerini tüm halkı bu olayı kutlamaya ve düzenlediği alaylara ve kalabalıklara katılmaya teşvik etmek için görevlendirdi. Ayrıca bu kutlamalara katılmayanlar ise takip edildi, tehdit edildi ve milislerle aralarında anlaşmazlıklar yaşandı.

Bunun amacı, insanlar arasında güvensizlik ve korku tohumları ekmek, toplumsal dokuda huzursuzluk çıkarmaktır.

der
Yemenliler, 22 Haziran 2023’te Kurban Bayramı öncesinde başkent Sana’da bir pazarda alışveriş yapıyor (AFP)

Husi ritüelleri sokaklarda, evlerde, camilerde, kamu ve özel kurumlarda kök salmalı ve yayılmalıdır ki insanlar savaş ve onun seferberlik makinesinden başka bir toplumda yaşadıklarını unutsunlar. Bunu servis etme araçları arasında ise şunlar yer alıyor;

-Hareketin toplum çevrelerinde düzenlediği seminerlere katılım gerekliliği.

-Halka açık yerlerde toplanmak.

-Humeyni çığlığıyla ve kurucu lider Abdülmelik el-Husi adıyla tezahürat.

-Grubun sloganlarının kaydedilmesi ve sloganların araçlara, evlere, kurumlara ve sokaklara yazılması.

Bu vesileyle camiler, grup liderlerinin başlattığı kışkırtıcı vaazları dinlemek üzere toplanma yerlerine dönüştü.

Arındırma, orduya alma ve üremeye teşvik

Husi savaş camiasının çığlığı, ardı arkası kesilmeyen yankılara sahip.

Kutsal olaydan iki gün sonra, yani 18 Mayıs’ta grup, kendisine sadık olduğundan şüphelendiği kişiler hakkında bir inceleme kampanyası başlattı. Haftalık seminerlerine ve derslerine katılmamaları, bunu kanıtlıyor. Husilerin intikamları, onları devlet dairelerindeki işlerinden uzaklaştırma yönünde oldu. Husi hareketi, arınma kampanyasından önce, bu departmanlarda çalışanların cinsiyetleri arasında ayrım yapma emri vermişti.
Hareket, ‘Baaslaştırmadan arındırma’ kampanyalarından ilham alıyor. Husiler ayrıca, bu tasfiyenin Irak’ta devlet yapısının baltalanmasına ve ordunun dağıtılmasına yol açtığını ve DEAŞ’ın ortaya çıkmasına ve Haşdi Şabi gruplarının kurulmasına yol açtığını biliyor. Bu eylem, aynı zamanda hareketin Yemen’deki milislerini ve birimlerini Yemen devletinin yıkıntıları üzerine inşa ederken ilham aldığı örneklerden biridir.

Husiler, Yemenlileri kovma ve onları devlet dairelerinden tasfiye etme karşılığında, kuraklık ve çölleşmeden kaçmak için ülkelerinden (Kenya ve Somali) Yemen’e kaçan Afrikalı göçmenleri işe almaya çalışıyor. Husi hareketinin, bu işe alım kampanyaları için, kalesi Saada vilayetinde Yemenlilere karşı savaş görevleri için askerlerin işe alınmasıyla sona eren yoğun seferberlik ve eğitim kursları için merkezler açıyor.

Şarku’l Avsat’ın 11 Mayıs’ta uluslararası kuruluşlardan aktardığı haberine göre Husi Caydırıcı Güvenlik Servisi, Yemen’de 300 Afrikalı mülteciyi kaçırdı, onları seferberlik kurslarına tabi tuttu ve faaliyetlerinde kullandı.

19 Mayıs tarihli bir haberine göre ise Husi grubu, Yemen toplumunu çocuk doğumunu artırmaya ve Batı kültürel istilasının bir kalıntısı olarak aile planlaması politikalarını benimsememeye çağıran kampanyalar yürütüyor. Kadınların doğum kontrol yöntemlerini kullanmasına ve hamile kalmaları halinde bakımlarına yardımcı olan üreme sağlığı merkezlerini kapattı. 520 bin Yemenli hamile kadının sağlık sorunları yaşadığına dikkat çekiliyor. Yemen’de her 100 bin doğumda 400 hamile kadın, doğum sırasında bebekleriyle birlikte ölüyor.

Ancak bu zikredilenler, Husilerin bir aylık uygulamalarının sadece kısmi bir örneğidir. Bunlar gibi çifte yoğunlukta tekrar eden ve sürekli olan binlerce olay var. Yemen’de her sabah güneş doğduğunda Husiler, toplumdan geriye kalanları yok etmeye, Yemen’de kendi savaşçı toplumunu kurmaya ve içeride sömürgeleştirmeye çalışıyor.

* Şarku’l Avsat okurları için Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Yemen ordusu Taiz çevresinde direnişini sürdürüyor, Cevf'te ilerleme kaydediyor

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batı cephesinde Yemen ordusuna bağlı savaşçılar (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batı cephesinde Yemen ordusuna bağlı savaşçılar (AFP)
TT

Yemen ordusu Taiz çevresinde direnişini sürdürüyor, Cevf'te ilerleme kaydediyor

Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batı cephesinde Yemen ordusuna bağlı savaşçılar (AFP)
Husilerin kuşatması altındaki Taiz kentinin batı cephesinde Yemen ordusuna bağlı savaşçılar (AFP)

Yemen hükümet güçleri, kuşatma altındaki Taiz kentinin cephe hatlarındaki mevzilerini korurken, Halk Direniş Güçleri'nin desteğiyle kentin güneydoğusundaki Akruz cephesinde Husilerin şiddetli saldırısını püskürttü. Eş zamanlı olarak Cevf vilayetinin merkezi Hazm kentinin doğusunda bazı askeri mevziler ve stratejik tepeler yeniden ele geçirildi. Bu gelişmenin, kente doğru ilerleme hedefi doğrultusunda sahadaki dengeleri değiştirmesi amaçlanıyor.

Taiz'deki direniş ve Cevf'teki ilerlemeye karşılık Husiler, Lahic vilayetinin kuzeyindeki Mukatira ilçesine yönelik askeri hareketliliğini genişletti. Hava saldırılarına ve verdikleri kayıplara rağmen Husiler, tarihi Mukatira Kalesi'ni ele geçirerek Tünel bölgesi ve Hice el-Abd Geçidi'ne hâkim bazı noktalar da dahil olmak üzere önemli bölgelere ve yüksek kesimlere ilerledi. Bu gelişmeler, hükümet güçleriyle yaşanan şiddetli çatışmaların ardından geldi.

bgn
Taiz kentinin cephe hatları, Husilerin yaklaşık dört haftadır sürdürdüğü kuşatma ve saldırılara karşı direnişini sürdürüyor (AFP)

Yerel kaynaklara göre hükümet güçleri, Amâlika Kuvvetleri ve Vatan Kalkanı güçlerinin desteğiyle ilçenin geniş bir bölümünü kontrol altında tutmaya devam ediyor. Hükümet güçleri, geçidin alt kesimlerinde ve Suk er-Rubû bölgesindeki vadide Husilerin saldırılarını püskürterek takviye birliklerini taşıyan konvoylarını imha etti. Husilerin ele geçirdiği noktaları geri almak amacıyla karşı saldırılarını sürdüren hükümet güçleri, bölgeye takviye birlikler ve aşiret savaşçıları sevk ederek Husilerin ilerleyişini durdurmaya çalışıyor.

Taiz kentinin güney ve güneydoğusunda çatışmalar Akruz ve Kehlan cepheleri ile kentin batısındaki Dabâb bölgesinde yoğunlaşıyor. Silahlı kuvvetler, Halk Direniş Güçleri'nin desteğiyle Akruz cephesinde Husilerin şiddetli saldırısını püskürtmeyi başardı. Bu cephelerde çatışmalar ve Husilerin toplanma noktalarını hedef alan hava saldırıları devam ediyor.

Pazar günü düzenlenen hava saldırıları Zimar ve Hudeyde vilayetlerindeki bazı bölgelere, Baçil ilçesi de dahil olmak üzere, uzandı. Saldırılarda ayrıca Taiz'in güneybatısındaki Hice el-Abd ve Tarik es-Sıhâ bölgelerinde bulunan Husilere ait mevziler hedef alındı. Hava operasyonları, kara çatışmalarına eşlik eden askeri faaliyetler kapsamında gerçekleştirildi.

Buna karşılık Husilerin saldırıları, Lahic'in kuzeyindeki Mukatira ilçesinde yoğunlaştı. Grup, tarihi Mukatira Kalesi'ni ele geçirirken Tünel bölgesine ve Hice el-Abd Geçidi'ne hâkim bazı yüksek kesimlere ilerledi.

Mukatira'nın stratejik önemi

Mukatira dağlarının ve buradaki kalenin, Hice el-Abd Dağ Geçidi ile Taiz'i güney bölgelerine bağlayan önemli güzergâhlardan biri olan Kerbe yolu üzerindeki hâkim konumu, bölgedeki gelişmelere askeri açıdan önem kazandırıyor.

Kalenin kontrol altına alınması, söz konusu geçitlerin çevresindeki hareketliliğin izlenmesine ve bu güzergâhlardaki ulaşımın tehdit edilmesine imkân sağlıyor. Bu durum, Taiz'e ulaşan yollar üzerindeki askeri kısıtlamaların genişlemesi ve zaten Husilerin kuşatması altında bulunan kentin daha da izole edilmesi endişelerini artırıyor.

Yüksek kesimlerin önemi yalnızca yerel yolların güvenliğinin sağlanmasıyla sınırlı değil. Bu noktaların kontrol altına alınması, Tur el-Baha ilçesi yönünde ilerleme imkânı sunarken Lahic vilayetindeki Anad Askeri Üssü'nü coğrafi açıdan gözetim altında tutma olanağı da sağlıyor.

cdghyukj
Fotoğrafta, Lahic vilayetinin kuzeyinde bulunan tarihi Mukatira Kalesi görülüyor (Yerel medya)

Dağlık konumu nedeniyle Mukatira, batı kıyısı ve Babülmendep'e uzanan güzergâhlar açısından stratejik bir derinlik oluşturuyor. Bölgedeki yüksek kesimlerin kontrolü, ilerleme hatlarının güvence altına alınmasına ve askeri kuşatma girişimlerinin önlenmesine imkân tanıyor. Ayrıca Babülmendep Boğazı'nın güneyindeki Ras el-Ara yönüne uzanan bölgede birliklerin ve askeri ikmal hatlarının hareketliliğini de etkiliyor.

Cevf'te sahada ilerleme

Öte yandan Yemen Silahlı Kuvvetleri, Birinci Acil Müdahale Tümeni tarafından yürütülen operasyon kapsamında Hazm kentinin doğusunda bazı askeri mevzileri ve stratejik yüksek kesimleri yeniden ele geçirdiğini duyurdu. Şiddetli çatışmaların ardından Husilere bağlı unsurların Duhayda dağları çevresindeki mevzilerinden kaçtığı bildirildi.

ghjk
Yemen ordusu, Cevf vilayetinin merkezi Hazm kentinin doğusunda ilerleme kaydetti (Askeri medya)

Silahlı kuvvetler, Husilerin geride bıraktığı silah ve mühimmat depolarının kontrol altına alındığını, askeri araç ve zırhlı muharebe araçlarının imha edildiğini açıkladı. Çatışmalarda onlarca Husinin öldürüldüğü veya yaralandığı, bazı unsurların ise esir alındığı belirtildi.

İdari ve askeri alanda ise Başkanlık Liderlik Konseyi, pazar günü yayımladığı iki cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Tümgeneral Hüseyin el-Aci Ali el-Avadi'yi Beyda vilayeti valiliğine, Tümgeneral Emin Ali el-Akimi'yi ise Cevf vilayeti valiliğine atadı. El-Akimi'nin aynı zamanda Cevf Askeri Bölge Komutanlığı görevini de üstleneceği bildirildi.


Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
TT

Korku cumhuriyetinden görüntüler

Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)
Beşar Esed'in bir portresi, Halk Sarayı olarak bilinen başkanlık sarayının bir odasında hediyelik eşyaların arasında yerde (Reuters)

İbrahim Hamidi

Evlerde, herhangi bir eleştirinin kendine has bir ritüeli vardı; söze başlamadan önce mutlaka bir hava yaratılırdı. Spikerin veya dizinin sesi açılır, ardından konuşan kişi ağzını misafirinin kulağına yaklaştırırdı. Hatta iktidar sahibi olanlar bile korku duvarlarından çekinirdi. Kimi dinleme cihazlarının nasıl yerleştirildiğini çok iyi biliyor, kimi bizzat bu cihazları yerleştiriyor, kimileri ise meslektaşlarının kendilerinden önce davranmış olmasından korkuyordu.

Suriye rejiminin devrilmesinin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen hikâyelerin arkası kesilmiyor. İnsanların konuşabilmesi için televizyonun konuşması gerekirdi. Karşısında oturanlar bir eleştiri veya iç çekişi araya sıkıştırmaya çalışırken, oradan ‘Sayın Başkan’ övgüleri yükselebilirdi. Ancak telefon her zaman böyle bir tedbire izin vermezdi; telefonun kendine göre planları vardı. Anlatıcılara göre Cemil Hasan ile Ali Memlük’ün hikâyesi de milyonlarca hikâyeden sadece biriydi. Birincisi Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı’ndaki görevini kaybetmiş, diğeri ise Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanlığı’ndaki koltuğunu korumuştu. Sonra sıra ona da geldi. Beşşar Esed tarafından görevden alındığı gün Hasan onu aramış ve uzaklaştırma kararını sorgulamaya başlamıştı. Belki de görevi kaybetmenin, iki subaya daha önce imkânsız olan bir sohbet ortamı sağladığını düşünmüştü. Ne var ki tuzaklar ustası Memlük, lafı uzatmadan hemen araya girmişti: “Sesini yükselt, seni duyamıyorum... Telefon hışırtı yapıyor” diyerek telefonu kapatmıştı. Aslında yaptığı, telefon görüşmelerini kaydetmekle görevli bir memurun yazacağı rapordan kendi adını sildirmeye çalışmaktı.

İkisi de görevlerinden ayrıldılar ve şu an Moskova’da, hesap gününü bekledikleri bir ‘buzdolabında’ tutuluyorlar; fakat makam hırsı onlardan uzaklaşmış değil. Eski alışkanlıkları ve kelimelerin, işaretlerin nereye varabileceğine dair o eski refleksleri hâlâ üzerlerinde. Hasan, yoldaşı ve aynı zamanda rakibi olan kişiyi sarsan kararı sorgularken; Memlük ise yoldaşı ve rakibinin, söylenenleri duyup da itiraz etmediği veya sessiz kaldığına dair bir kayda geçmesinden korkuyordu. İktidarın kesintiye uğraması, sesin geri gelmesi için yeterli olmamıştı. Başkalarının ne söylediğini çözmekle geçen yılların ardından Memlük, sanki kendisine söylenenlerden kurtulmaya çalışır gibi bir haldeydi.

O telefon görüşmesinin bir diğer yüzü daha var. Hasan, rejimin çöküş gecesi olan 2024 sonlarında kaçarken, ofisinde Beşşar ve Mahir Esed’e düzülen övgü şiirleriyle dolu ‘altın bir sicil’ bırakmıştı. Bu dalkavuklukların anlatılacak başka bir hikâyesi var; övgülerin bile kifayetsiz kaldığı cümleler bunlar... Rejim adına büyük zulümlere imza atan, geniş nüfuz sahibi bir subay, tüm gücünü bu sadakat ritüellerine yatırıyordu. Suriyelilere kan kusturan o el, aynı zamanda boyun eğme ifade eden cümleleri kaleme alıyordu. Kendi kudretinin nereden geldiğini ve bunu kimin geri alabileceğini çok iyi biliyordu. Sahip olduğu makam ona insanlar ve zindanlardaki mahkûmlar üzerinde geniş bir yetki alanı sağlarken, aynı zamanda kendisinden üsttekilerin rızasına muhtaç kılıyordu. Aşırı övgüler, aslında ahdini tazelemek, o son telefon görüşmesini ve eve kapatılacağı anı olabildiğince ertelemek demekti.

Bir tanığa göre, iki subay arasında başka bir hikâye daha yaşanmıştı. Günün birinde Hasan, Baas Partisi’nin kuruluş yıl dönümünde Memlük’e bir demet çiçek göndermişti. Çiçekler parti bayrağının renklerini taşıyordu; ancak Memlük bu durumdan rahatsız olmuştu çünkü bir numaralı yapı taşlarından biri olduğu rejimin iktidardaki Baas Partisi’nden nefret ediyordu. Bu küçük çiçek demeti, rejimin vitrini ile gerçeği arasındaki devasa mesafeyi gözler önüne seriyordu. Güvenlik teşkilatının tepesindeki bir adam, ‘devlete ve topluma liderlik ettiği’ varsayılan partiden nefret ediyordu. Sadakati doğrudan ‘sahibine’ olduğu sürece bu nefreti, rejimin kalbinde yer almasına mâni olmuyordu.

Kuzey Kore, Sovyetler Birliği veya başka bir totaliter rejimde, bu ağırlıkta bir güvenlik sorumlusunun iktidar partisinin simgesini reddettiğini ve ondan nefret ettiğini hayal etmek mümkün müdür? Bu kıyaslama, Suriye’de partinin işlevi üzerine önemli bir soru doğuruyor: Acaba geriye ne kadarlık bir ideoloji kalmıştı, yoksa parti başka ilişkilerle yönetilen bir iktidarın perdesinden mi ibaretti? Baas’tan nefret edip Esed’e hizmet etmek mümkündü. Sokaklar parti sloganlarıyla dolup taşarken, makamlar ise ‘Sayın Başkana’ yakınlık derecesine göre belirleniyordu. İdeoloji halk içindi; kapalı kapıların ardına girebilenler içinse esas olan kişisel güvendi. Oradaki ‘yoldaşlar’, parti kartının, bir işaretin veya ‘talimatın’ açtığı kapıları asla açamayacağını çok iyi bilirlerdi. Nitekim Ali Duba, o işaretin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu.

Başka bir tanığın anlattığına göre, Hafız Esed döneminde Ulusal Güvenlik Bürosu’nun düzenli toplantıları Abdurrauf el-Kasım’ın başkanlığında yapılır; bu toplantılara istihbarat, parti ve hükümet yetkilileri katılırdı. Ali Duba ise askerî istihbarat başkanıydı. Hazır bulunanlar arasında unvan olarak en kıdemli kişi olmasa da, aldığı talimatlar ve bağlantıları dolayısıyla en güçlüsüydü. İşte bu yüzden toplantı, o gelmeden asla başlamazdı. O gecikir, herkes onu beklerdi. Toplantının başkanı ve üyeleri sandalyelerinde otururken, Duba onların zamanına el koyardı. Ağırlık merkezinin nerede olduğunu herkesin anlaması için masanın başköşesine oturmasına bile gerek yoktu.

Günün birinde Duba yine geç kalmış, ancak geldiğinde toplantının çoktan başlamış olduğunu görmüştü. Bir şeylerin değiştiğini hemen fark etmişti. Salonda hiç kimse, bu bekleme ayrıcalığına tek başına son verme yetkisine sahip olamazdı. O içeri girmeden önce yaşananlar ona verilmiş bir mesajdı; diğerlerinin onun yokluğunda fark ettiği şey ise, yeni gücünün sınırlarını anlamaları için onlara verilmiş birer izindi. O an unvanı değişmemişti; değişen tek şey, onunla lider arasındaki mesafeydi. Artık bu mesafeyi, başkalarının o yokken konuştukları dakikalarla ölçebiliyordu. Gelip yerine oturdu ve yeni konumuyla toplantıyı takip etmeye devam etti.

Görüşme saatleri, içeri girme sırası, selamın tonu, uzatılan ya da iptal edilen bekleyişler... Bunlar, makam sahiplerinin okumayı öğrendiği detaylardı. Çünkü korku cumhuriyetinin sözlüğünde, bu tür detaylarda yazmayanlar, karar ve bildirilerde yer alanlardan çok daha önemli olabilirdi. Ne var ki Duba, tüm o gücüne rağmen gözetim çemberinin dışında değildi. Kendisi rakipleri hakkında raporlar hazırlamakla görevliydi; ancak aygıt içerisindeki yoldaşları da onun hareketleri, seyahatleri ve ülkedeki ya da yurt dışındaki kumar maceraları hakkında Esed’e raporlar yazmakla görevlendirilmişti.

Raporlar farklı kurumlar arasında çeşitlilik gösterir ancak sonunda Saray’da kesişirdi. Herkes meslektaşı hakkında bir şeyler bilirdi ama hiçbiri, meslektaşının kendisi hakkında ne bildiğini tam olarak bilemezdi. Lider, şüpheleri yorumlamadaki merci ve bu şüphelerden korunma kaynağı olarak kalmaya devam ederdi. Aralarındaki uçurum ne kadar derinleşirse, ona olan ihtiyaçları da o kadar artardı.

İşte bu yüzden korkunun hatlarını ve sadakatin sınırlarını çizmek zordur. Zücaciye misali hücreden başlar, ofisten geçer, iktidar sahiplerinin evlerine sızar, iletişim damarlarında yayılır ve duvarlarda pas tutardı. Makamlar ve bedeller değişiklik gösterirdi; ancak huzur bulabilme yeteneği, başkalarının huzuruna el koyan ve insanların göğsüne korku ekenler için bile hep ulaşılmaz bir lüks olarak kalırdı.

Şam’daki bir huzurevinde, hayatını rejime adamış emekli bir subay yapayalnız yaşıyordu; inanılmamasından korktuğu için sadakatini aşırı bir şekilde dile getiriyordu. Ömür geçti, makamlar yok oldu ama sadakat sınavı bir türlü bitmedi. Her zaman fazladan bir cümleye, daha yüksek bir coşkuya ve hâlâ olması gerektiği gibi olduğuna dair yeni bir kanıta ihtiyaç duyuyordu. Ömrünün sonuna kadar yanında, kendi sesini sürekli denetleyen bir gözetmen taşıdı. Başkalarının göğsüne ektiği o korku, sonunda kendi göğsüne yerleşmişti. Kimsenin kendisinden daha fazlasını istemesine gerek kalmıyordu; o, bunu bizzat kendisinden istiyor ve sunduklarının gerekenin altında kalmasından korkuyordu. Kendininkinden bile korkuyordu. Bir ziyaretçisine şöyle demişti: “Bana inanmayacaklarından korkuyorum...”

George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde yöneticilerin ayrıcalıklarına uyum sağlamak için emirlerin nasıl değiştirildiğini görürüz. Suriye’de ise pek çok kelime yerinde sabit kalırken, hayat bu kelimelerin altında tamamen değişti. Verasetle devredilen bir cumhuriyet; kendi iktidarının en büyük muhafızlarından bazılarının nefret ettiği bir parti; üyelerinin toplantıyı yönetmeyen bir adamı beklediği kurumlar ve kaynakları ile aygıtları aile işlerinden ayrı düşünülmesi imkânsız bir devlet...

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Esed korkuyu icat etmedi; ancak onu ülkenin toprağına derinden ekti ve halkın göğsünde geniş bir aağ kurdu. Adamlarına nüfuz bahşetti ama anahtarları hep kendi ellerinde tuttu. Onlardan biri binlerce Suriyelinin zindan kapılarını açabilir ya da hayatına son verebilirdi; fakat kendi ofis kapısının açık kalmasını garantilemekten acizdi.

Bir subayın makamını kaybetme endişesiyle bir tutuklunun hayatı için duyduğu korku asla aynı kefeye konamaz; telefonun yüzüne kapatılmasıyla hayat soluğunun kesilmesi, yoldaşların duvarlarından duyulan korkuyla masum birinin zindana atılması bir değildir. Zalimin yaşadığı kaygının gün yüzüne çıkması, onu sorumluluktan aklamaya yetmez; aksine, vahşeti ve boyun eğmişliğiyle bu rejim tarifesinin sürdürülmesine, kafatası yığınlarının birikmesine ve ıstırap nehirlerinin kazılmasına nasıl katkıda bulunduğunu gözler önüne serer.


Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
TT

Tebbun: Cezayir ordusunun Nijer'e gönderilmesi, hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı yansıtıyor

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun (DPA)

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun dün yaptığı açıklamada, Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararının “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve önleyici yaklaşımımızı” yansıttığını söyledi.

Tebbun, Kurtuluş Devrimi'nin 72'nci yıl dönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda, “Bu yıl dönümü, ülkenin yüksek çıkarlarının gerektirdiği konularda farkındalığı artırmak için yenilenen bir fırsattır. Bu çerçevede, kardeş ve komşu bir ülkeyle iş birliği kapsamında anayasal yetkilendirme ve kurumsal uzlaşı devreye girmiştir” ifadelerini kullandı.

Nijer'e Cezayir ordusuna bağlı birliklerin gönderilmesi kararına işaret eden Tebbun, bu adımın “hayati çıkarlarımızı koruma konusundaki kararlılığımızı ve mevcut bölgesel koşullar karşısında ulusal güvenlik stratejimizin temel belirleyicilerinden biri olan önleyici yaklaşımı yansıttığını” belirtti.

Tebbun, kararın aynı zamanda istikrarın korunması gereklilikleriyle örtüştüğünü vurgulayarak, “Yeni Cezayir, siyasi egemenlik anlayışı ve Kasım Devrimi'nin ruhunu yansıtan bağımsız kararları doğrultusunda kaynaklarını ve imkânlarını istikrar ortamında değerlendirmektedir” dedi.

Cezayir Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz pazartesi günü Nijer'e askerî birlik gönderilmesi kararını almıştı. Cezayir Parlamentosu da daha önce cumhurbaşkanının askerî birlik gönderilmesine ilişkin talebini oylayarak kabul etmişti. Tebbun, bu ayın başlarında yaptığı açıklamada, Nijer'in kendi ifadesiyle Sahel bölgesi dışındaki bir ülke tarafından finanse edilen silahlı bir grubun tehdidiyle karşı karşıya olduğunu söylemişti.

Oylama, parlamentonun iki kanadında ayrı ayrı gerçekleştirilen kapalı oturumlarda yapıldı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre görüşmeler sırasında yoğun gizlilik önlemleri uygulanırken, basın mensuplarının oturumları takip etmesine izin verilmedi. İktidar yanlısı partiler kararı desteklerken, muhalefet partileri konuya ilişkin sessiz kalmayı tercih etti.