Lübnan’da federalizmi savunanlarla karşı çıkanlar arasındaki tartışma yeniden başladı

Ülkede Hizbullah'ın nüfuzunu artırması ve göç eden Hıristiyanların sayısının artması federalizm tartışmasının yeniden başlamasına neden oldu

Lübnan'da federalizm önerisinin nedenleri arasında Hizbullah'ın silahları da yer alıyor. Bir askeri geçit töreni sırasında silahlarıyla görülen Hizbullah üyeleri (DPA)
Lübnan'da federalizm önerisinin nedenleri arasında Hizbullah'ın silahları da yer alıyor. Bir askeri geçit töreni sırasında silahlarıyla görülen Hizbullah üyeleri (DPA)
TT

Lübnan’da federalizmi savunanlarla karşı çıkanlar arasındaki tartışma yeniden başladı

Lübnan'da federalizm önerisinin nedenleri arasında Hizbullah'ın silahları da yer alıyor. Bir askeri geçit töreni sırasında silahlarıyla görülen Hizbullah üyeleri (DPA)
Lübnan'da federalizm önerisinin nedenleri arasında Hizbullah'ın silahları da yer alıyor. Bir askeri geçit töreni sırasında silahlarıyla görülen Hizbullah üyeleri (DPA)

Lübnan’da bir yılı aşkın bir süredir günlük hayatta federalizmden bahsetmek artık alışılagelmiş bir durum haline gelirken ister savunsunlar ister karşı çıksın federalizm hakkındaki tartışmaya katılanların çoğu başka bir konuyu; tanımı olmayan, ancak bölücülükle ilişkilendirilen her zamanki ünlü ‘komployu’ da tartışıyorlar.

Lübnan'daki diğer siyasi grupların aksine federalistler için iki durum söz konusu. Bunlardan biri, Lübnan'ın merkezi yapısında her kademede kendi gözlerimizle gördüğümüz derin ve yapısal bozulmanın olduğunu söylemeleri, diğeri ise ölen bir yapının tıpkı ölülere yapıldığı gibi defnedilmesi gerektiğini savunmaları.

Ancak federalizmi savunanları eleştirenler, birkaç istisna dışında bir cesetle yaşamaktan rahatsızlık duymuyor gibiler. Bu yüzden ölümü ve bozulmayı inkar ettiklerini görüyoruz. Vatana ve birliğine adeta tapan ve onu insandan, iradesinden ve hürriyetinden üstün tutanlar, 19. yüzyıl marşlarını tekrarlayanlar, geçmişi en iyi gelecek olarak gören nostaljik insanlar, mevcut yapıyı yeniden gözden geçirmenin kendilerini düşmanları karşısında yalnızlaştıracağından korkan acizler ve boyun eğenler, parmağını bile kıpırdatmayanlar, sanrılara kapılıp gidenler ve sonuçları sistemin yapısında, ekonomisinde ya da kültüründe ele almanın sebepleri ortadan kaldırabileceğini savunanlar da bu kategoride yer alıyorlar. Fakat hepsine göre kötü niyetliler aynı saftalar ve masumların benimsediği inkar politikasından da yalnızca onlar yararlanıyorlar. Bu kötü insanlar, iki yönlü bir dil kullanıyorlar. Bu dillerden biri Lübnan'ı koruduklarına dair kullandıkları dil, diğeri Lübnan'ı tamamen bir hendeğe çevirecek üstü kapalı dil. Bu onlar için aynı zamanda o bizi korusun, biz de onu koruyalım diye bu açık hendeğin üstünü örten ‘birlik’ şemsiyesinin genişletilmesini gerektiren bir görevdir.

Sahte birlik

Gerçekte Lübnanlıların çile çektikleri bu sahte birlik, Ortadoğu'da farklı isimler ve adreslerle bildiğimiz bir birliktir ve Lübnanlılara özel bir durum değildir. Burada ‘kader düşmanına’ karşı vatanseverlik, milliyetçilik ve birlik sloganlarıyla yaşatılan otoriter merkeziyetçilik, nüfusun geniş kesimlerinin sıkıntıları ve üzerlerindeki baskı gözler önüne serildi. Irak’ın Halepçe’si ile Suriye’nin Duma’sı arasında, baskı ve zorluk açıkça soykırıma varan biçimler aldı.

Bunun alternatifine ya federalizm dedik ya da başka bir isim verdik. Fakat kesin olan bir şey var ki, Lübnan halkının daha düşük maliyetlerle ve daha özgür bir şekilde kendini yeniden canlandırabileceği bir alternatif düşünmeliyiz. Burada yanlış bir şey yok, hepimizin bildiği bazı şeylerin hızlı bir şekilde toparlanmasıyla birlikte, bu da çöküşün devam etmesinin Lübnan ‘halklarının’ birliği için mevcut tek ufuk olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Hepimizin bildiği bazı şeylerin hızlı bir şekilde toparlanması gerekiyor. Bunun da Lübnan’daki ekonomik çöküşün devam etmesinin ülkedeki ‘halkların’ birliği için mevcut tek çözüm olduğu açıkça görülüyor. Devlet güçsüzleşti. Bölgeler birbirinden uzak ve farklı hale geldi. Suç cezasız kalmaya başladı. 14 Şubat 2005 tarihinde Lübnan Eski Başbakanı Refik Hariri´nin Beyrut'ta hayatını kaybettiği bombalı saldırı ve Beyrut limanı patlaması olaylarıyla ilgili soruşturmalar yapılamıyor ve davalar görülmüyor. Yasadışı silahlar ülkeyi etkin bir şekilde yönetmeye ve ülkeyi halkın iradesinin hiçe sayıldığı durumlara sürüklemeye devam ediyor. Yolsuzluk ve ekonomik felaket, merkezi mezhepsel kotalar ve yasadışı silahların desteğiyle sürüyor. Lübnan’da kapsamlı ve kurtarıcı bir vatanseverlik yaratmaya yönelik umutları yeşerten sonra girişim 2019 yılında başarısız olurken, Lübnan’a ve hatta bölgeye uluslararası ilginin olmaması, ‘Lübnan’ın dirilişi’ söylemi üzerindeki umutsuzluğa yeni bir neden daha ekledi.

xsef
Beyrut limanındaki patlama, Lübnan’dan göç eden Hristiyanların sayısını yukarıya çekti. Beyrut limanında 4 Ağustos 2020'de meydana gelen patlama sonucu yanan bir gemi (AFP)

Dahası, yukarıda belirtilenlerin yanında başka olgular da ülkenin çeşitli kesimleri arasında tıpkı bugün olduğu gibi modern tarihinin tüm önemli dönüm noktalarında yaşanan derin bir anlaşmazlıktan kaynaklanıyor. Lübnan’da Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü ve Fransız Mandası'nın kurulmasından Hizbullah'ın direnişine ve aralarında 1920'de ‘Büyük Lübnan’ın kurulmasına, 1943’te bağımsızlığını ilan etmesinden, 1958 Lübnan krizine ve Filistin direniş örgütlerinin silahları konusundaki anlaşmazlığa ve ardından 1975 iç savaşı, işgaller ve Refik Hariri suikastına kadar tüm bu büyük olayların her biri için en az iki yorum, iki hatıra ve iki sonuç vardır.

Eski Cumhurbaşkanı Şarl Helu’nun iktidarının ortalarına kadar uzanan yüksek fiyatlara rağmen istikrar ve uyumun olduğu 1960’lardaki (Fuad Şehab’a atıfla) Şehebçı yıllarda ise Mısır’ın eski Devlet Başkanı Cemal Abdunnasır'ın dış politikasından vazgeçmekten, 1964 seçimlerinde, Camille Chamoun'un 1957 yılında önde gelen Müslüman liderlerden bazılarını devirdiği seçimlerde yaşanana benzer şekilde Camille Chamoun ve Raymond Eddeh gibi önde gelen Maruni liderlerden bazılarını devirmeye kadar, gazeteci Kamel Mrowa suikastına göz yumulmasından ‘İkinci Büro’nun (Şehab tarafından kurulan ve orduya bağlı olan istihbarat servisi) bazı kamusal ve özel özgürlükleri kısıtlamasına kadar birçok olguya tanık olundu ve sonunda Şehabçılık, tabutuna son çiviyi çakan Filistin direnişinin yükselişiyle cezalandırıldı.

Bu büyüklükteki, bu derinlikteki ve bu süre zarfındaki tartışma, zenginliğin kaynağı olan bir çoğulculuk değil, çok kanlı bilançosuyla amansız bir mücadele ve sonu gelmeyen savaşların kaynağı oldu. En nihayetinde halk, herhangi bir grubu, koşulları ve gelecek vizyonu hakkında görüşlerini ifade etme hakkına sahiptir. İki kişinin kavga ettiğini görenlerin onları birbirinden az da olsa uzaklaştırmaya çalışmaları gayet doğal ve normal bir davranıştır.

Bununla birlikte federalizme karşı olanlar, amaçlarına hizmet eden bir şey yapmış olsalardı, yani Şiiler Hizbullah'a karşı sağlam bir blok oluştursalardı ya da Sünniler Hizbullah'a karşı sağlam ve kapsamlı tutumlar sergileselerdi, federalizmin Hıristiyanlar üzerindeki baskısını sınırlayabilirlerdi. Fakat hiçbiri yapılmadı. Bu yüzden kadının tacize uğradığı ve sadece ona karşı ısrarla kullanılan ‘Mutlu yuvayı mahvediyorsun!’ çığlıklarının daha yüksek olduğu zorlayıcı bir evliliğe daha yakın bir yerde duruyoruz.

Kasıtlı ruminasyon (zihinde tekrarlanan olumsuz düşünceler) ve kapalı kimlik

Geriye bu satırların ölü bir birliğin kırılmasını ifade eden, ancak geliştirdiği stratejiler ve taşıdığı değerlerle ve dolayısıyla başkalarından önce kendilerine açtıkları imkanlarla bu birliğin bozulduğunu söyleyenleri mazur göstermeyen durağanlığın terk edilmesi kalıyor. Bu birlikten merkezi sistemle ayrılma çağrısı anlaşılır ve haklı bir çağrıdır. Bu çağrıya, özgürlüklerin ve çoğulculuğun korunduğu bir vatan inşa edemediğimizi kabul etmekten kaynaklanan bir acı duygusu eşlik ediyor. Bu yüzden mesele, bir zaferden ve birçok sorumluluğun bulunduğu üniter gerçekliğin bloke edilmesinin ve parçalanmasının dikte ettiği bir zorunluluktan daha pratik hale geliyor.

Fakat bu birliğin bozulmasının gerektiğini kabul etmek, meseleleri basitleştirmekten çok daha karmaşık bir durum. Bu birliğin imkansız bir çözüm haline geldiğini söylemek de önerilen alternatifin pratik bir çözüm demek değildir.

Öncelikle federalizmle konuyu takip edenlerin bildiği temel bir açıklama yapılması gerekiyor. Federalizm, tek başına dış politika ve savunma politikalarıyla ilgili Lübnan-Lübnan çatışmalarının köküne inemez. Federalizm önerisini düzeltici yapan tarafsızlık ilkesiyle ilişkilendiren de budur. Federalistler ya da en azından bazıları, bunun farkında olarak iki talebi şu ya da bu şekilde tek bir çağrıda birleştirirler.

Öte yandan federalizmin anlaşmazlık durumları için olduğu şeklindeki rahat ve doğru söylemle küçük düşürülmeyen Lübnan'daki bölünmüşlüğün aşılması üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olmaya devam edecek. Bunun nedeni, örneğin, Bosna'daki parçalanmayı zorlukla kontrol etmeye ve onu federal olarak yeniden ayağa kaldırmaya yönelik Washington ve Dayton anlaşmalarının formülünün, Lübnan karşısında çok zayıf ve çaresiz kalmasıdır.

Diğer taraftan federal proje önerileri, Lübnanlıları belli bir mezhebe mensup olarak doğdukları ve alt kültürlerini taşıdıkları için otomatik olarak eşit olarak gördüğü sürece bu projelerin temelini oluşturan felsefeye dair haklı endişeler uyandırıyor. Yani bir mezhebe mensup olmak ve bu mezhebin kültürünü taşımak istemeyenlerin varlığını asla hesaba katmıyor. Bunun da ötesinde burada önceden belirlenmiş olan, bireylerin özgür seçimlerinin her şeyi geçersiz kılmasıdır. Bunun özgürlük, liberalizm ya da ilerleme olarak tarif edilmesi zor olan tehlikeli bir görüş olduğuna şüphe yok. Federal yapıların, ötekileştiren mezhepçi kimlikleri ifade ettikleri sürece bu kimliklerin mezheplerin reddettiği liberal ve laik politikaları benimseyebilecekleri de şüpheli.

Bunun yanında Federal yapının, kendi içindeki mezhepçi ve bölgesel çatışmalardan muaf olmadığını söyleyen şantajcı ruhani yapıdan uzakta böyle bir olasılık, şantajcı ruhani yapıdan arındırılarak ciddi bir şekilde ele alınmalı.

Bu endişelerin ifade edilmesinin amacı insanların umutsuzluğa kapılması ve cesaretlerinin kırılması değil, daha çok kapalı kimlik şeytanlarının salıverilmesi tehlikesine karşı uyarmaktır. Bu uyarının bir başka gerekçesi daha var. Hiçbir federalizm savunucusu, büyük olasılıkla şiddet aracılığıyla ve şiddetin kendi içinde nefret uyandıran bir şey olduğu yanılgısına kapılıp her ikisini birden başarmak şöyle dursun ya federalizmi ya da tarafsızlığı elde edeceğini bile düşünmez. Burada esneklik yerine, nesnel koşulların olmayışını, iradeciliğe ve onun çizdiği kimlik folkloruna abartılı bir bağlılıkla telafi etme yanılgısına düşmekten korkulur.

Federalizm destekçileri, federalizm isteyenlerin kendi salt iradeleri ile yerine getirilmediği ve birden fazla tarafın onayının alınması şart koşulduğu sürece bugün federalizm destekçilerinden gereken ilgiyi görmeyen iki adrese değinmek gerekiyor. Bunlardan biri etkili dış güçler. Bu güçler bir an önce Lübnan için federalizme ve tarafsızlığa ikna edilmeliler. Diğer adres ise federalizmin kendisiyle ilgili çekinceleri olsa da kamuoyunda federalizm destekçileriyle makul derecede aynı fikirde olan aktif Müslümanlardır. Etkili dış güçlerin şu an gözle görülür şekilde Lübnan’a ilgi göstermedeki ilgisizlikleri ve ülke nüfuzundaki düşüş, son maddenin önemini ikiye katlıyor.

Bu yüzden ne kadar zayıf olurlarsa olsunlar, ortak paydaları yalnızca Hizbullah düşmanlığı olan bu Müslüman çevrelerle diyalog, dost çevresini genişletmek ve kapsamlı bir anlayış tabanı oluşturmak için kesintisiz ve sürekli yükselen bir süreç bağlamında kaçınılmaz bir görev haline geldi. 14 Mart ve ardından 17 Ekim'de çoğunluğu eski ortak olanlarla anlaşamayanlar, takas aracı olarak geriye çatışmadan başka neredeyse hiçbir şey bırakmadan hiçbir Müslümanla uzlaşamayacaklar.

Eğer kapalı ve mutlak fanatizme güvenmenin potansiyel müttefikleri kışkırtmak için bir giriş noktası olduğunu söyleyebiliyorsak değerlere güvenmenin de onlarla diyalog kurmak için bir giriş noktası olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü federalizm ve tarafsızlık, çıkarlar, özgürlükler, adalet ve ırkçılık ya da toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili şeyler gibi federalistlerin bu konuda neredeyse ses bile duyamayacağı tutumların yerine geçmemelidir.

Bu ‘ana çelişkinin’, daha doğrusu ‘tek çelişkinin’ etrafında yoğunlaşmak, federalizm savunucuları istemese bile onları aşırı romantik popülist sağcı bir gruba, dağımız, haçımız ve kilise çanlarımız hakkındaki kırsal çığlıklarını Batı ve medeniyet hakkındaki eski, dini ve sömürgeci bir imajla ilişkilendiren bir gruba dönüştürmekle tehdit ediyor.

Böyle bir söylem, Lübnanlıların büyük kısmını yabancılaştırıp kışkırtmakla kalmıyor, bazıları biraz çabayla tarafsızlık ve federalizm çağrısını anlayan bir arkadaş kazanabiliyor. Aynı zamanda, eski dini ve sömürgeci söylemin artık hitap etmediği geniş ve etkili Batı kesimlerini de provoke ediyor. 

Bu yüzden “Bunlar bizi ilgilendirmiyor” cümlesini tekrarlamak hem ahlaki zayıflık hem de faydasız olacaktır. Zira Lübnan gibi coğrafyası etkili dış güçler tarafından yönetilen bir ülkede hak ve özgürlüklerle ilgili tüm konular kamu işleriyle meşgul olan herkesi ilgilendirir. Filistin, ya da Suriye ya da Ermeni meselesini Lübnan'ın silahlı çatışmalara sürüklenmesi için kullanılmasına karşı çıkmak anlaşılır görünse de, bu meseleler hepimizi ‘ilgilendiriyor’. Federalizmin ve tarafsızlığın birleşimi, söz konusu meselelerle ve haklarla özel bir şekilde ilgilenilmesini öngören yeni bir değer olarak ortaya çıkarabilir.

Ateşli bir federalizm savunucusu, bunların lüks nitelikte şeyler olduğunu ve bunları yerine getirmenin uzun zaman alacağını söylemek yerine Ortadoğu’nun geri kalan ülkelerinde olduğu gibi Lübnan'da da Hizbullah'ın genişlemesi, art arda gelen felaketler ve göç eden Hıristiyanların sayısının artmasının her şeyi etkilediğini söyleyebilir. Bunun ve daha kötüsünün olmasını önlemek için mezhep kitlemizin özverili ve seferber olması yetecekken son yıllarda siyasete yön veren ve ölüme, göçe, yerinden edilmeye ve işgale neden olan savaşlara dönüşmesine eşlik eden bu gönüllü olarak baskıya boyun eğiş değil miydi?

Büyük ihtimalle lanetlenmiş halklardan biri olarak bizler (Lübnanlılar) maalesef yavaşlığa mahkumuz. Bu yeterince kötü ve acı verici olsa da geçmişteki hızlı süreçlerin yenilendiği herhangi bir hız daha kötü ve daha acı verici sonuçlar doğuracaktır.



Trump-Zeydi görüşmesi üzerinde İran’ın etkisi hissediliyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)
TT

Trump-Zeydi görüşmesi üzerinde İran’ın etkisi hissediliyor

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde (Hükümet Basın Ofisi)

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, göreve gelmesinin ardından gerçekleştirdiği ilk yurt dışı ziyareti kapsamında Washington’a giderken, çantasındaki gündem görünürde ekonomi olsa da, ABD, Bağdat ile Washington arasındaki en hassas müzakere süreçlerinden birine sahne olmaya hazırlanıyor.

Zeydi’nin bugün ABD Başkanı Donald Trump ile yapması beklenen görüşme, yalnızca ABD ile İran arasında artan gerilim ve Hürmüz Boğazı’nın olası bir şekilde kapanmasının doğurabileceği sonuçlara ilişkin kaygıların gölgesinde gerçekleşmeyecek. Görüşme aynı zamanda Trump yönetiminin, İran’ın nüfuzunu azaltarak Irak’ın Ortadoğu’daki rolünü yeniden şekillendirme ve Bağdat’ı bir çatışma sahasından ABD’nin başlıca ekonomi ve güvenlik ortaklarından biri haline getirme hedefiyle de yakından bağlantılı.

Zeydi’nin ziyaret öncesinde yaptığı açıklamalar ise Washington ile ilişkilerin niteliğini yeniden tanımlama çabasını açık biçimde ortaya koyuyor. Zeydi, terörle mücadele ve ABD’nin Irak’taki askerî varlığının belirlediği ilişki modelinin yerine, yatırımlar, kalkınma ve teknoloji odaklı yeni bir dönemin kapısını aralamayı hedefliyor.

Zeydi, Washington Post’ta yayımlanan makalesinde amacının ‘kriz yönetiminden fırsat üretimine geçiş yapmak’ olduğunu belirterek, Irak’ın ABD siyaseti açısından yalnızca bir güvenlik dosyası değil, ekonomik bir ortak olmak istediğini vurguladı.

Zeydi, temaslarına dün akşam ABD’nin Irak ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Irak heyetinin konakladığı yerde gerçekleştirdiği basına kapalı görüşmeyle başladı. Görüşmenin, Trump yönetimiyle yapılacak temasların gündemini belirlemeye yönelik hazırlık niteliği taşıdığı değerlendirilirken, devletin silah tekelinin sağlanması, hükümet denetimi dışında faaliyet gösteren silahlı grupların varlığının sona erdirilmesi, İran’ın nüfuzunun sınırlandırılması ve uluslararası koalisyonun görevinin 30 Eylül’de sona ermesinin ardından ABD askerî varlığının geleceği ele alınan başlıca konular arasında yer aldı.

Daha sonra ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in, Pentagon’daki üst düzey temasları öncesinde Irak Başbakanı onuruna resmî bir karşılama töreni düzenlemesi planlanıyor. Ardından Zeydi’nin Senato ve Temsilciler Meclisi üyeleriyle de bir araya gelmesi bekleniyor.

Zeydi yarın Dünya Bankası Başkanı ve Uluslararası Finans Kurumu (IFC) Başkanı ile görüşecek. Program kapsamında ayrıca Michigan, Teksas ve Kaliforniya eyaletlerinden Iraklı topluluk temsilcileri, özel sektör temsilcileri ve yurt dışında eğitim gören Iraklı öğrencilerle buluşacak. Zeydi, perşembe günü ise Teksas eyaletinin Houston kentine geçerek Halliburton, Chevron ve ExxonMobil şirketlerini ziyaret edecek, ayrıca ABD Ticaret Odası Başkanı ile görüşecek.

Zeydi’nin programında, Irak’ta faaliyet gösteren enerji şirketleri ile ülkede yatırım yapmayı planlayan şirketlerin temsilcilerinin katılımıyla düzenlenecek bir yuvarlak masa toplantısı da yer alıyor.

Irak Başbakanı, cuma günü yeniden Washington’a dönerek ABD Ticaret Odası’nın düzenlediği üst düzey iş zirvesine katılacak. Zirvede Irak ile ABD arasındaki ekonomik ortaklığın geleceği, finansal teknolojiler, bankacılık ve dijital dönüşüm alanlarındaki iş birliği ile iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin genişletilmesi imkânları ele alınacak.

Bağdat’ın öncelikleri

Zeydi, hükümetini ekonomik reform odaklı bir yönetim olarak tanıtmayı hedefliyor. Bu yaklaşım, petrol, ticaret ve dışişleri bakanlarının yanı sıra Merkez Bankası Başkanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı ve iş insanlarının da yer aldığı 27 bakan ve üst düzey yetkiliden oluşan Irak heyetinin yapısına da yansıdı.

Irak Hükümet Sözcüsü Haydar Abudi gazetecilere yaptığı açıklamada, petrol dosyasının görüşmelerin önemli başlıklarından biri olacağını belirterek, Hürmüz Boğazı’nın olası bir şekilde kapanmasının yol açabileceği olumsuzluklara karşı Irak petrolünün ihracatı için yeni güzergâhların değerlendirileceğini söyledi.

dfrgthy
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 13 Temmuz 2026 tarihinde Washington’daki konaklama yerinde ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ı ağırladı. (Hükümet Basın Ofisi)

Irak’ın günlük 3,4 milyon varillik petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ı Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyor.

Zeydi daha önce yaptığı açıklamada, Irak’ın önümüzdeki üç yıl içinde günlük petrol üretimini 7 milyon varile çıkarmayı hedeflediğini ifade etmişti.

Iraklı yetkililer, heyetin Washington’a taşıdığı temel mesajın, ABD’li yatırımcılara Irak’ın enerji, dijital ekonomi, yapay zekâ ve altyapı alanlarında uzun vadeli ortaklıklar kurmak istediğini göstermek olduğunu belirtiyor. Ancak Washington, bu ekonomik gündeme farklı bir perspektiften yaklaşıyor. ABD yönetimine göre Amerikan yatırımlarının başarılı olabilmesi için öncelikle şirketlerin Irak’a yönelmesini sağlayacak istikrarlı bir güvenlik ortamının oluşturulması gerekiyor. Bu durum ise silahlı gruplar dosyasını yeniden görüşmelerin en önemli başlıklarından biri haline getiriyor.

Trump’ın istedikleri

Ziyaret programı resmî olarak ekonomi ve yatırımlara odaklansa da güvenlik başlıklarının Beyaz Saray’daki görüşmelerin en önemli gündem maddeleri arasında yer alması bekleniyor.

Trump yönetiminin öncelikleri üç ana başlıkta toplanıyor: Silahların yalnızca Irak devletinin kontrolünde bulunmasının sağlanması, İran bağlantılı silahlı grupların nüfuzunun sona erdirilmesi ve Irak topraklarının ABD güçleri ya da çıkarlarına yönelik saldırılar için kullanılmasının engellenmesi. Bunun yanı sıra Washington, Amerikan şirketlerine petrol, enerji ve altyapı projelerinde güçlü bir konum sağlayacak ekonomik ortaklığın geliştirilmesini de hedefliyor.

ABD yönetimi, Zeydi hükümetinin silahların devletin tekeline alınmasına yönelik taahhütlerini hayata geçirme başarısını, yeni dönemde ikili ilişkilerin en önemli sınavı olarak görüyor.

Zeydi ise hükümetinin göreve başlamasının üzerinden henüz 60 gün geçmeden yolsuzlukla mücadele ve bazı silahlı grupların devlet kurumlarına entegre edilmesi gibi alanlarda önemli ilerleme kaydettiğini Trump yönetimine anlatmaya çalışıyor. Ancak Washington’ın performansını özellikle Tahran’a yakın gruplarla nasıl mücadele edeceğine göre değerlendireceğinin farkında olan Zeydi, bu süreçte ABD’den istihbarat, teknik ve askerî destek talep ediyor.

Öte yandan, ziyaretten birkaç gün önce silahlı grupların yaptığı açıklamalar süreci daha da karmaşık hale getirdi. Kendisini Irak İslami Direnişi olarak adlandıran grup, silah bırakmayı reddettiğini duyururken, buna ilişkin bir dizi siyasi şart öne sürdü ve Amerikan şirketleri aracılığıyla askerî işgalin ekonomik işgalle değiştirilmek istendiğini savundu.

fgthyju
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Irak’ın Necef Havalimanı’nda, Ali Hamaney’in cenaze töreni öncesinde (Reuters)

Ketaib Hizbullah lideri Ebu Hüseyin el-Hamidavi de söylemini sertleştirerek hükümeti ‘direnişin iradesine boyun eğmeye’ çağırdı ve grubun İran ekseniyle bağlarını sürdüreceğini vurguladı.

Washington ise bu açıklamaların yalnızca Irak hükümetine yönelik olmadığını, aynı zamanda Trump yönetimine İran’ın Irak’taki nüfuzunu azaltmanın kolay olmayacağı mesajını vermeyi amaçladığını değerlendiriyor.

Washington ile Tahran arasında

Zeydi, bir yandan ABD ile stratejik bir ilişki kurmayı hedeflerken, diğer yandan Irak’ta siyaset ve güvenlik alanlarında hâlâ geniş nüfuza sahip olan İran’la doğrudan bir çatışmaya girmek istememesi nedeniyle zorlu bir denge kurmaya çalışıyor. Bu nedenle Zeydi, birçok kez Irak’ın ‘hiçbir eksene katılmayacağını’ vurgulayarak, Bağdat’ın Washington ile Tahran arasındaki gerilimin tarafı değil, iki ülke arasında arabulucu rolü üstlenmeyi amaçladığını ifade etti.

Zeydi, ABD yönetimini İran’ın nüfuzunun doğrudan bir çatışmayla değil, güçlü bir devlet yapısı ve siyasi sistem içindeki farklı aktörleri kapsayabilecek sağlam bir ekonomi inşa edilerek sınırlandırılabileceğine ikna etmeye çalışıyor. Bu nedenle Bağdat, Washington ile ilişkileri yeniden şekillendirmenin en gerçekçi yolunun ekonomik iş birliğinden geçtiği görüşünü benimsiyor.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) eski komutanı emekli General David Petraeus, Washington Post’ta yayımlanan makalesinde Irak’ın, onlarca yıl süren diktatörlük, savaşlar, terör ve dış müdahalelerin ardından devletini yeniden inşa edebilmesi için ‘nadir görülen tarihî bir fırsatın’ eşiğinde bulunduğunu belirtti. Petraeus, Zeydi’nin Washington ziyaretinin ABD ile yeni bir ortaklığın temellerini atmak açısından önemli bir fırsat sunduğunu ifade etti.

Petraeus’a göre Irak’ın başarısı; hükümetin yolsuzluk ağlarını ve milis yapılanmalarını tasfiye etmesine, silahların devletin tekelinde toplanmasına, hukukun üstünlüğünü güçlendirmesine ve özellikle İran’a aşırı bağımlılığı azaltacak şekilde ekonomik ortaklıklarını çeşitlendirmesine bağlı olacak.


Beyrut ve Bağdat, İran’ın Şii Hilali projesini bir haftada nasıl sarstı?

Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)
Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)
TT

Beyrut ve Bağdat, İran’ın Şii Hilali projesini bir haftada nasıl sarstı?

Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)
Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İran Büyükelçiliği yakınlarında İran ile dayanışma yürüyüşü sırasında, ‘Şehitlerin Efendisi Tugayları’ mensuplarından biri, İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yer aldığı bir duvar resminin önünde nöbet tutarken, 19 Haziran 2026 (Reuters)

Maneli Mirhan

İran İslam Cumhuriyeti yirmi yıl boyunca, gücünü Tahran'dan yönlendirebildiği Bağdat, Şam, Beyrut ve Sana gibi Arap başkentlerinin sayısıyla ölçtü. Bu başkentlerden ilk düşen Şam oldu, onunla birlikte kara köprüsü de çöktü. Ardından, haziran ayının son haftasında, geriye kalan üç başkentten ikisi, İran'a nüfuzunu kazandıran milislere karşı ayaklandı. Bu, bir ABD veya İsrail saldırısıyla değil, bu ülkelerin kendi devletleri tarafından alınan bir kararla gerçekleşti.

Lübnan, 26 Haziran'da Washington'da ABD’nin arabuluculuğunda İsrail ile bir çerçeve anlaşması imzaladı. Anlaşma, Lübnan ordusunu devletin silah tekelini yeniden tesis etme ve İsrail ile mutabık kalınan ‘deneme bölgelerinden’ başlayarak Hizbullah'ı bölge bölge silahsızlandırmakla görevlendiriyor. 1982 yılından bu yana hiçbir Lübnan hükümeti bu denli ileri gitmeye cesaret edememişti. Anlaşma, Hizbullah'ın silah cephaneliğini egemenliğin bir güvencesi değil, önündeki bir engel olarak ele alıyor.

Bu imza, 2024 yılında patlak veren savaşın Hizbullah'a ağır bir darbe indirip Genel Sekreter Hasan Nasrallah'ı öldürmesi ve Hizbullah’ın Suriye üzerinden uzanan ikmal hattını kesmesiyle başlayan bir gerileme sürecini pekiştirdi. Bu dönüşümün, eski Genelkurmay Başkanı olan bir cumhurbaşkanı, daha önce orduyu silahı devlet elinde toplama planı hazırlamakla görevlendirmiş bir hükümet ve kendi seçmediği bir savaşın enkazını taşıyan, İran'ın yeniden inşa fonlarının hiç ulaşmadığı bir Şii toplumu gibi koşulları Lübnan içinde de olgunlaşmıştı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, anlaşmayı ‘geçersiz ve batıl’ olarak nitelendirdi ve mücadeleyi sürdürme sözü verdi. Bunu yapabilir. Ancak Kasım, artık hiç kimseyi korumayan bir cephaneliği, savaşın çürüttüğü bir caydırıcılık adına ve bunun bedelini ödeyen bir toplumun karşısında savunuyor. Artık Lübnan adına savaştığını iddia edemez.

İki gün sonra, mayıs ayından bu yana iktidarda bulunan Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi hükümeti, şafak vakti terörle mücadele birimini Yeşil Bölge'ye gönderdi ve aralarında milletvekillerinin de bulunduğu 47 yetkiliyi, yolsuzluk, silahlı grupların finansmanı ve İran petrolü ile dolarların kaçakçılığıyla ilgili bir davada gözaltına aldı.

Aynı hükümet, devlet otoritesi dışında faaliyet gösteren tüm silahlı grupların, ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyonun Irak'taki görevinin sona ereceği 30 Eylül'e kadar silahlarını teslim etmesini emretmişti. Bu tarihin seçilmesi tesadüf değildi. Çünkü bu tarih, milislerin en eski bahanesini, yani silahlarının yabancı bir varlığa karşı bir yanıt olduğu iddiasını ellerinden alıyor.

Bu süre, silahlı unsurları terhis etmeyi amaçlayan ve silahı devlet kurumlarındaki işlerle takas eden bir programla birlikte geliyor. Program aksayabilir, ancak anlamı Bağdat’ın milislerle kurum olarak müzakere etmeyi bırakması ve onların adamlarını, devlete entegre ederek geri kazanmaya başlaması halinde de değişmeyecek.

Lübnan'ı yazılı ve imzalı bir anlaşmayla, Suriye'yi ise rejimin çöküşüyle kaybeden Tahran, kaybetmeye tahammülü olmayan tek başkente bağlılığını iki katına çıkardı. Bunu yaparken de hâlâ orada işleyen -türbeler, ziyaret ekonomisi ve ortak inanç ritüelleri gibi- az sayıdaki araca başvuruyor.

Beyrut, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) vekillerine karşı harekete geçerken Bağdat da kolları devletin en tepesinde ve hazinelerinde olan yapılara karşı harekete geçti. Bunların tümü aynı hafta içinde yaşandı.

Her iki hikayenin de kendi bağımsız ulusal boyutu olsa da yan yana konulduklarında, tek bir doktrinin yapısal başarısızlığını ortaya koyuyorlar. DMO’nun yurtdışı kolu Kudüs Gücü’nün eski komutanı Kasım Süleymani'nin bu görevi üstlenmesinden 2020 yılının ocak ayında öldürüldüğü ana kadar inşa ettiği ‘Şii Hilali’ sadece bir müttefikler grubu değildi. Bu, ileri savunma için bir yapı, İran'ın savaşlarını başkalarının topraklarında sürdürmenin bir aracıydı; İran'ın rantından finanse ediliyor ve Suriye üzerinden tek, kesintisiz bir cephe halinde birbirine bağlanıyordu.

Bu yapının tamamı, tek bir bahis üzerine kuruluydu. O da ev sahibi devletlerin, gücün tekelini talep edemeyecek kadar zayıf, bölünmüş veya korkmuş kalmaya devam etmesi. Bu bahis, bugün herkesin gözü önünde çöküyor.

Ancak bu çöküş aynı hızda ilerlemiyor ve bu fark önem taşıyor. Lübnan'da Hizbullah hâlâ savaşçıları üzerinde kontrolünü koruyor, ancak ithal ettiği savaşların yıktığı bir ülke içinde cephaneliğini savunuyor durumda. Irak'ta ise bölünme, milislerin kendi bünyesini bölüyor.

Mukteda es-Sadr, mayıs ayı sonlarında birliklerini devlet otoritesi altına soktu ve cephaneliğini orduya teslim etti; bunu yapan ilk kişi oldu. Tahran'a yakın en büyük iki gruptan da benzer bir yolu izleyeceklerine dair işaretler geldi. Yalnızca Kudüs Gücü'ne en yakın katı çekirdek, yabancı güçlerin önce ülkeyi terk etmesi gerektiği gerekçesiyle direnmeyi sürdürüyor. Bağdat ise artık bu bahaneye bir bitiş tarihi koymuş durumda.

Daha güneyde, hava saldırılarıyla yıpranan Husiler ise savaşlarını Yemen'in içine yönlendirdi. Kimse ekseni tek bir darbeyle yenemez. Eksen, her cephenin görevi pahasına kendi varlığını sürdürmeyi tercih etmesiyle parça parça dağılıyor.

gfrtbnyt
Washington'da, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun katılımıyla, İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter, Dışişleri Bakanlığı Kurmay Başkanı Daniel Holler ve Lübnan’ın Washington Büyükelçisi Nada Hamade çerçeve anlaşmasını imzalarken, 26 Haziran 2026 (AFP)

Tahran, aynı haritayı okudu ve verdiği yanıt cenaze oldu. 28 Şubat'ta suikasta kurban giden Ali Hamaney, temmuz ayı başlarında, iki ülkeden geçen altı gün süren bir törenle Meşhed'de toprağa verildi. Naaşı Meşhed'e ulaşmadan önce Necef ve Kerbela'dan geçti.

Rejim, ücretsiz geçişten yararlanmak üzere 1,7 milyon Iraklıyı kayıt altına aldı. Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) üyeleri, Necef'in dört bir yanına konuşlandı ve Bağdat ulusal tatil ilan etti. Hükümetinin güçleri daha birkaç gün önce Yeşil Bölge'ye baskın düzenlemiş olan Başbakan'ın kendisi de havalimanı pistinde İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve ülkesindeki yargı kurumlarının peşinde olduğu milis liderlerinin yanında durdu.

Lübnan'ı yazılı ve imzalı bir anlaşmayla, Suriye'yi ise rejimin çöküşüyle kaybeden Tahran, kaybetmeye tahammülü olmayan tek başkente bağlılığını iki katına çıkardı. Bunu yaparken de hâlâ orada işleyen -türbeler, ziyaret ekonomisi ve ortak inanç ritüelleri gibi- az sayıdaki araca başvuruyor.

Himayecinin silahlarına el konulup varlıkları takibe alındığında, kutsallık son nüfuz kanalına dönüşür. Hamaney’in naaşının Necef'ten geçişi, Şii Hilali’nin son savunması niteliğindeydi.

İleri savunma doktrininin bedeli; ilki bu doktrini barındıran Arap toplumları tarafından, ikincisi petrol gelirleri yabancı milisleri finanse eden İran halkı tarafından olmak üzere iki kez ödendi. Bu esnada İranlıların kendi ücretleri değer kaybetmeye devam etti.

Irak devletinin bu ikili tutumu ikiyüzlülük olarak yorumlanmaya elverişli görünebilir, ancak daha doğru bir ifadeyle bu, yarı yolda takılıp kalmış bir geçiş sürecinden ibaret. Pazartesi günü, ABD Başkanı Donald Trump ile önemli görüşmeler yapmak ve Amerikan ekonomik ve mali kurumlarıyla bazı temaslarda bulunmak üzere resmi bir ziyaret kapsamında üst düzey bir heyetin başında Washington'a giden Zeydi, ağın finansörlerini gözaltına aldıktan iki hafta sonra bu ağın himayecisinin cenazesine katıldı. Çünkü Irak, elinden geldiği yerde egemenliğini uyguluyor, elinden gelmediği yerde ise gözetim ritüellerini yerine getiriyor.

Önemli olan gözaltılardan süreye ve silah teslimine kadar etkili her adımın tek bir yönde ilerlemesi. Washington'ın eli Beyrut'ta arabuluculuk, Bağdat'ta ise baskı ve bir çekilme takvimi şeklinde olmak üzere her iki başkentte de görünür durumda. Ancak her iki durumda da belirleyici eylem ulusal nitelikteydi ve bu da geri dönüşü zorlaştırıyor.

Coğrafyanın ötesinde, liderlik de dağıldı. İleri savunma doktrini üç sac ayağı üzerine kuruluydu ve bunların tümü artık ortadan kalktı. Cepheleri tek bir dava etrafında birleştiren doktrinsel referans noktası, Hamaney ile birlikte öldü. Yerine geçen ‘tartışmalı’ halefi ise süreci DMO’nun oluşturduğu bir kordonun arkasından yönetiyor.

Operasyonel liderlik ise 2020'den bu yana yetim ve ağın uyumunu koruyan otoriteden yoksun varisler tarafından yönetiliyor. Suriye köprüsü de kapandı. Doktrin, kurucusunun ardından yaşayabilir, ancak koşullarının ortadan kalkmasının ardından yaşayamaz.

İran İslam Cumhuriyeti, tüm bunlarla, tarihinde geldiği en zayıf konumla yüzleşiyor. 7 Temmuz'da Tahran'da dolar kuru 1 milyon 754 bin İran riyaline ulaştı. İran riyali bir günde yüzde sekiz değer kaybetti. Bütçe artık kendi kurduğu ağları sürdürülebilir şekilde finanse edecek kapasiteye sahip değil.

fvgbhyju
Tahran'da düzenlenen cenaze törenlerinin ikinci gününde, İran’ın merhum Dini Lideri Ali Hamaney'in tabutunun başında kılınan cenaze namazından bir kare, 5 Temmuz 2026 (AFP)

Rejim içinde ise, İran destekli örgütlerin liderleri, örgütün kendisinin feshedilmesini açıkça tartışmaya başladı. Şii Hilali, savaşı İran'ın uzağında tutmak için tasarlanmıştı. Ancak hilal içindeki en yakın iki başkent, milisler yerine devleti tercih etti ve doktrinin ihraç etmek üzere kurulduğu savaş, şimdi içe dönmeye başladı.

Söylenmesi gereken bir başka gerçek daha var. İran rejimi bunu gizlemek için elinden geleni yapacaktır. İleri savunma doktrininin bedeli; ilki bu doktrini barındıran Arap toplumları tarafından, ikincisi petrol gelirleri yabancı milisleri finanse eden İran halkı tarafından olmak üzere iki kez ödendi. Bu esnada İranlıların kendi ücretleri değer kaybetmeye devam etti. Bugün gücün tekelini yeniden ele geçiren devletler, yorgun düşmüş toplumların, yabancı himayecinin maliyeti korkusundan daha ağır bastığında yaptığını yapıyor.

Ateş çemberi, Tahran'ın düşmanlarını uzak tutmak için inşa edilmişti. Bu çember, Batı'nın vurduğu yerde değil, Beyrut ve Bağdat'ın iki cephe olmaktansa iki devlet olmayı tercih ettiği yerde kırıldı. Bugün ise geriye İran'ın artık finanse edemediği veya sürdüremediği bir dizi yerel savaş ve artık ordunun üstlenemediği rolü üstlenen bir cenaze töreni kaldı.


Deraa’nın Çocukları anlatısında Atıf Necib davası

Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)
Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Deraa’nın Çocukları anlatısında Atıf Necib davası

Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)
Şam'da Adalet Sarayı'nda görülen Atıf Necib davası sırasında işkence kurbanlarının fotoğraflarını taşıyan göstericiler, 26 Nisan 2026 (Reuters)

Beşşar Esed rejiminde Siyasi Güvenlik Şubesi başkanlığı yapan Atıf Necib'in yargı karşısına çıkarılmasından bu yana, 2011 martında Deraa'da çocukların gözaltına alınması olayı yeniden gündemin başına oturdu. Etkileri ise askeri boyutlar ile devasa can kayıplarıyla sınırlı kalmayıp bir anlatı savaşına, tarihsel bir söyleme ve bu söylemi sahiplenme hakkına dönüşen 15 yıllık yıkıcı savaşın yaralarını yeniden deşti.

Şarku’l Avsat gazetesi, o dönemde farklı iki olayda gözaltına alınan ve ikisi de bugün genç birer delikanlı olan Nayef Abazid ve Samir Ali es-Siyasine ile görüştü. içlerinden biri, Necib'in yargılandığı davada tanık olarak yer alıyor.

Geçmiş bu kez, "Sıra sana geldi doktor" sözüyle ilk kıvılcımı ateşleyen olayın anlatısını yeniden inşa etmek amacıyla hatırlanıyor. Bu süreç, Esed'in kaçışı ve Suriyelilerin hayatında hâlâ varlığını sürdüren ağır bir ihlaller mirasıyla ve bir dönemin ‘sembolleriyle’ hesaplaşma konusunda geçiş dönemi adaleti kurumlarının kapasitesini gerçek anlamda sınayan bir ceza davasıyla son buldu.