Irak'ta mafyaların yükselişi

Irak toplumunda diğer toplumlardaki klasik sınıflandırmadan çok farklı bir durum söz konusu

AP-AFP-Majalla
AP-AFP-Majalla
TT

Irak'ta mafyaların yükselişi

AP-AFP-Majalla
AP-AFP-Majalla

İyad el-Anber

Bağdat'ın merkezinde, Dicle Nehri'nin doğu yakasında yer alan Rusafa’da iki katlı köprüye gelir gelmez sizi yeşil bir alan ve rastgele serpiştirilmiş gibi görünen yüksek binalar karşılar. Dicle Nehri’nin batı yakasında yer alan Kerh tarafına geçtiğinizde ise aynı yeşil alanın karşı tarafında lüks konut siteleriyle karşılaşırsınız. Bağdat Uluslararası Havalimanı’na giderken de karşınıza site izlenimi veren gökdelenler çıkar.

Tüm bu görüntüler ilk bakışta 1990’lı yıllardan bu yana devam eden konut krizini çözmek amacıyla altyapı ve konut projelerinde yaşanan ilerlemenin bir göstergesi olduğunu düşündürebilir. Ta ki büyüyüp stratejik planlamadan yoksun bir ülkede stratejik projeler yapılmasını gerektiren gerçek bir sorun haline gelmiş oldukları anlaşılıncaya kadar. Oysa bu ve diğer projeler, gayrimenkul yatırımı, müteahhitlik, bankacılık ve finans sektörüne giren ve çalışmaları gün geçtikçe daha fazla görünür olmaya başlayan mafyaların sadece birer nişanesidir.

Bağdat’ın, Cadriye ve Mansur semtlerinin önemli kavşaklarından birinde durup sadece 15 dakika önünüzden geçen lüks arabaları sayarsanız son model Chevrolet, Range Rover, Cadillac, Mercedes (G-Class) ve BMW marka SUV araçların sayısının ne kadar fazla olduğunu ve fiyatlarını hesapladığınızda değerlerinin bir milyon doların üzerinde olduğunu göreceksiniz! Bağdat'taki ünlü restoranların önünden geçerken bu restoranların müdavimlerinin lüks otomobilleriyle karşılaşacaksınız. Bu arabalar, paralarını toplumun kesimleri arasında bir uçurumun oluşmasına yatırmak isteyen taraflar arasındaki zenginliğin ve onlar için sınıfsal özelliklerin oluşmasının birer tezahürüdür.

Neredeyse hiçbir toplum yoktur ki servet eşitsizliği ve sınıf ayrımı olmasın. Bir sosyal sınıfın sınıflandırılma biçimi ile zenginliğin elde edilmesi biçimi arasındaki ilişki açık gibi görünse de Irak toplumunda zengin, fakir ve orta sınıf şeklindeki klasik sınıf ayrımından çok uzak bir durum söz konusu. Irak'taki bu durumun nedeni, hiçbir toplumsal sınıf tanımına girmeyen mafyaların yükselişi.

Belki de Mısır, Irak ve Suriye'deki siyasi değişimle ilişkili olarak sermayesi olanların yükselişini incelemeye ve analiz etmeye çalışan en yetkin kişinin “Viladat Muta’assira: El-Ubur ila’l-Hadaseti fi Urubba ve’l-Meşrık” (Zor Doğumlar: Avrupa ve Doğu Akdeniz'de Moderniteye Geçiş) adlı kitabın yazarı Iraklı düşünür İsam el-Hafaci olduğunu söyleyebiliriz.

sxsac
Bağdat gece havadan çekilmiş bir fotoğrafı (AFP)

Irak’ta politikacılar, savaş ağaları, silahlı grupların liderleri ve iktidar partilerinin mali ofisleriyle bağlantılı kişilerin yanı sıra siyasi liderlerin akrabaları ve hükümet organları siyasi hiyerarşiyle yakın ilişkilere sahip iş adamları yükselen asalak sınıflar olarak tanımlanabilir. Bu yüzden söz konusu asalak sınıf artık mafyalar, milisler, politikacılar ve onların çevrelerinden oluşan karışık bir grup olarak karşımıza çıkıyor.

Iraklı sosyolog Falih Abdulcabbar (ö. 2018), 2009 yılında Londra merkezli Al-Hayat gazetesinde yayınlanan ‘Irak mafyasının yükselişi’ başlıklı bir makalesinde Irak’ta mafyaların yükselişine ilişkin ilk tahminde bulunan kişi oldu. Abdulcabbar, Irak mafyasının ABD’nin Irak’ı işgali sırasında doğduğunu, işgalden sonra ise zirveye ulaştığını yazdı.

Abdulcabbar, İngiliz Marksist tarihçi ve yazar Eric J. Hobsbawm (ö. 2012) “Primitive Rebels” (İlkel Asiler) adlı kitabındaki yaklaşımını benimsemişti. Hobsbawm, kitabında, “İlkel asiler, kırsal bir toplumdan yoğun bir kentsel topluma geçiş döneminde ya da merkezi bir yönetim biçiminden başka bir post-merkezi yönetim biçimine geçiş döneminde ortaya çıkarlar” der. Abdulcabbar makalesinde, “Irak iki sürecinde birleştiği yerdir. 1980'lerde ve 1990'larda çok yoğun bir kentsel topluma (toplumun yüzde 72 kentsel nüfus) dönüştü ve merkezi devlet çöktü” yorumunda bulunuyor.

Yükselen mafyaların sınıf düzeylerine değinen Abdulcabbar, “Yeni zenginlerin çoğu, geçmişte toplumun en alt tabakasındaydı. Zenginleşen yeni siyasi-bürokratik seçkinlerden değiller, daha ziyade (kimsenin ne işe yaradığını bilmediği) ticaret, bankacılık ve benzeri alanlarda başarılı olduklarını iddia ederler ve isimsiz sınıflardan gelirler. Irak’taki mafyalar, gizli dünyalarından meşru kamusal dünyaya çıkarak toplumdan kendilerine düşen zenginlik paylarını güçlendiriyorlar ve böylece toplumun zenginliği konusunda yeni bir dağılım yapılmasını zorunlu kılıyor ve iş dünyasını alt üst ediyorlar.

“Irak’taki mafyalar, gizli dünyalarından meşru kamusal dünyaya çıkarak toplumdan kendilerine düşen zenginlik paylarını güçlendiriyorlar ve böylece toplumun zenginliği konusunda yeni bir dağılım yapılmasını zorunlu kılıyor ve iş dünyasını alt üst ediyorlar.

Bu profil 14 yıl önce oluşturulmuştu. Mafyanın gerçek yükselişi ve çeşitli iş alanlarında çalıştığını iddia ederek iktidarla ya da iktidardaki isimlerin yakınlarıyla ilişkilere sahip olan mafya insanlarının ye aldığı bu asalak sınıf, 2017 yılında Musul'da DEAŞ’a karşı yürütülen savaşın sonunda sağlanan güvenlik istikrarından sonra lüks özelliklerin görülmeye başlanmasıyla ortaya çıktı.

Irak’ta çok sayıda silahlı grup, ülkeyi DEAŞ’tan kurtarmak, meşruiyet kazanmak, devlete bağlı birer organ haline gelmek ve siyasi ve ekonomik alanlarda nüfuzlarını kullanmak için çatışmalara katıldılar. Yasa dışı silahlara sahip olan bu gruplar, şimdi siyasi ve ekonomik kazanımlar elde edebilmek amacıyla bu silahları kullanılması aşamasından geçiyorlar.

​Asalak sınıfın bu yükselişi, yalnızca 2003 yılından sonra Irak'ta rejim değişikliğiyle ilişkilendirilemez. Bu yükseliş aslında General Abdulkerim Kasım darbesiyle başlamış ve her siyasi değişiklikle tekrarlanmıştır. Ordunun ve ordu ile hareket eden kişilerin siyasetten ve kaoslardan uzak bir sosyal çevreden kaynaklanan bu yükseliş, Baas Partisi’nin 1968 yılında iktidarı ele geçirmesiyle ülkenin Talib el-Hasan’ın ifadesiyle ‘köy yönetiminin’ pençesine düşmesi sonucu başladı.

Fakat mafyaların 2003 yılından sonraki süreçteki yükselişi, devletin olmayışının ve hukukun üstünlüğünün zayıflamasının bir sonucu olduğundan farklı bir durum söz konusu. Mafyalar, böyle bir ortamda adam kaçıran ve kamu ya da özel mülklere el koyan çeteler olarak ortaya çıkmaya başladılar. Bazıları eski rejimle gözlerden uzakta çalışan ya da bazı önemli şahsiyetlerle ilişkileri olan iş adamlarından, mali olarak rahat ve yönetici siyasi sınıfın liderleriyle bağlantılı iş adamlarına dönüştüler. Burada mesele, iktidarda kim varsa ona biat etmekten ibaret.

XASC
28 Kasım 2021 tarihinde Irak'ın güneyindeki Zikar vilayet merkezi Nasıriye'de ez-Zeytun Köprüsü üzerinde, 2019 yılındaki protesto gösterileri sırasında öldürülen göstericileri anmak için düzenlenen mitingde hükümet karşıtı pankartlar taşıyan Iraklılar (AFP)

Söz konusu mafya sınıfına bu değirmenin suyunun nereden geldiğini irdelemek istediğimizde yatırım alanlarını ya da bankacılık sektörünü kontrol etmesini yahut enerji ve petrol alanlarında hükümet projelerine hakim olmasını sağlayan güçlü ya da nüfuzlu taraflarla ilişkilere sahip olmasından kaynaklandığını görürüz.

Hikaye devletin petrol kaynaklarının genişletilmesi ve ahbap çavuş kapitalizminin önünü açan hizmet ve yatırım başlıklı projelere yaptığı harcamaların artmasıyla başladı. Mafya sınıfı, arazi ve bankalardan kredi almak için politikacılarla olan ilişkilerini kullandı.

Irak'taki tüm rejim değişiklikleri göz önüne alındığında yükselen mafya arasında bir ayrım yapmalıyız. Buna göre yükselen mafya ikiye ayrılır. Birinci tip, iktidar ve siyasi olarak nüfuz sahibi güçlerle ilişkilerini güçlendirerek servetlerini ve paralarını katlamaya çalışan para sahipleridir. Bu tipi mafya olarak nitelendirmek belki doğru olmayabilir, ama iş ve ekonomi dünyasında işlerini iktidar sistemiyle illegal ilişkiler dışında yürütememeleri onları mafyadan farksız kılıyor.

İkinci tip ise, toplumun en alt tabakasından çıkıp bir gecede iş adamına dönüşen, banka işleten ya da yatırım projeleri sahibi olan kişilerdir! En nihayetinde biri bir gecede servete ulaşan diğeri güç ve siyasi nüfuz merkezleriyle yasadışı ilişkiler kurarak servetine servet katan asalak birer organizma halinde genişlemeye devam etmeleri ortak noktalarını oluşturuyor.

Irak'taki hükümet sistemi ve devlet ekonomisinin yapısı, mafyaların üremesi için verimli ortamlar yaratıyor. Otoriter sistemler, devlet öncesi kavramlar güçlendirir. Bu kavramların başında da iktidarın bir ganimet olarak görülmesi gelir. Toprağa ya da topraktan elde edilenlere dayalı rant ekonomisi ise yalnızca kendisine bir çevre ya da çıkarları olan bir müşteri grubu yaratmak için devletin ekonomik gelirlerini kullanan merkezi bir otorite yahut güç merkezleri üretebilir. Dolayısıyla 2003 sonrası sürecin, mafya gruplarının ortaya çıktığı ve kendilerini siyasi, toplumsal ve ekonomik her alanda dayatmaya çalıştıkları bir dönem olması hiç şaşırtıcı değil.

“Asalak sınıfın yükselişi, yalnızca 2003 sonrası Irak'ta rejim değişikliğinden kaynaklanmıyor, ülkedeki tüm siyasi değişimlerde bu durum tekrar etmiştir.

Yükselen mafyalarla ilişkilendirilen asalak sınıftaki kesimler arasında, ekonomik ablukanın uygulandığı eski rejim döneminde ortaya çıkan ve faaliyetleri 2003'ten sonra daha da artan nüfuzlu kişiler de yer alıyor.

Bu kişiler, ekonomi alanındaki işlere doğrudan katılmayı tercih etmezler. Daha ziyade bürokratik işlemleri kolaylaştırarak, diğer iş adamlarının işlerine referans olarak ya da bunları koruyarak büyük meblağlarda rüşvetler alıp aracı rolünü oynamakla yetinirler.

Elon Musk, Mark Zuckerberg ve dünyanın en zengin diğer insanlarının servetlerini kontrol edemediklerini ve paralarını kolayca bir yerden bir yere aktarabildiklerini düşünün! Şu an onlar bile Irak'taki birçok mafya grubunun sahip olduğu nakit miktarına sahip değiller.

Irak’ın eski Cumhurbaşkanı Behrem Salih, 2003 yılından bu yana yurt dışına en az 150 milyar dolar kaçırıldığına dair bazı veriler ve göstergeler olduğundan söz etmişti! Elbette bu para, ya bazı siyasetçiler ve siyasetçilerle ilişkilere sahip kişiler tarafından paylaşılarak yurtdışına kaçırıldı ya da yurtiçinde ve yurtdışında emlak ya da yatırımlara aktarıldı. Sonra da Irak lüks bir dünyada yükselen mafyaların başkenti oldu!

Mafya gruplarının toplumdan sıyrılıp üst kademede yer almalarını sağlayan yükselişi ve yeni bir siyasi cephenin oluşması artık toplumsal değerlere ve hatta siyasi kültüre yansımış durumda. Bu asalak sınıf, toplumsal değerlerin ya da kültürel davranışların üretilmesine katkıda bulunamaz bilakis toplumdaki önemsiz insanları simgeleştirmeye ve onları sosyal olarak kabul edilebilir şahsiyetler haline getirmeye çalışır!

Kanada Quebec Üniversitesi'nde Felsefe ve Siyaset Bilimi Profesörü Alain Deneault, “La Médiocratie” (Vasatlığın İktidarı) adlı kitabında yükselen mafyaların küresel arenanın kontrolünü ele geçirip değerlerini ve davranışlarını empoze etme girişimini çok iyi anlatmıştır. Prof. Deneault, kitabında, “Modern devlet modelinin tüm eklemlerinde küçük olanın kontrolü ele geçirdiği, rejimin egemenliğine bağlı olarak daha önce eşi ve benzeri görülmemiş bir tarihsel aşamadan geçiyoruz” diyor.

Prof. Deneault, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Önemsiz insanlar birbirini destekler ve her biri diğerini yüceltir. Böylece iktidar sürekli büyüyen bir grubun eline geçer. Çünkü aynı türden kuşlar bir araya gelir. Burada önemli olan aptallıktan kaçınmak değil, aptallığı güç imgeleriyle kuşattığınızdan emin olmaktır.

SEF
25 Ekim 2022 tarihinde, Tahrir Meydanı'ndaki Özgürlük Anıtı önünde, Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani'nin yeni hükümetine karşı düzenlenen bir protesto gösterisi sırasında, eski Başbakan Adil Abdulmehdi hükümetinin düştüğü 2019 yılındaki protestoların üçüncü yıldönümünü anarken Irak bayrakları sallayan göstericiler (AFP)

Siyaset, ekonomi ve kontrolsüz silah mafyaları ittifak kurup iktidarı ele aldığında yalnızca bir kleptokrasi sistemi (yağma düzeni) kurulabilir. Bu düzen, yetkililerin idari ve siyasi konumlarını istismar etmelerini kolaylaştırarak kamu ve özel mallarda yolsuzluk yapılmasına ve bunların çalınmasına olanak sağlar. Irak'taki mevcut sistem için en doğru tanım da kleptokrasi sistemidir.

Mafyaların ve asalak sınıfların yükselişi, devletin kırılganlığı ve devlet kadrolarında yaygın olan yolsuzluk vakalarıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu sınıflar, kanunların yokluğunda, devlet içindeki yolsuzlukların devam etmesiyle büyür ve gelişir. Bu asalak sınıflar ve mafya grupları, nüfuzlarını sürdürmenin ve servetlerini korumanın tek yolunun siyaset sahnesini kontrol etmek ve iktidarda kalmak olduğuna inandıkları sürece tüm bunları yapmalarına uygun zemin oluşturan kaosu sürdürmeye çalışacaklarına ve devlet, gücünü yeniden kazanana kadar siyasi ve ekonomik nüfuza ve güce sahip olmaya devam edeceklerine şüphe yok.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Ahmed Şara’nın El Hol sınavı: DEAŞ kamplarının kontrolü nasıl sağlanacak?

El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
TT

Ahmed Şara’nın El Hol sınavı: DEAŞ kamplarının kontrolü nasıl sağlanacak?

El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)

Suriye yönetimi, DEAŞ mahkumlarının tutulduğu El-Hol kampını kapatmaya hazırlanıyor.

Suriye ordusuyla ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında ocak ayında yoğunlaşan çatışmaların ardından mutabakata varılmıştı. Anlaşma kapsamında SDG'nin kontrolündeki DEAŞ kampları, Şam yönetimine devredilmişti.

Diğer yandan çatışmalarda ve SDG'nin geri çekilme sürecinde birçok DEAŞ savaşçısının kamplardan kaçması da gündem olmuştu.

Ahmed Şara yönetimi, geçen hafta cezaevinde çıkan isyandan SDG'nin "düzensiz geri çekilişini" sorumlu tutmuş, kampın saatlerce korumasız bırakıldığını ve güvenliği tekrar sağlamanın güçleştiğini bildirmişti.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla Wall Street Journal'a (WSJ) konuşan Şam'daki bazı diplomatlarsa son haftalarda hükümet kontrolü altındayken kamptan birçok kişinin kaçtığını iddia ediyor.

Suriye hükümetinden 17 Şubat'ta yapılan açıklamada, durumun kontrol altına alınması ve kaçak DEAŞ savaşçılarının takibi için işlemlerin başlatıldığı duyuruldu.

Le Monde'un 15 Şubat'taki haberinde, yaklaşık 24 bin kişinin tutulduğu kampta çatışmaların çıktığı aktarılmıştı. Adının gizli tutulması şartıyla gazeteye konuşan bir insani yardım görevlisi, SDG'nin geri çekilmesinin ardından binlerce mahkumun kaçtığını söylemişti. Suriye ordusu mensupları kampın kontrolünü ele geçirdiğinde de bazı tutukluların geceleri kaçmayı sürdürdüğünü belirtmişti.

Kimliğinin paylaşılmamasını isteyen ABD'li bir yetkili, WSJ'ye açıklamasında kamptaki yerinden edilmiş sivillerin evlerine dönmesine veya ülke içinde başka yerlere gitmesine izin verileceğini savunuyor. Kalanların önemli kısmınınsa Halep yakınlarında kurulacak yeni bir kampa transfer edileceğini söylüyor.

İstikrarsızlık nedeniyle daha fazla DEAŞ'lının kaçmasından endişe eden ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), 21 Ocak'ta savaşçıları Irak'a göndermeye başlamıştı. Komutanlıktan 12 Şubat'ta yapılan açıklamada, Suriye'deki 5 bin 700'den fazla IŞİD mensubunun Irak'a naklinin tamamlandığı bildirilmişti.

Washington, onlarca yıldır kampların güvenliği içi SDG'yle işbirliği yaptı. Ancak Aralık 2024'te Beşar Esad'ın devrilmesiyle değişen dengelerde Beyaz Saray'la Şara yönetimi arasındaki ilişki güçlendi. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, 20 Ocak'taki mesajında SDG'nin "DEAŞ karşıtı başat güç rolünün büyük ölçüde miadını doldurduğunu" söylemişti.

WSJ'nin analizinde, Suriye Cumhurbaşkanı Şara'nın El Kaide bağlantılı geçmişi hatırlatılarak, kampların kapatılma süreci ve DEAŞ'la mücadelenin Şam yönetimi için "önemli bir sınav" olduğu belirtiliyor. Geçmişte DEAŞ'la mücadele etmesinin Şara'nın bu süreçte elini güçlendirebileceği, çeşitli istihbarat ağları ve bağlantılar aracılığıyla militanları yakından takip edebileceği vurgulanıyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Le Monde


Irak’ta Maliki'nin başbakanlık adaylığına abluka

Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
TT

Irak’ta Maliki'nin başbakanlık adaylığına abluka

Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)

Irak’ta Nuri el-Maliki'nin yeni hükümetin başbakanlığına adaylığı, artan iç baskı ve petrol gelirlerini de etkileyebilecek ABD yaptırımları tehdidi nedeniyle zorlu bir süreçten geçiyor.

Maliki, adaylığını kararlaştırmak üzere pazartesi gecesi yapılması planlanan Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasındaki önemli toplantıya katılmaktan son dakikada vazgeçti ve ‘sonuna kadar’ devam etmekte kararlı olduğunu vurguladı.

Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içinde, birliği korumak için ona gönüllü olarak çekilme şansı vermeyi tercih edenler ile onu görevden alabilecek bir iç oylama yoluyla sorunun çözülmesini isteyenler arasındaki bölünme de giderek artıyor.

Eski Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, ‘Şii partilerin’ Maliki'nin adaylığıyla ilgili olarak Beyaz Saray'dan iki yeni ret mektubu aldığını belirterek, ‘yeni cumhurbaşkanının ona hükümet kurma görevini vermeyeceğini’ açıkladı.


Arap dünyasının bölgesel güvenlik vizyonu: Bağımlılıktan stratejik etkinliğe

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
TT

Arap dünyasının bölgesel güvenlik vizyonu: Bağımlılıktan stratejik etkinliğe

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)

Remzi İzzettin Remzi

Ortadoğu, her zaman tekrarlanan savaş döngülerine tanık olan bir bölge, ancak şu anki durum tamamen farklı. Çünkü savaşlar kesişiyor, ittifaklar değişkenlik gösteriyor, dışarıdan koruma ve bölgesel düzenle ilgili uzun süredir var olan varsayımlar aşınıyor. Arap dünyası için bu artık geçici bir kargaşa dönemi değil, stratejik bir dönüm noktası. Arap ülkeleri bugün “Başkaları tarafından şekillendirilen bölgesel sistem içinde faaliyet göstermeye devam edecekler mi, yoksa kendi güvenlik ortamlarını şekillendirmeye başlayacaklar mı?” sorusuyla karşı karşıya.

Bu artık ertelenemez bir soru. Zira parçalanmanın maliyeti arttı ve bölgenin kırılganlığı, güç eksikliğinden çok kolektif vizyon eksikliğinden kaynaklanıyor. On yıllar süren dış müdahale, iç çatışmalar ve kurumsal aşınmanın ardından, Arap dünyası kendini ‘bölünme ve bağımlılık yolunda devam etmek mi, yoksa Arapların eylem ve etki kapasitesini geri kazandıracak tutarlı bir bölgesel güvenlik çerçevesi geliştirmek mi?’ şeklindeki belirleyici bir seçimle karşı karşıya buldu.

Gazze’ye yönelik savaş, İsrail'in bölgedeki varlığının genişlemesi ve bölgesel güvenliğin tarihsel garantörü olarak ABD'nin müdahalesinin azalması, mevcut düzenin kırılganlığını ortaya çıkardı ve temellerini sarstı. Batı politikaları, uluslararası hukukun uygulanmasında seçici ve sivillerin korunması ve egemenliğin muhafaza edilmesinde ikiyüzlü görünüyordu. Bu tutarlılık kaybı gözden kaçmadı. Batılı liderler, çifte standartların istikrarı koruması gereken sistemin güvenilirliğini zedelediğini kabul etmeye başladı. Arap dünyası için bu an, zor bir gerçeği pekiştirdi. O da dışarıdan gelen korumaya güvenmenin artık ne stratejik olarak uygulanabilir bir seçenek ne de siyasi olarak kabul edilebilir bir seçenek olduğu gerçeğiydi.

Arap Birliği, ülkeler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından etkinliğini giderek kaybetti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Gazze'deki büyük can kaybına rağmen, bu trajedi, güvenlik, egemenlik ve sorumluluk kavramları üzerine Arap düşüncesini yeniden şekillendirecek derin bir stratejik gözden geçirme için itici güç olmuş olabilir.

Arap stratejik bağımsızlığının aşınması

Ortadoğu'nun güvenliği son otuz yılda, öncelikle dışardan bir bakış açısıyla değerlendirildi. Soğuk Savaş sonrası dönem, Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle damgasını vurdu. Bu olay, 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgal etmesinin ve ardından askeri üstünlüğün siyasi gerçekleri yeniden şekillendirebileceği inancına dayanan askeri müdahalelerin önünü açtı. Irak’ın 2003 yılında işgal edilmesi, devlet kurumlarını parçaladı ve bugün bile etkileri devam eden mezhepsel dinamikleri tetikledi. Halkların gerçek şikayetleri ile tetiklenen ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçler tarafından istismar edilen 2011 yılındaki Arap Baharı ayaklanmaları, çoğu durumda demokratik dönüşüme yol açmadı, aksine devletlerin çöküşüne, iç savaşlara ve aşırılıkçı gruplar ve rakip bölgesel aktörler tarafından sömürülen iktidar boşluklarına yol açtı.

vd v v
Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu yıllık toplantısında konuşurken, 20 Ocak 2026 (AFP)

Bu başarısızlıklar, Batı'nın söylemleri ile fiili uygulamaları arasındaki uçurumun genişlemesiyle daha da kötüleşti. Kural temelli bir uluslararası düzen çağrısına özellikle Ortadoğu'da seçici bir uygulama eşlik etti.

Kanada Başbakanı Mark Carney'nin Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda yaptığı konuşmada da belirttiği gibi, Batı'nın güvenilirliği, uluslararası hukukun uygulanması ve sivillerin korunması konusunda çifte standart uygulandığı algısı ve gerçeği ile zedelendi. Bu itirafın önemi sembolik anlamında değil, Batı'nın normatif otoritesinin aşınmasının tesadüfi değil, yapısal olduğu imasında yatmaktadır. Arap devletleri için bu durum, esas olarak dış meşruiyete dayanan güvenlik çerçevelerinin temelde kırılgan olduğu gerçeğinin daha da derinleştiğini gösterdi.

Bu gelişmeler, Arap ülkelerinin ortak eylemlerini büyük ölçüde zayıflattı. Devletler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından, Arap Birliği (AL) giderek etkinliğini büyük ölçüde yitirdi. Stratejik yaklaşımlar çeşitlilik gösterdi: Bazı devletler ABD'nin güvenlik garantilerine güvenirken, diğerleri bunu Rusya veya Çin ile ilişkiler yoluyla dengelemeye çalıştı ve birkaçı da kendilerini bölgesel arabulucu olarak konumlandırmaya çalıştı. Bunun sonucunda parçalanma ve stratejik tutarlılığın eksikliği oldu ve Arap dünyası krizlerin seyrini şekillendirmek yerine onlara tepki vermekle yetindi.

Gazze'deki savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hakimiyet arayışındaki niyetini ortaya çıkardı, ancak aynı zamanda bir dereceye kadar stratejik netlik de sağladı.

ABD'nin stratejik belgeleri bu eğilimi pekiştirdi. ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, hem 2022 yılında Biden yönetimi döneminde hem de 2025 yılında Trump yönetimi dönemindeki güncellemesiyle, Çin ve Rusya gibi büyük güçler arasındaki rekabete öncelik verme yönündeki değişime dikkati çekti. Ortadoğu hala önemli olsa da, artık ABD'nin stratejik hesaplarının merkezinde yer almıyor. Bu değişim, Arap ülkelerine teorik olarak daha fazla bağımsızlık sağlıyor, ancak aynı zamanda devam eden bağımlılığın risklerini de ortaya koyuyor. Birleştirici bir kolektif çerçeve olmadan, bölge, korumaya çalıştığı net çıkarları olan bir aktör olmaktan ziyade, dış rekabetin arenası haline gelebilir.

Halihazırda kusurlu olan güvenlik modelinin çöküşü

Bölgesel güvenlik onlarca yıldır, kusurlu bir modele dayanıyordu. Dışarından verilen güvenlik garantileri, siyasi çözümden kopuk askeri caydırıcılık ve Arap bölünmelerinin sonsuza kadar kontrol altında tutulabileceği varsayımı. Bu model çatışmaları çözmemiş, sadece patlamalarını ertelemişti. Batı’nın desteğiyle İsrail’in ezici askeri üstünlüğü, tek taraflılığı pekiştirdi ve gücün diplomasiyi kalıcı olarak ikame edebileceği inancını sağlamlaştırdı. Filistin sorunu marjinalleştirilmiş ve temel bir sorun olmaktan ziyade can sıkıcı bir siyasi yük olarak ele alındı. Bu durum, Arap devletlerini kolektif bir strateji oluşturmak yerine dar ulusal düzenlemeler yapmaya teşvik etti.

fbf
Gazze Şeridi'nin orta kesimlerindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndan Netzarim Koridoru’nu kullanarak Gazze şehrine doğru giden Filistinliler, 11 Ekim 2025 (AFP)

Bu yaklaşım, Arap etkisinin özünü boşaltmış ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçlerin gerginliğin seviyesini, sükunetin parametrelerini ve çatışma kurallarını belirlemesine olanak sağladı. Bu da hukukun üstünlüğünden çok güç dengesinin hâkim olduğu, uzlaşma yerine zorlamanın egemen olduğu bir bölgesel sistemle sonuçlandı. Bugün, bu model açıkça çöküyor.

Batı gücünün eşlik ettiği normatif boyutun gerilemesi, bu çöküşü hızlandırdı. Uluslararası hukuka sıkı bir bağlılık olmadan askeri hegemonyanın varlığı, caydırıcılığı zayıflattı. Carney'nin Davos'ta itiraf ettiği üzere, kurallar seçici bir şekilde uygulandığında, kural statüsünü yitirir ve etki aracı haline gelir. Ortadoğu bağlamında bu durum, ilkeler ve rıza yerine emsaller ve emirler tarafından yönetilen bir güvenlik ortamına yansıdı. Ancak bu koşullar, uzun vadeli istikrarla temelden tezat oluşturur.

Stratejik bir değerlendirme noktası olarak Gazze

İsrail’in Gazze'de yürüttüğü savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hegemonyaya ulaşma niyetini ortaya çıkardı. Fakat bununla birlikte stratejik açıdan da bir netlik sağladı. Filistin meselesinin sonsuza kadar hiçbir bedel ödemeden marjinalleştirilebileceği yanılsamasını ortadan kaldırdı. Sivillerin çektiği acının boyutu, Arap toplumlarında eşi görülmemiş bir halk baskısı yarattı ve hükümetleri, yetersiz olduğu kanıtlanmış önceki yaklaşımlarını gözden geçirmeye zorladı. Kriz, Filistinlilerin haklarını müzakere edilebilir olarak gören ve net bir siyasi ufuk olmadan normalleşmeye giden yolları kabul eden politikaların iflasını ortaya çıkardı. Aynı zamanda, Arap koordinasyonunun yenilenmesi için fırsatlar ortaya çıktı. Savaşa tepki olarak toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği Olağanüstü Ortak Zirvesi sınırlı bir etkiye sahip olmasına rağmen, ortak ilkelere dayanan önemli bir diplomatik hamle oluşturdu. Bu ilkelerin başında, ciddi bir iki devletli çözümün yeniden canlandırılması geliyordu.

Bugün Ortadoğu'yu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalmasıdır.

Arap diplomasisi, Gazze’deki insani kriz sırasında, Batı'nın tutumlarına pasif bir şekilde uyum sağlamak yerine, uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına dayalı olarak daha iddialı bir tavır sergiledi. Bu değişim, Batı başkentlerinde bile, bu standartlara seçici bir şekilde bağlı kalmanın bunların etkinliğini ve prestijini zayıflattığına dair artan bir farkındalıkla daha da güçlendi. Bu durum, Arap ülkelerinin önemli diplomatik, ekonomik ve yumuşak güç araçlarına sahip oldukları konusunda artan bir farkındalığı yansıttı. Söz konusu güç araçları, koordineli bir çerçeveye entegre edildiğinde, uluslararası söylemi etkileyebilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir. Geri çekilmenin artık istikrarı garanti etmediği, sadece çatışmayı ertelediği şeklindeki sonuç ise gayet aşikar.

İsrail'in stratejisi ve Arap dünyasının çıkmazı

Arap dünyasının perspektifinden bakıldığında, İsrail'in Gazze, Suriye, Lübnan ve işgal altındaki Filistin topraklarındaki davranışları, daha geniş bir bölgesel stratejiyi yansıtıyor. O da karşılıklı taahhütler olmaksızın askeri hareket özgürlüğü, siyasi çözüm olmaksızın normalleşme ve egemenlik veya eşitlik tanınmaksızın entegrasyon. Öte yandan İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırıları ve askeri operasyonları sıradan hale gelirken Lübnan'ın egemenliğine darbe vurmaya devam ediyor. İsrail’in yaşayabilir bir Filistin devleti kurulmasına olan karşı tutumu ise üstü kapalı bir tutumdan açık bir beyanata dönüştü. Suriye'de Beşşar Esed rejiminin çökmesinin ardından İsrail'in derin saldırılar, altyapının tahrip edilmesi ve Golan Tepeleri'nin ötesine ilerleme gibi operasyonları, hırslarının doğrudan meşru müdafaa bahanesinin ötesine geçtiğini gösteriyor.

vc v vf
Suriye ile İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri arasındaki ateşkes hattı yakınlarında konuşlu İsrail ordusuna ait askeri araçlar, 9 Aralık 2024 (Reuters)

Arap ülkeleri, İsrail ile nerede olursa olsun, bu genel davranış biçiminden kendilerini soyutlayamazlar. Arap dünyası, uluslararası hukukun seçici bir şekilde uygulandığı ve Arapların hayatlarının marjinal bir maliyet olarak değerlendirildiği bir bölgesel düzeni de kabul edemez. Sürdürülebilir bir güvenlik çerçevesi, net bir siyasi ufuk, karşılıklı itidal ve egemenliğe tutarlı bir saygı gerektirir.

Tek taraflılığa karşı çıkmak için askeri dengeye ihtiyaç yok. Diplomatik pozisyonları koordine eden, ekonomik ilişkileri kullanan ve uluslararası hukuki baskıyı sürdüren uyumlu bir Arap çerçevesi, saldırganlığın maliyetini artırabilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir.

İran, Türkiye ve bölgesel yeniden düzenleme

İran, Arap ülkelerinin bölgesel güvenliği için bir tehdit olmaya devam ediyor, ancak bu tehdidin niteliği değişti. Tahran'ın bölgedeki nüfuzu, kendi gücünden çok, Araplar arasındaki bölünme ve devam eden çatışmaların bir sonucu olarak daha da genişledi. İran’ın bölgede kurduğu vekil ağının zayıflaması, ileri savunma doktrininin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkardı.

Buradan çıkarılacak en önemli ders, çözülmemiş Arap çatışmalarının dış müdahaleye kapı açtığı gerçeğidir. Devleti yeniden kurmaya, çatışmaları çözmeye ve kolektif güvenlik oluşturmaya odaklanan tutarlı bir Arap stratejisi, doğrudan çatışmadan daha fazla İran'ın etkisini sınırlayacak.

Öte yandan Türkiye hem bir zorluk hem de bir fırsat teşkil ediyor. Askeri kapasitesi, savunma sanayisi ve jeopolitik konumu, egemenlik, şeffaflık ve karşılıklılık ilkelerine dayalı bir iş birliği çerçevesine entegre edildiğinde bölgesel istikrara katkıda bulunabilir. Dolayısıyla Arap dünyasının Arap olmayan bölgesel güçlerle ilişkisinin, reaktif diplomasi anlayışından, yönetim kurallarının oluşturulmasına katkıda bulunan bir etkileşim anlayışına geçmesi gerekiyor.

ABD’nin çekilmesi ve seçim yükü

Günümüz Ortadoğu'sunu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalması oldu. Washington halen bölgede varlığını sürdürse de uzun vadeli bölgesel istikrarı sağlamak için gerekli siyasi sermayeyi yatırmaya daha az meyilli. Rusya'nın bu alandaki imkanları, Ukrayna'daki savaş nedeniyle kısıtlıyken, Çin güvenlik taahhütlerinden çok ekonomik ortaklıklara odaklanıyor.

Hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler kurmak, stratejik bir gereklilik olmaya devam ederken İran ile diyalog, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde, şartlı ve karşılıklı olmalı.

Arap ülkeleri için bu gerçekliğin ağır sonuçları söz konusu. Artık dışarıdan verilen garantilere güvenmek yeterli değil. Çok kutupluluk, kolektif hareket edenlere fırsatlar sunuyor. Ülke düzeyinde bireysellik, etki araçları sınırlı kalmaktadır, ancak birlikte hareket ettiklerinde Araplar önemli bir jeopolitik ve ekonomik güç oluşturuyor. Ya başkaları için rekabet arenası olarak kalmak ya da inisiyatif alan aktörlere dönüşmek arasında seçim yapılması gerektiği ortada.

Vizyondan Politikaya: Bölgesel güvenlik için geliştirilmiş Arap gündemi

Güvenilir bir Arap güvenlik çerçevesi oluşturmak için ilkelerden uygulamaya geçmek gerekir. Geçmişteki başarısızlıklar, hatalı teşhislerden çok, zayıf uygulama ve zorlu uzlaşmalardan kaçınmanın sonucuydu. Vizyonu uygulamaya geçirmek için, koordinasyonu sürdürebilecek ve koruyabilecek esnek koalisyonlar ve yenilenmiş bölgesel kurumlara ihtiyaç var. İlk olarak, Arap devletleri sorumluluk almaya hazır bir liderlik çekirdeği içinde stratejik koordinasyonu kurumsallaştırmalı. Tam bir uzlaşma arayışı defalarca kez çıkmaza neden oldu. Bundan dolayı, Körfez’deki kilit öneme sahip ülkeler, Mısır ve Ürdün'ün önderliğinde daha küçük bir koalisyon, kademeli genişlemeye açık yapılandırılmış bir iş birliği başlatabilir. İlk çabalar, deniz seyrüsefer güvenliği, kritik altyapının korunması, hava savunma sistemi çatışmalarının önlenmesi ve insansız hava araçlarına karşı önlemlerin güçlendirilmesi gibi çıkarların kesiştiği savunma alanlarına odaklanmalı. Bu alanlarda somut sonuçlar elde etmek, güveni artıracak ve bir iş birliği geleneği oluşturur.

dsvdf
Arap liderler, Bağdat'ta düzenlenen 34. Arap Birliği Zirvesi'nin açılış oturumu öncesinde aile fotoğrafı çektirirken, 17 Mayıs 2025 (AFP)

İkincisi, Arap diplomasisi dönemsel yahut duruma bağlı olmaktan ziyade, senkronize ve sürdürülebilir hale gelmeli. Uluslararası forumlarda tutumları uyumlaştırmak, büyük güçlerle ilişki kurmak ve bölgesel krizlere toplu olarak yanıt vermek için kalıcı bir koordinasyon mekanizmasına ihtiyaç var. Bu bağlamda, reformdan geçmiş Arap Birliği çok önemli bir rol oynuyor. Stratejik tartışmalar için kalıcı bir forum olmalı, ortak bir güvenlik vizyonunu uygulamak için üzerinde anlaşmaya varılmış mekanizmalar geliştirmeli ve uyumu izlemek ve taahhütleri uygulamak için araçlar bulundurmalı. Eğer Arap Birliği, uygun şekilde yeniden yapılandırılırsa, koordinasyon ve denetim işlevlerini birleştirebilir, üye devletler arasındaki girişimleri uyumlu hale getirebilir ve anlaşmalara saygı duyulmasını sağlayabilir. Böylece marjinalleşmesini ve kurumsal zayıflığını doğrudan ele alabilir ve Arap ülkeleri arasındaki iş birliğine meşruiyet ve pratik etki kazandırır. Hesaplı ekonomik ve siyasi sinyallerle desteklenen koordineli diplomasi de Arap dünyasının uluslararası sahnedeki etkisini katlayabilir.

Üçüncü olarak, Filistin sorunu sembolik bir slogan olarak değil, bölgesel güvenlik önceliği olarak yeniden konumlandırılmalıdır. Arap ülkelerin normalleşme, ekonomik iş birliği veya bölgesel entegrasyon gibi her türlü katılımı, yerleşim yerlerinin genişletilmesinin durdurulması ve bitişik topraklarda bir Filistin devletinin yaşayabilirliğinin korunması dahil olmak üzere, ölçülebilir siyasi taahhütlerle birlikte olmalıdır. Bu, çatışmacı bir yaklaşım değil, stratejik tutarlılıktır. Bu olmadan, hiçbir bölgesel güvenlik mimarisi meşruiyet veya sürdürülebilirlik kazanamaz.

Dördüncüsü, Arap ülkeleri Sudan, Libya, Yemen, Suriye ve Lübnan gibi kırılgan bölgelerde gerilimin azaltılmasına ve devletin yeniden kurulmasına yatırım yapmalı. Buralardaki krizler, dış müdahaleyi davet eden ve istikrarsızlığı sürdüren yapısal boşlukları temsil ediyor. Birleşik arabuluculuk, hedefli mali yardım ve yerel aktörler ile onların dış destekçileri üzerinde kolektif baskı, parçalanmanın azaltılmasına kademeli olarak katkıda bulunabilir.

Beşincisi, hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler sürdürmek stratejik bir gereklilik olmaya devam ediyor. İran ile diyalog, şartlı ve karşılıklı olmalı, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde yürütülmeli ve egemenlik, müdahale etmeme ve devlet kurumlarının üstünlüğüne saygı temeline dayanmalı. Parça parça ikili ilişkilerin aksine, çok taraflı çerçeveler güç dengesizliklerini sınırlayacak ve taraflar arasındaki bölünme dinamiklerini azaltırken, beklentileri ve kırmızı çizgileri netleştirecektir. Türkiye'ye gelince, Arap ülkelerinin karşı karşıya olduğu stratejik görev, Ankara'nın bölgesel iş birliği sistemine yönelik hedeflerini kanalize edecek teşvikler, kurallar ve kurumlar oluşturarak tepkisel tutumdan proaktif eyleme geçmek olacak. Bu yol egemenlik, karşılıklı saygı ve kapsayıcılığa dayalı olursa, Arap ülkeleri ile Türkiye arasındaki iş birliği Ortadoğu'da ortaya çıkan güvenlik mimarisini güçlendirebilir.

Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir kararın alınmasını gerektiriyor.

Son olarak ise, güvenlik iş birliği askeri alanın ötesine geçmeli. İklim baskısı, gıda güvensizliği, su kıtlığı ve enerji dönüşümleri istikrarsızlığın temel nedenleri haline geldi. Ortak dayanıklılık girişimleri, birbirine bağlı enerji ağları, ulaşım koridorları ve ticaretin kolaylaştırılması yoluyla daha derin ekonomik entegrasyon, çatışmanın maliyetini artırabilir ve aynı zamanda dış ortaklara karşı bölgesel pazarlık gücünü güçlendirebilir.

Uyumdan ziyade etkinliği tercih etmek

Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir karar alınmasını gerektiriyor. Araplar, başkaları tarafından yapılan düzenlemelere uyum sağlamaya devam edebilirler ya da kolektif sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak gibi zorlu bir görevi üstlenebilirler.

Gazze'deki zulümler, bölgesel normların aşınması ve küresel güç dengesindeki değişim, eski düzenin stratejik ve normatif olarak çöktüğünü açıkça ortaya koydu. Bu düzenin yerini neyin alacağı, Arapların uzlaşma yerine etkinliği tercih edip etmeyeceklerine ve Batı'ya güvenmeye devam edip etmeyeceklerine bağlı. Arap ülkeleri güvenilirliği azalan dış çerçevelere güvenmeye devam edecekler mi, yoksa ortak sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak için zorlu bir çalışmaya başlayacaklar mı? Yıllar sonra ilk kez, bu iki seçenek açıkça yeniden gündeme geldi. Ancak bunun bölgeye ve küresel istikrara maliyeti daha önce benzeri görülmemiş düzeylerde arttı.