Kuveyt'in işgalinden önce Arafat aracılığıyla Saddam'dan İran'a taşınan gizli mesajlar

Irak, Arap Devletleri Ligi'ne, kendi deyimiyle petrol pompalamasındaki artış yüzünden Kuveyt ile BAE'den şikâyetçi olduğu bir protesto notası verdi / Görsel: Independent Arabia
Irak, Arap Devletleri Ligi'ne, kendi deyimiyle petrol pompalamasındaki artış yüzünden Kuveyt ile BAE'den şikâyetçi olduğu bir protesto notası verdi / Görsel: Independent Arabia
TT

Kuveyt'in işgalinden önce Arafat aracılığıyla Saddam'dan İran'a taşınan gizli mesajlar

Irak, Arap Devletleri Ligi'ne, kendi deyimiyle petrol pompalamasındaki artış yüzünden Kuveyt ile BAE'den şikâyetçi olduğu bir protesto notası verdi / Görsel: Independent Arabia
Irak, Arap Devletleri Ligi'ne, kendi deyimiyle petrol pompalamasındaki artış yüzünden Kuveyt ile BAE'den şikâyetçi olduğu bir protesto notası verdi / Görsel: Independent Arabia

İnci Mecdi

Siyaset dünyası halen, onlarca yıl çekmecelerde veya nefeslerde tutulan ilgi çekici sırlarla dolu.

Ancak zaman zaman bazı sırlar, ortaya çıkıyor ve liderlerin, özellikle de diktatör olanlarının gizemini çözecek yeni bir yapboz parçası sunuyor.

İfşa olan böyle sırların en sonuncusu, merhum Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ile ilgili.

Bilindiği üzere Saddam Hüseyin, komşularıyla savaşmayı adeta alışkanlık haline getirmişti.

Hatta İran'la 1980-1988 yılları arasında yaptığı 8 yıllık savaş henüz bitmişti ki hazırlıklara başlayıp Ağustos 1990'da Kuveyt'i işgal etti. 

El Mecelle sitesi, Saddam Hüseyin'in Kuveyt işgalinden önce ve sonra İran Dinî Lideri Ali Hamaney ile Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani'ye gönderdiği gizli mesajları ortaya çıkardı.

Bu mesajlarda işgal hazırlığı haber verilmiş. Merhum Irak Cumhurbaşkanı, mesaj göndermeye 21 Nisan 1990'da başlamış ve mesaj alışverişi 2 Ağustos'taki işgal sonrasına kadar devam etmiş. 

zxsc
İfşa olan siyaset sırlarının en yenisi, komşularıyla savaşmayı adeta alışkanlık haline getiren Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin'le ilgili / Fotoğraf: AFP

Bazılarını merhum Filistin Yönetimi Başkanı Yaser Arafat ile Irak ve İranlı diplomatların taşıdığı mesajlar, Irak'ın Tahran'a ateşkes teklifini içeriyor.

Bu teklifler nihayetinde, Saddam tarafından sunulan ve Tahran'ın tüm şartlarının kabul edildiği büyük tavizlere dönüşmüş.

Kuveyt işgaline hazırlık

Irak ile Kuveyt arasındaki siyasi gerilimler, 16 Temmuz 1990'da tırmanmaya başladı.

Şöyle ki Irak, Arap Devletleri Ligi'ne (Arap Birliği), kendi deyimiyle petrol pompalanmasındaki artış yüzünden Kuveyt ve BAE'den şikâyetçi olduğu bir protesto notası verdi.

Ona göre bu artış, petrol fiyatlarının düşmesine neden olarak Irak ekonomisini etkiledi. 17 Temmuz 1990'da Saddam Hüseyin, Temmuz 1968 devriminin yıldönümünde bir konuşma yaparak Körfez ülkelerini, özellikle de Kuveyt'i Irak'a karşı bir petrol komplosuna karışmakla suçladı ve Kuveyt'e 'münasip bir karşılık' vermekle tehdit etti. 

Bunun öncesinde 28 Mayıs 1990'da Bağdat'ın ev sahipliğinde düzenlenen olağanüstü Arap zirvesinde dikkat çekici bir gerilim yaşanmıştı.

O sırada zirveye başkanlık eden Saddam, Arafat'ın daveti üzerine Arap ulusal güvenliğini ele alan zirvenin ana konusunu atlayarak, Kuveyt'i Irak'ın petrolünü çalmakla itham etti. 

Gözlemcilere göre işgal, aslında ciddi bir ekonomik krize karşı koyma çabasıydı. Bu kriz, İran'la olan savaşı sonucunda biriken borçları sebebiyle Irak'ı sıkıştırdı ve bunun üzerine Saddam, Körfez'deki komşularını ortak petrol sahalarından paylarına düşenden daha fazlasını pompalamak suretiyle petrol fiyatlarını kasten düşürmekle suçladı.

Kuveyt, Irak'ın savaş borçlarını iptal etmeyi reddedince de Saddam Hüseyin, onu işgal etmeye karar verdi. 

Mecelle'nin yayımladığı alıntılardan anlaşıldığı üzere Saddam'ın yeni bir savaş cephesi açmadan önce İran'la olan gerilim cephesini kapatması gerekiyordu.

21 Nisan 1990'da Hamaney ile Rafsancani'ye gönderilen ilk mesajda şu ifadeler yer alıyor: 

Size daha önce, savaş esnasında Irak medyası üzerinden dolaylı olarak hitap etmiştim. Size 5 Ocak 1990'da alenen yönelttiğimiz son girişim, hiç şüphesiz tam ve kapsamlı barışı sağlama niyeti taşıyordu. Lakin savaşın trajedilerinden ve yeniden patlak verme ihtimallerinden uzaklaşmamız için ülkelerimiz arasında arzuladığımız barışı henüz ilerletemedik ki bu; zanlar, endişeler ve şüpheci yorumlarla kuşatılan anlaşılır bir durum.   

Size bu defa doğrudan sesleniyorum ve Müslümanların oruç tuttuğu şu mübarek ayda aramızda doğrudan bir görüşme düzenlemeyi öneriyorum. Bu görüşmede bizi, bu mesajı taşıyan Abdullah Sahib, Sayın İzzet İbrahim ed-Duri ve yardımcı ekibimiz; sizi de Sayın Ali Hamaney ve Haşimi Rafsancani ile yardımcı ekibiniz temsil etsin ve Allah'ın yardımıyla barışı tesis etmek ve İran ile Irak arasında savaşın tekrarlanmasıyla çıkacak fitneyi önlemek için birlikte çalışalım.

Saddam ayrıca, Ramazan Bayramı'nın ikinci gününde de bir görüşme teklif etti. Bu onun, Tahran'la olan meseleyi bir an önce halletmeye acil ihtiyacı olduğunu gösteriyor. 

Rafsancani, cevabi mektubunda "Bu mesajı sekiz yıl önce göndermiş olsaydınız İran ve Irak, belki de tüm İslam ümmeti, bugün tüm bu kayıplar ve mağdurlarla karşı karşıya kalmazdı" sözüyle Saddam'a çıkıştı, ama aynı zamanda gerçek ve kapsamlı bir barış istediğini belirterek Irak Cumhurbaşkanı'nın girişimini memnuniyetle karşıladı.

Yıkıcı bir savaş

22 Eylül 1980'de patlak verip sekiz yıl süren Irak-İran savaşı, yarım milyondan fazla ve başka tahminlere göre yaklaşık bir milyon insanın ölümüne sebep oldu.

Yol açtığı mali zararın da 1,19 trilyon dolar olduğu tahmin ediliyor. 

Savaşın ilk kıvılcımı, 17 Eylül 1980'de, yani Saddam sınır çatışmaları sonucunda 1975 Cezayir Anlaşması'ndan çekilince görüldü.

İran Şahı ile imzalanan bu anlaşma, Şattülarap'ın yarısının İran'a verilmesini gerektiriyordu.

Ancak Saddam, İranlıların sınır bölgelerini bombaladığını iddia etti ve İran'ın derinliklerini bombalayarak karşılık verdi.

Böylece savaş alevlendi ve bu savaşta ABD, Bağdat'a teçhizat ve kuvvet desteği vererek önemli bir rol oynadı. 8 yıllık savaş, 'Tanker Savaşı' olarak adlandırılan ayrı bir bölüme sahne oldu.

Petrol tankerlerinin iki taraf arasındaki çatışmada önemli bir hedef olduğu bu savaş, ABD Başkanı Ronald Reagan'ın yönetiminin son yıllarında İran ile Irak arasındaki büyük savaşın zirvesinde yaşandı.

Savaş meydanının kaybedilmesiyle birlikte İran Devrimi Yüce Rehberi Ayetullah Humeyni, başta Kuveyt ile BAE olmak üzere Saddam'ı destekleyen ülkelere ait ve Irak petrolü yüklü gemilere karşı Arap (Basra) Körfezi'ni kapatma kararı aldı.

İran, Hark Adası'nda kendisine ait petrol limanına giden yolun tehdit altında kalması halinde Körfez'deki ulaşım yollarını güvenli bırakmayacağı tehdidinde bulundu. 

1984 yılı baharında Kuveyt ve Suudi Arabistan gemileri saldırıya uğradı. 13-14 Mayıs 1984'te iki Kuveyt tankeri (Ümmü'l-Kasaba ve Bahra), 16 Mayıs 1984'te ise Suudi Arabistan'ın Ras Tanura limanında Suudi tankeri (Mefharatu Yenbu) bombalandı.

Daha sonra Kuveytliler, Batı'dan yardım istedi ve ABD, Körfez'e bir filo göndererek Kuveyt ticari gemilerinin üzerinde Amerikan bayrağı dalgalandırdı. 

ABD'li yazar Lee Allen Zatarain, Ocak 2019'da yayınlanan kitabında bu olayı şöyle değerlendiriyor:

Tanker Savaşı, ABD'nin ilk savaşıdır. Bu müdahale, açık bir çatışma sahasına yol açtı.  İranlılar, Hürmüz Boğazı'na mayın yerleştirdi ve hem tankerlere hem de ABD savaş gemilerine saldırı botları konuşlandırdı. Dünyanın en büyük altıncı gemisi olan ABD tankeri SS Bridgestone, 24 Temmuz 1987'de bir İran mayınına denk gelip battı. Ardından ABD Donanması, İran saldırı botlarına karşı, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük savaşını verdi.

Bu esnada ABD Donanması SEALs, İranlılarla savaşmak üzere Körfez'e geldi. ABD'li yazar, bu konu hakkında şöyle diyor:

Çatışmaya teşvik eden Saddam Hüseyin, oturup İran'ın ABD gemilerine İpek Böceği füzeleri fırlatmasını izledi. Bu faaliyetler, o dönemde duyurulmuş olsaydı Kongre'nin İran'a savaş ilan etmesi gerekecekti. Temmuz 1988'de savaş gemisi USS Vincennes'ten denizciler, uçuş halinde bir İran uçağına ateş açtı ve 300 sivilin ölümüne neden oldu. Bu hadise, savaşın bitiminden bir ay önce yaşandı ve belki de Ayetullah Humeyni'ye baskın gelmek için bardağı taşıran son damlaydı.  

İran ile Irak arasındaki savaş yıkıcıydı. 1953 yılındaki Kore savaşından sonra en büyük ve uzun geleneksel savaşlardan biriydi. Yarım milyon insan öldü ve belki bir milyon kişi de yaralandı. Savaşın ekonomik maliyeti bir trilyon doları aştı. Ayrıca modern çağda kimyasal silahların geniş ölçekte kullanıldığı tek savaştı.

İran'ın şartları ve bağlantı noktası Arafat

Saddam, başka bir savaş cephesiyle ilgilenmek için sonunda İran'la barış arzularken, İranlılar bu barışın gerçekleşmesi için üç şart koştu. Rafsancani, mektubunda bu şartları şöyle sıraladı:

Öncelikle İslam topraklarımızın bir kısmındaki işgalin devam etmesi, kapsamlı bir barışa ulaşma yolundaki hareketimizi yavaş ve sonuçsuz kılacaktır. Biliyorsunuz ki biz, savaşı durdurma kararı aldıktan sonra Irak'taki tüm kuvvetlerimizi vakit kaybetmeden sınırlarımıza geri çektik. İkinci olarak, iki ülkenin cumhurbaşkanları arasında iletişim kurulmadan önce bizim tarafımızdan bir temsilci ile sizin tarafınızdan bir temsilcinin, dostane ilişkilere sahip bir ülkede oturup görüşmesi lazım. Üçüncü olarak, anlaşmazlıkların çözümü için uygun çerçeve olması itibarıyla 598 sayılı kararın benimsenmesinde herhangi bir aksaklık olmaması adına prosedür tamamlanmış olmalı.

Bu noktada merhum Başkan Yaser Arafat'ın, mesajları Tahran'a gönderdiği bir elçi üzerinden iletmek suretiyle iki taraf arasında oynadığı arabuluculuk rolü devreye girdi.

22 Mayıs 1990 tarihli mektupta Arafat, Hamaney'e şunları yazdı:

Kendisine teslim ettiğim özel bir mesajı taşıyan elçimiz Ebu Halid kardeşimizin size gelmesini bir fırsat olarak görüyorum. Sayın Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin'den gelen bu şaşırtıcı ve önemli mektup, Irak'tan İran'a, daha doğrusu Irak yönetiminden İran yönetimindeki kardeşlerine yönelik bir iyi niyet girişimidir.

Bu girişim, genel olarak İslam ümmetinin ve özel olarak da Arap milletinin geçirdiği tehlikeli koşullar tarafından dikte edildi. Arap-İslam dünyası, Üçüncü Dünya ülkeleri ile halklar ve bilhassa Filistin halkı, Sayın Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin'in size karşı başlattığı bu girişime karşı sizden olumlu ve yapıcı bir girişim beklemektedir.

Bu, iki Müslüman kardeş ülke arasındaki bu durumu İran ve Irak halklarının, İslam ümmetinin ve Filistin ile onun mücahit halkının yararına olarak sona erdirmek için başlattığımız hayırsever çabalar ve bu birleşik etkenlere dayalı olarak geliyor. Size tüm muhabbet ve kardeşlik duygularıyla ve tüm kutsallar adına sesleniyorum: Bu mübarek adımı hızlandıralım. Müslümanların yürekleri size kulak kesiliyor ve bu girişimin başarısı için can atıyor.

Bağdat ile Tahran arasındaki mektuplaşmalarda zaman zaman iplerin gerildiği görülüyor. Saddam, 19 Mayıs tarihli bir mektupta Rafsancani'ye şu cevabı verdi:

Mektubu okudum. Sonra birkaç defa daha okudum. Yönetimdeki kardeşlerimle, mektubunuzdan, ülkelerimiz arasında yaşanan ve çatışmanın sebebi veya sonucu olan sorunlara kesin ve nihai bir çözüm bulmak için zirve düzeyinde bir görüşme yapma teklifimizi kabul ettiğinizi anlıyoruz. Bundan memnun olduk. Lakin mektubun ruhu, umduğumuz gibi değildi. Zira başında ve her fırsatta üstü kapalı, sonunda ise sert ifadeler içeriyordu.
Mecelle sitesinin haberine göre Saddam, mektup metnindeki yanlışları şu sözlerle dile getirdi:

Mektubunuz, 'dayatılmış savaş' ve 'yavaş anlama' gibi ibareler ve terimler içeriyor ve bu gibi mektuplarda kullanımına alışık olduğumuz 'Selam size olsun' cümlesi yerine, 'Selam doğru yolu izleyenlere olsun' ifadesiyle bitiyor.

Durum, geride bıraktığımız zamanın veya savaşın üslubundan farklı yeni bir hitap tarzı denememizi gerektiriyor. Güvenlik Konseyi'nin 598 sayılı kararına gelince; Temmuz 1987'de çıkarıldıktan sonra kabul ettiğimizden bu yana bizim nazarımızda o karar, iki ülke arasında kapsamlı ve kalıcı bir barış planıdır.

İki ülkenin, kararın içerdiği ilke ve hükümlerin yardımına başvurarak üzerinde anlaştıkları esaslara göre barış sağlandığında her bir ülkenin ordusunun, kendi ülkesi içinde olup, iki ülkeden birinin herhangi bir tepesine, kara parçasına veya sularına uzanmaması bir sonuçtur ki bunu özel şartlar, ateşkes mülahazaları ve savaş-barış halinin olmaması dayatır.

Saddam, mektubuna şöyle devam ediyor: 

Mektubunuzda, Irak topraklarından çekildiğinizi belirtmişsiniz. Bununla, cümlenin sonuna doğru öğrenilen, özel şartlar altında Halepçe'den çekilmenizi kastediyorsunuz. Biz de deriz ki: 1980 yılında silahlı çatışmanın başlangıcı olarak bilinen koşullarda ordularımızın girdiği topraklarınızdan çekildik. 10 Haziran 1982'de görsel ve işitsel basın organlarında çekilme kararını ilan etmemizin ardından 20 Haziran 1982'de süreci tamamladık. Zaten en fazla 10 gün içinde çekileceğimizi söylemiştik, bunu da yaptık. Ama sizin kuvvetleriniz, bizim ordularımızın çekildiği koşullardan farklı, özel savaş koşullarında çekildi. 

Bu yüzden, Halepçe'den özel koşullar altında çekilmenizi, başkasının topraklarını elde tutma hırsınızı veya arzunuzu yok sayan bir iyi niyet ispatı olarak görüyorsanız eğer, o zaman bizim 1982 yılının yanı sıra, Temmuz 1988'de güney ve orta kesimlerdeki 'Dördüncü Tevekkelna alellah' operasyonlarından sonra topraklarınızdan çekilmemizi de ek bir delil olarak kabul etmek daha doğru olur. İyi niyetimize ve Irak'ın İran topraklarından herhangi bir parçayı ele geçirmeyi istememesine dair başka deliller de mevcut.

Mektuplaşmaya vakit yok

İranlılar, mektup yoluyla iletişim kurmaktan hoşlanmadı. Görünüşe göre barış şartlarının sağlanmasına doğru hızlı adımlar atılmasını istiyorlardı.

Nitekim Rafsancani, Saddam'a yazarak mektuplaşmayla zaman kaybedilmemesini talep edip şöyle dedi:

Allah'tan dileğim bu, son mektup olsun ve barış yolunda ciddi ve pratik adımlar görelim.

Hamaney'in iki taraf arasındaki görüşmelere katılmamasına karar verildi. Mektubu, 598 sayılı kararın yorumlanması ve uygulanması konusundaki anlaşmazlığa cevaben şu ifadeleri içeriyordu: 

Sayın Sirus Nasiri (Cyrus Nasseri), temsilcimiz olarak sizin temsilcinizle görüşecek. Vazifesi, kararın uygulanması ve iki ülke arasındaki barışçıl ilişkileri yeniden başlatacak zeminin hazırlanması için temel konuları görüşmektir. Ondan, zaman öldürmeye ve mevcut durumu uzatmaya sebep olacak şeklî ve ikincil meselelerin tartışılmasına katılmaktan uzak durmasını talep ettik. Altınız çizmemiz gerekir ki iki cumhurbaşkanının görüşmesi, ancak iki tarafın da olumlu sonuçlardan emin olması halinde uygun ve isabetli olacaktır. Aksi takdirde mevcut durumdan daha fazla olumsuz etki ve zarar doğurabilir.

İran, "İki taraf için uygun mekânın seçilmesi, bizim için bir sorun teşkil etmeyecektir. Görüşmelerin başlamasının arifesinde bakış açısının belirlenmiş olması tercih edilir" sözleriyle zirvenin Suudi Arabistan'da yapılmasına da karşı çıktı.  

Sıfır Saat (Stunde Null) yaklaşır ve Irak ile Kuveyt arasındaki gerilimler Temmuz 1990'da doruk noktasına ulaşırken Saddam, acele etti ve İran'ın istediği tavizleri vermeye hazır hale geldi.

Mecelle sitesinin bildirdiğine göre 30 Temmuz'da, yani Kuveyt'in işgalinden üç gün önce Saddam, Rafsancani'ye bir mektup göndererek İran'la ne pahasına olursa olsun bir anlaşmaya varma konusundaki kararlılığını ortaya koydu.

Bunun için girişiminin şartlarını çürüterek aralarındaki iletişimi kolaylaştırmak için Tahran ile Bağdat'taki büyükelçiliklerin tekrar açılmasını önerdi. 

Tahran, bu mektup karşısında olumlu bir tavır sergiledi. Rafsancani, Saddam'ın mektubundaki tüm noktalara cevaplar içeren şu kısa mektupla karşılık verdi:

Mektubunuzda, barışa doğru hareketi hızlandırmak konusunda vurguladığınız noktayı tamamen kabul ediyoruz. Lakin bu, şeklî teklifler sunma ve içeriğinde bir ilerleme kaydedilmeden görüşmelerin düzeyini yükseltme konusunda hız ve ilerleme olması anlamına gelmez. Aksine uluslararası kabul görmüş ikili anlaşmalara bağlı kalınmalıdır. Biz, meşru haklarımızdan fazlasını talep etmiyoruz, zira sekiz yıllık bir savaşta elde edilemeyen şeyin görüşmelerde elde edileceği düşünülemez.

Daha sıcak bir ton

Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesinin hemen ardından mektupların dili değişerek daha sıcak oldu.

Özellikle de Saddam'ın Batı'nın Kuveyt'i desteklediği bir durumda, kendisine destek verecek birine ihtiyacı varken…

O sırada ABD ve Sovyetler Birliği, Güvenlik Konseyi'nden Irak'ın Kuveyt'e yönelik hareketini kınayan ve Bağdat'ı askerî güçle bile olsa koşulsuz geri çekilmeye zorlayacak uluslararası bir ittifak oluşturmak için uluslararası bir destek toplayan kararların çıkarılmasında ilerleme kaydetti.

Arap bölünmesine rağmen Arap Birliği de Irak'ın Kuveyt'i işgalini kınadı, Bağdat'ın Kuveyt'i ilhakı ve bunun sonucunda ortaya çıkanları geçersiz saydı, Irak'ın Arap Körfez ülkelerine yönelik tehditlerini sert bir şekilde eleştirdi, Irak askerî güçlerinin Suudi Arabistan sınırlarına toplanmasını kabul etmedi ve ayrıca Riyad'ın, Arap güçlerinin sınırlara nakledilmesi talebine olumlu yanıt verdiğini duyurdu. 

Kuveyt'in işgalinden sonra Saddam, Tahran'a yeni bir mektup göndererek İran'ın işgale yönelik resmî açıklamalarına ve askerî hareketlerine değinmiş.

Daha sonra gerek mektupları gerekse iki ülkenin büyükelçilerinin Cenevre'deki görüşmeleri üzerinden girişimlerini gözden geçirerek şöyle dedi:

Irak ve İran'dan herhangi biri, doğru konumundan saparsa meşru haklarının teyit edilmesi bir yana, halklarının barışı kazanması için tarihî bir fırsat kaçmış olacak. Katettiğimiz bu yol sarsılırsa kayıp büyük olur.

Saddam aynı ayın sekizinde gelen bir mektuba cevaben Rafsancani'ye bir yakarış mektubu yazdı.

Sonra da 12'nci günde, kapsamlı bir barış gerçekleştirmek ve böylece özür sahibini etkileşime girmekten ve beklenti içinde olmaktan alıkoyacak bir şey bırakmamak, Irak'ın hiçbir enerjisini büyük savaş meydanının dışında âtıl koymayıp bu enerjiyi değerli Müslümanlarla Arapların doğruluğunda hemfikir olduğu hedefler için seferber etmek, siperlerdeki müdahaleyi ortadan kaldırmak, iyi insanların Irak ile İran arasındaki normal ilişkilere yol bulması için zanları ve şüpheleri ortadan kaldırmak amacıyla bir girişimde bulunarak şöyle dedi:

Bizim mektubumuzdan bu yana doğrudan uzayan diyaloğumuzun bir sonucu olarak, Cenevre'deki temsilcimiz Sayın Berzan İbrahim et-Tikriti'nin temsilciniz Sayın Sirus Nasıri'den teslim aldığı 8 Ağustos tarihli cevabi mektubunuzdaki önerinizi kabul etmeye, yani 30 Temmuz 1990 tarihli mektubumuzda yer alan bilhassa esir takası konusundaki esaslara ve Güvenlik Konseyi'nin 598 sayılı kararının altıncı ve yedinci fıkrasına uygun olarak 1975 Anlaşması'na uymaya karar verdik.

Saddam ayrıca, anlaşmalar hazırlamak ve mutabık kalınan düzeyde bu anlaşmaları imzalamak için Tahran'a bir heyet göndermeye veya Bağdat'ta bir heyeti ağırlamaya hazır olduğunu da göstererek şöyle dedi:

Bir iyi niyet göstergesi olarak 17 Ağustos Cuma gününden itibaren çekilmeye başlayacağız. Normal şartlarda günlük görevlerin yerine getirilmesi, Irak ile İran'da tutulan tüm savaş esirlerinin derhal ve kapsamlı bir şekilde takas edilmesi ve bunun kara sınırlarından ve Hanekin-Kamer Şirin yolu ile üzerinde anlaşılan diğer geçitlerden yapılması için, sembolik olarak sadece sınır muhafızları ve polisleri bırakarak, sınır boyunca karşınıza çıkan güçlerimizi çekeceğiz. Biz 17 Ağustos Cuma gününden itibaren bunu başlatacağız.

İran'ın zaferi, Irak'ın yenilgisi

Yayımlanan mektuba göre Saddam, İran Cumhurbaşkanı'nı kardeş olarak niteleyip şöyle diyor: 

Ey Kardeş Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani, bu kararımızla her şey netleşti ve böylece tüm istedikleriniz ve odaklandıklarınız gerçekleşti. İslam ilkeleri çerçevesinde iş birliğinin hâkim olduğu ve her birimizin diğerinin haklarına saygı duyduğu yeni bir hayata açık bir denetim noktasından birlikte bakabilmemiz ve bulanık sularda avlananları kıyılarımızdan uzaklaştırmamız için belgeleri ortaya koymaktan başka bir şey kalmadı. Belki de bizim iş birliğimiz, diğer yaşam alanlarının yanı sıra Körfez'i, başımıza bir felaket gelmesini bekleyen yabancı güçlerden ve yabancı filolardan boşaltılmış bir barış ve selamet gölü haline getirecek.

Son olarak İran'dan gelen bir cevap olarak Rafsancani, Saddam'a şöyle diyor: 

Değerli Irak Cumhurbaşkanı Sayın Saddam Hüseyin, tarafınızdan gelen 14 Ağustos 1990 tarihli mektubunuzu aldık. Mektubunuzda ilan ettiğiniz üzere 1975 Anlaşması'nı yeniden kabul etmeniz; kararın uygulanması, 598 sayılı karar çerçevesinde anlaşmazlıkların halledilmesi ve ateşkesin kalıcı ve sağlam bir barışa dönüştürülmesi için yolu açtı. Kuvvetlerinizin işgal edilmiş İran topraklarından geri çekilmesi, İran İslam Cumhuriyeti ile barış yolunda samimiyetinizin ve ciddiyetinizin bir göstergesidir. Ne mutlu ki bu, esirlerin serbest bırakılması için kararlaştırılan tarihe denk geliyor. Açıklanan takvime göre kuvvetlerinizin geri çekilmeye devam etmesini ve her iki tarafın esirlerinin serbest bırakılması sürecinin hızlı bir şekilde sürdürülmesini umuyoruz. Cenevre'deki temsilcimiz vasıtasıyla size bildirdiğimiz gibi biz, temsilcinizi Tahran'da ağırlamaya hazırız. Temennimiz odur ki olumlu havanın ve mevcut iyi niyetin devam etmesiyle birlikte, iki Müslüman halk ve ülkenin tüm meşru hak ve sınırlarını koruyarak kapsamlı ve istikrarlı bir barışa ulaşabilelim.

Saddam, Kuveyt'te kazanımlar elde etmek için Tahran'a tavizler sundu. Ancak Kuveyt'i kurtarmak için 'Çöl Fırtınası' adıyla yapılan uluslararası bir müdahalenin ardından savaş, Irak Cumhurbaşkanı için ağır bir hezimetle sonuçlandı.

Savaşın neticesinde uluslararası koalisyon güçlerinden 505 asker hayatını kaybederken Irak ordusunun saflarında 100 binden fazla asker ve 200 bin sivil öldü.  

BBC'ye göre Irak, yaklaşık 4 bin tank ve 240 uçak kaybetti ve Körfez'deki hava savunma sistemleri, füze fırlatma üsleri ve savaş gemileri imha edildi.

Irak tesislerinin ve altyapısının tahrip olmasına neden olan hava bombardımanına ek olarak BM Güvenlik Konseyi, işgalden zarar görenlere tazminat ödemek için uluslararası bankalarda yer alan büyük miktarlardaki Irak varlıklarını dondurdu.

Söz konusu tazminatın 52 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Bu savaşın ardından Irak'a dayatılan ve yaklaşık 12 yıl süren ambargo da büyük bir insani krize yol açtı. 

Independent Arabia,Independent Türkçe



Hizbullah: Amerika İran'a karşı "sınırlı" bir saldırı başlatırsa müdahale etmeyeceğiz... Hamaney kırmızı çizgimizdir

Hizbullah destekçileri, 26 Ocak'ta Beyrut'un güney banliyölerinde İran'la dayanışmalarını göstermek için düzenlenen mitingde, (AFP)
Hizbullah destekçileri, 26 Ocak'ta Beyrut'un güney banliyölerinde İran'la dayanışmalarını göstermek için düzenlenen mitingde, (AFP)
TT

Hizbullah: Amerika İran'a karşı "sınırlı" bir saldırı başlatırsa müdahale etmeyeceğiz... Hamaney kırmızı çizgimizdir

Hizbullah destekçileri, 26 Ocak'ta Beyrut'un güney banliyölerinde İran'la dayanışmalarını göstermek için düzenlenen mitingde, (AFP)
Hizbullah destekçileri, 26 Ocak'ta Beyrut'un güney banliyölerinde İran'la dayanışmalarını göstermek için düzenlenen mitingde, (AFP)

Bir Hizbullah'tan yetkilisi bugün AFP'ye verdiği demeçte, ABD'nin İran'a karşı "sınırlı" saldırılar düzenlemesi halinde partinin askeri müdahalede bulunmayacağını belirtirken, "kırmızı çizginin" Yüksek Lider Ali Hamaney'in hedef alınması olacağı konusunda uyardı.

Kimliğinin açıklanmasını istemeyen yetkili, "Eğer Amerika'nın İran'a yönelik saldırıları sınırlı kalırsa, Hizbullah'ın tutumu askeri müdahalede bulunmamaktır. Ancak amaçları İran rejimini devirmek veya Yüksek Lideri hedef almaksa, o zaman parti müdahale edecektir" ifadelerini kullandı.


Irak Adalet Bakanı Şarku’l Avsat’a konuştu: DEAŞ tutukluları güvenli bir yerde tutuluyor... Kaçmaları imkânsız

Irak Adalet Bakanı Halid Şivani
Irak Adalet Bakanı Halid Şivani
TT

Irak Adalet Bakanı Şarku’l Avsat’a konuştu: DEAŞ tutukluları güvenli bir yerde tutuluyor... Kaçmaları imkânsız

Irak Adalet Bakanı Halid Şivani
Irak Adalet Bakanı Halid Şivani

Irak Adalet Bakanı Halid Şivani, ülkesinin yabancı uyruklu ve DEAŞ bağlantılı mahkûmları, Irak vatandaşlarına karşı suç işlediklerinin kanıtlanması halinde kendi ülkelerine iade etmeyeceğini söyledi. Şivani, ‘son derece yüksek güvenlikli’ bir Irak cezaevinde halihazırda Suriye’den nakledilen binlerce örgüt mensubunun tutulduğunu belirterek, söz konusu cezaevinde firar ya da isyan girişimlerinin gerçekleşmesinin zor olduğunu ifade etti. Buna karşın adli kurumlar üzerindeki ‘muazzam baskıya’ ve tutuklular arasında ‘dünyanın en tehlikeli teröristlerinden bazılarının’ bulunduğuna dikkat çekti.

Irak, 21 Ocak’tan itibaren DEAŞ bağlantısı şüphesi taşıyan binlerce tutukluyu kabul etmeyi onaylamıştı. DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK), Suriye’nin kuzeydoğusunda Suriye ordusunun askeri operasyonları sonrasında daha önce Suriye Demokratik Güçleri (SDG) denetimindeki cezaevlerinde bulunan mahkûmları gruplar halinde Irak’a sevk etmişti. Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ise “Tutukluların kabulü kararı tamamen Irak’a aittir” açıklamasında bulunmuştu.

Şivani, o tarihten bu yana yargı, hükümet ve güvenlik yetkilileriyle birlikte son derece hassas ve riskli bir süreci yönettiklerini belirterek, çok sayıda mahkûmun kontrol altına alınmasının, cezaevlerinin ‘saatli bombaya’ dönüşmesini engellemek ve büyük bölümünün kendi ülkelerine iadesini sağlayarak tutukluluk sürecinin yeni bir radikalleşme zemini haline gelmesini önlemek amacı taşıdığını kaydetti.

1975 yılında Kerkük’te doğan Şivani, 2022’den bu yana Adalet Bakanlığı görevini yürütüyor. Hukukçu ve anayasa uzmanı olan Şivani, Bafel Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) siyasi büro üyesi olarak da görev yapıyor.

 Irak Adalet Bakanı Halid ŞivaniIrak Adalet Bakanı Halid Şivani

Şivani, Şarku’l Avsat’a verdiği özel röportajda, bu denli yüksek sayıdaki DEAŞ mensubunun teslim alınmasının, cezaevlerindeki aşırı doluluğu azaltmaya yönelik yoğun çabaların ardından gerçekleştiğini söyledi. Şivani, buna rağmen Iraklı makamların bölgesel güvenliğin korunması amacıyla ortaya çıkan yükü üstlendiğini belirtti.

Şivani’ye göre Adalet Bakanlığı, terör suçlularının yönetimi ve aşırılıkla mücadele konusunda uzun yıllara dayanan deneyime sahip. Bakanlık, ‘Ilımlılık Programı’ olarak adlandırılan ve mahkûmların radikal düşüncelerini çok yönlü yöntemlerle dönüştürmeyi hedefleyen bir uygulama yürütüyor. Program kapsamında hükümlülere mesleki eğitim ve zanaat öğretimi de veriliyor. Şivani, bu nedenle uluslararası toplumun en tehlikeli teröristlerin Irak cezaevlerinde tutulması konusunda ülkesine güvendiğini ifade etti.

Şarku’l Avsat’ın Şivani’yle yaptığı röportajın tam metni şöyle:

* Suriye’den Irak’a mahkûmların nakledilmesi kararı açıklandığında, Adalet Bakanlığı bu kadar yüksek sayıda mahkûmu kabul etmeye hazır mıydı?

- Irak hükümetiyle bu kişilerin kabul edilmesi konusunda temas kurduktan sonra onları teslim almaya yönelik hazırlıklarımıza başladık. Elbette bu kadar büyük bir sayıyı kabul etmek kolay ya da basit bir mesele değil; zira büyük cezaevi binaları, donanım ve güvenlik koruması gerektiriyor. Ayrıca ceza infaz kurumlarında bir mahkûmun ihtiyaç duyduğu tüm gereksinimlerin karşılanması gerekir; bu hem mahkûmların kendileriyle ilgili ihtiyaçları hem de bu cezaevlerinin korunmasına yönelik güvenlik gereçlerini kapsar.

Zaten cezaevlerinde doluluk sorunumuz var. Ancak bu konunun önemine inandığımız ve bölge güvenliğinin korunmasıyla ilgili olduğu için, onları teslim almak ve yerleştirmek üzere cezaevi bölümlerini hazırlamak amacıyla acil tedbirler almak zorunluydu. Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani ve hükümet ile yargıdaki ilgili kurumların sağladığı destek sayesinde görevi başarıyla tamamladık; teslim aldığımız kişilerin tamamı cezaevine yerleştirildi. Şu anda cezaevine ilişkin tüm ihtiyaçları ve korunmasına yönelik güvenlik gereçlerini temin etmiş bulunuyoruz.

Bağdat’taki el-Karh Hapishanesi’nde bir DEAŞ mensubu (AP)Bağdat’taki el-Karh Hapishanesi’nde bir DEAŞ mensubu (AP)

* ‘Tüm gereksinimler’ derken neyi kastediyorsunuz?

- Tutuklular şu anda klimalı, banyolu ve temizlik malzemeleri bulunan resmî cezaevlerinde tutuluyorlar. Günde üç öğün yemek yiyorlar ve profesyonel bir gardiyan ile soruşturmacı ekibi tarafından korunuyorlar. Adli kurumun kendilerine profesyonel bir şekilde davrandığını söyleyebilirim; bu yaklaşım büyük olasılıkla Suriye’deki durumdan farklı. Ayrıca mevcut koşulları, Irak’a nakledilmeden önceki durumlarına kıyasla daha iyi.

* Bu sayının eklenmesinden sonra cezaevlerinde baskı ve aşırı kalabalık oluşacak mı? Mahkûmlar nasıl dağıtılacak?

- Irak’ın geçtiği olağanüstü koşullar nedeniyle (önce bazı bölgelerin DEAŞ tarafından işgali, ondan önce El-Kaide ve diğer terörist çetelerin bombalı saldırıları ile organize suçlar) bakanlığı devraldığımız zaman, yani üç yıl önce, cezaevlerindeki doluluk oranı yüzde 300 civarındaydı. Sistematik bir plan hazırladık ve doluluk oranını, normal kapasitenin yüzde 25 üzerine çıkacak kadar düşürmeyi başardık.

Ancak 5 bin 704 mahkûmun tek seferde teslim alınması, doluluk oranını tekrar artırdı; çünkü yaklaşık altı bin mahkûm için cezaevi tesislerinin sağlanması, diğer cezaevlerine yük bindirmeyi gerektiriyor. Kuşkusuz bu durum doluluk oranını düşürme çabalarını etkiledi.

* Nereye yerleştirildiler?

- Onlar tek bir cezaevine yerleştirildi. Bu süreç karmaşık, çünkü sınıflandırılmaları, güvenlik açısından sağlam, hem güvenlik hem askeri hem de istihbari açıdan korunaklı bir cezaevine konmalarını gerektiriyor.

* Adalet Bakanlığı yalnızca hüküm giymiş kişilerle ilgilenirken, bu kişiler gözaltına alındıkları sırada nasıl oldu da tutuklandılar?

- Irak yasalarına göre, tutuklu tehlikeli olduğunda, hâkim onu kaçması mümkün olmayan veya kaçmasından endişe duyulan, korunması garanti edilebilecek güvenli bir yere yerleştirme yetkisine sahiptir. Bu istisnai bir durum değil, tamamen yasal bir uygulamadır. Bu kişiler mahkeme kararlarıyla tutuklanmış olup, tehlikeleri nedeniyle bu cezaevine yerleştirilmişlerdir ve burada başka mahkûmlar bulunmamakta.

* Bu yükle nasıl başa çıkıyorsunuz? Bu kadar çok sayıda mahkûm nasıl yönetiliyor?

- Bütün düzeylerde omuzlarımızda büyük bir yük var. Bu cezaevini yönetmek için insan kaynağı, altyapı, ek personel, korunma için askerî ve güvenlik güçleri, ayrıca 5 bin 704 mahkûmun barınma, beslenme ve hizmet ihtiyaçlarını karşılamak için giderler ve mali kaynaklar gerekmekte. Bu kolay veya basit bir iş değil; bu nedenle özellikle mali açıdan ciddi zorluklarla karşı karşıyayız. Ancak DMUK ile maliyetlerin paylaşılması konusunda iletişim halindeyiz ve kendileri bu konuda hazır olduklarını ifade ettiler.

* Bu dosya nasıl finanse ediliyor?

- DMUK ile bir anlayış ve iletişim söz konusu olup, kendileri mahkûmların barındırılmasıyla ilgili mali yükleri üstlenmeye, cezaevi altyapısı ve gereçlerini ve bazı güvenlik malzemelerini sağlamaya hazır olduklarını ifade ettiler. Biz de kapsamlı bir proje hazırlayıp DMUK’a ilettik ve şu anda yanıtlarını ve gerekli prosedürleri beklemekteyiz.

* Kaç soruşturma memuru mahkumların dosyalarını inceliyor?

- Yaklaşık 150 soruşturma memuru, binlerce mahkûmun dosyalarını hazırlıyor ve bu ağır bir sorumluluk gerektiriyor; bu süreçte, onları uzman personel ve danışmanlardan oluşan bir ekip destekliyor.

* Tutuklular nasıl sınıflandırılıyor?

- Elimizde tehlikeli teröristler bulunuyor; onları, mahkûmlarla ilgilenmede kabul edilmiş uluslararası standartlar ve güvenlik çerçeveleri doğrultusunda sınıflandırıyoruz. Yüksek riskli ve radikal düşünceli mahkûmlar, sıradan mahkûmlarla karıştırılamaz. Cezaevlerimiz, suç türüne, suçun tehlike düzeyine ve yaş gruplarına göre sınıflandırılmıştır.

* İçeride bir ayrılık veya isyan çıkma olasılığı ne kadar yüksek?

- Bu cezaevi sağlam bir şekilde korunmakta. Daha fazla ayrıntı vermeyeceğim, ancak tesisin güvenliği sağlanmış olup hiçbir şekilde ihlal edilemez. Ayrıca içeride bir isyanın söz konusu olamayacağını belirtmek gerekir; çünkü Adalet Bakanlığı’nı destekleyen güvenlik birimleri tüm önlemleri profesyonel ve titiz bir şekilde almıştır, bu nedenle böyle bir durum gerçekleşemez.

* Hapishane içinde mahkûmların işleri nasıl yönetiliyor ve buranın terörist faaliyetler için potansiyel bir yuva haline gelmesini önlemek için ne gibi önlemler alıyorsunuz?

- Öncelikle kendi ülkeleriyle iletişim halindeyiz; geri gönderilmeleri, Irak’a karşı savaşmamış, Iraklıları öldürmemiş veya Irak içinde terör faaliyetlerine katılmamış olmaları şartına bağlı. Bu şartları taşımayanlar kendi ülkelerine iade edilmeyecek olsa da diğerlerinin geri gönderilmesi için çalışmalar sürmekte olup, DMUK bu sürecin hızlandırılması için bizimle iş birliği yapmakta.

Yönetim açısından, Adalet Bakanlığı bu alanda uzun bir deneyime sahip. Aynı sınıflamaya sahip diğer cezaevlerinde, Irak’ın DEAŞ’dan kurtarılan topraklarda yakalanan tehlikeli liderleri de kapsayan teröristler bulunmakta. Bu kişiler rehabilitasyon ve ıslah programlarına dahil edilmiş vaziyette.

‘Ilımlılık Programı’ adı verilen bir programımız, aşırıcı düşünceyi zihinsel, kültürel, sosyal, sportif ve sanatsal yollarla ortadan kaldırmayı, ayrıca meslek ve beceri eğitimi vermeyi amaçlamakta. Bu program büyük başarılar elde etmiş. Amacımız, onların burada geçici olarak bulunmaları; kalış süreleri boyunca, deneyimimiz ve programlarımız sayesinde, en tehlikeli terörist mahkûmlarla profesyonel bir şekilde ilgilenebiliyoruz.

Bağdat’taki el-Karh Hapishanesi’nde gözaltında tutulan DEAŞ üyeleri (AP)Bağdat’taki el-Karh Hapishanesi’nde gözaltında tutulan DEAŞ üyeleri (AP)

* Peki ya onları geri gönderme çabaları başarısız olursa? Bu kişiler uzun süre Irak hapishanelerinde kalırlarsa durum ne olacak?

- Ülkeler ve DMUK ile üzerinde anlaşılan, mahkûmların mümkün olan en kısa sürede geri gönderilmesi. Bu konuda açık bir koordinasyon mevcut olup, daha önce de belirttiğim gibi, Irak güvenlik güçlerine karşı savaşan veya Iraklılara karşı suç işleyenler bu kapsamın dışında tutulacak; bu kişiler yargılanacak ve Irak’ta kalacak.

* Vatandaşlarını geri almayı reddeden ülkeler var mı?

- Konu hâlâ başlangıç aşamasında ve girişimler de yeni başladı. DMUK ve ABD, mahkûmları kabul etmeleri için ülkeleri teşvik etmemiz konusunda bizimle iş birliği yapıyor. Çabalarımızı sürdürmekteyiz.

* DMUK neden DEAŞ tutuklularını Irak’a nakletti?

Bu işin siyasi bir boyutu olabilir; Adalet Bakanlığı’nın doğrudan müdahalesi yoktur. Ancak açıkça vurgulamak gerekir ki Irak’ın savunma ve güvenlik sistemi konusunda güven vardır, Irak DMUK içinde güvenilir ve etkili bir müttefiktir ve bu mahkûmları barındırmak için güvenilir bir sisteme sahiptir.


Şarku’l Avsat’a konuşan resmi kaynak: Suveyda’da gelecek hafta tutuklu ve esirlerin takası yapılacak

Suveyda Valiliği’nden bir heyet, batı kırsalında bulunan köylerdeki hizmet durumunu inceledi. (SANA)
Suveyda Valiliği’nden bir heyet, batı kırsalında bulunan köylerdeki hizmet durumunu inceledi. (SANA)
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan resmi kaynak: Suveyda’da gelecek hafta tutuklu ve esirlerin takası yapılacak

Suveyda Valiliği’nden bir heyet, batı kırsalında bulunan köylerdeki hizmet durumunu inceledi. (SANA)
Suveyda Valiliği’nden bir heyet, batı kırsalında bulunan köylerdeki hizmet durumunu inceledi. (SANA)

Suriye resmi kaynakları, çoğunluğu Dürzi olan Suveyda vilayetinde konuşlu Ulusal Muhafızlar ile Suriye hükümeti arasında yürütülen görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini ve taraflar arasında tutuklu ve esir değişimi yapılmasını öngören bir anlaşmanın önümüzdeki hafta tamamlanmasının beklendiğini bildirdi.

Suveyda Valiliği Medya İlişkileri Birimi Müdürü Kuteybe Azzam yaptığı kısa açıklamada, “Tutuklu ve esir değişimi konusundaki görüşmelerde ilerleme kaydedildi” ifadesini kullandı.

Azzam, anlaşmanın tamamlanacağı kesin tarihi belirtmedi, ancak değişim işleminin önümüzdeki hafta gerçekleşmesinin muhtemel olduğunu söyledi. Takas esnasında Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) temsilcilerinin de hazır bulunacağını ifade eden Azzam, teslim alma ve teslim etme işlemlerine ilişkin düzenlemelerin şu anda yürütüldüğünü belirtti.

Görsel kaldırıldı.Geçtiğimiz ekim ayında Suveyda’da Dürzi gruplar ve Arap kabileleri arasında gerçekleştirilen takastan (Anadolu Ajansı – AA)

Azzam 19 Şubat’ta Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Suriye hükümeti ile Ulusal Muhafızlar arasında esir değişimi anlaşmasına varmak amacıyla ABD aracılığıyla yürütülen dolaylı görüşmelerin sürdüğünü belirtmişti. O dönemde Azzam, görüşmelerin üçüncü taraf olarak ABD üzerinden dolaylı şekilde yürütüldüğünü kaydetmişti.

Raporlara göre, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, anlaşmanın tamamlanması için her iki taraftan da onay aldı. Anlaşma kapsamında, 2025 yazındaki olaylardan bu yana Adra Hapishanesi’nde tutulan 61 sivil serbest bırakılacak; karşılığında, Ulusal Muhafızlar tarafından Suveyda’da gözaltında tutulan 30 Savunma ve İçişleri bakanlıkları personeli teslim edilecek.

Görsel kaldırıldı.Şeyh Hikmet el-Hicri (AFP)

Gözlemcilere göre bu açıklama, Suriye hükümeti ile Şeyh Hikmet el-Hicri ve ona bağlı Ulusal Muhafızlar arasında aylardır süren siyasi çıkmazda bir gevşemeyi yansıtıyor. Söz konusu çıkmaz, Temmuz 2025’te yaşanan ve onlarca kişinin hayatını kaybettiği kanlı çatışmalarla patlak veren Suveyda kriziyle bağlantılı. O dönemde Dürzi silahlı gruplar ile Bedevi aşiretleri ve Suriye güvenlik güçleri arasında çatışmalar yaşanmış, İsrail ise Dürzileri koruma gerekçesiyle askeri müdahalede bulunmuştu.

Temmuz 2025 olaylarında gözaltına alınan tüm kişilerin serbest bırakılması, eylül ayında Şam’dan ABD ve Ürdün desteğiyle açıklanan ‘yol haritasının’ maddelerinden biri olarak öne çıkıyor. Ancak yol haritası ve krizle ilgili tartışmalar son dönemde gündemden düşmüş durumda.