Kuveyt'in işgalinden önce Arafat aracılığıyla Saddam'dan İran'a taşınan gizli mesajlar

Irak, Arap Devletleri Ligi'ne, kendi deyimiyle petrol pompalamasındaki artış yüzünden Kuveyt ile BAE'den şikâyetçi olduğu bir protesto notası verdi / Görsel: Independent Arabia
Irak, Arap Devletleri Ligi'ne, kendi deyimiyle petrol pompalamasındaki artış yüzünden Kuveyt ile BAE'den şikâyetçi olduğu bir protesto notası verdi / Görsel: Independent Arabia
TT

Kuveyt'in işgalinden önce Arafat aracılığıyla Saddam'dan İran'a taşınan gizli mesajlar

Irak, Arap Devletleri Ligi'ne, kendi deyimiyle petrol pompalamasındaki artış yüzünden Kuveyt ile BAE'den şikâyetçi olduğu bir protesto notası verdi / Görsel: Independent Arabia
Irak, Arap Devletleri Ligi'ne, kendi deyimiyle petrol pompalamasındaki artış yüzünden Kuveyt ile BAE'den şikâyetçi olduğu bir protesto notası verdi / Görsel: Independent Arabia

İnci Mecdi

Siyaset dünyası halen, onlarca yıl çekmecelerde veya nefeslerde tutulan ilgi çekici sırlarla dolu.

Ancak zaman zaman bazı sırlar, ortaya çıkıyor ve liderlerin, özellikle de diktatör olanlarının gizemini çözecek yeni bir yapboz parçası sunuyor.

İfşa olan böyle sırların en sonuncusu, merhum Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin ile ilgili.

Bilindiği üzere Saddam Hüseyin, komşularıyla savaşmayı adeta alışkanlık haline getirmişti.

Hatta İran'la 1980-1988 yılları arasında yaptığı 8 yıllık savaş henüz bitmişti ki hazırlıklara başlayıp Ağustos 1990'da Kuveyt'i işgal etti. 

El Mecelle sitesi, Saddam Hüseyin'in Kuveyt işgalinden önce ve sonra İran Dinî Lideri Ali Hamaney ile Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani'ye gönderdiği gizli mesajları ortaya çıkardı.

Bu mesajlarda işgal hazırlığı haber verilmiş. Merhum Irak Cumhurbaşkanı, mesaj göndermeye 21 Nisan 1990'da başlamış ve mesaj alışverişi 2 Ağustos'taki işgal sonrasına kadar devam etmiş. 

zxsc
İfşa olan siyaset sırlarının en yenisi, komşularıyla savaşmayı adeta alışkanlık haline getiren Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin'le ilgili / Fotoğraf: AFP

Bazılarını merhum Filistin Yönetimi Başkanı Yaser Arafat ile Irak ve İranlı diplomatların taşıdığı mesajlar, Irak'ın Tahran'a ateşkes teklifini içeriyor.

Bu teklifler nihayetinde, Saddam tarafından sunulan ve Tahran'ın tüm şartlarının kabul edildiği büyük tavizlere dönüşmüş.

Kuveyt işgaline hazırlık

Irak ile Kuveyt arasındaki siyasi gerilimler, 16 Temmuz 1990'da tırmanmaya başladı.

Şöyle ki Irak, Arap Devletleri Ligi'ne (Arap Birliği), kendi deyimiyle petrol pompalanmasındaki artış yüzünden Kuveyt ve BAE'den şikâyetçi olduğu bir protesto notası verdi.

Ona göre bu artış, petrol fiyatlarının düşmesine neden olarak Irak ekonomisini etkiledi. 17 Temmuz 1990'da Saddam Hüseyin, Temmuz 1968 devriminin yıldönümünde bir konuşma yaparak Körfez ülkelerini, özellikle de Kuveyt'i Irak'a karşı bir petrol komplosuna karışmakla suçladı ve Kuveyt'e 'münasip bir karşılık' vermekle tehdit etti. 

Bunun öncesinde 28 Mayıs 1990'da Bağdat'ın ev sahipliğinde düzenlenen olağanüstü Arap zirvesinde dikkat çekici bir gerilim yaşanmıştı.

O sırada zirveye başkanlık eden Saddam, Arafat'ın daveti üzerine Arap ulusal güvenliğini ele alan zirvenin ana konusunu atlayarak, Kuveyt'i Irak'ın petrolünü çalmakla itham etti. 

Gözlemcilere göre işgal, aslında ciddi bir ekonomik krize karşı koyma çabasıydı. Bu kriz, İran'la olan savaşı sonucunda biriken borçları sebebiyle Irak'ı sıkıştırdı ve bunun üzerine Saddam, Körfez'deki komşularını ortak petrol sahalarından paylarına düşenden daha fazlasını pompalamak suretiyle petrol fiyatlarını kasten düşürmekle suçladı.

Kuveyt, Irak'ın savaş borçlarını iptal etmeyi reddedince de Saddam Hüseyin, onu işgal etmeye karar verdi. 

Mecelle'nin yayımladığı alıntılardan anlaşıldığı üzere Saddam'ın yeni bir savaş cephesi açmadan önce İran'la olan gerilim cephesini kapatması gerekiyordu.

21 Nisan 1990'da Hamaney ile Rafsancani'ye gönderilen ilk mesajda şu ifadeler yer alıyor: 

Size daha önce, savaş esnasında Irak medyası üzerinden dolaylı olarak hitap etmiştim. Size 5 Ocak 1990'da alenen yönelttiğimiz son girişim, hiç şüphesiz tam ve kapsamlı barışı sağlama niyeti taşıyordu. Lakin savaşın trajedilerinden ve yeniden patlak verme ihtimallerinden uzaklaşmamız için ülkelerimiz arasında arzuladığımız barışı henüz ilerletemedik ki bu; zanlar, endişeler ve şüpheci yorumlarla kuşatılan anlaşılır bir durum.   

Size bu defa doğrudan sesleniyorum ve Müslümanların oruç tuttuğu şu mübarek ayda aramızda doğrudan bir görüşme düzenlemeyi öneriyorum. Bu görüşmede bizi, bu mesajı taşıyan Abdullah Sahib, Sayın İzzet İbrahim ed-Duri ve yardımcı ekibimiz; sizi de Sayın Ali Hamaney ve Haşimi Rafsancani ile yardımcı ekibiniz temsil etsin ve Allah'ın yardımıyla barışı tesis etmek ve İran ile Irak arasında savaşın tekrarlanmasıyla çıkacak fitneyi önlemek için birlikte çalışalım.

Saddam ayrıca, Ramazan Bayramı'nın ikinci gününde de bir görüşme teklif etti. Bu onun, Tahran'la olan meseleyi bir an önce halletmeye acil ihtiyacı olduğunu gösteriyor. 

Rafsancani, cevabi mektubunda "Bu mesajı sekiz yıl önce göndermiş olsaydınız İran ve Irak, belki de tüm İslam ümmeti, bugün tüm bu kayıplar ve mağdurlarla karşı karşıya kalmazdı" sözüyle Saddam'a çıkıştı, ama aynı zamanda gerçek ve kapsamlı bir barış istediğini belirterek Irak Cumhurbaşkanı'nın girişimini memnuniyetle karşıladı.

Yıkıcı bir savaş

22 Eylül 1980'de patlak verip sekiz yıl süren Irak-İran savaşı, yarım milyondan fazla ve başka tahminlere göre yaklaşık bir milyon insanın ölümüne sebep oldu.

Yol açtığı mali zararın da 1,19 trilyon dolar olduğu tahmin ediliyor. 

Savaşın ilk kıvılcımı, 17 Eylül 1980'de, yani Saddam sınır çatışmaları sonucunda 1975 Cezayir Anlaşması'ndan çekilince görüldü.

İran Şahı ile imzalanan bu anlaşma, Şattülarap'ın yarısının İran'a verilmesini gerektiriyordu.

Ancak Saddam, İranlıların sınır bölgelerini bombaladığını iddia etti ve İran'ın derinliklerini bombalayarak karşılık verdi.

Böylece savaş alevlendi ve bu savaşta ABD, Bağdat'a teçhizat ve kuvvet desteği vererek önemli bir rol oynadı. 8 yıllık savaş, 'Tanker Savaşı' olarak adlandırılan ayrı bir bölüme sahne oldu.

Petrol tankerlerinin iki taraf arasındaki çatışmada önemli bir hedef olduğu bu savaş, ABD Başkanı Ronald Reagan'ın yönetiminin son yıllarında İran ile Irak arasındaki büyük savaşın zirvesinde yaşandı.

Savaş meydanının kaybedilmesiyle birlikte İran Devrimi Yüce Rehberi Ayetullah Humeyni, başta Kuveyt ile BAE olmak üzere Saddam'ı destekleyen ülkelere ait ve Irak petrolü yüklü gemilere karşı Arap (Basra) Körfezi'ni kapatma kararı aldı.

İran, Hark Adası'nda kendisine ait petrol limanına giden yolun tehdit altında kalması halinde Körfez'deki ulaşım yollarını güvenli bırakmayacağı tehdidinde bulundu. 

1984 yılı baharında Kuveyt ve Suudi Arabistan gemileri saldırıya uğradı. 13-14 Mayıs 1984'te iki Kuveyt tankeri (Ümmü'l-Kasaba ve Bahra), 16 Mayıs 1984'te ise Suudi Arabistan'ın Ras Tanura limanında Suudi tankeri (Mefharatu Yenbu) bombalandı.

Daha sonra Kuveytliler, Batı'dan yardım istedi ve ABD, Körfez'e bir filo göndererek Kuveyt ticari gemilerinin üzerinde Amerikan bayrağı dalgalandırdı. 

ABD'li yazar Lee Allen Zatarain, Ocak 2019'da yayınlanan kitabında bu olayı şöyle değerlendiriyor:

Tanker Savaşı, ABD'nin ilk savaşıdır. Bu müdahale, açık bir çatışma sahasına yol açtı.  İranlılar, Hürmüz Boğazı'na mayın yerleştirdi ve hem tankerlere hem de ABD savaş gemilerine saldırı botları konuşlandırdı. Dünyanın en büyük altıncı gemisi olan ABD tankeri SS Bridgestone, 24 Temmuz 1987'de bir İran mayınına denk gelip battı. Ardından ABD Donanması, İran saldırı botlarına karşı, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük savaşını verdi.

Bu esnada ABD Donanması SEALs, İranlılarla savaşmak üzere Körfez'e geldi. ABD'li yazar, bu konu hakkında şöyle diyor:

Çatışmaya teşvik eden Saddam Hüseyin, oturup İran'ın ABD gemilerine İpek Böceği füzeleri fırlatmasını izledi. Bu faaliyetler, o dönemde duyurulmuş olsaydı Kongre'nin İran'a savaş ilan etmesi gerekecekti. Temmuz 1988'de savaş gemisi USS Vincennes'ten denizciler, uçuş halinde bir İran uçağına ateş açtı ve 300 sivilin ölümüne neden oldu. Bu hadise, savaşın bitiminden bir ay önce yaşandı ve belki de Ayetullah Humeyni'ye baskın gelmek için bardağı taşıran son damlaydı.  

İran ile Irak arasındaki savaş yıkıcıydı. 1953 yılındaki Kore savaşından sonra en büyük ve uzun geleneksel savaşlardan biriydi. Yarım milyon insan öldü ve belki bir milyon kişi de yaralandı. Savaşın ekonomik maliyeti bir trilyon doları aştı. Ayrıca modern çağda kimyasal silahların geniş ölçekte kullanıldığı tek savaştı.

İran'ın şartları ve bağlantı noktası Arafat

Saddam, başka bir savaş cephesiyle ilgilenmek için sonunda İran'la barış arzularken, İranlılar bu barışın gerçekleşmesi için üç şart koştu. Rafsancani, mektubunda bu şartları şöyle sıraladı:

Öncelikle İslam topraklarımızın bir kısmındaki işgalin devam etmesi, kapsamlı bir barışa ulaşma yolundaki hareketimizi yavaş ve sonuçsuz kılacaktır. Biliyorsunuz ki biz, savaşı durdurma kararı aldıktan sonra Irak'taki tüm kuvvetlerimizi vakit kaybetmeden sınırlarımıza geri çektik. İkinci olarak, iki ülkenin cumhurbaşkanları arasında iletişim kurulmadan önce bizim tarafımızdan bir temsilci ile sizin tarafınızdan bir temsilcinin, dostane ilişkilere sahip bir ülkede oturup görüşmesi lazım. Üçüncü olarak, anlaşmazlıkların çözümü için uygun çerçeve olması itibarıyla 598 sayılı kararın benimsenmesinde herhangi bir aksaklık olmaması adına prosedür tamamlanmış olmalı.

Bu noktada merhum Başkan Yaser Arafat'ın, mesajları Tahran'a gönderdiği bir elçi üzerinden iletmek suretiyle iki taraf arasında oynadığı arabuluculuk rolü devreye girdi.

22 Mayıs 1990 tarihli mektupta Arafat, Hamaney'e şunları yazdı:

Kendisine teslim ettiğim özel bir mesajı taşıyan elçimiz Ebu Halid kardeşimizin size gelmesini bir fırsat olarak görüyorum. Sayın Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin'den gelen bu şaşırtıcı ve önemli mektup, Irak'tan İran'a, daha doğrusu Irak yönetiminden İran yönetimindeki kardeşlerine yönelik bir iyi niyet girişimidir.

Bu girişim, genel olarak İslam ümmetinin ve özel olarak da Arap milletinin geçirdiği tehlikeli koşullar tarafından dikte edildi. Arap-İslam dünyası, Üçüncü Dünya ülkeleri ile halklar ve bilhassa Filistin halkı, Sayın Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin'in size karşı başlattığı bu girişime karşı sizden olumlu ve yapıcı bir girişim beklemektedir.

Bu, iki Müslüman kardeş ülke arasındaki bu durumu İran ve Irak halklarının, İslam ümmetinin ve Filistin ile onun mücahit halkının yararına olarak sona erdirmek için başlattığımız hayırsever çabalar ve bu birleşik etkenlere dayalı olarak geliyor. Size tüm muhabbet ve kardeşlik duygularıyla ve tüm kutsallar adına sesleniyorum: Bu mübarek adımı hızlandıralım. Müslümanların yürekleri size kulak kesiliyor ve bu girişimin başarısı için can atıyor.

Bağdat ile Tahran arasındaki mektuplaşmalarda zaman zaman iplerin gerildiği görülüyor. Saddam, 19 Mayıs tarihli bir mektupta Rafsancani'ye şu cevabı verdi:

Mektubu okudum. Sonra birkaç defa daha okudum. Yönetimdeki kardeşlerimle, mektubunuzdan, ülkelerimiz arasında yaşanan ve çatışmanın sebebi veya sonucu olan sorunlara kesin ve nihai bir çözüm bulmak için zirve düzeyinde bir görüşme yapma teklifimizi kabul ettiğinizi anlıyoruz. Bundan memnun olduk. Lakin mektubun ruhu, umduğumuz gibi değildi. Zira başında ve her fırsatta üstü kapalı, sonunda ise sert ifadeler içeriyordu.
Mecelle sitesinin haberine göre Saddam, mektup metnindeki yanlışları şu sözlerle dile getirdi:

Mektubunuz, 'dayatılmış savaş' ve 'yavaş anlama' gibi ibareler ve terimler içeriyor ve bu gibi mektuplarda kullanımına alışık olduğumuz 'Selam size olsun' cümlesi yerine, 'Selam doğru yolu izleyenlere olsun' ifadesiyle bitiyor.

Durum, geride bıraktığımız zamanın veya savaşın üslubundan farklı yeni bir hitap tarzı denememizi gerektiriyor. Güvenlik Konseyi'nin 598 sayılı kararına gelince; Temmuz 1987'de çıkarıldıktan sonra kabul ettiğimizden bu yana bizim nazarımızda o karar, iki ülke arasında kapsamlı ve kalıcı bir barış planıdır.

İki ülkenin, kararın içerdiği ilke ve hükümlerin yardımına başvurarak üzerinde anlaştıkları esaslara göre barış sağlandığında her bir ülkenin ordusunun, kendi ülkesi içinde olup, iki ülkeden birinin herhangi bir tepesine, kara parçasına veya sularına uzanmaması bir sonuçtur ki bunu özel şartlar, ateşkes mülahazaları ve savaş-barış halinin olmaması dayatır.

Saddam, mektubuna şöyle devam ediyor: 

Mektubunuzda, Irak topraklarından çekildiğinizi belirtmişsiniz. Bununla, cümlenin sonuna doğru öğrenilen, özel şartlar altında Halepçe'den çekilmenizi kastediyorsunuz. Biz de deriz ki: 1980 yılında silahlı çatışmanın başlangıcı olarak bilinen koşullarda ordularımızın girdiği topraklarınızdan çekildik. 10 Haziran 1982'de görsel ve işitsel basın organlarında çekilme kararını ilan etmemizin ardından 20 Haziran 1982'de süreci tamamladık. Zaten en fazla 10 gün içinde çekileceğimizi söylemiştik, bunu da yaptık. Ama sizin kuvvetleriniz, bizim ordularımızın çekildiği koşullardan farklı, özel savaş koşullarında çekildi. 

Bu yüzden, Halepçe'den özel koşullar altında çekilmenizi, başkasının topraklarını elde tutma hırsınızı veya arzunuzu yok sayan bir iyi niyet ispatı olarak görüyorsanız eğer, o zaman bizim 1982 yılının yanı sıra, Temmuz 1988'de güney ve orta kesimlerdeki 'Dördüncü Tevekkelna alellah' operasyonlarından sonra topraklarınızdan çekilmemizi de ek bir delil olarak kabul etmek daha doğru olur. İyi niyetimize ve Irak'ın İran topraklarından herhangi bir parçayı ele geçirmeyi istememesine dair başka deliller de mevcut.

Mektuplaşmaya vakit yok

İranlılar, mektup yoluyla iletişim kurmaktan hoşlanmadı. Görünüşe göre barış şartlarının sağlanmasına doğru hızlı adımlar atılmasını istiyorlardı.

Nitekim Rafsancani, Saddam'a yazarak mektuplaşmayla zaman kaybedilmemesini talep edip şöyle dedi:

Allah'tan dileğim bu, son mektup olsun ve barış yolunda ciddi ve pratik adımlar görelim.

Hamaney'in iki taraf arasındaki görüşmelere katılmamasına karar verildi. Mektubu, 598 sayılı kararın yorumlanması ve uygulanması konusundaki anlaşmazlığa cevaben şu ifadeleri içeriyordu: 

Sayın Sirus Nasiri (Cyrus Nasseri), temsilcimiz olarak sizin temsilcinizle görüşecek. Vazifesi, kararın uygulanması ve iki ülke arasındaki barışçıl ilişkileri yeniden başlatacak zeminin hazırlanması için temel konuları görüşmektir. Ondan, zaman öldürmeye ve mevcut durumu uzatmaya sebep olacak şeklî ve ikincil meselelerin tartışılmasına katılmaktan uzak durmasını talep ettik. Altınız çizmemiz gerekir ki iki cumhurbaşkanının görüşmesi, ancak iki tarafın da olumlu sonuçlardan emin olması halinde uygun ve isabetli olacaktır. Aksi takdirde mevcut durumdan daha fazla olumsuz etki ve zarar doğurabilir.

İran, "İki taraf için uygun mekânın seçilmesi, bizim için bir sorun teşkil etmeyecektir. Görüşmelerin başlamasının arifesinde bakış açısının belirlenmiş olması tercih edilir" sözleriyle zirvenin Suudi Arabistan'da yapılmasına da karşı çıktı.  

Sıfır Saat (Stunde Null) yaklaşır ve Irak ile Kuveyt arasındaki gerilimler Temmuz 1990'da doruk noktasına ulaşırken Saddam, acele etti ve İran'ın istediği tavizleri vermeye hazır hale geldi.

Mecelle sitesinin bildirdiğine göre 30 Temmuz'da, yani Kuveyt'in işgalinden üç gün önce Saddam, Rafsancani'ye bir mektup göndererek İran'la ne pahasına olursa olsun bir anlaşmaya varma konusundaki kararlılığını ortaya koydu.

Bunun için girişiminin şartlarını çürüterek aralarındaki iletişimi kolaylaştırmak için Tahran ile Bağdat'taki büyükelçiliklerin tekrar açılmasını önerdi. 

Tahran, bu mektup karşısında olumlu bir tavır sergiledi. Rafsancani, Saddam'ın mektubundaki tüm noktalara cevaplar içeren şu kısa mektupla karşılık verdi:

Mektubunuzda, barışa doğru hareketi hızlandırmak konusunda vurguladığınız noktayı tamamen kabul ediyoruz. Lakin bu, şeklî teklifler sunma ve içeriğinde bir ilerleme kaydedilmeden görüşmelerin düzeyini yükseltme konusunda hız ve ilerleme olması anlamına gelmez. Aksine uluslararası kabul görmüş ikili anlaşmalara bağlı kalınmalıdır. Biz, meşru haklarımızdan fazlasını talep etmiyoruz, zira sekiz yıllık bir savaşta elde edilemeyen şeyin görüşmelerde elde edileceği düşünülemez.

Daha sıcak bir ton

Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesinin hemen ardından mektupların dili değişerek daha sıcak oldu.

Özellikle de Saddam'ın Batı'nın Kuveyt'i desteklediği bir durumda, kendisine destek verecek birine ihtiyacı varken…

O sırada ABD ve Sovyetler Birliği, Güvenlik Konseyi'nden Irak'ın Kuveyt'e yönelik hareketini kınayan ve Bağdat'ı askerî güçle bile olsa koşulsuz geri çekilmeye zorlayacak uluslararası bir ittifak oluşturmak için uluslararası bir destek toplayan kararların çıkarılmasında ilerleme kaydetti.

Arap bölünmesine rağmen Arap Birliği de Irak'ın Kuveyt'i işgalini kınadı, Bağdat'ın Kuveyt'i ilhakı ve bunun sonucunda ortaya çıkanları geçersiz saydı, Irak'ın Arap Körfez ülkelerine yönelik tehditlerini sert bir şekilde eleştirdi, Irak askerî güçlerinin Suudi Arabistan sınırlarına toplanmasını kabul etmedi ve ayrıca Riyad'ın, Arap güçlerinin sınırlara nakledilmesi talebine olumlu yanıt verdiğini duyurdu. 

Kuveyt'in işgalinden sonra Saddam, Tahran'a yeni bir mektup göndererek İran'ın işgale yönelik resmî açıklamalarına ve askerî hareketlerine değinmiş.

Daha sonra gerek mektupları gerekse iki ülkenin büyükelçilerinin Cenevre'deki görüşmeleri üzerinden girişimlerini gözden geçirerek şöyle dedi:

Irak ve İran'dan herhangi biri, doğru konumundan saparsa meşru haklarının teyit edilmesi bir yana, halklarının barışı kazanması için tarihî bir fırsat kaçmış olacak. Katettiğimiz bu yol sarsılırsa kayıp büyük olur.

Saddam aynı ayın sekizinde gelen bir mektuba cevaben Rafsancani'ye bir yakarış mektubu yazdı.

Sonra da 12'nci günde, kapsamlı bir barış gerçekleştirmek ve böylece özür sahibini etkileşime girmekten ve beklenti içinde olmaktan alıkoyacak bir şey bırakmamak, Irak'ın hiçbir enerjisini büyük savaş meydanının dışında âtıl koymayıp bu enerjiyi değerli Müslümanlarla Arapların doğruluğunda hemfikir olduğu hedefler için seferber etmek, siperlerdeki müdahaleyi ortadan kaldırmak, iyi insanların Irak ile İran arasındaki normal ilişkilere yol bulması için zanları ve şüpheleri ortadan kaldırmak amacıyla bir girişimde bulunarak şöyle dedi:

Bizim mektubumuzdan bu yana doğrudan uzayan diyaloğumuzun bir sonucu olarak, Cenevre'deki temsilcimiz Sayın Berzan İbrahim et-Tikriti'nin temsilciniz Sayın Sirus Nasıri'den teslim aldığı 8 Ağustos tarihli cevabi mektubunuzdaki önerinizi kabul etmeye, yani 30 Temmuz 1990 tarihli mektubumuzda yer alan bilhassa esir takası konusundaki esaslara ve Güvenlik Konseyi'nin 598 sayılı kararının altıncı ve yedinci fıkrasına uygun olarak 1975 Anlaşması'na uymaya karar verdik.

Saddam ayrıca, anlaşmalar hazırlamak ve mutabık kalınan düzeyde bu anlaşmaları imzalamak için Tahran'a bir heyet göndermeye veya Bağdat'ta bir heyeti ağırlamaya hazır olduğunu da göstererek şöyle dedi:

Bir iyi niyet göstergesi olarak 17 Ağustos Cuma gününden itibaren çekilmeye başlayacağız. Normal şartlarda günlük görevlerin yerine getirilmesi, Irak ile İran'da tutulan tüm savaş esirlerinin derhal ve kapsamlı bir şekilde takas edilmesi ve bunun kara sınırlarından ve Hanekin-Kamer Şirin yolu ile üzerinde anlaşılan diğer geçitlerden yapılması için, sembolik olarak sadece sınır muhafızları ve polisleri bırakarak, sınır boyunca karşınıza çıkan güçlerimizi çekeceğiz. Biz 17 Ağustos Cuma gününden itibaren bunu başlatacağız.

İran'ın zaferi, Irak'ın yenilgisi

Yayımlanan mektuba göre Saddam, İran Cumhurbaşkanı'nı kardeş olarak niteleyip şöyle diyor: 

Ey Kardeş Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani, bu kararımızla her şey netleşti ve böylece tüm istedikleriniz ve odaklandıklarınız gerçekleşti. İslam ilkeleri çerçevesinde iş birliğinin hâkim olduğu ve her birimizin diğerinin haklarına saygı duyduğu yeni bir hayata açık bir denetim noktasından birlikte bakabilmemiz ve bulanık sularda avlananları kıyılarımızdan uzaklaştırmamız için belgeleri ortaya koymaktan başka bir şey kalmadı. Belki de bizim iş birliğimiz, diğer yaşam alanlarının yanı sıra Körfez'i, başımıza bir felaket gelmesini bekleyen yabancı güçlerden ve yabancı filolardan boşaltılmış bir barış ve selamet gölü haline getirecek.

Son olarak İran'dan gelen bir cevap olarak Rafsancani, Saddam'a şöyle diyor: 

Değerli Irak Cumhurbaşkanı Sayın Saddam Hüseyin, tarafınızdan gelen 14 Ağustos 1990 tarihli mektubunuzu aldık. Mektubunuzda ilan ettiğiniz üzere 1975 Anlaşması'nı yeniden kabul etmeniz; kararın uygulanması, 598 sayılı karar çerçevesinde anlaşmazlıkların halledilmesi ve ateşkesin kalıcı ve sağlam bir barışa dönüştürülmesi için yolu açtı. Kuvvetlerinizin işgal edilmiş İran topraklarından geri çekilmesi, İran İslam Cumhuriyeti ile barış yolunda samimiyetinizin ve ciddiyetinizin bir göstergesidir. Ne mutlu ki bu, esirlerin serbest bırakılması için kararlaştırılan tarihe denk geliyor. Açıklanan takvime göre kuvvetlerinizin geri çekilmeye devam etmesini ve her iki tarafın esirlerinin serbest bırakılması sürecinin hızlı bir şekilde sürdürülmesini umuyoruz. Cenevre'deki temsilcimiz vasıtasıyla size bildirdiğimiz gibi biz, temsilcinizi Tahran'da ağırlamaya hazırız. Temennimiz odur ki olumlu havanın ve mevcut iyi niyetin devam etmesiyle birlikte, iki Müslüman halk ve ülkenin tüm meşru hak ve sınırlarını koruyarak kapsamlı ve istikrarlı bir barışa ulaşabilelim.

Saddam, Kuveyt'te kazanımlar elde etmek için Tahran'a tavizler sundu. Ancak Kuveyt'i kurtarmak için 'Çöl Fırtınası' adıyla yapılan uluslararası bir müdahalenin ardından savaş, Irak Cumhurbaşkanı için ağır bir hezimetle sonuçlandı.

Savaşın neticesinde uluslararası koalisyon güçlerinden 505 asker hayatını kaybederken Irak ordusunun saflarında 100 binden fazla asker ve 200 bin sivil öldü.  

BBC'ye göre Irak, yaklaşık 4 bin tank ve 240 uçak kaybetti ve Körfez'deki hava savunma sistemleri, füze fırlatma üsleri ve savaş gemileri imha edildi.

Irak tesislerinin ve altyapısının tahrip olmasına neden olan hava bombardımanına ek olarak BM Güvenlik Konseyi, işgalden zarar görenlere tazminat ödemek için uluslararası bankalarda yer alan büyük miktarlardaki Irak varlıklarını dondurdu.

Söz konusu tazminatın 52 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Bu savaşın ardından Irak'a dayatılan ve yaklaşık 12 yıl süren ambargo da büyük bir insani krize yol açtı. 

Independent Arabia,Independent Türkçe



İran-Hizbullah hattında değişmeyen denklem: Kasım’a gönderilen Hamaney mesajında tek cephe vurgusu

Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
TT

İran-Hizbullah hattında değişmeyen denklem: Kasım’a gönderilen Hamaney mesajında tek cephe vurgusu

Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)

İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a gönderdiği ve ‘babasının İslam Devrimi lideri olarak hayatını kaybetmesi dolayısıyla ilettiği taziye için teşekkür’ içeren mesaj, bölgesel gerilimin kritik bir aşamasında geldi. Bu durum, mesajın hem iç hem de dış kamuoyuna doğrudan siyasi mesajlar taşıdığı şeklinde yorumlandı. Mesajın, İran ile Hizbullah arasındaki ilişkinin sürekliliğini teyit ettiği ve örgütün Tahran’ın yürüttüğü strateji içindeki yerini pekiştirdiği değerlendirilirken, aynı zamanda açık çatışmanın sürdürülmesine yönelik bir teşvik içerdiği ifade edildi.

Hamaney’in mesajında Lübnan devletine yer verilmemesi dikkat çekerken, söz konusu mesajın, Lübnanlı yetkililerin İran ile ‘bağları koparma’ yönünde adımlar attığı bir döneme denk gelmesi öne çıktı. Bu kapsamda, Hizbullah’ın güney cephesinde İran’a destek amacıyla başlattığı çatışmaların ardından Lübnan’da İran büyükelçisinin sınır dışı edilmesi ve örgütün askeri kanadının yasaklanması gibi çeşitli adımların atıldığı belirtildi.

Kesin olanın teyidi

Bu çerçevede Lübnanlı bakanlık kaynakları, İran’ın yeni Dini Lideri’nin mesajına ilişkin değerlendirmelerini ‘kesin olanın teyidi’ şeklinde özetledi. Kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, “Mesaj herhangi bir yenilik içermiyor; aksine önceden bilinen ve var olan bir durumu pekiştirme bağlamında geliyor. İran ile Hizbullah arasındaki ilişkide hiçbir aşamada kopuş yaşanmadı; karşılıklı destek ve sürekli koordinasyon çerçevesinde sabit kaldı. Devam eden savaşta gerçekleşen ortak operasyonlar bunun en açık göstergesidir” ifadelerini kullandı.

dfbfd
İran’ın yeni Dini Lideri Mücteba Hamaney’in Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a gönderdiği mesaj (Sosyal medya)

Kaynaklar, “Mesajın içeriği her iki tarafın da kamuoyuna açıkladığı söylemle tamamen örtüşüyor, bu da onu mevcut tutumların yeniden teyidi haline getiriyor. Dolayısıyla tartışma artık kullanılan ifadelerle ilgili değil; ilişkinin özü açık ve görünür hale gelmiş, geleneksel devlet anlayışını aşan bir yaklaşımı yansıtan kalıcı bir siyasi tablonun parçası olmuştur” dedi.

Savaş birliği ve ABD’nin düşman olarak kabul edilmesi

İran mesajının satır aralarına ilişkin değerlendirmesinde siyasi analist Ali el-Emin, metnin İran ile Hizbullah’ın yürüttüğü mücadelenin ‘tek bir savaş’ olduğunu açık şekilde yansıttığını belirtti. El-Emin, Mücteba Hamaney’in ifadelerinde yer alan ‘ABD ve İsrail’e karşı direniş ve sebat’ vurgusuna dikkat çekerek, bunun iki tarafın aynı cephede konumlandığını ortaya koyduğunu ifade etti. El-Emin, “Hizbullah ve İran’a ait, İsrail tarafından hedef alınan isimlere ilişkin sunulan anlatı, iki tarafın izlediği yol ve yöntemin ortak olduğunu teyit etmeye yönelik bir çabadır. Bu durum takipçiler açısından yeni olmasa da, aynı çizginin, yakın ilişkinin ve bu savaş bağlamında ortak kaderin altını çizme girişimidir” değerlendirmesinde bulundu.

fv
Sana’da bir Husi, babasının öldürülmesinin ardından İran’ın yeni Dini Lideri olan Mücteba Hamaney’in fotoğrafını kaldırıyor. (EPA)

Analist, mesajda dikkat çeken unsurlardan birinin de ABD’nin İsrail ile aynı düzeyde ‘düşman’ olarak konumlandırılması olduğunu belirterek, bunun metnin sonunda yer alan ‘Amerikan-Siyonist düşmanın yenilgisi’ vurgusunda açıkça görüldüğünü söyledi.

Öte yandan Hamaney, mesajında Kasım’a hitaben, ‘direniş tarihinin bu kritik anında hareketi yönettiğini’ ifade ederek, ‘düşmanın planlarını boşa çıkarma ve Lübnan halkına yeniden onur ve refah kazandırma konusunda onun tecrübesine, zekâsına ve cesaretine güvendiğini’ dile getirdi.

Mesajın sonunda ise İran’ın politikasının, ‘merhum Dini Lider ve şehit komutanın izlediği çizgi doğrultusunda sabit olduğu’ vurgulanarak, ‘İsrail ve ABD’ye karşı direnişe desteğin süreceği’ ifade edildi.

Lübnan devletinin yokluğu ve Hizbullah çevresinin çilesi

El-Emin, mesajda Lübnan devletinin yok sayılması noktasına da dikkat çekerek, “Metinde Lübnan devletiyle ilgili herhangi bir ifadeye yer verilmediği açıkça görülüyor” dedi. “Halktan söz ediliyor ancak egemenliği ve saygınlığı olan devletten bahsedilmiyor” ifadesini kullanan el-Emin, mesajda yalnızca ‘Lübnan halkına’ atıf yapıldığını, devlete ise hiçbir şekilde değinilmediğini belirtti. El-Emin, mesajın doğrudan Hizbullah’a yönelik olduğunu vurgulayarak, bunun Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a hitaben kullanılan “Direniş tarihinin bu kritik anında hareketi bugün o yönetiyor” ifadesinde de açıkça görüldüğünü kaydetti.

dvdsv
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım (Reuters)

El-Emin, mesajın odağının tamamen ‘çatışma’, Hizbullah’ın rolü ve ‘direniş’ olarak tanımlanan çizgi üzerinde yoğunlaştığını belirterek, “Metinde Lübnan devletinin varlığına, resmi otoriteye ya da karar alma yetkisine sahip bir yapıya dair hiçbir unsurun dikkate alınmadığı açıkça görülüyor” dedi.

Bu çerçevede el-Emin, mesajın Lübnan’ın yaşadığı yıkım, yerinden edilme ve insani kayıplara da değinmediğini vurgulayarak, “Bir milyondan fazla yerinden edilmiş kişinin bulunduğu, büyük kısmının Şii topluluğa mensup olduğu ve önemli bir bölümünün Hizbullah destekçilerinden oluştuğu bir tabloda, bu acılara özellikle değinilmesi gerekirdi. Evlerini terk etmek zorunda kalan ve ülkenin farklı bölgelerine dağılan bu insanların yaşadıkları göz ardı ediliyor” ifadelerini kullandı.


SDG'ye bağlı YPJ'den bir heyet, Şam'da Savunma Bakanı ile görüştü

Suriye'nin kuzeydoğusunda düzenlenen tatbikat sırasında Kürt ağırlıklı YPJ üyeleri (Arşiv – X)
Suriye'nin kuzeydoğusunda düzenlenen tatbikat sırasında Kürt ağırlıklı YPJ üyeleri (Arşiv – X)
TT

SDG'ye bağlı YPJ'den bir heyet, Şam'da Savunma Bakanı ile görüştü

Suriye'nin kuzeydoğusunda düzenlenen tatbikat sırasında Kürt ağırlıklı YPJ üyeleri (Arşiv – X)
Suriye'nin kuzeydoğusunda düzenlenen tatbikat sırasında Kürt ağırlıklı YPJ üyeleri (Arşiv – X)

Dün Suriye’nin başkenti Şam'da Kürtlerden oluşan Kadın Koruma Birlikleri’nden (YPJ) bir heyet ile Suriye Savunma Bakanı Murhaf Ebu Kasra arasında bir görüşme gerçekleşti. Şarku’l Avsat’a konuşan Kürt kaynaklar, Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) bağlı YPJ'nin Suriye devlet kurumlarına entegrasyonuyla ilgili mekanizmalara ilişkin görüşmelerin ‘henüz olgunlaşmadığını’ ve bu konuda uzlaşmanın ‘daha fazla diyalog ve biraz sabır’ gerektirdiğini belirtti.

Bu gelişme öncesinde Şam'ın Suriye ordusunun yapısında kadın birliklerine yer verilmeyeceği yönündeki açıklamaları ve YPJ’den gönüllü olanların İçişleri Bakanlığı'na bağlı kadın polis teşkilatına katılmaları önerilmişti.

Kürtçe yayın yapan Hawar Haber Ajansı ANHA’nın haberine göre heyetin kadrosunda Suzdar Haci ve Ruhlat Afrin'in yanı sıra Kamışlı Tugayı’na bağlı Kadın Taburu’nun komutanı Halise Ayid ve YPJ Sözcüsü Roksan Muhammed yer alıyordu. ANHA, heyetin YPJ’nin devlet kurumlarına entegrasyonu süreciyle ilgili görüşmelerin ardından dün Şam'dan döndüğünü bildirdi.

Görsel kaldırıldı.
Suriye Savunma Bakanı Murhaf Ebu Kasra

SDG ile Suriye hükümeti arasında imzalanan ‘29 Ocak 2026 Anlaşması’ kapsamında gerçekleştirilen görüşme, entegrasyon sürecinin uygulanmasına yönelik mekanizmaların oluşturulmasını amaçlıyor.

ANHA’nın YPJ heyetindeki kaynaklardan aktardığına göre görüşmenin ana gündem maddesinin YPJ'nin orduya katılım şekliydi. YPJ heyetinin, görüşmenin ayrıntılarını ve sonuçlarını içeren resmi bir açıklama yapması bekleniyor.

SDG'nin Suriye resmi kurumlarına entegrasyon süreci devam ederken, erkek komutanlar Savunma Bakanlığı ve yerel yönetimde atanmış olsa da kadın unsurların entegrasyonu konusu belirsizliğini koruyor.

Kürtlerden oluşan Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) yetkilisi Muhammed Aybaş, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, YPJ'nin Suriye ordusuna entegrasyonu konusundaki tartışmaların henüz olgunlaşmadığını söyledi. Aybaş, “Çünkü Şam tarafında bir ret var, buna karşılık ise YPJ'nin İçişleri Bakanlığı ve sivil dairelere entegre edilmesi önerisi var” diye ekledi.

Görsel kaldırıldı.
YPJ Sözcüsü Roksan Mohammad (solda), iç güvenlik güçlerinden kadın savaşçılarla birlikte Kamışlı Havalimanı yakınlarında beklerken, 8 Şubat 2026 (AFP)

Şam, daha önce, yapısında kadınlara özel tugaylar bulunmadığı için YPJ'nin Suriye Arap Ordusu’na entegre edilemeyeceğini, ‘ancak hizmetlerine devam etmek isteyenler, iç güvenlik alanındaki deneyimlerinden yararlanmak üzere İçişleri Bakanlığı'na gönüllü olarak başvurabileceklerini’ açıklamıştı.

Şam ile SDG arasında varılan anlaşmanın uygulanmasını denetlemekle görevli Cumhurbaşkanlığı ekibinin sözcüsü Ahmed el-Hilali, Şarku’l Avsat’a, Suriye hükümetinin Haseke-Şam yolu üzerinde heyete güvenlik koruması sağladığını söyledi.

Dün Savunma Bakanlığı ile yapılan görüşmelerin bir anlaşmaya varıp varmadığı sorusuna ise, “Görüşmeler, belirli bir konuda anlaşmaya varıldığı anlamına gelmez. Görüşmenin sonuçlarının resmi olarak açıklanmasını bekliyoruz” yanıtını verdi.

Şarku’l Avsat, görüşmenin ayrıntılarını öğrenmek için Savunma Bakanlığı'nın Halkla İlişkiler ve Medya Ofisi ile iletişime geçmeye çalıştı, ancak yanıt alamadı.


Yeni bir Libya otoritesinin kurulmasına yönelik öneri, geçiş döneminin uzayacağına dair endişeleri artırıyor

Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)
TT

Yeni bir Libya otoritesinin kurulmasına yönelik öneri, geçiş döneminin uzayacağına dair endişeleri artırıyor

Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı Massad Boulos’un geçtiğimiz ocak ayında Trablus’ta yaptıkları görüşmeden (UBH)

Libyalıların, 2011 yılından bu yana devam eden geçiş sürecinin sona erdirilmesi yönündeki çağrıları gerek resmî ve siyasi düzeyde gerekse halk nezdinde sürüyor. Uzun süredir devam eden siyasi tıkanıklık ve bölünmüşlüğün son bulmasına yönelik güçlü beklenti dikkat çekiyor.

Ancak Birleşmiş Milletler’in (BM) himayesinde yürütülen ‘yapılandırılmış diyalog’ sürecine atfedilen bir sızıntı, geçiş döneminin yeniden uzatılabileceği endişelerini gündeme getirdi. Söz konusu önerilerde yeni bir geçiş otoritesinin oluşturulmasından bahsedilirken, bazı Libyalılar bunu çözümden ziyade krizin yeniden üretilmesi olarak değerlendiriyor.

Yeni bir otorite oluşturmak

Taslak metin, coğrafi dengeyi gözeterek Berka, Trablus ve Fizan bölgelerini temsil edecek şekilde bir devlet başkanı ve yardımcısından oluşan yeni bir yönetim yapısının kurulmasını öngörüyor. Seçimin ise BM gözetimindeki diyalog süreci üzerinden ‘tek liste’ sistemiyle yapılması ve adayların, diyalog üyelerinin yüzde 25’inin desteğini alması şart koşuluyor. Görev süresinin uzatılamaz şekilde 36 ayla sınırlandırılması planlanırken, sınırlı mali güvenceler sağlanması ve sürenin sonunda uluslararası tanınırlığın sona erdirilmesi de taslakta yer alan düzenlemeler arasında bulunuyor.

 Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh, geçtiğimiz şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’ne brifing verdi. (Arşiv – UNSMIL)Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh, geçtiğimiz şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’ne brifing verdi. (Arşiv – UNSMIL)

‘Yapılandırılmış diyalog’ sürecine katılan bazı isimler, aralarında Esad Ziyu’nun da bulunduğu üyeler, söz konusu önerinin ‘resmî çerçevenin dışında bir taslak olduğu ve diyalog sürecini yansıtmadığı’ yönünde hızlı bir şekilde açıklama yaptı. Ancak buna rağmen taslağın dolaşıma girmesi, art arda gelen geçiş süreçlerinin ne istikrar sağlayabildiği ne de belirleyici seçimlerin yapılmasına imkân tanıyabildiği bir ortamda, Libyalılar arasında ciddi endişelere yol açtı.

BM Libya Destek Misyonu (UNSMIL) Sözcüsü Muhammed el-Esadi, BM Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilcisi Hanna Tetteh tarafından geçtiğimiz ağustos ayında önerilen ve BM Güvenlik Konseyi tarafından desteklenen yol haritasını, 2011’den bu yana süren geçiş dönemlerini sona erdirmeyi amaçlayan ‘pratik bir girişim’ olarak nitelendirdi. Söz konusu planın, genel ve şeffaf seçimlere ulaşmak için süreci hızlandırmayı ve zaman dilimini daraltmayı hedeflediği belirtildi.

Nisan ayında yeniden başlaması planlanan ‘yapılandırılmış diyalog’ süreci, Tetteh’in yol haritasının bir parçası olarak öne çıkıyor. Bu plan, seçim yasalarının değiştirilmesi, seçim komisyonundaki boş kadroların doldurulması ve birleşik bir hükümet kurulmasını da içeriyor.

El-Esadi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “UNSMIL’in uygulamaya koyduğu yol haritası, Libya’daki siyasi tıkanıklık ve bölünmüşlüğe son vermeyi amaçlıyor” dedi. Ayrıca, BM çerçevesinde yürütülen herhangi bir girişimin resmî olarak misyon tarafından duyurulması gerektiğini, bu çerçevenin dışındaki önerilerin ise yalnızca ilgili tarafların görüşlerini yansıttığını vurguladı.

Geçtiğimiz şubat ayında başkent Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarından (Arşiv – UNSMIL)Geçtiğimiz şubat ayında başkent Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarından (Arşiv – UNSMIL)

Buna karşın, geçiş süreçlerine ilişkin tartışmalar, Libya kamuoyunun geçici dönemin sona erdirilmesine yönelik beklentileri ile ülkenin hâlâ iç dengeler ve uluslararası çekişmelerin etkisi altında olan siyasi gerçekliği arasındaki uçurumu ortaya koyuyor.

Bu çerçevede, Libya Devlet Yüksek Konseyi (DYK) üyesi Ebu’l Kasım Kuzeyt, ülkenin ‘geçiş aşamalarını aşmaktan hâlâ uzak’ olduğunu belirterek, ‘yolsuzluğun kurumsallaşması ve gelecekte kalıcı olması gereken kurumlar içinde otoriter yönetim biçimlerinin yeniden üretilmesi’ riskine dikkat çekti.

Kuzeyt, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Libyalıların geniş bir kesiminin tartışmalı ya da yolsuzlukla suçlanan isimlerin kalıcı devlet yapısında yer almasına karşı çıktığını ifade etti.

Öte yandan, geçiş sürecinin sona erdirilmesine yönelik resmî temaslar da sürüyor. Bu kapsamda, Libya Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi ile DYK Başkanı Muhammed Takala arasında yapılan görüşmelerde, ulusal seçimlerin gerçekleştirilmesi için gerekli şartların oluşturulmasına yönelik ‘somut adımlar’ ele alındı.

Ayrıca, Cebel-i Garbi bölgesindeki yerel yetkililer ve aşiret liderleri de Libya Başkanlık Konseyi Başkan Yardımcısı Abdullah el-Lafi ile yaptıkları son görüşmede, geçiş sürecinin sona erdirilmesine yönelik çabalara destek verdiklerini açıkladı.

‘Genel bıkkınlık’ durumu

Araştırmalara göre bu siyasi hareketlilik, ardışık geçiş süreçlerinden kaynaklanan ‘genel bir bıkkınlık’ hissini gizleyemiyor. Libya Araştırma ve Geliştirme Merkezi Direktörü es-Senusi Biseykri, ülkenin ‘siyasi yorgunluk, güvenlik ve askeri bölünmeler’ içinde olduğunu ve bunun doğrudan yaşam koşullarına yansıdığını, enflasyon, nakit sıkıntısı ve hizmetlerde gerileme gibi sorunlara yol açtığını belirtti.

Biseykri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu krizlerin yüksek düzeyde yolsuzlukla daha da derinleştiğine dikkat çekti. Ayrıca, BM taslak raporunda bazı askeri kişilerin petrol kaçakçılığına karıştığının yer aldığını ve ‘yapılandırılmış diyalog’ süreciyle ilgili sızıntıların, her ne kadar üzerinde uzlaşı sağlanmamış olsa da, siyasi mesajlar içerdiğini ifade etti.

ABD’nin Libya Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Jeremy Brent, geçtiğimiz şubat ayında Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarına katıldı. (UNSMIL)ABD’nin Libya Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Jeremy Brent, geçtiğimiz şubat ayında Trablus’ta düzenlenen yapılandırılmış diyalog oturumlarına katıldı. (UNSMIL)

Biseykri, ülkenin doğu ve batısındaki iki hükümeti birleştirme çabalarının da aksadığını belirtti. Bu süreçte, Mossad Boulos, ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Başdanışmanı olarak yürüttüğü girişimlerle öne çıktı, ancak taraflar arasındaki anlaşmazlıklar devam ediyor.

Boulos, daha önce Avrupa başkentlerinde doğu ve batı Libya’daki siyasi aktörler arasında hükümetleri birleştirmeyi hedefleyen görüşmeler yürüttü. Ancak bu girişimler, özellikle DYK içindeki bir kesim tarafından eleştirildi.

Siyasi analist Hazım er-Rayis, halktaki memnuniyetsizliğin ‘açık şekilde’ gözlemlendiğini belirterek, sürecin bir krizi çözmek yerine ‘tekrarlamak’ yönünde bir eğilim olarak algılandığını söyledi. Mevcut siyasi yapılarla devam etmenin, seçimlere götürecek herhangi bir sürece duyulan güveni zayıflattığını vurguladı.

Er-Rayis, ‘yapılandırılmış diyaloğun’ bu endişeleri gidermediğini, özellikle çıktılarının bağlayıcı olmamasının önceki seçim yasası deneyimlerini hatırlattığını ifade etti. Uluslararası aktörlerin, başta Boulos’un girişimleri olmak üzere, sürece müdahalelerinin, ulusal çıkarlar yerine dış aktörlerin çıkarlarını gözetebileceği uyarısında bulundu.

Er-Rayis, UNSMIL’in performansını değerlendirirken, sürecin ‘tereddütlü ve çelişkili’ yürütüldüğünü; hem mevcut kurumlarla devam etme hem de onları aşma ihtimali arasında gidip gelindiğini belirtti. Ayrıca, BM Güvenlik Konseyi içindeki kararlı uluslararası destek eksikliğinin, sürecin ‘uluslararası dengelere bağlı bir çözüm’ izlenimi verdiğini ve iç politik iradeden ziyade dış faktörlere dayandığını ortaya koyduğunu söyledi.

Daha önce Tetteh, geçtiğimiz şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’ne verdiği brifingde, Temsilciler Meclisi (TM) ve DYK’nin seçim yol haritasında ilerleme sağlayamamasını eleştirerek, yol haritasının iki temel adımını doğrudan ele almak üzere küçük bir grup oluşturma niyetini açıklamıştı. Ancak bu adım henüz fiilen uygulanmadı.