Kadim dünyanın bahçesi ve modern Irak'ın çatışma kaynağı: Ninova Ovası

‘Hegemonya denklemi’ artık Ninova'daki gerçek demografik ve siyasi dengeyi yansıtmıyor.

Ninova’nın girişinde birçok konreol noktası bulunuyor. (AFP)
Ninova’nın girişinde birçok konreol noktası bulunuyor. (AFP)
TT

Kadim dünyanın bahçesi ve modern Irak'ın çatışma kaynağı: Ninova Ovası

Ninova’nın girişinde birçok konreol noktası bulunuyor. (AFP)
Ninova’nın girişinde birçok konreol noktası bulunuyor. (AFP)

Rüstem Mahmud

Al-Majalla’nın Musul şehrinin doğusundaki Hamdaniye ilçesinin merkezi olan Karakuş kasabasına girmeye çalıştığı gün, Haşdi Şabi'nin 50. Tugayı'na ait bazı kontrol noktaları, Ninova Metropoliti Konseyi'nin çağrısıyla yapılacak bir gösteriyi önlemek amacıyla şehre gelenlerin kimlik belgelerini kontrol ediyor ve kent dışından gelenlerin girişini engelliyordu. Söz konusu gösterilerin Musul'un doğu ve kuzey bölgelerinde, geleneksel olarak ‘Ninova Ovası’ olarak bilinen bölgedeki Hıristiyanlara ve bölgelerine yönelik ‘demografik ve coğrafi değişim’ kampanyalarına karşı gerçekleştirilmesi planlanıyordu.

Ninova Metropoliti Konseyi ve bölgenin birçok sivil, ekonomik ve toplumsal Hristiyan lideri, Haşdi Şabi'nin 50. Tugayı'nı ve lideri Riyan Keldani'yi, Irak'ın merkezi Şii partilerinin gündemi ve politikalarıyla bağlantılı olmakla suçluyor. Bu partiler, Ninova Ovası’nı ‘Şiileştirmek’ istiyor. Bu amaçla, bölgenin Hristiyanlarına ait vakıf mülklerine, kilise kurumlarına, resmi makamlara ve temsili koltuklara el koymak için çalışıyorlar. Haşdi Şabi'nin bu silahlı kolu ve siyasi kanadı ‘Babylon (Babil) Hareketi’, bu stratejiye yanıt olarak, Hristiyan topraklarını ve mülklerini belirli kişilere satmaya ve sonuç olarak, bölgedeki çoğu Hristiyan köy, kasaba ve ilçenin ‘dini, kültürel, sosyal ve ulusal’ kimliğini değiştirmeye çabalıyor.

Hristiyan kilise kurumları ve siyasi/askeri örgüt arasındaki bu ‘çatışmaya’ ilişkin ayrıntılar, bölgesindeki silahlı siyasi ve toplumsal güçler arasındaki çeşitli hassasiyetlerin, dengelerin ve karşılıklı suçlamaların birer küçük örneğini oluşturuyor. Ninova Ovası, Musul şehrinin kuzeyinde, doğuda Büyük Zap Nehri ile batıda Dicle Nehri arasında kalan coğrafyanın tamamına yayılıyor. Yaklaşık beş bin kilometrekare yüzölçümüne sahip olduğu tahmin edilen bölge, yarım milyonun üzerinde nüfusa sahip. Bu bölgede Araplar, Kürtler, Şebekler, Asuriler ve Türkmenler, Sünni ve Şii Müslümanlar ve Hristiyanların tüm mezhepleri, Yezidiler, Kakailer ve Yarsanlar gibi çok çeşitli gruplar bir arada yaşıyor. Bu gruplar, Musul'un kuzeyinin üç ilçesi olan Hamdaniye, Şeyhan/Başika ve Telkeyf'te komşu ve iç içe yaşam sürüyor.

Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre son yıllarda bu bölgede korkunç ‘güvenlik zaafları’ yaşandı. Bu olaylar, 2014 yılında DEAŞ’ın bölgedeki geniş toprakları ele geçirmesi ve Hristiyanlara, Ezidilere, Kakailere, Şiilere ve hatta bölge nüfusunun çoğunluğunu oluşturan bazı Sünni Arap aşiretlerine karşı vahşi suçlar işlemesi sonucunda gerçekleşti.

Majalla’nın Ninova Ovası'ndaki çeşitli köy, kasaba ve ilçeleri gezerken tanıştığı birçok gözlemci ve bölge halkının bildirdiğine göre bölgenin DEAŞ’tan ‘kurtarılmasından’ yıllar sonra kamusal yaşam, halen patlamaya hazır ulusal, dini, mezhepsel ve bölgesel hassasiyetlere dayanıyor.

Son yıllarda, bu bölgede korkunç ‘güvenlik zaafları’ yaşandı. Bu olaylar, DEAŞ’ın bölgedeki geniş toprakları ele geçirmesi ve Hristiyanlara, Ezidilere, Kakailere, Şiilere ve hatta bölge nüfusunun çoğunluğunu oluşturan bazı Sünni Arap aşiretlerine karşı vahşi suçlar işlemesi sonucunda gerçekleşti.

Eğer yerel halkın uzun bir ‘ortak yaşam’ tarihi olduğu doğruysa, son yıllarda yaşanan olaylar, halk arasında açıkça psikolojik ve sosyal çatlaklar yaratmıştır. Sonuç olarak bölgenin üzerinde hüküm süren ‘güç denklemi’, gerçek demografik ve siyasi dengeyi yansıtmaz hale geldi. Bölgenin coğrafi konumu ve çevresindeki çok sayıda siyasi güç ve gündem, bu ‘toplumsal çeşitliliği’, açık bir kanlı çatışmanın merkezine dönüştürebilir.

Sivil grup ilişkileri araştırmacısı ve Ezidi Belgeleme Teşkilatı yöneticisi Hüsam el-Abdullah, Al-Majalla’ya verdiği uzun demeçte bölgedeki yerel halk arasındaki dengeleri, hassasiyetleri ve karşılıklı korkuları anlattı.

Abdullah'a göre, Ninova Ovası bölgesindeki etnik, dini ve mezhepsel hassasiyetlerin siyasi bir araç olarak kullanılması, Irak'ın eski rejimine kadar uzanıyor. Eski rejim, bu bölgenin Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ve ‘merkezi’ Musul şehri arasında bir geçiş bölgesi olmasının ve uluslararası güçler ve kurumlar tarafından takip edilmesinin öneminin farkındaydı. Örneğin, Musul'un hemen doğusunda bulunan Hamdaniye ilçesi, iki nahiyeye ayrılıyor. Bu nahiyelerden her ikisi de son yıllarda önemli bir demografik değişim yaşadı. Narmrud Nahiyesi tamamen Arap ve Sünni bir nüfusa sahipti, ancak şimdi bu nahiyeyi kontrol eden Şii Haşdi Şabi fraksiyonlarının baskısı nedeniyle ekonomik, sembolik ve siyasi olarak marjinalleştirildi.

Aynı şekilde, Ninova Ovası bölgesindeki Süryani ve Asuri Hristiyanlarının yerel başkenti ve tarihi kiliselerinin merkezi olarak kabul edilen Bartella Nahiyesi de benzer bir değişim yaşadı. Ancak, nahiyenin genel kimliği ve meskun bölgeleri değişti. Şii bir etnik grup olan Şebekler, 2003'ten sonra bu nahiyede ekonomik ve siyasi bir güç haline geldiler ve bölgenin mülklerine ve ekonomik alanına hakim oldular. Bu, Şebeklerin ‘kendi başlarına milliyetçi’ olarak görmeye başlamaları, dillerinin Kürt lehçelerinden biri olmaması ve merkezi ‘Şii’ partilerin desteğiyle özel bir siyasi proje yürütmelerinin ardından gerçekleşti.

Fotoğraf Altı: 12 Mart 2022'de Kuzey Irak'taki Musul şehrinde yıllardır süren çatışmaların yol açtığı yıkımın fotoğraflarını çeken bir turist. (AFP)
12 Mart 2022'de Kuzey Irak'taki Musul şehrinde yıllardır süren çatışmaların yol açtığı yıkımın fotoğraflarını çeken bir turist. (AFP)

Şii Şebeklerin siyasi güçlerinin gerçekleştirdiği ‘yeniden yapılanma’ operasyonları, Hristiyanların bölgeyi terk etmesiyle eşzamanlı olarak gerçekleşti. Hristiyanlar, IKBY ve Batı ülkelerine doğru göç etmeye devam ediyor. Kilise cemaatleri ve Babylon Hareketi arasındaki son çatışma, Hristiyanların geri kalan mülklerinin kontrolünü ele geçirmek için verilen mücadelenin ‘son halkası’ oldu. Hristiyan nüfusun demografik ağırlığının tamamen azalması nedeniyle, Şii Şebekler şu anda tek siyasi örgütlenme, ekonomik yaşamın tüm anahtarlarını elinde bulunduruyor. Hamdaniye ilçesinin tamamındaki Sünni ve Hıristiyan Arapları askeri ve güvenlik açısından kontrol ediyorlar. Tabii ki, ‘Şii karakterli’ birçok türbe, kurum ve etkinliği yeniden canlandırarak, kamusal alanda bir tür sembolik egemenlik yaratmaya çalışıyorlar.

Ninova Ovası’nın coğrafi merkezi ve en yoğun nüfuslu bölgesi olan Şeyhan ilçesinin etnik ve dini hassasiyetleri, iki alana ayrılmıştır. Ezidilerin tüm türbelerini ve kutsal yerlerini içeren Baadra, Laliş ve Kasruk köyleri, şu ana kadar idari olarak Ninova (Musul) ilinin bir parçası olmasına rağmen fiilen IKBY’ye bağlıdır.

Irak ordusu ve resmi güvenlik kurumları, tüm bu bölgede fiilen marjinalize edilmiş durumda. Öte yandan, Hristiyanlar, Sünni Araplar, Kürtler, Kakailer ve Ezidiler, güvenlik meselesinde herhangi bir varlığa veya katkıya sahip değiller. Bu nedenle, onlar da kamusal alanda tamamen marjinalize edilmiş durumdalar.

Ancak bu kuzey bölgelerinin yargı açısından IKBY’ye bağlı olması, 1991'den bu yana Iraklı yetkilileri ‘Başika Nahiyesini doğrudan Ninova’nın merkezine bağlamaya ve Kendine ait hukuki, kültürel ve ekonomik bir şahsiyete sahip olmamak amacıyla özel yargıya dönüşmesini engellemeye sevk etti. İlçe sakinlerinin çoğunluğu, Şeyhan ilçesinin kuzey bölgesi gibi aslında IKBY bölgesine katılmak istiyor. Nahiye, 54 büyük köyden oluşuyor. Bu köylerde Sünni Müslüman Kürtler ve daha az sayıda Arap yaşıyor. Nahiyenin merkezi olan Bahzani kasabasında ise sadece Kürt Ezidiler yaşıyor. Açık yönelimleri nedeniyle, il merkezinin ‘nüfuzundan’ ve kararlarından göreceli olarak bağımsız olmanın ayrıcalıklarından mahrum.

Kuzeyinde Telkeyf Nahiyesi, Musul Barajı, Musul şehri ve Badra kasabasındaki Ezidi dini türbeleri arasındaki endişeli üçgende yer alıyor. Telkeyf bölgesi tarihsel olarak Hıristiyanlar ve Ezidiler ile azınlık Müslüman Kürtlerin bir arada yaşama merkeziydi. Bu nahiyenin hassasiyeti, IKBY, Musul şehri, Türkmen Telafar ilçesi ve Sincar ilçesinin Ezidi bölgeleri arasındaki iletişim kavşağına ‘kontrolü’ elinde bulundurmasında yatıyor. Bu nahiyenin gelecekteki statüsü, Kuzey Ninova'nın (Musul) tamamı üzerinde kontrol sahibi olacak tarafı belirleyecektir.

Güvenlik nüfuzu

Al-Majalla, çeşitli köy ve kasabaları dolaştı. Babylon Hareketi’nin 50. Tugayı’nın, ovanın batı kemerinde, Kuş kasabasının güneyinden başlayarak Taşköprü şehrine kadar uzanan bölgede, tüm Hristiyan nüfuslu köy ve kasabalarda güvenlik ve askeri olarak kontrol sahibi olduğunu gözlemledi. Ovanın geri kalan bölgelerinin ise esas olarak Şii Şebeklerden oluşan 30. Tugay ve Asaib Ehl-i Hak fraksiyonlarına bırakılmış durumda olduğunu gördü.

Irak ordusu ve resmi güvenlik kurumları, tüm bu bölgede fiilen marjinalize edilmiş durumda. Diğer yandan Hristiyanlar, Sünni Araplar, Kürtler, Kakailer ve Ezidiler, güvenlik meselesinde herhangi bir varlığa veya katkıya sahip değiller. Bu nedenle, onlar da kamusal alanda tamamen marjinalize edilmiş durumdalar.

Yerel halk, Haşdi Şabi fraksiyonlarına, özellikle 2017 yılında DEAŞ terör örgütünün yenilgisi ve Kürt Peşmerge güçlerinin bölgeden çekilmesinden sonra o bölgeyi yeniden kontrol altına alma kampanyaları sırasında, yerel halk tarafından es-Sekrab Operasyonları olarak adlandırılan eylemler nedeniyle geniş çapta suçlamalarda bulunuyor.

Telkeyf nahiyesini sakinleri arasındaki Asuri Hristiyanlarından mühendis Nehru Yuhanna, 2018 baharında bölgeye döndükten sonra, tüm ev eşyalarını yeniden satın almak zorunda kaldığını anlattı. Silahlı gruplar, su depoları ve elektrik tesisatları dahil her şeyi yağmalamıştı. Bu eşyalar, şehrin çevresindeki bölgelerde, bu gruplara ait özel pazarlarda satılıyordu.

Mühendis Yuhanna, Majalla’nın röportaj yaptığı birçok bölge sakini gibi, ovada meydana gelen üç iç faktör nedeniyle sivil çatışmalardan korkuyor.

Haşdi Şabi'ye bağlı silahlı gruplar, o bölgedeki ekonomiyi, yönetimi ve hayatın her yönünü tamamen kontrol ediyor. Bu kontrol, yasa dışı haraç alma, kamu ekonomisinin döngüsünü, özellikle devlet kurumlarına ayrılan paraları ve IKBY ile olan sınır kapılarını kontrol etmeyi içeriyor. Bu düzene göre, Kürtler, Sünni Araplar ve Asuri Hristiyanlar tamamen marjinalize ediliyor ve o bölgeden göç etmeye ve yerinden edilmeye zorlanıyor.

Musul'un Eski Şehri'ni kontrol altına almak için 2017'de DEAŞ'a karşı verilen kararlı savaşta yıkılan binaları gösteren, havadan alınan görüntü. (AFP)
Musul'un Eski Şehri'ni kontrol altına almak için 2017'de DEAŞ'a karşı verilen kararlı savaşta yıkılan binaları gösteren, havadan alınan görüntü. (AFP)

Ayrıca, ‘demografik, kültürel ve sosyal değişim’ süreçleri çok yoğun bir şekilde devam ettiğinden, Ninova Ovası bölgesindeki baskın güçler, bölgenin ‘özünü’ değiştirmek için büyük çaba sarf ediyorlar. Bu, nüfusun dengesini, dini kurumları ele geçirmeyi, belirli bir etnik veya dini gruba ait türbe ve mezarlıkları yeniden canlandırmayı ve inşa etmeyi, geri kalan hassasiyetlere siyasi, ulusal ve mezhepsel bir ideoloji empoze etmeyi ve kasabaların merkezlerini ve verimli toprakları satın almak için büyük miktarda para ödemeyi içeriyor.

Son olarak, bu bölge için kalıcı çözümler bulmak için herhangi bir siyasi ufuk olmadığı için bölge, Irak anayasasının 140’ıncı maddesine göre IKBY ile merkezi hükümet arasında ‘tartışmalı bölge’ olarak sınıflandırılıyor. Anayasa'da, merkezi hükümetin kararlarının iptal edilmesi gibi, tabiiyetini belirleyen bir dizi mekanizma ve standart bulunuyor. Bu mekanizmalar, önceki Irak rejiminin kararlarını iptal etmeyi, bölgede genel bir nüfus sayımı yapmayı ve son olarak yerel halkın hangi Irak tarafını tercih ettiğini belirlemek için bir referandum düzenlemeyi içeriyor.

Irak merkezi hükümeti, 2005 yılından bu yana söz konusu anayasal hükümlerin hiçbirini uygulamadı. Ancak, 2017'den sonra, mevcut durumu bir ‘emrivaki’ olarak görmeye başladı. Peşmerge güçlerinin ovanın kuzey ve batısından çekilmesiyle IKBY’nin baskı aracı kalmadı ve yerel halk kendi kaderine terk edildi.

Benzer şekilde, merkezi Irak siyasi güçlerinin hiçbiri, Haşdi Şabi grupları ve büyük ölçüde bölgesel devletlerin baskısı altındaki federal hükümet ister özel bir eyalet ister Irak'ın küçük bir bölgesi olarak olsun, bu bölge için herhangi bir özel statü kabul etmiyor. Bu ikili inatçılık, halka uygulanan güvenlik baskılarının doğasıyla birleştiğinde bir çatışmanın kaynağı olabilir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Önde gelen isimlerin istifasının ardından Somali Cumhurbaşkanı’nın partisinde çatlaklar oluşmaya başladı

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
TT

Önde gelen isimlerin istifasının ardından Somali Cumhurbaşkanı’nın partisinde çatlaklar oluşmaya başladı

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud tarafından kurulan Adalet ve Dayanışma Partisi, ‘hukuki ve anayasal sürece uyulmaması’ yönündeki eleştiriler ve son anayasa değişiklikleri konusunda hükümet ile muhalefet arasındaki sert anlaşmazlıkların gölgesinde yeni bir darbe aldı.

Uzmanlara göre, partide yaşanan dikkat çekici istifalar, giderek derinleşen bölünmenin boyutlarını ortaya koyuyor. İstifa edenler arasında en öne çıkan isim, partinin genel başkan yardımcısı ve Güneybatı Eyaleti Başkanı Abdulaziz Hasan Muhammed Laftagaren oldu.

Laftagaren, çarşamba akşamı X platformu üzerinden yaptığı açıklamada görevinden istifa ettiğini duyurarak, “Birliğimizi zayıflatan anayasa dışı adımları destekleyemem. Somali’nin birliği, demokrasisi ve hukukun üstünlüğüne bağlılığım sürecek” ifadelerini kullandı.

Bu karar, Güneybatı Eyaleti’nin bir gün önce federal hükümetle iş birliğini askıya almasının ardından geldi. Eyalet yönetimi, Mogadişu’nun iç işlerine müdahale ettiği yönünde suçlamalarda bulunurken, merkezi hükümet bu iddiaları reddediyor.

Cumhurbaşkanına parti içinde en güçlü destek veren isimlerden biri olarak görülen Laftagaren’in yanı sıra, partinin dört üst düzey yöneticisi daha istifa etti. Somali basınına göre bu isimler, parti yönetimini ulusal anayasayı göz ardı etmek ve federal sistemi zayıflatmakla suçladı.

İstifa edenler arasında Muhammed Hasan Muhammed, Hasan Ali Muhammed, Aleviye Seyid Abdullah ve Muhtar Muhammed Mürsel yer alıyor. Bu isimler, hayvancılık, planlama, sağlık ve eğitim alanlarından sorumlu parti sekreterliklerini yürütüyordu. Üçü parlamentoda görev yaparken, biri eski bakan olarak biliniyor ve tamamı Güneybatı Eyaleti’ni temsil ediyor.

Ortak açıklamalarında parti yönetimini ‘federal sistemi zayıflatmak’ ve ‘Güneybatı Eyaleti’ne karşı hareket etmekle’ suçlayan isimler, partinin artık ülkenin anayasal ve hukuki çerçevesine bağlı kalmadığını, bunun da ulusal bütünlüğü aşındırdığını savundu.

Afrika uzmanı Ali Mahmud Kelni, iktidar partisinin başkan yardımcısının istifasının, yönetim içindeki derin görüş ayrılıklarını yansıtan önemli bir gelişme olduğunu belirtti.

Kelni, mevcut çatlaklara rağmen iktidar partisinin kısa vadede tamamen dağılmasının beklenmediğini ifade ederken, anlaşmazlıkların çözülmemesi halinde kademeli bir parçalanma ihtimaline dikkat çekti. Önümüzdeki dönemde, iktidar partisinden öne çıkan isimleri de içerebilecek yeni siyasi ittifakların ortaya çıkabileceği ve muhalefetin daha aktif hale gelebileceği öngörülüyor.

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (SONNA)Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud (SONNA)

Adalet ve Dayanışma Partisi’nin Mayıs 2025’te kurulması, Hasan Şeyh Mahmud ile muhalefet arasında yeni bir gerilim sürecinin başlangıcı oldu. Özellikle Mahmud’un yaklaşan doğrudan seçimler için partinin adayı olarak öne çıkması, muhalif isimlerin tepkisiyle karşılandı.

Kelni’ye göre, tartışmalar yalnızca partinin kurulmasıyla sınırlı kalmadı; seçimlerin nasıl yapılacağı konusu da önemli bir anlaşmazlık başlığı oldu. Ayrıca Cumhurbaşkanı Mahmud’un, Puntland Başkanı Said Abdullahi Deni ve Cubaland Başkanı Ahmed Muhammed İslam Madobe ile yaşadığı gerilimler, federal sistem içindeki bölünmenin boyutunu gözler önüne seriyor.

Kelni, hükümetin yeni anayasayı onayladığını açıklamasının muhalefetin tepkisini daha da artırdığını ve alınan kararların meşruiyeti ile zamanlamasına ilişkin şüpheleri derinleştirdiğini belirtti. Bu tek taraflı sürecin, ülkedeki istikrarsızlığı artırabileceği ve siyasi kaos ile güvenlik sorunlarına zemin hazırlayabileceği uyarısında bulundu.

Somali’de yaşanan gelişmelerin, ülkenin siyasi tarihinde sıkça görülen bir örüntüyü yansıttığını ifade eden Kelni, büyük siyasi süreçler yaklaşırken gerilimlerin tırmandığına dikkat çekti.

Kelni, mevcut krizin aşılması için tek çözümün, taraflar arasında güveni yeniden tesis edecek ve geçiş sürecinin yönetimine yönelik uzlaşı zemini oluşturacak ‘ciddi ve kapsayıcı bir ulusal diyalog’ başlatılması olduğunu vurguladı.


Hizbullah, savaşın yeni aşamasının başlangıcından bu yana 350 savaşçısını kaybetti

Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
TT

Hizbullah, savaşın yeni aşamasının başlangıcından bu yana 350 savaşçısını kaybetti

Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)
Lübnan’ın doğusunda bulunan Bekaa Vadisi’ndeki Nebi Şit kasabasına düzenlenen İsrail hava saldırılarında hayatını kaybeden bir Hizbullah üyesinin cenaze töreninden (AP)

Hizbullah ile İsrail arasındaki savaşta, özellikle hayatını kaybeden savaşçıların duyurulması konusunda medya yönetiminde dikkat çekici bir değişim yaşandı. 2024’teki savaşın başlarında örgüt, kayıplarını neredeyse günlük olarak açıklama politikası izlerken, ilerleyen süreçte bu yaklaşımı kademeli olarak azalttı ve sonunda tamamen durdurdu. Mevcut çatışmalarda da benzer bir yöntem uygulanıyor; taziye açıklamaları büyük ölçüde ortadan kalkarken, duyuruların yalnızca savaşçıların geldiği köy ve kasabalarla sınırlı tutulduğu görülüyor. Bu değişimin, psikolojik ve siyasi nedenlerle bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Kamusal yas sürecinden medya belirsizliğine

Hizbullah, 2024 savaşının ilk haftalarında hayatını kaybeden savaşçılar için isim, fotoğraf ve memleket bilgilerini içeren art arda taziye açıklamaları yayımladı; bu açıklamalara kamuya açık cenaze törenleri de eşlik etti. Ancak bu yaklaşım zamanla değişti. Taziye açıklamalarının sayısı kademeli olarak azaltıldı ve Eylül 2024 sonlarına gelindiğinde neredeyse tamamen durduruldu. Bu tarihte açıklanan resmi kayıp sayısı yaklaşık 450 olarak belirtilirken, savaşın Kasım 2024’te sona ermesiyle birlikte toplam can kaybının resmi olmayan tahminlere göre yaklaşık 4 bine ulaştığı ifade ediliyor.

Öte yandan İsrail ordusu, çatışmalara ilişkin açıklamalarını sürdürüyor. İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee dün X platformunda yaptığı paylaşımda, 36. Tümen ve hava kuvvetlerinin son 24 saat içinde Güney Lübnan’da 20’den fazla Hizbullah mensubunu öldürdüğünü duyurdu.

 Beyrut’un güney banliyösündeki Burc el-Baracne bölgesinde, İsrail saldırılarına maruz kalan bir binanın yakınında, Hizbullah’ın eski liderleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarının yer aldığı dev bir afiş (AFP)Beyrut’un güney banliyösündeki Burc el-Baracne bölgesinde, İsrail saldırılarına maruz kalan bir binanın yakınında, Hizbullah’ın eski liderleri Hasan Nasrallah ve Haşim Safiyuddin’in fotoğraflarının yer aldığı dev bir afiş (AFP)

Savaşın başlamasından bu yana 350 savaşçı öldürüldü

Uluslararası Bilgi Merkezi araştırmacısı Muhammed Şemseddin, Hizbullah’ın bugüne kadar yaklaşık 350 savaşçı kaybettiğini belirtti. Şemseddin’e göre bu sayı, Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı toplam bin 1 ölüm içinde yer alıyor. Kayıpların büyük bölümünün 7 Mart’ta Nebi Şit bölgesindeki operasyonlarda ve özellikle sınır hattındaki çatışmalarda meydana geldiği, bu kapsamda yalnızca el-Hıyam bölgesinde 53 savaşçının öldüğü ifade edildi. Şemseddin, bu tahminlerin ülke genelinde hastanelere getirilen cenaze sayısına dayandığını, yalnızca çok az sayıda kişinin doğrudan defnedildiğini belirtti.

Şemseddin ayrıca, hayatını kaybedenlerin büyük kısmının siviller ya da örgüt destekçileri olduğunu, doğrudan savaşçı veya örgüt üyesi olmadığını vurguladı. Bunun, İsrail’in örgütün yakın çevresini hedef alan saldırılarından kaynaklandığını, buna karşılık Hizbullah’ın kendi unsurlarını korumak için sıkı güvenlik önlemleri uyguladığını dile getirdi. Şemseddin, Eylül 2024’ten bu yana Hizbullah’ın taziye açıklamalarını yalnızca üst düzey komutanlarla sınırladığını, bunun da artan kayıpların örgüt tabanında yaratabileceği etkileri azaltmaya yönelik bir politika olduğunu ifade etti.

Güvenlik risklerini azaltmak

Emekli Tuğgeneral Hasan Cuni, Hizbullah’ın savaş sırasında kayıplarını duyurmaktan kaçınmasının birden fazla iç içe geçmiş nedene dayandığını belirtti. Cuni, bu nedenlerin başında moral faktörünün geldiğini ifade ederek, “Günlük ve sürekli taziye açıklamaları, özellikle kayıpların arttığı bir dönemde, örgütün tabanı üzerinde olumsuz etki yaratır ve kayıpların büyüklüğünü ortaya koyarak düşmanın üstün olduğu yönünde algı oluşturur” değerlendirmesinde bulundu.

Cuni ayrıca güvenlik boyutuna da dikkat çekti. Cuni’ye göre taziye açıklamaları, savaşçıların kimlikleri, aile bağları ve yaşadıkları bölgeler gibi hassas bilgileri ortaya çıkarıyor. Cuni, bu tür verilerin, modern teknolojiler aracılığıyla dar coğrafi alanların tespit edilmesi ve hedef alınması için kullanılabileceği uyarısında bulundu.

Beyrut’ta sığınağa dönüştürülen bir okulda battaniye dağıtımı... Arka plandaki fotoğrafta Hizbullah liderleri ve üyeleri görülüyor (EPA)Beyrut’ta sığınağa dönüştürülen bir okulda battaniye dağıtımı... Arka plandaki fotoğrafta Hizbullah liderleri ve üyeleri görülüyor (EPA)

Akıbeti bilinmeyen kayıplar

Cuni, Hizbullah’ın taziye açıklamalarını sınırlamasında bir diğer etkenin de ‘akıbeti bilinmeyen kayıplar’ olduğunu belirtti. Cuni’ye göre, çatışmalar sırasında kaybolan ve durumları netleşmeyen bu kişiler için resmi ölüm ilanı yapılmaması, belirsizlik nedeniyle daha temkinli bir yaklaşımı zorunlu kılıyor.

Cuni, bazı savaşçıların akıbetinin çatışmaların doğası ve şiddeti nedeniyle net olarak belirlenmesinin zor olduğunu ifade etti. Örgütün benimsediği dağınık ve merkezi olmayan savaş yönteminin de bu durumu daha karmaşık hale getirdiğini belirten Cuni, iletişimin kesilmesinin her zaman ölüm anlamına gelmediğine dikkat çekti. Cuni, kayıp bir savaşçının hayatta olabileceği ya da esir düşmüş olabileceği ihtimalinin, örgütün resmî açıklama yapmadan önce beklemesine neden olduğunu vurguladı. Cuni ayrıca, 2024 savaşında ‘kayıp’ olarak duyurulan bazı kişilerin daha sonra hayatta olduğunun ortaya çıktığını hatırlattı.

İsrail ordusunun bir çıkarma operasyonu düzenleyerek kasabayı yoğun bombardıman altında tuttuğu ve onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğu Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit kasabasında Hizbullah bayrağı sallayan Lübnanlı bir vatandaş (AFP)İsrail ordusunun bir çıkarma operasyonu düzenleyerek kasabayı yoğun bombardıman altında tuttuğu ve onlarca kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğu Lübnan’ın doğusundaki Nebi Şit kasabasında Hizbullah bayrağı sallayan Lübnanlı bir vatandaş (AFP)

27 Kasım 2024’te ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından, Hizbullah bünyesinde yaklaşık bin 500 savaşçının ‘akıbeti bilinmeyen kayıp’ kategorisinde değerlendirildiği yönünde tahminler ortaya çıktı. Örgüt, bu kişilerin ailelerine kendileriyle bağlantının kesildiğini bildirdi. Daha sonra ise kayıp kişilerin kimliklerinin tespiti için cenazeler bulunarak DNA testleri yapılmaya başlandı. Bu sürecin, resmi taziye açıklamaları ve ailelere bilgilendirme yapılmadan önce uygulanan bir prosedür olduğu ifade ediliyor.

Cenazelerin büyük bölümünün ailelere teslim edildiği ve defin işlemlerinin gerçekleştirildiği belirtilirken, bazı ailelere ise yakınlarının ‘kayıp’ statüsünde olduğu bildirildi. Bu durum, söz konusu kişilere ait herhangi bir iz bulunamaması ya da evler ve yerleşim alanlarını hedef alan yoğun bombardıman nedeniyle enkaz altında kalan cenazelere ulaşmanın son derece zor olmasıyla ilişkilendiriliyor. Bu kategoride değerlendirilenlerin sayısının yaklaşık 45 savaşçı olduğu tahmin ediliyor.


İsrail ordusu, Dürzilere yönelik saldırılara karşılık olarak Suriye'nin güneyindeki hedefleri bombaladığını duyurdu

İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
TT

İsrail ordusu, Dürzilere yönelik saldırılara karşılık olarak Suriye'nin güneyindeki hedefleri bombaladığını duyurdu

İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)
İsrail'e ait bir tank, Golan Tepeleri'ndeki tampon bölgeye giriyor (AFP- Arşiv)

Associated Press'in (AP) haberine göre, İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, perşembe günü "Sevide bölgesinde Dürzi vatandaşlarına yönelik saldırılar"a karşılık olarak gece boyunca Suriye hükümetine ait mevzilere hava saldırıları düzenlediğini bildirdi.

İsrail ordusu, Suriye'nin güneyindeki askeri yerleşkelerde bulunan bir komuta merkezini ve silahları hedef aldığını da sözlerine ekledi.

Açıklamada, İsrail ordusunun "Suriye'deki Dürzilere zarar gelmesine izin vermeyeceği ve onları korumak için çalışmaya devam edeceği" vurgulandı. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bu saldırı, İsrail-ABD-İran çatışmasının başlamasından bu yana Suriye'ye yapılan ilk İsrail saldırısı olarak değerlendiriliyor.