Gizli Suriye belgeleri: ABD’nin İsrail’le normalleşmeden İran’la ‘ayrılığa’ kadar değişen öncelikleri

Al Majalla, ABD’nin bir barış anlaşması imzalamaya yönelik son iki girişiminin taslaklarını, Şam’daki değişikliklerin boyutunu ve Tel Aviv ile Washington arasındaki öncelik farklılıklarını yayınlıyor.

Majalla
Majalla
TT

Gizli Suriye belgeleri: ABD’nin İsrail’le normalleşmeden İran’la ‘ayrılığa’ kadar değişen öncelikleri

Majalla
Majalla

İbrahim Hamidi

2000 yılında merhum Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esed’e ve 2011 yılında Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’e sunulan son iki anlaşmanın taslaklarına göre ABD Başkanı Bill Clinton’ın önceliği, 23 yıl önce Cenevre’de buluştuklarında Esed’i, Tel Aviv’le ‘gerçek anlamda bir normalleşme’ için ikna etmekti. Al Majalla’nın ulaştığı metne göre 2011 yılında bu ‘Amerikan rüyası’ Şam’ın, 2005 yılında Suriye güçlerinin çekilmesinden önce Lübnan’daki Hizbullah ve Tahran’la ‘ittifakından’ vazgeçmesine evrildi.

1991 yılında Madrid Konferansı’ndaki barış sürecinin başlamasından sonra ABD ve Avrupa’da Suriye ile İsrail arasında siyasi, güvenlik ve askerî alanda gizliden ve açıktan pek çok müzakere turu gerçekleşti. 1993 yılında İsrail Başbakanı İzak Rabin’in ilişkilerin normalleşmesi ve güvenlik düzenlemeleri karşılığında Golan’dan tamamen geri çekilme sözü vermesi ise bir dönüm noktası oldu.   

İsrail Başbakanı’nın, ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher tarafından Esed’e iletilen bu taahhüdü, ‘Rabin’in Teminatı’ olarak biliniyordu. 1993’teki Filistin Oslo Anlaşması ve 1994’teki Ürdün Vadi Arabe Anlaşması sebebiyle yaşanan donukluktan sonra, Tel Aviv’deki hükümet değişikliğiyle birlikte Suriye yolunda başka ABD girişimleri de görüldü.

“Şara ve Barak barışın sağlanması yönündeki ‘derin arzuyu’ ortaya koydu. Suriye tarafı, İsrail’in 1993 yılında Christopher aracılığıyla Esed’e iletilen ve 4 Haziran sınırlarının arkasına çekilme taahhüdünü içeren ‘Rabin’in Teminatı’na uyma yükümlülüğüne odaklandı”

Müzakereler, barış anlaşmasının ‘masanın dört ayağı’ olarak bilinen şu unsurlarına göre ilerliyordu: İsrail’in 1967’de işgal edilen Golan’dan çekilmesi, iki taraf arasında güvenlik düzenlemeleri, ikili ilişkilerin normalleşmesi ve barış anlaşmasına özel unsurlar arasında zaman çizelgesi. Bu atılımlardan biri olarak Suriye Genel Kurmay Başkanı Hikmet eş-Şihabi, 1994 yılının sonunda mevkidaşı Ehud Barak ve 1995 yılının ortalarında Amnon Şahak ile iki ülke arasında, eşit ve denk olacak güvenlik düzenlemelerine dair bir ilkeler belgesi temin etti. Bu belge, Rabin’e baskı yapmak üzere Ehud Barak tarafından sızdırıldı.

Müzakereler, 1996-1999 yıllarında Binyamin Netanyahu döneminde de devam etti. Bununla birlikte İşçi Partisi’nin seçimleri kazanıp iktidarı Ehud Barak’ın devralmasından sonra Başkan Clinton, Suriye’de bir barış anlaşması gerçekleştirmeye yönelik çabalarını yeniden yoğunlaştırdı. Bu esnada Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed’in sağlık durumu kötüleşmiş ve ardından iktidara Beşşar Esed’in gelmesi için hazırlıklar hızlandırılmıştı.

Rabin’in Teminatı

15 Aralık 1999’da Clinton, Barak ile Suriye Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara arasındaki görüşmelere ev sahipliği yaptı. Suriye ile İsrail arasındaki en üst düzey siyasi görüşmede ikili, Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın da katılımıyla yüz yüze görüştü. İki ülkenin genelkurmay başkanları da 1994’ün sonları ile 1995’in ortalarında gizli ve açık olarak bir araya gelmişti.

Şara ve Barack barışın sağlanması yönündeki ‘derin arzuyu’ ifade etti. Suriye tarafı, İsrail’in 1993 yılında Christopher aracılığıyla Esed’e iletilen ve 4 Haziran sınırlarının arkasına çekilme taahhüdünü içeren ‘Rabin’in Teminatı’na uyma yükümlülüğüne odaklandı. Şara ayrıca, üzerinde anlaşmaya varılan ‘güvenlik belgesine’ de bağlılık talep etti. Suriye de barışın gerekliliklerini yerine getirmeye ve İsrail’le normal ilişkiler kurmaya hazırdı. Buna karşılık Barak, güvenlik meselelerine ve İsrail’in endişelerine odaklandı. Ayrıca geri çekilme meselesini, barışçıl ilişkiler ve bunların derinliği meselesine bağladı. Taraflar, zaman çizelgesi konusunda görüş ayrılığına düştü. Şöyle ki; Şara kısa sürede sonuca bağlanmasını isterken Barak, uygulama için iki yıllık bir süre tercih etti. Bununla birlikte tartışma, gerginlikten uzak bir havada yürütüldü ve iki isim de ‘ABD’nin himayesinde Washington’da yürütülen mevcut müzakerelerin gidişatından oldukça memnun olduklarını’ dile getirdi. Bu, müzakerelerin 3 Ocak’ta Batı Virginia eyaletindeki Shepherdstown’da yeniden başlatılması konusunda cesaret verdi.

ABD’nin iş planı

Clinton, 3 Ocak’ta görüşmeleri başlattı. Zorluklar ve müzakerelerin sekteye uğrama ihtimali karşısında ABD tarafı, anlaşmazlık yaşanan ana meseleler üzerinde çalışma grupları oluşturma önerisinde bulundu. Şart ise şuydu: Gruplar eş zamanlı olarak toplanacak ve bir komitede anlaşmaya varılması, tüm komitelerdeki bütün meselelerde anlaşmaya varılmasıyla bağlantılı olacak. Oluşturulan komiteler ise şunlardı:

- 4 Haziran 1967 Sınırlarını Çizme Komitesi

- Eşit Güvenlik Düzenlemeleri Komitesi

- Barışçıl İlişkiler Komitesi

- Su Komitesi.

Majalla
Majalla

Komitelerin toplantıları için belirlenen tarihte, sınırların çizilmesine ilişkin komitede İsrail heyeti üyeleri başarısız oldu ve bu bir krize yol açtı. Ardından görüşmeler yeniden başlatıldı, ancak konuya ciddi bir giriş yapılamadı. Bu tıkanıklık karşısında ABD heyeti, iki tarafın tutumlarını özetleyen bir belge sundu. Belgenin metni şöyleydi:

“İsrail Devleti Hükümeti ve Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti

Güvenlik Konseyi’nin 242 ve 338 sayılı kararları temelinde, 31 Ekim 1991’de Madrid’de tarafların BM Sözleşmesi hedefleri ile ilkelerine inandıklarını teyit etmeleriyle başlayan barış süreci çerçevesinde ve yan yana birbirleriyle, aynı şekilde güvenilir ve kabul edilmiş sınırlar çerçevesinde diğer ülkelerle de barış içinde yaşama hakları ve sorumluluklarını kabul ederek Ortadoğu’da adil, kalıcı ve kapsamlı bir barış hedeflendi. Karşılıklı saygının tesis edilmesi ve dengeli, dostane ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi arzusundan hareketle iki ülke (İsrail ve Suriye), bu anlaşma uyarınca aralarında kalıcı bir barış tesis etmeye karar verdi ve böylece aşağıdaki hususlarda anlaşmaya vardık:

Birinci madde: Tanınmış sınırlar kapsamında barış ve güvenliğin tesisi

- İsrail ile Suriye arasındaki savaş durumu böylece sona erecek ve aralarında barış sağlanacak. Taraflar, aşağıda açıklanacak üçüncü maddede belirtilen zorluklar gereği normal barış ilişkileri kuracak.

- İsrail ile Suriye arasındaki daimî, güvenli ve tanınmış uluslararası sınırlar, aşağıda açıklanacak ikinci maddede belirtilmiş sınırlardır. (4 Haziran 1967 sınırlarına odaklanan) Suriye ile İsrail arasında üzerinde anlaşmaya varılan sınır noktası, taraflar için güvenlik endişelerinin ve hayati önem taşıyan diğer hususların yanı sıra tarafların hukuki değerlendirmeleri de dikkate alınarak belirlendi. İsrail Devleti, bu anlaşmanın eki uyarınca, tüm askerî güçlerini ve sivillerini çekerek bu sınırların arkasına konuşlandıracak. Bu noktadan itibaren her bir taraf, bu anlaşmada kararlaştırılanlar da dahil olmak üzere uluslararası sınırların kendine ait kısmında tam egemenlik sahibi olacak.

- İki tarafın da güvenliğini artırmak ve desteklemek için üzerinde anlaşmaya varılan güvenlik belgeleri ve prosedürleri, aşağıda verilecek dördüncü maddeye göre uygulanacak.

- Takvim (Zamanında ve koordineli bir uygulama için üzerinde anlaşmaya varılan bir zaman çizelgesi oluşturulacak), bu madde ve anlaşmanın diğer maddeleri için eşzamanlıdır.

İkinci madde: Uluslararası sınırlar

- İsrail ile Suriye arasındaki uluslararası sınırlar, haritalarda ve ayrıntılı alan koordinatlarında belirtilene uygun olacak. Bu sınırlar, İsrail ile Suriye arasında kalıcı, güvenli ve tanınmış uluslararası sınırlardır ve aralarında daha önce çizilen herhangi bir sınırın ya da ateşkes hattının yerini alacaktır.  

- Taraflar bu sınırlara ve her iki tarafın kara bölgelerinin, bölgesel sularının ve hava sahasının bütünlüğüne saygı gösterir.

- Görevi ve çalışmaları ekte belirtilen bir ortak sınır komitesi oluşturulacaktır.

Üçüncü madde: Normal barış ilişkileri

- Taraflar, kendi aralarında BM Sözleşmesi’nin şartlarını ve barış döneminde ülkeler arasındaki ilişkilere ilişkin uluslararası hukuk ilkelerini, özellikle de şunları uygulayacaklardır:

Taraflardan her biri, diğer tarafın egemenliğini, coğrafi bütünlüğünü, siyasi bağımsızlığını, güvenli ve tanınmış sınırlarda barış içinde yaşama hakkına saygı duyar ve tanır.

Taraflar, iyi komşuluk ilişkileri kuracak ve geliştirecek, birbirlerine karşı doğrudan veya dolaylı olarak güç tehdidinde bulunmaktan veya güç kullanmaktan kaçınacak, bölgelerinde barış, istikrar ve gelişme konusunda iş birliği yapacak ve ortaya çıkan her türlü anlaşmazlığı barışçıl yollarla çözecektir.

- Taraflar, karşılıklı yerleşik büyükelçi bulundurma da dahil olmak üzere aralarında tam anlamıyla diplomatik ve konsolosluk ilişkileri kuracaklardır.

Her iki taraf, karşılıklı saygıya dayalı dürüst ve iyi komşuluk ilişkilerinin doğasında olan karşılıklı yarar ve avantajları kabul eder ve bu amaçla:

İki ülke arasında insanlara, mallara ve hizmetlere serbest ve kapsamlı hareket izni verme de dahil olmak üzere karşılıklı yarar sağlayan ticari ve ticari ve ekonomik ilişkileri geliştirecek ve teşvik edeceklerdir.

Normal ekonomik ilişkilerin kurulması önündeki tüm engelleri kaldıracak, karşı tarafa yönelik her türlü ekonomik boykotu durduracak, adaletsiz mevzuatı iptal edecek ve iki taraftan birine karşı üçüncü bir tarafça uygulanan ekonomik herhangi bir boykota son vermek için iş birliği yaparlar.

İki ülke arasında uluslararası taşımacılık alanında ikili ilişkilerin kurulmasını teşvik edecek, bir taraftan diğerine taşınan deniz taşıtları ve sevkiyatlar için limanlara normal erişimi sağlayan demiryolu ağlarının genişletilip geliştirilmesi konusunda iş birliği yapacak ve sivil havacılık alanında normal ilişkilerin kurulmasına başlarlar.

Geçerli uluslararası norm ve kurallara uygun olarak, adaletsiz olmayan bir temelde iki taraf arasında posta, telefon, teleks, bilgi faksı, telli ve kablolu iletişim, televizyon hizmetleri, radyo ve uydu yoluyla normal iletişimler kurarlar.

İki ülke arasında karşılıklı ve de başka ülkelerden turizmi kolaylaştırmak ve teşvik etmek için turizm alanında iş birliği kurmaya çalışacaklar.

“İsrail ile Suriye arasındaki uluslararası ilişkiler, haritalarda ve ayrıntılı alan koordinatlarında belirtildiği gibi olacak. Bu sınırlar, İsrail ile Suriye arasında daimî, güvenli ve tanınmış uluslararası sınırlardır ve aralarında daha önceki herhangi bir sınırın ya da ateşkes hattının yerine geçecektir”

Bu ilişkilerin kurulması ve geliştirilmesi için üzerinde anlaşmaya varılan prosedürleri İsrail ile Suriye belirler. Bu prosedürlere, ilgili anlaşmaların gerçekleştirilmesine yönelik zaman çizelgesi ve 1’inci madde uyarınca İsrail askerî güçlerinin tahliye edeceği bölgelerdeki İsrailli nüfusa ve İsrail yerleşimlerine ilişkin düzenlemeler de dahildir.

Taraflardan her biri, diğer tarafın vatandaşlarının kendi yargı ve mahkemelerinde yeterli yasal süreçten yararlanabilmelerini sağlamayı taahhüt eder.

-  Normal barış ilişkilerinin ek tartışma gerektiren unsurları şunlardır: kültürel ilişkiler, çevre işleri, elektrik bağlantısı, enerji sorunları, sağlık ve tarım.

- Göz önünde bulundurulabilecek diğer bazı alanlar şunlardır: suçla mücadele, uyuşturucu, kışkırtmaya karşı iş birliği, insan hakları, tarihi ve dini yerler, anıtlar, adli iş birliği ve kayıp kişilerin aranmasında iş birliği.

Dördüncü madde: Güvenlik

A) Güvenlik düzenlemeleri

Kalıcı barışın ve istikrarın önemli bir temeli olarak güvenliğin her iki taraf için de önemli olduğunu kabul eden iki taraf, bu anlaşma uygulanırken karşılıklı güven temelleri inşa etmek ve ikisi için de kaçınılmaz güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için aşağıdaki tüm güvenlik düzenlemelerini yapacaklar. En önemli düzenlemeler şunlardır:

- Kuvvetlerin boyutunu ve yeteneklerini belirleme alanları arasında hazırlık, işletme ve silahlanma yeteneğinin, silah organizasyonlarının ve askerî yapının belirlenmesi yer alacaktır.

-  Kuvvetlerin ve yeteneklerinin belirlendiği bölgelerde silahsızlandırılmış bir bölge oluşturulacak ve silahsızlanma sınırın her iki tarafında eşit olacaktır. Bu bölge, İsrail güçlerinin çekileceği bölgelerle 31 Mayıs 1974’te İsrail ve Suriye orduları arasındaki ateşkes anlaşmaları (Bu anlaşmaya ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 1973 yılındaki savaştan sonra vardı) çerçevesinde belirlenen mevcut temas bölgesini de içerecektir. Ekte açıklandığı gibi silahsız bölgede taraflardan herhangi biri hiçbir askerî güç, mühimmat, silah sistemi, askerî yetenek veya askerî yapı konuşlandıramaz ve bölgede yalnızca sınırlı sayıda sivil polisin varlığına izin verilir. Taraflar, silahsızlanmış bölgenin hava sahasında, özel bir düzenleme olmaksızın uçak uçurmamak üzere anlaşmaya vardı.

Majalla
Majalla

- Hermon Dağı’na (Cebelü’ş-Şeyh) erken uyarı istasyonu da dahil olmak üzere aktif bir askerî varlıkla erken uyarı sistemi yerleştirilecek ve uyarı istasyonu, yalnızca onların gözetimi ve sorumlulukları altında ABD ile Fransa tarafından işletilecektir. Bu istasyon, ekte açıklananlara uygun olarak daimî ve verimli bir şekilde işletilecektir.

- Uluslararası bir varlık aracılığıyla bölgede her iki tarafça bir video takip ve kontrol sistemi kurulacak ve çok uluslu ekipler ve otomatik araçlar içerecektir. Bu sistemin görevi, güvenlik düzenlemelerinin uygulanmasını takip ve kontrol etmek olacaktır. Bu güvenlik düzenlemelerinin veya başka herhangi bir güvenlik düzenlemesinin boyutlarına, konumlarına ve niteliklerine ilişkin ayrıntılar ekte belirtildiği gibi olacaktır.

“Ekte belirtildiği gibi taraflardan biri, silahsızlanmış bölgede herhangi bir askerî güç, mühimmat, silah sistemi, askerî yetenek veya askerî yapı konuşlandıramaz ve bölgede yalnızca sınırlı sayıda sivil polis varlığına izin verilir. Taraflar, silahsızlanmış bölgenin hava sahasında, özel düzenlemeler olmaksızın uçak uçurmama konusunda anlaşmaya varmıştır.”

B) Diğer güvenlik araçları

Taraflar ister iki taraf arasında ister taraflardan birine ait bölgede olsun, saldırgan eylemlerin tam olarak durduğundan emin olmak için ek adımlar olarak aşağıdakileri taahhüt edecektir:

- Her bir taraf, askerî mahiyette düşmanca bir ittifak çerçevesinde üçüncü bir tarafla iş birliği yapmama sözü verecektir. Taraflardan birine bağlı bölgenin, kim olursa olsun üçüncü bir ordunun güçleri tarafından ve mühimmat ve teçhizat da dahil olmak üzere ikinci tarafın güvenliğini olumsuz etkileyecek şekilde kullanılmayacağı teminatı verilmelidir.

- Her iki taraf ne olursa olsun ikinci tarafa ya da bu tarafın vatandaşlarına ve mal varlığına karşı herhangi şiddet eylemi veya şiddet tehdidi organize etmek, kışkırtmak, alevlendirmek, yardım etmek veya katılmaktan uzak durmakla ve kendi topraklarından ya da onun egemenliğine tâbi topraklardan bu tür faaliyetlerin yürütülmeyeceğinden ve bu topraklarda yaşayan insanlar tarafından desteklenmeyeceğinden emin olunması için yeterli önlemleri almakla yükümlüdür. Bu yüzden her bir taraf, kim olursa olsun herhangi bir örgüt veya grubun kendi topraklarına girmesini, varlık göstermesini, herhangi bir faaliyet yürütmesini ve şiddete başvurarak ya da şiddete başvurulmasını teşvik ederek ikinci tarafın güvenliğini tehdit edecek bir yapı kurmasını önlemek için gerekli ve etkili tüm önlemleri almalıdır.

- Taraflar, her türlü uluslararası terörün milletlerin güvenliği için bir tehdit teşkil ettiğini kabul eder ve dolayısıyla bu sorunla yüzleşmek için ortak uluslararası araçların güçlendirilmesinde ortak çıkarlara sahiptir.

C) Bu anlaşmada belirtilen güvenlik düzenlemelerinin uygulanmasını kolaylaştırmak için taraflar, ekte de açıklandığı gibi aralarında doğrudan bir irtibat ve koordinasyon sistemi oluşturacaktır. Bu sistemin görevleri şöyle olacaktır: Güvenlik işleri ve uluslararası sınırlarda sürtüşmeleri en aza indirme konusunda gerektiğinde doğrudan iletişim, uygulama sürecinde doğabilecek sorunların takibi, hataların veya yanlış yorumların ortaya çıkmasını önlemede iş birliği; takip, kontrol ve video sistemiyle doğrudan ve sürekli iletişim kurmak yer almaktadır.

Beşinci madde: Sular

İki taraf, aralarında su üzerine yaşanan mevcut tüm anlaşmazlıkları tam anlamıyla çözüme kavuşturmanın uygun uluslararası ilkeler temelinde, istikrarlı ve kalıcı barışın sağlanması için temel bir kaide oluşturduğunu kabul etmektedir. Taraflar, İsrail’in 1’inci madde uyarınca ve ekte de belirtildiği üzere teslim alınacak ya da İsrail güçlerinin çekileceği bölgelerdeki su depolarından ve yeraltı sularından belli miktarda su kullanmaya devam etmesini temin edecek düzenlemeler yapma konusunda anlaştı. Bu düzenlemelerin biyolojik veya kimyasal kirliliği ya da Taberiye Gölü ile Ürdün Nehri’nin ve ikisinin kaynaklarının kurumasını önleyecek tüm yolları içermesi gerekiyor.

- Bu maddenin ve ekin uygulanması gerektiği için taraflar, ekte belirtildiği şekilde ortak bir su komitesi, kontrol ve uygulama sistemi ve ortak bir idari kurul oluşturacaktır.

- Taraflar, ekte belirtildiği gibi suya ilişkin konularda iş birliği yapmak üzere anlaşmıştır. Bu iş birliği, kaynağı Suriye’de olan sulara ilişkin başka anlaşmalar çerçevesinde İsrail’e tahsis edilen suların miktarının ve kalitesinin garanti edilmesini de içermektedir.

Altıncı madde: Haklar ve sorumluluklar

- Bu anlaşma, her iki tarafın BM Sözleşmesi çerçevesindeki haklarını ve sorumluluklarını değiştirmez ve hiçbir durumda değiştirileceği şeklinde yorumlanamaz.

- Her iki taraf da herhangi bir üçüncü tarafın faaliyetinin varlığıyla bir ilgisi olmaksızın ve anlaşma kapsamında yer almayan herhangi bir taraftan bağımsız olarak, bu anlaşmaya göre yükümlülüklerini tam ve doğru bir şekilde yerine getirmeyi taahhüt edecektir.

- Taraflar, ikili ilişkileri çerçevesinde imzaladıkları çok taraflı anlaşmaların hükümlerini uygulamak için gerekli tüm tedbirleri alma sözü verecektir. BM Genel Sekreteri ve bu türden anlaşmaların sekreterlerine uygun bildirimde bulunmak da buna dahildir. Taraflar ayrıca taraflardan birinin, ikisinin de mensup oldukları uluslararası kuruluşlara bu kuruluşların yönetim kurallarına uygun olarak katılma hakkını etkileyecek faaliyetlerden kaçınacaktır.  

- Taraflar, bu anlaşmaya aykırı sözleşmelere imza atmamayı taahhüt edecektir.

- BM Sözleşmesi’nin 103’üncü maddesine göre tarafların bu anlaşmadaki yükümlülükleri ile başka yükümlülükleri arasında bir çatışma çıkması halinde bu anlaşmada açıklanan yükümlülükler ağır basacaktır.

Yedinci madde: Mevzuat

Taraflar, anlaşmanın uygulanması gerektiği için ihtiyaç duyulan her türlü mevzuatı uygulamayı ve anlaşmayla örtüşmeyen herhangi bir mevzuatı yürürlükten kaldırmayı taahhüt edecektir.

Sekizinci madde: Anlaşmazlıkların halledilmesi

Taraflar arasında mevcut anlaşmanın yorumlanması ya da uygulanmasına dair anlaşmazlıklar, müzakere yoluyla giderilecektir.

Dokuzuncu madde: Son maddeler

- Bu anlaşma, her iki tarafın izlediği yasal prosedürlere uygun olarak taraflarca onaylanacak, taahhüt evrakının karşılıklı tesliminden sonra yürürlüğe girecek ve iki taraf arasında daha önce yapılan ikili herhangi bir anlaşmanın yerini alacaktır.

- Bu anlaşmaya yapılan ekler anlaşmanın ayrılmaz bir parçasıdır.

- Anlaşma, usule uygun olarak tescil edilmesi için BM Genel Sekreteri’ne teslim edilecektir.

ABD tarafının kendi evrakını sunmasının ardından Şara, Suriye’nin mülahazalarını ve Barak da İsrail’in değişikliklerini sundu.

“Anlaşmanın sızdırılması İsrail’de ve Suriye’de büyük bir gürültü kopardı ve bu, kararlaştırıldığı gibi müzakerelerin yeniden başlamasının ertelenmesine, özellikle de Şam’ın, Barak’ın Golan’dan 4 Haziran hattına çekilme taahhüdünden ‘vazgeçtiğini’ düşünmesine sebep oldu.”

Faruk eş-Şara’nın Şam’a dönüşü ve erteleme

Anlaşmanın o zaman sızdırılması İsrail’de ve Suriye’de büyük bir gürültü kopardı ve bu, yeniden başlaması planlanan müzakerelerin ertelenmesine, özellikle de Şam’ın, Barak’ın Golan’dan 4 Haziran hattına çekilme taahhüdünden ‘vazgeçtiğini’ düşünmesine sebep oldu.

19 Ocak’ta Şam’da İsraillilerle müzakerelerin sonuçlarını tartışmak için bir liderler toplantısı düzenlendi. Al Majalla’nın eriştiği, Suriye’ye ait resmî bir belgeye göre toplantıda Şara şöyle konuştu:

- Clinton ve Dışişleri Bakanı iyiler, yanımızdalar ve bizim tutumumuzu destekliyorlar. Başkan Clinton, Cumhurbaşkanı Esed’e iletmem için bir mesaj gönderdi.

- Barak, barış istiyor ve bana, durumunu düzeltmesi için ona üç ay süre vermemizi söyledi. Barak’ın söylediğine göre Cumhurbaşkanı Esed, İslam’ın doğuşundan bu yana Biladü’ş-Şam’ın* tanıdığı en önemli lider.  

Ardından görüşmelerin gidişatını şu şekilde aktardı:

İsraillilerle öncelikler konusunda anlaşmazlık yaşandı. Suriye, 4 Haziran çizgisinin arkasına çekilmeyi ele almak istiyor, İsrail ise güvenlik, su ve barışçıl ilişkiler meselelerini tartışmak istiyor.

ABD’nin müdahalesinden sonra dört çalışma grubu oluşturulması üzerinde anlaşıldı, ancak komiteler herhangi bir anlaşmaya varamadı.

Clinton, Cumhurbaşkanı Esed’e, ABD’nin 4 Haziran çizgisinin ötesine çekilme konusundaki kararlılığına dair mesajını teyit etti.

“Taraflar, ekte de belirtildiği gibi sulara ilişkin meselelerde ikili iş birliği üzerinde anlaştı. Bu iş birliği, kaynağı Suriye’de olan sulara ilişkin diğer anlaşmalar çerçevesinde İsrail’e tahsis edilen suların miktarının ve kalitesinin garanti edilmesini de içeriyor.”

Clinton, Suriye tarafından su sorununun çözülmesini talep etti. O zaman 4 Haziran meselesi de çözülecekti, zira İsrail’i endişelendiren şey su meselesidir. Ayrıca ABD’nin Suriye için Türkiye’den su satın almaya hazır olduğunu da belirtti. Bakan Şara Türklerin bunu kabul etmeyeceğini söyleyince, Clinton şöyle karşılık verdi: “Suyun ederi neyse onlara ödeyeceğiz. O zaman kimse itiraz etmeyecektir.” Suriyeli Bakan ise şu yanıtı verdi: “Şu an size bir cevap veremem.”

Güvenlik konusunda da Suriye tarafı, daha önce 1995 yılında üzerinde anlaşmaya varılan ve sınırın her iki tarafında güvenliğin denk ve eşit olmasını ifade eden belgede ısrarcı oldu ve Şam’ı etkileyecek herhangi bir güvenlik tedbiri reddedildi.

Bakan Albright, ekonomik süreçler konusunu gündeme getirince aldığı cevap, bir baskı unsuru oluşturmaması için bu konunun tartışılmaması oldu.

Son şans

Çalışma grupları toplantılarının ertelendiği duyurulduktan sonra müzakereler durduruldu. 7 Mart 2000’de Başkan Clinton Cumhurbaşkanı Esed’i arayarak, Cenevre’de bir görüşme teklif etti. Zira Esed’e bizzat iletmek istediği ‘önemli şeyler’ vardı. Hafız Esed bu teklifi kabul etti ve toplantı 26 Mart’ta gerçekleştirildi. ABD’li bir yetkiliye göre Esed’in hasta olduğu anlaşılıyordu. Hatta ABD’li koordinatör Dennis Ross, sağlık durumunun zayıf olduğundan emin olmak için Esed’in omuzlarına dokunarak bunu anlamaya çalıştı.

Suriye’ye ait başka bir belgeye göre “Clinton, barış sürecinden ve Esed’in Madrid Konferansı’nda bu sürecin başlatılmasındaki rolünden bahsetti. Ayrıca Suriye ile İsrail arasında barışın gerçekleşmesi halinde, bölgede güvenlik ve istikrar adına elde edilecek büyük kazanımlardan bahsedildi. Sonra Esed’e haritalar sundu.” Suriye tarafının ifadesine göre bu haritalar, 200 metre genişliğinde bir göl şeridini kapsıyordu.

Suriye’ye ait belgede şu ifade yer alıyor:

“Esed, haritalara baktı ve Taberiye kıyısındaki el-Butayha bölgesinde 4 Haziran hattını aşan bir sınır çizgisi gördü. Aynı şekilde Baniyas bölgesindeki hatta da bir sapma fark etti. Başkan Clinton’a dönerek şöyle dedi: ‘Bu ne? Bu ABD’nin değil, İsrail’in haritası. Bana iletmek istediğiniz şey buysa söyleyeceğim ve üzerinde tartışacağım bir şey yok demektir.’

Clinton şu yanıtı verdi: ‘Dışişleri Bakanınız bu haritayı onayladı.’ Bakan Şara, hiçbir şey söylemeden ayakta duruyordu.

Esed tekrarladı: ‘Söyleyecek veya tartışacak bir şeyim yok. Bu harita İsrail’e ait ve ben tek bir toprak parçasından vazgeçmeyi kabul etmeyeceğim.’

“Cumhurbaşkanı Beşşar iktidara geldikten sonra İsrail’le bir barış için girişimlerde bulunuldu. Bu girişimlerin en öne çıkanı Lübnan Başbakanı Refik el-Hariri suikastından sonraki yalnızlık döneminde ortaya kondu. Türkiye, 2007-2008 yılları arasında bu girişime aracılık etti ve Esed ile İsrail Başbakanı Ehud Olmert arasında doğrudan bir görüşme ayarlamayı önerdi. Önerinin reddedilmesinden sonra Olmert, Gazze’ye yönelik saldırı başlattı”

Clinton çıktıktan sonra Şara, Esed’in yanına gelerek şöyle dedi: ‘Sayın Cumhurbaşkanım, küçük bir devletin başkanının yalan söylediğini biliyordum da büyük bir devletin başkanının yalan söylemesini beklemezdim.’ Cumhurbaşkanı başını salladı ve cevap vermedi.” Suriye Cumhurbaşkanı Vekili Abdülhalim Haddam’ın resmî bir belgede ek olarak belirttiğine göre “ABD’liler Cumhurbaşkanı Esed’in sağlık durumunu izliyor ve istenen tavizleri vermeye hazır hale geleceğine inanıyorlardı. Ama ülkenin menfaati her şeyden önemliydi ve Cumhurbaşkanı aşırıya kaçmadan, taviz vermeden ve aşırılıkla tavize yol açmadan vefat etti.”

İsrail, Mayıs 2000’de Lübnan’ın güneyinden çekildi ve Esed, 10 Haziran 2000’de vefat etti. Onun ardından iktidarı oğlu devraldı.

Beşşar Esed ve İran…

Cumhurbaşkanı Beşşar iktidara geldikten sonra İsrail’le bir barış için girişimlerde bulunuldu. Bu girişimlerin en öne çıkanı Lübnan Başbakanı Refik el-Hariri suikastından sonraki yalnızlık döneminde ortaya kondu. Türkiye, 2007-2008 yılları arasında bu girişime aracılık etti ve Esed ile eski İsrail Başbakanı Ehud Olmert arasında doğrudan bir görüşme ayarlamayı önerdi. Önerinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra Olmert, Gazze’ye yönelik saldırı başlattı.

Şam, yalnızlıktan kurtulduktan sonra Barack Obama yönetimi çözümle tekrar ilgilenmeye başladı ve Senatör George Mitchell elçi ve Fred Hoff da onun yardımcısı olarak atandı. Nisan 2009 ila Mart 2011’in ortalarında, 4 Haziran hattını çizen kişi olarak tanınan ABD’li diplomat ve elçi sürece odaklanıyordu. Deneyimlerini de Washington’daki Amerikan Barış Enstitüsü tarafından yayımlanan, Yükseklere Varmak: Suriye-İsrail Barışı İçin Gizli Bir Girişimin Hikâyesi (A Path to Peace: A Brief History of Israeli-Palestinian Negotiations) adlı kitabında aktardı.

Mitchell ile Hoff’un Şam ve Tel Aviv’e yaptığı keşif turlarından sonra ABD’nin çabası 2010’da yoğunlaştı. Mitchell ve Hoff,  Esed’i, Rabin’in Teminatı’nın uygulanması için ‘bölgesel yanların’ yani Suriye’nin İran ve Hizbullah’la ilişkisinin açıkça konuşulmasını içeren yeni bir yaklaşıma ikna etmek için eylül ayında Şam’a gitti.  

Bunun öncesinde 22 Mayıs 2010’da ABD Senatosu’ndaki Dış İlişkiler Komitesi Başkanı John Kerry, ‘İsrail’in 4 Haziran hattına tamamen çekilmesi karşılığında, Esed’in İsrail’in tüm taleplerini karşılayan bir barış anlaşmasına açık olduğunu’ öğrenmişti.

Washington, Scud füzelerinin Hizbullah’a ulaşmasından endişeleniyor ve Suriye-İran bağlantısını koparmak için çalışıyordu. Bununla birlikte Kerry’nin Esed’in imzalaması için hazırlanmış bir mektup taslağını yanında taşıması dikkat çekiciydi. Bu taslağı Hoff, İsraillilerle yapılan görüşmelerin ardından hazırlamıştı ve Başkan Obama’ya iletilecekti. Mektubun metni şöyle:

- Suriye ile İsrail arasında Suriye’nin Haziran 1967’de kaybettiği toprakları tamamen geri almasını yansıtan sınırlar da dahil olmak üzere yapılan barış anlaşması; Suriye’nin, İsrail’in güvenliğini hem devletler hem de devlet dışı unsurlar tarafından tehdit eden iş birliğine, eylemlere ve politikalara verdiği tüm desteği bitirecektir.

- Bu barış anlaşması, İsrail ile Suriye arasındaki çatışmayı sona erdirecek ve anlaşmanın imzalanmasından önceki hadiselerden kaynaklanan tüm sorunların çözümünü de içerecektir.

Majalla
Majalla

- Bunun sonucunda büyükelçiliklerin açılması da dahil olmak üzere diplomatik ilişkiler normalleşecektir.

- Suriye’nin devletler ve devlet dışı unsurlarla ilişkileri, her iki tarafın da içine sinecek şekilde belirlenen anlaşma yükümlülükleri ve İsrail’e karşı yükümlülükleriyle tamamen tutarlı olacaktır.

- İsrail’le bir barış anlaşmasına varılması halinde Suriye, Arap Barış Girişimi doğrultusunda, İsrail ile Filistinliler ve İsrail ile Lübnan arasında barış anlaşmalarının temin edilmesi ve bunun sonucunda İsrail ile tüm Arap Birliği ülkeleri arasındaki ilişkilerin normalleşmesi de dahil olmak üzere kapsamlı bir Arap-İsrail barışının gerçekleşmesi için tam desteğini ve iş birliğini sunacaktır.  

Bu, Rabin’in Teminatı’na alternatif bir ABD Teminatı gibiydi. Suriye tarafı Obama’dan, İsrail’in Suriye’ye ait Golan’dan 4 Haziran hattına çekilmesi sözünü de içeren yazılı bir taahhüt almaya çalıştı. Bunun üzerine Kerry,  Esed’e şöyle dedi: “ABD’nin tutumunun, Golan’ın 1967 hattına tamamen geri dönmesini gerektirdiğini Başkan Yardımcısı (Joseph Biden) ile teyit ettim.”

ABD’nin Şam ile Tel Aviv arasındaki barış çabaları devam etti. 27 Şubat 2011’de, yani gösterilerin ve Arap Baharı’nın başlamasının ardından Hoff Şam’a gitti ve ertesi gün Esed’le buluştu. ABD’li elçi Suriye-İsrail anlaşmasının taslağını sundu. Hoff, dipnotlarla birlikte kâğıdı Esed’e teslim etti. Kâğıtta şunlar yazıyordu:

“Bu anlaşma (muhtemel çerçeve anlaşması/muhtemel barış anlaşması), Suriye ile İsrail arasındaki savaş durumunu sona erdirecek ve barışı tesis edecektir. Bu yeni gerçekliğe uygun olarak her iki tarafın ikili bir ilişkinin yanı sıra, diğer tüm etkin taraflarla da ilişkiler kurma yönünde adımlar atmasını gerektirecektir.

“Taraflar, kapsamlı bir Arap-İsrail barışı gerçekleştirme hedefini paylaşıyor ve bunun Filistinliler ile İsrailliler ve Lübnan ile İsrail arasında barış anlaşmalarının imzalanmasını ve Arap Birliği’ne üye tüm ülkeler ile İsrail arasındaki ilişkilerin de normalleşmesini gerektirdiğini biliyor.”

Dolayısıyla yürürlükteki uluslararası hukuk ilkelerine ve BM belgesine göre taraflardan herhangi biri, başka bir devleti temsil eden veya bir devleti temsil etmeyen bir tarafın, taraflardan birinin veya vatandaşlarının güvenliğini ve selametini tehdit edecek herhangi bir eylemine, çabasına veya planına doğrudan veya dolaylı olarak destek vermeyecek, tehditte bulunmayacaktır. Özellikle bu anlaşma yürürlüğe girdiğinde:

- Taraflar, birbirlerine karşı doğrudan veya dolaylı olarak tehdit uygulamaktan ya da güç kullanmaktan kaçınacak ve aralarındaki tüm anlaşmazlıkları ve çatışmaları barışçıl yollarla çözmek için çalışacaktır.

- Taraflar, iki tarafın topraklarında ya da vatandaşları tarafından, taraflardan birine ya da vatandaşlarına zarar vermek için çabalayan düzenli, düzensiz ya da paramiliter güçlere yardımcı olan her türlü faaliyeti sona erdirecek ya da yasaklayacaktır. (Dipnot: 1)

- Taraflardan herhangi biri, bir devleti temsil eden veya etmeyen herhangi bir tarafla yapılan sözleşme ya da anlaşma kapsamında, diğer tarafa karşı toplu güç kullanımı hakkını kullanmayacaktır. Yahut böyle bir anlaşma, sözleşme veya yükümlülük kapsamında diğer tarafa karşı güç kullanma ya da tehdit uygulama ya da diğer tarafa karşı düşmanca bir ittifaka katılma veya katılımı sürdürme konusunda herhangi bir yardım talebine olumlu yanıt vermeyecektir. (Dipnot: 2)

- Taraflardan herhangi biri, Lübnan hükümetinin resmî güvenlik güçlerine gönderilenler dışında, Lübnan’a silah veya askerî mühimmat taşımayacak ya da kendi toprakları üzerinden böyle operasyonların yapılmasına izin vermeyecektir. (Dipnot: 3)

- Taraflar, kapsamlı bir Arap-İsrail barışı gerçekleştirme hedefini paylaşıyor ve bunun Filistinliler ile İsrailliler ve Lübnan ile İsrail arasında barış anlaşmalarının imzalanmasını ve Arap Birliği’ne üye tüm ülkeler ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesini gerektireceğini biliyor. Her iki taraf da bu hedefe ulaşmak için elinden geleni yapacaktır.

Dipnotlar ve açıklamalar

Özel durumlar için dipnotlar:

- Pratikte bu grupların mevcut politikalarına bakıldığında Suriye; Suriye ve Lübnan’daki Hizbullah’a ve İsrail’e ve İsraillilere yönelik şiddet eylemleri planlayan, bunlara destek ve katılım sağlayan diğer Filistinli gruplarla birlikte Hamas’a silah, çift kullanımlı malzemeler, eğitim ve istihbarat da dahil olmak üzere askerî ve mali yardım sunmaktan kaçınmalıdır. Bu gruplara ya da yasaklı faaliyetleri yürütmek için Suriye topraklarını kullanan başka herhangi bir gruba mensup tüm kişiler, Suriye’den Lübnan dışındaki ülkelere sınır dışı edilmelidir.

- Suriye’nin İran, Hizbullah ve Arap Birliği’ndeki taraflarla, bu gereklilik kapsamına girebilecek toplu güvenlik anlaşmalarının olduğu söyleniyor. Örneğin Suriye, Kudüs Gücü de dahil olmak üzere İran Devrim Muhafızları ile ilişkisini bitirmeli ve Muhafızlarla, teçhizatının Suriye topraklarından ya da Suriye hava sahasından geçişini engellemelidir. Aynı şekilde varsa İsrail’e ve İsrail vatandaşlarına karşı tehdit ya da güç kullanımına izin veren her türlü anlaşmayı bitirmesi de gerekecektir.

- Buna dayalı olarak Suriye’nin gerek Lübnan’daki Hizbullah’a ve gerekse Lübnan’a çift kullanımlı malzemeler dahil her türlü silah ve askerî mühimmat sevkiyatı operasyonlarına katılımına ve bu operasyonları kolaylaştırmaya son vermesi gerekecektir. Ayrıca Lübnan’daki Filistinli gruplara silah akışını durdurması ve onları silahsızlandırmaya dönük çabaları desteklemesi gerekmektedir.

Hoff’un kitabına göre Esed, dipnotlara değinmeden önce beş noktanın çeşitli yönlerini daha iyi anlamak istediğini dile getirdi. İlk dört noktanın Lübnan’a özel atıflar içerdiğine, ancak sadece dördüncü noktada ülkenin adının açıkça zikredildiğine işaret etti. Ardından Suriye-İsrail barış anlaşması metninde Lübnan’ın adının zikredilmesinin uygun olup olmadığını sorguladı.

Tartışmada sunulan metnin tüm yönleri ele alındı. Hoff, Esed’in şu sözlerini aktarıyor: “Hem Suriye hem de İsrail bir barış anlaşmasına vardığını ilan eder etmez Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın kurallara uyma hızına herkes şaşıracak.” Hoff, şunu ekliyor: “Ben de şöyle yanıt verdim: En çok şaşıran insanlardan biri de ben olacağım. Cumhurbaşkanı’na, Nasrallah’ın İran’a ve İran İslam Devrimi’ne olan bağlılığı ortadayken nasıl böyle bir kanaate vardığını sordum. Bunun üzerine Esed, Nasrallah’ın İranlı değil, bir Arap olduğunu belirtmekle başladı ve Suriye ile Lübnan’ın Arap-İsrail barış sürecinin bir parçası olması gerektiğine işaret etti. Zira Lübnan’ın yolu Suriye’ye bağlıydı. Esed, Hizbullah’ı da ‘tek gerçek Lübnanlı siyasi parti’ olarak tanımlayarak, onun Lübnan’daki en büyük mezhep grubu olan Şiilerin temsilcisi olduğuna ve Lübnan’ın iç siyasetinde liderlik rolü oynamaya mahkûm bir kurum olduğuna dikkat çekti.”

Tartışmada Beyrut’un, Lübnan’a ait olduğunu ve İsrail’in 2000 yılında Lübnan’ın güneyinden çıkmasından sonra Hizbullah’ın orayı yeniden ele geçirmek istediğini söylediği Güney Lübnan’daki Şeba çiftliklerine de değinildi. Hoff şöyle diyor: “Esed’e, Nasrallah’ın direniş dünyasından çıkışının, Suriye’nin İsrail’in Golan Tepeleri bölgesini boşaltmasından hemen sonra, Şeba çiftliklerini Lübnan’a iade etmesini gerektirip gerektirmeyeceğine dair görüşünü sordum. Esed, şu an Şeba çiftliklerindeki hakkından bahsetmese de bana, haritalara bakıldığında Şeba çiftliklerinin Suriye toprağı olduğunun görüldüğünü, belki gelecekte Lübnan’la bir düzenleme yapılabileceğini, ancak soruya konu olan toprakların Suriye’ye ait olduğunu belirtti.

“Hoff’un kitabına göre Esed, dipnotlara değinmeden önce beş noktanın çeşitli yönlerini daha iyi anlamak istediğini dile getirdi. İlk dört noktanın Lübnan’a özel atıflar içerdiğine, ancak sadece dördüncü noktada ülkenin adının açıkça zikredildiğine işaret etti. Ardından Suriye-İsrail barış anlaşması metninde Lübnan’ın adının zikredilmesinin uygun olup olmadığını sorguladı”

Esed kendiliğinden, Suriye’nin İran’ın güdümünde bir devlet olmadığının ve İsrail ile yapılan barış anlaşmasının İran’a değil, Suriye’ye ait bir mesele olduğunun altını çizdi. Daha sonra Türkiye’nin barış anlaşması için arabuluculuk çabaları başladığında İran’ı aklına getirmediğini belirtti.” Rapora göre Esed, Hoff’a şöyle dedi: “Suriye’nin de kendi kamuoyu var. Suriyelilerin, topraklarının tamamen geri alındığına ikna olması gerekiyor.”

Hoff, Şam’dan iyimser bir şekilde ayrıldı. Sokaklarda başka bir gelişme yaşanıyordu. Suriye’deki gösteriler yayıldı ve güvenlik güçleri onlara karşılık verdi. Washington arabuluculuğunu askıya aldı. Mitchell, 13 Mart’ta Ortadoğu’da barış için özel elçilik görevinden istifa etti. Aynı ayın 19’unda Obama, Dışişleri Bakanlığı’na hitaben “Esed ya Suriye’nin demokrasiye geçişine liderlik etmeli ya da iktidardan çekilmeli” dedi. 18 Ağustos’ta Obama, ‘Esed’in çekilmesi için vaktin geldiğini’ ilan etti.

Ortadoğu Barış Ekibi’nde olan Hoff da Dışişleri Bakanlığı ile Yakın Doğu Ofisi’ne kötüleşen Suriye krizi konusunda danışmanlık görevine geçiş yaptı.

Halihazırda ABD, Rusya, İran, Türkiye ve İsrail ordularının faaliyet yürüttüğü Suriye, üç ‘devletçiğe’ bölünmüş durumda.

2018 yılı sonunda Birleşik Arap Emirlikleri gibi Arap ülkeleri, Şam’la ilişkilerini yeniden başlattı. Arap normalleşmesi süreci devam etti ve Şam, Arap Birliği’ne döndü.

İran’ın Suriye’den çıkarılması gerektiğine dair Arap önerileri yinelendi. Bazıları Şam’ın Arap-İsrail normalleşmesi sürecine katılacağını düşünüyor.  

* Bilâdü'ş-Şâm: Suriye, Filistin, Lübnan ve Ürdün’ü içine alan tarihî bölgenin adıdır.

* Bu özel haber Şarku’l Avsat okuyucuları için Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



İsrail'in uyarısının ardından Lübnan'ın Sur kentindeki Hristiyan mahallesi büyük ölçüde boşaltıldı

 İsrail'in tahliye uyarısının ardından Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinden kaçan insanlar, kuzeydeki Sayda kentine sığınırken, araçlar trafik sıkışıklığında bekliyor, 9 Haziran 2026 (AFP)
İsrail'in tahliye uyarısının ardından Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinden kaçan insanlar, kuzeydeki Sayda kentine sığınırken, araçlar trafik sıkışıklığında bekliyor, 9 Haziran 2026 (AFP)
TT

İsrail'in uyarısının ardından Lübnan'ın Sur kentindeki Hristiyan mahallesi büyük ölçüde boşaltıldı

 İsrail'in tahliye uyarısının ardından Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinden kaçan insanlar, kuzeydeki Sayda kentine sığınırken, araçlar trafik sıkışıklığında bekliyor, 9 Haziran 2026 (AFP)
İsrail'in tahliye uyarısının ardından Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinden kaçan insanlar, kuzeydeki Sayda kentine sığınırken, araçlar trafik sıkışıklığında bekliyor, 9 Haziran 2026 (AFP)

Lübnan’ın güneyindeki sahil kenti Sur’un (Tyre) deniz kıyısındaki turistik mahallesinde kalan sakinler, İsrail ordusunun ilk kez Hristiyan mahallesini de kapsayan tahliye uyarısının ardından bugün eşyalarını toplayarak bölgeden ayrılmaya başladı.

Mahalleden ayrılmaya hazırlanan Elias Barbour, AFP’ye yaptığı açıklamada, “Eşyalarımızı topladık ve gidiyoruz. Başlangıçta bu uyarının bizi ilgilendirmediğini düşünüyorduk, ancak artık bizi de ilgilendiriyor” dedi.

Çoğunluğunu, Hizbullah ile İsrail arasındaki çatışmalardan uzak kalmaya çalışan Hristiyanların oluşturduğu ve yaz aylarında turistlerle dolup taşan mahalle büyük ölçüde boşalırken, geride kalan az sayıdaki kişi de araçlarına bavullarını yükleyerek ayrılık hazırlıklarını sürdürdü.

 İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar, 9 Haziran 2026 (AFP)İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar, 9 Haziran 2026 (AFP)

Güney Lübnan’ın en büyük şehirlerinden biri olan ve çevre köylerden gelen binlerce yerinden edilmiş kişiye ev sahipliği yapan Sur, savaşın başlamasından bu yana yoğun İsrail saldırılarına maruz kalıyor. 17 Nisan’da ilan edilen ateşkes de saldırıları durdurmaya yetmedi.

Özellikle Hristiyan mahallesi, haftalar boyunca çatışmalardan kaçan siviller için bir sığınak görevi gördü. Bazı aileler günlerini ve gecelerini araçlarında, kaldırımlarda veya dükkânlarda geçirmek zorunda kaldı.

Yaşananlara tepki gösteren Barbour, “Bizim suçumuz ne? Ne yapıyoruz? Bütün bunlar neden?” diyerek üzüntüsünü dile getirdi. Bir süreliğine Beyrut’taki kız kardeşinin evine gideceğini belirten Barbour, “Birkaç gün bekleyip neler olacağını göreceğiz” dedi.

Mahallenin dar sokakları boyunca sıralanan balıkçı tekneleri limanda bağlı kalırken, geleneksel tarzlarıyla bilinen restoran ve kafeler kapılarını kapattı ve müşteriler bölgeden ayrıldı.

İsrail’in tahliye çağrısının ardından Lübnan’ın resmi haber ajansı, Sur ve çevresine yönelik yeni İsrail hava saldırıları düzenlendiğini bildirdi.

Kentte iki gün önce gerçekleştirilen bir İsrail saldırısında binlerce yıllık tarihi bir yapının zarar gördüğü belirtilirken, tahliye uyarısından önce düzenlenen başka bir saldırıda ise Lübnan Sağlık Bakanlığı’na göre 8 kişi hayatını kaybetti.

İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, bugün X platformunda yayımladığı açıklamada, Sur kentinin, Hristiyan mahallesi ile Filistin mülteci kampları ve çevre bölgeleri de kapsayan bir tahliye uyarısı yayımladı.

Adraee açıklamasında, “Güvenliğiniz için evlerinizi derhal boşaltarak Zehrani Nehri’nin kuzeyine geçmenizi istiyoruz” ifadelerini kullandı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre nehir, İsrail sınırının yaklaşık 40 kilometre kuzeyinde bulunuyor.

İsrail ordusu, bölgede Hizbullah unsurlarının, tesislerinin veya askerî ekipmanlarının bulunduğunu öne sürerek sivillerin hayatlarının tehlikede olduğunu savundu ve Hizbullah mensuplarının Hristiyan mahallesinde faaliyet gösterdiğini iddia etti.

Sur Belediye Meclisi üyesi Velid el Tavil ise tahliye çağrısının ardından Hristiyan mahallesinin “yüzde 99 oranında boşaldığını” ve yalnızca çok az sayıda kişinin kaldığını söyledi.

El Tavil, bölgeden ayrılanların büyük bölümünün Beyrut ve Zehrani Nehri’nin kuzeyindeki Sayda’ya (Sidon) yöneldiğini belirtti.

Gidecek yeri olmayan bazı kişiler ise yaz aylarında genellikle ziyaretçilerle dolan Sur sahilindeki kordon boyunca araçlarında beklemeyi tercih etti.

AFP muhabiri, Sur’un kuzeyindeki Sayda girişinde çok sayıda yerinden edilmiş kişinin kente ulaştığını, bazılarının eşyalarını araçlarının üzerine yüklediğini gözlemledi.

Yerinden edilenlerden Ahmed Haydar ise kentte kaldırımlara kurulan çadırlardan birinde AFP’ye yaptığı açıklamada, “Bugün Hristiyan mahallesini tehdit ettiler. Tehdit gelince korktuk ve ayrıldık. Artık yalnızca mahalle değil, tüm Sur tehdit altında. Burada artık hiçbir güvenlik kalmadı” ifadelerini kullandı.

boşalırken, geride kalan az sayıdaki kişi de araçlarına bavullarını yükleyerek ayrılık hazırlıklarını sürdürdü.

Güney Lübnan’ın en büyük şehirlerinden biri olan ve çevre köylerden gelen binlerce yerinden edilmiş kişiye ev sahipliği yapan Sur, savaşın başlamasından bu yana yoğun İsrail saldırılarına maruz kalıyor. 17 Nisan’da ilan edilen ateşkes de saldırıları durdurmaya yetmedi.

Özellikle Hristiyan mahallesi, haftalar boyunca çatışmalardan kaçan siviller için bir sığınak görevi gördü. Bazı aileler günlerini ve gecelerini araçlarında, kaldırımlarda veya dükkânlarda geçirmek zorunda kaldı.

Yaşananlara tepki gösteren Barbour, “Bizim suçumuz ne? Ne yapıyoruz? Bütün bunlar neden?” diyerek üzüntüsünü dile getirdi. Bir süreliğine Beyrut’taki kız kardeşinin evine gideceğini belirten Barbour, “Birkaç gün bekleyip neler olacağını göreceğiz” dedi.

Mahallenin dar sokakları boyunca sıralanan balıkçı tekneleri limanda bağlı kalırken, geleneksel tarzlarıyla bilinen restoran ve kafeler kapılarını kapattı ve müşteriler bölgeden ayrıldı.

İsrail’in tahliye çağrısının ardından Lübnan’ın resmi haber ajansı, Sur ve çevresine yönelik yeni İsrail hava saldırıları düzenlendiğini bildirdi.

Kentte iki gün önce gerçekleştirilen bir İsrail saldırısında binlerce yıllık tarihi bir yapının zarar gördüğü belirtilirken, tahliye uyarısından önce düzenlenen başka bir saldırıda ise Lübnan Sağlık Bakanlığı’na göre 8 kişi hayatını kaybetti.

İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, Salı günü X platformunda yayımladığı açıklamada Sur kentinin, Hristiyan mahallesi ile Filistin mülteci kampları ve çevre bölgeleri de kapsayan bir tahliye uyarısı yayımladı.

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinde bulunan Roma hipodromu arkeolojik alanının yakınlarında düzenlediği hava saldırılarının ardından kalan enkazı gösteren bir fotoğraf, 8 Haziran 2026 (AFP)İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinde bulunan Roma hipodromu arkeolojik alanının yakınlarında düzenlediği hava saldırılarının ardından kalan enkazı gösteren bir fotoğraf, 8 Haziran 2026 (AFP)

Adraee açıklamasında, “Güvenliğiniz için evlerinizi derhal boşaltarak Zahrani Nehri’nin kuzeyine geçmenizi istiyoruz” ifadelerini kullandı. Nehir, İsrail sınırının yaklaşık 40 kilometre kuzeyinde bulunuyor.

İsrail ordusu, bölgede Hizbullah unsurlarının, tesislerinin veya askerî ekipmanlarının bulunduğunu öne sürerek sivillerin hayatlarının tehlikede olduğunu savundu ve Hizbullah mensuplarının Hristiyan mahallesinde faaliyet gösterdiğini iddia etti.

Sur Belediye Meclisi üyesi Walid Al Tawil ise tahliye çağrısının ardından Hristiyan mahallesinin “yüzde 99 oranında boşaldığını” ve yalnızca çok az sayıda kişinin kaldığını söyledi.

Al Tawil, bölgeden ayrılanların büyük bölümünün Beyrut ve Zahrani Nehri’nin kuzeyindeki Sayda’ya yöneldiğini belirtti.

Gidecek yeri olmayan bazı kişiler ise yaz aylarında genellikle ziyaretçilerle dolan Sur sahilindeki kordon boyunca araçlarında beklemeyi tercih etti.

AFP muhabiri, Sur’un kuzeyindeki Sayda girişinde çok sayıda yerinden edilmiş kişinin kente ulaştığını, bazılarının eşyalarını araçlarına yüklediğini gözlemledi.

Yerinden edilenlerden Ahmed Haydar ise kentte kaldırımlara kurulan çadırlardan birinde AFP’ye yaptığı açıklamada, “Bugün Hristiyan mahallesini tehdit ettiler. Tehdit gelince korktuk ve ayrıldık. Artık yalnızca mahalle değil, tüm Sur tehdit altında. Burada hiçbir güvenlik kalmadı” ifadelerini kullandı.


Füzeler ve müzakereler arasında: Tahran neden böyle bir zamanı seçti?

  Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)
 Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)
TT

Füzeler ve müzakereler arasında: Tahran neden böyle bir zamanı seçti?

  Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)
 Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)

Muhammed eş-Şehrani

ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaşın üzerinden 100 gün geçmişken bölge, müzakere ve çözüm süreçlerinin her zamankinden daha belirgin biçimde gündemde olduğu bir dönemde yeniden karşılıklı gerilim sahnesine dönüyor.

İran'ın pazar günü İsrail'e yönelik füze salvoları düzenlemesinin ardından İsrail de karşı saldırılarla hızla yanıt verdi. Bu gelişme, çatışmanın geleceği ve boyutlarına ilişkin soruları yeniden gündeme taşıdı.

Her iki tarafın operasyonlarını durdurduğunu açıklamasına karşın bu hızlı tırmanmanın ne anlama geldiği tartışma konusu olmaya devam ediyor.

100 gün hüküm vermek için yeterli değil

Peş peşe yaşanan gelişmelerin ardından Kuveytli Körfez uzmanı Muhammed er-Rumeyhi, İran ile düşmanları arasındaki savaşın başlamasından bu yana 100 günün geçmesinin, birtakım siyasi ve stratejik dersler çıkarmaya imkân tanıdığını, ancak askeri mesajlar ile diplomatik kanallar arasındaki iç içe geçmiş olan bu durum sürdükçe, bölgenin önümüzdeki dönemde nasıl bir seyir izleyeceğine dair kesin hüküm vermenin mümkün olmadığını vurguladı.

Rumeyhi, Ortadoğu'nun gerilim ile sakinlik arasında gidip gelmeye alıştığını, çatışmanın bir adım ileri iki adım geri seyrederek ilerlediğini ve bunun mevcut tabloyu yüzeysel göstergelerin ötesinde çok daha karmaşık kıldığını söyledi.

Körfez uzmanı, bugün gündeme gelen sorunun, Tahran'ın söylem ve siyasi-askeri davranışında neden daha fazla gerilimi körükleyen bir imaj çizdiği ile bölgenin yeniden çatışmaya mı yoksa İran'ın müzakere koşullarını iyileştirme çabasına mı yöneldiği olduğunu belirtti.

Savaşın üzerinden 100 gün geçmesiyle eş zamanlı yaşanan herhangi bir saldırı ya da güvenlik olayı arasında bağlantı kurmanın ihtiyatlı bir yaklaşım gerektirdiğini belirten Rumeyhi, siyasetin yalnızca zamanlama üzerine inşa edilemeyeceğini vurguladı.

Tesadüfler mümkün olduğu gibi mesajlar da kasıtlı olabilir, ancak bu tür durumlarda kesin hüküm vermek, açık kanıt gerektiriyor.

İç kamuoyuna mesajlar

İran liderliğinin olası bir anlaşma öncesinde taleplerinin tavanını yükseltmeye çalışıyor olabileceğini belirten Rumeyhi, bazı devletlerin kapsamlı bir çatışmaya zemin hazırlamaktan çok müzakere masasındaki konumlarını güçlendirmek amacıyla kritik müzakere anı yaklaştığında güç gösterisi yaptığını ya da bunu bir koz olarak kullandığını ifade etti.

Bu bağlamda bazı askeri ve siyasi mesajların dolaylı bir müzakere sürecinin parçası olarak değerlendirilebileceğini kaydetti.

Rumeyhi, İran karar alma merkezleri içinde anlaşmanın ekonomik ve siyasi zorunluluk olduğunu savunan bir akımla, herhangi bir tavizin onlarca yıldır direniş ve mücadele fikri üzerine inşa edilmiş imajı zedeleyeceğini ve zayıflık olarak yorumlanabileceğini düşünen diğer akım arasında görüş ayrılığı bulunduğu ihtimaline de dikkat çekti. Bu durum gerilimin dış dünyaya olduğu kadar iç kamuoyuna da yönelik bir mesaj niteliği taşıdığını ortaya koyuyor.

 Ne savaş ne barış

Rumeyhi, şimdiye kadar taraflardan hiçbirinin geniş çaplı ve açık uçlu bir savaşa girmeyi arzuladığına dair işaret bulunmadığını vurguladı. Bunun başlıca nedeni olarak herkes için yükselen ekonomik, siyasi ve askeri maliyetleri gösteren Rumeyhi, geçmiş on yılların deneyimlerinin de savaşların kolayca alevlenebileceğini, ancak durdurulmasının ve sonuçlarının kontrol altına alınmasının son derece güç olduğunu kanıtladığını kaydetti.

En olası senaryonun bazı dosyalarda hesaplı bir gerilim, diğerlerinde yatışmayla birlikte ‘ne savaş ne barış’ halinin sürmesi olduğunu savunan Rumeyhi’ye göre bu durum, taraflar arasındaki olası mutabakatların çerçevesi netleşene kadar devam edecek.

Rumeyhi, değerlendirmesinin sonunda şunları söyledi:

“Ortadoğu'daki askeri gürültü çoğunlukla müzakere dilinin bir parçasıdır, onun yerini alan bir alternatif değil. Bu nedenle olayları soğukkanlılıkla okumak, duygusallığa kapılmaktan ya da aceleci sonuçlara varmaktan çok daha yararlı olmaya devam ediyor. Her tırmanma bir savaşın habercisi değildir, her yatışma da yakın bir anlaşmanın kanıtı sayılamaz.”

Husiler'in müdahalesi ne anlama geliyor?

Rumeyhi, Yemen sahnesine geniş bölgesel tablonun bir parçası olarak değindi. Husiler'in herhangi bir hareketi ya da Kızıldeniz'deki tırmanmanın çoğunlukla bölgedeki karşılıklı baskılar ağı çerçevesinde değerlendirildiğini belirterek bunun kapsamlı bir savaşa dönüşü değil, aksine büyük müzakere oyununda bölgesel koşulların kullanılmaya devam ettiğini gösterdiğini vurguladı.

Aynı bağlamda Bahreynli siyasi danışman Ahmed el-Huzai, Husiler'in geçen mart ayında İsrail'e füze fırlatmasının savaşın seyri açısından bir kırılma noktası oluşturduğunu değerlendirdi. Huzai, bu adımın örgütü Körfez üzerindeki baskı konumundan Washington ve Tel Aviv ile doğrudan yüzleşmeye katılan bir aktör konumuna taşıdığını söyledi.

Huzai, söz konusu müdahalenin Yemen krizinin daha geniş bölgesel gelişmelerle olan bağını yansıttığını ve Husiler'in bölgedeki pek çok gücün tutumundan etkilenen karmaşık bölgesel tablonun artık ayrılmaz bir parçası haline geldiğine işaret ettiğini vurguladı.

Bu hamlenin askeri boyutu aşan bir anlamı olduğuna dikkati çeken Huzai, Washington veya Körfez ülkeleriyle varılacak herhangi bir mutabakatın, İran'ın Yemen'deki nüfuzu hesaba katılmadan kalıcı olamayacağı şeklinde siyasi bir mesaj taşıdığını belirtti.

Bu gelişme aynı zamanda, bölge ülkelerinin önündeki çok sayıda güvenlik ve siyasi dosya göz önünde bulundurulduğunda, bölgesel güvenlik tablosuna yeni bir karmaşıklık katmanı daha ekliyor.

Huzai, İran'ın Husileri Kızıldeniz’de ve Körfez'de deniz trafiğini tehdit etmek ya da kritik tesisleri hedef almak suretiyle baskı kozu olarak kullanmayı sürdüreceğini ve onların bölgesel müzakere denkleminin bir parçası olarak kalmaya devam edeceğini öngördü.

Husi müdahalesinin Yemen sahnesinin bölgesel çekişmelerle ve bölgede süregelen çatışmanın yansımalarıyla bağının kesintisiz devam ettiğini gösterdiğini de vurguladı.

Taleplerin tavanını yükseltmek

Bahreynli siyasi danışman Ahmed el-Huzai, Kuveytli araştırmacı Muhammed er-Rumeyhi ile İran’ın son saldırılarının kapsamlı bir savaş arzusunu yansıtmadığı, kısmen müzakere konumunu güçlendirme ve olası mutabakatlar öncesinde taleplerin tavanını yükseltme girişimiyle bağlantılı olduğu görüşünde hemfikir. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bununla birlikte Huzai, yaşanan gelişmelerin Ortadoğu'yu kırılgan bir anlaşma ile açık uçlu bir çatışma arasındaki hassas bir kavşakta bıraktığını düşünüyor.

Bölgenin krizi yatıştırma çabaları sekteye uğrarsa ya da siyasi ve askeri hesaplarda bir hata yapılırsa çöküp gidebilecek ince bir denge üzerinde yaşadığını ifade eden Huzai, Washington'ın sınırlı güvenlik düzenlemeleri aracılığıyla diyalog kanallarını açık tutmaya çalıştığını; buna karşın İran'ın nükleer programı ve Tahran'ın bölgesel rolü gibi temel dosyaların henüz net bir çözüme kavuşmadığının altını çizdi.

Gerginliğin son savaştaki kayıpların ardından güç imajını yeniden tesis etmeye yönelik iç hedefleri de kapsadığını belirten Huzai, Washington'a ve Körfez ülkelerine bölgesel dosyaların görmezden gelinmesinin siyasi ve güvenlik açısından bir bedeli olacağı mesajını iletme amacı da taşıdığına dikkati çekti.

İran içindeki artan ekonomik ve halk baskısının dış yüzleşmeyi iç cepheyi birleştirme ve "direniş" söylemini pekiştirme aracına dönüştürdüğüne dikkat çeken Huzai, yatışma ve tırmanma ihtimallerinin aynı anda gündemde kalmaya devam ettiğini kaydetti.

Kırılgan ateşkes

Savaşın yeniden başlayıp başlamadığına ilişkin bir soruyu yanıtlayan Huzai, bölgenin kapsamlı bir savaşa geri dönmediğini, ancak kırılgan ateşkes dönemini geride bırakarak her an tırmanma ihtimalini canlı tutan aralıklı çatışma haline girdiğini söyledi.

İran'ın İsrail'e yönelik saldırısına ilişkin ise Huzai, bunun doğrudan askeri sonuçlarının ötesine geçen siyasi ve güvenlik boyutlu anlamlar taşıdığını ve çatışmaya dahil olan taraflar arasındaki karşılıklı baskı araçlarının kullanımının sürdüğünü gösterdiğini değerlendirdi.

Saldırının aynı zamanda İsrail'in eş zamanlı baskılarla başa çıkma kapasitesini sınadığına dikkati çeken Huzai, Tahran'ın caydırıcılık ve müzakere denkleminde askeri kozlarını kullanmakta ısrar ettiğini belirtti. Huzai’ye göre siyasi süreçler tıkandığında ya da uluslararası baskılar arttığında bu tür askeri mesajlar sürecek.

Beyrut-Tel Aviv anlaşması

Iraklı siyasetçi ve eski Milletvekili Zafir el-Ani, süregelen bölgesel hareketliliğin, özellikle Lübnan ile İsrail arasındaki ilerlemiş müzakerelerin, İran'ın mevcut gerilime yaklaşımını açıklayan etkenlerden birini oluşturduğunu açıkladı.

Ani, hazırlanışında yer almadığı veya sürecini etkileyemediği Beyrut ile Tel Aviv arasındaki her türlü anlaşmanın Tahran'da kaygıyla karşılandığını, bunun bölgedeki siyasi ve güvenlik dengelerini yeniden biçimlendirebileceğini ve Tahran'ın bölgesel nüfuzunu doğrudan etkileyebileceğini belirtti.

Böyle bir anlaşmanın Hizbullah'ın hareket alanını daraltabileceğini ve İran'ın Lübnan ile bölgedeki en önemli güç kozlarından birini zayıflatabileceğini ebelirten Ani, bu durumun Tahran'ı söz konusu düzenlemelerin seyrini etkilemeye ya da önlemeye yönelttiğini vurguladı.

Iraklı isim, büyük bölgesel dosyalardaki rolünü korumak için Tahran'ın sürekli çaba harcadığına ve nüfuzunu gerileteceği ya da stratejik kararların kendi katılımı olmaksızın alınacağı yeni düzenlemelere karşı çıktığına dikkati çekti.

Ani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mevcut savaşın patlak vermesinin, İran'ın nüfuzunu ve bölgedeki güç kozlarını korumak amacıyla kendisinin taraf olmadığı ya da sonuçlarını etkileyemeyeceği Lübnan'a ilişkin her türlü anlaşmayı boşa çıkarma çabasının bir parçası olduğuna inanıyorum.”

Sakinlik ile patlama arasında Ortadoğu

Kuveytli strateji ve güvenlik uzmanı Halid İbrahim el-Sallal, Ortadoğu’nun şu an iki paralel süreç arasında durduğunu vurguladı. Sallal, bu iki süreci; henüz kapanmamış bir müzakere süreci ile farklı tarafların siyasi konumlarını güçlendirmek amacıyla kullandığı bir gerilim süreci olarak açıkladı.

Son saatlerde İran ile İsrail arasındaki karşılıklı saldırıların kırılgan yatışma haline ağır bir darbe vurduğunu ve gerginliğin genişleme kaygılarını yeniden gündeme getirdiğini vugulayan Sallal, Tahran'ın bu gerilime yanıt verme kapasitesini teyit etmeye ve olası uzlaşılar öncesinde müzakere kozlarını yükseltmeye çalıştığını ifade etti.

Yaşananların kapsamlı bir savaşa dönüş anlamına gelmediğini, ancak doğrudan çatışmaya belirgin bir geri dönüşü temsil ettiğini belirten Sallal, asıl tehlikenin yüzleşmenin yeni sahalara yayılma ihtimalinde yattığına dikkati çekti.

Sallal, değerlendirmesini şöyle noktaladı:

“Bölge, kapsamlı bir bölgesel yüzleşmeden çok karşılıklı baskı haline daha yakın durmaya devam etse de karşılıklı saldırıların sürmesi ve yeni gerilim odaklarının ortaya çıkması, müzakere kanalları açık kalmaya devam etse bile gerilimin artma tehlikesini canlı tutuyor.”


Çin Güney Sudan'da: Müdahalesizlikten stratejik düzene

Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)
Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)
TT

Çin Güney Sudan'da: Müdahalesizlikten stratejik düzene

Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)
Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)

Emani et-Tavil

Çin'in Güney Sudan'da görev yapan Birleşmiş Milletler (BM) barış gücündeki varlığı, Çin dış politikasında niteliksel bir dönüm noktasını simgeliyor. Pekin, Afrika meselelerinde değişmez bir ilke olarak sıklıkla öne sürdüğü müdahalesizlik prensibini aşarak kıtanın en karmaşık çatışmalarından birinin yönetimine doğrudan dahil oldu.

Bu dönüşümü inceleyen biri, bunun bir boşluktan doğmadığını anlıyor. Bu daha çok yoğun ekonomik varlık, çıkarları koruma ve sorumlu uluslararası güç imajı inşa etme çabalarını harmanlayan dikkatli bir stratejik birikimin ürünü. Çin’in küresel ölçekteki rolünün niteliğinde yaşanan köklü dönüşümü gözler önüne seren bir tablo.

Müdahalesizlik ilkesinden etkin katılıma tarihi dönüşüm

Çin, on yıllarca diplomatik sisteminin temel direği olarak gördüğü iç işlere müdahalesizlik ilkesine sıkı sıkıya bağlı kaldı. Bu ilke, Batılı güçlerin alışkanlıkla dayattığı siyasi koşullardan bağımsız biçimde Afrika'da geniş bir ekonomik manevra alanı sağladı.

Ancak 2013'ten bu yana Güney Sudan'da patlak veren kriz, Pekin'i son derece karmaşık bir denklemle yüzleştirdi. Ülkeyi Güney Sudan enerji sektörünün en büyük yabancı yatırımcısı konumuna taşıyan muazzam petrol çıkarları, süregelen silahlı çalkantı ortamında tehdit altına girdi.

Bu bağlamda Pekin tutumunu çarpıcı biçimde değiştirdi. 2011 yılında BM Güney Sudan Misyonu’nun (UNMISS) kurulmasını öngören 1996 sayılı BM Güvenlik Konseyi (BMGK) kararını destekledi, ardından 2015'te UNMISS’e ilk piyade birliklerini göndererek daha da ileri gitti. Bu, Çin kuvvetlerinin barış gücü amacıyla sınır dışında fiilen muharebe konuşlanması açısından tarihi bir ilk niteliği taşıyordu. Çin Savunma Bakanlığı verilerine göre UNMISS bünyesinde konuşlanan Çinli asker sayısı zirve dönemlerinde yaklaşık bine ulaştı. Bu rakam Çin'in meseleye verdiği önemi açıkça yansıtıyor.

Saha rolü: Mühendislik, tıp ve piyade

Çin'in UNMISS'e katkısı her biri Çin stratejisinin farklı bir boyutunu gözler önüne seren üç ana eksende şekilleniyor.

Askeri mühendislik alanında Çinli birlikler, yollar, köprüler ve kamplar gibi barış gücü operasyonları için zorunlu altyapının inşasına somut bir saha katkısı sundu. Bu çalışmalar, Afrika kıtasında adeta tescilli marka haline gelen Çin mühendislik yetkinliğini bir kez daha ortaya koydu.

Saha tıbbı alanında Çinli tıbbi birlikler, kuvvetlerin konuşlandığı bölgelerdeki yerel topluluklara sağlık hizmeti sundu; bu durum Çin'in varlığına insani bir boyut katarak yerel halkın kabulünü güçlendirdi.

Bu tablonun en dikkat çekici unsuru ise Çinli piyade birliklerinin konuşlanmasıdır. Bu adım, Çin'in BM barış gücü operasyonlarına katılım tarihinde keskin bir kırılma noktası oluşturdu. Söz konusu birlikler sivil koruma görevlerinde etkinliklerini kanıtladı. Bu başarı UNMISS’in kendi raporlarında da takdirle karşılandı. Cuba'daki yetkililer, Çin'in varlığının en şiddetli çatışma dönemlerinde bile pek çok bölgede güvenliğin sağlanmasına katkı sağladığını teyit etti. Çinli askerlerin hiçbir belgelenmiş ihlal vakasına karışmamış olmaları, Çin’in askeri varlığını daha da öne çıkaran nokta oldu. Bu durum Güney Sudanlı çeşitli taraflar nezdinde güvenilirlik sermayesi oluşturuyor.

Stratejik motivasyonlar: Petrol, imaj ve deneyim üçgeni

Çin'in UNMISS'e katılmaya doğru yaptığı dönüşümün ardında, birbirinden bağımsız değerlendirilemeyecek üç iç içe geçmiş motivasyon yatıyor.

Birinci motivasyon salt ekonomik nitelik taşıyor. Çin, Ulusal Petrol Şirketi (CNPC) aracılığıyla Güney Sudan petrol sektöründe büyük pay sahibi. Bu sektördeki Çin yatırımlarının 20 milyar doları aştığı tahmin ediliyor. Pekin, Güney Sudan'ın petrol ihracatının yaklaşık yüzde 85'ini ithal ediyor. Bu durum ülkenin istikrarını doğrudan ve üzerinde kumar oynanmaya tahammülü olmayan bir Çin çıkarı haline getiriyor.

İkinci motivasyon uluslararası imajla ilgili. Pekin, uluslararası güvenliğin korunmasındaki yükümlülüklerini üstlenen sorumlu bir küresel güç olarak konumunu pekiştirmeye çalışıyor. Bu yönelim, uluslararası platformlarda tanıtımını yaptığı ‘ortak kader topluluğu’ söylemiyle de örtüşüyor. Bu bağlamda Çin'in BMGK daimî üyeleri arasında barış gücü bütçesine en fazla katkıda bulunan ülke konumuna gelmiş olması dikkati çekiyor. Pekin bu istatistiği, BM sistemi içindeki nüfuzunu güçlendirmek için siyasi bir araç olarak kullanıyor.

Üçüncü motivasyon, askeri eğitim niteliği taşıyor. Güney Sudan'daki barış gücü ortamı, Çinli kuvvetler için hiçbir iç eğitimin ne denli gelişmiş olursa olsun sağlayamayacağı gerçek saha koşullarında sınır ötesi operasyonel deneyim kazanmanın nadir fırsatını sunuyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre başta Güney Afrika'daki Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü olmak üzere Afrikalı stratejik analistler, bu operasyonel deneyimin Çin askeri kurumu için uzun vadeli stratejik bir birikim oluşturduğunu vurguluyor.

Çin’in yaklaşımının karşılaştırmalı sınavı: Vesayet yerine ortaklık

Çin'in Güney Sudan'daki yaklaşımı, Batılı güçlerin yaklaşımından iki temel boyutuyla köklü biçimde ayrışıyor.

Bunlardan birincisi, siyasi şartların olmamasıyla ilgili. Pekin, güvenlik alanındaki katılımını ya da ekonomik yatırımlarını ne yönetim gereklilikleri ne demokratik reform ne de insan hakları sicilleriyle ilişkilendiriyor. Bu durum, Batı yaklaşımını iç işlerine müdahale olarak değerlendiren Cuba hükümetinin Çin ile iş birliğine daha sıcak bakmasını sağlıyor. İkinci boyut ise sunduğu tekliflerinin bütünleşik paket niteliğiyle ilgili. Çin, petrol yatırımı, altyapı inşası ve güvenlik desteğini bir arada sunan tutarlı bir paket oluşturuyor. Bu durumsa varlığını çok boyutlu ve ikame edilmesi güç kılıyor.

Ne var ki, Afrikalı araştırmacıların nesnel biçimde kaydettiği üzere bu yaklaşım sorunsuz değil. Çin'in ekonomik çıkarları korumaya odaklanması zaman zaman barış gücü olarak tarafsızlığını zedeleyebiliyor. Siyasi şartların olmaması ise reform için baskı yapmak yerine farklı yönetim biçimlerinin ömrünü uzatmaya katkıda bulunabiliyor. Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü'nün 2024 tarihli raporu, BM rolü ile ekonomik çıkarlar arasındaki dengenin Afrika'da Çin modelinin önündeki en belirgin sınavlardan biri olmayı sürdürdüğüne işaret ediyor.

Afrika değerlendirmesi: Batı tartışmalarında eksik kalan ses

Çin'in Afrika'daki rolüne ilişkin tartışmalara çoğunlukla Afrikalı seslerin yer almadığı Batılı bakış açıları egemen oluyor; bu yokluğun etkileri bazı Batılı düşünce kuruluşlarının vardığı sonuçlarda belirgin biçimde hissediliyor. Öte yandan Afrika kıtasında demokrasi, yönetişim, ekonomi ve yaşam kalitesi üzerine halkın tutumlarını ölçen bağımsız ve tarafsız bir kamuoyu araştırma ağı Afrobarometer tarafından yapılan anketler de dahil olmak üzere Afrika’da yapılan çeşitli kamuoyu araştırmaları, Çin'in yerel şirketlerle yaşanan deneyimlere göre farklılık gösterse de pek çok ülkede Çin'in rolüne yüksek düzeyde takdir beslendiğini ortaya koyuyor.

Güney Sudan özelinde ise hükümet yetkilileri ve sivil liderler, BM misyonundaki Çin varlığına duydukları takdiri dile getiriyor. Siyasi dayatmalar olmaksızın etkilenen topluluklara sunulan somut hizmetleri gerekçe olarak gösteriyorlar. Afrika Yedek Kuvveti'nin yapısını geliştirme sürecinde Afrika Birliği (AfB) de Çin'in barış gücü içindeki deneyimini Afrika’nın kolektif güvenlik sistemine entegre edilmeye değer bir birikim olarak ele alıyor. Güney Sudan'daki gelişmelerden en doğrudan etkilenen komşu ülkeler ise Kenya, Uganda ve çevresindekiler oluyor. Bu ülkeler Pekin'le ideolojik rekabet çerçevelerinden uzak, yüksek seviyede pragmatizm içinde ilişkilerini sürdürüyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.