Gizli Suriye belgeleri: ABD’nin İsrail’le normalleşmeden İran’la ‘ayrılığa’ kadar değişen öncelikleri

Al Majalla, ABD’nin bir barış anlaşması imzalamaya yönelik son iki girişiminin taslaklarını, Şam’daki değişikliklerin boyutunu ve Tel Aviv ile Washington arasındaki öncelik farklılıklarını yayınlıyor.

Majalla
Majalla
TT

Gizli Suriye belgeleri: ABD’nin İsrail’le normalleşmeden İran’la ‘ayrılığa’ kadar değişen öncelikleri

Majalla
Majalla

İbrahim Hamidi

2000 yılında merhum Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esed’e ve 2011 yılında Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’e sunulan son iki anlaşmanın taslaklarına göre ABD Başkanı Bill Clinton’ın önceliği, 23 yıl önce Cenevre’de buluştuklarında Esed’i, Tel Aviv’le ‘gerçek anlamda bir normalleşme’ için ikna etmekti. Al Majalla’nın ulaştığı metne göre 2011 yılında bu ‘Amerikan rüyası’ Şam’ın, 2005 yılında Suriye güçlerinin çekilmesinden önce Lübnan’daki Hizbullah ve Tahran’la ‘ittifakından’ vazgeçmesine evrildi.

1991 yılında Madrid Konferansı’ndaki barış sürecinin başlamasından sonra ABD ve Avrupa’da Suriye ile İsrail arasında siyasi, güvenlik ve askerî alanda gizliden ve açıktan pek çok müzakere turu gerçekleşti. 1993 yılında İsrail Başbakanı İzak Rabin’in ilişkilerin normalleşmesi ve güvenlik düzenlemeleri karşılığında Golan’dan tamamen geri çekilme sözü vermesi ise bir dönüm noktası oldu.   

İsrail Başbakanı’nın, ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher tarafından Esed’e iletilen bu taahhüdü, ‘Rabin’in Teminatı’ olarak biliniyordu. 1993’teki Filistin Oslo Anlaşması ve 1994’teki Ürdün Vadi Arabe Anlaşması sebebiyle yaşanan donukluktan sonra, Tel Aviv’deki hükümet değişikliğiyle birlikte Suriye yolunda başka ABD girişimleri de görüldü.

“Şara ve Barak barışın sağlanması yönündeki ‘derin arzuyu’ ortaya koydu. Suriye tarafı, İsrail’in 1993 yılında Christopher aracılığıyla Esed’e iletilen ve 4 Haziran sınırlarının arkasına çekilme taahhüdünü içeren ‘Rabin’in Teminatı’na uyma yükümlülüğüne odaklandı”

Müzakereler, barış anlaşmasının ‘masanın dört ayağı’ olarak bilinen şu unsurlarına göre ilerliyordu: İsrail’in 1967’de işgal edilen Golan’dan çekilmesi, iki taraf arasında güvenlik düzenlemeleri, ikili ilişkilerin normalleşmesi ve barış anlaşmasına özel unsurlar arasında zaman çizelgesi. Bu atılımlardan biri olarak Suriye Genel Kurmay Başkanı Hikmet eş-Şihabi, 1994 yılının sonunda mevkidaşı Ehud Barak ve 1995 yılının ortalarında Amnon Şahak ile iki ülke arasında, eşit ve denk olacak güvenlik düzenlemelerine dair bir ilkeler belgesi temin etti. Bu belge, Rabin’e baskı yapmak üzere Ehud Barak tarafından sızdırıldı.

Müzakereler, 1996-1999 yıllarında Binyamin Netanyahu döneminde de devam etti. Bununla birlikte İşçi Partisi’nin seçimleri kazanıp iktidarı Ehud Barak’ın devralmasından sonra Başkan Clinton, Suriye’de bir barış anlaşması gerçekleştirmeye yönelik çabalarını yeniden yoğunlaştırdı. Bu esnada Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed’in sağlık durumu kötüleşmiş ve ardından iktidara Beşşar Esed’in gelmesi için hazırlıklar hızlandırılmıştı.

Rabin’in Teminatı

15 Aralık 1999’da Clinton, Barak ile Suriye Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara arasındaki görüşmelere ev sahipliği yaptı. Suriye ile İsrail arasındaki en üst düzey siyasi görüşmede ikili, Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın da katılımıyla yüz yüze görüştü. İki ülkenin genelkurmay başkanları da 1994’ün sonları ile 1995’in ortalarında gizli ve açık olarak bir araya gelmişti.

Şara ve Barack barışın sağlanması yönündeki ‘derin arzuyu’ ifade etti. Suriye tarafı, İsrail’in 1993 yılında Christopher aracılığıyla Esed’e iletilen ve 4 Haziran sınırlarının arkasına çekilme taahhüdünü içeren ‘Rabin’in Teminatı’na uyma yükümlülüğüne odaklandı. Şara ayrıca, üzerinde anlaşmaya varılan ‘güvenlik belgesine’ de bağlılık talep etti. Suriye de barışın gerekliliklerini yerine getirmeye ve İsrail’le normal ilişkiler kurmaya hazırdı. Buna karşılık Barak, güvenlik meselelerine ve İsrail’in endişelerine odaklandı. Ayrıca geri çekilme meselesini, barışçıl ilişkiler ve bunların derinliği meselesine bağladı. Taraflar, zaman çizelgesi konusunda görüş ayrılığına düştü. Şöyle ki; Şara kısa sürede sonuca bağlanmasını isterken Barak, uygulama için iki yıllık bir süre tercih etti. Bununla birlikte tartışma, gerginlikten uzak bir havada yürütüldü ve iki isim de ‘ABD’nin himayesinde Washington’da yürütülen mevcut müzakerelerin gidişatından oldukça memnun olduklarını’ dile getirdi. Bu, müzakerelerin 3 Ocak’ta Batı Virginia eyaletindeki Shepherdstown’da yeniden başlatılması konusunda cesaret verdi.

ABD’nin iş planı

Clinton, 3 Ocak’ta görüşmeleri başlattı. Zorluklar ve müzakerelerin sekteye uğrama ihtimali karşısında ABD tarafı, anlaşmazlık yaşanan ana meseleler üzerinde çalışma grupları oluşturma önerisinde bulundu. Şart ise şuydu: Gruplar eş zamanlı olarak toplanacak ve bir komitede anlaşmaya varılması, tüm komitelerdeki bütün meselelerde anlaşmaya varılmasıyla bağlantılı olacak. Oluşturulan komiteler ise şunlardı:

- 4 Haziran 1967 Sınırlarını Çizme Komitesi

- Eşit Güvenlik Düzenlemeleri Komitesi

- Barışçıl İlişkiler Komitesi

- Su Komitesi.

Majalla
Majalla

Komitelerin toplantıları için belirlenen tarihte, sınırların çizilmesine ilişkin komitede İsrail heyeti üyeleri başarısız oldu ve bu bir krize yol açtı. Ardından görüşmeler yeniden başlatıldı, ancak konuya ciddi bir giriş yapılamadı. Bu tıkanıklık karşısında ABD heyeti, iki tarafın tutumlarını özetleyen bir belge sundu. Belgenin metni şöyleydi:

“İsrail Devleti Hükümeti ve Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti

Güvenlik Konseyi’nin 242 ve 338 sayılı kararları temelinde, 31 Ekim 1991’de Madrid’de tarafların BM Sözleşmesi hedefleri ile ilkelerine inandıklarını teyit etmeleriyle başlayan barış süreci çerçevesinde ve yan yana birbirleriyle, aynı şekilde güvenilir ve kabul edilmiş sınırlar çerçevesinde diğer ülkelerle de barış içinde yaşama hakları ve sorumluluklarını kabul ederek Ortadoğu’da adil, kalıcı ve kapsamlı bir barış hedeflendi. Karşılıklı saygının tesis edilmesi ve dengeli, dostane ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi arzusundan hareketle iki ülke (İsrail ve Suriye), bu anlaşma uyarınca aralarında kalıcı bir barış tesis etmeye karar verdi ve böylece aşağıdaki hususlarda anlaşmaya vardık:

Birinci madde: Tanınmış sınırlar kapsamında barış ve güvenliğin tesisi

- İsrail ile Suriye arasındaki savaş durumu böylece sona erecek ve aralarında barış sağlanacak. Taraflar, aşağıda açıklanacak üçüncü maddede belirtilen zorluklar gereği normal barış ilişkileri kuracak.

- İsrail ile Suriye arasındaki daimî, güvenli ve tanınmış uluslararası sınırlar, aşağıda açıklanacak ikinci maddede belirtilmiş sınırlardır. (4 Haziran 1967 sınırlarına odaklanan) Suriye ile İsrail arasında üzerinde anlaşmaya varılan sınır noktası, taraflar için güvenlik endişelerinin ve hayati önem taşıyan diğer hususların yanı sıra tarafların hukuki değerlendirmeleri de dikkate alınarak belirlendi. İsrail Devleti, bu anlaşmanın eki uyarınca, tüm askerî güçlerini ve sivillerini çekerek bu sınırların arkasına konuşlandıracak. Bu noktadan itibaren her bir taraf, bu anlaşmada kararlaştırılanlar da dahil olmak üzere uluslararası sınırların kendine ait kısmında tam egemenlik sahibi olacak.

- İki tarafın da güvenliğini artırmak ve desteklemek için üzerinde anlaşmaya varılan güvenlik belgeleri ve prosedürleri, aşağıda verilecek dördüncü maddeye göre uygulanacak.

- Takvim (Zamanında ve koordineli bir uygulama için üzerinde anlaşmaya varılan bir zaman çizelgesi oluşturulacak), bu madde ve anlaşmanın diğer maddeleri için eşzamanlıdır.

İkinci madde: Uluslararası sınırlar

- İsrail ile Suriye arasındaki uluslararası sınırlar, haritalarda ve ayrıntılı alan koordinatlarında belirtilene uygun olacak. Bu sınırlar, İsrail ile Suriye arasında kalıcı, güvenli ve tanınmış uluslararası sınırlardır ve aralarında daha önce çizilen herhangi bir sınırın ya da ateşkes hattının yerini alacaktır.  

- Taraflar bu sınırlara ve her iki tarafın kara bölgelerinin, bölgesel sularının ve hava sahasının bütünlüğüne saygı gösterir.

- Görevi ve çalışmaları ekte belirtilen bir ortak sınır komitesi oluşturulacaktır.

Üçüncü madde: Normal barış ilişkileri

- Taraflar, kendi aralarında BM Sözleşmesi’nin şartlarını ve barış döneminde ülkeler arasındaki ilişkilere ilişkin uluslararası hukuk ilkelerini, özellikle de şunları uygulayacaklardır:

Taraflardan her biri, diğer tarafın egemenliğini, coğrafi bütünlüğünü, siyasi bağımsızlığını, güvenli ve tanınmış sınırlarda barış içinde yaşama hakkına saygı duyar ve tanır.

Taraflar, iyi komşuluk ilişkileri kuracak ve geliştirecek, birbirlerine karşı doğrudan veya dolaylı olarak güç tehdidinde bulunmaktan veya güç kullanmaktan kaçınacak, bölgelerinde barış, istikrar ve gelişme konusunda iş birliği yapacak ve ortaya çıkan her türlü anlaşmazlığı barışçıl yollarla çözecektir.

- Taraflar, karşılıklı yerleşik büyükelçi bulundurma da dahil olmak üzere aralarında tam anlamıyla diplomatik ve konsolosluk ilişkileri kuracaklardır.

Her iki taraf, karşılıklı saygıya dayalı dürüst ve iyi komşuluk ilişkilerinin doğasında olan karşılıklı yarar ve avantajları kabul eder ve bu amaçla:

İki ülke arasında insanlara, mallara ve hizmetlere serbest ve kapsamlı hareket izni verme de dahil olmak üzere karşılıklı yarar sağlayan ticari ve ticari ve ekonomik ilişkileri geliştirecek ve teşvik edeceklerdir.

Normal ekonomik ilişkilerin kurulması önündeki tüm engelleri kaldıracak, karşı tarafa yönelik her türlü ekonomik boykotu durduracak, adaletsiz mevzuatı iptal edecek ve iki taraftan birine karşı üçüncü bir tarafça uygulanan ekonomik herhangi bir boykota son vermek için iş birliği yaparlar.

İki ülke arasında uluslararası taşımacılık alanında ikili ilişkilerin kurulmasını teşvik edecek, bir taraftan diğerine taşınan deniz taşıtları ve sevkiyatlar için limanlara normal erişimi sağlayan demiryolu ağlarının genişletilip geliştirilmesi konusunda iş birliği yapacak ve sivil havacılık alanında normal ilişkilerin kurulmasına başlarlar.

Geçerli uluslararası norm ve kurallara uygun olarak, adaletsiz olmayan bir temelde iki taraf arasında posta, telefon, teleks, bilgi faksı, telli ve kablolu iletişim, televizyon hizmetleri, radyo ve uydu yoluyla normal iletişimler kurarlar.

İki ülke arasında karşılıklı ve de başka ülkelerden turizmi kolaylaştırmak ve teşvik etmek için turizm alanında iş birliği kurmaya çalışacaklar.

“İsrail ile Suriye arasındaki uluslararası ilişkiler, haritalarda ve ayrıntılı alan koordinatlarında belirtildiği gibi olacak. Bu sınırlar, İsrail ile Suriye arasında daimî, güvenli ve tanınmış uluslararası sınırlardır ve aralarında daha önceki herhangi bir sınırın ya da ateşkes hattının yerine geçecektir”

Bu ilişkilerin kurulması ve geliştirilmesi için üzerinde anlaşmaya varılan prosedürleri İsrail ile Suriye belirler. Bu prosedürlere, ilgili anlaşmaların gerçekleştirilmesine yönelik zaman çizelgesi ve 1’inci madde uyarınca İsrail askerî güçlerinin tahliye edeceği bölgelerdeki İsrailli nüfusa ve İsrail yerleşimlerine ilişkin düzenlemeler de dahildir.

Taraflardan her biri, diğer tarafın vatandaşlarının kendi yargı ve mahkemelerinde yeterli yasal süreçten yararlanabilmelerini sağlamayı taahhüt eder.

-  Normal barış ilişkilerinin ek tartışma gerektiren unsurları şunlardır: kültürel ilişkiler, çevre işleri, elektrik bağlantısı, enerji sorunları, sağlık ve tarım.

- Göz önünde bulundurulabilecek diğer bazı alanlar şunlardır: suçla mücadele, uyuşturucu, kışkırtmaya karşı iş birliği, insan hakları, tarihi ve dini yerler, anıtlar, adli iş birliği ve kayıp kişilerin aranmasında iş birliği.

Dördüncü madde: Güvenlik

A) Güvenlik düzenlemeleri

Kalıcı barışın ve istikrarın önemli bir temeli olarak güvenliğin her iki taraf için de önemli olduğunu kabul eden iki taraf, bu anlaşma uygulanırken karşılıklı güven temelleri inşa etmek ve ikisi için de kaçınılmaz güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için aşağıdaki tüm güvenlik düzenlemelerini yapacaklar. En önemli düzenlemeler şunlardır:

- Kuvvetlerin boyutunu ve yeteneklerini belirleme alanları arasında hazırlık, işletme ve silahlanma yeteneğinin, silah organizasyonlarının ve askerî yapının belirlenmesi yer alacaktır.

-  Kuvvetlerin ve yeteneklerinin belirlendiği bölgelerde silahsızlandırılmış bir bölge oluşturulacak ve silahsızlanma sınırın her iki tarafında eşit olacaktır. Bu bölge, İsrail güçlerinin çekileceği bölgelerle 31 Mayıs 1974’te İsrail ve Suriye orduları arasındaki ateşkes anlaşmaları (Bu anlaşmaya ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 1973 yılındaki savaştan sonra vardı) çerçevesinde belirlenen mevcut temas bölgesini de içerecektir. Ekte açıklandığı gibi silahsız bölgede taraflardan herhangi biri hiçbir askerî güç, mühimmat, silah sistemi, askerî yetenek veya askerî yapı konuşlandıramaz ve bölgede yalnızca sınırlı sayıda sivil polisin varlığına izin verilir. Taraflar, silahsızlanmış bölgenin hava sahasında, özel bir düzenleme olmaksızın uçak uçurmamak üzere anlaşmaya vardı.

Majalla
Majalla

- Hermon Dağı’na (Cebelü’ş-Şeyh) erken uyarı istasyonu da dahil olmak üzere aktif bir askerî varlıkla erken uyarı sistemi yerleştirilecek ve uyarı istasyonu, yalnızca onların gözetimi ve sorumlulukları altında ABD ile Fransa tarafından işletilecektir. Bu istasyon, ekte açıklananlara uygun olarak daimî ve verimli bir şekilde işletilecektir.

- Uluslararası bir varlık aracılığıyla bölgede her iki tarafça bir video takip ve kontrol sistemi kurulacak ve çok uluslu ekipler ve otomatik araçlar içerecektir. Bu sistemin görevi, güvenlik düzenlemelerinin uygulanmasını takip ve kontrol etmek olacaktır. Bu güvenlik düzenlemelerinin veya başka herhangi bir güvenlik düzenlemesinin boyutlarına, konumlarına ve niteliklerine ilişkin ayrıntılar ekte belirtildiği gibi olacaktır.

“Ekte belirtildiği gibi taraflardan biri, silahsızlanmış bölgede herhangi bir askerî güç, mühimmat, silah sistemi, askerî yetenek veya askerî yapı konuşlandıramaz ve bölgede yalnızca sınırlı sayıda sivil polis varlığına izin verilir. Taraflar, silahsızlanmış bölgenin hava sahasında, özel düzenlemeler olmaksızın uçak uçurmama konusunda anlaşmaya varmıştır.”

B) Diğer güvenlik araçları

Taraflar ister iki taraf arasında ister taraflardan birine ait bölgede olsun, saldırgan eylemlerin tam olarak durduğundan emin olmak için ek adımlar olarak aşağıdakileri taahhüt edecektir:

- Her bir taraf, askerî mahiyette düşmanca bir ittifak çerçevesinde üçüncü bir tarafla iş birliği yapmama sözü verecektir. Taraflardan birine bağlı bölgenin, kim olursa olsun üçüncü bir ordunun güçleri tarafından ve mühimmat ve teçhizat da dahil olmak üzere ikinci tarafın güvenliğini olumsuz etkileyecek şekilde kullanılmayacağı teminatı verilmelidir.

- Her iki taraf ne olursa olsun ikinci tarafa ya da bu tarafın vatandaşlarına ve mal varlığına karşı herhangi şiddet eylemi veya şiddet tehdidi organize etmek, kışkırtmak, alevlendirmek, yardım etmek veya katılmaktan uzak durmakla ve kendi topraklarından ya da onun egemenliğine tâbi topraklardan bu tür faaliyetlerin yürütülmeyeceğinden ve bu topraklarda yaşayan insanlar tarafından desteklenmeyeceğinden emin olunması için yeterli önlemleri almakla yükümlüdür. Bu yüzden her bir taraf, kim olursa olsun herhangi bir örgüt veya grubun kendi topraklarına girmesini, varlık göstermesini, herhangi bir faaliyet yürütmesini ve şiddete başvurarak ya da şiddete başvurulmasını teşvik ederek ikinci tarafın güvenliğini tehdit edecek bir yapı kurmasını önlemek için gerekli ve etkili tüm önlemleri almalıdır.

- Taraflar, her türlü uluslararası terörün milletlerin güvenliği için bir tehdit teşkil ettiğini kabul eder ve dolayısıyla bu sorunla yüzleşmek için ortak uluslararası araçların güçlendirilmesinde ortak çıkarlara sahiptir.

C) Bu anlaşmada belirtilen güvenlik düzenlemelerinin uygulanmasını kolaylaştırmak için taraflar, ekte de açıklandığı gibi aralarında doğrudan bir irtibat ve koordinasyon sistemi oluşturacaktır. Bu sistemin görevleri şöyle olacaktır: Güvenlik işleri ve uluslararası sınırlarda sürtüşmeleri en aza indirme konusunda gerektiğinde doğrudan iletişim, uygulama sürecinde doğabilecek sorunların takibi, hataların veya yanlış yorumların ortaya çıkmasını önlemede iş birliği; takip, kontrol ve video sistemiyle doğrudan ve sürekli iletişim kurmak yer almaktadır.

Beşinci madde: Sular

İki taraf, aralarında su üzerine yaşanan mevcut tüm anlaşmazlıkları tam anlamıyla çözüme kavuşturmanın uygun uluslararası ilkeler temelinde, istikrarlı ve kalıcı barışın sağlanması için temel bir kaide oluşturduğunu kabul etmektedir. Taraflar, İsrail’in 1’inci madde uyarınca ve ekte de belirtildiği üzere teslim alınacak ya da İsrail güçlerinin çekileceği bölgelerdeki su depolarından ve yeraltı sularından belli miktarda su kullanmaya devam etmesini temin edecek düzenlemeler yapma konusunda anlaştı. Bu düzenlemelerin biyolojik veya kimyasal kirliliği ya da Taberiye Gölü ile Ürdün Nehri’nin ve ikisinin kaynaklarının kurumasını önleyecek tüm yolları içermesi gerekiyor.

- Bu maddenin ve ekin uygulanması gerektiği için taraflar, ekte belirtildiği şekilde ortak bir su komitesi, kontrol ve uygulama sistemi ve ortak bir idari kurul oluşturacaktır.

- Taraflar, ekte belirtildiği gibi suya ilişkin konularda iş birliği yapmak üzere anlaşmıştır. Bu iş birliği, kaynağı Suriye’de olan sulara ilişkin başka anlaşmalar çerçevesinde İsrail’e tahsis edilen suların miktarının ve kalitesinin garanti edilmesini de içermektedir.

Altıncı madde: Haklar ve sorumluluklar

- Bu anlaşma, her iki tarafın BM Sözleşmesi çerçevesindeki haklarını ve sorumluluklarını değiştirmez ve hiçbir durumda değiştirileceği şeklinde yorumlanamaz.

- Her iki taraf da herhangi bir üçüncü tarafın faaliyetinin varlığıyla bir ilgisi olmaksızın ve anlaşma kapsamında yer almayan herhangi bir taraftan bağımsız olarak, bu anlaşmaya göre yükümlülüklerini tam ve doğru bir şekilde yerine getirmeyi taahhüt edecektir.

- Taraflar, ikili ilişkileri çerçevesinde imzaladıkları çok taraflı anlaşmaların hükümlerini uygulamak için gerekli tüm tedbirleri alma sözü verecektir. BM Genel Sekreteri ve bu türden anlaşmaların sekreterlerine uygun bildirimde bulunmak da buna dahildir. Taraflar ayrıca taraflardan birinin, ikisinin de mensup oldukları uluslararası kuruluşlara bu kuruluşların yönetim kurallarına uygun olarak katılma hakkını etkileyecek faaliyetlerden kaçınacaktır.  

- Taraflar, bu anlaşmaya aykırı sözleşmelere imza atmamayı taahhüt edecektir.

- BM Sözleşmesi’nin 103’üncü maddesine göre tarafların bu anlaşmadaki yükümlülükleri ile başka yükümlülükleri arasında bir çatışma çıkması halinde bu anlaşmada açıklanan yükümlülükler ağır basacaktır.

Yedinci madde: Mevzuat

Taraflar, anlaşmanın uygulanması gerektiği için ihtiyaç duyulan her türlü mevzuatı uygulamayı ve anlaşmayla örtüşmeyen herhangi bir mevzuatı yürürlükten kaldırmayı taahhüt edecektir.

Sekizinci madde: Anlaşmazlıkların halledilmesi

Taraflar arasında mevcut anlaşmanın yorumlanması ya da uygulanmasına dair anlaşmazlıklar, müzakere yoluyla giderilecektir.

Dokuzuncu madde: Son maddeler

- Bu anlaşma, her iki tarafın izlediği yasal prosedürlere uygun olarak taraflarca onaylanacak, taahhüt evrakının karşılıklı tesliminden sonra yürürlüğe girecek ve iki taraf arasında daha önce yapılan ikili herhangi bir anlaşmanın yerini alacaktır.

- Bu anlaşmaya yapılan ekler anlaşmanın ayrılmaz bir parçasıdır.

- Anlaşma, usule uygun olarak tescil edilmesi için BM Genel Sekreteri’ne teslim edilecektir.

ABD tarafının kendi evrakını sunmasının ardından Şara, Suriye’nin mülahazalarını ve Barak da İsrail’in değişikliklerini sundu.

“Anlaşmanın sızdırılması İsrail’de ve Suriye’de büyük bir gürültü kopardı ve bu, kararlaştırıldığı gibi müzakerelerin yeniden başlamasının ertelenmesine, özellikle de Şam’ın, Barak’ın Golan’dan 4 Haziran hattına çekilme taahhüdünden ‘vazgeçtiğini’ düşünmesine sebep oldu.”

Faruk eş-Şara’nın Şam’a dönüşü ve erteleme

Anlaşmanın o zaman sızdırılması İsrail’de ve Suriye’de büyük bir gürültü kopardı ve bu, yeniden başlaması planlanan müzakerelerin ertelenmesine, özellikle de Şam’ın, Barak’ın Golan’dan 4 Haziran hattına çekilme taahhüdünden ‘vazgeçtiğini’ düşünmesine sebep oldu.

19 Ocak’ta Şam’da İsraillilerle müzakerelerin sonuçlarını tartışmak için bir liderler toplantısı düzenlendi. Al Majalla’nın eriştiği, Suriye’ye ait resmî bir belgeye göre toplantıda Şara şöyle konuştu:

- Clinton ve Dışişleri Bakanı iyiler, yanımızdalar ve bizim tutumumuzu destekliyorlar. Başkan Clinton, Cumhurbaşkanı Esed’e iletmem için bir mesaj gönderdi.

- Barak, barış istiyor ve bana, durumunu düzeltmesi için ona üç ay süre vermemizi söyledi. Barak’ın söylediğine göre Cumhurbaşkanı Esed, İslam’ın doğuşundan bu yana Biladü’ş-Şam’ın* tanıdığı en önemli lider.  

Ardından görüşmelerin gidişatını şu şekilde aktardı:

İsraillilerle öncelikler konusunda anlaşmazlık yaşandı. Suriye, 4 Haziran çizgisinin arkasına çekilmeyi ele almak istiyor, İsrail ise güvenlik, su ve barışçıl ilişkiler meselelerini tartışmak istiyor.

ABD’nin müdahalesinden sonra dört çalışma grubu oluşturulması üzerinde anlaşıldı, ancak komiteler herhangi bir anlaşmaya varamadı.

Clinton, Cumhurbaşkanı Esed’e, ABD’nin 4 Haziran çizgisinin ötesine çekilme konusundaki kararlılığına dair mesajını teyit etti.

“Taraflar, ekte de belirtildiği gibi sulara ilişkin meselelerde ikili iş birliği üzerinde anlaştı. Bu iş birliği, kaynağı Suriye’de olan sulara ilişkin diğer anlaşmalar çerçevesinde İsrail’e tahsis edilen suların miktarının ve kalitesinin garanti edilmesini de içeriyor.”

Clinton, Suriye tarafından su sorununun çözülmesini talep etti. O zaman 4 Haziran meselesi de çözülecekti, zira İsrail’i endişelendiren şey su meselesidir. Ayrıca ABD’nin Suriye için Türkiye’den su satın almaya hazır olduğunu da belirtti. Bakan Şara Türklerin bunu kabul etmeyeceğini söyleyince, Clinton şöyle karşılık verdi: “Suyun ederi neyse onlara ödeyeceğiz. O zaman kimse itiraz etmeyecektir.” Suriyeli Bakan ise şu yanıtı verdi: “Şu an size bir cevap veremem.”

Güvenlik konusunda da Suriye tarafı, daha önce 1995 yılında üzerinde anlaşmaya varılan ve sınırın her iki tarafında güvenliğin denk ve eşit olmasını ifade eden belgede ısrarcı oldu ve Şam’ı etkileyecek herhangi bir güvenlik tedbiri reddedildi.

Bakan Albright, ekonomik süreçler konusunu gündeme getirince aldığı cevap, bir baskı unsuru oluşturmaması için bu konunun tartışılmaması oldu.

Son şans

Çalışma grupları toplantılarının ertelendiği duyurulduktan sonra müzakereler durduruldu. 7 Mart 2000’de Başkan Clinton Cumhurbaşkanı Esed’i arayarak, Cenevre’de bir görüşme teklif etti. Zira Esed’e bizzat iletmek istediği ‘önemli şeyler’ vardı. Hafız Esed bu teklifi kabul etti ve toplantı 26 Mart’ta gerçekleştirildi. ABD’li bir yetkiliye göre Esed’in hasta olduğu anlaşılıyordu. Hatta ABD’li koordinatör Dennis Ross, sağlık durumunun zayıf olduğundan emin olmak için Esed’in omuzlarına dokunarak bunu anlamaya çalıştı.

Suriye’ye ait başka bir belgeye göre “Clinton, barış sürecinden ve Esed’in Madrid Konferansı’nda bu sürecin başlatılmasındaki rolünden bahsetti. Ayrıca Suriye ile İsrail arasında barışın gerçekleşmesi halinde, bölgede güvenlik ve istikrar adına elde edilecek büyük kazanımlardan bahsedildi. Sonra Esed’e haritalar sundu.” Suriye tarafının ifadesine göre bu haritalar, 200 metre genişliğinde bir göl şeridini kapsıyordu.

Suriye’ye ait belgede şu ifade yer alıyor:

“Esed, haritalara baktı ve Taberiye kıyısındaki el-Butayha bölgesinde 4 Haziran hattını aşan bir sınır çizgisi gördü. Aynı şekilde Baniyas bölgesindeki hatta da bir sapma fark etti. Başkan Clinton’a dönerek şöyle dedi: ‘Bu ne? Bu ABD’nin değil, İsrail’in haritası. Bana iletmek istediğiniz şey buysa söyleyeceğim ve üzerinde tartışacağım bir şey yok demektir.’

Clinton şu yanıtı verdi: ‘Dışişleri Bakanınız bu haritayı onayladı.’ Bakan Şara, hiçbir şey söylemeden ayakta duruyordu.

Esed tekrarladı: ‘Söyleyecek veya tartışacak bir şeyim yok. Bu harita İsrail’e ait ve ben tek bir toprak parçasından vazgeçmeyi kabul etmeyeceğim.’

“Cumhurbaşkanı Beşşar iktidara geldikten sonra İsrail’le bir barış için girişimlerde bulunuldu. Bu girişimlerin en öne çıkanı Lübnan Başbakanı Refik el-Hariri suikastından sonraki yalnızlık döneminde ortaya kondu. Türkiye, 2007-2008 yılları arasında bu girişime aracılık etti ve Esed ile İsrail Başbakanı Ehud Olmert arasında doğrudan bir görüşme ayarlamayı önerdi. Önerinin reddedilmesinden sonra Olmert, Gazze’ye yönelik saldırı başlattı”

Clinton çıktıktan sonra Şara, Esed’in yanına gelerek şöyle dedi: ‘Sayın Cumhurbaşkanım, küçük bir devletin başkanının yalan söylediğini biliyordum da büyük bir devletin başkanının yalan söylemesini beklemezdim.’ Cumhurbaşkanı başını salladı ve cevap vermedi.” Suriye Cumhurbaşkanı Vekili Abdülhalim Haddam’ın resmî bir belgede ek olarak belirttiğine göre “ABD’liler Cumhurbaşkanı Esed’in sağlık durumunu izliyor ve istenen tavizleri vermeye hazır hale geleceğine inanıyorlardı. Ama ülkenin menfaati her şeyden önemliydi ve Cumhurbaşkanı aşırıya kaçmadan, taviz vermeden ve aşırılıkla tavize yol açmadan vefat etti.”

İsrail, Mayıs 2000’de Lübnan’ın güneyinden çekildi ve Esed, 10 Haziran 2000’de vefat etti. Onun ardından iktidarı oğlu devraldı.

Beşşar Esed ve İran…

Cumhurbaşkanı Beşşar iktidara geldikten sonra İsrail’le bir barış için girişimlerde bulunuldu. Bu girişimlerin en öne çıkanı Lübnan Başbakanı Refik el-Hariri suikastından sonraki yalnızlık döneminde ortaya kondu. Türkiye, 2007-2008 yılları arasında bu girişime aracılık etti ve Esed ile eski İsrail Başbakanı Ehud Olmert arasında doğrudan bir görüşme ayarlamayı önerdi. Önerinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra Olmert, Gazze’ye yönelik saldırı başlattı.

Şam, yalnızlıktan kurtulduktan sonra Barack Obama yönetimi çözümle tekrar ilgilenmeye başladı ve Senatör George Mitchell elçi ve Fred Hoff da onun yardımcısı olarak atandı. Nisan 2009 ila Mart 2011’in ortalarında, 4 Haziran hattını çizen kişi olarak tanınan ABD’li diplomat ve elçi sürece odaklanıyordu. Deneyimlerini de Washington’daki Amerikan Barış Enstitüsü tarafından yayımlanan, Yükseklere Varmak: Suriye-İsrail Barışı İçin Gizli Bir Girişimin Hikâyesi (A Path to Peace: A Brief History of Israeli-Palestinian Negotiations) adlı kitabında aktardı.

Mitchell ile Hoff’un Şam ve Tel Aviv’e yaptığı keşif turlarından sonra ABD’nin çabası 2010’da yoğunlaştı. Mitchell ve Hoff,  Esed’i, Rabin’in Teminatı’nın uygulanması için ‘bölgesel yanların’ yani Suriye’nin İran ve Hizbullah’la ilişkisinin açıkça konuşulmasını içeren yeni bir yaklaşıma ikna etmek için eylül ayında Şam’a gitti.  

Bunun öncesinde 22 Mayıs 2010’da ABD Senatosu’ndaki Dış İlişkiler Komitesi Başkanı John Kerry, ‘İsrail’in 4 Haziran hattına tamamen çekilmesi karşılığında, Esed’in İsrail’in tüm taleplerini karşılayan bir barış anlaşmasına açık olduğunu’ öğrenmişti.

Washington, Scud füzelerinin Hizbullah’a ulaşmasından endişeleniyor ve Suriye-İran bağlantısını koparmak için çalışıyordu. Bununla birlikte Kerry’nin Esed’in imzalaması için hazırlanmış bir mektup taslağını yanında taşıması dikkat çekiciydi. Bu taslağı Hoff, İsraillilerle yapılan görüşmelerin ardından hazırlamıştı ve Başkan Obama’ya iletilecekti. Mektubun metni şöyle:

- Suriye ile İsrail arasında Suriye’nin Haziran 1967’de kaybettiği toprakları tamamen geri almasını yansıtan sınırlar da dahil olmak üzere yapılan barış anlaşması; Suriye’nin, İsrail’in güvenliğini hem devletler hem de devlet dışı unsurlar tarafından tehdit eden iş birliğine, eylemlere ve politikalara verdiği tüm desteği bitirecektir.

- Bu barış anlaşması, İsrail ile Suriye arasındaki çatışmayı sona erdirecek ve anlaşmanın imzalanmasından önceki hadiselerden kaynaklanan tüm sorunların çözümünü de içerecektir.

Majalla
Majalla

- Bunun sonucunda büyükelçiliklerin açılması da dahil olmak üzere diplomatik ilişkiler normalleşecektir.

- Suriye’nin devletler ve devlet dışı unsurlarla ilişkileri, her iki tarafın da içine sinecek şekilde belirlenen anlaşma yükümlülükleri ve İsrail’e karşı yükümlülükleriyle tamamen tutarlı olacaktır.

- İsrail’le bir barış anlaşmasına varılması halinde Suriye, Arap Barış Girişimi doğrultusunda, İsrail ile Filistinliler ve İsrail ile Lübnan arasında barış anlaşmalarının temin edilmesi ve bunun sonucunda İsrail ile tüm Arap Birliği ülkeleri arasındaki ilişkilerin normalleşmesi de dahil olmak üzere kapsamlı bir Arap-İsrail barışının gerçekleşmesi için tam desteğini ve iş birliğini sunacaktır.  

Bu, Rabin’in Teminatı’na alternatif bir ABD Teminatı gibiydi. Suriye tarafı Obama’dan, İsrail’in Suriye’ye ait Golan’dan 4 Haziran hattına çekilmesi sözünü de içeren yazılı bir taahhüt almaya çalıştı. Bunun üzerine Kerry,  Esed’e şöyle dedi: “ABD’nin tutumunun, Golan’ın 1967 hattına tamamen geri dönmesini gerektirdiğini Başkan Yardımcısı (Joseph Biden) ile teyit ettim.”

ABD’nin Şam ile Tel Aviv arasındaki barış çabaları devam etti. 27 Şubat 2011’de, yani gösterilerin ve Arap Baharı’nın başlamasının ardından Hoff Şam’a gitti ve ertesi gün Esed’le buluştu. ABD’li elçi Suriye-İsrail anlaşmasının taslağını sundu. Hoff, dipnotlarla birlikte kâğıdı Esed’e teslim etti. Kâğıtta şunlar yazıyordu:

“Bu anlaşma (muhtemel çerçeve anlaşması/muhtemel barış anlaşması), Suriye ile İsrail arasındaki savaş durumunu sona erdirecek ve barışı tesis edecektir. Bu yeni gerçekliğe uygun olarak her iki tarafın ikili bir ilişkinin yanı sıra, diğer tüm etkin taraflarla da ilişkiler kurma yönünde adımlar atmasını gerektirecektir.

“Taraflar, kapsamlı bir Arap-İsrail barışı gerçekleştirme hedefini paylaşıyor ve bunun Filistinliler ile İsrailliler ve Lübnan ile İsrail arasında barış anlaşmalarının imzalanmasını ve Arap Birliği’ne üye tüm ülkeler ile İsrail arasındaki ilişkilerin de normalleşmesini gerektirdiğini biliyor.”

Dolayısıyla yürürlükteki uluslararası hukuk ilkelerine ve BM belgesine göre taraflardan herhangi biri, başka bir devleti temsil eden veya bir devleti temsil etmeyen bir tarafın, taraflardan birinin veya vatandaşlarının güvenliğini ve selametini tehdit edecek herhangi bir eylemine, çabasına veya planına doğrudan veya dolaylı olarak destek vermeyecek, tehditte bulunmayacaktır. Özellikle bu anlaşma yürürlüğe girdiğinde:

- Taraflar, birbirlerine karşı doğrudan veya dolaylı olarak tehdit uygulamaktan ya da güç kullanmaktan kaçınacak ve aralarındaki tüm anlaşmazlıkları ve çatışmaları barışçıl yollarla çözmek için çalışacaktır.

- Taraflar, iki tarafın topraklarında ya da vatandaşları tarafından, taraflardan birine ya da vatandaşlarına zarar vermek için çabalayan düzenli, düzensiz ya da paramiliter güçlere yardımcı olan her türlü faaliyeti sona erdirecek ya da yasaklayacaktır. (Dipnot: 1)

- Taraflardan herhangi biri, bir devleti temsil eden veya etmeyen herhangi bir tarafla yapılan sözleşme ya da anlaşma kapsamında, diğer tarafa karşı toplu güç kullanımı hakkını kullanmayacaktır. Yahut böyle bir anlaşma, sözleşme veya yükümlülük kapsamında diğer tarafa karşı güç kullanma ya da tehdit uygulama ya da diğer tarafa karşı düşmanca bir ittifaka katılma veya katılımı sürdürme konusunda herhangi bir yardım talebine olumlu yanıt vermeyecektir. (Dipnot: 2)

- Taraflardan herhangi biri, Lübnan hükümetinin resmî güvenlik güçlerine gönderilenler dışında, Lübnan’a silah veya askerî mühimmat taşımayacak ya da kendi toprakları üzerinden böyle operasyonların yapılmasına izin vermeyecektir. (Dipnot: 3)

- Taraflar, kapsamlı bir Arap-İsrail barışı gerçekleştirme hedefini paylaşıyor ve bunun Filistinliler ile İsrailliler ve Lübnan ile İsrail arasında barış anlaşmalarının imzalanmasını ve Arap Birliği’ne üye tüm ülkeler ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesini gerektireceğini biliyor. Her iki taraf da bu hedefe ulaşmak için elinden geleni yapacaktır.

Dipnotlar ve açıklamalar

Özel durumlar için dipnotlar:

- Pratikte bu grupların mevcut politikalarına bakıldığında Suriye; Suriye ve Lübnan’daki Hizbullah’a ve İsrail’e ve İsraillilere yönelik şiddet eylemleri planlayan, bunlara destek ve katılım sağlayan diğer Filistinli gruplarla birlikte Hamas’a silah, çift kullanımlı malzemeler, eğitim ve istihbarat da dahil olmak üzere askerî ve mali yardım sunmaktan kaçınmalıdır. Bu gruplara ya da yasaklı faaliyetleri yürütmek için Suriye topraklarını kullanan başka herhangi bir gruba mensup tüm kişiler, Suriye’den Lübnan dışındaki ülkelere sınır dışı edilmelidir.

- Suriye’nin İran, Hizbullah ve Arap Birliği’ndeki taraflarla, bu gereklilik kapsamına girebilecek toplu güvenlik anlaşmalarının olduğu söyleniyor. Örneğin Suriye, Kudüs Gücü de dahil olmak üzere İran Devrim Muhafızları ile ilişkisini bitirmeli ve Muhafızlarla, teçhizatının Suriye topraklarından ya da Suriye hava sahasından geçişini engellemelidir. Aynı şekilde varsa İsrail’e ve İsrail vatandaşlarına karşı tehdit ya da güç kullanımına izin veren her türlü anlaşmayı bitirmesi de gerekecektir.

- Buna dayalı olarak Suriye’nin gerek Lübnan’daki Hizbullah’a ve gerekse Lübnan’a çift kullanımlı malzemeler dahil her türlü silah ve askerî mühimmat sevkiyatı operasyonlarına katılımına ve bu operasyonları kolaylaştırmaya son vermesi gerekecektir. Ayrıca Lübnan’daki Filistinli gruplara silah akışını durdurması ve onları silahsızlandırmaya dönük çabaları desteklemesi gerekmektedir.

Hoff’un kitabına göre Esed, dipnotlara değinmeden önce beş noktanın çeşitli yönlerini daha iyi anlamak istediğini dile getirdi. İlk dört noktanın Lübnan’a özel atıflar içerdiğine, ancak sadece dördüncü noktada ülkenin adının açıkça zikredildiğine işaret etti. Ardından Suriye-İsrail barış anlaşması metninde Lübnan’ın adının zikredilmesinin uygun olup olmadığını sorguladı.

Tartışmada sunulan metnin tüm yönleri ele alındı. Hoff, Esed’in şu sözlerini aktarıyor: “Hem Suriye hem de İsrail bir barış anlaşmasına vardığını ilan eder etmez Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın kurallara uyma hızına herkes şaşıracak.” Hoff, şunu ekliyor: “Ben de şöyle yanıt verdim: En çok şaşıran insanlardan biri de ben olacağım. Cumhurbaşkanı’na, Nasrallah’ın İran’a ve İran İslam Devrimi’ne olan bağlılığı ortadayken nasıl böyle bir kanaate vardığını sordum. Bunun üzerine Esed, Nasrallah’ın İranlı değil, bir Arap olduğunu belirtmekle başladı ve Suriye ile Lübnan’ın Arap-İsrail barış sürecinin bir parçası olması gerektiğine işaret etti. Zira Lübnan’ın yolu Suriye’ye bağlıydı. Esed, Hizbullah’ı da ‘tek gerçek Lübnanlı siyasi parti’ olarak tanımlayarak, onun Lübnan’daki en büyük mezhep grubu olan Şiilerin temsilcisi olduğuna ve Lübnan’ın iç siyasetinde liderlik rolü oynamaya mahkûm bir kurum olduğuna dikkat çekti.”

Tartışmada Beyrut’un, Lübnan’a ait olduğunu ve İsrail’in 2000 yılında Lübnan’ın güneyinden çıkmasından sonra Hizbullah’ın orayı yeniden ele geçirmek istediğini söylediği Güney Lübnan’daki Şeba çiftliklerine de değinildi. Hoff şöyle diyor: “Esed’e, Nasrallah’ın direniş dünyasından çıkışının, Suriye’nin İsrail’in Golan Tepeleri bölgesini boşaltmasından hemen sonra, Şeba çiftliklerini Lübnan’a iade etmesini gerektirip gerektirmeyeceğine dair görüşünü sordum. Esed, şu an Şeba çiftliklerindeki hakkından bahsetmese de bana, haritalara bakıldığında Şeba çiftliklerinin Suriye toprağı olduğunun görüldüğünü, belki gelecekte Lübnan’la bir düzenleme yapılabileceğini, ancak soruya konu olan toprakların Suriye’ye ait olduğunu belirtti.

“Hoff’un kitabına göre Esed, dipnotlara değinmeden önce beş noktanın çeşitli yönlerini daha iyi anlamak istediğini dile getirdi. İlk dört noktanın Lübnan’a özel atıflar içerdiğine, ancak sadece dördüncü noktada ülkenin adının açıkça zikredildiğine işaret etti. Ardından Suriye-İsrail barış anlaşması metninde Lübnan’ın adının zikredilmesinin uygun olup olmadığını sorguladı”

Esed kendiliğinden, Suriye’nin İran’ın güdümünde bir devlet olmadığının ve İsrail ile yapılan barış anlaşmasının İran’a değil, Suriye’ye ait bir mesele olduğunun altını çizdi. Daha sonra Türkiye’nin barış anlaşması için arabuluculuk çabaları başladığında İran’ı aklına getirmediğini belirtti.” Rapora göre Esed, Hoff’a şöyle dedi: “Suriye’nin de kendi kamuoyu var. Suriyelilerin, topraklarının tamamen geri alındığına ikna olması gerekiyor.”

Hoff, Şam’dan iyimser bir şekilde ayrıldı. Sokaklarda başka bir gelişme yaşanıyordu. Suriye’deki gösteriler yayıldı ve güvenlik güçleri onlara karşılık verdi. Washington arabuluculuğunu askıya aldı. Mitchell, 13 Mart’ta Ortadoğu’da barış için özel elçilik görevinden istifa etti. Aynı ayın 19’unda Obama, Dışişleri Bakanlığı’na hitaben “Esed ya Suriye’nin demokrasiye geçişine liderlik etmeli ya da iktidardan çekilmeli” dedi. 18 Ağustos’ta Obama, ‘Esed’in çekilmesi için vaktin geldiğini’ ilan etti.

Ortadoğu Barış Ekibi’nde olan Hoff da Dışişleri Bakanlığı ile Yakın Doğu Ofisi’ne kötüleşen Suriye krizi konusunda danışmanlık görevine geçiş yaptı.

Halihazırda ABD, Rusya, İran, Türkiye ve İsrail ordularının faaliyet yürüttüğü Suriye, üç ‘devletçiğe’ bölünmüş durumda.

2018 yılı sonunda Birleşik Arap Emirlikleri gibi Arap ülkeleri, Şam’la ilişkilerini yeniden başlattı. Arap normalleşmesi süreci devam etti ve Şam, Arap Birliği’ne döndü.

İran’ın Suriye’den çıkarılması gerektiğine dair Arap önerileri yinelendi. Bazıları Şam’ın Arap-İsrail normalleşmesi sürecine katılacağını düşünüyor.  

* Bilâdü'ş-Şâm: Suriye, Filistin, Lübnan ve Ürdün’ü içine alan tarihî bölgenin adıdır.

* Bu özel haber Şarku’l Avsat okuyucuları için Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, Kassam Tugayları’nın Kuzey Tugay Komutanı’nın suikasta kurban gittiğini doğruladı

İzzeddin el-Beyk
İzzeddin el-Beyk
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, Kassam Tugayları’nın Kuzey Tugay Komutanı’nın suikasta kurban gittiğini doğruladı

İzzeddin el-Beyk
İzzeddin el-Beyk

Gazze Şeridi’ndeki Hamas Hareketi’nden dört kaynak, İsrail’in bugün Kassam Tugayları’nın Kuzey Tugay Komutanı İzzeddin el-Beyk’i, Gazze kentinin kuzeybatısındaki Nasr mahallesinde bulunduğu bir meskene düzenlenen saldırıyla öldürdüğünü doğruladı.

Kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları ayrı açıklamalarda, ‘Aşmavi’ lakabıyla tanınan el-Beyk’in, savaş uçakları tarafından gerçekleştirildiği değerlendirilen ve meskeni hedef alan saldırıda atılan 3 füze sonucunda olay yerinde hayatını kaybettiğini belirtti. Kaynaklar, füzelerin hedefin öldüğünden emin olmak amacıyla kullanılmış olabileceğini ifade etti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yisrael Katz da operasyonu duyurarak el-Beyk’in öldürüldüğünü doğruladı.

Şarku’l Avsat muhabirinin aktardığına göre saldırı sabaha karşı saat 03.30’da gerçekleşti. Saldırının ardından daire alevler içinde kaldı ve yangın, sivil savunma ekiplerinin müdahalesiyle söndürülene kadar yarım saatten fazla sürdü.

İsrail ordusunun, hedef alınan kişiyi ya patlamanın etkisiyle ya da bu füzelerden yayılan zehirli duman nedeniyle öldürmek amacıyla yoğun yangına yol açan füzeler kullandığı görülüyor.

Saldırı, yaklaşık iki ay önce gündüz saatlerinde benzer bir saldırının düzenlendiği başka bir binanın bitişiğindeki konut binasında gerçekleşti. Söz konusu saldırıda, Kassam Tugayları’na bağlı Gazze Tugayı’nın operasyonlar komutanı ve 7 Ekim 2023 saldırısında önemli rol oynayan isimlerden Edhem Nesman öldürülmüştü.

Önceki suikast girişimi

El-Beyk, geçtiğimiz mayıs ayının sonlarında, Hamas’ın Gazze Şeridi’ndeki Kassam Tugayları’nı sırasıyla Muhammed es-Sinvar’ın ardından komuta eden İzzeddin el-Haddad ve Muhammed Avde’nin öldürülmesinden birkaç gün sonra bir suikast girişiminin hedefi olmuştu.

Söz konusu saldırıda Gazze Tugayları Komutan Yardımcısı ve Zeytun Taburu Komutanı İmad İslim öldürülmüştü. O dönemde Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, İslim ile el-Beyk’in yanı sıra Gazze Tugayları’nın yeni komutanı Muhanned Receb arasında bir toplantı yapılmasının planlandığını, ancak saldırı düzenlendiğinde diğer iki ismin bölgeye henüz ulaşmadığını belirtmişti.

Bu operasyon, Kassam Tugayları’nın Han Yunus Tugayı Komutanı Muhammed el-Yazuri ile Refah Tugayı Komutanı Nail Ebu Ubeyd’in öldürülmesinden yaklaşık iki hafta sonra gerçekleştirildi.

İzzeddin el-Beyk kimdir?

48 yaşındaki İzzeddin el-Beyk, Hamas’ın en önemli kalelerinden biri olan Cibaliye Mülteci Kampı’ndaki Felluce bölgesinde yaşayan ve uzun yıllardır hareketin önde gelen mensupları arasında yer alan bir isimdi. 1990’ların sonunda camilerdeki faaliyetlere katılmasının ardından Hamas’a dahil olan el-Beyk, İkinci İntifada’nın başlamasıyla Kassam Tugayları bünyesinde çalışmaya başladı. İsrail’in kampa ve Beyt Lahiya beldesine yönelik kara operasyonlarına karşı koyma faaliyetlerinde belirgin ve etkin bir rol üstlendi. El-Beyk, 2004 yılında Cibaliye Mülteci Kampı’nı hedef alan kapsamlı bir İsrail askeri operasyonuna karşı koyarken Yasin tanksavar roketlerini ilk kullanan isimlerden biri oldu.

Hamas kaynaklarının Şarku’l Avsat’a verdiği bilgilere göre el-Beyk, Kassam Tugayları’nın Cibaliye Mülteci Kampı’ndaki ve bugün Nuhbe olarak adlandırılan ilk özel birliklerinden birine komuta etti. Uzun yıllar boyunca Cibaliye Mülteci Kampı bölgesindeki Batı Taburu’nun komutanlığını yürüttü. Daha sonra bu görevden ayrılarak Kuzey Tugayı istihbarat biriminin başına geçti. Kasım 2023’te Ahmed el-Gandur’un öldürülmesinin ardından ise Kuzey Tugayı’nın komutanı oldu.

Kaynaklar, el-Beyk’in Kuzey Tugayı istihbarat biriminin başındayken, dönemin Gazze Şeridi genelindeki istihbarat sorumlusu Muhammed Avde’nin ‘gözde adamı’ olarak nitelendirildiğini belirtiyor. İkili arasında özel bir ilişki bulunduğu, her ikisinin de Cibaliye Mülteci Kampı’nda yaşadığı ifade ediliyor.

Kaynaklara göre el-Beyk, son savaş sırasında ‘Generaller Planı’ olarak adlandırılan ve Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Filistinlilerin yerinden edilmesini amaçlayan planın başarısızlığa uğratılmasında rol oynadı. El-Beyk ve beraberindeki savaşçılar, İsrail ordusuyla doğrudan çatışmalarda mevzilerini korudu.

Kendisiyle yakından tanışan Hamas kaynaklarından biri, el-Beyk’in usta bir keskin nişancı olduğunu ve bir dönem Kuzey Tugayı’ndaki operasyonların yönetiminden sorumlu olduğunu belirtti. Kaynak, el-Beyk’in halk arasında sevilen isimlerden biri olduğunu da ifade etti.

El-Beyk, savaş öncesinde ve savaş sırasında çok sayıda suikast girişiminin hedefi oldu. Bunlardan biri son savaşın ikinci yarısında Cibaliye Mülteci Kampı’nda gerçekleştirildi. Saldırıda koruması öldürülürken el-Beyk saldırıdan sağ kurtuldu.


Sağlık sektörü de eğitim sektörüne katıldı... Sektörel protestolar UBH’yi kuşatıyor

Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)
Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)
TT

Sağlık sektörü de eğitim sektörüne katıldı... Sektörel protestolar UBH’yi kuşatıyor

Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)
Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto gösterisinden, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)

Batı Libya’daki çok sayıda sağlık çalışanı, dün Trablus’ta Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) binası önünde ‘haklarını’ talep etmek üzere toplandı. Eylem, ülkede öğretmenlerin genel greviyle eş zamanlı gerçekleşirken, Libya’da hükümeti giderek artan taleplerle karşı karşıya bırakan mesleki protestoların tırmandığı bir döneme denk geldi.

Başkent Trablus’taki es-Sikke Yolu üzerinde bulunan hükümet binası önünde yüzlerce sağlık personeli, diş hekimi ve sağlık sektörü çalışanı toplandı. Göstericiler, aralarında maaşların artırılmasının da bulunduğu dokuz talebin Trablus’taki yetkililer tarafından yerine getirilmesi çağrısında bulundu.

Protesto, pazar akşamı hükümet binası önünde düzenlenen barışçıl bir gösteri sırasında güvenlik görevlilerinin bazı doktorlara saldırması üzerine düzenlendi. Olay, çok sayıda Libyalının tepkisine yol açarken, olayın soruşturulması yönündeki çağrılar da arttı.

Sağlık çalışanları, protestolarının ‘yıllardır devam eden sıkıntılar ve geçim baskıları, fiyatlardaki artış, biriken borçlar ve sağlık sektöründeki koşulların kötüleşmesi’ nedeniyle gerçekleştirildiğini belirtti. Çalışanlar, taleplerinin çalışma koşullarının iyileştirilmesini ve sağlık çalışanlarının insanca yaşayabilecekleri koşulların güvence altına alınmasını amaçladığını vurguladı.

Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği tarafından dün yayımlanan ve çalışanların açıklamalarının aktarıldığı bildiride, eylemin ‘geçici bir öfke anı olmadığı, yıllarca süren sabrın ardından’ gerçekleştirildiği belirtildi. Açıklamada, sağlık çalışanlarının ‘zor’ olarak nitelendirdiği koşullara rağmen, görevlerini yerine getirmeye ve vatandaşlara hizmet etmeye kararlı mesleki kadro ve uzmanların görevlerini sürdürdüğü kaydedildi.

Çalışanlar, taleplerinin ‘kişisel kazanımlarla ilgili olmadığını’, sağlık sektörü çalışanlarının koşullarının iyileştirilmesini ve görevlerini yerine getirebilecekleri uygun bir çalışma ortamının sağlanmasını hedeflediğini vurguladı. Açıklamada ayrıca sağlık sisteminin reforme edilmesi ve Libya vatandaşlarına sunulan sağlık hizmetlerinin seviyesinin yükseltilmesi çağrısı yapıldı.

cdfghyju
Batı Libya’da sağlık sektörü çalışanlarının düzenlediği protesto eylemine katılan iki çocuk, 28 Eylül 2026 (Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği)

Çalışanlar, taleplerinin küçümsenmesi veya sorgulanmasına yönelik girişimleri reddederken, eylemlerini sürdürme ve vatandaşların hayatını doğrudan ilgilendiren temel sektörlerden biri olarak sağlık sektörünü geliştirme konusundaki kararlılıklarını vurguladı.

Libya’daki sağlık çalışanlarının talepleri arasında maaşların artırılması, ek ödemeler ve yan hakların uygulanması, sağlık sigortası sağlanması, personel yapısının genişletilerek düzenlenmesi ve personel açığının giderilmesi yer alıyor. Çalışanlar ayrıca ilaç, tıbbi malzeme ve cihazların temin edilmesini, görevlerini yerine getirirken korunmalarını, ulusal insan kaynağının korunmasını ve uzmanların özel sektöre veya yurt dışına yönelmesine neden olan sorunların giderilmesini talep ediyor. Sendikaların ve meslek kuruluşlarının, çalışanları ve sağlık sektörünü ilgilendiren kararlara dahil edilmesi de talepler arasında bulunuyor.

Libya Genel Diş Hekimleri Sendikası da dün bir gösteri düzenleyerek tüm sağlık sektörü çalışanlarına, ‘sağlık sektörünün tarihindeki en büyük protesto gösterisi’ olarak nitelendirdiği eylemde toplanma çağrısı yaptı. Sendika, sektörde çalışanların ‘meşru ve adil haklarının’ talep edilmesini istedi.

Libya Sağlık Sektörü Hareketi Birliği ise pazar günü Libya’daki ‘çok sayıda tıbbi ve yardımcı sağlık personeli ile idari çalışanın, Trablus’taki es-Sikke Yolu üzerinde bulunan Başbakanlık binası önünde barışçıl bir protesto düzenledikleri sırada hükümet binasını korumakla görevlendirilen güç tarafından saldırıya uğramasına’ tepki gösterdi ve olayı kınadı.

j78k
Güvenlik güçleri, pazar günü Trablus’taki UBH binası önünde doktorların düzenlediği barışçıl eylemi dağıttı. (Milletvekilleri ve Devlet Yüksek Konseyi üyelerinin hesapları)

Devlet Yüksek Konseyi (DYK) üyesi Ebu’l Kasım Kuzeyt de olaya dikkat çekerek protesto sırasında bir güvenlik görevlisinin bir doktorun yakasından tuttuğunu gösteren fotoğrafı paylaştı. Kuzeyt, alaycı bir ifadeyle, “Sivil devletin polisi, üniversite hocalarına saldırdıktan sonra bugün de doktorları boğuyor!” dedi.

Sendika ve sağlık kuruluşları, Libya Başsavcısı’ndan saldırı olayıyla ilgili ‘derhal ve acil bir soruşturma’ başlatılmasını ve olaya karışan herkesin hesap vermesini talep etti. Kuruluşlar ayrıca sağlık çalışanlarına tam koruma sağlanması çağrısında bulundu.

Libyalı akademisyen Farac Derdur, “Cehalet devletin kurumlarına kök saldığında bilimin değeri geriler, doktor ve öğretmen aşağılanırken silahlı oluşumlara mensup kişiler sahnenin önüne çıkar” dedi. Derdur, “Yeterlilikten yoksun bu ayrım, ülkenin durumunun düzelmesini engelliyor ve kaynaklarının her geçen gün daha fazla tüketilmesine yol açıyor” ifadesini kullandı.

Derdur, Facebook hesabından yaptığı paylaşımda ücret yapısındaki büyük farklılığa da dikkat çekerek, “Yıllarını zorlu bilim dallarında eğitim almaya adamış bir doktorun 2 bin dinarı aşmayan bir maaş alması, silahın başında yer alanların ise bunun katbekat fazlasını kazanması nasıl mümkün olabilir?” diye sordu.

Baskıların ardından UBH, Petrol Tesisleri Muhafızları mensuplarının maaşlarının artırılmasını kabul etti. Bu karar, Libya’daki öğretmenler ile sağlık sektöründe çalışanların geniş kesimlerinin tepkilerini artırırken, Misrata Havalimanı çalışanları ve sivil havacılık personeli de mesleki taleplere dayalı protestolara katıldı. Çalışanlar, ‘mali ve idari durumlarının düzenlenmesi’ çağrısında bulundu.

Bu gelişmelerin yanı sıra Libya’daki öğretmen hareketi, tüm okullarda genel grev kararını sürdürüyor. Eğitim Bakanı Muhammed el-Karyu ise öğrencilerin eğitim hakkının korunması amacıyla okulların derhal açılması ve öğrencilerin kabul edilmesi için belediyelerdeki eğitim müdürlerine pazar günü yazılı talimat gönderdi.

Öğretmenlerin tepkisini yatıştırmaya yönelik bir girişim olarak Karyu, dün sabah Genel Sağlık Sigortası Fonu Yönetim Kurulu ile bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda, eğitim sektöründeki öğretmen ve idari personel için uygulanacak sağlık sigortası programının hayata geçirilmesine ilişkin mekanizmaları belirleyecek ortak bir yaklaşım ele alındı.

fgthyju
Pazar günü Batı ve Orta bölgelerden bir dizi eğitim müfettişiyle geniş kapsamlı bir toplantı düzenlendi. (UBH Eğitim Bakanlığı)

Toplantıda, gerekli verilerin toplanması ve güncellenmesi ile bunların Bilgi ve Dokümantasyon Merkezi’ne iletilmesini sağlayacak yöntem ve mekanizmalar ele alındı. Böylece sektörde çalışanların tamamına sağlık sigortası sağlanmasına ilişkin onaylı düzenlemenin hazırlanması amaçlanıyor.

UBH Sağlık Bakanı Muhammed el-Guc da pazar akşamı sağlık sektöründe çalışanların taleplerini görüşmek üzere tıp sendikaları, yardımcı sağlık meslekleri ve tıbbi laboratuvar temsilcileri ile sağlık hizmetleri ve hastane yöneticileriyle bir araya geldi.

El-Guc, bakanlığın yayımladığı açıklamada, çalışanların çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve mali haklarının artırılması yönündeki taleplerinin meşru olduğunu belirtti. El-Guc, söz konusu taleplerin yasal çerçeve ve mevcut imkanlar doğrultusunda karşılanması için çalışmaların sürdüğünü kaydetti.


Mısır’da düzenlenen Filistin ulusal diyaloğunun gündeminin başında seçimlerin ertelenmesi yer alıyor

(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)
(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)
TT

Mısır’da düzenlenen Filistin ulusal diyaloğunun gündeminin başında seçimlerin ertelenmesi yer alıyor

(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)
(foto altı) Fetih Hareketi Merkez Komitesi, hareketin başkan yardımcısı Hüseyin eş-Şeyh’in başkanlığında el-Bire şehrinde toplandı. (WAFA)

Halil Musa

Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın önümüzdeki günlerde Mısır’da ‘kapsamlı bir ulusal diyalog’ gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısı, 28 Kasım’da yapılması planlanan genel seçimlerin ertelenmesine yönelik seslerin yükseldiği bir dönemde geldi.

Gözlemciler bu çağrıyı, seçimlerin iptal edildiği 2021 yılının aksine, ertelenmesi konusunda bir uzlaşı platformu olarak değerlendiriyor. Nitekim 2021’de seçimlerin düzenlenmesi kararı Hamas ile varılan tam bir uzlaşıyla alınmış olmasına rağmen Abbas, erteleme adımını ulusal bir mutabakat olmaksızın tek taraflı olarak atmıştı.

Erteleme konusunda genel mutabakat

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre  üst düzey bir Filistinli yetkili; Fetih, Hamas ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) her birinin farklı gerekçelerle seçimlerin ertelenmesini istediğini, Washington ve Tel Aviv’in de erteleme taraftarı olduğunu belirtti. Yetkili, “Filistinli grupların ulusal diyalog toplantılarında seçimlerin zamanında yapılması konusunda uzlaşması halinde seçimler gerçekleştirilecek; ancak bu grupların erteleme üzerinde mutabık kalmaları durumunda ise seçimler ertelenecek” değerlendirmesinde bulundu.

Mahmut Abbas’ın önümüzdeki günlerde Mısır’da yapılması planlanan ulusal diyalog toplantılarına katılması bekleniyor. Bu hamle, Temmuz 2023’te Mısır’ın el-Alemeyn kentinde gerçekleşen görüşmelerden bu yana bu ölçekte atılan ilk adım olma özelliğini taşıyor.

Seçimler önemli

Fetih Hareketi Merkez Komitesi, diyalog sürecini başlatmak üzere bir heyet oluşturdu. Komite, ‘meşruiyetlerin yenilenmesi ve Filistin siyasi sisteminin birliğinin güçlendirilmesi için bir çıkış noktası olarak seçimlerin gerçekleştirilmesinin’ önemini vurguladı. Ancak Komite, ‘seçimlerin Doğu Kudüs ve Gazze Şeridi de dahil olmak üzere tüm Filistin topraklarında düzenlenmesi için gerekli koşulların hazırlanması ve Merkez Seçim Kurulu’nun görevlerini özgürce yerine getirmesine imkân tanınması’ gerektiğinin altını çizdi. Seçimlerin ertelenebileceğine işaret eden Komite, ‘işgal yönetiminin halkımızın seçimlere katılımının önüne koyduğu engellerin kaldırılması’ çağrısında bulundu.

Fetih yöneticilerinden Cibril er-Racub ise genel seçimlerin ertelenmesini ve ulusal uzlaşının sağlanmasının ardından gerçekleştirilmesini; sürecin de genel seçimlerle değil, devlet başkanlığı seçimleriyle başlatılmasını talep etti. Filistinli siyasetçi Avni el-Meşni ise seçimlerin ertelenmesi konusunun ‘Kahire’deki ulusal diyalog çağrısının temelini oluşturduğunu, bunun nedeninin de herkesin bu karar üzerinde uzlaşması ve hiçbir gruba bu sorumluluğun yüklenmemesi arzusu olduğunu’ belirtti.

Merkez Seçim Kurulu’nun tutumu

El-Meşni, “Seçimlerden beklenen, sonuçların seçim tarihlerini belirleyen tarafın şartlarıyla örtüşmesidir; zira bu taraf yalnızca kendisinin kazanacağı bir seçim istemektedir” değerlendirmesinde bulundu. El-Meşni sözlerini şöyle sürdürdü: “Erteleme için bir bahane arıyorlar. Bu görevi Merkez Seçim Kurulu’na yıkmaya çalıştılar, ancak Kurulun bu görevi reddetmesi ve seçimleri düzenlemeye hazır olduğunu teyit etmesi nedeniyle başarısız oldular.”

Filistin Merkez Seçim Kurulu’nun aktardığına göre, Gazze Şeridi’nde seçimlerin düzenlenmesi için iki plan hazırlandı. İlk plan, İsrail’in seçim materyali ve ekipmanının oy verme tarihinden bir hafta önce bölgeye girişine izin vermesine dayanıyor. Merkez Seçim Kurulu Sözcüsü Ferit Taamallah’a göre alternatif plan ise ‘seçim ekipmanları ile oy sandıklarının doğrudan Gazze Şeridi’nde imal edilmesini’ öngörüyor.

Kudüs kentindeki seçim sürecine ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Taamallah, Seçim Kurulu’nun planının -1996, 2005 ve 2006 yıllarında olduğu gibi- kentin varoşlarındaki oy verme merkezlerine dayandığını, yani kentteki Filistinlilerin oylarını bu varoşlarda kullanacağını açıkladı. Taamallah, bu durumun İsrail’in kentte oy kullanma hakkına sahip 140 bin kişiden sadece 6 bininin kentteki posta merkezlerinde oy kullanmasına izin vermesiyle eş zamanlı yürüyeceğini belirtti. İsrail’in Kudüs’te seçim yapılmasına izin vermemesi meselesine de değinen Taamallah, bu sorunun ‘teknik olarak aşılabileceğini, ancak meselenin teknik olmaktan ziyade siyasi olduğunu’ vurguladı.

El-Meşni’ye göre, Filistin’in iki büyük siyasi hareketinin seçimleri erteleme yönündeki arzusu nedeniyle mevcut eğilim, ‘Fetih Hareketi’ne seçimleri ertelemesi için bir çıkış yolu sağlayan FHKC’nin erteleme girişimini kabul etme yönünde’ ağırlık kazanıyor.

Söz konusu girişim; genel seçimlerin ertelenmesini, ‘mevcut engeller ve karmaşık koşullar nedeniyle’ Ulusal Konsey’in yeniden oluşturulmasını ve uzlaşıya dayalı bir geçiş dönemine geçilmesi çağrısını içeriyor.

FHKC, “Halkımızın acil ihtiyaçlarının karşılanmasına, direnişinin desteklenmesine; çatışma ve çekişmelerden uzak, özgür ve kapsamlı seçimlerin düzenlenebilmesi için siyasi, hukuki ve toplumsal zeminin hazırlanmasına öncelik verilmesi” çağrısında bulundu.

Girişime göre geçiş dönemi, ‘seçimler için gerekli bir çıkış noktası oluşturacak ve sürecin yeni bir bölünme ile iç çatışma alanına dönüşmesini engelleyecek.’ Metin, “Halkımızın tüm kesimleri ile siyasi ve toplumsal unsurlarının kapsamlı bir temsilini yansıtacak şekilde geçiş dönemi için yeni bir Ulusal Konsey oluşturulmasını” ve belirlenecek geçiş süreci boyunca görev yapacak birleşik bir ulusal uzlaşı hükümetinin kurulmasını öngörüyor.

Girişim, seçimler konusunda ise ‘ulusal meşruiyetin yenilenmesi için bir gereklilik olarak’ kapsamlı seçim ilkesinin benimsenmesini ve katılım için hiçbir ön koşul olmaksızın seçimlerin eş zamanlı olarak düzenlenmesi hususunda uzlaşıya varılmasını talep ediyor.

Erteleme talepleri

Siyasi araştırmacı Cihad Harb, ulusal diyalog çağrısının ‘Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın seçimlerin ertelenmesi konusunda Filistinli grupların onayını alma arzusundan’ kaynaklandığı değerlendirmesinde bulundu. Harb, “Birlik kurulması ve siyasi program gibi geniş kapsamlı konularda bir ulusal diyalogdan söz ettiğimizde, bu durum Filistin’in iç düzenlemelerine ilişkin bir geçiş sürecini gerektirir” dedi. Filistinli grupların seçimlere hazır olduklarını beyan etmelerine rağmen erteleme temennisinde bulunduklarını belirten Harb, “Fetih Hareketi iç hatlarda sürece hazır olmadığı için erteleme istiyor. Seçim kurulunca listelerin oluşturulması kararı ve hareketin 8. Kongresi’nden çıkan sonuçların bünyesinde yarattığı karmaşa nedeniyle henüz listesini bile netleştirmiş değil” ifadelerini kullandı.

Hamas hareketine ilişkin değerlendirmesinde ise Harb, örgütün ‘önümüzdeki aylarda uluslararası alanda kabul görüp göremeyeceğini bekleyip gördüğüne, bir başka deyişle aldığı ağır darbelerin ardından Gazze Şeridi’ndeki varlığını bugünkünden daha geniş ve etkin şekilde pekiştirme üzerine bahis oynadığına’ dikkat çekti.

Filistin Devlet Başkanı, genel seçimler için adaylık başvuru süresini 12 günden 18 güne çıkarma kararı almıştı. Böylece adaylık için yasal süre 26 Eylül’den 13 Ekim’e kadar uzatılmış oldu. Abbas’a göre sürenin uzatılması, ‘ulaşım zorlukları, coğrafi engeller ve seçim sürecini çevreleyen olağanüstü koşullar altında adaylara ve listelere daha fazla esneklik sağlamayı’ hedefliyor.

Başvuruların geçen cumartesi günü başlamasının ardından Batı Şeria’nın el-Bire kentinde ve Gazze Şeridi’ndeki Deyr el-Balah’ta yer alan Merkez Seçim Kurulu’na yedi aday listesi sunuldu.