Gizli Suriye belgeleri: ABD’nin İsrail’le normalleşmeden İran’la ‘ayrılığa’ kadar değişen öncelikleri

Al Majalla, ABD’nin bir barış anlaşması imzalamaya yönelik son iki girişiminin taslaklarını, Şam’daki değişikliklerin boyutunu ve Tel Aviv ile Washington arasındaki öncelik farklılıklarını yayınlıyor.

Majalla
Majalla
TT

Gizli Suriye belgeleri: ABD’nin İsrail’le normalleşmeden İran’la ‘ayrılığa’ kadar değişen öncelikleri

Majalla
Majalla

İbrahim Hamidi

2000 yılında merhum Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esed’e ve 2011 yılında Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’e sunulan son iki anlaşmanın taslaklarına göre ABD Başkanı Bill Clinton’ın önceliği, 23 yıl önce Cenevre’de buluştuklarında Esed’i, Tel Aviv’le ‘gerçek anlamda bir normalleşme’ için ikna etmekti. Al Majalla’nın ulaştığı metne göre 2011 yılında bu ‘Amerikan rüyası’ Şam’ın, 2005 yılında Suriye güçlerinin çekilmesinden önce Lübnan’daki Hizbullah ve Tahran’la ‘ittifakından’ vazgeçmesine evrildi.

1991 yılında Madrid Konferansı’ndaki barış sürecinin başlamasından sonra ABD ve Avrupa’da Suriye ile İsrail arasında siyasi, güvenlik ve askerî alanda gizliden ve açıktan pek çok müzakere turu gerçekleşti. 1993 yılında İsrail Başbakanı İzak Rabin’in ilişkilerin normalleşmesi ve güvenlik düzenlemeleri karşılığında Golan’dan tamamen geri çekilme sözü vermesi ise bir dönüm noktası oldu.   

İsrail Başbakanı’nın, ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher tarafından Esed’e iletilen bu taahhüdü, ‘Rabin’in Teminatı’ olarak biliniyordu. 1993’teki Filistin Oslo Anlaşması ve 1994’teki Ürdün Vadi Arabe Anlaşması sebebiyle yaşanan donukluktan sonra, Tel Aviv’deki hükümet değişikliğiyle birlikte Suriye yolunda başka ABD girişimleri de görüldü.

“Şara ve Barak barışın sağlanması yönündeki ‘derin arzuyu’ ortaya koydu. Suriye tarafı, İsrail’in 1993 yılında Christopher aracılığıyla Esed’e iletilen ve 4 Haziran sınırlarının arkasına çekilme taahhüdünü içeren ‘Rabin’in Teminatı’na uyma yükümlülüğüne odaklandı”

Müzakereler, barış anlaşmasının ‘masanın dört ayağı’ olarak bilinen şu unsurlarına göre ilerliyordu: İsrail’in 1967’de işgal edilen Golan’dan çekilmesi, iki taraf arasında güvenlik düzenlemeleri, ikili ilişkilerin normalleşmesi ve barış anlaşmasına özel unsurlar arasında zaman çizelgesi. Bu atılımlardan biri olarak Suriye Genel Kurmay Başkanı Hikmet eş-Şihabi, 1994 yılının sonunda mevkidaşı Ehud Barak ve 1995 yılının ortalarında Amnon Şahak ile iki ülke arasında, eşit ve denk olacak güvenlik düzenlemelerine dair bir ilkeler belgesi temin etti. Bu belge, Rabin’e baskı yapmak üzere Ehud Barak tarafından sızdırıldı.

Müzakereler, 1996-1999 yıllarında Binyamin Netanyahu döneminde de devam etti. Bununla birlikte İşçi Partisi’nin seçimleri kazanıp iktidarı Ehud Barak’ın devralmasından sonra Başkan Clinton, Suriye’de bir barış anlaşması gerçekleştirmeye yönelik çabalarını yeniden yoğunlaştırdı. Bu esnada Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed’in sağlık durumu kötüleşmiş ve ardından iktidara Beşşar Esed’in gelmesi için hazırlıklar hızlandırılmıştı.

Rabin’in Teminatı

15 Aralık 1999’da Clinton, Barak ile Suriye Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara arasındaki görüşmelere ev sahipliği yaptı. Suriye ile İsrail arasındaki en üst düzey siyasi görüşmede ikili, Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın da katılımıyla yüz yüze görüştü. İki ülkenin genelkurmay başkanları da 1994’ün sonları ile 1995’in ortalarında gizli ve açık olarak bir araya gelmişti.

Şara ve Barack barışın sağlanması yönündeki ‘derin arzuyu’ ifade etti. Suriye tarafı, İsrail’in 1993 yılında Christopher aracılığıyla Esed’e iletilen ve 4 Haziran sınırlarının arkasına çekilme taahhüdünü içeren ‘Rabin’in Teminatı’na uyma yükümlülüğüne odaklandı. Şara ayrıca, üzerinde anlaşmaya varılan ‘güvenlik belgesine’ de bağlılık talep etti. Suriye de barışın gerekliliklerini yerine getirmeye ve İsrail’le normal ilişkiler kurmaya hazırdı. Buna karşılık Barak, güvenlik meselelerine ve İsrail’in endişelerine odaklandı. Ayrıca geri çekilme meselesini, barışçıl ilişkiler ve bunların derinliği meselesine bağladı. Taraflar, zaman çizelgesi konusunda görüş ayrılığına düştü. Şöyle ki; Şara kısa sürede sonuca bağlanmasını isterken Barak, uygulama için iki yıllık bir süre tercih etti. Bununla birlikte tartışma, gerginlikten uzak bir havada yürütüldü ve iki isim de ‘ABD’nin himayesinde Washington’da yürütülen mevcut müzakerelerin gidişatından oldukça memnun olduklarını’ dile getirdi. Bu, müzakerelerin 3 Ocak’ta Batı Virginia eyaletindeki Shepherdstown’da yeniden başlatılması konusunda cesaret verdi.

ABD’nin iş planı

Clinton, 3 Ocak’ta görüşmeleri başlattı. Zorluklar ve müzakerelerin sekteye uğrama ihtimali karşısında ABD tarafı, anlaşmazlık yaşanan ana meseleler üzerinde çalışma grupları oluşturma önerisinde bulundu. Şart ise şuydu: Gruplar eş zamanlı olarak toplanacak ve bir komitede anlaşmaya varılması, tüm komitelerdeki bütün meselelerde anlaşmaya varılmasıyla bağlantılı olacak. Oluşturulan komiteler ise şunlardı:

- 4 Haziran 1967 Sınırlarını Çizme Komitesi

- Eşit Güvenlik Düzenlemeleri Komitesi

- Barışçıl İlişkiler Komitesi

- Su Komitesi.

Majalla
Majalla

Komitelerin toplantıları için belirlenen tarihte, sınırların çizilmesine ilişkin komitede İsrail heyeti üyeleri başarısız oldu ve bu bir krize yol açtı. Ardından görüşmeler yeniden başlatıldı, ancak konuya ciddi bir giriş yapılamadı. Bu tıkanıklık karşısında ABD heyeti, iki tarafın tutumlarını özetleyen bir belge sundu. Belgenin metni şöyleydi:

“İsrail Devleti Hükümeti ve Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti

Güvenlik Konseyi’nin 242 ve 338 sayılı kararları temelinde, 31 Ekim 1991’de Madrid’de tarafların BM Sözleşmesi hedefleri ile ilkelerine inandıklarını teyit etmeleriyle başlayan barış süreci çerçevesinde ve yan yana birbirleriyle, aynı şekilde güvenilir ve kabul edilmiş sınırlar çerçevesinde diğer ülkelerle de barış içinde yaşama hakları ve sorumluluklarını kabul ederek Ortadoğu’da adil, kalıcı ve kapsamlı bir barış hedeflendi. Karşılıklı saygının tesis edilmesi ve dengeli, dostane ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi arzusundan hareketle iki ülke (İsrail ve Suriye), bu anlaşma uyarınca aralarında kalıcı bir barış tesis etmeye karar verdi ve böylece aşağıdaki hususlarda anlaşmaya vardık:

Birinci madde: Tanınmış sınırlar kapsamında barış ve güvenliğin tesisi

- İsrail ile Suriye arasındaki savaş durumu böylece sona erecek ve aralarında barış sağlanacak. Taraflar, aşağıda açıklanacak üçüncü maddede belirtilen zorluklar gereği normal barış ilişkileri kuracak.

- İsrail ile Suriye arasındaki daimî, güvenli ve tanınmış uluslararası sınırlar, aşağıda açıklanacak ikinci maddede belirtilmiş sınırlardır. (4 Haziran 1967 sınırlarına odaklanan) Suriye ile İsrail arasında üzerinde anlaşmaya varılan sınır noktası, taraflar için güvenlik endişelerinin ve hayati önem taşıyan diğer hususların yanı sıra tarafların hukuki değerlendirmeleri de dikkate alınarak belirlendi. İsrail Devleti, bu anlaşmanın eki uyarınca, tüm askerî güçlerini ve sivillerini çekerek bu sınırların arkasına konuşlandıracak. Bu noktadan itibaren her bir taraf, bu anlaşmada kararlaştırılanlar da dahil olmak üzere uluslararası sınırların kendine ait kısmında tam egemenlik sahibi olacak.

- İki tarafın da güvenliğini artırmak ve desteklemek için üzerinde anlaşmaya varılan güvenlik belgeleri ve prosedürleri, aşağıda verilecek dördüncü maddeye göre uygulanacak.

- Takvim (Zamanında ve koordineli bir uygulama için üzerinde anlaşmaya varılan bir zaman çizelgesi oluşturulacak), bu madde ve anlaşmanın diğer maddeleri için eşzamanlıdır.

İkinci madde: Uluslararası sınırlar

- İsrail ile Suriye arasındaki uluslararası sınırlar, haritalarda ve ayrıntılı alan koordinatlarında belirtilene uygun olacak. Bu sınırlar, İsrail ile Suriye arasında kalıcı, güvenli ve tanınmış uluslararası sınırlardır ve aralarında daha önce çizilen herhangi bir sınırın ya da ateşkes hattının yerini alacaktır.  

- Taraflar bu sınırlara ve her iki tarafın kara bölgelerinin, bölgesel sularının ve hava sahasının bütünlüğüne saygı gösterir.

- Görevi ve çalışmaları ekte belirtilen bir ortak sınır komitesi oluşturulacaktır.

Üçüncü madde: Normal barış ilişkileri

- Taraflar, kendi aralarında BM Sözleşmesi’nin şartlarını ve barış döneminde ülkeler arasındaki ilişkilere ilişkin uluslararası hukuk ilkelerini, özellikle de şunları uygulayacaklardır:

Taraflardan her biri, diğer tarafın egemenliğini, coğrafi bütünlüğünü, siyasi bağımsızlığını, güvenli ve tanınmış sınırlarda barış içinde yaşama hakkına saygı duyar ve tanır.

Taraflar, iyi komşuluk ilişkileri kuracak ve geliştirecek, birbirlerine karşı doğrudan veya dolaylı olarak güç tehdidinde bulunmaktan veya güç kullanmaktan kaçınacak, bölgelerinde barış, istikrar ve gelişme konusunda iş birliği yapacak ve ortaya çıkan her türlü anlaşmazlığı barışçıl yollarla çözecektir.

- Taraflar, karşılıklı yerleşik büyükelçi bulundurma da dahil olmak üzere aralarında tam anlamıyla diplomatik ve konsolosluk ilişkileri kuracaklardır.

Her iki taraf, karşılıklı saygıya dayalı dürüst ve iyi komşuluk ilişkilerinin doğasında olan karşılıklı yarar ve avantajları kabul eder ve bu amaçla:

İki ülke arasında insanlara, mallara ve hizmetlere serbest ve kapsamlı hareket izni verme de dahil olmak üzere karşılıklı yarar sağlayan ticari ve ticari ve ekonomik ilişkileri geliştirecek ve teşvik edeceklerdir.

Normal ekonomik ilişkilerin kurulması önündeki tüm engelleri kaldıracak, karşı tarafa yönelik her türlü ekonomik boykotu durduracak, adaletsiz mevzuatı iptal edecek ve iki taraftan birine karşı üçüncü bir tarafça uygulanan ekonomik herhangi bir boykota son vermek için iş birliği yaparlar.

İki ülke arasında uluslararası taşımacılık alanında ikili ilişkilerin kurulmasını teşvik edecek, bir taraftan diğerine taşınan deniz taşıtları ve sevkiyatlar için limanlara normal erişimi sağlayan demiryolu ağlarının genişletilip geliştirilmesi konusunda iş birliği yapacak ve sivil havacılık alanında normal ilişkilerin kurulmasına başlarlar.

Geçerli uluslararası norm ve kurallara uygun olarak, adaletsiz olmayan bir temelde iki taraf arasında posta, telefon, teleks, bilgi faksı, telli ve kablolu iletişim, televizyon hizmetleri, radyo ve uydu yoluyla normal iletişimler kurarlar.

İki ülke arasında karşılıklı ve de başka ülkelerden turizmi kolaylaştırmak ve teşvik etmek için turizm alanında iş birliği kurmaya çalışacaklar.

“İsrail ile Suriye arasındaki uluslararası ilişkiler, haritalarda ve ayrıntılı alan koordinatlarında belirtildiği gibi olacak. Bu sınırlar, İsrail ile Suriye arasında daimî, güvenli ve tanınmış uluslararası sınırlardır ve aralarında daha önceki herhangi bir sınırın ya da ateşkes hattının yerine geçecektir”

Bu ilişkilerin kurulması ve geliştirilmesi için üzerinde anlaşmaya varılan prosedürleri İsrail ile Suriye belirler. Bu prosedürlere, ilgili anlaşmaların gerçekleştirilmesine yönelik zaman çizelgesi ve 1’inci madde uyarınca İsrail askerî güçlerinin tahliye edeceği bölgelerdeki İsrailli nüfusa ve İsrail yerleşimlerine ilişkin düzenlemeler de dahildir.

Taraflardan her biri, diğer tarafın vatandaşlarının kendi yargı ve mahkemelerinde yeterli yasal süreçten yararlanabilmelerini sağlamayı taahhüt eder.

-  Normal barış ilişkilerinin ek tartışma gerektiren unsurları şunlardır: kültürel ilişkiler, çevre işleri, elektrik bağlantısı, enerji sorunları, sağlık ve tarım.

- Göz önünde bulundurulabilecek diğer bazı alanlar şunlardır: suçla mücadele, uyuşturucu, kışkırtmaya karşı iş birliği, insan hakları, tarihi ve dini yerler, anıtlar, adli iş birliği ve kayıp kişilerin aranmasında iş birliği.

Dördüncü madde: Güvenlik

A) Güvenlik düzenlemeleri

Kalıcı barışın ve istikrarın önemli bir temeli olarak güvenliğin her iki taraf için de önemli olduğunu kabul eden iki taraf, bu anlaşma uygulanırken karşılıklı güven temelleri inşa etmek ve ikisi için de kaçınılmaz güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için aşağıdaki tüm güvenlik düzenlemelerini yapacaklar. En önemli düzenlemeler şunlardır:

- Kuvvetlerin boyutunu ve yeteneklerini belirleme alanları arasında hazırlık, işletme ve silahlanma yeteneğinin, silah organizasyonlarının ve askerî yapının belirlenmesi yer alacaktır.

-  Kuvvetlerin ve yeteneklerinin belirlendiği bölgelerde silahsızlandırılmış bir bölge oluşturulacak ve silahsızlanma sınırın her iki tarafında eşit olacaktır. Bu bölge, İsrail güçlerinin çekileceği bölgelerle 31 Mayıs 1974’te İsrail ve Suriye orduları arasındaki ateşkes anlaşmaları (Bu anlaşmaya ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 1973 yılındaki savaştan sonra vardı) çerçevesinde belirlenen mevcut temas bölgesini de içerecektir. Ekte açıklandığı gibi silahsız bölgede taraflardan herhangi biri hiçbir askerî güç, mühimmat, silah sistemi, askerî yetenek veya askerî yapı konuşlandıramaz ve bölgede yalnızca sınırlı sayıda sivil polisin varlığına izin verilir. Taraflar, silahsızlanmış bölgenin hava sahasında, özel bir düzenleme olmaksızın uçak uçurmamak üzere anlaşmaya vardı.

Majalla
Majalla

- Hermon Dağı’na (Cebelü’ş-Şeyh) erken uyarı istasyonu da dahil olmak üzere aktif bir askerî varlıkla erken uyarı sistemi yerleştirilecek ve uyarı istasyonu, yalnızca onların gözetimi ve sorumlulukları altında ABD ile Fransa tarafından işletilecektir. Bu istasyon, ekte açıklananlara uygun olarak daimî ve verimli bir şekilde işletilecektir.

- Uluslararası bir varlık aracılığıyla bölgede her iki tarafça bir video takip ve kontrol sistemi kurulacak ve çok uluslu ekipler ve otomatik araçlar içerecektir. Bu sistemin görevi, güvenlik düzenlemelerinin uygulanmasını takip ve kontrol etmek olacaktır. Bu güvenlik düzenlemelerinin veya başka herhangi bir güvenlik düzenlemesinin boyutlarına, konumlarına ve niteliklerine ilişkin ayrıntılar ekte belirtildiği gibi olacaktır.

“Ekte belirtildiği gibi taraflardan biri, silahsızlanmış bölgede herhangi bir askerî güç, mühimmat, silah sistemi, askerî yetenek veya askerî yapı konuşlandıramaz ve bölgede yalnızca sınırlı sayıda sivil polis varlığına izin verilir. Taraflar, silahsızlanmış bölgenin hava sahasında, özel düzenlemeler olmaksızın uçak uçurmama konusunda anlaşmaya varmıştır.”

B) Diğer güvenlik araçları

Taraflar ister iki taraf arasında ister taraflardan birine ait bölgede olsun, saldırgan eylemlerin tam olarak durduğundan emin olmak için ek adımlar olarak aşağıdakileri taahhüt edecektir:

- Her bir taraf, askerî mahiyette düşmanca bir ittifak çerçevesinde üçüncü bir tarafla iş birliği yapmama sözü verecektir. Taraflardan birine bağlı bölgenin, kim olursa olsun üçüncü bir ordunun güçleri tarafından ve mühimmat ve teçhizat da dahil olmak üzere ikinci tarafın güvenliğini olumsuz etkileyecek şekilde kullanılmayacağı teminatı verilmelidir.

- Her iki taraf ne olursa olsun ikinci tarafa ya da bu tarafın vatandaşlarına ve mal varlığına karşı herhangi şiddet eylemi veya şiddet tehdidi organize etmek, kışkırtmak, alevlendirmek, yardım etmek veya katılmaktan uzak durmakla ve kendi topraklarından ya da onun egemenliğine tâbi topraklardan bu tür faaliyetlerin yürütülmeyeceğinden ve bu topraklarda yaşayan insanlar tarafından desteklenmeyeceğinden emin olunması için yeterli önlemleri almakla yükümlüdür. Bu yüzden her bir taraf, kim olursa olsun herhangi bir örgüt veya grubun kendi topraklarına girmesini, varlık göstermesini, herhangi bir faaliyet yürütmesini ve şiddete başvurarak ya da şiddete başvurulmasını teşvik ederek ikinci tarafın güvenliğini tehdit edecek bir yapı kurmasını önlemek için gerekli ve etkili tüm önlemleri almalıdır.

- Taraflar, her türlü uluslararası terörün milletlerin güvenliği için bir tehdit teşkil ettiğini kabul eder ve dolayısıyla bu sorunla yüzleşmek için ortak uluslararası araçların güçlendirilmesinde ortak çıkarlara sahiptir.

C) Bu anlaşmada belirtilen güvenlik düzenlemelerinin uygulanmasını kolaylaştırmak için taraflar, ekte de açıklandığı gibi aralarında doğrudan bir irtibat ve koordinasyon sistemi oluşturacaktır. Bu sistemin görevleri şöyle olacaktır: Güvenlik işleri ve uluslararası sınırlarda sürtüşmeleri en aza indirme konusunda gerektiğinde doğrudan iletişim, uygulama sürecinde doğabilecek sorunların takibi, hataların veya yanlış yorumların ortaya çıkmasını önlemede iş birliği; takip, kontrol ve video sistemiyle doğrudan ve sürekli iletişim kurmak yer almaktadır.

Beşinci madde: Sular

İki taraf, aralarında su üzerine yaşanan mevcut tüm anlaşmazlıkları tam anlamıyla çözüme kavuşturmanın uygun uluslararası ilkeler temelinde, istikrarlı ve kalıcı barışın sağlanması için temel bir kaide oluşturduğunu kabul etmektedir. Taraflar, İsrail’in 1’inci madde uyarınca ve ekte de belirtildiği üzere teslim alınacak ya da İsrail güçlerinin çekileceği bölgelerdeki su depolarından ve yeraltı sularından belli miktarda su kullanmaya devam etmesini temin edecek düzenlemeler yapma konusunda anlaştı. Bu düzenlemelerin biyolojik veya kimyasal kirliliği ya da Taberiye Gölü ile Ürdün Nehri’nin ve ikisinin kaynaklarının kurumasını önleyecek tüm yolları içermesi gerekiyor.

- Bu maddenin ve ekin uygulanması gerektiği için taraflar, ekte belirtildiği şekilde ortak bir su komitesi, kontrol ve uygulama sistemi ve ortak bir idari kurul oluşturacaktır.

- Taraflar, ekte belirtildiği gibi suya ilişkin konularda iş birliği yapmak üzere anlaşmıştır. Bu iş birliği, kaynağı Suriye’de olan sulara ilişkin başka anlaşmalar çerçevesinde İsrail’e tahsis edilen suların miktarının ve kalitesinin garanti edilmesini de içermektedir.

Altıncı madde: Haklar ve sorumluluklar

- Bu anlaşma, her iki tarafın BM Sözleşmesi çerçevesindeki haklarını ve sorumluluklarını değiştirmez ve hiçbir durumda değiştirileceği şeklinde yorumlanamaz.

- Her iki taraf da herhangi bir üçüncü tarafın faaliyetinin varlığıyla bir ilgisi olmaksızın ve anlaşma kapsamında yer almayan herhangi bir taraftan bağımsız olarak, bu anlaşmaya göre yükümlülüklerini tam ve doğru bir şekilde yerine getirmeyi taahhüt edecektir.

- Taraflar, ikili ilişkileri çerçevesinde imzaladıkları çok taraflı anlaşmaların hükümlerini uygulamak için gerekli tüm tedbirleri alma sözü verecektir. BM Genel Sekreteri ve bu türden anlaşmaların sekreterlerine uygun bildirimde bulunmak da buna dahildir. Taraflar ayrıca taraflardan birinin, ikisinin de mensup oldukları uluslararası kuruluşlara bu kuruluşların yönetim kurallarına uygun olarak katılma hakkını etkileyecek faaliyetlerden kaçınacaktır.  

- Taraflar, bu anlaşmaya aykırı sözleşmelere imza atmamayı taahhüt edecektir.

- BM Sözleşmesi’nin 103’üncü maddesine göre tarafların bu anlaşmadaki yükümlülükleri ile başka yükümlülükleri arasında bir çatışma çıkması halinde bu anlaşmada açıklanan yükümlülükler ağır basacaktır.

Yedinci madde: Mevzuat

Taraflar, anlaşmanın uygulanması gerektiği için ihtiyaç duyulan her türlü mevzuatı uygulamayı ve anlaşmayla örtüşmeyen herhangi bir mevzuatı yürürlükten kaldırmayı taahhüt edecektir.

Sekizinci madde: Anlaşmazlıkların halledilmesi

Taraflar arasında mevcut anlaşmanın yorumlanması ya da uygulanmasına dair anlaşmazlıklar, müzakere yoluyla giderilecektir.

Dokuzuncu madde: Son maddeler

- Bu anlaşma, her iki tarafın izlediği yasal prosedürlere uygun olarak taraflarca onaylanacak, taahhüt evrakının karşılıklı tesliminden sonra yürürlüğe girecek ve iki taraf arasında daha önce yapılan ikili herhangi bir anlaşmanın yerini alacaktır.

- Bu anlaşmaya yapılan ekler anlaşmanın ayrılmaz bir parçasıdır.

- Anlaşma, usule uygun olarak tescil edilmesi için BM Genel Sekreteri’ne teslim edilecektir.

ABD tarafının kendi evrakını sunmasının ardından Şara, Suriye’nin mülahazalarını ve Barak da İsrail’in değişikliklerini sundu.

“Anlaşmanın sızdırılması İsrail’de ve Suriye’de büyük bir gürültü kopardı ve bu, kararlaştırıldığı gibi müzakerelerin yeniden başlamasının ertelenmesine, özellikle de Şam’ın, Barak’ın Golan’dan 4 Haziran hattına çekilme taahhüdünden ‘vazgeçtiğini’ düşünmesine sebep oldu.”

Faruk eş-Şara’nın Şam’a dönüşü ve erteleme

Anlaşmanın o zaman sızdırılması İsrail’de ve Suriye’de büyük bir gürültü kopardı ve bu, yeniden başlaması planlanan müzakerelerin ertelenmesine, özellikle de Şam’ın, Barak’ın Golan’dan 4 Haziran hattına çekilme taahhüdünden ‘vazgeçtiğini’ düşünmesine sebep oldu.

19 Ocak’ta Şam’da İsraillilerle müzakerelerin sonuçlarını tartışmak için bir liderler toplantısı düzenlendi. Al Majalla’nın eriştiği, Suriye’ye ait resmî bir belgeye göre toplantıda Şara şöyle konuştu:

- Clinton ve Dışişleri Bakanı iyiler, yanımızdalar ve bizim tutumumuzu destekliyorlar. Başkan Clinton, Cumhurbaşkanı Esed’e iletmem için bir mesaj gönderdi.

- Barak, barış istiyor ve bana, durumunu düzeltmesi için ona üç ay süre vermemizi söyledi. Barak’ın söylediğine göre Cumhurbaşkanı Esed, İslam’ın doğuşundan bu yana Biladü’ş-Şam’ın* tanıdığı en önemli lider.  

Ardından görüşmelerin gidişatını şu şekilde aktardı:

İsraillilerle öncelikler konusunda anlaşmazlık yaşandı. Suriye, 4 Haziran çizgisinin arkasına çekilmeyi ele almak istiyor, İsrail ise güvenlik, su ve barışçıl ilişkiler meselelerini tartışmak istiyor.

ABD’nin müdahalesinden sonra dört çalışma grubu oluşturulması üzerinde anlaşıldı, ancak komiteler herhangi bir anlaşmaya varamadı.

Clinton, Cumhurbaşkanı Esed’e, ABD’nin 4 Haziran çizgisinin ötesine çekilme konusundaki kararlılığına dair mesajını teyit etti.

“Taraflar, ekte de belirtildiği gibi sulara ilişkin meselelerde ikili iş birliği üzerinde anlaştı. Bu iş birliği, kaynağı Suriye’de olan sulara ilişkin diğer anlaşmalar çerçevesinde İsrail’e tahsis edilen suların miktarının ve kalitesinin garanti edilmesini de içeriyor.”

Clinton, Suriye tarafından su sorununun çözülmesini talep etti. O zaman 4 Haziran meselesi de çözülecekti, zira İsrail’i endişelendiren şey su meselesidir. Ayrıca ABD’nin Suriye için Türkiye’den su satın almaya hazır olduğunu da belirtti. Bakan Şara Türklerin bunu kabul etmeyeceğini söyleyince, Clinton şöyle karşılık verdi: “Suyun ederi neyse onlara ödeyeceğiz. O zaman kimse itiraz etmeyecektir.” Suriyeli Bakan ise şu yanıtı verdi: “Şu an size bir cevap veremem.”

Güvenlik konusunda da Suriye tarafı, daha önce 1995 yılında üzerinde anlaşmaya varılan ve sınırın her iki tarafında güvenliğin denk ve eşit olmasını ifade eden belgede ısrarcı oldu ve Şam’ı etkileyecek herhangi bir güvenlik tedbiri reddedildi.

Bakan Albright, ekonomik süreçler konusunu gündeme getirince aldığı cevap, bir baskı unsuru oluşturmaması için bu konunun tartışılmaması oldu.

Son şans

Çalışma grupları toplantılarının ertelendiği duyurulduktan sonra müzakereler durduruldu. 7 Mart 2000’de Başkan Clinton Cumhurbaşkanı Esed’i arayarak, Cenevre’de bir görüşme teklif etti. Zira Esed’e bizzat iletmek istediği ‘önemli şeyler’ vardı. Hafız Esed bu teklifi kabul etti ve toplantı 26 Mart’ta gerçekleştirildi. ABD’li bir yetkiliye göre Esed’in hasta olduğu anlaşılıyordu. Hatta ABD’li koordinatör Dennis Ross, sağlık durumunun zayıf olduğundan emin olmak için Esed’in omuzlarına dokunarak bunu anlamaya çalıştı.

Suriye’ye ait başka bir belgeye göre “Clinton, barış sürecinden ve Esed’in Madrid Konferansı’nda bu sürecin başlatılmasındaki rolünden bahsetti. Ayrıca Suriye ile İsrail arasında barışın gerçekleşmesi halinde, bölgede güvenlik ve istikrar adına elde edilecek büyük kazanımlardan bahsedildi. Sonra Esed’e haritalar sundu.” Suriye tarafının ifadesine göre bu haritalar, 200 metre genişliğinde bir göl şeridini kapsıyordu.

Suriye’ye ait belgede şu ifade yer alıyor:

“Esed, haritalara baktı ve Taberiye kıyısındaki el-Butayha bölgesinde 4 Haziran hattını aşan bir sınır çizgisi gördü. Aynı şekilde Baniyas bölgesindeki hatta da bir sapma fark etti. Başkan Clinton’a dönerek şöyle dedi: ‘Bu ne? Bu ABD’nin değil, İsrail’in haritası. Bana iletmek istediğiniz şey buysa söyleyeceğim ve üzerinde tartışacağım bir şey yok demektir.’

Clinton şu yanıtı verdi: ‘Dışişleri Bakanınız bu haritayı onayladı.’ Bakan Şara, hiçbir şey söylemeden ayakta duruyordu.

Esed tekrarladı: ‘Söyleyecek veya tartışacak bir şeyim yok. Bu harita İsrail’e ait ve ben tek bir toprak parçasından vazgeçmeyi kabul etmeyeceğim.’

“Cumhurbaşkanı Beşşar iktidara geldikten sonra İsrail’le bir barış için girişimlerde bulunuldu. Bu girişimlerin en öne çıkanı Lübnan Başbakanı Refik el-Hariri suikastından sonraki yalnızlık döneminde ortaya kondu. Türkiye, 2007-2008 yılları arasında bu girişime aracılık etti ve Esed ile İsrail Başbakanı Ehud Olmert arasında doğrudan bir görüşme ayarlamayı önerdi. Önerinin reddedilmesinden sonra Olmert, Gazze’ye yönelik saldırı başlattı”

Clinton çıktıktan sonra Şara, Esed’in yanına gelerek şöyle dedi: ‘Sayın Cumhurbaşkanım, küçük bir devletin başkanının yalan söylediğini biliyordum da büyük bir devletin başkanının yalan söylemesini beklemezdim.’ Cumhurbaşkanı başını salladı ve cevap vermedi.” Suriye Cumhurbaşkanı Vekili Abdülhalim Haddam’ın resmî bir belgede ek olarak belirttiğine göre “ABD’liler Cumhurbaşkanı Esed’in sağlık durumunu izliyor ve istenen tavizleri vermeye hazır hale geleceğine inanıyorlardı. Ama ülkenin menfaati her şeyden önemliydi ve Cumhurbaşkanı aşırıya kaçmadan, taviz vermeden ve aşırılıkla tavize yol açmadan vefat etti.”

İsrail, Mayıs 2000’de Lübnan’ın güneyinden çekildi ve Esed, 10 Haziran 2000’de vefat etti. Onun ardından iktidarı oğlu devraldı.

Beşşar Esed ve İran…

Cumhurbaşkanı Beşşar iktidara geldikten sonra İsrail’le bir barış için girişimlerde bulunuldu. Bu girişimlerin en öne çıkanı Lübnan Başbakanı Refik el-Hariri suikastından sonraki yalnızlık döneminde ortaya kondu. Türkiye, 2007-2008 yılları arasında bu girişime aracılık etti ve Esed ile eski İsrail Başbakanı Ehud Olmert arasında doğrudan bir görüşme ayarlamayı önerdi. Önerinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra Olmert, Gazze’ye yönelik saldırı başlattı.

Şam, yalnızlıktan kurtulduktan sonra Barack Obama yönetimi çözümle tekrar ilgilenmeye başladı ve Senatör George Mitchell elçi ve Fred Hoff da onun yardımcısı olarak atandı. Nisan 2009 ila Mart 2011’in ortalarında, 4 Haziran hattını çizen kişi olarak tanınan ABD’li diplomat ve elçi sürece odaklanıyordu. Deneyimlerini de Washington’daki Amerikan Barış Enstitüsü tarafından yayımlanan, Yükseklere Varmak: Suriye-İsrail Barışı İçin Gizli Bir Girişimin Hikâyesi (A Path to Peace: A Brief History of Israeli-Palestinian Negotiations) adlı kitabında aktardı.

Mitchell ile Hoff’un Şam ve Tel Aviv’e yaptığı keşif turlarından sonra ABD’nin çabası 2010’da yoğunlaştı. Mitchell ve Hoff,  Esed’i, Rabin’in Teminatı’nın uygulanması için ‘bölgesel yanların’ yani Suriye’nin İran ve Hizbullah’la ilişkisinin açıkça konuşulmasını içeren yeni bir yaklaşıma ikna etmek için eylül ayında Şam’a gitti.  

Bunun öncesinde 22 Mayıs 2010’da ABD Senatosu’ndaki Dış İlişkiler Komitesi Başkanı John Kerry, ‘İsrail’in 4 Haziran hattına tamamen çekilmesi karşılığında, Esed’in İsrail’in tüm taleplerini karşılayan bir barış anlaşmasına açık olduğunu’ öğrenmişti.

Washington, Scud füzelerinin Hizbullah’a ulaşmasından endişeleniyor ve Suriye-İran bağlantısını koparmak için çalışıyordu. Bununla birlikte Kerry’nin Esed’in imzalaması için hazırlanmış bir mektup taslağını yanında taşıması dikkat çekiciydi. Bu taslağı Hoff, İsraillilerle yapılan görüşmelerin ardından hazırlamıştı ve Başkan Obama’ya iletilecekti. Mektubun metni şöyle:

- Suriye ile İsrail arasında Suriye’nin Haziran 1967’de kaybettiği toprakları tamamen geri almasını yansıtan sınırlar da dahil olmak üzere yapılan barış anlaşması; Suriye’nin, İsrail’in güvenliğini hem devletler hem de devlet dışı unsurlar tarafından tehdit eden iş birliğine, eylemlere ve politikalara verdiği tüm desteği bitirecektir.

- Bu barış anlaşması, İsrail ile Suriye arasındaki çatışmayı sona erdirecek ve anlaşmanın imzalanmasından önceki hadiselerden kaynaklanan tüm sorunların çözümünü de içerecektir.

Majalla
Majalla

- Bunun sonucunda büyükelçiliklerin açılması da dahil olmak üzere diplomatik ilişkiler normalleşecektir.

- Suriye’nin devletler ve devlet dışı unsurlarla ilişkileri, her iki tarafın da içine sinecek şekilde belirlenen anlaşma yükümlülükleri ve İsrail’e karşı yükümlülükleriyle tamamen tutarlı olacaktır.

- İsrail’le bir barış anlaşmasına varılması halinde Suriye, Arap Barış Girişimi doğrultusunda, İsrail ile Filistinliler ve İsrail ile Lübnan arasında barış anlaşmalarının temin edilmesi ve bunun sonucunda İsrail ile tüm Arap Birliği ülkeleri arasındaki ilişkilerin normalleşmesi de dahil olmak üzere kapsamlı bir Arap-İsrail barışının gerçekleşmesi için tam desteğini ve iş birliğini sunacaktır.  

Bu, Rabin’in Teminatı’na alternatif bir ABD Teminatı gibiydi. Suriye tarafı Obama’dan, İsrail’in Suriye’ye ait Golan’dan 4 Haziran hattına çekilmesi sözünü de içeren yazılı bir taahhüt almaya çalıştı. Bunun üzerine Kerry,  Esed’e şöyle dedi: “ABD’nin tutumunun, Golan’ın 1967 hattına tamamen geri dönmesini gerektirdiğini Başkan Yardımcısı (Joseph Biden) ile teyit ettim.”

ABD’nin Şam ile Tel Aviv arasındaki barış çabaları devam etti. 27 Şubat 2011’de, yani gösterilerin ve Arap Baharı’nın başlamasının ardından Hoff Şam’a gitti ve ertesi gün Esed’le buluştu. ABD’li elçi Suriye-İsrail anlaşmasının taslağını sundu. Hoff, dipnotlarla birlikte kâğıdı Esed’e teslim etti. Kâğıtta şunlar yazıyordu:

“Bu anlaşma (muhtemel çerçeve anlaşması/muhtemel barış anlaşması), Suriye ile İsrail arasındaki savaş durumunu sona erdirecek ve barışı tesis edecektir. Bu yeni gerçekliğe uygun olarak her iki tarafın ikili bir ilişkinin yanı sıra, diğer tüm etkin taraflarla da ilişkiler kurma yönünde adımlar atmasını gerektirecektir.

“Taraflar, kapsamlı bir Arap-İsrail barışı gerçekleştirme hedefini paylaşıyor ve bunun Filistinliler ile İsrailliler ve Lübnan ile İsrail arasında barış anlaşmalarının imzalanmasını ve Arap Birliği’ne üye tüm ülkeler ile İsrail arasındaki ilişkilerin de normalleşmesini gerektirdiğini biliyor.”

Dolayısıyla yürürlükteki uluslararası hukuk ilkelerine ve BM belgesine göre taraflardan herhangi biri, başka bir devleti temsil eden veya bir devleti temsil etmeyen bir tarafın, taraflardan birinin veya vatandaşlarının güvenliğini ve selametini tehdit edecek herhangi bir eylemine, çabasına veya planına doğrudan veya dolaylı olarak destek vermeyecek, tehditte bulunmayacaktır. Özellikle bu anlaşma yürürlüğe girdiğinde:

- Taraflar, birbirlerine karşı doğrudan veya dolaylı olarak tehdit uygulamaktan ya da güç kullanmaktan kaçınacak ve aralarındaki tüm anlaşmazlıkları ve çatışmaları barışçıl yollarla çözmek için çalışacaktır.

- Taraflar, iki tarafın topraklarında ya da vatandaşları tarafından, taraflardan birine ya da vatandaşlarına zarar vermek için çabalayan düzenli, düzensiz ya da paramiliter güçlere yardımcı olan her türlü faaliyeti sona erdirecek ya da yasaklayacaktır. (Dipnot: 1)

- Taraflardan herhangi biri, bir devleti temsil eden veya etmeyen herhangi bir tarafla yapılan sözleşme ya da anlaşma kapsamında, diğer tarafa karşı toplu güç kullanımı hakkını kullanmayacaktır. Yahut böyle bir anlaşma, sözleşme veya yükümlülük kapsamında diğer tarafa karşı güç kullanma ya da tehdit uygulama ya da diğer tarafa karşı düşmanca bir ittifaka katılma veya katılımı sürdürme konusunda herhangi bir yardım talebine olumlu yanıt vermeyecektir. (Dipnot: 2)

- Taraflardan herhangi biri, Lübnan hükümetinin resmî güvenlik güçlerine gönderilenler dışında, Lübnan’a silah veya askerî mühimmat taşımayacak ya da kendi toprakları üzerinden böyle operasyonların yapılmasına izin vermeyecektir. (Dipnot: 3)

- Taraflar, kapsamlı bir Arap-İsrail barışı gerçekleştirme hedefini paylaşıyor ve bunun Filistinliler ile İsrailliler ve Lübnan ile İsrail arasında barış anlaşmalarının imzalanmasını ve Arap Birliği’ne üye tüm ülkeler ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesini gerektireceğini biliyor. Her iki taraf da bu hedefe ulaşmak için elinden geleni yapacaktır.

Dipnotlar ve açıklamalar

Özel durumlar için dipnotlar:

- Pratikte bu grupların mevcut politikalarına bakıldığında Suriye; Suriye ve Lübnan’daki Hizbullah’a ve İsrail’e ve İsraillilere yönelik şiddet eylemleri planlayan, bunlara destek ve katılım sağlayan diğer Filistinli gruplarla birlikte Hamas’a silah, çift kullanımlı malzemeler, eğitim ve istihbarat da dahil olmak üzere askerî ve mali yardım sunmaktan kaçınmalıdır. Bu gruplara ya da yasaklı faaliyetleri yürütmek için Suriye topraklarını kullanan başka herhangi bir gruba mensup tüm kişiler, Suriye’den Lübnan dışındaki ülkelere sınır dışı edilmelidir.

- Suriye’nin İran, Hizbullah ve Arap Birliği’ndeki taraflarla, bu gereklilik kapsamına girebilecek toplu güvenlik anlaşmalarının olduğu söyleniyor. Örneğin Suriye, Kudüs Gücü de dahil olmak üzere İran Devrim Muhafızları ile ilişkisini bitirmeli ve Muhafızlarla, teçhizatının Suriye topraklarından ya da Suriye hava sahasından geçişini engellemelidir. Aynı şekilde varsa İsrail’e ve İsrail vatandaşlarına karşı tehdit ya da güç kullanımına izin veren her türlü anlaşmayı bitirmesi de gerekecektir.

- Buna dayalı olarak Suriye’nin gerek Lübnan’daki Hizbullah’a ve gerekse Lübnan’a çift kullanımlı malzemeler dahil her türlü silah ve askerî mühimmat sevkiyatı operasyonlarına katılımına ve bu operasyonları kolaylaştırmaya son vermesi gerekecektir. Ayrıca Lübnan’daki Filistinli gruplara silah akışını durdurması ve onları silahsızlandırmaya dönük çabaları desteklemesi gerekmektedir.

Hoff’un kitabına göre Esed, dipnotlara değinmeden önce beş noktanın çeşitli yönlerini daha iyi anlamak istediğini dile getirdi. İlk dört noktanın Lübnan’a özel atıflar içerdiğine, ancak sadece dördüncü noktada ülkenin adının açıkça zikredildiğine işaret etti. Ardından Suriye-İsrail barış anlaşması metninde Lübnan’ın adının zikredilmesinin uygun olup olmadığını sorguladı.

Tartışmada sunulan metnin tüm yönleri ele alındı. Hoff, Esed’in şu sözlerini aktarıyor: “Hem Suriye hem de İsrail bir barış anlaşmasına vardığını ilan eder etmez Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın kurallara uyma hızına herkes şaşıracak.” Hoff, şunu ekliyor: “Ben de şöyle yanıt verdim: En çok şaşıran insanlardan biri de ben olacağım. Cumhurbaşkanı’na, Nasrallah’ın İran’a ve İran İslam Devrimi’ne olan bağlılığı ortadayken nasıl böyle bir kanaate vardığını sordum. Bunun üzerine Esed, Nasrallah’ın İranlı değil, bir Arap olduğunu belirtmekle başladı ve Suriye ile Lübnan’ın Arap-İsrail barış sürecinin bir parçası olması gerektiğine işaret etti. Zira Lübnan’ın yolu Suriye’ye bağlıydı. Esed, Hizbullah’ı da ‘tek gerçek Lübnanlı siyasi parti’ olarak tanımlayarak, onun Lübnan’daki en büyük mezhep grubu olan Şiilerin temsilcisi olduğuna ve Lübnan’ın iç siyasetinde liderlik rolü oynamaya mahkûm bir kurum olduğuna dikkat çekti.”

Tartışmada Beyrut’un, Lübnan’a ait olduğunu ve İsrail’in 2000 yılında Lübnan’ın güneyinden çıkmasından sonra Hizbullah’ın orayı yeniden ele geçirmek istediğini söylediği Güney Lübnan’daki Şeba çiftliklerine de değinildi. Hoff şöyle diyor: “Esed’e, Nasrallah’ın direniş dünyasından çıkışının, Suriye’nin İsrail’in Golan Tepeleri bölgesini boşaltmasından hemen sonra, Şeba çiftliklerini Lübnan’a iade etmesini gerektirip gerektirmeyeceğine dair görüşünü sordum. Esed, şu an Şeba çiftliklerindeki hakkından bahsetmese de bana, haritalara bakıldığında Şeba çiftliklerinin Suriye toprağı olduğunun görüldüğünü, belki gelecekte Lübnan’la bir düzenleme yapılabileceğini, ancak soruya konu olan toprakların Suriye’ye ait olduğunu belirtti.

“Hoff’un kitabına göre Esed, dipnotlara değinmeden önce beş noktanın çeşitli yönlerini daha iyi anlamak istediğini dile getirdi. İlk dört noktanın Lübnan’a özel atıflar içerdiğine, ancak sadece dördüncü noktada ülkenin adının açıkça zikredildiğine işaret etti. Ardından Suriye-İsrail barış anlaşması metninde Lübnan’ın adının zikredilmesinin uygun olup olmadığını sorguladı”

Esed kendiliğinden, Suriye’nin İran’ın güdümünde bir devlet olmadığının ve İsrail ile yapılan barış anlaşmasının İran’a değil, Suriye’ye ait bir mesele olduğunun altını çizdi. Daha sonra Türkiye’nin barış anlaşması için arabuluculuk çabaları başladığında İran’ı aklına getirmediğini belirtti.” Rapora göre Esed, Hoff’a şöyle dedi: “Suriye’nin de kendi kamuoyu var. Suriyelilerin, topraklarının tamamen geri alındığına ikna olması gerekiyor.”

Hoff, Şam’dan iyimser bir şekilde ayrıldı. Sokaklarda başka bir gelişme yaşanıyordu. Suriye’deki gösteriler yayıldı ve güvenlik güçleri onlara karşılık verdi. Washington arabuluculuğunu askıya aldı. Mitchell, 13 Mart’ta Ortadoğu’da barış için özel elçilik görevinden istifa etti. Aynı ayın 19’unda Obama, Dışişleri Bakanlığı’na hitaben “Esed ya Suriye’nin demokrasiye geçişine liderlik etmeli ya da iktidardan çekilmeli” dedi. 18 Ağustos’ta Obama, ‘Esed’in çekilmesi için vaktin geldiğini’ ilan etti.

Ortadoğu Barış Ekibi’nde olan Hoff da Dışişleri Bakanlığı ile Yakın Doğu Ofisi’ne kötüleşen Suriye krizi konusunda danışmanlık görevine geçiş yaptı.

Halihazırda ABD, Rusya, İran, Türkiye ve İsrail ordularının faaliyet yürüttüğü Suriye, üç ‘devletçiğe’ bölünmüş durumda.

2018 yılı sonunda Birleşik Arap Emirlikleri gibi Arap ülkeleri, Şam’la ilişkilerini yeniden başlattı. Arap normalleşmesi süreci devam etti ve Şam, Arap Birliği’ne döndü.

İran’ın Suriye’den çıkarılması gerektiğine dair Arap önerileri yinelendi. Bazıları Şam’ın Arap-İsrail normalleşmesi sürecine katılacağını düşünüyor.  

* Bilâdü'ş-Şâm: Suriye, Filistin, Lübnan ve Ürdün’ü içine alan tarihî bölgenin adıdır.

* Bu özel haber Şarku’l Avsat okuyucuları için Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



ABD’nin Suriye’yi ‘teröre destek veren ülkeler’ listesinden çıkarması, Suriye ekonomisi açısından ne anlama geliyor?

Trump ile Şara'nın Beyaz Saray'daki görüşmesinden bir kare görülüyor (SANA -AFP)
Trump ile Şara'nın Beyaz Saray'daki görüşmesinden bir kare görülüyor (SANA -AFP)
TT

ABD’nin Suriye’yi ‘teröre destek veren ülkeler’ listesinden çıkarması, Suriye ekonomisi açısından ne anlama geliyor?

Trump ile Şara'nın Beyaz Saray'daki görüşmesinden bir kare görülüyor (SANA -AFP)
Trump ile Şara'nın Beyaz Saray'daki görüşmesinden bir kare görülüyor (SANA -AFP)

ABD yönetiminin, 1979’dan bu yana ‘teröre destek veren ülkeler’ listesinde bulunan Suriye’nin bu statüsünü kaldırma sürecini başlatma kararı, onlarca yılın ardından ülkenin karşı karşıya kaldığı en önemli siyasi ve ekonomik dönüşümlerden biri olarak değerlendiriliyor. Söz konusu sınıflandırma yalnızca siyasi bir tanımlama niteliği taşımıyor, aynı zamanda uluslararası yaptırım ağının hukuki ve yapısal temelini oluşturuyor. Bu engelin kaldırılması ise ticaretin, yatırımların ve ülke genelindeki kapsamlı yeniden imar çalışmalarının önünü açabilecek bir adım olarak görülüyor.

Washington’un son açıklaması, ABD’nin ‘Suriye hükümetinin attığı olumlu adımlar’ olarak nitelendirdiği gelişmeler ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera’nın gelecekte uluslararası terör eylemlerini desteklemeyeceğine ilişkin verdiği resmi güvencelerin ardından geldi. Bunun ardından ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Başkan Donald Trump’ın, yasal olarak öngörülen 45 günlük bildirim süresinin tamamlanmasının ardından Suriye’nin söz konusu listeden resmen çıkarılması yönündeki niyetini Kongre’ye bildirdi. Rubio, bu adımı ‘tarihi’ olarak nitelendirirken, kararın Suriye’ye yeniden inşa için gerçek bir fırsat sunduğunu ve Suriye halkı için yeni bir dönemin kapısını aralayacağını ifade etti.

Şam yönetimi de ABD’nin kararını memnuniyetle karşıladı. Suriye Maliye Bakanı Muhammed Yusr Berniyye, Başkan Donald Trump’ın Kongre’ye Suriye’nin ‘teröre destek veren ülkeler’ listesinden çıkarılması yönündeki niyetini bildirmesinin “Suriye halkı için refah, büyüme ve yeni fırsatlar döneminin habercisi olan tarihi bir an” olduğunu söyledi. Berniyye, kararın “Suriye ekonomisi için yeni bir sayfa açacağını, yatırımların artırılmasının, ekonomik toparlanmanın hızlandırılmasının ve Suriye’nin küresel ekonomiye yeniden entegre edilmesinin önünü açacağını” belirterek, bu aşamaya gelinmesine katkı sağlayan diplomatlara teşekkür etti.

Suriye Merkez Bankası Başkanı Safvet Raslan da kararı memnuniyetle karşılayarak, bunun Suriye ekonomisinin toparlanma sürecinde ‘olumlu bir dönüm noktası’ olduğunu ifade etti. Raslan, söz konusu adımın güveni artıracağını, daha fazla yatırımın önünü açacağını ve Suriye’nin küresel finans sistemine yeniden entegrasyonunu destekleyeceğini vurguladı. Merkez Bankası’nın reform sürecini sürdürme, parasal istikrarı koruma ve daha müreffeh bir ekonomik geleceği destekleme konusundaki kararlılığını yineledi.

Mali yeniden yapılandırma

Pratik açıdan bakıldığında bu tarihi karar, Suriye bankalarının uluslararası finans sistemi ve uluslararası para transfer sistemi SWIFT ile kademeli olarak yeniden bağlantı kurmasının önünü açıyor. Daha önceki ‘teröre destek veren ülke’ statüsü, ABD’deki hukuki yaptırım riski nedeniyle bankaların Suriye’deki herhangi bir finans kuruluşuyla çalışmasını fiilen engelliyordu.

Söz konusu değişim, dış ticaretin finansmanına erişim imkânlarını doğrudan iyileştirirken, yurt dışında yaşayan Suriyelilerin para transferi maliyetlerini de önemli ölçüde düşürecek. Bugüne kadar yaptırımları aşmak amacıyla karmaşık ve gayriresmi döviz transfer kanallarını kullanmak zorunda kalan Suriyeli gurbetçilerin havalelerinin artık daha kolay gerçekleşmesi bekleniyor. Bu durumun ise ülke içinde hem yaşam koşullarının iyileşmesine hem de parasal istikrara doğrudan katkı sağlaması öngörülüyor.

Yatırım yasağını kırmak ve yeniden yapılanma şirketlerinin önünü açmak

Geçtiğimiz yıllar boyunca, ABD’nin ‘teröre destek veren ülkeler’ listesiyle bağlantılı ikincil yaptırımları, yabancı şirketler açısından caydırıcı bir engel oluşturdu. Bu yaptırımlar nedeniyle şirketler, ağır para cezalarına maruz kalma ya da ABD pazarından dışlanma riskiyle karşı karşıya kalmamak için Suriye’deki yeniden imar projelerine girmekten kaçındı.

ABD yönetiminin aktardığına göre Başkan Donald Trump, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera’ya, “Ülkenizi yeniden inşa etmenizin önündeki tüm engelleri kaldıracağıma söz verdim. Çok yakında bunu nihayet gerçekleştirebileceksiniz” ifadelerini kullandı. Trump ayrıca, Suriye’ye yatırım yapmaya hazır ABD’li şirketlerin bulunduğunu belirtti. Suriye’nin bu listeden çıkarılmasıyla birlikte, uluslararası şirketler açısından ‘itibar riski’ önemli ölçüde azalırken, çok uluslu şirketlerin altyapı, gayrimenkul ve telekomünikasyon başta olmak üzere çeşitli sektörlere yatırım yapmasının önündeki hukuki ve prosedürel engellerin büyük ölçüde ortadan kalkması bekleniyor.

Şam’da bir cadde (Reuters)Şam’da bir cadde (Reuters)

Dış ticaretin canlandırılması ve enerji sektörünün yeniden yapılandırılması

Karardan en fazla fayda sağlaması beklenen alanlardan biri de dış ticaret sektörü olacak. Daha önce uygulanan yaptırımlar kapsamında, ‘çift kullanımlı’ (sivil ve askeri amaçlı kullanılabilen) ürünler gerekçesiyle ileri teknoloji makineleri ve sanayi ekipmanlarının ithalatına da kısıtlama getiriliyordu. Bu engelin kaldırılmasıyla birlikte Suriye’deki fabrikalar ve üretim tesislerinin, üretim hatları ile tarım ve sağlık sektörlerinde ihtiyaç duyulan ekipmanları daha az bürokratik engelle ithal edebilmesi bekleniyor.

Ciddi krizler ve neredeyse tam bir durgunluk yaşayan enerji sektöründe ise kararın, uluslararası uzman şirketlerin zarar gören petrol ve doğal gaz sahalarının rehabilitasyonu ile eskiyen elektrik santrallerinin bakım ve onarımı için gerekli yedek parça ve teknolojiyi sağlamasının önünü açacağı değerlendiriliyor. Bunun da enerji krizinin hafiflemesine katkı sağlayarak genel sanayi üretimini olumlu yönde etkilemesi bekleniyor.

Bretton Woods kurumlarıyla finansman olanakları açmak

İkili ilişkiler ve ticaretin yanı sıra, Suriye’nin ‘teröre destek veren ülkeler’ listesinde yer alması, başta Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) olmak üzere uluslararası finans kuruluşlarının sağlayacağı kredi, hibe, mali yardım ve teknik desteklere yönelik ABD vetosunu da otomatik olarak devreye sokuyordu.

Ortaya çıkan yeni tabloyla birlikte, Suriye hükümetinin teorik olarak bu uluslararası kuruluşlarla müzakere kanalları açarak ekonomik kalkınma desteği, ekonominin yeniden yapılandırılması ile para ve maliye politikalarının reformu için gerekli finansmanı talep etmesinin önü açılıyor. Bu gelişme, yıllar süren uluslararası izolasyonun ardından Suriye ekonomisinin yeniden şekillendirilmesi açısından önemli bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Suriye’deki Baniyas petrol terminalinde Irak’tan gelen tankerlerden petrol boşaltılırken çalışan bir adam (Reuters)Suriye’deki Baniyas petrol terminalinde Irak’tan gelen tankerlerden petrol boşaltılırken çalışan bir adam (Reuters)

Kanunen uygulanan kapsamlı yasaktan isteğe bağlı risk değerlendirmesine

Uluslararası ticaret hukuku uzmanlarına göre, sürecin nasıl işleyeceğini anlamak açısından ABD’nin kararı, yaptırım rejiminin işleyişinde yapısal bir değişime işaret ediyor. Buna göre Suriye piyasası, ‘kanunen uygulanan kapsamlı yasak’ döneminden çıkarak, uluslararası kuruluşlar açısından ‘isteğe bağlı risk değerlendirmesi’ aşamasına geçiyor.

Suriye’nin daha önce ‘teröre destek veren ülke’ olarak sınıflandırılması nedeniyle, ABD’nin katı mevzuatı uyarınca herhangi bir uluslararası banka veya şirketin ülkeyle iş yapması otomatik ve kesin biçimde yasaklanıyor, kurumlara herhangi bir hareket alanı tanınmıyordu. Yeni dönemde ise bu genel ve otomatik yasak ortadan kalkarken, karar süreci şirketler ile bankaların kendi iç uyum mekanizmalarına bırakılıyor. Buna göre kurumlar, Suriye’deki ticari ve yatırım fırsatlarını bağımsız şekilde değerlendirebilecek, kalan hukuki düzenlemelerle uyumlu olduğu sonucuna varmaları halinde işlemlerini sürdürebilecek. Uzmanlar, bunun 1979’dan bu yana sermaye hareketleri ve yatırımlar açısından görülmeyen ölçüde geniş bir esneklik sağlayan temel bir değişim olduğuna dikkat çekiyor.

Suriye’deki el-Cebse petrol sahasında bulunan petrol rafinerisi (2020 yılına ait arşiv fotoğrafı – Reuters)Suriye’deki el-Cebse petrol sahasında bulunan petrol rafinerisi (2020 yılına ait arşiv fotoğrafı – Reuters)

Kriz neden hemen sona ermiyor?

ABD Dışişleri Bakanı’nın açıklaması ile 30 Haziran 2025 tarihli başkanlık kararnamesinde yapılan ve yaptırımları hafifleten tamamlayıcı düzenleme tarihi önem taşısa da, karmaşık hukuki ve yapısal engeller nedeniyle kararın ekonomik etkisinin sahaya yüzde 100 oranında ve kısa sürede yansıması beklenmiyor. Bu engellerin başında, yürürlükte kalmaya devam eden diğer yaptırım mekanizmaları geliyor. Zira söz konusu statünün kaldırılması, ekonomik yaptırım rejiminin tamamen sona erdiği anlamına gelmiyor. Ekonominin kritik sektörlerini, belirli kurumları ve kişileri hedef alan diğer yasa ve başkanlık kararnamelerine dayalı geniş kapsamlı yaptırımlar varlığını sürdürüyor.

Bunun yanı sıra, uzun yıllar izolasyon altında kalan piyasalarda uluslararası bankacılık sisteminin temkinli yaklaşımı da önemli bir engel olarak öne çıkıyor. Uzmanların ‘aşırı uyum’ (over-compliance) olarak tanımladığı bu durum kapsamında, küresel bankalar ve büyük finans kuruluşları, Suriye piyasasıyla hesap açma ya da ticari kredi işlemlerini kolaylaştırma konusunda aylarca, hatta yıllarca beklemeyi tercih edebiliyor. Kuruluşlar, yürürlükte kalan diğer yaptırım paketlerinden kaynaklanabilecek hukuki riskler ve olası para cezalarından kaçınmak amacıyla uzun ve maliyetli iç hukuk incelemeleri yürütüyor.

Sonuç olarak uzmanlar, Suriye ekonomisinin yeniden toparlanması ve sürdürülebilir yatırımları çekebilmesinin yalnızca ABD’nin uyguladığı kısıtlamaların hafifletilmesine bağlı olmadığını vurguluyor. Bunun, aynı zamanda ülke içinde kapsamlı yapısal ve kurumsal reformların hayata geçirilmesi, iş ortamının iyileştirilmesi ve parasal istikrarın güçlendirilmesiyle yakından ilişkili olduğu belirtiliyor. Bu çerçevede, Suriye’nin ‘teröre destek veren ülkeler’ listesinden çıkarılması, ülkenin itibar riskini azaltan ve uzun süredir kapalı olan kapıları aralayan önemli bir adım olarak görülse de gerçek ekonomik toparlanmanın sağlanabilmesi için Şam’ın küresel ekonomiye yeniden entegrasyonunun önündeki en büyük engel olarak görülen diğer yaptırımların da kademeli şekilde kaldırılması gerektiği değerlendiriliyor.


Çin, Sudan ile ilişkilerinde borç tuzağının üzerinden mi atlıyor?

Fotoğraf: Dünya Bankası tahminlerine göre, Sudan'ın kamu borcu GSYİH'sının yaklaşık yüzde 147'sine denk geliyor (Independent Arabia - Hasan Hamed)
Fotoğraf: Dünya Bankası tahminlerine göre, Sudan'ın kamu borcu GSYİH'sının yaklaşık yüzde 147'sine denk geliyor (Independent Arabia - Hasan Hamed)
TT

Çin, Sudan ile ilişkilerinde borç tuzağının üzerinden mi atlıyor?

Fotoğraf: Dünya Bankası tahminlerine göre, Sudan'ın kamu borcu GSYİH'sının yaklaşık yüzde 147'sine denk geliyor (Independent Arabia - Hasan Hamed)
Fotoğraf: Dünya Bankası tahminlerine göre, Sudan'ın kamu borcu GSYİH'sının yaklaşık yüzde 147'sine denk geliyor (Independent Arabia - Hasan Hamed)

Muna Abdulfettah

Sudan ekonomisini sarsan ve ülkeyi bağımsızlığından bu yana en derin finansal krizlerinden birine sürükleyen bir savaşın ortasında, Çin, Hartum'un kendisine olan yaklaşık 50 milyon dolarlık borcunu sildiğini duyurdu. Bu hamle, Sudan'ın dünyanın en karmaşık borç krizlerinden biriyle karşı karşıya olduğu bir dönemde geldi. Sudan’ın dış borcu yaklaşık 67 milyar dolara ulaşıyor ve bunun büyük kısmı on yıllar içinde biriken faiz ve gecikmelerden oluşuyor. Öte yandan, Sudan'ın Ağır Borçlu Yoksul Ülkeler (HIPC) Girişimi kapsamında borçlarının önemli ölçüde silinmesi yolunda ilerleme kaydedilmişken, bu süreç, Egemenlik Konseyi Başkanı General Abdulfettah el-Burhan'ın 2021'de hayata geçirdiği önlemler ve ardından Nisan 2023'te savaşın patlak vermesiyle tamamen durdu.

Tamamen finansal açıdan bakıldığında, bu miktar dış borcun büyüklüğünü önemli ölçüde değiştirmiyor, savaşın neden olduğu ciddi ekonomik daralmayı çözmüyor ve çatışmanın genişlemesiyle duran uluslararası finansman akışını da yeniden başlatmıyor. Bununla birlikte, bu adımın önemi zamanlaması ve bağlamında gizli; zira borçların yeniden yapılandırılması çabalarının sekteye uğradığı, Sudan'ın uluslararası finans kuruluşlarına erişiminin azaldığı ve devam eden savaş ve kötüleşen ekonomik faaliyet nedeniyle kamu maliyesinin artan bir baskı altında olduğu bir dönemde geldi.

Anlaşma, Çin hükümetinin verdiği dört faizsiz kredi borcunun silinmesini içeriyor ve Port Sudan'da protokolün imzalanmasının hemen ardından yürürlüğe girdi. Bu gelişme, her iki tarafın da bankacılık engellerinin giderilmesi, Çin Ulusal Petrol Şirketi'nin (CNPC) faaliyetlerinin yeniden başlatılması ve enerji, su ve tarım projelerine tahsis edilen Çin hibelerinin uygulanmasına devam edilmesi de dahil olmak üzere çeşitli ekonomik konularda devam eden iş birliğine olan bağlılıklarını teyit etmeleriyle aynı zamana denk geldi. Bu, savaş ve neden olduğu siyasi ve ekonomik karmaşıklıklar nedeniyle birçok uluslararası finansörün ve ortağın varlığının azaldığı bir dönemde, Çin'in özellikle petrol sektöründe Sudan'ın en önde gelen yatırımcılarından ve ekonomik ortaklarından biri haline geldiği, on yıllara yayılan bir ekonomik ilişkinin uzantısı olarak öne çıkıyor.

Durdurulan projeler

Sudan-Çin ilişkileri, Afrika'da siyasi ekonomi ve jeopolitik değerlendirmelerin iç içe geçişinin bir örneğini teşkil ediyor. 1990'ların ortalarından beri Pekin, Sudan'ı kıtada enerji sektöründe varlığını genişletmesine olanak tanıyan bir ortak olarak gördü. Bu arada Hartum, Batı'nın artan izolasyonu, sermayeye ve uluslararası pazarlara erişimini sınırlayan ekonomik yaptırımlardan muzdarip olduğu bir dönemde Çin'de bir finansman, yatırım ve teknoloji kaynağı buldu. Çin yatırımları, Sudan'ın petrol endüstrisi gelişiminin omurgasını oluşturdu; Port Sudan'daki petrol sahalarını, boru hatlarını ve ihracat tesislerini finanse etti. Bu durum, Çin'i uzun yıllar boyunca Sudan'ın en büyük yabancı yatırımcısı ve en önemli ticaret ortağı haline getirdi.

Ancak bu ilişki, 2011'de Güney Sudan'ın ayrılmasından sonra, petrol rezervlerinin büyük çoğunluğunun yeni devlete devredilmesiyle farklı bir aşamaya girdi. Bu durum, Sudan'daki Çin yatırımlarının ekonomik olarak faydasını azalttı, ancak ilişkilerde tam bir kopmaya yol açmadı. Pekin, siyasi istikrarsızlığa rağmen sürekli ekonomik etkileşim politikası benimseyerek altyapı, enerji ve madencilik sektörlerindeki varlığını sürdürdü. Fakat, devam eden savaş, projeleri aksatan ve birçok şirketin faaliyetlerini kısıtlayan zorluklar ortaya çıkardı. Ayrıca, kötüleşen güvenlik ortamında bazı yatırımların yeniden değerlendirildiğine dair işaretler de ortaya çıktı.

Dünya Bankası tahminlerine göre, Sudan'ın kamu borcu GSYİH'sının yaklaşık yüzde 147'sine denk geliyor ve hükümet, uluslararası piyasalardan borçlanamadığı için nakit finansmanına güvenmeye devam ediyor.

e7kı
Pekin'in Sudan'ın borcunun bir kısmını silme kararı, Çin'in Afrika'da küçük, faizsiz devlet kredilerinin silinmesine dayanan diplomatik yaklaşımının bir uzantısı olarak görülüyor (Independent Arabia - Hasan Hamed)

Çin'in Sudan'ın alacaklılarının başında geldiği yönündeki yaygın algıya rağmen, Sudan'ın dış borcunun büyük çoğunluğu aslında uluslararası finans kuruluşlarına ve diğer resmi alacaklılara ait. Çin’e borcu, toplamın sınırlı bir yüzdesini temsil ediyor ve imtiyazlı krediler, tercihli krediler ve altyapı ve enerji projelerine bağlı finansman karışımından oluşuyor. Pekin'in son kredi borcunu silme kararı, ticari krediler veya büyük yatırım projelerine bağlı finansman hariç, imtiyazsız devlet kredilerine ilişkin olağan politikası çerçevesinde yer alıyor. Bu da Çin'in ortaklarının borçlarını yönetmedeki rolünün yanı sıra, devam eden çatışmaya rağmen Sudan'daki ekonomik varlığını sürdürdüğünü yansıtıyor.

Varlığını pekiştirme

Sudan, Çin için gelişmekte olan bir pazar ve doğal kaynaklar için bir kaynak olmasının yanı sıra, Afrika Boynuzu'nu Kızıldeniz'e bağlayan stratejik bir konumda yer alıyor ve bölgesel ticaret ve enerji ağlarında önemli bir bağlantı noktası oluşturuyor. Bu anlayışa dayanarak, Pekin 1990'ların ortalarından beri petrol, altyapı, enerji ve ulaşım projelerini düşük faizli krediler ve kalkınma kredileri yoluyla finanse ederek ülkedeki varlığını pekiştirirken, aynı zamanda ekonomik iş birliğini yönetim veya iç reformlarla ilgili siyasi koşullara bağlamaktan kaçındı. Bu yaklaşım, Çin'in on yıllardır Sudan'ın en büyük ekonomik ortağı olmasına katkıda bulundu, ancak aynı zamanda finansal yükümlülükler de biriktirdi, çünkü Çin'in finansmanının çoğu hibe yerine üretken projelere bağlı krediler şeklinde oldu.

rgthyju
Çin için Sudan, gelişmekte olan bir pazar ve doğal kaynaklar için bir kaynaktır (Independent Arabia - Hasan Hamed)

Bu bağlamda, Pekin'in Sudan'ın borcunu silme kararı, Çin'in Afrika'da benimsediği diplomatik yaklaşımın bir uzantısıdır; bu yaklaşım, küçük, faizsiz devlet kredileri borcunu silmeyi, ticari krediler ve altyapı finansmanını ise silme programının kapsamı dışında tutmayı içeriyor. Bu nedenle, kararın finansal etkisi, dış borç ve Çin'e olan 5 milyar dolardan fazla borçla karşılaştırıldığında sınırlı kalıyor. Ancak, gerçek değeri zamanlamasında gizli, çünkü karar, HIPC girişiminin durduğu, Batı finansman kanallarının azaldığı ve Sudan'ın savaş nedeniyle finansal izolasyonunun arttığı bir dönemde geldi.

Buna karşılık, ekonomik çöküş ve ardından gelecek muazzam yeniden inşa ihtiyacı, Çin için limanlar, yollar, enerji ve lojistik alanlarında büyük yatırımlar gerektirecek bir ülkede varlığını pekiştirmek için stratejik bir fırsat sunuyor. Mesele, sadece sınırlı bir borç yükünü hafifletmekle ilgili değil, aynı zamanda gelecekteki yeniden inşa pazarında lider bir konumu korumak ve Kızıldeniz'de stratejik bir konumda bulunan bir ülkede uzun vadeli ekonomik nüfuz ağlarını pekiştirmekle de ilgili. Burada altyapının yeniden inşası, bir ekonomik kalkınma projesi olduğu kadar, güç dengesini yeniden şekillendirmenin bir aracı haline de geliyor.

Borç tuzağı

Sudan'ın Çin'e olan borcunu yalnızca “borç tuzağı diplomasisi” anlatısıyla yorumlamak uygun olmayabilir, aynı şekilde Çin finansmanını garantili bir kalkınma motoru olarak gösteren karşı bir anlatıya da indirgenemez. Sudan'daki durum, siyasi ekonomi değerlendirmeler ve jeopolitik değişimlerin kesişim noktasında şekilleniyor. Milenyumun başından beri Çin'den alınan borçların genişlemesi, Hartum'un sermaye ve teknik uzmanlık ihtiyaçlarını karşılayan ve aynı zamanda Çin'in enerji sektöründeki stratejik çıkarlarını güçlendiren karşılıklı bir ilişki içinde, petrol ve altyapı projelerinin finansmanıyla bağlantılı oldu. Ancak, Güney Sudan'ın ayrılmasıyla Sudan ekonomisi petrol kaynaklarının büyük bir kısmından mahrum kaldı ve bu durum denklemin dengesini büyük ölçüde bozdu. Bu dengesizlikler, ardı ardına gelen finansal krizlerle daha da kötüleşti. Ardından, borç sürdürülebilirliğini, borçların şartlarından ziyade devletin kurumsal hayatta kalmasına bağımlı hale getirecek bir şekilde ekonomik ortamı yeniden şekillendiren savaş patlak verdi.

Bu perspektiften bakıldığında, Çin'in stratejik varlıklar edinmek veya doğrudan egemen düzenlemeler dayatmak için borçları kullandığına dair kesin bir kanıt olmadığı için, “borç tuzağı” tezi Sudan deneyimini açıklamak için yetersiz görünüyor. Buna karşılık, dış yükümlülüklerin birikiminden kaynaklanan yapısal riskleri göz ardı etmek de aynı derecede aşırı bir basitleştirmedir. Borçlanmanın zayıf yönetişim, dar bir üretim tabanı ve kamu maliyesinin değişken gelirlere bağımlılığıyla birleşimi, şartlarından bağımsız olarak her türlü dış borcu, ekonomik kırılganlığı şiddetlendiren ve kamu politikası seçeneklerini kısıtlayan bir unsur haline getiriyor. Dahası Sudan'ın Çin'e olan borcunun geleceği, borç verenin niteliğinden ziyade, devletin savaş sonrası dönemde istikrarı yeniden sağlama, kamu maliyesini yeniden yapılandırma, gelir kaynaklarını çeşitlendirme ve finansmanları sürdürülebilir getiri sağlayabilecek verimli yatırımlara yönlendirme becerisine bağlı olacaktır. Borç sürdürülebilirliği, borcun kendisinin doğal bir özelliği değil, devletin borçlanmayı ekonomik büyümeye dönüştürmedeki verimliliğinin doğrudan bir sonucudur; bu da devletin egemenliğini veya kalkınma fırsatlarını tehlikeye atmadan yükümlülüklerini yerine getirme kapasitesini desteklemektedir.

Rekabet avantajı

Şarku’l Avsat Indpendent Arabia’dan aktardığı analize göre Sudan ve Çin arasındaki ekonomik ilişkilerin geleceği, herhangi bir tekli finansal anlaşmadan daha belirleyici bir değişkene bağlı kalacaktır, o da savaşın sonucu. Sudan ekonomisinin canlandırılması, siyasi olarak ne kadar önemli olursa olsun, sınırlı borç silme ile sağlanamaz. Minimum düzeyde güvenliğin yeniden sağlanmasını, devlet kurumlarının yeniden inşasını, üretimin yeniden başlatılmasını ve Sudan'ın uluslararası finans sistemine yeniden entegre edilmesini gerektiriyor. Bu adımlar atılmadığı takdirde, nedenleri ve büyüklüğü dış mali yükümlülüklerin çok ötesine uzanan yapısal bir kriz karşısında, herhangi bir borç hafifletme önleminin etkisi sınırlı kalacaktır.

Bu bağlamda, Çin, otuz yılı aşkın süredir inşa ettiği ekonomik varlığından ve koşullar uygun olduğunda yeniden inşaya katılma isteğinden yararlanarak, Sudan'ın en önde gelen dış ortaklarından biri olarak konumunu korumaya hazır görünüyor. Ancak, bu rolün niteliği, Hartum'un borcunu etkin bir şekilde yönetme, kamu harcama önceliklerini yeniden yapılandırma ve borçlanmayı, mali dengesizlikleri daha da kötüleştirmek yerine, gelecekteki borç ödemelerini güvence altına alacak getiriler üretebilen verimli projelere yönlendirme becerisine bağlı olacaktır. Ayrıca, Çin ile iş birliği, büyük olasılıkla Çinli şirketlerin rekabet avantajına ve Afrika pazarlarında geniş deneyime sahip olduğu altyapı, enerji ve lojistik sektörlerine odaklanmaya devam edecektir.

Buna karşılık, Sudan da aynı derecede önemli bir zorlukla karşı karşıya; Çin finansmanından yararlanmak ile tek bir ortağa bağımlılığın ekonomik veya müzakere açısından kırılganlık kaynağı haline gelmesini önlemek arasında hassas bir denge kurmak. HIPC girişiminin askıya alınması, borç krizinin ele alınmasının, ne kadar önemli olurlarsa olsunlar, ikili girişimlere dayanamayacağını gösterdi. Aynı zamanda, uluslararası finans kuruluşlarıyla iş birliğinin yeniden başlatılmasına ve Sudan ekonomisine olan güvenin yeniden inşa edilmesine olanak tanıyan siyasi bir çözüme ihtiyaç duyulduğunu da gösterdi.

Jeopolitik düzeyde, 50 milyon dolarlık bir borcun silinmesinin tek başına Afrika'daki güç dengesini değiştirmesi beklenmiyor, ancak Pekin'in izlediği daha geniş bir eğilimi destekliyor; krizler sırasında kırılgan devletlerde varlık göstermek ve böylece yeniden inşa aşamasında göreceli bir avantaj elde etmek. Dahası söz konusu hamlenin stratejik değeri, finansal rakamın kendisinde değil, Sudan istikrar kazanırsa daha derin ve daha geniş bir ekonomik ortaklığa dönüşebilecek veya savaş devam ederse, kalkınma mantığından ziyade kriz yönetimi mantığıyla yönetilmeye devam edecek uzun vadeli bir ilişkiyi sağlamlaştırmaya katkısında yatıyor.


Şera, NATO Zirvesi kapsamında Ankara’da hangi konuları görüşecek?

(foto altı) Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani’nin de hazır bulunduğu bir toplantıda, bir grup Kongre üyesi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile bir araya geldi. (Suriye Cumhurbaşkanlığı)
(foto altı) Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani’nin de hazır bulunduğu bir toplantıda, bir grup Kongre üyesi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile bir araya geldi. (Suriye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Şera, NATO Zirvesi kapsamında Ankara’da hangi konuları görüşecek?

(foto altı) Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani’nin de hazır bulunduğu bir toplantıda, bir grup Kongre üyesi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile bir araya geldi. (Suriye Cumhurbaşkanlığı)
(foto altı) Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani’nin de hazır bulunduğu bir toplantıda, bir grup Kongre üyesi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile bir araya geldi. (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

Suriye, Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi’ne katılımını büyük önemle değerlendiriyor. Suriye medyasına göre bu katılım, ‘Şam’ın uluslararası sistemin yapısı içinde kendisi için oluşturduğu yeni stratejik konumlanmanın’ bir parçası olmanın yanı sıra, zirvenin bölge ve dünyada büyük jeopolitik dönüşümlerin yaşandığı bir dönemde gerçekleştirilmesi nedeniyle de ayrı bir önem taşıyor.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, 36’ncısı düzenlenen NATO Zirvesi’nin ikinci gününde (çarşamba) Ankara’ya ulaştı. Ankara, 2004 yılından bu yana ikinci kez NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapıyor. Şera’nın zirveye davet edilmesi, Suriye’nin uzun yıllar süren uluslararası izolasyon ve siyasi tecridin ardından Şam’a yönelik uluslararası açılımın genişlediğine işaret eden derin siyasi anlamlar taşıyor.

Şera, Ankara’ya varışının hemen ardından, Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani’nin de katılımıyla ABD Kongresi’nden bir heyet ve ABD Başkanı’nın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile bir araya geldi. Suriye Cumhurbaşkanlığı’nın açıklamasına göre görüşme, Şera’nın ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştireceği buluşma öncesinde yapıldı.

dfgthy
Ticaret Bakanı Ömer Bolat, NATO Zirvesi’nin ikinci gününde Ankara’ya gelen Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera’yı karşıladı. (SANA)

Şera’nın zirve kapsamında gerçekleştireceği temaslarda birçok başlık ele alınacak. Suriye’nin es-Sevra gazetesi dün yayımladığı haberde, görüşmelerde terörle mücadele, Hizbullah’ın geleceği, milis grupların silahsızlandırılması, sınır güvenliği ve Lübnan’ın bölgesel hesaplaşmaların sahası haline gelmesinin önlenmesi gibi konuların masaya yatırılacağını belirtti. Gazete, bu hedeflerin ‘açık mutabakatlar, güçlü bir Lübnan devleti ve dengeli bir Suriye rolü’ çerçevesinde ele alınacağını ifade etti.

Görüşmelerde ayrıca, sınır güvenliğinin güçlendirilmesi, kaçakçılık faaliyetlerinin önlenmesi, uyuşturucuyla mücadelede iş birliği, Suriye ekonomisi üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması, ülkede istikrarın desteklenmesi ve Suriye devlet kurumlarının görevlerini etkin şekilde yerine getirebilmesi için atılacak adımların da değerlendirilmesi bekleniyor.

Gazetenin görüştüğü siyaset analistleri ise “Ortadoğu haritasını okumak isteyen hiç kimse Suriye’yi görmezden gelemez. Akdeniz’in güvenliği, Lübnan, Irak, sınırlar, terörle mücadele, milis gruplar ve bölgesel dengenin yeniden tesisi gibi başlıklar Şam devre dışı bırakılarak tartışılamaz. Suriye, harita üzerinde yalnızca bir geçiş noktası değil, bölgenin ve dünyanın merkezindeki stratejik bir düğüm noktasıdır” değerlendirmesinde bulundu.

Suriye... Stratejik bir konum

NATO, Suriye’yi daha geniş kapsamlı güvenlik düzenlemelerine entegre ederek bölgede gerilimin tırmanma riskini azaltmayı hedefliyor. Bu yaklaşım, özellikle Washington ile Tahran arasında Hürmüz Boğazı’nda yeniden yükselen askerî gerilim nedeniyle önem kazanıyor. Şera da salı günü Şam’da Fransa Cumhurbaşkanı ile gerçekleştirdiği görüşmede bu konuya değinerek, “Hürmüz Boğazı krizinin ardından dünya, güvenli ve istikrarlı ulaşım koridorlarının değerini daha iyi anladı” ifadesini kullandı. Şera, bu değerlendirmeyi yaparken Suriye’nin Akdeniz’i Körfez bölgesi ve Irak’a bağlayan stratejik bir konuma sahip olduğunu vurguladı. Ayrıca ülkenin, deniz yoluyla Fransa’nın Marsilya kentine yalnızca birkaç saatlik mesafede bulunduğuna dikkat çekti.

scdvfbgh
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (AP)

Bağımsız yerel gazete Enab Baladi ise NATO Zirvesi’nin gündeminin ağırlıklı olarak kolektif savunma, askerî kapasitenin güçlendirilmesi ve Avrupa güvenliğinin geleceğine odaklandığını, ancak zirve kapsamında yürütülen diplomatik temasların, özellikle de Suriye’nin katılımı ve Şera’nın çeşitli liderlerle gerçekleştirmesi beklenen görüşmelerin Suriye dosyasını zirvenin önemli başlıklarından biri haline getirebileceğini yazdı. Gazete, zirveden Şam’ın başta Washington, Ankara ve Paris olmak üzere etkili başkentlerle gelecekteki ilişkilerine dair yeni işaretlerin çıkmasının beklendiğini belirtti.

Enab Baladi, Trump ile Şera arasında yapılması beklenen görüşmede, Washington ile Şam arasındaki ilişkilerin geleceği ile Suriye’ye ilişkin siyasi ve güvenlik dosyalarının ele alınmasının öngörüldüğünü aktardı. Haberde, son aylarda Suriye’de yaşanan gelişmeler ışığında iki taraf arasındaki iletişim kanallarının genişletilmesi imkânlarının da masaya yatırılmasının beklendiği ifade edildi.

Gazete ayrıca, ikili görüşmelerde Suriye-Türkiye koordinasyonunun da öne çıkacağını; özellikle sınır güvenliği ve ekonomik iş birliği başlıklarının ele alınacağını kaydetti. Haberde, Şam yönetiminin Batılı ve bölge ülkeleriyle diplomatik açılımını genişletme çabalarını sürdürdüğüne dikkat çekildi.

Suriye resmi haber ajansı SANA ise NATO Zirvesi’nin, Suriye ile ABD arasındaki ilişkilerin ‘yaptırımlar ve kopuş döneminden yapıcı diyalog ve stratejik iş birliği aşamasına geçiş’ sürecinde düzenlendiğini belirtti. Şarku’l Avsat’ın SANA’dan aktardığına göre zirve, ‘Suriye'nin bölgede güvenlik ve istikrarın güçlendirilmesindeki merkezi rolünü pekiştiren geniş kapsamlı uluslararası ve bölgesel diplomatik hareketliliğin bir parçası olması ve kapsamlı ekonomik toparlanma çabalarını ileri taşıması’ nedeniyle özel önem taşıyor.