Gizli Suriye belgeleri: ABD’nin İsrail’le normalleşmeden İran’la ‘ayrılığa’ kadar değişen öncelikleri

Al Majalla, ABD’nin bir barış anlaşması imzalamaya yönelik son iki girişiminin taslaklarını, Şam’daki değişikliklerin boyutunu ve Tel Aviv ile Washington arasındaki öncelik farklılıklarını yayınlıyor.

Majalla
Majalla
TT

Gizli Suriye belgeleri: ABD’nin İsrail’le normalleşmeden İran’la ‘ayrılığa’ kadar değişen öncelikleri

Majalla
Majalla

İbrahim Hamidi

2000 yılında merhum Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esed’e ve 2011 yılında Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’e sunulan son iki anlaşmanın taslaklarına göre ABD Başkanı Bill Clinton’ın önceliği, 23 yıl önce Cenevre’de buluştuklarında Esed’i, Tel Aviv’le ‘gerçek anlamda bir normalleşme’ için ikna etmekti. Al Majalla’nın ulaştığı metne göre 2011 yılında bu ‘Amerikan rüyası’ Şam’ın, 2005 yılında Suriye güçlerinin çekilmesinden önce Lübnan’daki Hizbullah ve Tahran’la ‘ittifakından’ vazgeçmesine evrildi.

1991 yılında Madrid Konferansı’ndaki barış sürecinin başlamasından sonra ABD ve Avrupa’da Suriye ile İsrail arasında siyasi, güvenlik ve askerî alanda gizliden ve açıktan pek çok müzakere turu gerçekleşti. 1993 yılında İsrail Başbakanı İzak Rabin’in ilişkilerin normalleşmesi ve güvenlik düzenlemeleri karşılığında Golan’dan tamamen geri çekilme sözü vermesi ise bir dönüm noktası oldu.   

İsrail Başbakanı’nın, ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher tarafından Esed’e iletilen bu taahhüdü, ‘Rabin’in Teminatı’ olarak biliniyordu. 1993’teki Filistin Oslo Anlaşması ve 1994’teki Ürdün Vadi Arabe Anlaşması sebebiyle yaşanan donukluktan sonra, Tel Aviv’deki hükümet değişikliğiyle birlikte Suriye yolunda başka ABD girişimleri de görüldü.

“Şara ve Barak barışın sağlanması yönündeki ‘derin arzuyu’ ortaya koydu. Suriye tarafı, İsrail’in 1993 yılında Christopher aracılığıyla Esed’e iletilen ve 4 Haziran sınırlarının arkasına çekilme taahhüdünü içeren ‘Rabin’in Teminatı’na uyma yükümlülüğüne odaklandı”

Müzakereler, barış anlaşmasının ‘masanın dört ayağı’ olarak bilinen şu unsurlarına göre ilerliyordu: İsrail’in 1967’de işgal edilen Golan’dan çekilmesi, iki taraf arasında güvenlik düzenlemeleri, ikili ilişkilerin normalleşmesi ve barış anlaşmasına özel unsurlar arasında zaman çizelgesi. Bu atılımlardan biri olarak Suriye Genel Kurmay Başkanı Hikmet eş-Şihabi, 1994 yılının sonunda mevkidaşı Ehud Barak ve 1995 yılının ortalarında Amnon Şahak ile iki ülke arasında, eşit ve denk olacak güvenlik düzenlemelerine dair bir ilkeler belgesi temin etti. Bu belge, Rabin’e baskı yapmak üzere Ehud Barak tarafından sızdırıldı.

Müzakereler, 1996-1999 yıllarında Binyamin Netanyahu döneminde de devam etti. Bununla birlikte İşçi Partisi’nin seçimleri kazanıp iktidarı Ehud Barak’ın devralmasından sonra Başkan Clinton, Suriye’de bir barış anlaşması gerçekleştirmeye yönelik çabalarını yeniden yoğunlaştırdı. Bu esnada Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed’in sağlık durumu kötüleşmiş ve ardından iktidara Beşşar Esed’in gelmesi için hazırlıklar hızlandırılmıştı.

Rabin’in Teminatı

15 Aralık 1999’da Clinton, Barak ile Suriye Dışişleri Bakanı Faruk eş-Şara arasındaki görüşmelere ev sahipliği yaptı. Suriye ile İsrail arasındaki en üst düzey siyasi görüşmede ikili, Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın da katılımıyla yüz yüze görüştü. İki ülkenin genelkurmay başkanları da 1994’ün sonları ile 1995’in ortalarında gizli ve açık olarak bir araya gelmişti.

Şara ve Barack barışın sağlanması yönündeki ‘derin arzuyu’ ifade etti. Suriye tarafı, İsrail’in 1993 yılında Christopher aracılığıyla Esed’e iletilen ve 4 Haziran sınırlarının arkasına çekilme taahhüdünü içeren ‘Rabin’in Teminatı’na uyma yükümlülüğüne odaklandı. Şara ayrıca, üzerinde anlaşmaya varılan ‘güvenlik belgesine’ de bağlılık talep etti. Suriye de barışın gerekliliklerini yerine getirmeye ve İsrail’le normal ilişkiler kurmaya hazırdı. Buna karşılık Barak, güvenlik meselelerine ve İsrail’in endişelerine odaklandı. Ayrıca geri çekilme meselesini, barışçıl ilişkiler ve bunların derinliği meselesine bağladı. Taraflar, zaman çizelgesi konusunda görüş ayrılığına düştü. Şöyle ki; Şara kısa sürede sonuca bağlanmasını isterken Barak, uygulama için iki yıllık bir süre tercih etti. Bununla birlikte tartışma, gerginlikten uzak bir havada yürütüldü ve iki isim de ‘ABD’nin himayesinde Washington’da yürütülen mevcut müzakerelerin gidişatından oldukça memnun olduklarını’ dile getirdi. Bu, müzakerelerin 3 Ocak’ta Batı Virginia eyaletindeki Shepherdstown’da yeniden başlatılması konusunda cesaret verdi.

ABD’nin iş planı

Clinton, 3 Ocak’ta görüşmeleri başlattı. Zorluklar ve müzakerelerin sekteye uğrama ihtimali karşısında ABD tarafı, anlaşmazlık yaşanan ana meseleler üzerinde çalışma grupları oluşturma önerisinde bulundu. Şart ise şuydu: Gruplar eş zamanlı olarak toplanacak ve bir komitede anlaşmaya varılması, tüm komitelerdeki bütün meselelerde anlaşmaya varılmasıyla bağlantılı olacak. Oluşturulan komiteler ise şunlardı:

- 4 Haziran 1967 Sınırlarını Çizme Komitesi

- Eşit Güvenlik Düzenlemeleri Komitesi

- Barışçıl İlişkiler Komitesi

- Su Komitesi.

Majalla
Majalla

Komitelerin toplantıları için belirlenen tarihte, sınırların çizilmesine ilişkin komitede İsrail heyeti üyeleri başarısız oldu ve bu bir krize yol açtı. Ardından görüşmeler yeniden başlatıldı, ancak konuya ciddi bir giriş yapılamadı. Bu tıkanıklık karşısında ABD heyeti, iki tarafın tutumlarını özetleyen bir belge sundu. Belgenin metni şöyleydi:

“İsrail Devleti Hükümeti ve Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti

Güvenlik Konseyi’nin 242 ve 338 sayılı kararları temelinde, 31 Ekim 1991’de Madrid’de tarafların BM Sözleşmesi hedefleri ile ilkelerine inandıklarını teyit etmeleriyle başlayan barış süreci çerçevesinde ve yan yana birbirleriyle, aynı şekilde güvenilir ve kabul edilmiş sınırlar çerçevesinde diğer ülkelerle de barış içinde yaşama hakları ve sorumluluklarını kabul ederek Ortadoğu’da adil, kalıcı ve kapsamlı bir barış hedeflendi. Karşılıklı saygının tesis edilmesi ve dengeli, dostane ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi arzusundan hareketle iki ülke (İsrail ve Suriye), bu anlaşma uyarınca aralarında kalıcı bir barış tesis etmeye karar verdi ve böylece aşağıdaki hususlarda anlaşmaya vardık:

Birinci madde: Tanınmış sınırlar kapsamında barış ve güvenliğin tesisi

- İsrail ile Suriye arasındaki savaş durumu böylece sona erecek ve aralarında barış sağlanacak. Taraflar, aşağıda açıklanacak üçüncü maddede belirtilen zorluklar gereği normal barış ilişkileri kuracak.

- İsrail ile Suriye arasındaki daimî, güvenli ve tanınmış uluslararası sınırlar, aşağıda açıklanacak ikinci maddede belirtilmiş sınırlardır. (4 Haziran 1967 sınırlarına odaklanan) Suriye ile İsrail arasında üzerinde anlaşmaya varılan sınır noktası, taraflar için güvenlik endişelerinin ve hayati önem taşıyan diğer hususların yanı sıra tarafların hukuki değerlendirmeleri de dikkate alınarak belirlendi. İsrail Devleti, bu anlaşmanın eki uyarınca, tüm askerî güçlerini ve sivillerini çekerek bu sınırların arkasına konuşlandıracak. Bu noktadan itibaren her bir taraf, bu anlaşmada kararlaştırılanlar da dahil olmak üzere uluslararası sınırların kendine ait kısmında tam egemenlik sahibi olacak.

- İki tarafın da güvenliğini artırmak ve desteklemek için üzerinde anlaşmaya varılan güvenlik belgeleri ve prosedürleri, aşağıda verilecek dördüncü maddeye göre uygulanacak.

- Takvim (Zamanında ve koordineli bir uygulama için üzerinde anlaşmaya varılan bir zaman çizelgesi oluşturulacak), bu madde ve anlaşmanın diğer maddeleri için eşzamanlıdır.

İkinci madde: Uluslararası sınırlar

- İsrail ile Suriye arasındaki uluslararası sınırlar, haritalarda ve ayrıntılı alan koordinatlarında belirtilene uygun olacak. Bu sınırlar, İsrail ile Suriye arasında kalıcı, güvenli ve tanınmış uluslararası sınırlardır ve aralarında daha önce çizilen herhangi bir sınırın ya da ateşkes hattının yerini alacaktır.  

- Taraflar bu sınırlara ve her iki tarafın kara bölgelerinin, bölgesel sularının ve hava sahasının bütünlüğüne saygı gösterir.

- Görevi ve çalışmaları ekte belirtilen bir ortak sınır komitesi oluşturulacaktır.

Üçüncü madde: Normal barış ilişkileri

- Taraflar, kendi aralarında BM Sözleşmesi’nin şartlarını ve barış döneminde ülkeler arasındaki ilişkilere ilişkin uluslararası hukuk ilkelerini, özellikle de şunları uygulayacaklardır:

Taraflardan her biri, diğer tarafın egemenliğini, coğrafi bütünlüğünü, siyasi bağımsızlığını, güvenli ve tanınmış sınırlarda barış içinde yaşama hakkına saygı duyar ve tanır.

Taraflar, iyi komşuluk ilişkileri kuracak ve geliştirecek, birbirlerine karşı doğrudan veya dolaylı olarak güç tehdidinde bulunmaktan veya güç kullanmaktan kaçınacak, bölgelerinde barış, istikrar ve gelişme konusunda iş birliği yapacak ve ortaya çıkan her türlü anlaşmazlığı barışçıl yollarla çözecektir.

- Taraflar, karşılıklı yerleşik büyükelçi bulundurma da dahil olmak üzere aralarında tam anlamıyla diplomatik ve konsolosluk ilişkileri kuracaklardır.

Her iki taraf, karşılıklı saygıya dayalı dürüst ve iyi komşuluk ilişkilerinin doğasında olan karşılıklı yarar ve avantajları kabul eder ve bu amaçla:

İki ülke arasında insanlara, mallara ve hizmetlere serbest ve kapsamlı hareket izni verme de dahil olmak üzere karşılıklı yarar sağlayan ticari ve ticari ve ekonomik ilişkileri geliştirecek ve teşvik edeceklerdir.

Normal ekonomik ilişkilerin kurulması önündeki tüm engelleri kaldıracak, karşı tarafa yönelik her türlü ekonomik boykotu durduracak, adaletsiz mevzuatı iptal edecek ve iki taraftan birine karşı üçüncü bir tarafça uygulanan ekonomik herhangi bir boykota son vermek için iş birliği yaparlar.

İki ülke arasında uluslararası taşımacılık alanında ikili ilişkilerin kurulmasını teşvik edecek, bir taraftan diğerine taşınan deniz taşıtları ve sevkiyatlar için limanlara normal erişimi sağlayan demiryolu ağlarının genişletilip geliştirilmesi konusunda iş birliği yapacak ve sivil havacılık alanında normal ilişkilerin kurulmasına başlarlar.

Geçerli uluslararası norm ve kurallara uygun olarak, adaletsiz olmayan bir temelde iki taraf arasında posta, telefon, teleks, bilgi faksı, telli ve kablolu iletişim, televizyon hizmetleri, radyo ve uydu yoluyla normal iletişimler kurarlar.

İki ülke arasında karşılıklı ve de başka ülkelerden turizmi kolaylaştırmak ve teşvik etmek için turizm alanında iş birliği kurmaya çalışacaklar.

“İsrail ile Suriye arasındaki uluslararası ilişkiler, haritalarda ve ayrıntılı alan koordinatlarında belirtildiği gibi olacak. Bu sınırlar, İsrail ile Suriye arasında daimî, güvenli ve tanınmış uluslararası sınırlardır ve aralarında daha önceki herhangi bir sınırın ya da ateşkes hattının yerine geçecektir”

Bu ilişkilerin kurulması ve geliştirilmesi için üzerinde anlaşmaya varılan prosedürleri İsrail ile Suriye belirler. Bu prosedürlere, ilgili anlaşmaların gerçekleştirilmesine yönelik zaman çizelgesi ve 1’inci madde uyarınca İsrail askerî güçlerinin tahliye edeceği bölgelerdeki İsrailli nüfusa ve İsrail yerleşimlerine ilişkin düzenlemeler de dahildir.

Taraflardan her biri, diğer tarafın vatandaşlarının kendi yargı ve mahkemelerinde yeterli yasal süreçten yararlanabilmelerini sağlamayı taahhüt eder.

-  Normal barış ilişkilerinin ek tartışma gerektiren unsurları şunlardır: kültürel ilişkiler, çevre işleri, elektrik bağlantısı, enerji sorunları, sağlık ve tarım.

- Göz önünde bulundurulabilecek diğer bazı alanlar şunlardır: suçla mücadele, uyuşturucu, kışkırtmaya karşı iş birliği, insan hakları, tarihi ve dini yerler, anıtlar, adli iş birliği ve kayıp kişilerin aranmasında iş birliği.

Dördüncü madde: Güvenlik

A) Güvenlik düzenlemeleri

Kalıcı barışın ve istikrarın önemli bir temeli olarak güvenliğin her iki taraf için de önemli olduğunu kabul eden iki taraf, bu anlaşma uygulanırken karşılıklı güven temelleri inşa etmek ve ikisi için de kaçınılmaz güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için aşağıdaki tüm güvenlik düzenlemelerini yapacaklar. En önemli düzenlemeler şunlardır:

- Kuvvetlerin boyutunu ve yeteneklerini belirleme alanları arasında hazırlık, işletme ve silahlanma yeteneğinin, silah organizasyonlarının ve askerî yapının belirlenmesi yer alacaktır.

-  Kuvvetlerin ve yeteneklerinin belirlendiği bölgelerde silahsızlandırılmış bir bölge oluşturulacak ve silahsızlanma sınırın her iki tarafında eşit olacaktır. Bu bölge, İsrail güçlerinin çekileceği bölgelerle 31 Mayıs 1974’te İsrail ve Suriye orduları arasındaki ateşkes anlaşmaları (Bu anlaşmaya ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 1973 yılındaki savaştan sonra vardı) çerçevesinde belirlenen mevcut temas bölgesini de içerecektir. Ekte açıklandığı gibi silahsız bölgede taraflardan herhangi biri hiçbir askerî güç, mühimmat, silah sistemi, askerî yetenek veya askerî yapı konuşlandıramaz ve bölgede yalnızca sınırlı sayıda sivil polisin varlığına izin verilir. Taraflar, silahsızlanmış bölgenin hava sahasında, özel bir düzenleme olmaksızın uçak uçurmamak üzere anlaşmaya vardı.

Majalla
Majalla

- Hermon Dağı’na (Cebelü’ş-Şeyh) erken uyarı istasyonu da dahil olmak üzere aktif bir askerî varlıkla erken uyarı sistemi yerleştirilecek ve uyarı istasyonu, yalnızca onların gözetimi ve sorumlulukları altında ABD ile Fransa tarafından işletilecektir. Bu istasyon, ekte açıklananlara uygun olarak daimî ve verimli bir şekilde işletilecektir.

- Uluslararası bir varlık aracılığıyla bölgede her iki tarafça bir video takip ve kontrol sistemi kurulacak ve çok uluslu ekipler ve otomatik araçlar içerecektir. Bu sistemin görevi, güvenlik düzenlemelerinin uygulanmasını takip ve kontrol etmek olacaktır. Bu güvenlik düzenlemelerinin veya başka herhangi bir güvenlik düzenlemesinin boyutlarına, konumlarına ve niteliklerine ilişkin ayrıntılar ekte belirtildiği gibi olacaktır.

“Ekte belirtildiği gibi taraflardan biri, silahsızlanmış bölgede herhangi bir askerî güç, mühimmat, silah sistemi, askerî yetenek veya askerî yapı konuşlandıramaz ve bölgede yalnızca sınırlı sayıda sivil polis varlığına izin verilir. Taraflar, silahsızlanmış bölgenin hava sahasında, özel düzenlemeler olmaksızın uçak uçurmama konusunda anlaşmaya varmıştır.”

B) Diğer güvenlik araçları

Taraflar ister iki taraf arasında ister taraflardan birine ait bölgede olsun, saldırgan eylemlerin tam olarak durduğundan emin olmak için ek adımlar olarak aşağıdakileri taahhüt edecektir:

- Her bir taraf, askerî mahiyette düşmanca bir ittifak çerçevesinde üçüncü bir tarafla iş birliği yapmama sözü verecektir. Taraflardan birine bağlı bölgenin, kim olursa olsun üçüncü bir ordunun güçleri tarafından ve mühimmat ve teçhizat da dahil olmak üzere ikinci tarafın güvenliğini olumsuz etkileyecek şekilde kullanılmayacağı teminatı verilmelidir.

- Her iki taraf ne olursa olsun ikinci tarafa ya da bu tarafın vatandaşlarına ve mal varlığına karşı herhangi şiddet eylemi veya şiddet tehdidi organize etmek, kışkırtmak, alevlendirmek, yardım etmek veya katılmaktan uzak durmakla ve kendi topraklarından ya da onun egemenliğine tâbi topraklardan bu tür faaliyetlerin yürütülmeyeceğinden ve bu topraklarda yaşayan insanlar tarafından desteklenmeyeceğinden emin olunması için yeterli önlemleri almakla yükümlüdür. Bu yüzden her bir taraf, kim olursa olsun herhangi bir örgüt veya grubun kendi topraklarına girmesini, varlık göstermesini, herhangi bir faaliyet yürütmesini ve şiddete başvurarak ya da şiddete başvurulmasını teşvik ederek ikinci tarafın güvenliğini tehdit edecek bir yapı kurmasını önlemek için gerekli ve etkili tüm önlemleri almalıdır.

- Taraflar, her türlü uluslararası terörün milletlerin güvenliği için bir tehdit teşkil ettiğini kabul eder ve dolayısıyla bu sorunla yüzleşmek için ortak uluslararası araçların güçlendirilmesinde ortak çıkarlara sahiptir.

C) Bu anlaşmada belirtilen güvenlik düzenlemelerinin uygulanmasını kolaylaştırmak için taraflar, ekte de açıklandığı gibi aralarında doğrudan bir irtibat ve koordinasyon sistemi oluşturacaktır. Bu sistemin görevleri şöyle olacaktır: Güvenlik işleri ve uluslararası sınırlarda sürtüşmeleri en aza indirme konusunda gerektiğinde doğrudan iletişim, uygulama sürecinde doğabilecek sorunların takibi, hataların veya yanlış yorumların ortaya çıkmasını önlemede iş birliği; takip, kontrol ve video sistemiyle doğrudan ve sürekli iletişim kurmak yer almaktadır.

Beşinci madde: Sular

İki taraf, aralarında su üzerine yaşanan mevcut tüm anlaşmazlıkları tam anlamıyla çözüme kavuşturmanın uygun uluslararası ilkeler temelinde, istikrarlı ve kalıcı barışın sağlanması için temel bir kaide oluşturduğunu kabul etmektedir. Taraflar, İsrail’in 1’inci madde uyarınca ve ekte de belirtildiği üzere teslim alınacak ya da İsrail güçlerinin çekileceği bölgelerdeki su depolarından ve yeraltı sularından belli miktarda su kullanmaya devam etmesini temin edecek düzenlemeler yapma konusunda anlaştı. Bu düzenlemelerin biyolojik veya kimyasal kirliliği ya da Taberiye Gölü ile Ürdün Nehri’nin ve ikisinin kaynaklarının kurumasını önleyecek tüm yolları içermesi gerekiyor.

- Bu maddenin ve ekin uygulanması gerektiği için taraflar, ekte belirtildiği şekilde ortak bir su komitesi, kontrol ve uygulama sistemi ve ortak bir idari kurul oluşturacaktır.

- Taraflar, ekte belirtildiği gibi suya ilişkin konularda iş birliği yapmak üzere anlaşmıştır. Bu iş birliği, kaynağı Suriye’de olan sulara ilişkin başka anlaşmalar çerçevesinde İsrail’e tahsis edilen suların miktarının ve kalitesinin garanti edilmesini de içermektedir.

Altıncı madde: Haklar ve sorumluluklar

- Bu anlaşma, her iki tarafın BM Sözleşmesi çerçevesindeki haklarını ve sorumluluklarını değiştirmez ve hiçbir durumda değiştirileceği şeklinde yorumlanamaz.

- Her iki taraf da herhangi bir üçüncü tarafın faaliyetinin varlığıyla bir ilgisi olmaksızın ve anlaşma kapsamında yer almayan herhangi bir taraftan bağımsız olarak, bu anlaşmaya göre yükümlülüklerini tam ve doğru bir şekilde yerine getirmeyi taahhüt edecektir.

- Taraflar, ikili ilişkileri çerçevesinde imzaladıkları çok taraflı anlaşmaların hükümlerini uygulamak için gerekli tüm tedbirleri alma sözü verecektir. BM Genel Sekreteri ve bu türden anlaşmaların sekreterlerine uygun bildirimde bulunmak da buna dahildir. Taraflar ayrıca taraflardan birinin, ikisinin de mensup oldukları uluslararası kuruluşlara bu kuruluşların yönetim kurallarına uygun olarak katılma hakkını etkileyecek faaliyetlerden kaçınacaktır.  

- Taraflar, bu anlaşmaya aykırı sözleşmelere imza atmamayı taahhüt edecektir.

- BM Sözleşmesi’nin 103’üncü maddesine göre tarafların bu anlaşmadaki yükümlülükleri ile başka yükümlülükleri arasında bir çatışma çıkması halinde bu anlaşmada açıklanan yükümlülükler ağır basacaktır.

Yedinci madde: Mevzuat

Taraflar, anlaşmanın uygulanması gerektiği için ihtiyaç duyulan her türlü mevzuatı uygulamayı ve anlaşmayla örtüşmeyen herhangi bir mevzuatı yürürlükten kaldırmayı taahhüt edecektir.

Sekizinci madde: Anlaşmazlıkların halledilmesi

Taraflar arasında mevcut anlaşmanın yorumlanması ya da uygulanmasına dair anlaşmazlıklar, müzakere yoluyla giderilecektir.

Dokuzuncu madde: Son maddeler

- Bu anlaşma, her iki tarafın izlediği yasal prosedürlere uygun olarak taraflarca onaylanacak, taahhüt evrakının karşılıklı tesliminden sonra yürürlüğe girecek ve iki taraf arasında daha önce yapılan ikili herhangi bir anlaşmanın yerini alacaktır.

- Bu anlaşmaya yapılan ekler anlaşmanın ayrılmaz bir parçasıdır.

- Anlaşma, usule uygun olarak tescil edilmesi için BM Genel Sekreteri’ne teslim edilecektir.

ABD tarafının kendi evrakını sunmasının ardından Şara, Suriye’nin mülahazalarını ve Barak da İsrail’in değişikliklerini sundu.

“Anlaşmanın sızdırılması İsrail’de ve Suriye’de büyük bir gürültü kopardı ve bu, kararlaştırıldığı gibi müzakerelerin yeniden başlamasının ertelenmesine, özellikle de Şam’ın, Barak’ın Golan’dan 4 Haziran hattına çekilme taahhüdünden ‘vazgeçtiğini’ düşünmesine sebep oldu.”

Faruk eş-Şara’nın Şam’a dönüşü ve erteleme

Anlaşmanın o zaman sızdırılması İsrail’de ve Suriye’de büyük bir gürültü kopardı ve bu, yeniden başlaması planlanan müzakerelerin ertelenmesine, özellikle de Şam’ın, Barak’ın Golan’dan 4 Haziran hattına çekilme taahhüdünden ‘vazgeçtiğini’ düşünmesine sebep oldu.

19 Ocak’ta Şam’da İsraillilerle müzakerelerin sonuçlarını tartışmak için bir liderler toplantısı düzenlendi. Al Majalla’nın eriştiği, Suriye’ye ait resmî bir belgeye göre toplantıda Şara şöyle konuştu:

- Clinton ve Dışişleri Bakanı iyiler, yanımızdalar ve bizim tutumumuzu destekliyorlar. Başkan Clinton, Cumhurbaşkanı Esed’e iletmem için bir mesaj gönderdi.

- Barak, barış istiyor ve bana, durumunu düzeltmesi için ona üç ay süre vermemizi söyledi. Barak’ın söylediğine göre Cumhurbaşkanı Esed, İslam’ın doğuşundan bu yana Biladü’ş-Şam’ın* tanıdığı en önemli lider.  

Ardından görüşmelerin gidişatını şu şekilde aktardı:

İsraillilerle öncelikler konusunda anlaşmazlık yaşandı. Suriye, 4 Haziran çizgisinin arkasına çekilmeyi ele almak istiyor, İsrail ise güvenlik, su ve barışçıl ilişkiler meselelerini tartışmak istiyor.

ABD’nin müdahalesinden sonra dört çalışma grubu oluşturulması üzerinde anlaşıldı, ancak komiteler herhangi bir anlaşmaya varamadı.

Clinton, Cumhurbaşkanı Esed’e, ABD’nin 4 Haziran çizgisinin ötesine çekilme konusundaki kararlılığına dair mesajını teyit etti.

“Taraflar, ekte de belirtildiği gibi sulara ilişkin meselelerde ikili iş birliği üzerinde anlaştı. Bu iş birliği, kaynağı Suriye’de olan sulara ilişkin diğer anlaşmalar çerçevesinde İsrail’e tahsis edilen suların miktarının ve kalitesinin garanti edilmesini de içeriyor.”

Clinton, Suriye tarafından su sorununun çözülmesini talep etti. O zaman 4 Haziran meselesi de çözülecekti, zira İsrail’i endişelendiren şey su meselesidir. Ayrıca ABD’nin Suriye için Türkiye’den su satın almaya hazır olduğunu da belirtti. Bakan Şara Türklerin bunu kabul etmeyeceğini söyleyince, Clinton şöyle karşılık verdi: “Suyun ederi neyse onlara ödeyeceğiz. O zaman kimse itiraz etmeyecektir.” Suriyeli Bakan ise şu yanıtı verdi: “Şu an size bir cevap veremem.”

Güvenlik konusunda da Suriye tarafı, daha önce 1995 yılında üzerinde anlaşmaya varılan ve sınırın her iki tarafında güvenliğin denk ve eşit olmasını ifade eden belgede ısrarcı oldu ve Şam’ı etkileyecek herhangi bir güvenlik tedbiri reddedildi.

Bakan Albright, ekonomik süreçler konusunu gündeme getirince aldığı cevap, bir baskı unsuru oluşturmaması için bu konunun tartışılmaması oldu.

Son şans

Çalışma grupları toplantılarının ertelendiği duyurulduktan sonra müzakereler durduruldu. 7 Mart 2000’de Başkan Clinton Cumhurbaşkanı Esed’i arayarak, Cenevre’de bir görüşme teklif etti. Zira Esed’e bizzat iletmek istediği ‘önemli şeyler’ vardı. Hafız Esed bu teklifi kabul etti ve toplantı 26 Mart’ta gerçekleştirildi. ABD’li bir yetkiliye göre Esed’in hasta olduğu anlaşılıyordu. Hatta ABD’li koordinatör Dennis Ross, sağlık durumunun zayıf olduğundan emin olmak için Esed’in omuzlarına dokunarak bunu anlamaya çalıştı.

Suriye’ye ait başka bir belgeye göre “Clinton, barış sürecinden ve Esed’in Madrid Konferansı’nda bu sürecin başlatılmasındaki rolünden bahsetti. Ayrıca Suriye ile İsrail arasında barışın gerçekleşmesi halinde, bölgede güvenlik ve istikrar adına elde edilecek büyük kazanımlardan bahsedildi. Sonra Esed’e haritalar sundu.” Suriye tarafının ifadesine göre bu haritalar, 200 metre genişliğinde bir göl şeridini kapsıyordu.

Suriye’ye ait belgede şu ifade yer alıyor:

“Esed, haritalara baktı ve Taberiye kıyısındaki el-Butayha bölgesinde 4 Haziran hattını aşan bir sınır çizgisi gördü. Aynı şekilde Baniyas bölgesindeki hatta da bir sapma fark etti. Başkan Clinton’a dönerek şöyle dedi: ‘Bu ne? Bu ABD’nin değil, İsrail’in haritası. Bana iletmek istediğiniz şey buysa söyleyeceğim ve üzerinde tartışacağım bir şey yok demektir.’

Clinton şu yanıtı verdi: ‘Dışişleri Bakanınız bu haritayı onayladı.’ Bakan Şara, hiçbir şey söylemeden ayakta duruyordu.

Esed tekrarladı: ‘Söyleyecek veya tartışacak bir şeyim yok. Bu harita İsrail’e ait ve ben tek bir toprak parçasından vazgeçmeyi kabul etmeyeceğim.’

“Cumhurbaşkanı Beşşar iktidara geldikten sonra İsrail’le bir barış için girişimlerde bulunuldu. Bu girişimlerin en öne çıkanı Lübnan Başbakanı Refik el-Hariri suikastından sonraki yalnızlık döneminde ortaya kondu. Türkiye, 2007-2008 yılları arasında bu girişime aracılık etti ve Esed ile İsrail Başbakanı Ehud Olmert arasında doğrudan bir görüşme ayarlamayı önerdi. Önerinin reddedilmesinden sonra Olmert, Gazze’ye yönelik saldırı başlattı”

Clinton çıktıktan sonra Şara, Esed’in yanına gelerek şöyle dedi: ‘Sayın Cumhurbaşkanım, küçük bir devletin başkanının yalan söylediğini biliyordum da büyük bir devletin başkanının yalan söylemesini beklemezdim.’ Cumhurbaşkanı başını salladı ve cevap vermedi.” Suriye Cumhurbaşkanı Vekili Abdülhalim Haddam’ın resmî bir belgede ek olarak belirttiğine göre “ABD’liler Cumhurbaşkanı Esed’in sağlık durumunu izliyor ve istenen tavizleri vermeye hazır hale geleceğine inanıyorlardı. Ama ülkenin menfaati her şeyden önemliydi ve Cumhurbaşkanı aşırıya kaçmadan, taviz vermeden ve aşırılıkla tavize yol açmadan vefat etti.”

İsrail, Mayıs 2000’de Lübnan’ın güneyinden çekildi ve Esed, 10 Haziran 2000’de vefat etti. Onun ardından iktidarı oğlu devraldı.

Beşşar Esed ve İran…

Cumhurbaşkanı Beşşar iktidara geldikten sonra İsrail’le bir barış için girişimlerde bulunuldu. Bu girişimlerin en öne çıkanı Lübnan Başbakanı Refik el-Hariri suikastından sonraki yalnızlık döneminde ortaya kondu. Türkiye, 2007-2008 yılları arasında bu girişime aracılık etti ve Esed ile eski İsrail Başbakanı Ehud Olmert arasında doğrudan bir görüşme ayarlamayı önerdi. Önerinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra Olmert, Gazze’ye yönelik saldırı başlattı.

Şam, yalnızlıktan kurtulduktan sonra Barack Obama yönetimi çözümle tekrar ilgilenmeye başladı ve Senatör George Mitchell elçi ve Fred Hoff da onun yardımcısı olarak atandı. Nisan 2009 ila Mart 2011’in ortalarında, 4 Haziran hattını çizen kişi olarak tanınan ABD’li diplomat ve elçi sürece odaklanıyordu. Deneyimlerini de Washington’daki Amerikan Barış Enstitüsü tarafından yayımlanan, Yükseklere Varmak: Suriye-İsrail Barışı İçin Gizli Bir Girişimin Hikâyesi (A Path to Peace: A Brief History of Israeli-Palestinian Negotiations) adlı kitabında aktardı.

Mitchell ile Hoff’un Şam ve Tel Aviv’e yaptığı keşif turlarından sonra ABD’nin çabası 2010’da yoğunlaştı. Mitchell ve Hoff,  Esed’i, Rabin’in Teminatı’nın uygulanması için ‘bölgesel yanların’ yani Suriye’nin İran ve Hizbullah’la ilişkisinin açıkça konuşulmasını içeren yeni bir yaklaşıma ikna etmek için eylül ayında Şam’a gitti.  

Bunun öncesinde 22 Mayıs 2010’da ABD Senatosu’ndaki Dış İlişkiler Komitesi Başkanı John Kerry, ‘İsrail’in 4 Haziran hattına tamamen çekilmesi karşılığında, Esed’in İsrail’in tüm taleplerini karşılayan bir barış anlaşmasına açık olduğunu’ öğrenmişti.

Washington, Scud füzelerinin Hizbullah’a ulaşmasından endişeleniyor ve Suriye-İran bağlantısını koparmak için çalışıyordu. Bununla birlikte Kerry’nin Esed’in imzalaması için hazırlanmış bir mektup taslağını yanında taşıması dikkat çekiciydi. Bu taslağı Hoff, İsraillilerle yapılan görüşmelerin ardından hazırlamıştı ve Başkan Obama’ya iletilecekti. Mektubun metni şöyle:

- Suriye ile İsrail arasında Suriye’nin Haziran 1967’de kaybettiği toprakları tamamen geri almasını yansıtan sınırlar da dahil olmak üzere yapılan barış anlaşması; Suriye’nin, İsrail’in güvenliğini hem devletler hem de devlet dışı unsurlar tarafından tehdit eden iş birliğine, eylemlere ve politikalara verdiği tüm desteği bitirecektir.

- Bu barış anlaşması, İsrail ile Suriye arasındaki çatışmayı sona erdirecek ve anlaşmanın imzalanmasından önceki hadiselerden kaynaklanan tüm sorunların çözümünü de içerecektir.

Majalla
Majalla

- Bunun sonucunda büyükelçiliklerin açılması da dahil olmak üzere diplomatik ilişkiler normalleşecektir.

- Suriye’nin devletler ve devlet dışı unsurlarla ilişkileri, her iki tarafın da içine sinecek şekilde belirlenen anlaşma yükümlülükleri ve İsrail’e karşı yükümlülükleriyle tamamen tutarlı olacaktır.

- İsrail’le bir barış anlaşmasına varılması halinde Suriye, Arap Barış Girişimi doğrultusunda, İsrail ile Filistinliler ve İsrail ile Lübnan arasında barış anlaşmalarının temin edilmesi ve bunun sonucunda İsrail ile tüm Arap Birliği ülkeleri arasındaki ilişkilerin normalleşmesi de dahil olmak üzere kapsamlı bir Arap-İsrail barışının gerçekleşmesi için tam desteğini ve iş birliğini sunacaktır.  

Bu, Rabin’in Teminatı’na alternatif bir ABD Teminatı gibiydi. Suriye tarafı Obama’dan, İsrail’in Suriye’ye ait Golan’dan 4 Haziran hattına çekilmesi sözünü de içeren yazılı bir taahhüt almaya çalıştı. Bunun üzerine Kerry,  Esed’e şöyle dedi: “ABD’nin tutumunun, Golan’ın 1967 hattına tamamen geri dönmesini gerektirdiğini Başkan Yardımcısı (Joseph Biden) ile teyit ettim.”

ABD’nin Şam ile Tel Aviv arasındaki barış çabaları devam etti. 27 Şubat 2011’de, yani gösterilerin ve Arap Baharı’nın başlamasının ardından Hoff Şam’a gitti ve ertesi gün Esed’le buluştu. ABD’li elçi Suriye-İsrail anlaşmasının taslağını sundu. Hoff, dipnotlarla birlikte kâğıdı Esed’e teslim etti. Kâğıtta şunlar yazıyordu:

“Bu anlaşma (muhtemel çerçeve anlaşması/muhtemel barış anlaşması), Suriye ile İsrail arasındaki savaş durumunu sona erdirecek ve barışı tesis edecektir. Bu yeni gerçekliğe uygun olarak her iki tarafın ikili bir ilişkinin yanı sıra, diğer tüm etkin taraflarla da ilişkiler kurma yönünde adımlar atmasını gerektirecektir.

“Taraflar, kapsamlı bir Arap-İsrail barışı gerçekleştirme hedefini paylaşıyor ve bunun Filistinliler ile İsrailliler ve Lübnan ile İsrail arasında barış anlaşmalarının imzalanmasını ve Arap Birliği’ne üye tüm ülkeler ile İsrail arasındaki ilişkilerin de normalleşmesini gerektirdiğini biliyor.”

Dolayısıyla yürürlükteki uluslararası hukuk ilkelerine ve BM belgesine göre taraflardan herhangi biri, başka bir devleti temsil eden veya bir devleti temsil etmeyen bir tarafın, taraflardan birinin veya vatandaşlarının güvenliğini ve selametini tehdit edecek herhangi bir eylemine, çabasına veya planına doğrudan veya dolaylı olarak destek vermeyecek, tehditte bulunmayacaktır. Özellikle bu anlaşma yürürlüğe girdiğinde:

- Taraflar, birbirlerine karşı doğrudan veya dolaylı olarak tehdit uygulamaktan ya da güç kullanmaktan kaçınacak ve aralarındaki tüm anlaşmazlıkları ve çatışmaları barışçıl yollarla çözmek için çalışacaktır.

- Taraflar, iki tarafın topraklarında ya da vatandaşları tarafından, taraflardan birine ya da vatandaşlarına zarar vermek için çabalayan düzenli, düzensiz ya da paramiliter güçlere yardımcı olan her türlü faaliyeti sona erdirecek ya da yasaklayacaktır. (Dipnot: 1)

- Taraflardan herhangi biri, bir devleti temsil eden veya etmeyen herhangi bir tarafla yapılan sözleşme ya da anlaşma kapsamında, diğer tarafa karşı toplu güç kullanımı hakkını kullanmayacaktır. Yahut böyle bir anlaşma, sözleşme veya yükümlülük kapsamında diğer tarafa karşı güç kullanma ya da tehdit uygulama ya da diğer tarafa karşı düşmanca bir ittifaka katılma veya katılımı sürdürme konusunda herhangi bir yardım talebine olumlu yanıt vermeyecektir. (Dipnot: 2)

- Taraflardan herhangi biri, Lübnan hükümetinin resmî güvenlik güçlerine gönderilenler dışında, Lübnan’a silah veya askerî mühimmat taşımayacak ya da kendi toprakları üzerinden böyle operasyonların yapılmasına izin vermeyecektir. (Dipnot: 3)

- Taraflar, kapsamlı bir Arap-İsrail barışı gerçekleştirme hedefini paylaşıyor ve bunun Filistinliler ile İsrailliler ve Lübnan ile İsrail arasında barış anlaşmalarının imzalanmasını ve Arap Birliği’ne üye tüm ülkeler ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesini gerektireceğini biliyor. Her iki taraf da bu hedefe ulaşmak için elinden geleni yapacaktır.

Dipnotlar ve açıklamalar

Özel durumlar için dipnotlar:

- Pratikte bu grupların mevcut politikalarına bakıldığında Suriye; Suriye ve Lübnan’daki Hizbullah’a ve İsrail’e ve İsraillilere yönelik şiddet eylemleri planlayan, bunlara destek ve katılım sağlayan diğer Filistinli gruplarla birlikte Hamas’a silah, çift kullanımlı malzemeler, eğitim ve istihbarat da dahil olmak üzere askerî ve mali yardım sunmaktan kaçınmalıdır. Bu gruplara ya da yasaklı faaliyetleri yürütmek için Suriye topraklarını kullanan başka herhangi bir gruba mensup tüm kişiler, Suriye’den Lübnan dışındaki ülkelere sınır dışı edilmelidir.

- Suriye’nin İran, Hizbullah ve Arap Birliği’ndeki taraflarla, bu gereklilik kapsamına girebilecek toplu güvenlik anlaşmalarının olduğu söyleniyor. Örneğin Suriye, Kudüs Gücü de dahil olmak üzere İran Devrim Muhafızları ile ilişkisini bitirmeli ve Muhafızlarla, teçhizatının Suriye topraklarından ya da Suriye hava sahasından geçişini engellemelidir. Aynı şekilde varsa İsrail’e ve İsrail vatandaşlarına karşı tehdit ya da güç kullanımına izin veren her türlü anlaşmayı bitirmesi de gerekecektir.

- Buna dayalı olarak Suriye’nin gerek Lübnan’daki Hizbullah’a ve gerekse Lübnan’a çift kullanımlı malzemeler dahil her türlü silah ve askerî mühimmat sevkiyatı operasyonlarına katılımına ve bu operasyonları kolaylaştırmaya son vermesi gerekecektir. Ayrıca Lübnan’daki Filistinli gruplara silah akışını durdurması ve onları silahsızlandırmaya dönük çabaları desteklemesi gerekmektedir.

Hoff’un kitabına göre Esed, dipnotlara değinmeden önce beş noktanın çeşitli yönlerini daha iyi anlamak istediğini dile getirdi. İlk dört noktanın Lübnan’a özel atıflar içerdiğine, ancak sadece dördüncü noktada ülkenin adının açıkça zikredildiğine işaret etti. Ardından Suriye-İsrail barış anlaşması metninde Lübnan’ın adının zikredilmesinin uygun olup olmadığını sorguladı.

Tartışmada sunulan metnin tüm yönleri ele alındı. Hoff, Esed’in şu sözlerini aktarıyor: “Hem Suriye hem de İsrail bir barış anlaşmasına vardığını ilan eder etmez Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın kurallara uyma hızına herkes şaşıracak.” Hoff, şunu ekliyor: “Ben de şöyle yanıt verdim: En çok şaşıran insanlardan biri de ben olacağım. Cumhurbaşkanı’na, Nasrallah’ın İran’a ve İran İslam Devrimi’ne olan bağlılığı ortadayken nasıl böyle bir kanaate vardığını sordum. Bunun üzerine Esed, Nasrallah’ın İranlı değil, bir Arap olduğunu belirtmekle başladı ve Suriye ile Lübnan’ın Arap-İsrail barış sürecinin bir parçası olması gerektiğine işaret etti. Zira Lübnan’ın yolu Suriye’ye bağlıydı. Esed, Hizbullah’ı da ‘tek gerçek Lübnanlı siyasi parti’ olarak tanımlayarak, onun Lübnan’daki en büyük mezhep grubu olan Şiilerin temsilcisi olduğuna ve Lübnan’ın iç siyasetinde liderlik rolü oynamaya mahkûm bir kurum olduğuna dikkat çekti.”

Tartışmada Beyrut’un, Lübnan’a ait olduğunu ve İsrail’in 2000 yılında Lübnan’ın güneyinden çıkmasından sonra Hizbullah’ın orayı yeniden ele geçirmek istediğini söylediği Güney Lübnan’daki Şeba çiftliklerine de değinildi. Hoff şöyle diyor: “Esed’e, Nasrallah’ın direniş dünyasından çıkışının, Suriye’nin İsrail’in Golan Tepeleri bölgesini boşaltmasından hemen sonra, Şeba çiftliklerini Lübnan’a iade etmesini gerektirip gerektirmeyeceğine dair görüşünü sordum. Esed, şu an Şeba çiftliklerindeki hakkından bahsetmese de bana, haritalara bakıldığında Şeba çiftliklerinin Suriye toprağı olduğunun görüldüğünü, belki gelecekte Lübnan’la bir düzenleme yapılabileceğini, ancak soruya konu olan toprakların Suriye’ye ait olduğunu belirtti.

“Hoff’un kitabına göre Esed, dipnotlara değinmeden önce beş noktanın çeşitli yönlerini daha iyi anlamak istediğini dile getirdi. İlk dört noktanın Lübnan’a özel atıflar içerdiğine, ancak sadece dördüncü noktada ülkenin adının açıkça zikredildiğine işaret etti. Ardından Suriye-İsrail barış anlaşması metninde Lübnan’ın adının zikredilmesinin uygun olup olmadığını sorguladı”

Esed kendiliğinden, Suriye’nin İran’ın güdümünde bir devlet olmadığının ve İsrail ile yapılan barış anlaşmasının İran’a değil, Suriye’ye ait bir mesele olduğunun altını çizdi. Daha sonra Türkiye’nin barış anlaşması için arabuluculuk çabaları başladığında İran’ı aklına getirmediğini belirtti.” Rapora göre Esed, Hoff’a şöyle dedi: “Suriye’nin de kendi kamuoyu var. Suriyelilerin, topraklarının tamamen geri alındığına ikna olması gerekiyor.”

Hoff, Şam’dan iyimser bir şekilde ayrıldı. Sokaklarda başka bir gelişme yaşanıyordu. Suriye’deki gösteriler yayıldı ve güvenlik güçleri onlara karşılık verdi. Washington arabuluculuğunu askıya aldı. Mitchell, 13 Mart’ta Ortadoğu’da barış için özel elçilik görevinden istifa etti. Aynı ayın 19’unda Obama, Dışişleri Bakanlığı’na hitaben “Esed ya Suriye’nin demokrasiye geçişine liderlik etmeli ya da iktidardan çekilmeli” dedi. 18 Ağustos’ta Obama, ‘Esed’in çekilmesi için vaktin geldiğini’ ilan etti.

Ortadoğu Barış Ekibi’nde olan Hoff da Dışişleri Bakanlığı ile Yakın Doğu Ofisi’ne kötüleşen Suriye krizi konusunda danışmanlık görevine geçiş yaptı.

Halihazırda ABD, Rusya, İran, Türkiye ve İsrail ordularının faaliyet yürüttüğü Suriye, üç ‘devletçiğe’ bölünmüş durumda.

2018 yılı sonunda Birleşik Arap Emirlikleri gibi Arap ülkeleri, Şam’la ilişkilerini yeniden başlattı. Arap normalleşmesi süreci devam etti ve Şam, Arap Birliği’ne döndü.

İran’ın Suriye’den çıkarılması gerektiğine dair Arap önerileri yinelendi. Bazıları Şam’ın Arap-İsrail normalleşmesi sürecine katılacağını düşünüyor.  

* Bilâdü'ş-Şâm: Suriye, Filistin, Lübnan ve Ürdün’ü içine alan tarihî bölgenin adıdır.

* Bu özel haber Şarku’l Avsat okuyucuları için Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Rol model olarak Bağdat Ofisi: ABD’nin deneyiminden Şam'a neler aktarılabilir?

Görsel: Axel Rangel Garcia
Görsel: Axel Rangel Garcia
TT

Rol model olarak Bağdat Ofisi: ABD’nin deneyiminden Şam'a neler aktarılabilir?

Görsel: Axel Rangel Garcia
Görsel: Axel Rangel Garcia

James Jeffrey

Suriye’nin ABD-İsrail ile İran arasında devam eden bölgesel çatışmada gündemden uzak kalmayı başarması, ülkenin ustaca diplomasi becerisinin bir başka göstergesi oldu. Son birkaç haftadır ülkede yaşanan gelişmeler daha fazla istikrar için umut verirken, aynı zamanda ABD'nin ilgisinin azalabileceği endişesini de beraberinde getirdi. Kürtlerin liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam hükümet arasında yaşanan hızlı güç dengesi değişimi ve sınırlı çatışmalar, şimdiye kadar geçerliliğini koruyan bir uzlaşı anlaşmasına varılmasının önünü açtı. Bu anlaşmanın, iki taraf arasındaki ilişkileri yatıştırması ve diğer azınlıkların entegrasyonu için bir model oluşması gerekiyor.

Ancak, ABD’nin Suriye'deki tüm güçlerini çekme niyetini açıklaması, Kürtleri entegre etmek, DEAŞ’ı kontrol altında tutmayı sürdürmek ve İran ile onun vekillerinin nüfuzunu sınırlamak için gerekli olan genel ABD müdahalesi konusunda endişelere yol açıyor. Bunun yanında Washington, Şam ile doğrudan diplomatik ilişkilerinin yanı sıra Suriye ile ilgili uluslararası toplumla olan daha geniş kapsamlı ilişkiler aracılığıyla ve SDG-Şam mutabakatının 10. maddesi kapsamında geleneksel ABD askeri varlığının ötesine geçen güvenlik iş birliği seçeneklerine sahip. Bu seçeneklerin etkili bir şekilde kullanılması, Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Suriye güçlerinin DEAŞ ve İran'ın olası girişimleriyle mücadele etme kapasitesini güçlendirebilir ve aynı zamanda ABD'nin daha geniş diplomatik varlığını destekleyebilir.

Bölgesel ortama entegre olmuş, DEAŞ üyelerinin ya da İran'ın vekillerinin yeniden dirilişini engelleyebilecek istikrarlı bir Suriye, uzun vadeli bölgesel istikrar için temel önem taşıyor. Bu hedefe ulaşmak için iki temel unsura ihtiyaç var. Bunlardan birincisi dini ve etnik bileşenleri tarafından kabul gören birleşik bir devletin kurulması, ikincisi ise Suriye'nin entegrasyonunu, kalkınmasını ve güvenliğini destekleyen ortak bir uluslararası yaklaşım. Bu iki unsur birbirini karşılıklı olarak güçlendiriyor. Zira iç birliğini güçlendirmeyi ve hoşgörü ortamını tesis etmeyi başaran bir Suriye, uluslararası desteği daha kolay kazanabilir ve 2011-2024 savaşında olduğu gibi dış güçlerin yerel ortaklarını seçici bir şekilde belirleme girişimlerinden kaçınabilir.

Öte yandan Suriye hükümetini destekleyen uluslararası konsensüs, kalkınma yardımı ve diplomatik destekle birleştiğinde, Şam'ın yanı sıra çeşitli azınlık gruplarının da daha sorumlu davranışlar sergilemesini teşvik eder.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında 29 Ocak'ta imzalanan mutabakat, azınlıkları yerel yönetim yapılarını ve kültürel haklarını koruyarak entegre etmeye yönelik en önemli girişimdir. Bu anlaşmanın başarısı veya başarısızlığı, diğer azınlıkların entegrasyonunu şekillendireceğine ve nihayetinde Suriye'nin birliği ve istikrarını etkileyeceğine şüphe yok.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında 29 Ocak'ta imzalanan mutabakat, azınlıkları yerel yönetim yapılarını ve kültürel haklarını koruyarak entegre etmeye yönelik en önemli girişimdir.

Burada 29 Ocak’taki mutabakata, her iki taraf arasında çatışmaları durdurmak, DEAŞ’ın en tehlikeli tutuklu üyelerinden bir kısmını nakletmek ve taraflar arasında daha önce varılan anlaşmayı iyileştirmek amacıyla ABD'li üst düzey sivil ve askeri yetkililerin her iki tarafla da yoğun istişarelerinin ardından varıldığını hatırlamakta fayda var. 18 Ocak'ta imzalanan anlaşma, Şam'ın lehine ağırlıklıydı ve SDG üyelerinin yalnızca bireysel olarak Suriye ordusuna entegre edileceğini öngörüyordu.

29 Ocak mutabakatının uygulanışı henüz tamamlanmaktan uzak olsa da ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana şiddet olayları çok az ya da hiç yaşanmadı. Suriye İçişleri Bakanlığı’na bağlı askeri güçler, ocak ayı sonlarında kararlaştırıldığı üzere, SDG ile önemli bir sürtüşme yaşamadan Haseke ilindeki Kürt bölgelerine ve Kobani şehrine girdi. Bu güçlerin komutanları, tugayların Suriye ordusuna entegre edilmesi için gerekli mekanizmaları görüşmek üzere Savunma Bakanlığı yetkilileriyle de toplantılar düzenledi.

Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, SDG’nin en önde gelen yetkililerinden Nureddin Ahmed İsa'yı Haseke valisi olarak atadı. İçişleri Bakanlığı, 22 Şubat'ta anlaşmanın hükümlerine uygun olarak Suriyeli Kürtlere vatandaşlık verilmesini düzenleyen bir kararname yayınladı. Şam ayrıca, İçişleri Bakanlığı'nın üst düzey yetkililerinden Tuğgeneral Ziyad el-Ayeş’i ocak ayında imzalanan anlaşmanın uygulanmasını takip etmek üzere görevlendirdi.

evfe
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara Şam'daki cumhurbaşkanlığı sarayında bir araya geldi, 18 Ocak 2026 (AFP)

Buna paralel olarak SDG lideri Mazlum Abdi, Şam, ABD ve SDG’Nin Irak’taki uzantısıyla çeşitli düzeylerde koordinasyon içinde, Münih Güvenlik Konferansı'na gitti ve burada Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüştü.

PKK sorununu çözmeye yoğun bir şekilde odaklanan Türkiye, ocak ayında imzalanan anlaşmayı sessizce destekledi. Çeşitli kaynaklara göre daha önce SDG'nin Suriye ordusuna başlı başına bir birlik olarak entegre edilmesine itiraz etmesine rağmen, bu maddeyi göz ardı etmiş gibi görünen Türkiye, Mazlum Abdi'nin Almanya'yı ziyaretine izin vermiş olabilir.

Buradaki en önemli husus, Şam ile Kürtler arasında bugüne kadar elde edilen başarının, Şam ile Dürziler ve belki de Alevi Araplar arasında gelecekteki iş birliğini teşvik etmek için bir model olarak hizmet edebileceği meselesi. Ancak, ABD güçlerinin Suriye'den çekilmesinin yakın olması hem gerçekte hem de algıda ABD’nin askeri varlığının azalması, DEAŞ ile mücadelede askeri iş birliğinin zayıflaması ve İran'ın vekillerinin varlığı nedeniyle, birlik ve hoşgörü yönündeki ivmeyi yavaşlatabilir.

Suriye'de 2024 yılı sonlarından bu yana tanık olunan yoğun üst düzey ABD diplomasisi bu azalmanın bir kısmını telafi edebilir, ancak bu diplomatik çabaların içinde bir güvenlik veya askeri bileşenin varlığı tüm taraflarca memnuniyetle karşılanıyor.

ffgrbgr
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke ilinin Kamışlı kenti dışındaki bir otoyolda konvoy halinde seyreden bir Amerikan MRAP (Mayın Dirençli Pusu Korumalı) zırhlı savaş aracı, 23 Şubat 2026 (AFP)

Bu bağlamda Washington, DEAŞ’a karşı yürütülen kampanyada kazanılan deneyime dayanarak, istihbarat paylaşımı ve eğitimden ortak planlama ve operasyonlara ve muhtemelen tek taraflı ABD misyonlarına kadar uzanan çeşitli askeri ve güvenlik iş birliği seçeneklerine sahip. Ayrıca, 2011 yılında ABD askerlerinin Irak'tan çekilmesinin ardından kazanılan deneyim de bu seçenekler arasında yer alıyor.

Çekilme sonrası güvenlik iş birliği

Bu iş birliği, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından koordine edilen askeri bileşeni ve paralel siyasi çerçevesi ile DEAŞ’ı yenmek için Uluslararası Koalisyonun kurulmasıyla başlıyor. Askeri cephede, Suriye bu koalisyonun üyesi olduğu için, eğitimden keşif, gözetleme ve bilgi toplama gibi çok çeşitli istihbarat paylaşımı ve diğer operasyonel yeteneklere talep üzerine erişebilir. Uluslararası Koalisyon ayrıca terör örgütüne üye kazandırılmasının yanı sıra DEAŞ üyelerinin sınır ötesi hareketlerine, fon toplama ve para transferlerine karşı uluslararası müdahalelerin koordinasyonunda ve dezenformasyon kampanyalarına karşı mücadelede etkili bir rol oynuyor. Tüm bunlar öncelikle DEAŞ’ın Irak ve Suriye'deki kalıntılarıyla mücadeleye hizmet etmek üzere tasarlanmış olsa da koalisyonla iş birliği Suriye'ye daha geniş güvenlik avantajları sağlıyor.

Washington ve Şam istekli olursa, ABD, büyükelçiliğinin yeniden açılmasının ardından, Bağdat'taki ABD büyükelçiliğine bağlı ofise benzer şekilde, askeri ataşe ofisi veya güvenlik iş birliği ofisi bünyesinde çok sayıda askeri personeli Şam'daki büyükelçiliğine gönderebilir. Bu düzenlemenin en önemli avantajlarından biri, askeri personelin dokunulmazlıklarını güvence altına almak için kuvvetler statüsü anlaşmasına ihtiyaç duymaması. Çünkü resmi olarak diplomatik misyon içinde çalışacaklar ve çeşitli şekillerde diplomatik dokunulmazlıktan yararlanacaklar. Bölgede bu tür anlaşmaların müzakere edilmesinin zorluğu göz önüne alındığında, bu düzenleme önemli bir avantaj sağlıyor.

Eğer Washington ve Şam istekli olursa, ABD, Bağdat Büyükelçiliği’ne bağlı ofise benzer şekilde, Şam'daki büyükelçiliğinin yeniden açılmasının ardından buraya çok sayıda askeri personel gönderebilir.

ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’ndeki Güvenlik İşbirliği Ofisi, 2011 yılında kurulduğunda, önemli yeteneklere sahipti. Bir ekip tarafından yönetilen ofis, istihbarat paylaşımı için gelişmiş mekanizmaların yanı sıra Irak güvenlik güçleri sistemine entegre edilmiş diğer koordinasyon işlevlerini de içeriyordu. Ofis, yabancı askeri satış programını yönetmekle kalmayıp Irak hükümeti ile koordineli olarak, ABD program yüklenicilerinin yoğun olarak faaliyet gösterdiği ülke çapındaki çeşitli Irak üslerine askeri personel konuşlandırma rolünü üstleniyordu. Bu askeri personelin görevleri, programla ilgili geleneksel işlevlerle sınırlı kalmayıp, çeşitli program sahalarında komuta ve kontrol rolleri ile güvenlik denetimini de kapsıyor ve raporlar Güvenlik İşbirliği Ofisi başkanı aracılığıyla büyükelçiye sunuluyordu.

Ofisi ilk kurulduğunda, ek olarak yarı operasyonel görevler de üstlendi. Bu görevler arasında, kuvvetler statüsü anlaşması gerektirmeyen uluslararası sulardan Irak açık deniz petrol tesislerine koruma sağlayan ABD Sahil Güvenlik gemilerinin çalışmalarını koordine etmek ve Kürdistan Bölgesi sınırları boyunca konuşlandırılmış Kürt Peşmerge birimleri ile Irak ordusunu sınırlı bir şekilde denetlemek yer alıyordu. Bu da Kürt güçleri ile merkezi hükümet güçleri arasındaki gerilimi azaltmayı amaçlayan ABD güçlerinin Irak'taki ‘Birleşik Ortak Görev Gücü’ operasyonunun kısa süreli bir uzantısıydı.

dfgrt
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, yıkılmış SDG savaşçısı heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

Plan, özel kuvvetler ekiplerini periyodik eğitim turları düzenlemek üzere görevlendirmekti, ancak bu girişim hem Washington hem de Bağdat'taki endişeler nedeniyle kısa sürede durduruldu. ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği ile Irak hükümetinin en üst düzey yetkilileri arasında Güvenlik İşbirliği Ofisi tarafından yönetilen belirli askeri istihbarat operasyonlarının yürütülmesi konusunda sessiz bir anlaşma da sağlandı. Bu model veya Uluslararası Koalisyon aracılığıyla benzer düzenlemeler, ABD veya diğer üye devletlerin Suriye içinde doğrudan operasyonlar yürütmesine olanak sağlayabilir.

ABD'nin askeri müdahalesinin birinci amacı, ister Uluslararası Koalisyon tarafından gerçekleştirilen operasyonlar kapsamında ister Güvenlik İşbirliği Ofisi aracılığıyla olsun, Suriyeli güvenlik güçlerinin profesyonelliğini artırmak ve DEAŞ üzerinde sürekli baskı uygulamak olsa da ikinci amaç siyasi kazanımlardı.

ABD'nin SDG ile askeri iş birliğini sürdürmesi, yıllardır Washington ile bağlantılı olan Kürt ortakları güvence altına alacak ve Suriye'deki Kürtlerin güvenliğine olan bağlılığını teyit edecektir. Bu varlık, Irak'taki deneyimde olduğu gibi, SDG'nin Suriye ordusuna entegrasyonunu ve iki taraf arasındaki gerginlik düzeyini doğrudan denetleme imkânı da sağlayabilir.

Benzer şekilde, ABD'nin askeri varlığı, Suriye hükümetini zayıflatmak veya Lübnan'daki Hizbullah'a silah temin etmek gibi İran'ın olası gizli hareketlerini daha net bir şekilde ortaya çıkarabilir. Bunun yanında yıllarca sürdürülen kapsamlı ve etkili güvenlik iş birliği, Suriye dahil olmak üzere stratejik öneme sahip ve kırılgan durumdaki ülkelerle Washington'ın ikili ilişkilerinin temel taşı oldu.

Iraklı yetkililer, İran'ın artan etkisi nedeniyle, Irak güçleri ve istihbarat kurumlarının yapısında ABD askeri personelinin yer almasından derin şüphe duyuyorlardı. Bu durum, sömürge benzeri bir varlığın varlığı konusundaki endişeleri daha da güçlendiriyordu.

Bu düzenlemeler, güvenlik iş birliğini sürdürmek ve hem Şam hükümeti hem de SDG ile siyasi bağları güçlendirmek için en gerçekçi seçenek gibi görünse de bazı uyarılar da içeriyor. Irak'taki Güvenlik İşbirliği Ofisi, 2010 yılında resmi olarak muharebe operasyonlarını sona erdiren ve eğitim ve teçhizat sağlama görevine geçen ABD güçlerinin fiili halefi olarak, çeşitli nedenlerle tam potansiyeline ulaşamadı.

Öncelikle ABD Savunma Bakanlığı'nın ülkede görünür bir varlığının olmaması ve belirli bir muharebe misyonunun bulunmaması, Washington'ın ilgi ve taahhüt düzeyinde sık sık düşüşe yol açtı. ABD Sahil Güvenlik gemileri başka görevlere gönderildi ve özel kuvvetler ve diğerlerinin dahil olduğu birkaç girişim, aciliyeti daha az olduğu gerekçesiyle sessizce iptal edildi.

Irak tarafında, özellikle Nuri el-Maliki hükümeti döneminde, ABD'nin askeri varlığına karşı açıkça ikircikli bir tutum sergilendi. Bir yandan, ABD güçleri, acil durumlarda, kesinlikle gerekli olduğunda yardıma çağrılabilecek bir güç olarak görülüyordu, diğer yandan Iraklı yetkililer, İran'ın artan nüfuzu nedeniyle, Amerikan askeri personelinin Irak Silahlı Kuvvetleri ve istihbarat teşkilatlarının yapısına dahil olmasına derin şüpheyle bakıyorlardı. Zira bu durum, sömürge benzeri bir varlığına dair korkularını artırıyordu.

sdgt
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke ilinin Kamışlı kenti dışındaki bir otoyolda konvoy halinde seyreden bir Amerikan MRAP (Mayın Dirençli Pusu Korumalı) zırhlı savaş aracı ve askeri teçhizat taşıyan bir kamyon, 23 Şubat 2026 (AFP)

Güvenlik İşbirliği Ofisi'nin büyük boyutu, daha önce Bağdat'a bir dereceye kadar güvence sağlayan acil durum savaş yeteneklerini sunmadan bu endişeleri daha da artırdı. Sonuç olarak, Irak hükümeti ofisin boyutunu ve işlevlerini azaltmak için tekrar tekrar baskı uyguladı. Hem ofis hem de büyükelçilik, Irak güçlerinin yapısının, özellikle yetkin liderlik açısından ne kadar zayıfladığını ve eğitim, teçhizat ve bakım alanlarındaki köklü sorunları fark edememiştir. Bu faktörler, 2014 yılında DEAŞ’ın saldırısı karşısında Irak düzenli güçlerinin yaygın çöküşüne katkıda bulundu.

Tüm bu şartlar altında Suriye ile sınırlı bir güvenlik ilişkisi kurulması, eğer iyi yönetilirse, ABD askerlerinin yokluğunun büyük bir kısmını telafi edebilir ve ülkede istikrarın sağlanmasına katkıda bulunabilir.


Irak Kürtleri ABD–İran gerilimi karşısında  beka kaygısı ile karşı karşıya

Erbil'in doğusundaki Köysancak beldesinde İran'ın sınır ötesi saldırısının ardından İran Kürdistanı Demokratik Partisi (DPK-I) kampında meydana gelen hasarı incelen bir parti üyesi, 3 Mart 2026 (AFP)
Erbil'in doğusundaki Köysancak beldesinde İran'ın sınır ötesi saldırısının ardından İran Kürdistanı Demokratik Partisi (DPK-I) kampında meydana gelen hasarı incelen bir parti üyesi, 3 Mart 2026 (AFP)
TT

Irak Kürtleri ABD–İran gerilimi karşısında  beka kaygısı ile karşı karşıya

Erbil'in doğusundaki Köysancak beldesinde İran'ın sınır ötesi saldırısının ardından İran Kürdistanı Demokratik Partisi (DPK-I) kampında meydana gelen hasarı incelen bir parti üyesi, 3 Mart 2026 (AFP)
Erbil'in doğusundaki Köysancak beldesinde İran'ın sınır ötesi saldırısının ardından İran Kürdistanı Demokratik Partisi (DPK-I) kampında meydana gelen hasarı incelen bir parti üyesi, 3 Mart 2026 (AFP)

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) Kürt liderler, ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşta tarafsız kalacaklarına dair defalarca kez güvence vermelerine rağmen, bölgeleri İran ya da İran’ın Irak'taki vekilleri tarafından saldırıya uğruyor. Bu durum da onları ‘bekalarına yönelik bir kafa karışıklığına’ sürüklüyor. Bir Kürt yetkiliye göre bu kafa karışıklığına, ABD’nin İran’daki Kürt taraflarla iş birliği içinde İran'a karşı bir cephe açmaları için onları zorlayan baskısı da eşlik ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump daha önce Kürt liderler Mesud Barzani ve Bafel Talabani ile temasa geçerek ‘İran’daki Kürt muhaliflerin’ savaşa girmesine ‘yardım etmelerini’ istemişti, ancak onlar bunu yapmakta isteksiz davrandı.

Talabani, Fox News'e verdiği röportajda “IKBY bir savaş alanı değil, bir köprü olmalı. Kürtler benzersiz bir konumda. Onlar ABD'nin yakın müttefikleri ve aynı zamanda İran'ın komşuları” dedi. Talabani, “Doğru zaman geldiğinde, durumu yatıştırmada rol oynayabilecek bir konumda olduğumuza inanıyorum” diye ekledi.


İran’a karşı tırmanan savaşa rağmen Husiler neden tereddüt ediyor?

Yemen'in ele geçirilen başkenti Sana'da bir Husi üyesi, Hamaney'in fotoğrafını öpüyor (AFP)
Yemen'in ele geçirilen başkenti Sana'da bir Husi üyesi, Hamaney'in fotoğrafını öpüyor (AFP)
TT

İran’a karşı tırmanan savaşa rağmen Husiler neden tereddüt ediyor?

Yemen'in ele geçirilen başkenti Sana'da bir Husi üyesi, Hamaney'in fotoğrafını öpüyor (AFP)
Yemen'in ele geçirilen başkenti Sana'da bir Husi üyesi, Hamaney'in fotoğrafını öpüyor (AFP)

28 Şubat 2026’da bölge yeni bir tarihsel döneme girdi. ABD ve İsrail İran’a karşı açık savaş ilan ederken, ilk saldırı birçok açıdan sıra dışıydı. İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in yanı sıra onlarca üst düzey askeri komutan da öldürüldü.

28 Şubat’ta başlayan savaşın ilk günlerinden itibaren ABD ve İsrail’in düzenlediği saldırılarda Hamaney’in öldürülmesi dikkat çekerken, ikinci haftasına giren çatışmalar şu soruyu gündeme getirdi:
İran’ın müttefikleri Lübnan ve Irak’taki gruplar çatışmaya katılmışken, Husiler neden hâlâ tereddüt ediyor?

Bölge eşi görülmemiş bir gerilim yaşıyor. İran’dan İsrail’e ve bazı Körfez ülkelerine doğru füzeler fırlatılırken, ABD ve İsrail de bir haftadır İran’a yoğun saldırılar düzenliyor. Çatışmanın daha da uzaması ve genişlemesi bekleniyor.

Bu gelişmelere rağmen İran’ın en güçlü bölgesel müttefiklerinden biri olan ve Batı ile İsrail çıkarlarına ciddi zarar verme kapasitesine sahip bulunan Yemen’deki Husi hareketinin henüz aktif olarak savaşa katılmaması dikkat çekiyor. Lübnan’daki Hizbullah ve İran yanlısı bazı Iraklı milisler çatışmaya dahil olmuş durumda.

Son iki yıl boyunca İsrail’e ve Kızıldeniz’deki gemilere yönelik hava ve deniz saldırıları düzenleyen Husiler, bu süreçte binin üzerinde insansız hava aracı (İHA) ve füze kullanmıştı. Buna rağmen hareketin lideri Abdulmelik el-Husi, yalnızca Sana’da gösteriler düzenlenmesi çağrısı yaptı, Hamaney’in öldürülmesini kınadı ve “gelişmelere göre ellerimizin tetikte olduğunu” ifade etti.

Husiler, şu ana kadar İran'ın yanında savaşa girmelerini engelleyen zorlu hesaplamalar yaptılar (EPA).Husiler, şu ana kadar İran'ın yanında savaşa girmelerini engelleyen zorlu hesaplamalar yaptılar (EPA).

Yemen'deki siyasi ve halk çevrelerinde, hatta uluslararası çevrelerde bile Husilerin bu tutumunun niteliği hakkında sorular artarken, başlangıçta Güney Arap Yarımadası'ndaki "İran eli" olarak bilinen grubun bu tavrının nedenlerine ilişkin yorumlar farklılık gösteriyor.

Şok etkisi ve iletişim kanalları

Bazı analistler, Husilerin savaşa girmemiş olmasını taktiksel tercih değil, yönetimsel karmaşa olarak değerlendiriyor.

Yemenli akademisyen ve araştırmacı Faris el-Beyl, İran yönetiminin ilk saldırıdaki büyük kayıplar nedeniyle ciddi sarsıntı yaşadığını belirterek şöyle diyor:

“Husilerin henüz savaşa girmemesi taktikten ziyade İran’ın komuta yapısında yaşanan şok ve karmaşanın sonucu olabilir. Liderlik kadrosunun ve askeri kapasitenin ilk saatlerde hedef alınması, operasyonel yapıyı ciddi şekilde sarstı.”

Beyl’in değerlendirmesinde göre İran’ın füze saldırıları da bu karmaşanın bir yansıması olarak “dağınık ve kontrolsüz bir operasyonel tepki” görüntüsü veriyor.

Sana'da İran'ı desteklemek amacıyla düzenlenen gösteri sırasında Husi destekçileri (EPA)Sana'da İran'ı desteklemek amacıyla düzenlenen gösteri sırasında Husi destekçileri (EPA)

Sana Araştırmalar Merkezi’nden Yemenli araştırmacı Tevfik el-Cend ise sorunun örgütsel boyutu olabileceğini ifade ediyor:

“Husilerin İran’la koordinasyon sağlayan iletişim kanallarının kesilmiş olabileceği ve acil talimat alamamaları ihtimali var.”

Askeri konular uzmanı Adnan el-Cebrani de Husilerin savaşa katılma kararının birçok faktöre bağlı olduğunu belirterek, bu kararın “direniş ekseninin operasyon odasında günlük olarak değerlendirildiğini”söylüyor.

 El-Cebrani'ye göre bu faktörler arasında, ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun İran'da rejim değişikliği konusundaki ısrarı da yer alıyor.

El- Cebrani şöyle devam ediyor: “En açık olan şey, Husilerin şu ana kadarki tutumu ve tereddüdü. Eylemlerindeki belirsizlik onları kontrol ediyor; ne söyleyeceklerini net bir şekilde bilmiyorlar. Bu tökezleme ve kafa karışıklığı, net bir tutum veya net bir gelecek planı olmaksızın Husilerin açıklamalarında bile görülüyordu; bu da henüz tam talimat almadıkları, iletişim ve yönlendirme kanallarının kaybolduğu anlamına geliyor. Bu yüzden Husiler ne yapacaklarını bilmiyormuş gibi görünüyorlar.”

Örgüt içi görüş ayrılıkları ve iç baskılar

Riyad’daki Yemen Büyükelçiliği medya danışmanı Salih el-Beydani ise örgüt içinde görüş ayrılıkları olduğunu belirtiyor.

Beydani’ye göre Husiler arasında Kızıldeniz’de saldırıların yeniden başlatılmasını savunan bir kanat var. Hatta saldırıların yeniden başlayacağına dair bir haber sızdırıldı fakat örgüt içindeki başka bir kanat tarafından kısa süre sonra yalanlandı.

Ayrıca bazı bölgesel arabulucuların Husiler’e şimdilik çatışmaya dahil olmamaları yönünde tavsiyeler verdiği de ifade ediliyor.

Husi lideri, Hamaney'e başsağlığı dilemek, medyaya destek vermek ve gösteri çağrısında bulunmakla yetindi (EPA)Husi lideri, Hamaney'e başsağlığı dilemek, medyaya destek vermek ve gösteri çağrısında bulunmakla yetindi (EPA)

Medya ve iletişim alanında çalışan Yemenli araştırmacı Sadık el-Vasabi, Husilerin zamanlamanın kendileri açısından uygun olmadığını düşündüğünü söylüyor.

Vasabi’ye göre:

*Husilerin kontrolündeki bölgelerde ekonomik durum çok kırılgan

*Son dönemde aldıkları saldırılar askeri kapasitelerini zayıflattı

*İran’dan gelen mali ve askeri destek azaldı

Hayatta kalma hesapları

Tevfik el-Cend, Husilerin tutumunu varlığını sürdürme hesabı olarak değerlendiriyor.

Ona göre Husiler İran’ı savunan bir güç olarak görünmek istemiyor. Çünkü bugüne kadar yürüttükleri propaganda, eylemlerini “Gazze’ye destek” söylemi üzerine kurmuştu.

Sanaa'da düzenlenen bir gösteri sırasında Husi militanları Hamenei'nin resimlerini havaya kaldırdı (AFP).

Sanaa'da düzenlenen bir gösteri sırasında Husi militanları Hamenei'nin resimlerini havaya kaldırdı (AFP).

Cend ayrıca önemli bir ihtimali de dile getiriyor:

“İran ve Devrim Muhafızları ağır darbe alırsa, Husiler kendilerini direniş ekseninin yeni merkezi olarak görebilir. Yemen dağları bu eksenin yeni üssü hâline gelebilir.”

Bazı değerlendirmelere göre Abdulmelik el-Husi kendisini yeni bir ideolojik lider konumuna taşımaya bile çalışabilir.

Stratejik değerlendirme

Analistlere göre Husiler, gelişmeleri dikkatle izleyerek günlük stratejik değerlendirmeler yapıyor.

Adnan el-Cebrani, Husilerin ilk günden itibaren müdahaleye hazır olduğunu savunuyor. Ancak İran’ın tüm baskı araçlarını aynı anda kullanmamak için temkinli davrandığını belirtiyor.

Ona göre Husilerin savaşa katılmasını tetikleyebilecek bazı gelişmeler şunlar olabilir:

*Hizbullah’ın ağır bir darbe alması

*Husilere yönelik önleyici saldırı yapılması

*İran’dan doğrudan talimat verilmesi

Bölgesel güvenlik ve savunma uzmanı İbrahim Celal ise İran’ın “direniş ekseni”ni tam da böyle bir savaş senaryosu için kurduğunu söylüyor.

Celal’e göre Husiler de bu stratejinin bir parçası ve çatışmaya katılmaları da oldukça muhtemel.

Husiler savaşa girecek mi?

Analistlere göre yaşananlar, Husiler için kritik bir dönemeç anlamına geliyor. Örgüt ya İran’la ideolojik bağını güçlendirecek ya da Tahran’dan kısmen uzaklaşarak yeni bir strateji benimseyecek.

 Sanaa'da bir Husi güvenlik görevlisi İran bayrağını tutuyor (Reuters)

Sanaa'da bir Husi güvenlik görevlisi İran bayrağını tutuyor (Reuters)

Bazı uzmanlar Husilerin sınırlı saldırılar düzenleyerek “eksene bağlılık” mesajı verebileceğini belirtiyor. Bu saldırılar arasında:

*Kızıldeniz’de gemilere saldırılar

*İsrail’e yönelik insansız hava aracı saldırıları

yer alabilir.

Ancak böyle bir adımın ABD ve İsrail’den çok daha sert karşılık getirmesi bekleniyor.

Birleşmiş Milletler Yemen Özel Temsilcisi Hans Grundberg ise Yemen’in bölgesel bir savaşın parçası hâline gelmemesi gerektiğini vurgulayarak şu uyarıda bulundu:

“Hiçbir tarafın Yemen’i daha geniş bir çatışmanın içine sürükleme hakkı yoktur.”

Uzmanlara göre Husiler saldırılara tekrar başlarsa, ABD ve İsrail’in yanıtı bu kez çok daha sert olabilir. Çünkü Washington ve Tel Aviv şu anda İran’la varoluşsal bir savaşın içinde bulunuyor.