Mazlum Abdi Al-Majalla'ya: Suriye-İran-Türk koordinasyonu bize karşı ve aşiret gerilimi sona erdi

SDG komutanı, Şam'ın güçlerini dağıtma taleplerini reddetti ve özerk yönetim için savundu ... ve Fırat'ın doğusundaki ABD-Rusya gerilimini "kontrollü" olarak nitelendirdi.

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

Mazlum Abdi Al-Majalla'ya: Suriye-İran-Türk koordinasyonu bize karşı ve aşiret gerilimi sona erdi

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

İbrahim Hamidi

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) komutanı Mazlum Abdi, Al-Majalla'ya verdiği röportajda, Şam ve Tahran arasında yakın oldukları bazı aşiret temsilcilerini desteklemek için açık bir koordinasyon olduğunu ve Türkiye'nin de bu çizgiye katılarak bağlı Suriyeli silahlı grupları desteklediğini doğruladı. Üç ülkenin de başarılı olmadığını söyleyen Abdi, "Şu anda durum istikrarlı" dedi.

Abdi, Rusya'nın ‘aşiret gibi görünmeye çalışan’ silahlı grupları bombaladığını belirterek, Moskova'nın ‘yeni Türk genişleme operasyonları lehine durumu istismar etme formülüne’ katılmadığını söyledi. Abdi, ABD'nin aşiretlere karşı askeri operasyonlara katılmadığını da sözlerine ekledi. Ayrıca “İstikrar sağlama sürecinde hava desteği (keşif) dışında ABD desteğine ihtiyacımız yoktu” dedi.

Ukrayna'daki savaş zemininde ABD ile Rusya arasında Suriye'nin kuzeydoğusunda yaşanan gerilimlerin ‘en azından kontrol altında olduğunu’ vurguladı. Abdi, “Bölgelerimizin uluslararası ve bölgesel rekabete sahne olmamasını sağlamaya çalışıyoruz” dedi.

Abdi, Şam'a müzakere için gitmeyi reddetmediğini, ancak koşulların henüz olgunlaşmadığını ve Şam'dan herhangi bir çözüm belirtisi görmediklerini söyledi. Ayrıca, Suriye krizini sona erdirecek siyasi bir çözüme ulaşmaya yardımcı olmaları için Ruslardan yardım talep ettiklerini belirtti. Mazlum ABD, “Şam'ın gerçekçi bir siyasi çözümü kabul etmesini talep ediyoruz. Şam, hala inat politikasında ısrar ediyor. Krizi sona erdirmeye, barışı ve istikrarı sağlamaya yardımcı olacak herhangi bir gerçekçi teklifi reddediyor” dedi.

Mazlum Abdi, SDG'nin ‘profesyonel ve milli bir güç olduğunu ve Suriye savunma sisteminin bir parçası olmasını talep ettiklerini, ardından rolünün ve çalışmasının bir yasa ile düzenleneceğini’ de sözlerine ekledi. Abdi, ‘SDG'nin çözülmesine dair herhangi bir konuşmanın, mümkün olan herhangi bir siyasi çözümü engellemek için geldiğini ve diyalogda herhangi bir ciddiyeti yansıtmadığını’ söyledi.

SDG Komutanı, sözlerine şu şekilde devam etti: "Anlaşmazlıkları çözümsüz hale getirmek için zorlayıcı önkoşullar koymak ve kaos yoluyla çatışmayı sürdürmek, Şam'daki iktidar rejiminin kurtarılmasına yardımcı olmayacak ve herhangi bir çözüme yol açmayacaktır. Şam yönetimi çözümü geciktirirse, o zaman en büyük kaybeden yine kendisi olacaktır."

Mazlum Abdi, ‘özerk yönetim’ modelini ve ‘bölge sakinlerinin vesayetten, ötekileştirmeden ve dışlanmadan bağımsız olarak yerel politikalarını oluşturma ve temsilcilerini seçme hakkını’ savundu.

İşte Majalla’nın 20 Eylül 2023 tarihinde yaptığı röportajın metni:

-Son zamanlardaki aşiretlerle yaşanan gerginliğin ardından sahadaki durumu nasıl görüyorsunuz?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki son zamanlardaki gerginlik dar bir alanda yaşandı. Beş köyde ara sıra huzursuzluk yaşandı. Ancak durum şu anda istikrar kazandı. Hizmetleri yeniden sunmaya, halkın taleplerini karşılamaya ve sorunlarını çözmeye çalışıyoruz. Bu konuda bir söz verdik ve bu gerginliklerin yaşanmasına neden olan tüm nedenleri ele almaya kararlıyız.

-Ebu Havle’yi Deyr-i Zor Askeri Meclisi'nden neden görevden aldınız?

Kuvvetlerimiz, Ahmed el-Hubeyl'in (Ebu Havle) görevden alınmasının gerekçelerini açıklayan bir bildiri yayınladı. Kararımız, bölge sakinlerinin ve kanaat önderlerinin birçok raporu ve şikayetini gözden geçirdikten sonra dış güçlerle iletişimi ve koordinasyonuyla ilgili birçok suç ve suistimal işlediği için kuzey ve doğu Suriye Başsavcılığı'ndan tutuklama emri üzerine verildi.

-Şam'ın aşiretlerin hareketindeki rolü nedir?

Şam, Fırat'ın doğusunda kaos yaratmaya çalıştı. Bunun için sürekli medya üzerinden kışkırtma yaptı ve kendisine bağlı silahlı aşiret gruplarını bizimle savaşa sokmaya çalıştı. Daha önce, rejimin bizim bölgelerimizi ele geçirmek için Fırat'ın diğer yakasında silahlı gruplar oluşturma planlarını ortaya çıkardık. Ancak bu grupların doğu yakasına geçme girişimlerini hızla ve kararlı bir şekilde durdurduk.

-Son gerilimden sonra sizinle Şam arasında herhangi bir iletişim oldu mu? Sonucu ne oldu?

Resmi olarak Şam ile aramızda herhangi bir iletişim olmadı.

-Şam, Ankara ve Tahran'ın aşiretlere destekte koordineli olduğunu düşünüyor musunuz?

Şam ve Tahran'ın yakın oldukları bazı aşiret temsilcilerini desteklemeye yönelik açık bir koordinasyondan bahsedebiliriz. Ancak Türkiye de bu çizgiye girdi ve aşiret adı altında kendisine bağlı Suriyeli silahlı grupları desteklemeye başladı. Deyr-i Zor dışındaki Münbiç, Tel Temr ve Ayn İsa gibi bölgelerde, bölgelerimize paralel saldırılar düzenlemek için ciddi girişimlerde bulunuldu. Üç tarafın da bazı aşiretlerin mensuplarını kendi gündemlerini gerçekleştirmek için istismar etmek istediğinden bahsedebiliriz. Bu gündemler farklı olsa da amacı açıktır: Kuvvetlerimize darbe vurmak ve bölgenin bileşenleri tarafından kabul edilen formül olan özyönetim sistemini yıkmak. Onlar, mezhepsel dil kullanarak aşiretlerle ve yerel toplumla olan iyi ilişkilerimizi bozmak istediler, ancak bunda başarılı olamadılar.

-Suriye'nin kuzeydoğusunda Arapların zulüm gördüğünü söyleyenler var. Cevabınız nedir?

Bölgelerimizde zulüm gören veya zulüm eden bir etnik gruptan bahsedemeyiz. Bu mantığı ve bu suçlamaları şiddetle reddediyoruz. Özerk Yönetim bölgenin tüm çocuklarını temsil ediyor ve kuvvetlerimizin en güçlü noktası saflarında güçlü bir Arap varlığıdır. Açıkçası, bölgelerin, DEAŞ'ın terörizmi, kaynakların ve hizmetlerin eksikliği ve bölgenin istikrarını bozmaya çalışan birçok tarafın girişimleri nedeniyle zulüm gördüklerinden bahsedebiliriz. Zor koşullara maruz kalan bölgelerde halkın sorunlarını ciddi bir şekilde çözmeye çalışıyoruz ve burada bu sorunları en kısa sürede çözme sözü verdiğimizi tekrarlıyorum.

-Son gerilimde Rusya'nın tutumu nasıldı? Münbiç kırsalındaki aşiretlerin bombalanmasına size destek verildiğini düşünüyor musunuz?

Aslında, Rusya sizin dediğiniz gibi aşiretleri bombalamadı, bu sefer kendilerini aşiret olarak göstermeye çalışan silahlı grupları bombaladı. Rusya, cephelerin sakinliğini korumaya ve Türkiye yanlısı silahlı grupların genişlemesini önlemeye çalıştı. Rusya'nın bizi desteklediğini söylemek yerine, durumun Türkiye'nin yeni genişleme operasyonları için faydalanılmasın diye bir formül üzerinde anlaşmaya varmadığını söylemek daha doğru olacaktır. Özellikle 2019'da uluslararası koalisyonun Fırat’ın batısından çekilmesinin ardından bu bölgenin istikrarını korumak için Rusya ile eskiden beri anlaşmalarımız var. Rusya'nın Fırat'ın batısındaki nüfuz alanlarında herhangi bir değişikliğe razı olmadığı görülüyor.

-Peki ya ABD? Sadece keşif uçuşu yaptı ama askeri olarak size destek vermedi. Açıklamanız nedir?

Yeniden istikrar sağlama sürecinde, keşif uçuşları dışında, ABD desteğine ihtiyacımız yoktu. Kuvvetlerimizin yeteneklerine ve mevcut güvenlik gerilimlerini karşılayabileceklerine güveniyorduk. Ayrıca, bölge sakinlerinin çoğunun kuvvetlerimizin başlattığı 'güvenliği güçlendirme' kampanyasını destekleyeceğine güveniyorduk. Gerçekten de olan buydu.

Bölgelerimizde zulüm gören veya zulüm eden bir etnik gruptan bahsedemeyiz. Bu mantığı ve bu suçlamaları şiddetle reddediyoruz. 'Özerk Yönetim' bölgenin tüm çocuklarını temsil ediyor ve kuvvetlerimizin en güçlü noktası saflarında güçlü bir Arap varlığıdır.

-ABD’li temsilciler sizinle aşiretler arasında arabuluculuk yapmayı önerdiler. Bu ne anlama geliyor?

Bu bağlamda ABD ile iki konuda hemfikiriz. DEAŞ'ın yenilgiye uğratılması ve bölgede istikrarın sağlanması konusunda ortak görevlerimizi tamamlamak bunlardan ilkidir. ABD’li temsilcilerin önerileri, DEAŞ'la mücadelede bir ortak olarak SDG'nin pozisyonunu güçlendirmek için bu bağlamda geliyor. ABD’li yetkililerin SDG ile ortaklık taahhütlerini yeniledikleri açıklamalarında hissettiğimiz budur. Ayrıca, birlikte kurtardığımız bölgelerde meydana gelen çalkantıları ve sorunları ABD tarafıyla genellikle paylaşırız.

-ABD Ordusu Genelkurmay Başkanı Mark Milley, Suriye'nin kuzeydoğusuna bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaret nasıl geçti?

ABD Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley'nin ziyareti, bölgedeki ABD kuvvetlerinin durumunu takip etmek, DEAŞ'ın yenilgisini sağlamaya yönelik operasyonların gidişatını incelemek ve ABD askerleriyle buluşmak amacıyla gerçekleşti. Ziyaret, SDG ile Uluslararası Koalisyon güçleri arasındaki ortaklığın hala güçlü olduğunu ve DEAŞ'ın yenilgisini sağlamaya yönelik çalışmaların devam ettiğini teyit etti.

dfre
Mazlum Abdi ve ABD Müşterek Görev Gücü Komutanı Paul T. Calvert, Suriye Demokratik Güçleri'nin 1 Ağustos 2021'de Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke şehrinde yıllık toplantısına katıldığı sırada (AFP)

-Bu ziyareti, ABD varlığının bir garantisi olarak görüyor musunuz? Bu konuda bilgilendirildiniz mi?

Pratik olarak, bu tür üst düzey ziyaretler, Washington'ın DEAŞ'ı yenme çalışmalarına yönelik taahhütlerini yeniliyor ve bölgenin Washington'ın güvenlik stratejisinde önemli bir rol oynadığını yansıtıyor. ABD’liler, bölgenin istikrarının ve DEAŞ'ın geri dönmemesini sağlamanın, kuvvetlerimizin yeteneklerini güçlendirmek ve desteğini sürdürmekle doğrudan bağlantılı olduğunu kabul ediyorlar.

-Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyinde askeri operasyon yapacağına dair tehditleri azaldı. Bunun nedenini nasıl yorumluyorsunuz?

Keşke tehditlerin azalması, Türk yetkililerin savaş tehdidinin bölge sorunlarını daha da kötüleştirdiğini anladıklarına işaret olsaydı. Ancak Ankara'nın tehditlerini azaltması, ABD veya Ruslardan yeşil ışık almasının zor olmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla, Türkiye'nin son iki yılda sık sık uyguladığı bu tür bir politikadan vazgeçmesi gerekiyor. Bence Türkiye'nin iç durumu ve ekonomik krizi, bu tür tehditleri sürdürmesini engelliyor. Bu tehditler, Türkiye'nin büyük güçlerle, özellikle ABD ile ilişkilerini bozuyor. Ayrıca, Türkiye'nin Arap (Körfez) ülkeleriyle ilişkilerinin düzelmesi, Türkiye'nin bölge ülkelerini kışkırtmaktan ve Suriye'de işgal ettiği bölgeleri genişletmeye çalışmaktan vazgeçmesine yardımcı oldu. Bu tehditlerin tamamen sona ermesini umuyoruz ve bölgenin istikrarını sağlamaya ve Suriye krizine, özellikle Türkiye'nin işgal ettiği bölgelerde yaşayanların geri dönüşünü garanti altına alacak bir çözüm bulmaya hizmet edecek herhangi bir diyaloga açığız.

-Suriye'nin kuzeydoğusunda ABD-Rusya gerginliği belki de Ukrayna yüzünden arttı. Bu size nasıl yansıdı?

Hala gerilimler minimum düzeyde veya daha doğrusu kontrol altında. Bölgelerimizin uluslararası ve bölgesel rekabetin bir arenası haline gelmesini istemiyoruz. Bölgelerimizdeki halkların çıkarları ve Suriye halkının çıkarı, güçlerimizle ilişkilerimizi şekillendiriyor. Bu nedenle, Suriyeli bir taraf olarak, uluslararası anlaşmazlıkların ve çatışmaların bölgelerimize yansımasını önlemeye veya uluslararası nitelikli çatışmaların bir parçası olmaya çalışıyoruz.

-ABD ve Rusya orduları arasındaki ilişkiyi nasıl dengeliyorsunuz?

ABD ordusuyla ilişkimiz, DEAŞ'a karşı savaş ve bölgenin güvenliğini korumak çerçevesinde şekilleniyor. ABD kuvvetlerinin bulunmadığı ve Rusya'nın nüfuz alanına giren bölgelerde ise, o bölgelerin istikrara kavuşması ve kaos ve teröre karşı korunması için bir koordinasyon biçimi kurmaya çalışıyoruz. İlişkilerimiz açıktır ve biz bir tarafın karşısında diğer tarafla saf tutmak istemiyoruz. Amacımız, Suriye’nin bu bölümünü, ülkenin krizini sona erdirecek adil bir siyasi çözüme ulaşana kadar korumaktır.

xscd
8 Ekim 2022'de Suriye'nin kuzeydoğusundaki Amerikan ve Rus kuvvetleri (AFP)

-Rusya'nın baskılarına rağmen neden Şam'a gitmeyi reddediyorsunuz? Şam ile anlaşmak için şartlarınız neler?

Şam'a gitmeyi reddetmiyoruz, ancak koşullar henüz olgunlaşmadı ve Şam'dan herhangi bir çözüm belirtisi, yanıt veya esneklik göremedik. Daha önce, Suriye krizini sona erdirecek siyasi bir çözüme ulaşmak için Rusya'dan yardım talep etmiştik. Şam'ın gerçekçi bir siyasi çözümü kabul etmesini istiyoruz. Bu amaçla, Yönetim, geçtiğimiz Nisan ayında Suriye krizini çözmek için bir girişimde bulundu, ancak Şam'dan herhangi bir yanıt alamadı. Bu, Şam'ın hala inat politikasında ısrar ettiği ve krizi sona erdirmeye ve barışı ve istikrarı sağlamaya yardımcı olacak herhangi bir gerçekçi teklifi reddettiği anlamına geliyor.

Rusya'dan, Suriye krizini sona erdirecek siyasi bir çözüme ulaşmamıza yardım etmelerini istedik. Şam'ın gerçekçi bir siyasi çözümü kabul etmesini istiyoruz... Şam, hala inat politikasında ısrar ediyor ve krizi sona erdirmeye ve barışı ve istikrarı sağlamaya yardımcı olacak herhangi bir gerçekçi teklifi reddediyor.

-Şam, SDG’nin feshedilmesini ve üyelerinin orduya katılmasını şart koşmuştu. Bu konudaki tutumunuz nedir?

SDG profesyonel ve milli bir güçtür. Biz, SDG’nin Suriye savunma sisteminin bir parçası olmasını ve ardından rolünün ve çalışmalarının, Suriyelileri terörden korumak için kuvvetlerimizin yaptığı büyük fedakarlıkları ve bölgelerimizi yüksek verimlilikle koruma yeteneğini dikkate alan özel bir yasayla düzenlenmesini talep ediyoruz. ‘SDG’nin feshedilmesi' hakkındaki herhangi bir konuşma, mümkün olan herhangi bir siyasi çözümü engellemek için geliyor ve diyalog için herhangi bir ciddiyeti yansıtmıyor. Şam'ın çözümü engellemeye yönelik zorlayıcı önkoşulları ve çatışmayı kaosla sürdürmeye olan güveni, Şam'daki iktidar rejimini kurtarmayacak ve herhangi bir çözüm üretmeyecektir. Şam ne kadar gecikirse, en büyük kaybeden yine kendisi olacaktır.

-Özerk Yönetimi'n geleceği nedir? Şam'ın yerel yönetimlere özerklik verilmesi önerisine karşı tutumunuz nedir?

Özerk Yönetimi'n geleceği, deneyimini koruma, geliştirme ve eksikliklerini düzeltme yeteneğine bağlıdır. Bu deneyimi savunmak, tüm Suriyelilerin görevidir. Gerçekler, Özerk Yönetim modelinin, merkezin diğer bölgeler üzerindeki tahakkümünü sınırlamak için en uygun model olduğunu ve halkın yerel politikalarını belirleme ve temsilcilerini vesayet, dışlama ve marjinalleştirmeden seçme hakkına sahip olduğunu göstermiştir. Şam'ın önerilerinde mevcut yerel yönetim kanununun geri dönüştürülmesi ve merkezi otoriteye hizmet edecek şekilde değiştirilmesinden bahsediliyor; bu da Şam'ın önerilerinin ne uzaktan ne de yakından merkezi olmayan bir yönetim biçiminden bahsetmediği anlamına geliyor.



Suriye, Irak sınırından Hizbullah’a füze ve insansız hava aracı kaçakçılığını engelledi

Suriye güvenlik güçleri, Irak’tan Baniyas Limanı’na doğru seyreden bir petrol tankerinde silahlar, füzeler, insansız hava araçları ve çeşitli mühimmat ele geçirdi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)
Suriye güvenlik güçleri, Irak’tan Baniyas Limanı’na doğru seyreden bir petrol tankerinde silahlar, füzeler, insansız hava araçları ve çeşitli mühimmat ele geçirdi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)
TT

Suriye, Irak sınırından Hizbullah’a füze ve insansız hava aracı kaçakçılığını engelledi

Suriye güvenlik güçleri, Irak’tan Baniyas Limanı’na doğru seyreden bir petrol tankerinde silahlar, füzeler, insansız hava araçları ve çeşitli mühimmat ele geçirdi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)
Suriye güvenlik güçleri, Irak’tan Baniyas Limanı’na doğru seyreden bir petrol tankerinde silahlar, füzeler, insansız hava araçları ve çeşitli mühimmat ele geçirdi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Suriye resmi haber ajansı SANA’nın bugün İçişleri Bakanlığı'ndaki bir kaynağa dayandırdığı habere göre, güvenlik birimleri Suriye-Irak sınırından ülkeye sokulmak istenen gelişmiş silah ve füze sevkiyatını engelledi.

Kaynak, ilk soruşturmaların ele geçirilen sevkiyatın Suriye topraklarından geçirilerek Lübnan’daki Hizbullah’a ulaştırılmasının planlandığını ortaya koyduğunu belirtti.

Mdmdm
Irak sınırından gelerek Suriye toprakları üzerinden Lübnan’daki Hizbullah’a gönderilmeye çalışılan silah örnekleri. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Bakanlık, operasyonun sınır hattında şüpheli koşullarda park halinde bulunan bir aracın tespit edilmesinin ardından gerçekleştirildiğini açıkladı. Araçta yapılan aramada uzun menzilli füzelerin yanı sıra tanksavar güdümlü füzeler ve insansız hava araçlarından (İHA) oluşan silah sevkiyatı ele geçirildi.

Sınır Kapıları ve Gümrük Genel İdaresi ise söz konusu sevkiyatın ‘Baniyas kentine gitmekte olan bir petrol tankerinin içine ustalıkla gizlendiğini’ bildirdi.

Açıklamada, silahlar, füzeler ve İHA’ların, gümrük denetimlerini aşmak amacıyla tankerin içine profesyonel bir yöntemle saklandığı ifade edildi.

İçişleri Bakanlığı bugün yayımladığı açıklamada, sınırların korunması ve ulusal egemenliğin muhafazasının taviz verilmeyecek öncelikler arasında yer aldığını vurgulayarak, Suriye topraklarının silah kaçakçılığı için geçiş güzergâhı veya Suriye ile komşu ülkelerin güvenliğini tehdit eden faaliyetler için kullanılmasına izin verilmeyeceğini kaydetti.

Nfjdjd
Irak’tan Baniyas Limanı’na doğru seyreden bir petrol tankerinde çeşitli mühimmat ele geçirildi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

2024 yılı sonlarında Beşşar Esed rejimini devirerek iktidara gelen yeni Suriye yönetimi, İran’ın nüfuzu ve Esed yönetimi döneminde iç savaş sırasında askeri olarak rejime destek veren Hizbullah’a karşı mesafeli bir tutum benimsedi. Esed döneminde Suriye, Tahran ile Lübnan’daki Hizbullah arasında önemli bir lojistik hat işlevi görüyordu. Hizbullah ise Esed sonrası dönemde Suriye topraklarında herhangi bir varlığı ya da faaliyetinin bulunduğu yönündeki iddiaları reddediyor.

Dkkdk
 Suriyeli görevliler, Irak sınırından Lübnan’daki Hizbullah’a gönderilmek üzere hazırlanan sevkiyatı inceliyor. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Suriye makamları daha önce de Ocak 2026’da, Lübnan sınırından ülkeye sokulmaya çalışılan füze ve çeşitli mühimmatın da bulunduğu bir silah kaçakçılığı girişiminin engellendiğini duyurmuştu.

Bu gelişme, ABD Başkanı Donald Trump’ın son dönemde birden fazla kez Suriye’ye, 2024 ve 2026 yıllarında İsrail ile yaşadığı iki savaşın ardından askeri kapasitesi zayıflayan Hizbullah’la mücadelede rol vermeyi planladığını açıklamasının ardından geldi.

Ancak Şam yönetimi, İsrail ile Hizbullah arasında devam eden kanlı çatışmaların yaşandığı Lübnan’a askeri müdahalede bulunma niyetinde olmadığını daha önce de vurgulamıştı.


Kudüs Uluslararası Havalimanı: Dünyaya açılan kapıdan İsrail yerleşim birimine

Havaalanı, Kudüs’ü dünya başkentlerine bağlayan hayati bir bağlantı noktasıydı, diplomatik heyetleri ve turist grupları ağırlıyordu (Flash 90 Haber Ajansı)
Havaalanı, Kudüs’ü dünya başkentlerine bağlayan hayati bir bağlantı noktasıydı, diplomatik heyetleri ve turist grupları ağırlıyordu (Flash 90 Haber Ajansı)
TT

Kudüs Uluslararası Havalimanı: Dünyaya açılan kapıdan İsrail yerleşim birimine

Havaalanı, Kudüs’ü dünya başkentlerine bağlayan hayati bir bağlantı noktasıydı, diplomatik heyetleri ve turist grupları ağırlıyordu (Flash 90 Haber Ajansı)
Havaalanı, Kudüs’ü dünya başkentlerine bağlayan hayati bir bağlantı noktasıydı, diplomatik heyetleri ve turist grupları ağırlıyordu (Flash 90 Haber Ajansı)

Ragide Atme

Filistin-İsrail çatışmasının merkezinde toprak hiçbir zaman sabit coğrafi alan olmaktan öte bir anlam taşımadı. Toprak, 1948 yılından bu yana sistematik olarak yerinde oluşturulmuş gerçekleri dayatan sürekli bir sahneye dönüştü. Sınırlar yeniden çiziliyor, altyapılar ise yerine geçme amaçlı yerleşim projelerine hizmet edecek şekilde yönlendiriliyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun, Kalandiya Uluslararası Havalimanı (Kudüs Uluslararası Havalimanı) bölgesinde kurulacak sözde ‘Yahudi Mirası Merkezi’nin temelini atması, kutsal kentin taş ve tarihi dokusu üzerindeki denetimin yeni ve tehlikeli bir boyutunu daha ortaya koydu. İsrail'in planlama ve inşaat komitelerinin koridorlarında tasarlanan bu proje, gözlemciler tarafından yerleşimcilere yönelik geçici bir konut krizi veya belediye kalkınma projesi olarak değil, siyasi, kişisel, demografik ve çevresel boyutların kesiştiği bütünsel bir stratejik program olarak değerlendiriliyor. Ne var ki proje, geri dönülemez bir jeopolitik gerçekliği dayatacak; bölgenin tarihi anlatısını yeniden şekillendirecek, Doğu Kudüs'ün Filistin çehresinden uzaklaştırılmasını pekiştirecek ve Filistin'in hava taşımacılığına açılan kapılarını yerleşimcilere özel konut mahalleleri ve ideolojik merkezlere dönüştürerek ‘iki devletli çözümün’ maddi temellerini kesin bir şekilde ortadan kaldıracak biçimde titizlikle tasarlandı.

1920 yılında İngiliz Mandası döneminde kurulan Kudüs Uluslararası Havalimanı, Filistin siyasi ve toplumsal hafızasında son derece sembolik ve egemenlik açısından büyük değer taşıyor. Havalimanı, o dönemde Ürdün yönetimi altında gerçek bir gelişim ve geniş çaplı bir kalkınmaya tanıklık etti. Kudüs'ü Arap ve dünya başkentlerine bağlayan hayati bir damar niteliği taşıyan havalimanı, diplomatik heyetleri, turist grupları ve önemli şahsiyetleri ağırlıyordu. Ancak 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı’nın ardından İsrail makamlarının havalimanı üzerindeki denetimi ele geçirmesiyle birlikte havalimanı, askeri kullanımlara ve sınırlı iç ticari uçuşlara dönüştürüldü. 2000 yılında ikinci Filistin İntifadası'nın patlak vermesiyle birlikte tamamen kapatıldı.

İdeolojik hedefler

İsrail’in havalimanı bölgesindeki dev projesi, yalnızca ideolojik ve imar amaçlı hedefler taşımıyor. Aynı zamanda İsrail Başbakanı Netanyahu'nun siyasi ivmesine ve kişisel-ailevi boyutuna da dayanıyor. Bu boyut, 1976 yılında Uganda'daki Entebbe Operasyonu’nda İsrail komando birimi Sayeret Matkal’a komuta ederken öldürülen kardeşi Yonatan'ın anısını ölümsüzleştirme çabasıyla bağlantılı. Netanyahu'nun tarihi havalimanı binasında Yahudi Mirası Merkezi’nin temelini atması, sadece bir onurlandırma adımı değil, bölgeyi ‘İsrailleştirme’ye ve havalimanının sembolizmini tarihi Filistin-Arap sivil tesisinden İsrail'in askeri ve güvenlik anlatısının kalesine dönüştürmeye yönelik açık bir girişim niteliği taşıyor. Bu merkez, ziyaretçiler ve yerleşimciler için tarihsel anlatıyı yeniden şekillendirmek ve toprağın ulusal miras kisvesi altında müsadere edilmesini meşrulaştırmak amacıyla propaganda aracı olarak kullanılacak. Plan, Kalandiya Uluslararası Havalimanı'ndan geriye kalan mimari yapılar içinde İsrail havacılık tarihini tanıtan bir müze veya uzmanlaşmış bir merkez kurulmasını içeriyor.

Proje aynı zamanda, bölgeyi İsrail’in gelişim sürecinin özgün parçasıymış gibi tasvir eden yeni bir teknolojik ve askeri anlatıyı yerleştirmek amacıyla, geçmişte var olan Filistin ve Ürdün sivil havacılığının görsel ve tarihi izlerini silecek. Bu durum, yeni yerleşimcilere bölgeyle tarihi bir bağ hissi kazandırmayı hedefliyor. Bu doğrultuda İsrail hükümeti, müze ve Yahudi Mirası Merkezi’nin yanı sıra, yaklaşık 50 bin İsrailli yerleşimciyi barındırmak üzere yaklaşık 9 bin yerleşim biriminden oluşan dev bir konut bölgesi inşasına ilişkin yapı planını onayladı. Bu planda özellikle, Kudüs içinde ağır konut krizi yaşayan dindar Yahudiler (Harediler) kesimine odaklanılıyor. ‘Atarot’ adıyla bilinen proje, bu kesime hükümet destekli geniş bir imar alanı sunacak ve birkaç yıl içinde bölgenin demografik dengesini değiştirecek hızlı bir nüfus akışını garanti altına alacak.

Yerleşimcilik uzmanı Halil Tüfekçi'ye göre Haham Ovadia Yosef'in adını taşıyacak yeni yerleşim birimi, 1997 yılında kurulan Ebu Ganim Dağı'ndan sonra en büyük yerleşim projesi olacak. Tüfekçi, bu projenin, Filistin egemenliğinin simgelerinden birini yok etmeyi amaçlayan stratejik hedefler taşıdığını vurguladı.

Yasalar ve mekanizmalar

İsrail makamları, Atarot Projesi’ni uygulamaya koymak için Filistinlilerin mülkiyet ve toprak haklarını aşmaya yönelik bazı yasalara ve düzenleyici mekanizmalara dayanıyor. Bu projeyi açık bir yeni toprak müsaderesi süreci olarak sunmak yerine, havalimanı arazisini ‘devlet arazisi’ olarak sınıflandırmaya başvurdu. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre özellikle bu sınıflandırma, İngiliz Mandası dönemi ve Ürdün yönetimi dönemine dayanan eski belge ve müsadere kayıtlarına dayanıyor. Toplam yüzölçümü yaklaşık 1,2 milyon metrekare olan arazi, kamu yararına tahsis edilmişti. Ancak bu kavram münhasıran Yahudi yerleşim birimi inşası lehine dönüştürüldü. Gözlemcilere göre bu durum, işgalci gücün işgal altındaki topraklarda kamu mülklerinin kullanım niteliğini kendi vatandaşları lehine değiştirmesini yasaklayan uluslararası insani hukukun temel bir ihlalini teşkil ediyor.

Planın kapsadığı toplam alan, Kudüs'ün kuzeyindeki Kalandiya, Beyt Hanina ve Kefer Akab beldelerinden Filistinlilere ait özel mülkiyetli geniş arazi parçaları ve cepler içerdiğinden, İsrail düzenleme komiteleri, projeyi durdurabilecek uzun hukuki itirazlardan kaçınmak amacıyla ‘yeniden birleştirme ve ayrıştırma’ olarak bilinen düzenleyici bir araca başvuruyor. Bu araç yoluyla bütün araziler (özel ve kamu) tek bir düzenleme havuzunda birleştiriliyor, ardından inşaat payları ve haklar yeniden dağıtılıyor. Bunun sonucunda Filistinlilere ait özel mülkler marjinal köşelere sıkıştırılıyor veya bağımsız inşaat kapasitesinden yoksun bırakılıyor, hayati alanları ise yeni yerleşim birimine hizmet edecek sokaklara, kamu tesislerine ve parklara dönüştürülüyor. Bu da hukuk kisvesine bürünmüş fiili bir müsadereye işaret ediyor.

Yerleşim hançeri

Uzmanlara göre Kefer Akab, Kalandiya Mülteci Kampı, Er-Ram, Beyt Hanina ve Bi’r Nabala gibi büyük kentsel yerleşim bölgeleriyle çevrili, son derece hassas bir bölgenin tam merkezine 50 bin dindar yerleşimciyi barındıracak bir yerleşim birimi inşa edilmesi, Kudüs'ün kuzeyindeki Filistinli nüfus çoğunluğunu kırmayı amaçlıyor. Buranın inşası beraberinde yoğun ve silahlı yerleşimci varlığı, sıkı askeri koruma, yeni kontrol noktalarının kurulması ve özel dolambaçlı yollar getirecek. Bu ise komşu yerleşim bölgelerindeki Filistinli vatandaşların hayatını, güvenlik kısıtlamaları ve hareket ablukasından oluşan günlük bir cehenneme dönüştürecek. Başta Kefer Akab ve Er-Ram olmak üzere havalimanı çevresindeki Filistin mahallelerinin doğal genişlemesini boğarak ‘adacıklara’ dönüştürecek anlamına geliyor. Zira bu bölgeler zaten büyük nüfus yoğunluğu, ağır bir konut krizi yaşıyor ve ayrımcı belediye politikaları nedeniyle asgari düzeyde yeşil alan, okul ve kamu tesisinden yoksun. Havalimanının boş arazisinin, hukuki ve planlama açısından, gerçek toprak sahiplerinin doğal genişleme ihtiyaçlarını karşılamak için tahsis edilmesi gerekirken, yerleşim biriminin kurulması onları son yedek arazilerinden mahrum bırakacak ve mahallelerini beton ve yerleşim duvarlarıyla kuşatarak, birbirinden kopuk kentsel ‘gettolara’ veya adacıklara dönüştürecek.

Cxsdfvgbh
1920 yılında kurulan Kudüs Uluslararası Havalimanı, Filistin siyasi ve toplumsal hafızasında son derece sembolik ve egemenlik açısından büyük bir değer taşıyor (Filistin Dijital Müze Arşivi)

Kudüs Sosyal ve Ekonomik Haklar Merkezi Müdürü Ziyad el-Hamuri'ye göre yıllardır gündemde olan plan, esasen 20 ila 22 bin yerleşim birimini kapsıyor. Hamuri, ruhsatlandırılan 9 bin birimin yalnızca ilk aşamayı oluşturduğunu vurguladı. Bu projelerin oteller, ticaret merkezleri ve çeşitli tesisleri de kapsadığını, bunun da yaklaşık 80 ila 100 bin yerleşimciyi barındırmaya zemin hazırladığını belirtti.

Yerleşimcilik konusunda araştırmacı ve Uzman Suheyl Haliliyye ise çok sayıda çocuk sahibi olmalarıyla bilinen Haredimlerin bölgeye yerleştirilmesinin, Kudüs'teki demografik dengeyi kesin bir şekilde Yahudi yerleşimciler lehine kbozmayı amaçladığını belirtti.

Sürgün aracı

Atarot Projesi’nin taşıdığı tehlikeler yalnızca siyasi ve demografik boyutlarla sınırlı kalmıyor. Önceki planlama aşamalarında bazı İsrail bakanlık ve çevre kurumlarının tepkisini çeken keskin çevresel ve sağlık tehditlerini de kapsıyor. Kalandiya Uluslararası Havalimanı, İsrail'in Kudüs'teki en büyük ağır sanayi bölgelerinden biri olan mevcut Atarot sanayi bölgesine tamamen bitişik konumda. Bu bölge, beton ve inşaat malzemeleri fabrikalarını, katı atık ayrıştırma ve geri dönüşüm için büyük tesisleri ve kimyasal fabrikaları barındırıyor. Bu fabrikalara sıfır mesafede dev bir konut alanının kurulması, çevre bölgelerdeki Filistinlileri tehlikeli düzeyde hava kirliliği ve zehirli gaz emisyonlarına maruz bırakabilir.

Toprağın iyileştirilmesine yönelik girişimler için devlet bütçesi ayrılmasına rağmen, çevresel tehlikeler devam ediyor ve genişlemesini sürdürüyor. Havalimanı arazisinin ve çevresindeki bölgenin denetimsiz askeri ve sınai kullanımının onlarca yıl sürmesi nedeniyle yer altına muazzam miktarda hidrokarbon madde, yağ ve kimyasal atık sızmasının yanı sıra, binlerce konut biriminin inşası için gerçekleştirilecek büyük çaplı düzleştirme ve derin kazı çalışmaları, toprakta gizli kirleticileri harekete geçirecek. Bu durum, kirli tozun havaya yayılma riskini ve kirleticilerin bölgenin yer altı su havzasına akmasını artıracak, özellikle ilhak ve genişleme duvarının arkasında kalan Filistin mahalleleri, Kudüs Belediyesi'nin kasıtlı ihmali nedeniyle zaten kanalizasyon ağlarının çökmesi, atık birikimi ve sürekli su kesintileri gibi sorunlarla boğuşuyor. Yeni dev bir yerleşim kütlesinin bölgeye eklenmesi, su ve elektrik kaynaklarının devasa boyutlarda tüketimine yol açabilir. Mevcut politikalar çerçevesinde en iyi hizmetler ve çevresel altyapı yeni yerleşim birimine hizmet edecek şekilde yönlendirilecek, olumsuz çevresel sonuçlar ve atık sular ise Filistin yerleşim bölgelerine doğru akıtılacak. Bu da bölgedeki çevresel ve sağlık açısından bozulmayı daha da derinleştirecek.

İsrail manevraları

Kalandiya Uluslararası Havalimanı'nın son derece yüksek jeopolitik önemi nedeniyle, Atarot Projesi uzun yıllar boyunca uluslararası muhalefetle karşılaştı. Bu muhalefet, süregelen bir diplomatik kulis mücadelesine dönüştü. Art arda gelen ABD yönetimleri (özellikle Demokrat yönetimler) ve Avrupa Birliği (AB), havalimanı bölgesinde yerleşim birimi inşasını ‘kırmızı çizgilerin aşılması’ olarak değerlendiriyor. Diplomatik görüşmelerde bu planın durdurulması yönünde doğrudan ve güçlü baskılar uygulandı. Zira uluslararası toplum bunu, iki devletli çözüm seçeneğini tamamen ortadan kaldırabilecek bir kurşun olarak görüyor. Kalandiya Havalimanı olmadan, gelecekteki bir Filistin devleti sadece coğrafi olarak bağlantılı ve Doğu Kudüs'te bağımsız bir hava kapısına sahip bir başkent seçeneğini kaybetmekle kalmayacak. Batı Şeria da tek hava çıkışı olarak kabul edilen havalimanının egemenlik altyapısını kaybedecek. Bu durum, gelecekteki herhangi bir Filistin oluşumunun bağımsız hava sınırlarına sahip olmasını veya İsrail geçiş noktalarından geçmeden dış dünyayla doğrudan bağlantı kurmasını da engelleyecek.

Bu yoğun uluslararası baskılar karşısında İsrail hükümeti, projeyi tamamen iptal etmek yerine adım adım taktiksel erteleme ve toprak yutma stratejisini izliyor. Dış baskılar yoğunlaştığında plan bölgesel komitelerde donduruluyor veya uluslararası topluma karşı gecikmeyi meşrulaştırmak amacıyla çevresel etki çalışmalarının tamamlanması gerektiği bahanesine başvuruluyor. Uluslararası baskılar azaldığında veya dünya başka krizlerle meşgul olduğunda ise plan yeniden şekillendirilerek inşaatın nihai onay aşamalarına doğru yeniden ilerletiliyor; özellikle İsrail'in açıklanan resmi siyasi tutumu, fiili durumu dayatma ilkesine dayanıyor. İsrail hükümetleri, Kudüs'ün İsrail'in ‘birleşik ve egemen başkenti’ olduğunu, Atarot Planı’ndaki inşaatın ise konut krizlerini çözmeye yönelik iç belediye meselesi olduğunu iddia ediyor.

İsrail meseleleri üzerine uzman yazar Mazin el-Ca'beri, bu projenin hayata geçirilmesinin yalnızca Kudüs'ün kuzeyinde yaşayan, aralarında İsrail kimliği taşıyanların da bulunduğu Filistinli sakinlerin yerinden edilmesi tehdidini taşımadığını, aynı zamanda ‘Büyük Kudüs’ kavramını pekiştirdiğini ve bağımsız, egemen bir Filistin devletinin kurulması ihtimalini ortadan kaldırdığını vurguladı. Ca'beri, İsrail'in uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı yeni gerçekleri sahada dayatma konusundaki ısrarının, uluslararası topluma hiç aldırmadan projesini sürdürdüğünü şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtladığını belirtti.

Üç boyutlu saldırı

Kalandiya Uluslararası Havalimanı'nın kontrol altına alınması ve Atarot Planı’nın yerleşim birimi ile İsrail askeri miras merkezine dönüştürülmesi projesi, yalnızca bir mühendislik imar planı değil, Filistinlilerin coğrafi ve tarihsel belleğini silme politikasının canlı bir tezahürü niteliğinde. Uluslararası ve Filistin bakış açısından bu plan, üç boyutlu bir saldırı teşkil ediyor. Bunlardan birincisi hukuki boyut, yasaların çarpıtılması ve özel mülkiyetin aşılması yoluyla saldırı. İkincisi demografik boyut, Filistin yerleşim bölgelerini boğan devasa bir nüfus kütlesinin yerleştirilmesi yoluyla saldırı. Üçüncüsü çevresel boyut, kirliliğin dışa vurulması ve çevredeki Arap mahallelerinin kıt kaynakları üzerindeki baskı yoluyla saldırı. Güç kullanılarak dayatılan bu gerçekler karşısında gözlemciler, havalimanı arazisi üzerindeki mücadelenin, iki tarafın anlatısı arasında açık bir çatışma olarak devam edeceğini değerlendiriyor. İsrail tarafı, ilhakı pekiştirmek ve geçmişi silmek için buldozerleri ve ideolojik müzeleri kullanmaya çalışırken, Filistin tarafı ise Kudüs Uluslararası Havalimanı’nın Filistin'in dünyayla bağlantısının bir tanığı ve özgürlük ile bağımsızlığa dair her türlü gelecek ufkunda vazgeçilmez temel taşı olarak egemen ve tarihsel kimliğine sahip çıkmaya devam ediyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir."


BM: Arap zamkı ticareti Sudan’daki savaşı körüklüyor

Sudan’ın zamk üretiminin bir kısmı çatışmalardan etkilenen bölgelerden geliyor. (AFP)
Sudan’ın zamk üretiminin bir kısmı çatışmalardan etkilenen bölgelerden geliyor. (AFP)
TT

BM: Arap zamkı ticareti Sudan’daki savaşı körüklüyor

Sudan’ın zamk üretiminin bir kısmı çatışmalardan etkilenen bölgelerden geliyor. (AFP)
Sudan’ın zamk üretiminin bir kısmı çatışmalardan etkilenen bölgelerden geliyor. (AFP)

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği dün yaptığı açıklamada, Sudan’daki Arap zamkı sektörüne bağlı devletler, şirketler ve ilgili tüm taraflara uluslararası hukuka uyma çağrısında bulundu. Komiserlik, sektörden elde edilen gelirlerin ülkede devam eden iç savaşın sürmesine katkı sağladığı uyarısında bulundu.

Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında dördüncü yılına giren çatışmalar, milyonlarca kişinin yerinden edilmesine ve ülkenin geniş bölgelerinin yıkıma uğramasına yol açtı.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere dünya Arap zamkı üretiminin yaklaşık yüzde 80’i Sudan’da gerçekleştiriliyor.

Arap zamkı, akasya ağaçlarından elde edilen doğal bir madde olup gazlı içecekler, ilaçlar ve kozmetik ürünleri başta olmak üzere çok sayıda yaygın üründe bileşenleri karıştırmak, sabitlemek ve kıvam artırmak amacıyla kullanılıyor.

Birleşmiş Milletler’in (BM) yayımladığı raporda, önemli miktarda Arap zamkının HDK’nin kontrolündeki bölgelerden çıkarılarak komşu transit ülkelere kaçırıldığı, burada yerel üretim ürünü olarak ihraç edildiği ve bu nedenle kaynağının izlenmesinin zorlaştığı belirtildi.

Raporda ayrıca, Sudan ordusunun kontrolündeki bölgelerden de Arap zamkının Port Sudan’a taşınarak buradan ihraç edildiği ifade edildi.

Raporda, sektörde faaliyet gösteren şirketlerin de çatışmalardan kaynaklanan insan hakları riskleriyle karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulunuldu.

Sudan’daki Arap zamkı üretiminin bir bölümü çatışmalardan etkilenen bölgelerde gerçekleştiriliyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, sektörde çalışanların güvenliklerine yönelik tehditlerle karşı karşıya kaldığını ve hem Sudan ordusu hem de HDK dahil olmak üzere çatışmanın taraflarınca yaygın yağma olaylarına maruz kaldıklarını tespit etti.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, şirketlere insan hakları ihlallerine veya çatışmanın sürmesine katkıda bulunmadıklarından emin olmaları çağrısında bulundu.

Türk, “Şirketler, çatışmalardan etkilenen tedarik zincirlerinden ürün temin ederken faaliyetlerini her zamanki gibi sürdüremez” ifadesini kullanarak, kullandıkları hammaddelerin kaynaklarının titizlikle denetlenmesi gerektiğini vurguladı.

Raporda, Mayıs 2025’te HDK’nin en-Nuhud kentindeki Arap Zamkı Borsası'nı, depolarını ve daha geniş pazar alanının bazı bölümlerini yağmaladığına ilişkin haberler örnek gösterildi. Söz konusu olayın bölge halkının geçim kaynaklarını olumsuz etkilediği kaydedildi.