Mazlum Abdi Al-Majalla'ya: Suriye-İran-Türk koordinasyonu bize karşı ve aşiret gerilimi sona erdi

SDG komutanı, Şam'ın güçlerini dağıtma taleplerini reddetti ve özerk yönetim için savundu ... ve Fırat'ın doğusundaki ABD-Rusya gerilimini "kontrollü" olarak nitelendirdi.

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

Mazlum Abdi Al-Majalla'ya: Suriye-İran-Türk koordinasyonu bize karşı ve aşiret gerilimi sona erdi

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

İbrahim Hamidi

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) komutanı Mazlum Abdi, Al-Majalla'ya verdiği röportajda, Şam ve Tahran arasında yakın oldukları bazı aşiret temsilcilerini desteklemek için açık bir koordinasyon olduğunu ve Türkiye'nin de bu çizgiye katılarak bağlı Suriyeli silahlı grupları desteklediğini doğruladı. Üç ülkenin de başarılı olmadığını söyleyen Abdi, "Şu anda durum istikrarlı" dedi.

Abdi, Rusya'nın ‘aşiret gibi görünmeye çalışan’ silahlı grupları bombaladığını belirterek, Moskova'nın ‘yeni Türk genişleme operasyonları lehine durumu istismar etme formülüne’ katılmadığını söyledi. Abdi, ABD'nin aşiretlere karşı askeri operasyonlara katılmadığını da sözlerine ekledi. Ayrıca “İstikrar sağlama sürecinde hava desteği (keşif) dışında ABD desteğine ihtiyacımız yoktu” dedi.

Ukrayna'daki savaş zemininde ABD ile Rusya arasında Suriye'nin kuzeydoğusunda yaşanan gerilimlerin ‘en azından kontrol altında olduğunu’ vurguladı. Abdi, “Bölgelerimizin uluslararası ve bölgesel rekabete sahne olmamasını sağlamaya çalışıyoruz” dedi.

Abdi, Şam'a müzakere için gitmeyi reddetmediğini, ancak koşulların henüz olgunlaşmadığını ve Şam'dan herhangi bir çözüm belirtisi görmediklerini söyledi. Ayrıca, Suriye krizini sona erdirecek siyasi bir çözüme ulaşmaya yardımcı olmaları için Ruslardan yardım talep ettiklerini belirtti. Mazlum ABD, “Şam'ın gerçekçi bir siyasi çözümü kabul etmesini talep ediyoruz. Şam, hala inat politikasında ısrar ediyor. Krizi sona erdirmeye, barışı ve istikrarı sağlamaya yardımcı olacak herhangi bir gerçekçi teklifi reddediyor” dedi.

Mazlum Abdi, SDG'nin ‘profesyonel ve milli bir güç olduğunu ve Suriye savunma sisteminin bir parçası olmasını talep ettiklerini, ardından rolünün ve çalışmasının bir yasa ile düzenleneceğini’ de sözlerine ekledi. Abdi, ‘SDG'nin çözülmesine dair herhangi bir konuşmanın, mümkün olan herhangi bir siyasi çözümü engellemek için geldiğini ve diyalogda herhangi bir ciddiyeti yansıtmadığını’ söyledi.

SDG Komutanı, sözlerine şu şekilde devam etti: "Anlaşmazlıkları çözümsüz hale getirmek için zorlayıcı önkoşullar koymak ve kaos yoluyla çatışmayı sürdürmek, Şam'daki iktidar rejiminin kurtarılmasına yardımcı olmayacak ve herhangi bir çözüme yol açmayacaktır. Şam yönetimi çözümü geciktirirse, o zaman en büyük kaybeden yine kendisi olacaktır."

Mazlum Abdi, ‘özerk yönetim’ modelini ve ‘bölge sakinlerinin vesayetten, ötekileştirmeden ve dışlanmadan bağımsız olarak yerel politikalarını oluşturma ve temsilcilerini seçme hakkını’ savundu.

İşte Majalla’nın 20 Eylül 2023 tarihinde yaptığı röportajın metni:

-Son zamanlardaki aşiretlerle yaşanan gerginliğin ardından sahadaki durumu nasıl görüyorsunuz?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki son zamanlardaki gerginlik dar bir alanda yaşandı. Beş köyde ara sıra huzursuzluk yaşandı. Ancak durum şu anda istikrar kazandı. Hizmetleri yeniden sunmaya, halkın taleplerini karşılamaya ve sorunlarını çözmeye çalışıyoruz. Bu konuda bir söz verdik ve bu gerginliklerin yaşanmasına neden olan tüm nedenleri ele almaya kararlıyız.

-Ebu Havle’yi Deyr-i Zor Askeri Meclisi'nden neden görevden aldınız?

Kuvvetlerimiz, Ahmed el-Hubeyl'in (Ebu Havle) görevden alınmasının gerekçelerini açıklayan bir bildiri yayınladı. Kararımız, bölge sakinlerinin ve kanaat önderlerinin birçok raporu ve şikayetini gözden geçirdikten sonra dış güçlerle iletişimi ve koordinasyonuyla ilgili birçok suç ve suistimal işlediği için kuzey ve doğu Suriye Başsavcılığı'ndan tutuklama emri üzerine verildi.

-Şam'ın aşiretlerin hareketindeki rolü nedir?

Şam, Fırat'ın doğusunda kaos yaratmaya çalıştı. Bunun için sürekli medya üzerinden kışkırtma yaptı ve kendisine bağlı silahlı aşiret gruplarını bizimle savaşa sokmaya çalıştı. Daha önce, rejimin bizim bölgelerimizi ele geçirmek için Fırat'ın diğer yakasında silahlı gruplar oluşturma planlarını ortaya çıkardık. Ancak bu grupların doğu yakasına geçme girişimlerini hızla ve kararlı bir şekilde durdurduk.

-Son gerilimden sonra sizinle Şam arasında herhangi bir iletişim oldu mu? Sonucu ne oldu?

Resmi olarak Şam ile aramızda herhangi bir iletişim olmadı.

-Şam, Ankara ve Tahran'ın aşiretlere destekte koordineli olduğunu düşünüyor musunuz?

Şam ve Tahran'ın yakın oldukları bazı aşiret temsilcilerini desteklemeye yönelik açık bir koordinasyondan bahsedebiliriz. Ancak Türkiye de bu çizgiye girdi ve aşiret adı altında kendisine bağlı Suriyeli silahlı grupları desteklemeye başladı. Deyr-i Zor dışındaki Münbiç, Tel Temr ve Ayn İsa gibi bölgelerde, bölgelerimize paralel saldırılar düzenlemek için ciddi girişimlerde bulunuldu. Üç tarafın da bazı aşiretlerin mensuplarını kendi gündemlerini gerçekleştirmek için istismar etmek istediğinden bahsedebiliriz. Bu gündemler farklı olsa da amacı açıktır: Kuvvetlerimize darbe vurmak ve bölgenin bileşenleri tarafından kabul edilen formül olan özyönetim sistemini yıkmak. Onlar, mezhepsel dil kullanarak aşiretlerle ve yerel toplumla olan iyi ilişkilerimizi bozmak istediler, ancak bunda başarılı olamadılar.

-Suriye'nin kuzeydoğusunda Arapların zulüm gördüğünü söyleyenler var. Cevabınız nedir?

Bölgelerimizde zulüm gören veya zulüm eden bir etnik gruptan bahsedemeyiz. Bu mantığı ve bu suçlamaları şiddetle reddediyoruz. Özerk Yönetim bölgenin tüm çocuklarını temsil ediyor ve kuvvetlerimizin en güçlü noktası saflarında güçlü bir Arap varlığıdır. Açıkçası, bölgelerin, DEAŞ'ın terörizmi, kaynakların ve hizmetlerin eksikliği ve bölgenin istikrarını bozmaya çalışan birçok tarafın girişimleri nedeniyle zulüm gördüklerinden bahsedebiliriz. Zor koşullara maruz kalan bölgelerde halkın sorunlarını ciddi bir şekilde çözmeye çalışıyoruz ve burada bu sorunları en kısa sürede çözme sözü verdiğimizi tekrarlıyorum.

-Son gerilimde Rusya'nın tutumu nasıldı? Münbiç kırsalındaki aşiretlerin bombalanmasına size destek verildiğini düşünüyor musunuz?

Aslında, Rusya sizin dediğiniz gibi aşiretleri bombalamadı, bu sefer kendilerini aşiret olarak göstermeye çalışan silahlı grupları bombaladı. Rusya, cephelerin sakinliğini korumaya ve Türkiye yanlısı silahlı grupların genişlemesini önlemeye çalıştı. Rusya'nın bizi desteklediğini söylemek yerine, durumun Türkiye'nin yeni genişleme operasyonları için faydalanılmasın diye bir formül üzerinde anlaşmaya varmadığını söylemek daha doğru olacaktır. Özellikle 2019'da uluslararası koalisyonun Fırat’ın batısından çekilmesinin ardından bu bölgenin istikrarını korumak için Rusya ile eskiden beri anlaşmalarımız var. Rusya'nın Fırat'ın batısındaki nüfuz alanlarında herhangi bir değişikliğe razı olmadığı görülüyor.

-Peki ya ABD? Sadece keşif uçuşu yaptı ama askeri olarak size destek vermedi. Açıklamanız nedir?

Yeniden istikrar sağlama sürecinde, keşif uçuşları dışında, ABD desteğine ihtiyacımız yoktu. Kuvvetlerimizin yeteneklerine ve mevcut güvenlik gerilimlerini karşılayabileceklerine güveniyorduk. Ayrıca, bölge sakinlerinin çoğunun kuvvetlerimizin başlattığı 'güvenliği güçlendirme' kampanyasını destekleyeceğine güveniyorduk. Gerçekten de olan buydu.

Bölgelerimizde zulüm gören veya zulüm eden bir etnik gruptan bahsedemeyiz. Bu mantığı ve bu suçlamaları şiddetle reddediyoruz. 'Özerk Yönetim' bölgenin tüm çocuklarını temsil ediyor ve kuvvetlerimizin en güçlü noktası saflarında güçlü bir Arap varlığıdır.

-ABD’li temsilciler sizinle aşiretler arasında arabuluculuk yapmayı önerdiler. Bu ne anlama geliyor?

Bu bağlamda ABD ile iki konuda hemfikiriz. DEAŞ'ın yenilgiye uğratılması ve bölgede istikrarın sağlanması konusunda ortak görevlerimizi tamamlamak bunlardan ilkidir. ABD’li temsilcilerin önerileri, DEAŞ'la mücadelede bir ortak olarak SDG'nin pozisyonunu güçlendirmek için bu bağlamda geliyor. ABD’li yetkililerin SDG ile ortaklık taahhütlerini yeniledikleri açıklamalarında hissettiğimiz budur. Ayrıca, birlikte kurtardığımız bölgelerde meydana gelen çalkantıları ve sorunları ABD tarafıyla genellikle paylaşırız.

-ABD Ordusu Genelkurmay Başkanı Mark Milley, Suriye'nin kuzeydoğusuna bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaret nasıl geçti?

ABD Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley'nin ziyareti, bölgedeki ABD kuvvetlerinin durumunu takip etmek, DEAŞ'ın yenilgisini sağlamaya yönelik operasyonların gidişatını incelemek ve ABD askerleriyle buluşmak amacıyla gerçekleşti. Ziyaret, SDG ile Uluslararası Koalisyon güçleri arasındaki ortaklığın hala güçlü olduğunu ve DEAŞ'ın yenilgisini sağlamaya yönelik çalışmaların devam ettiğini teyit etti.

dfre
Mazlum Abdi ve ABD Müşterek Görev Gücü Komutanı Paul T. Calvert, Suriye Demokratik Güçleri'nin 1 Ağustos 2021'de Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke şehrinde yıllık toplantısına katıldığı sırada (AFP)

-Bu ziyareti, ABD varlığının bir garantisi olarak görüyor musunuz? Bu konuda bilgilendirildiniz mi?

Pratik olarak, bu tür üst düzey ziyaretler, Washington'ın DEAŞ'ı yenme çalışmalarına yönelik taahhütlerini yeniliyor ve bölgenin Washington'ın güvenlik stratejisinde önemli bir rol oynadığını yansıtıyor. ABD’liler, bölgenin istikrarının ve DEAŞ'ın geri dönmemesini sağlamanın, kuvvetlerimizin yeteneklerini güçlendirmek ve desteğini sürdürmekle doğrudan bağlantılı olduğunu kabul ediyorlar.

-Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyinde askeri operasyon yapacağına dair tehditleri azaldı. Bunun nedenini nasıl yorumluyorsunuz?

Keşke tehditlerin azalması, Türk yetkililerin savaş tehdidinin bölge sorunlarını daha da kötüleştirdiğini anladıklarına işaret olsaydı. Ancak Ankara'nın tehditlerini azaltması, ABD veya Ruslardan yeşil ışık almasının zor olmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla, Türkiye'nin son iki yılda sık sık uyguladığı bu tür bir politikadan vazgeçmesi gerekiyor. Bence Türkiye'nin iç durumu ve ekonomik krizi, bu tür tehditleri sürdürmesini engelliyor. Bu tehditler, Türkiye'nin büyük güçlerle, özellikle ABD ile ilişkilerini bozuyor. Ayrıca, Türkiye'nin Arap (Körfez) ülkeleriyle ilişkilerinin düzelmesi, Türkiye'nin bölge ülkelerini kışkırtmaktan ve Suriye'de işgal ettiği bölgeleri genişletmeye çalışmaktan vazgeçmesine yardımcı oldu. Bu tehditlerin tamamen sona ermesini umuyoruz ve bölgenin istikrarını sağlamaya ve Suriye krizine, özellikle Türkiye'nin işgal ettiği bölgelerde yaşayanların geri dönüşünü garanti altına alacak bir çözüm bulmaya hizmet edecek herhangi bir diyaloga açığız.

-Suriye'nin kuzeydoğusunda ABD-Rusya gerginliği belki de Ukrayna yüzünden arttı. Bu size nasıl yansıdı?

Hala gerilimler minimum düzeyde veya daha doğrusu kontrol altında. Bölgelerimizin uluslararası ve bölgesel rekabetin bir arenası haline gelmesini istemiyoruz. Bölgelerimizdeki halkların çıkarları ve Suriye halkının çıkarı, güçlerimizle ilişkilerimizi şekillendiriyor. Bu nedenle, Suriyeli bir taraf olarak, uluslararası anlaşmazlıkların ve çatışmaların bölgelerimize yansımasını önlemeye veya uluslararası nitelikli çatışmaların bir parçası olmaya çalışıyoruz.

-ABD ve Rusya orduları arasındaki ilişkiyi nasıl dengeliyorsunuz?

ABD ordusuyla ilişkimiz, DEAŞ'a karşı savaş ve bölgenin güvenliğini korumak çerçevesinde şekilleniyor. ABD kuvvetlerinin bulunmadığı ve Rusya'nın nüfuz alanına giren bölgelerde ise, o bölgelerin istikrara kavuşması ve kaos ve teröre karşı korunması için bir koordinasyon biçimi kurmaya çalışıyoruz. İlişkilerimiz açıktır ve biz bir tarafın karşısında diğer tarafla saf tutmak istemiyoruz. Amacımız, Suriye’nin bu bölümünü, ülkenin krizini sona erdirecek adil bir siyasi çözüme ulaşana kadar korumaktır.

xscd
8 Ekim 2022'de Suriye'nin kuzeydoğusundaki Amerikan ve Rus kuvvetleri (AFP)

-Rusya'nın baskılarına rağmen neden Şam'a gitmeyi reddediyorsunuz? Şam ile anlaşmak için şartlarınız neler?

Şam'a gitmeyi reddetmiyoruz, ancak koşullar henüz olgunlaşmadı ve Şam'dan herhangi bir çözüm belirtisi, yanıt veya esneklik göremedik. Daha önce, Suriye krizini sona erdirecek siyasi bir çözüme ulaşmak için Rusya'dan yardım talep etmiştik. Şam'ın gerçekçi bir siyasi çözümü kabul etmesini istiyoruz. Bu amaçla, Yönetim, geçtiğimiz Nisan ayında Suriye krizini çözmek için bir girişimde bulundu, ancak Şam'dan herhangi bir yanıt alamadı. Bu, Şam'ın hala inat politikasında ısrar ettiği ve krizi sona erdirmeye ve barışı ve istikrarı sağlamaya yardımcı olacak herhangi bir gerçekçi teklifi reddettiği anlamına geliyor.

Rusya'dan, Suriye krizini sona erdirecek siyasi bir çözüme ulaşmamıza yardım etmelerini istedik. Şam'ın gerçekçi bir siyasi çözümü kabul etmesini istiyoruz... Şam, hala inat politikasında ısrar ediyor ve krizi sona erdirmeye ve barışı ve istikrarı sağlamaya yardımcı olacak herhangi bir gerçekçi teklifi reddediyor.

-Şam, SDG’nin feshedilmesini ve üyelerinin orduya katılmasını şart koşmuştu. Bu konudaki tutumunuz nedir?

SDG profesyonel ve milli bir güçtür. Biz, SDG’nin Suriye savunma sisteminin bir parçası olmasını ve ardından rolünün ve çalışmalarının, Suriyelileri terörden korumak için kuvvetlerimizin yaptığı büyük fedakarlıkları ve bölgelerimizi yüksek verimlilikle koruma yeteneğini dikkate alan özel bir yasayla düzenlenmesini talep ediyoruz. ‘SDG’nin feshedilmesi' hakkındaki herhangi bir konuşma, mümkün olan herhangi bir siyasi çözümü engellemek için geliyor ve diyalog için herhangi bir ciddiyeti yansıtmıyor. Şam'ın çözümü engellemeye yönelik zorlayıcı önkoşulları ve çatışmayı kaosla sürdürmeye olan güveni, Şam'daki iktidar rejimini kurtarmayacak ve herhangi bir çözüm üretmeyecektir. Şam ne kadar gecikirse, en büyük kaybeden yine kendisi olacaktır.

-Özerk Yönetimi'n geleceği nedir? Şam'ın yerel yönetimlere özerklik verilmesi önerisine karşı tutumunuz nedir?

Özerk Yönetimi'n geleceği, deneyimini koruma, geliştirme ve eksikliklerini düzeltme yeteneğine bağlıdır. Bu deneyimi savunmak, tüm Suriyelilerin görevidir. Gerçekler, Özerk Yönetim modelinin, merkezin diğer bölgeler üzerindeki tahakkümünü sınırlamak için en uygun model olduğunu ve halkın yerel politikalarını belirleme ve temsilcilerini vesayet, dışlama ve marjinalleştirmeden seçme hakkına sahip olduğunu göstermiştir. Şam'ın önerilerinde mevcut yerel yönetim kanununun geri dönüştürülmesi ve merkezi otoriteye hizmet edecek şekilde değiştirilmesinden bahsediliyor; bu da Şam'ın önerilerinin ne uzaktan ne de yakından merkezi olmayan bir yönetim biçiminden bahsetmediği anlamına geliyor.



Sisi'ye Suudi Arabistan'a askeri destek sağlama yetkisinin verilmesinin ardından neler olacak?

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Süveyş'te ordu birliklerini denetliyor, Ekim 2023 (Reuters)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Süveyş'te ordu birliklerini denetliyor, Ekim 2023 (Reuters)
TT

Sisi'ye Suudi Arabistan'a askeri destek sağlama yetkisinin verilmesinin ardından neler olacak?

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Süveyş'te ordu birliklerini denetliyor, Ekim 2023 (Reuters)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Süveyş'te ordu birliklerini denetliyor, Ekim 2023 (Reuters)

Ahmed Abdulhekim

Mısır parlamentosu, pazartesi günü üçte iki çoğunlukla, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'ye “talep edilmesi halinde” Suudi Arabistan'a savunma takviyeleri gönderme yetkisi vermeyi kabul etti. Kapalı olarak gerçekleştirilen bu son oturum, geçen hafta pazar ve pazartesi günü yapılan iki oturumun ardından üçüncü oturumdu; bu oturumlarda kapsamlı tartışmalar yapıldı ve parlamentodaki siyasi parti bloklarının çoğu Sisi'ye yetki verilmesini onayladı. Bu arada, bazı milletvekilleri de misyonun doğası, kapsamı ve süresiyle ilgili açıklamalar talep etti.

Parlamento yetki vermeden önce Mısır Ulusal Savunma Konseyi geçen hafta, Suudi Arabistan'ın güvenliğini ve istikrarını savunmak, kaynaklarını, toprak bütünlüğünü ve kutsal yerleri korumak için gerekli ve mümkün olan her türlü desteği sağlama kararı aldı. Bu karar, Mısır Cumhurbaşkanı'nın ülkesinin Suudi Arabistan'ı korumak için her türlü adımı atacağını açıklamasının ve 17 Ekim'de parlamentoya kendisinden “talep edilmesi halinde” bu adımı onaylamak üzere acil bir oturum düzenleme çağrısında bulunmasının ardından alındı.

Parlamento üç oturumdan sonra onayladı

Mısır parlamentosu, pazartesi günü (dün) düzenlenen kapalı oturumda Cumhurbaşkanının talebini onayladı. Temsilciler Meclisi'nden yapılan açıklamaya göre görüşmeler, Ulusal Savunma Konseyi'nin kararı doğrultusunda, Cumhurbaşkanına “iki kardeş ülke arasında koordinasyon sağlanarak, topraklarını, egemenliğini ve kutsal yerleri herhangi bir dış saldırıya karşı savunmak için gerekli tüm önlemleri alma” yetkisinin verilmesinin kabulüyle sonuçlandı.

Meclis açıklamasında, Temsilciler Meclisi İşleri Bakanı Hani Hanna ile Anayasa ve Hukuk İşlerinden Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı General Halid Şahdi'nin de katıldığı oturumların, çeşitli siyasi partilerden, gruplardan ve bağımsızlardan çok sayıda milletvekiline, hassas bölgesel durum ve bunun Mısır ve Arap ulusal güvenliği üzerindeki mevcut etkileri hakkındaki görüşlerini ifade etmelerine imkân sağlamaya önem verdiğini belirtti.

Konuştuğumuz meclis kaynaklarına göre, oylama isim okunarak yapıldı. Karar, yetkinin verilmesi için gereken eşik olan üçte ikiden fazla çoğunlukla alındı. Kaynaklar, görüşülen konunun stratejik niteliği nedeniyle oturumun gizli yapıldığını ifade etti.

Görüştüğümüz kaynaklar, geçen hafta boyunca ve düne kadar oturumların devam ettiği meclisin yetki kararını onaylamasında gecikmesinin, milletvekillerinin çoğunluğunun yetki hakkındaki görüşlerini ifade etme isteğinden kaynaklandığını belirtti. Kaynaklara göre bu sayı 500'e yaklaştı.

Kaynaklar, Meclis Başkanı Müsteşar Hişam Bedevi'nin, siyasi bağlılıklarına bakılmaksızın tüm milletvekillerine konuşma fırsatı tanımaya karar verdiğini ve görüşlerini ifade etme konusunda eşit erişim sağladığını belirtti. Ayrıca, görüşlerin çoğunluğunun, Cumhurbaşkanının Suudi Arabistan'ı desteklemek, onunla dayanışmak ve iki ülke arasında ortak koordinasyonun ardından topraklarını herhangi bir dış saldırıya karşı savunmak için gerekli gördüğü her türlü adımı atmasına destek verdiğini de ifade ettiler.

Meclisin onayından önce, Cumhurbaşkanı Sisi başkanlığında Mısır Ulusal Savunma Konseyi geçen hafta, “Arap dünyasının kalbi olan iki kardeş ülke arasındaki tarihi ilişkiler, güçlü bağlar temelinde ve Suudi Arabistan’ın ulusal güvenliğinin Mısır ve Arap ulusal güvenliğiyle bağlantılı olduğu inancıyla, Suudi Arabistan ile tam ve kararlı bir şekilde dayanışma içinde olma” kararı aldı. Ulusal Savunma Konseyi, “Suudi Arabistan'ın güvenliğini ve istikrarını savunmak, kaynaklarını, toprak bütünlüğünü ve kutsal yerleri korumak için gerekli ve mümkün olan her türlü desteği sağlama” ve ilgili bölgesel ve uluslararası taraflarla koordinasyon içinde, bölgenin genelinde gerginliğin azaltılmasına ve bölgeyi saran krizlerin barışçıl çözümüne katkıda bulunmak için siyasi ve diplomatik çabaları sürdürme ve yoğunlaştırma kararı aldı.

Mısır parlamentosu, pazartesi günü kapalı kapılar ardında yapılan oylamada bu adımı onayladı (Reuters)
Mısır parlamentosu, pazartesi günü kapalı kapılar ardında yapılan oylamada bu adımı onayladı (Reuters)

Ulusal Savunma Konseyi'nin kararının ardından, Cumhurbaşkanı Sisi, Mısır 2026 Forumu'na katılımı sırasında konuya tekrar değinerek, Arap ulusal güvenliğinin bölünmez olduğunu ve Körfez'in istikrarının Mısır'ın güvenliğinin bir parçası olduğunu vurguladı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre ayrıca bütün Arap ülkelerinde istikrarın yeniden sağlanması gereğinin altını çizdi.

Cumhurbaşkanı Sisi, Mısır'ın Suudi Arabistan'ı savunmaya yönelik askeri çabalarının Yemen'e bir saldırıyı içermediğini, amacın Krallığın topraklarını ve sınırlarını, ayrıca Mısır'dan talep edilmesi halinde diğer herhangi bir Arap ülkesinin topraklarını savunmak olduğunu açıkladı.

Sisi, 17 Ekim'de Mısır Askeri Akademisi'ndeki mezuniyet töreninde verdiği ilk mesajında, ülkesinin “talep edilmesi halinde Suudi Arabistan'ı korumak ve güvenliğini ve egemenliğini savunmak için her türlü adımı atacağını” taahhüt etti. “Suudi Arabistan'a, güvenliğine ve istikrarına herhangi bir zarar gelmesine izin vermemiz düşünülemez. Körfez'deki herkese mesajım savaşı durdurmalarıdır” dedi ve ekledi: “Ancak bu çağrıya rağmen Mısır, Majesteleri Kral Selman'ın ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın direktifleri doğrultusunda, Suudi Arabistan'ı korumak ve savunmak için her türlü adımı atacaktır.”

Mısır Anayasası, Cumhurbaşkanının silahlı kuvvetlerin başkomutanı sıfatıyla, önce Ulusal Savunma Konseyi'ne danışmadan ve Temsilciler Meclisi'nin üçte iki çoğunluğuyla onayını almadan ülke sınırları dışına muharip birlikler göndermeye veya savaş deklare etmeye karar veremeyeceğini öngörmektedir.

Parlamento onayının ardından

Askeri uzmanlar, Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi'ye verilen yetkinin parlamento tarafından onaylanmasının, Suudi Arabistan'ın talep etmesi halinde destek sağlanması için gerekli anayasal prosedürlerin tamamlandığı anlamına geldiğini vurguladı. Uzmanlar ayrıca yetkinin içeriğinin, “Suudi Arabistan'ın güvenliğini ve istikrarını savunmak, kaynaklarını ve toprak bütünlüğünü korumak ve kutsal yerleri korumak için gerekli ve mümkün olan tüm desteği sağlamak” yönündeki Ulusal Savunma Konseyi'nin bildirisiyle örtüştüğünü ekledi.

Stratejik çalışmalar profesörü, Nasır Yüksek Askeri Akademisi’nde Danışman ve İstihbarat Servisi eski Başkanı General Nasr Salem, parlamentonun verdiği yetki ve Savunma Konseyi'nin kararı doğrultusunda Mısır'ın desteğinin “istenilen misyonu tam olarak yerine getirmek için bütün yön ve yetenekleri kapsayacağını” teyit ettiğini belirtti. Nasr Salem yaptığı açıklamada, “desteğin şekli ve niteliği öncelikle Suudi Arabistan'ın talebine ve stratejik ve askeri ihtiyaçları için uygun gördüklerine bağlıdır” ifadelerini kullandı.

Salem sözlerine şöyle devam etti: “İki ülke arasında desteğin şekli ve niteliği konusunda üst düzey bir koordinasyon olacak. Konu bir yönle sınırlı kalmayacak, Suudi Arabistan’ın bakış açısına göre deniz, hava, kara ve istihbarat desteği de dahil olmak üzere Mısır'ın karşılayabileceği tüm ihtiyaçları içerecektir.” Salem, “Yetki ve Mısır'ın harekete geçmesi, Arap ulusal güvenliği kavramlarının pratik bir uygulamasıdır ve Körfez'in ve özellikle Suudi Arabistan'ın güvenliğinin Mısır ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu anlayışına dayanmaktadır” diye vurguladı.

Aynı doğrultuda, Yüksek Stratejik Çalışmalar Askeri Akademisi’nde Danışman Hava Kuvvetleri Generali Dr. Hişam el-Halebi de şunları belirtti: “Suudi Arabistan ile birlikte hareket edecek Mısır kuvvetlerinin büyüklüğü ve türü, iki ülke arasında gerçekleşecek koordinasyona bağlı olacaktır; bu nokta Cumhurbaşkanı Sisi'nin açıklamalarında da vurgulanmıştır. Suudi Arabistan silahlı kuvvetleri yüksek muharebe yeteneklerine ve verimliliğine sahip, ancak savaşın uzun sürebileceği göz önüne alındığında, özel ekipman veya yeteneklere ihtiyaç duyacaklar mı? Bu çok önemli bir nokta ve Suudi Arabistan'ın Mısır'dan bulunacağı taleplerle netleşecektir.”

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (Reuters)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman (Reuters)

Halebi, yetki verildikten hemen sonra, iki ülke arasında herhangi bir koordinasyondan önce iki önemli konunun öncelikli olacağını belirtti. Ona göre bunlar, bilgi ve istihbarat desteği ile ilgili olup, ayrıca Suudi Arabistan hava savunma kapasitesinin insansız hava araçları ve balistik füzeleri engellemek için desteklenmesini de kapsamaktadır.

“Suudi Arabistan bu konuları en büyük hassasiyetle belirleyecek olan taraf olacaktır” diye vurguladı. Halebi, Mısır'ın Suudi Arabistan ile olan ilişkisini “Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerindeki kardeşlerimize yönelik açık bir destek mesajı ve ortak kaderimizin, hedeflerimizin ve çıkarlarımızın yeniden teyidi” olarak değerlendirdi. “Suudi Arabistan ve Mısır ulusal güvenliği bölünmez ve ayrılamaz” diye belirtti.

Halebi, iki ülke arasındaki mevcut askeri iş birliği ve koordinasyonun, çeşitli alanlarda uzun ve sürekli bir askeri iş birliği geçmişinin devamı olduğunu ve bunun yeni bir gelişme olmadığını kaydetti. Bu şekilde gelişmesinin ve derinleşmesinin, “hepimizin karşı karşıya olduğu düşmanlıklara karşı Körfez bölgesinde caydırıcılığı güçlendirme açısından bölgede yeni bir durum yarattığını” da ifade etti.

Suudi Arabistan ve Mısır: Arap ulusunun iki kanadı

Bu arada, bir dizi milletvekili, iki ülkeyi birbirine bağlayan derin kardeşlik bağları göz önüne alındığında, Arap ulusunun iki kanadı oldukları için Mısır'ın Suudi Arabistan'ı destekleme hamlesini övdü.

Yazar ve Milletvekili Mustafa Bekri, “Cumhurbaşkanının bu yöndeki adımı, bölgesel gerilimler ortamında başta Suudi Arabistan olmak üzere büyük Arap devletleriyle stratejik dayanışmaya dair açık sinyaller taşıyor. Bu, her iki ülkenin istikrarının bölgesel istikrarın temel taşı olduğunu teyit ediyor” dedi. Mustafa Bekri yaptığı açıklamada, “bu duruş, önceki pozisyonların doğal bir sonucudur” dedi.

Bekri, “Körfez ülkelerinin, özellikle de Suudi Arabistan’ın, son yıllarda, bilhassa 2013'ten sonra Mısır'ı desteklemesi gibi, şimdi de Kahire'nin pozisyonunu yeniden teyit etmesinin ve Suudi Arabistan'ı savunma kararlılığını duyurmasının, Körfez'deki kardeşlerini korumak için gerekli tüm önlemleri almasının zamanının geldiği” düşüncesinde. “Mısır'ın bu stratejik hamleyle vermek istediği mesaj, Arap ulusunun bir olduğunu, ulusal güvenliğimizin bölünmez olduğunu ve bazı kardeşlerimize karşı, istikrarlarını baltalamayı amaçlayan, çeşitli tarafların dahil olduğu bir komplo olduğunu teyit etmektedir. Mısır buna hiçbir koşulda izin vermeyecektir ve Mısır ordusu Suudi Arabistan liderliğinin talepleri doğrultusunda müdahale edecektir” diye vurguladı.

Bekri, “Herhangi bir Körfez ülkesinin, özellikle Suudi Arabistan'ın yaşadığı durumun, izole bir tehdit olarak görülmemesi, aksine bu durumun bölgenin güvenliği ve istikrarı üzerindeki ve doğrudan Mısır üzerindeki etkileri bağlamında ele alınması gerektiğini” vurguladı.

Mısır Temsilciler Meclisi Arap İşleri Komitesi Başkanı Milletvekili Muhammed Salah Ebu Hamila ise “Mısır ve Körfez ülkelerinde bulunan kardeşlerimiz arasındaki karşılıklı destek, güncel olayların bir ürünü değil, uzun bir karşılıklı destek geçmişine ve ortak kader ve amacın yeniden teyit edilmesine dayanmaktadır” dedi. Ebu Hamila verdiği röportajda, iki ülkenin “Arap ulusunun iki kanadı ve Arap sisteminin ve ulusal güvenliğinin dayandığı ana sütunlar” olduğunu da sözlerine ekledi. “Bu nedenle, birine yapılan herhangi bir saldırı diğerine yapılan bir saldırıdır ve herhangi bir tehdit, tehdit edilen devletin ötesine uzanır. Bu, Körfez ülkeleri ve Mısır liderlerinin tarih boyunca sahip olduğu sağlam bir inançtır” dedi.

Ebu Hamila mevcut durumun en belirgin özelliğinin, Mısır ve Suudi Arabistan arasındaki bu savunma denkleminin, Arap ulusal güvenlik kavramlarının yeniden düzenlenmesi ve iki ülke arasında ortak çıkarları ve hedefleri korumak için Arap caydırıcılık sistemlerinin güçlendirilmesi konusunda iş birliği açısından yansıttıkları olduğunu belirtti.

Mısır Anayasası'nın 152. maddesinin, cumhurbaşkanının ülke sınırları dışındaki muharebe görevleri için silahlı kuvvetlerin gönderilmesi konusundaki yetkilerini ve kuralları düzenlediğini belirtmekte fayda var. Bu madde, “Ulusal Savunma Konseyi'ne danışılmadıkça ve Temsilciler Meclisi'nin üçte iki çoğunluğunun onayı alınmadıkça savaş ilan edilemez ve devlet sınırları dışındaki muharebe görevleri için silahlı kuvvetler gönderilemez” hükmünü içermektedir. Temsilciler Meclisi'nin bulunmadığı durumlarda, Anayasa, cumhurbaşkanı, başbakan, Temsilciler Meclisi başkanı, savunma, dışişleri, maliye ve içişleri bakanları, Genel İstihbarat direktörü, Silahlı Kuvvetler genelkurmay başkanı, Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve Hava Savunma Kuvvetleri komutanları, Silahlı Kuvvetler Operasyonlar Komisyonu başkanı, Askeri İstihbarat ve Keşif direktörünün de aralarında bulunduğu Milli Savunma Konseyi ve Bakanlar Kurulu’nun onayına ek olarak, Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi'ne danışılmasını şart koşmaktadır.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."


Güney Suriye tufanın eşiğinde: İlk kurşun sonrası senaryolar

Suriye'nin Dera şehrinde, Kuneytra ve batı Dera bölgelerine yönelik İsrail askeri müdahalelerine karşı düzenlenen protestoda, bir gösterici Arapça olarak “Hepimiz Güney Suriye'yiz” yazılı pankart taşıyor, 23 Ekim 2026
Suriye'nin Dera şehrinde, Kuneytra ve batı Dera bölgelerine yönelik İsrail askeri müdahalelerine karşı düzenlenen protestoda, bir gösterici Arapça olarak “Hepimiz Güney Suriye'yiz” yazılı pankart taşıyor, 23 Ekim 2026
TT

Güney Suriye tufanın eşiğinde: İlk kurşun sonrası senaryolar

Suriye'nin Dera şehrinde, Kuneytra ve batı Dera bölgelerine yönelik İsrail askeri müdahalelerine karşı düzenlenen protestoda, bir gösterici Arapça olarak “Hepimiz Güney Suriye'yiz” yazılı pankart taşıyor, 23 Ekim 2026
Suriye'nin Dera şehrinde, Kuneytra ve batı Dera bölgelerine yönelik İsrail askeri müdahalelerine karşı düzenlenen protestoda, bir gösterici Arapça olarak “Hepimiz Güney Suriye'yiz” yazılı pankart taşıyor, 23 Ekim 2026

Subhi Franciye

Suriye ve İsrail arasında güney Suriye'de askeri olarak gerilimin artması korkusu, özellikle bölgesel güvenlik, genel olarak da uluslararası güvenlik ve ekonomi üzerindeki etkisi nedeniyle giderek artıyor. Güney Suriye ve İsrail sınırında Suriye ve İsrail birlikleri yığınak yapıyor ve İsrail'in müdahaleleri Suriye halkının öfkesini körüklüyor, bölgesel tarafların ve Batı'nın gerilimin artmasını önleme ve şiddet yerine diyaloğu önceliklendirme çabaları arasında siyasi müzakere sürecini tehdit ediyor.

Satır aralarında ise bölgedeki İran hücreleri ve milisleri, yeniden faaliyete geçmek ve “direniş” anlatısı için halk desteği toplamak üzere hızlı adımlar atmalarına imkân sağlayacak yeni bir fırsat için hazırlanıyor. Al-Majalla, Suriye istihbaratının, Hizbullah hücrelerinin, Irak milislerinin ve eski rejimin kalıntılarının, güneyde gerilimin tırmanması durumunda güney Suriye'de Suriye hükümetine karşı saldırılar başlatmaya hazırlandığına dair bilgilere ulaştığını öğrendi. DEAŞ hücrelerinin, Uluslararası Koalisyonun operasyonları ve Esed rejiminin devrilmesinden bu yana Suriye genelinde güvenlik güçlerinin takibi sonucunda hem Suriye hem de Irak'ta kaybettiği nüfuzu yeniden kazanmak için bu gerilimden faydalanma olasılığı da göz ardı edilmiyor.

Gerilimi tırmandırma son dakikada engellendi

Askeri gerilimin ilk belirtileri, Suriye hükümetinin Süveyda’da Şeyh Hikmet el-Hicri'ye bağlı askeri grupların, Süveyda sınırındaki bölgelerde Suriye ordusu ve iç güvenlik kuvvetlerinin mevzilerine saldırılar düzenlemeye hazırlandığına dair bilgi almasının ardından, 19 Ekim Pazartesi gecesi ortaya çıktı. Suriye hükümetine ulaşan bilgiler, Süveyda’daki grupların bu eylemleriyle, hükümeti onlara karşılık vermeye kışkırtmayı amaçladıklarına ve bunun da İsrail'i Dürzileri koruma bahanesiyle Suriye'ye çekmeyi hedeflediğine işaret ediyor. Şam, elde ettiği bu bilgiyi müttefiklerine iletti ve gerilimin bu hatların ötesine geçmesini, çevredeki köylere ulaşmasını önlemek için proaktif bir hamlede bulunarak, Süveyda ile olan cephe hatlarına askeri takviyeler göndermeye başladı. Şam, İsrail tarafının bir noktada kendisini Süveyda’daki gruplarla doğrudan bir çatışmaya çekmek istediğinin farkında. Bu çatışma, İsrail'in güney Suriye'ye büyük ölçekli hava ve kara müdahalesinin gerekçesi olarak hizmet edecektir.

Siyasi hamleler ve hızla harekete geçen arabuluculuk çabaları 20 Ekim Salı günü başladı. Washington, bölgesel taraflar ve Körfez ülkeleri, bölgedeki gerginliğin artmasını önlemek için diplomatik çabalara girişti; zira bunun etkileri ve sonuçları tüm bölgeyi etkileyecek ve bir noktada ABD Başkanının Özel Temsilcisi Tom Barrack tarafından geliştirilen “barışçıl bir Ortadoğu” projesi vizyonuyla çatışacaktı. Suriye'de ise Suriye hükümeti ile Şeyh Hicri arasında müzakereleri kolaylaştırmaya çalışan önde gelen Suriyeli Dürzi şahsiyetler ve Avrupalı ​​arabulucular öncülüğünde arabuluculuk ve müzakere çabaları başladı. Süveyda ve Şam arasında mesajları ileterek gerginliğin tırmanmasını önleme yolunun taşlarını döşediler. Kaynaklara göre, bu birleşik çabalar Salı gecesi gerginliğin artmasını önlemeyi başardı. Bu başarı, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın Ürdün'den helikopterle güney Suriye üzerinden 21 Ekim Çarşamba günü Şam'a varmasıyla eş zamanlı gerçekleşti.

Suriye ilk kurşunu atan taraf olmak istemiyor ve gerilimin yükselmesini önlemek için her türlü çabayı gösteriyor. Ancak, tek taraflı bir gerilimi azaltma isteği, bunu önlemek için yeterli değil

Salı akşamı varılan gerilimi önleme anlaşması, kaynaklara göre kırılgan ve her an çökebilir, bu da güney Suriye'yi uzun süre devam edebilecek çok taraflı bir çatışmaya sürükleyebilir. Bu mesele, çarşamba günü Şam'da Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack arasında yapılan görüşmelere de hâkim oldu. Kaynaklar, Suriye tarafının ABD Özel Temsilcisi’ne, Suriye'nin hâlâ İsrail ile müzakereleri ve siyasi bir çözümü tercih ettiğini, ancak askeri olmayan bir çözüme meyletmesinin İsrail ile uzun süreli bir çatışmaya hazırlıksız olduğu anlamına da gelmediğini bildirdiğini söyledi. Suriye tarafı, İsrail'in Suriye'deki davranışlarının, Tel Aviv'in Şam ile siyasi bir çözüm ve güvenlik anlaşması istediği konusunda olumlu bir gösterge olmadığını vurguladı.

ABD Özel Temsilcisi, Washington'un gerginliğin artmasını önlemek için her türlü çabayı gösterdiğini ve İsrail'e, iki taraf arasında bir anlaşmaya varılması sürecinde Suriye-İsrail siyasi görüşmelerine öncelik vermesi için baskı yaptığını vurguladı. ABD Özel Temsilcisi, Suriye’nin güneyinin Suriye ve İsrail arasında bir savaş alanı haline gelmesini önlemek için devam eden ABD baskısı göz önüne alındığında, güneyde bir çatışma riskini küçük bir olasılık olarak gördü.

Tom Barrack'ın Şam ziyareti, yaptığı açıklamalarla eş zamanlı gerçekleşti. Bu açıklamalarda, “ABD ile bir tür fikir birliği ile İsrail’in desteğini alacağı algısını kullanarak diğer Dürzilere baskı yapmak isteyen belirli bir Dürzi şeyhi” hakkındaki “endişe”lerini dile getirdi. Bununla birlikte, Şam ve Tel Aviv arasında bir uzlaşı olasılığının hâlâ mevcut olduğunu ve Şam'ın “büyük ölçekli bir yüksek gerilimi önlemek için sabırlı davrandığını” da belirtti.

Suriyeli ve Batılı çeşitli kaynaklar, kendisini önlemeye yönelik bütün çabalara rağmen güney Suriye'de gerilimin yükselmesi tehlikesinin devam ettiğini belirtti. Suriye ilk kurşunu atan taraf olmak istemiyor ve gerilimin artmasını önlemek için her türlü çabayı gösteriyor. Ancak, tek taraflı bir gerilimi azaltma isteği, bunu önlemek için yeterli değil. Kaynaklara göre, bölgesel ve Batılı siyasi çabaların büyük çoğunluğu, güney Suriye'de yüksek gerilimin bir yandan bölgesel ve uluslararası güvenlik, diğer yandan da İsrail ve Suriye güvenliği için önemli sonuçlar doğuracağına, ayrıca diğer tarafların da çatışmaya dahil olmasına yol açarak hızlı bir çözümü zorlaştıracağına İsrail tarafını ikna etmeye odaklanmış durumda.

Şam, güneyde gerilimin yükselmesini önleme yönünde hareket ediyor

ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın Şam ziyaretinden bir gün sonra, Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani'nin uçağı Ürdün'e iniş yaptı. Ziyaretin amacı, iki ülke arasındaki ortak konuları, özellikle de güney Suriye'deki durumu ve bunun Suriye-Ürdün güvenliği üzerindeki etkilerini görüşmekti. Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile Ürdün Kralı İkinci Abdullah arasında gerçekleşen görüşmede, Şeybani, Suriye'nin geçen yıl eylül ayında Suriye, Ürdün ve Washington tarafından üzerinde anlaşmaya varılan Süveyda yol haritasına bağlılığını teyit etti. Şeybani ayrıca Ürdünlü mevkidaşı Eymen Safadi ile Güney Suriye'deki durumu ve kasım ayında yapılması planlanan Suriye-Ürdün Yüksek Koordinasyon Konseyi'nin yeni oturumu için hazırlıkları da görüştü.

Suriye Dışişleri Bakanı, Güney Suriye'de gerginliğin tırmanmasını önlemek ve ülkedeki istikrara katkıda bulunmayan İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırılarını engellemek için diplomatik çabalara öncülük ediyor. Bakan Şeybani, son haftalarda Körfez ülkeleri, Türkiye, Washington ve Avrupa ülkeleriyle yoğun ziyaretler ve istişareler gerçekleştirdi. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu görüşmeler, Suriye ve İsrail arasında artan gerilimlere siyasi bir çözüm bulmanın önemine ve İsrail'e Suriye'ye yönelik tekrarlanan askeri müdahalelerini durdurması için daha fazla baskı uygulamanın gerekliliğine odaklandı. Bu müdahaleler son zamanlarda yoğunlaşarak Suriye'de halkın öfkesini körüklüyor ve siyasi müzakere süreci önünde engeller oluşturuyor.

Suriye'deki Lübnan Hizbullahı hücreleri ve Irak milisleri, geri dönmek için önlerinde altın bir fırsat bulacaklar. Bu fırsatı, Suriyelileri uyardıkları şeyin gerçekleştiğine ve İsrail ile mücadelenin tek yolunun direniş olduğuna ikna etmeye çalışmak için kullanacaklar.

İsrail'in Suriye'ye yönelik müdahalelerinin ivmesi ekim ayı boyunca önemli ölçüde arttı, Kuneytra ve Dera'daki köylerde neredeyse günlük olaylar haline geldi. Bu müdahaleler ayrıca Suriye vatandaşlarının gözaltına alınmasını ve bu köylerde geçici kontrol noktalarının kurulmasını da içerdi. Resmi olmayan istatistiklere göre son iki haftada İsrail 12'den fazla saldırı gerçekleştirdi, 8'den fazla gözaltı yaptı, tarım alanlarını bombaladı ve geceleyin işaret fişekleri attı. Bu durum, Tel Aviv'de tasarlanan, 2022'de İsrail tarafından uygulamaya sokulan “Sufa 53 Projesi” olarak bilinen planı uygulamak için İsrail'in Suriye içindeki operasyonlarını artıracağı yönündeki Suriye ve bölgesel endişelerin ortasında yaşanıyor. Bu endişeler, özellikle bölgeye kara yoluyla bir İsrail müdahalesinin önünü açmak amacıyla, güney Suriye'de askeri çatışma kararı alınması halinde askeri yeteneklerini pekiştirmek için İsrail'in Süveyda'daki gruplara askeri destek gönderdiğine dair artan haberler ile daha da büyüyor.

İsrail'in eylemlerine karşı Suriye'deki öfke yeni boyutlara ulaştı; son günlerde birçok Suriye bölgesinde İsrail müdahalesini protesto eden kitlesel gösteriler düzenlendi. İsrail'in tekrarlanan müdahaleleri ve Suriye'deki öfke düzeyi, Suriye rejiminin devrilmesinden ve yeni Suriye yönetiminin Suriye'yi yeniden inşa etmeye, komşu ülkelerin ve dünyanın güvenliğine ve siyasetine karışmamaya odaklanan bir politikaya geçiş yapmasından sonra Ortadoğu'nun önüne çıkan tarihi fırsata bir tehdit olarak yorumlanabilir. Güney Suriye'de ilk kurşun sıkıldıktan sonra tekrar ortaya çıkmayabilecek bu fırsatın başarısız olmasının, özellikle bölgeyi başlangıç ​​noktasına geri döndürebileceği için Ortadoğu'nun çok ötesinde yankıları olacaktır. Ayrıca, Suriye rejiminin devrilmesinden ve Washington'un bölgede İran'a karşı yürüttüğü askeri operasyonlardan bu yana etkisi azalan güçler ve ülkeler için de kapıyı yeniden aralayacaktır.

İlk kurşun sonrası senaryolar

Birçok kişi, Suriye'deki yüksek tansiyon ve artan İsrail faaliyetleri hakkındaki konuşmaları, gözlemcilerin ve politikacıların Ortadoğu'nun bir sonraki aşamasını şekillendirmede önemli bir faktör olarak gördüğü 27 Ekim Salı günü yapılacak İsrail seçimleri ve sonuçlarıyla ilişkilendiriyor. Bu arada, bazı gözlemciler Tel Aviv'in Suriye ve Lübnan'daki politikalarının, bölgedeki nüfuz sınırlarını yeniden çizmeye yönelik adımlar olduğunu düşünüyor. Bu adımlar, alevleri bölge sınırlarının ötesine yayılacak ve yankıları Ortadoğu'nun güvenlik ve istikrarının ötesine uzanacak bir savaşı ateşleyebilir.

Aşağıdaki maddeler ile Majalla, Şam ve Tel Aviv arasında Suriye'de yaşanabilecek askeri gerilimin olası senaryolarını ve Ortadoğu ile uluslararası güvenlik üzerindeki yankılarını özetlemeye çalıştı. Zira ilk kurşunun etkileri Suriye topraklarıyla sınırlı kalmayacak, yankıları sınırların ötesine uzanacaktır. Gerilimin ilk kurşunu, yakın gelecekte tekrarlanmayacak siyasi projelerin sonu ve geçmişi beraberinde sürükleyen ve geleceği tüm jeopolitik, askeri ve ekonomik düzeylerde karmaşıklaştıran bir aşamanın başlangıcı olabilir.

-Suriye-İsrail gerilimi, özellikle Suriye'de kontrolsüzce dolaşan milyonlarca silah göz önüne alındığında, Suriye hükümetinin uluslararası destekle yürüttüğü tüm istikrar çabalarına bir tehdit oluşturmaktadır. Bu gerilimin yol açacağı kaos, Suriye güvenliğini olumsuz etkileyecek, DEAŞ hücrelerine düşman İsrail ile mücadele ve Kudüs'ü özgürleştirme anlatısıyla beslenerek yeniden toparlanma ve yeni savaşçılar kazanma konusunda tarihi bir fırsat sunacaktır. Güney Suriye'de zaten birçok cephede mücadele eden Suriye hükümeti, DEAŞ’ın Suriye ve Irak'ta, hatta belki de bir noktada Lübnan'da yeniden ortaya çıkmasına karşı koyamayacaktır. Bu durum, örgütün Arap ve Batı ülkelerindeki eleman kazanma çabalarıyla daha da karmaşık hale gelecektir. Bu ise DEAŞ'a karşı kurulan uluslararası koalisyonun kazanımlarını tehdit ederek başlangıç ​​noktasına geri dönme tehdidi oluşturmaktadır.

- Lübnan ve Irak'taki İran milisleri, Suriye'deki hücreleriyle birlikte (direniş ekseni), son üç yılda Suriye, Lübnan ve Irak'ta yaşadıkları tüm kayıplardan sonra yeni bir tarihi fırsat elde edeceklerdir. Lübnan'da eşi benzeri görülmemiş bir zayıflık içinde olan ve Suriye'de günlük olarak takip edilen Lübnan Hizbullahı, İsrail'e karşı bir direniş hareketi olarak yeniden ön plana çıkacak ve direniş anlatısını yeniden kullanarak Lübnan'daki halk desteğini güçlendirecektir. Suriye'deki Hizbullah hücreleri ve Irak milisleri, geri dönmek için altın bir fırsat yakalayacak ve bunu Suriyelileri, uyardıkları şeyin gerçekleştiğine ve İsrail’e karşı mücadelede tek çözümün direniş olduğuna ikna etmek için kullanacaklardır. Iraklı milisler, Irak hükümetine silahlarını teslim etmeme ve ülkeyi ve direnişi korumak için gerekli olan bu silahlara sıkıca tutunma anlatılarını desteklemek için uzun zamandır bekledikleri bir fırsata sahip olacaklardır.

-Ekonomisinin çökmesi ve topraklarında ABD-İsrail askeri geriliminin yeniden tırmanması tehdidi nedeniyle önemli krizlerle karşı karşıya olan İran, Suriye'deki askeri gerilimi büyük bir dönüm noktası olarak görecektir. Bu gerilimden faydalanarak ABD-İsrail'in dikkatini dağıtabilir, Suriye, Lübnan ve Irak'taki hücrelerine desteğini artırabilir, İran içinde direniş anlatısını güçlendirebilir ve belki de uluslararası endişelerden, Ortadoğu'daki kaostan yararlanarak uranyum zenginleştirme programının ve mevcut stokların yeni yerlere transferini hızlandırabilir.

Suriye'deki askeri gerilimin çok sayıda ve önemli sonuçları olacaktır, potansiyel olarak küresel siyasi ve güvenlik ortamını yeniden şekillendirebilir ve birçok ülkenin ekonomik ve güvenlik kaynaklarını tehdit edebilir

-Dahası, Suriye'deki askeri gerilim ve onu takip edecek Ortadoğu'daki kaos, bölgenin ve dünyanın güvenliğini tehdit eden uyuşturucu kaçakçılığının yeniden canlanması için yeni bir kapı açacaktır. Yollar ve sınırlar bu ticaret için daha az tehlikeli hale gelecek, öncelikler değiştikçe bölgedeki uyuşturucuyla mücadele operasyonları azalacaktır. Ortadoğu'da uyuşturucu kaçakçılığının yeniden canlanması, Lübnan Hizbullahı ve İran milislerinin bölgedeki en hayati ekonomik damarı için yeni bir fırsat anlamına geliyor.

-Suriye ve İsrail arasında askeri gerilim, bölgedeki petrol ve enerji boru hattı projeleri için felaket bir dönüm noktası olacaktır. Birçok ülke bu projeleri, İran ve Yemen'deki vekil gücü (Husiler) tarafından Hürmüz Boğazı ve Babul Mendeb'de dünyaya ve bölge devletlerine şantaj yapılmasını önlemek için hayati önemde görüyor. Alternatif enerji ve tedarik boru hattı projelerinin çökmesi, İran'ın jeopolitik nüfuzunu yeniden tesis ederek, kazanımlar elde etmek ve bölgenin ve dünyanın güvenliğini tehdit eden istikrarsızlaştırıcı etkisini sürdürmek için küresel ekonomiye baskı yapmasına imkân tanıyacaktır.

- Şüphesiz ki, Suriye ve İsrail arasındaki siyasi sürecin çökmesi, Trump'ın barışçıl bir Ortadoğu kurmayı ve Ortadoğu barış planının önünü açmayı amaçlayan projesi için önemli olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Trump yönetimi bu planı, bölgedeki jeopolitik gelişmelerin sunduğu bir fırsat olarak görüyor; bu fırsat, 2023 sonrası yeni bölgesel düzenin çökmesi durumunda bir daha görülmeyebilir. Ayrıca, Ortadoğu'daki olası bir kaosun, Washington'un kısa veya uzun vadeli emellerine hizmet etmeyebilecek şekilde ittifakları yeniden şekillendirmek için yeni fırsatlar yaratacağı da açıktır.

Suriye'deki askeri gerilimin çok sayıda ve önemli sonuçları, potansiyel olarak küresel siyasi ve güvenlik ortamını yeniden şekillendirebilir ve birçok ülkenin ekonomik ve güvenlik kaynaklarını tehdit edebilir. Bu sonuçların ciddiyeti, siyasi çevreler için caydırıcı ve teşvik edici bir unsur olarak da işlev görebilir ve onları, Ortadoğu'da güvenlik ve ekonominin geleceğini şekillendiren tek araç olarak kurşunların kullanılmasını önlemek için daha fazla çaba göstermeye yönlendirebilir.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Sudan savaşı... Cenevre’nin sıradan toplantıya dönüşmemesi için yol haritası arayışı

21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısında bir araya gelen ülke ve kuruluş temsilcileri (AFP)
21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısında bir araya gelen ülke ve kuruluş temsilcileri (AFP)
TT

Sudan savaşı... Cenevre’nin sıradan toplantıya dönüşmemesi için yol haritası arayışı

21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısında bir araya gelen ülke ve kuruluş temsilcileri (AFP)
21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısında bir araya gelen ülke ve kuruluş temsilcileri (AFP)

Areej Al-Hac 

Sudan’da barış çabalarından sorumlu taraflar, 20-21 Ekim 2026 tarihlerinde Cenevre’de yeniden bir araya geldi. Bu kez koordinasyon, önceki toplantılara kıyasla daha kapsamlıydı. Hatta bu koordinasyonun savaşın başlamasından bu yana en geniş kapsamlı düzeye ulaştığı söylenebilir. Ancak toplantı, açık bir uygulama planı açıklanmadan, ateşkesin başlaması veya sivil siyasi sürecin başlatılması için bağlayıcı bir tarih belirlenmeden sona erdi. Bir sonraki toplantının tarihi ve yeri dahi henüz kararlaştırılmadı.

Burada şu soru öne çıkıyor: Dünya başka bir krizle meşgul olmadan ve Sudan meselesi geçmişte olduğu gibi yeniden uluslararası gündemin arka sıralarına düşmeden önce bu ivme nasıl korunabilir? Savaşın başlamasından bu yana Sudan’da beklentileri yükselten ve ülkeyi bir barış anlaşmasına taşıması umulan çok sayıda toplantı ve girişim düzenlendi. Buna rağmen bu çabalar çatışmaları durdurmayı başaramadı. Dolayısıyla Cenevre toplantısının önemi yalnızca tarafları aynı masa etrafında bir araya getirmesinde değil, koordinasyonun uygun biçimde sağlanması halinde bundan sonra neler yaşanabileceğinde yatıyor.

Toplantıya 22 ülke ve beş uluslararası kuruluştan temsilciler katıldı. Toplantının öne çıkan gelişmelerinden biri, ABD, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) oluşan Dörtlü Mekanizma ile Afrika Birliği (AfB), Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB) ve Arap Birliği’nden oluşan Beşli Mekanizma arasındaki koordinasyonun sürdürülmesiydi. Bu toplantı, iki grubun 23 Eylül’de New York’ta gerçekleştirdiği görüşmenin ardından ilk buluşma oldu. BM Genel Sekreteri’nin Sudan Özel Temsilcisi Pekka Haavisto, iki grup arasındaki etkileşim düzeyini şimdiye kadarki en yoğun düzey olarak nitelendirdi. Bu gelişme, Sudan’da barışın sağlanmasına yönelik uluslararası ve bölgesel girişimlerin çoğaldığı, zaman zaman rollerin ve önceliklerin birbiriyle örtüştüğü yönünde eleştirilerin dile getirildiği bir dönemde önem taşıyor.

Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Sudan’ın Kuzey Darfur bölgesindeki et-Tavile kasabasında bulunan Zemzem Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıların ardından bölgeden ayrılmak zorunda kalan mülteciler, 15 Nisan 2025 (Reuters)
Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Sudan’ın Kuzey Darfur bölgesindeki et-Tavile kasabasında bulunan Zemzem Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıların ardından bölgeden ayrılmak zorunda kalan mülteciler, 15 Nisan 2025 (Reuters)

Verileri eyleme geçirilebilir adımlara dönüştürmek

Sudan’ın ihtiyacı, üst düzey toplantıların ardından yayımlanan süslü açıklamalar değil, yaşanan insani felaketin boyutlarıyla örtüşen somut adımlar. Ülkenin giderek ağırlaşan insani krizine yol açan sorunların ele alınması gerekiyor.

Çözüm bekleyen sorunların başında, savaşın iki tarafına silah ve finansman akışının sürmesi geliyor. Nisan 2023’ten bu yana uluslararası düzeyde dış askerî desteğin durdurulması yönünde çağrılar tekrarlansa da ikmal hatları, çatışmaların devam etmesini sağlayan başlıca etkenlerden biri olmayı sürdürüyor. Cenevre Bildirisi’nde özellikle insansız hava araçlarının (İHA) kullanımındaki artışa ve bunların sivil kayıplara yol açmasına dikkat çekildi.

İkinci ve acil mesele ise insani ateşkes. Cenevre toplantılarında ateşkes ile siyasi süreç arasında bağlantı kurulmasının önemi vurgulandı. Cidde görüşmeleri de dahil olmak üzere geçmiş deneyimler göz önünde bulundurulduğunda bu yaklaşımın benimsenmesi gerekli. Ancak bu ilke üzerinde anlaşmaya varılması tek başına yeterli değil; ateşkesin nasıl izleneceği ve tarafların anlaşmaya uymasının nasıl güvence altına alınacağı da açıklığa kavuşturulmalı. Taraflardan biri ateşkesi yeniden silahlanmak veya mevzilerini güçlendirmek için kullanırsa hangi önlemler alınabilir? Yeni bir anlaşmaya varılmadan önce bu soruların yanıtlanması gerekiyor. Aksi halde kısa sürede çöken ateşkeslerin deneyimi yeniden yaşanabilir. Bu sürece, eş zamanlı olarak yürütülecek, ABD ve uluslararası toplumun güçlü baskısı da eşlik etmeli; bu çabalar mümkün olan en üst düzeyde koordinasyon içinde sürdürülmeli. İnsani bedel artık son derece ağır bir noktaya ulaşmış durumda. Sudan’daki can kayıplarının ve yıkımın boyutlarını duymaya yönelik bir tür alışkanlık gelişirken uluslararası toplumun sessizliği de devam ediyor. Bu sessizliğin hiçbir haklı gerekçesi bulunmuyor.

Bu çabalarda sivillerin yeri ne?

Güvenlik süreciyle paralel olarak Beşli Mekanizma, Sudanlı sivil güçlerle temaslarını genişletti. Hartum, Addis Ababa ve Nairobi’nin de aralarında bulunduğu kentlerde siyasi taraflar, kadın ve gençlik grupları ile savaş karşıtı güçlerle görüşmeler gerçekleştirdi. Bu istişareler, daha geniş katılımlı bir sürecin önünü açıyor. Burada önemli olan, Sudan toplumunun çeşitliliğini yansıtan bir temsilin güvence altına alınması ve ülkenin sesinin yalnızca yurt dışındaki toplantılarda daha fazla görünürlük kazanan güçlerle sınırlandırılmamasıdır.

Sudan’daki sivil siyasi alan tek bir bütünlük oluşturmuyor. Bununla birlikte, bileşenler arasındaki farklılıklar mutlaka aşılması gereken bir bölünme olarak görülmemeli; aksine bu farklılıklar dikkate alınmalı, bölgelerin ve toplulukların çıkarları ile savaş karşısında yaşadıkları farklı deneyimler gözetilmeli. Bu nedenle öncelikle, sivil katılıma ilişkin açık kurallar üzerinde uzlaşmaya varılması gerekiyor. Bu kurallar, katılımcıların çatışan taraflardan, diğer silahlı gruplardan ve bu grupların finansman ağlarından bağımsızlığını güvence altına almalı; toplulukların kendilerini temsil edecek kişileri, silahlı güçlerin veya uluslararası arabulucuların vesayeti ya da baskısı altında kalmadan seçmelerine imkân tanımalı.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu danışmanı Massad Boulos ile Dışişleri Bakan Yardımcısı Musa Kulaklıkaya, 21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısı sırasında (Reuters)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika işlerinden sorumlu danışmanı Massad Boulos ile Dışişleri Bakan Yardımcısı Musa Kulaklıkaya, 21 Ekim 2026 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasında koordinasyonu güçlendirmeye yönelik altıncı istişare toplantısı sırasında (Reuters)

Dörtlü ve Beşli mekanizmaların her birinin sorumluluklarını belirleyen ve ateşkes çabalarını, açık ve yakın vadeli bir takvim çerçevesinde sivil siyasi sürecin hazırlıklarıyla ilişkilendiren ortak bir yol haritasına ihtiyacı var. İstişarelere sendikalar, meslek örgütleri, yerel girişimler, kadınlar, gençler, ülke içinde yerinden edilmiş kişiler, mülteciler ve güvenilir geleneksel yerel yönetim yapıları da dahil edilmeli. Ayrıca Darfur, Kordofan, Doğu Sudan ve diğer bölgelerdeki toplulukların temsilcilerinin de sürece katılması sağlanmalı; böylece herkesin sesini duyurabileceği bir ortam oluşturulmalı.

Bu sürecin başarıya ulaşması için şeffaf bir finansman mekanizmasına da ihtiyaç var. Böyle bir mekanizma, seyahat, organizasyon ve istişare masraflarını karşılayamayan kişilerin katılımını mümkün kılarken diyaloğun finansörlere bağımlı hale gelmesini de önlemeli. Bu yaklaşım, geçiş dönemi hükümetinin kurumlarıyla temel hizmetleri desteklemeyi amaçlayan uluslararası fonun, denetime tabi ve açık bir kanal üzerinden oluşturulmasının da önünü açabilir. Böylece uluslararası toplumun rolü, gerekli koşulları hazırlamak, destek sağlamak ve koruma sunmakla sınırlı kalır. Temsilcilerin seçilmesi ve Sudan’ı kimin yöneteceği konusunda uzlaşmaya varılması ise yalnızca Sudanlıların sorumluluğundadır.

Güven inşa etmek için küçük adımlar

Cenevre’de gündeme gelen konular arasında Haavisto’nun açıkladığı, güven artırıcı adımlara yönelik çalışmalar da yer aldı. Bu çalışmalar, esir ve tutukluların karşılıklı olarak değiştirilmesini ve Sudan’ın farklı bölgelerindeki öğrencilerin lise bitirme sınavlarına girmelerinin kolaylaştırılmasını kapsıyor. Bu başlıklar büyük önem taşıyor. Arabuluculuk çabalarının öğrencilerin sınavlara girmesini sağlayacak düzenlemeler yapılmasına veya tutukluların serbest bırakılmasına yönelik sonuç vermesi, çatışan taraflardan somut taahhütler alınabileceğini gösterecektir.

Bu adımlar, özellikle sivillere insani yardımların engelsiz ulaştırılmasını güvence altına alan önlemlerle birlikte hayata geçirildiğinde, daha kapsamlı uzlaşıların önünü açmak için dayanak oluşturabilir.

BM Genel Sekreteri’nin Sudan Özel Temsilcisi Pekka Haavisto, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasındaki koordinasyonu güçlendirmek amacıyla Cenevre’de düzenlenen altıncı istişare toplantısının ardından yaptığı basın toplantısında, 21 Ekim 2026 (AFP)
BM Genel Sekreteri’nin Sudan Özel Temsilcisi Pekka Haavisto, Sudan’daki barış girişimleri ve çabaları arasındaki koordinasyonu güçlendirmek amacıyla Cenevre’de düzenlenen altıncı istişare toplantısının ardından yaptığı basın toplantısında, 21 Ekim 2026 (AFP)

Son olarak Cenevre toplantısı, girişimlerin çoğaldığı ve rollerin iç içe geçtiği yılların ardından Sudan’la ilgilenen uluslararası ve bölgesel taraflar arasında daha geniş bir koordinasyon alanı bulunduğunu gösterdi. Ancak koordinasyonun başarısıyla arabuluculuk sürecinin başarısı birbirine karıştırılmamalı. Şu ana kadar bu çabalar çatışmaları durdurmayı sağlayamadı ve üzerinde uzlaşılan hususların uygulanmasına yönelik ortak bir mekanizma da henüz netleşmedi. Dörtlü ve Beşli mekanizmalarının önünde, aralarındaki yakınlaşmayı daha düzenli bir sürece dönüştürme fırsatı bulunuyor. Bu süreç, uygulanabilir insani adımlarla başlamalı; ateşkes düzenlemeleri ve sivil siyasi sürece yönelik hazırlıklar da buna paralel yürütülmeli. Cenevre sonrasında iki grubu meşgul etmesi gereken soru yalnızca bir sonraki toplantının ne zaman yapılacağı değil, o toplantı gerçekleşene kadar nelerin başarılabileceğidir.