Mazlum Abdi Al-Majalla'ya: Suriye-İran-Türk koordinasyonu bize karşı ve aşiret gerilimi sona erdi

SDG komutanı, Şam'ın güçlerini dağıtma taleplerini reddetti ve özerk yönetim için savundu ... ve Fırat'ın doğusundaki ABD-Rusya gerilimini "kontrollü" olarak nitelendirdi.

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

Mazlum Abdi Al-Majalla'ya: Suriye-İran-Türk koordinasyonu bize karşı ve aşiret gerilimi sona erdi

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

İbrahim Hamidi

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) komutanı Mazlum Abdi, Al-Majalla'ya verdiği röportajda, Şam ve Tahran arasında yakın oldukları bazı aşiret temsilcilerini desteklemek için açık bir koordinasyon olduğunu ve Türkiye'nin de bu çizgiye katılarak bağlı Suriyeli silahlı grupları desteklediğini doğruladı. Üç ülkenin de başarılı olmadığını söyleyen Abdi, "Şu anda durum istikrarlı" dedi.

Abdi, Rusya'nın ‘aşiret gibi görünmeye çalışan’ silahlı grupları bombaladığını belirterek, Moskova'nın ‘yeni Türk genişleme operasyonları lehine durumu istismar etme formülüne’ katılmadığını söyledi. Abdi, ABD'nin aşiretlere karşı askeri operasyonlara katılmadığını da sözlerine ekledi. Ayrıca “İstikrar sağlama sürecinde hava desteği (keşif) dışında ABD desteğine ihtiyacımız yoktu” dedi.

Ukrayna'daki savaş zemininde ABD ile Rusya arasında Suriye'nin kuzeydoğusunda yaşanan gerilimlerin ‘en azından kontrol altında olduğunu’ vurguladı. Abdi, “Bölgelerimizin uluslararası ve bölgesel rekabete sahne olmamasını sağlamaya çalışıyoruz” dedi.

Abdi, Şam'a müzakere için gitmeyi reddetmediğini, ancak koşulların henüz olgunlaşmadığını ve Şam'dan herhangi bir çözüm belirtisi görmediklerini söyledi. Ayrıca, Suriye krizini sona erdirecek siyasi bir çözüme ulaşmaya yardımcı olmaları için Ruslardan yardım talep ettiklerini belirtti. Mazlum ABD, “Şam'ın gerçekçi bir siyasi çözümü kabul etmesini talep ediyoruz. Şam, hala inat politikasında ısrar ediyor. Krizi sona erdirmeye, barışı ve istikrarı sağlamaya yardımcı olacak herhangi bir gerçekçi teklifi reddediyor” dedi.

Mazlum Abdi, SDG'nin ‘profesyonel ve milli bir güç olduğunu ve Suriye savunma sisteminin bir parçası olmasını talep ettiklerini, ardından rolünün ve çalışmasının bir yasa ile düzenleneceğini’ de sözlerine ekledi. Abdi, ‘SDG'nin çözülmesine dair herhangi bir konuşmanın, mümkün olan herhangi bir siyasi çözümü engellemek için geldiğini ve diyalogda herhangi bir ciddiyeti yansıtmadığını’ söyledi.

SDG Komutanı, sözlerine şu şekilde devam etti: "Anlaşmazlıkları çözümsüz hale getirmek için zorlayıcı önkoşullar koymak ve kaos yoluyla çatışmayı sürdürmek, Şam'daki iktidar rejiminin kurtarılmasına yardımcı olmayacak ve herhangi bir çözüme yol açmayacaktır. Şam yönetimi çözümü geciktirirse, o zaman en büyük kaybeden yine kendisi olacaktır."

Mazlum Abdi, ‘özerk yönetim’ modelini ve ‘bölge sakinlerinin vesayetten, ötekileştirmeden ve dışlanmadan bağımsız olarak yerel politikalarını oluşturma ve temsilcilerini seçme hakkını’ savundu.

İşte Majalla’nın 20 Eylül 2023 tarihinde yaptığı röportajın metni:

-Son zamanlardaki aşiretlerle yaşanan gerginliğin ardından sahadaki durumu nasıl görüyorsunuz?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki son zamanlardaki gerginlik dar bir alanda yaşandı. Beş köyde ara sıra huzursuzluk yaşandı. Ancak durum şu anda istikrar kazandı. Hizmetleri yeniden sunmaya, halkın taleplerini karşılamaya ve sorunlarını çözmeye çalışıyoruz. Bu konuda bir söz verdik ve bu gerginliklerin yaşanmasına neden olan tüm nedenleri ele almaya kararlıyız.

-Ebu Havle’yi Deyr-i Zor Askeri Meclisi'nden neden görevden aldınız?

Kuvvetlerimiz, Ahmed el-Hubeyl'in (Ebu Havle) görevden alınmasının gerekçelerini açıklayan bir bildiri yayınladı. Kararımız, bölge sakinlerinin ve kanaat önderlerinin birçok raporu ve şikayetini gözden geçirdikten sonra dış güçlerle iletişimi ve koordinasyonuyla ilgili birçok suç ve suistimal işlediği için kuzey ve doğu Suriye Başsavcılığı'ndan tutuklama emri üzerine verildi.

-Şam'ın aşiretlerin hareketindeki rolü nedir?

Şam, Fırat'ın doğusunda kaos yaratmaya çalıştı. Bunun için sürekli medya üzerinden kışkırtma yaptı ve kendisine bağlı silahlı aşiret gruplarını bizimle savaşa sokmaya çalıştı. Daha önce, rejimin bizim bölgelerimizi ele geçirmek için Fırat'ın diğer yakasında silahlı gruplar oluşturma planlarını ortaya çıkardık. Ancak bu grupların doğu yakasına geçme girişimlerini hızla ve kararlı bir şekilde durdurduk.

-Son gerilimden sonra sizinle Şam arasında herhangi bir iletişim oldu mu? Sonucu ne oldu?

Resmi olarak Şam ile aramızda herhangi bir iletişim olmadı.

-Şam, Ankara ve Tahran'ın aşiretlere destekte koordineli olduğunu düşünüyor musunuz?

Şam ve Tahran'ın yakın oldukları bazı aşiret temsilcilerini desteklemeye yönelik açık bir koordinasyondan bahsedebiliriz. Ancak Türkiye de bu çizgiye girdi ve aşiret adı altında kendisine bağlı Suriyeli silahlı grupları desteklemeye başladı. Deyr-i Zor dışındaki Münbiç, Tel Temr ve Ayn İsa gibi bölgelerde, bölgelerimize paralel saldırılar düzenlemek için ciddi girişimlerde bulunuldu. Üç tarafın da bazı aşiretlerin mensuplarını kendi gündemlerini gerçekleştirmek için istismar etmek istediğinden bahsedebiliriz. Bu gündemler farklı olsa da amacı açıktır: Kuvvetlerimize darbe vurmak ve bölgenin bileşenleri tarafından kabul edilen formül olan özyönetim sistemini yıkmak. Onlar, mezhepsel dil kullanarak aşiretlerle ve yerel toplumla olan iyi ilişkilerimizi bozmak istediler, ancak bunda başarılı olamadılar.

-Suriye'nin kuzeydoğusunda Arapların zulüm gördüğünü söyleyenler var. Cevabınız nedir?

Bölgelerimizde zulüm gören veya zulüm eden bir etnik gruptan bahsedemeyiz. Bu mantığı ve bu suçlamaları şiddetle reddediyoruz. Özerk Yönetim bölgenin tüm çocuklarını temsil ediyor ve kuvvetlerimizin en güçlü noktası saflarında güçlü bir Arap varlığıdır. Açıkçası, bölgelerin, DEAŞ'ın terörizmi, kaynakların ve hizmetlerin eksikliği ve bölgenin istikrarını bozmaya çalışan birçok tarafın girişimleri nedeniyle zulüm gördüklerinden bahsedebiliriz. Zor koşullara maruz kalan bölgelerde halkın sorunlarını ciddi bir şekilde çözmeye çalışıyoruz ve burada bu sorunları en kısa sürede çözme sözü verdiğimizi tekrarlıyorum.

-Son gerilimde Rusya'nın tutumu nasıldı? Münbiç kırsalındaki aşiretlerin bombalanmasına size destek verildiğini düşünüyor musunuz?

Aslında, Rusya sizin dediğiniz gibi aşiretleri bombalamadı, bu sefer kendilerini aşiret olarak göstermeye çalışan silahlı grupları bombaladı. Rusya, cephelerin sakinliğini korumaya ve Türkiye yanlısı silahlı grupların genişlemesini önlemeye çalıştı. Rusya'nın bizi desteklediğini söylemek yerine, durumun Türkiye'nin yeni genişleme operasyonları için faydalanılmasın diye bir formül üzerinde anlaşmaya varmadığını söylemek daha doğru olacaktır. Özellikle 2019'da uluslararası koalisyonun Fırat’ın batısından çekilmesinin ardından bu bölgenin istikrarını korumak için Rusya ile eskiden beri anlaşmalarımız var. Rusya'nın Fırat'ın batısındaki nüfuz alanlarında herhangi bir değişikliğe razı olmadığı görülüyor.

-Peki ya ABD? Sadece keşif uçuşu yaptı ama askeri olarak size destek vermedi. Açıklamanız nedir?

Yeniden istikrar sağlama sürecinde, keşif uçuşları dışında, ABD desteğine ihtiyacımız yoktu. Kuvvetlerimizin yeteneklerine ve mevcut güvenlik gerilimlerini karşılayabileceklerine güveniyorduk. Ayrıca, bölge sakinlerinin çoğunun kuvvetlerimizin başlattığı 'güvenliği güçlendirme' kampanyasını destekleyeceğine güveniyorduk. Gerçekten de olan buydu.

Bölgelerimizde zulüm gören veya zulüm eden bir etnik gruptan bahsedemeyiz. Bu mantığı ve bu suçlamaları şiddetle reddediyoruz. 'Özerk Yönetim' bölgenin tüm çocuklarını temsil ediyor ve kuvvetlerimizin en güçlü noktası saflarında güçlü bir Arap varlığıdır.

-ABD’li temsilciler sizinle aşiretler arasında arabuluculuk yapmayı önerdiler. Bu ne anlama geliyor?

Bu bağlamda ABD ile iki konuda hemfikiriz. DEAŞ'ın yenilgiye uğratılması ve bölgede istikrarın sağlanması konusunda ortak görevlerimizi tamamlamak bunlardan ilkidir. ABD’li temsilcilerin önerileri, DEAŞ'la mücadelede bir ortak olarak SDG'nin pozisyonunu güçlendirmek için bu bağlamda geliyor. ABD’li yetkililerin SDG ile ortaklık taahhütlerini yeniledikleri açıklamalarında hissettiğimiz budur. Ayrıca, birlikte kurtardığımız bölgelerde meydana gelen çalkantıları ve sorunları ABD tarafıyla genellikle paylaşırız.

-ABD Ordusu Genelkurmay Başkanı Mark Milley, Suriye'nin kuzeydoğusuna bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaret nasıl geçti?

ABD Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley'nin ziyareti, bölgedeki ABD kuvvetlerinin durumunu takip etmek, DEAŞ'ın yenilgisini sağlamaya yönelik operasyonların gidişatını incelemek ve ABD askerleriyle buluşmak amacıyla gerçekleşti. Ziyaret, SDG ile Uluslararası Koalisyon güçleri arasındaki ortaklığın hala güçlü olduğunu ve DEAŞ'ın yenilgisini sağlamaya yönelik çalışmaların devam ettiğini teyit etti.

dfre
Mazlum Abdi ve ABD Müşterek Görev Gücü Komutanı Paul T. Calvert, Suriye Demokratik Güçleri'nin 1 Ağustos 2021'de Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke şehrinde yıllık toplantısına katıldığı sırada (AFP)

-Bu ziyareti, ABD varlığının bir garantisi olarak görüyor musunuz? Bu konuda bilgilendirildiniz mi?

Pratik olarak, bu tür üst düzey ziyaretler, Washington'ın DEAŞ'ı yenme çalışmalarına yönelik taahhütlerini yeniliyor ve bölgenin Washington'ın güvenlik stratejisinde önemli bir rol oynadığını yansıtıyor. ABD’liler, bölgenin istikrarının ve DEAŞ'ın geri dönmemesini sağlamanın, kuvvetlerimizin yeteneklerini güçlendirmek ve desteğini sürdürmekle doğrudan bağlantılı olduğunu kabul ediyorlar.

-Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyinde askeri operasyon yapacağına dair tehditleri azaldı. Bunun nedenini nasıl yorumluyorsunuz?

Keşke tehditlerin azalması, Türk yetkililerin savaş tehdidinin bölge sorunlarını daha da kötüleştirdiğini anladıklarına işaret olsaydı. Ancak Ankara'nın tehditlerini azaltması, ABD veya Ruslardan yeşil ışık almasının zor olmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla, Türkiye'nin son iki yılda sık sık uyguladığı bu tür bir politikadan vazgeçmesi gerekiyor. Bence Türkiye'nin iç durumu ve ekonomik krizi, bu tür tehditleri sürdürmesini engelliyor. Bu tehditler, Türkiye'nin büyük güçlerle, özellikle ABD ile ilişkilerini bozuyor. Ayrıca, Türkiye'nin Arap (Körfez) ülkeleriyle ilişkilerinin düzelmesi, Türkiye'nin bölge ülkelerini kışkırtmaktan ve Suriye'de işgal ettiği bölgeleri genişletmeye çalışmaktan vazgeçmesine yardımcı oldu. Bu tehditlerin tamamen sona ermesini umuyoruz ve bölgenin istikrarını sağlamaya ve Suriye krizine, özellikle Türkiye'nin işgal ettiği bölgelerde yaşayanların geri dönüşünü garanti altına alacak bir çözüm bulmaya hizmet edecek herhangi bir diyaloga açığız.

-Suriye'nin kuzeydoğusunda ABD-Rusya gerginliği belki de Ukrayna yüzünden arttı. Bu size nasıl yansıdı?

Hala gerilimler minimum düzeyde veya daha doğrusu kontrol altında. Bölgelerimizin uluslararası ve bölgesel rekabetin bir arenası haline gelmesini istemiyoruz. Bölgelerimizdeki halkların çıkarları ve Suriye halkının çıkarı, güçlerimizle ilişkilerimizi şekillendiriyor. Bu nedenle, Suriyeli bir taraf olarak, uluslararası anlaşmazlıkların ve çatışmaların bölgelerimize yansımasını önlemeye veya uluslararası nitelikli çatışmaların bir parçası olmaya çalışıyoruz.

-ABD ve Rusya orduları arasındaki ilişkiyi nasıl dengeliyorsunuz?

ABD ordusuyla ilişkimiz, DEAŞ'a karşı savaş ve bölgenin güvenliğini korumak çerçevesinde şekilleniyor. ABD kuvvetlerinin bulunmadığı ve Rusya'nın nüfuz alanına giren bölgelerde ise, o bölgelerin istikrara kavuşması ve kaos ve teröre karşı korunması için bir koordinasyon biçimi kurmaya çalışıyoruz. İlişkilerimiz açıktır ve biz bir tarafın karşısında diğer tarafla saf tutmak istemiyoruz. Amacımız, Suriye’nin bu bölümünü, ülkenin krizini sona erdirecek adil bir siyasi çözüme ulaşana kadar korumaktır.

xscd
8 Ekim 2022'de Suriye'nin kuzeydoğusundaki Amerikan ve Rus kuvvetleri (AFP)

-Rusya'nın baskılarına rağmen neden Şam'a gitmeyi reddediyorsunuz? Şam ile anlaşmak için şartlarınız neler?

Şam'a gitmeyi reddetmiyoruz, ancak koşullar henüz olgunlaşmadı ve Şam'dan herhangi bir çözüm belirtisi, yanıt veya esneklik göremedik. Daha önce, Suriye krizini sona erdirecek siyasi bir çözüme ulaşmak için Rusya'dan yardım talep etmiştik. Şam'ın gerçekçi bir siyasi çözümü kabul etmesini istiyoruz. Bu amaçla, Yönetim, geçtiğimiz Nisan ayında Suriye krizini çözmek için bir girişimde bulundu, ancak Şam'dan herhangi bir yanıt alamadı. Bu, Şam'ın hala inat politikasında ısrar ettiği ve krizi sona erdirmeye ve barışı ve istikrarı sağlamaya yardımcı olacak herhangi bir gerçekçi teklifi reddettiği anlamına geliyor.

Rusya'dan, Suriye krizini sona erdirecek siyasi bir çözüme ulaşmamıza yardım etmelerini istedik. Şam'ın gerçekçi bir siyasi çözümü kabul etmesini istiyoruz... Şam, hala inat politikasında ısrar ediyor ve krizi sona erdirmeye ve barışı ve istikrarı sağlamaya yardımcı olacak herhangi bir gerçekçi teklifi reddediyor.

-Şam, SDG’nin feshedilmesini ve üyelerinin orduya katılmasını şart koşmuştu. Bu konudaki tutumunuz nedir?

SDG profesyonel ve milli bir güçtür. Biz, SDG’nin Suriye savunma sisteminin bir parçası olmasını ve ardından rolünün ve çalışmalarının, Suriyelileri terörden korumak için kuvvetlerimizin yaptığı büyük fedakarlıkları ve bölgelerimizi yüksek verimlilikle koruma yeteneğini dikkate alan özel bir yasayla düzenlenmesini talep ediyoruz. ‘SDG’nin feshedilmesi' hakkındaki herhangi bir konuşma, mümkün olan herhangi bir siyasi çözümü engellemek için geliyor ve diyalog için herhangi bir ciddiyeti yansıtmıyor. Şam'ın çözümü engellemeye yönelik zorlayıcı önkoşulları ve çatışmayı kaosla sürdürmeye olan güveni, Şam'daki iktidar rejimini kurtarmayacak ve herhangi bir çözüm üretmeyecektir. Şam ne kadar gecikirse, en büyük kaybeden yine kendisi olacaktır.

-Özerk Yönetimi'n geleceği nedir? Şam'ın yerel yönetimlere özerklik verilmesi önerisine karşı tutumunuz nedir?

Özerk Yönetimi'n geleceği, deneyimini koruma, geliştirme ve eksikliklerini düzeltme yeteneğine bağlıdır. Bu deneyimi savunmak, tüm Suriyelilerin görevidir. Gerçekler, Özerk Yönetim modelinin, merkezin diğer bölgeler üzerindeki tahakkümünü sınırlamak için en uygun model olduğunu ve halkın yerel politikalarını belirleme ve temsilcilerini vesayet, dışlama ve marjinalleştirmeden seçme hakkına sahip olduğunu göstermiştir. Şam'ın önerilerinde mevcut yerel yönetim kanununun geri dönüştürülmesi ve merkezi otoriteye hizmet edecek şekilde değiştirilmesinden bahsediliyor; bu da Şam'ın önerilerinin ne uzaktan ne de yakından merkezi olmayan bir yönetim biçiminden bahsetmediği anlamına geliyor.



Sudan’da cinsel şiddet… Sistematik bir saldırı ve defalarca can alan bir savaş silahı

Bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)
Bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)
TT

Sudan’da cinsel şiddet… Sistematik bir saldırı ve defalarca can alan bir savaş silahı

Bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)
Bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)

Sudan’daki savaşın dördüncü yılına girmesiyle birlikte, yıkılan evlerin duvarları ve aşırı kalabalık sığınma kamplarının ardında, cinsel şiddete maruz kalıp hayatta kalan ancak kurtuluşları henüz tamamlanmamış kadın ve kız çocuklarının hikayeleri gizleniyor. Travmayla ağırlaşmış bir hafıza ve toplumsal damgalanma korkusu arasında kalan mağdurların yaşadığı acılar, şiddet anının ötesine geçerek uzun bir ıstırap, tecrit ve istikrarsızlık yolculuğuna dönüşüyor.

Bu inceleme, Şarku’l Avsat’ın çatışmayla bağlantılı cinsel şiddete maruz kalan çok sayıda mağdurla gerçekleştirdiği mülakatların yanı sıra Birleşmiş Milletler (BM) raporları, uluslararası kuruluşların belgeleri, hukuk ve psikoloji uzmanlarının görüşlerine dayanıyor. Mağdurların güvenliklerini ve mahremiyetlerini korumak amacıyla isimleri ve bazı tanımlayıcı bilgileri gizli tutuluyor.

Savaş nedeniyle sağlık ve psikolojik destek sisteminin çöktüğü ülkede, iyileşme şansının sınırlı olması veya hiç bulunmaması, hayatta kalanları bedenden ruha, bireyden aileye ve oradan da daha geniş toplumsal yapıya uzanan karmaşık etkilerle karşı karşıya bırakıyor.

cscv
Hartum’daki bir mülteci kampında yaşayan Sudanlı bir kadın (Getty Images)

Böylece cinsel şiddet, savaş bağlamında meydana gelen bir eylem olmaktan çıkıp, suçun sessizlikle, ihlalin ise adaleti sağlama acziyetiyle kesiştiği kronik bir krize dönüşüyor. Sonuç olarak mağdurlar, başlarına gelenler ile bunu henüz tam olarak kabul etmeyi veya sahiplenmeyi başaramamış bir toplum arasında sıkışıp kalıyor.

“Annem beni zar zor tanıdı”

İfadelerden biri, savaşın patlak vermesinden bu yana mağdurun ailesiyle birlikte yaşadığı Hartum’un güneyindeki el-Ezheri mahallesinden başlıyor. Binlerce aile gibi bu aile de Omdurman şehrindeki Darüsselam’a geçici olarak yerleşmeden önce farklı bölgeler arasında göç etmek zorunda kaldı. Bu süre zarfında kadın, Sabrin pazarından getirilen malları satarak ailenin geçimine katkıda bulunuyordu. Babası da mal satışı işiyle uğraştığı için aile makul bir gelir elde ediyordu.

Ancak kadının hayatı, 2024 yılının Ramazan Ayı’nda erkek kardeşiyle birlikte pazardan dönerken durdurulmasıyla altüst oldu. Dönüş yolunda yaşadıkları bölgeye giden bir araca binen iki kardeş, bazı yolcular tarafından nerede ikamet ettikleri ve babalarının ne iş yaptığı konusunda sorgulanmaya başladı.

Genç kadın, grubun daha sonra kendilerini soruşturma amacıyla Darüsselam bölgesine götürdüğünü belirtti. Kendisi bazı bilgileri inkâr etmeye çalışsa da erkek kardeşinin aile hakkında detaylar verdiğini, bunun üzerine Libya pazarı bölgesindeki savcılık merkezine nakledildiğini aktardı. Burada Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) liderlerinden biri tarafından sorgulanan kadın hakkında gözaltı kararı verildi.

İki gün boyunca gözaltında tutulan kadın, üçüncü gün bu liderin kendi evine götürüldü ve burada ilk kez tecavüze uğradı. Birkaç gün sonra ise temizlik, ütü ve benzeri zorunlu işlerde çalıştırılmak üzere başka bir yere nakledilirken, cinsel saldırılar da sistematik olarak devam etti.

Mağdur kadın yaşadıklarını, “Gece yanımıza geliyorlardı, reddettiğimizde ise darp ediliyorduk. İşkence izleri bugün bile vücudumda halen belirgin. Söndürülmüş sigara izlerini vücudumuzda bırakıyorlardı, bacaklarımda kalıcı izler oluştu” sözleriyle ifade etti.

cdsv
Omdurmanlı bir kadın, kameradan yüzünü gizleyerek, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) tarafından kaçırılıp tecavüze uğradığını ve serbest bırakılması karşılığında bir miktar para ödediğini anlattı. (AP)

Saldırıların münferit vakalar olmadığını, aylarca neredeyse her gün tekrarlandığını vurgulayan genç kadın, bazı mağdurların günde birkaç kez ve bazen birden fazla kişinin tecavüzüne uğradığını, başvurulabilecek hiçbir merci bulunmadığı için şikâyet etmenin veya yardım istemenin hiçbir faydası olmadığını belirtti.

Mağdurun ifadesine göre, yaklaşık dört ay süren alıkonulma sürecinde erkek kardeşine ne olduğuna dair hiçbir bilgi edinilemedi. Bu süreç, mağdurun, ailenin tanıdığı bir kişiyle karşılaşmasıyla son buldu. Karşılaştığı kişi, fiziksel durumundaki ve çehresindeki büyük değişim nedeniyle ilk başta kendisini tanıyamasa da genç kadın onun dikkatini çekmeyi başardı ve ailesiyle iletişime geçmesini sağladı. Bu kişinin yardımıyla HDK’ye ait son güvenlik noktasına ulaşan kadın, oradan önce el-Hur pazarı bölgesine, ardından da ailesinin yanına dönmeyi başardı.

Kızlarını tamamen kaybettiklerini düşünen ailenin yaşadığı şoku aktaran genç kadın, aşırı zayıflaması, dış görünüşündeki ve psikolojisindeki büyük değişimler nedeniyle annesinin bile ilk bakışta kendisini güçlükle tanıyabildiğini ifade etti.

Birkaç günlük istirahatin ardından annesi tarafından tıbbi kontroller için hastaneye götürüldüğünü belirten mağdur, babasının ikinci bir yıkım yaşamasını önlemek amacıyla annesinin yaşananları ona kendi yöntemiyle aktardığını dile getirdi.

Yaşadıklarının bir istisna olmadığını ve alıkonulan diğer kız çocukları ile kadınların hikayeleriyle benzerlik taşıdığını belirterek sözlerini tamamlayan genç kadın, bu deneyimin sadece özgürlüğünü ve güvenliğini elinden almadığını, aynı zamanda geleceğini de etkilediğini söyledi. Kaçırılmadan önce nişanlı olan mağdur, şu ana kadar nişanlısıyla görüşemediğini ve maruz kaldığı saldırılar hakkında konuşamadığını belirtti.

Bu ifadede dikkat çeken husus sadece ihlallerin boyutu değil; rastgele gözaltı, gayriresmi gözaltı merkezleri arasında nakil, denetim eksikliği ve ardından tamamen kapalı bir alanda sistematik ihlallerin yapıldığı yarı resmi mekanlara sevk edilme gibi zincirleme bir yapının varlığı öne çıkıyor. Bu yapısal süreç diğer ifadelerde de tekrarlanarak yaşananların istisna değil, belirli bir örüntü olduğu hipotezini güçlendiriyor.

acxd
Hartum’un yıkık mahallelerinden birinde iki kadın çatışma bölgesinden geçiyor. (AFP – Getty Images)

Şarku’l Avsat’ın farklı bölgelerden topladığı çok sayıda ifadeyle de örtüşen bu anlatı, münferit bir vaka olmaktan uzak bir görünüm sergiliyor ve Sudan’daki çatışma döneminde kadınlara yönelik gözaltı ile ihlallerin benzer yöntemlerle yürütüldüğünü ortaya koyuyor.

“Bir kadın beni kurtardı ama hamile olmam bana fayda etmedi”

Omdurman şehrinin doğusundaki Bant mahallesinden bir kadın, savaşın ilk aylarında, çocuğunun hastanede tedavi gördüğü sırada yaşadığı ağır tecrübeyi aktardı.

Yaşam koşullarının son derece zor olduğunu belirten kadın, ailenin gıda ve temel yaşam malzemelerinin eksikliğini çektiğini, Omdurman’ın en batısındaki Libya pazarına gitmenin ise kontrol noktalarının varlığı, sivillerin buralardan geçişi sırasında maruz kaldığı gözaltı, darp ve hakaret olayları nedeniyle büyük bir risk oluşturduğunu ifade etti.

Kadın, iki aylık hamile olmasına ve hasta çocuğuna refakat etmesine rağmen bu durum ona bir güvence sağlamadı. Hastanede, aileyle aynı koşulları paylaşıyor gibi görünen bir kadın, mağdurun eşinin Sudan ordusunda subay olduğunu öğrenmesini fırsat bilerek durumu ihbar etti ve kadını HDK’ye teslim etti.

Mağdur kadın yaşadıklarını, “O kadın beni HDK unsurlarına teslim etti ve onlara bir subay eşi olduğumu söyledi. Orada yaklaşık bir ay boyunca gözaltında tutuldum” sözleriyle aktardı. En başından itibaren evli ve hamile olduğunu yetkililere bildirdiğini, kendisine işkence edilmemesi veya darp edilmemesi için yalvardığını belirten kadın, buna karşılık yetkililerin kendisine doğumdan sonra önlem alacaklarını söylediklerini ifade etti.

Bir süre gözaltında tutulduktan sonra başka bir birime nakledilen kadın, burada askeri personel eşi olan yaklaşık 15 kadının yanı sıra çoğu Bant mahallesi sakini olan 12 sivil kadınla birlikte alıkonulduğunu belirtti.

fgttgh
Libya’nın Trablus kentinin doğusundaki bir mülteci kampında okullarının önünde kurulu salıncakta sallanan Sudanlı çocuklar, 18 Mayıs 2026 (AP)

Hamile kadınların bazen doğrudan darp edilmekten muaf tutulduğunu, ancak diğer kadınların sistematik olarak kötü muameleye maruz kaldığını aktaran sığınmacı, bu muameleler arasında küçük yaştaki kız çocuklarına yönelik cinsel saldırı ve ihlallerin de bulunduğunu belirtti. Kadın, yaşanan korku nedeniyle alıkonulanların itiraz etmeye, hatta ne olduğunu sormaya bile cesaret edemediklerini ifade etti.

Alıkonulan askeri personel eşlerinin, şahit veya yasal prosedürler olmaksızın HDK unsurlarıyla evlenmeye zorlandığını ve baskı altına alındığını ekleyen kadın, gözaltından sorumlu kişilerin kendilerine açıkça, eşlerini silahla öldüremedikleri için onlara bu yolla zarar vereceklerini söylediklerini aktardı.

Zaten evli olduğunu belirterek onları ikna etmek için defalarca girişimde bulunduğunu ancak tüm çabalarının reddedildiğini vurgulayan kadın, nihayetinde HDK liderlerinden biriyle evlenmeye zorlandığını ve bu kişi tarafından Omdurman’ın batısındaki Darüsselam bölgesine götürüldüğünü belirtti.

Darüsselam’da bulunduğu süre boyunca yiyecek ve içecekten mahrum bırakılarak bir odada tutulduğunu, ancak kendisine düzenli olarak uyuşturucu madde verildiğini söyleyen kadın, bu durumun hareket etme ve odaklanma yeteneğini kaybettirdiğini, bu yüzden o dönemin zihninde bulanık kaldığını ifade etti. Kaçırmayı başaran kişilerin elinden kurtulup ailesinin yanına dönmesine rağmen, uzun gözaltı süresi boyunca cinsel saldırıya uğrayıp uğramadığı konusunda bugün halen şüphe ve endişe içinde yaşadığını belirten kadın, almak zorunda bırakıldığı ilaç ve iğnelerin etkisiyle o dönem çevresinde olup bitenlerin çoğundan habersiz olduğunu vurguladı.

Adalet açığı ve destek konusundaki zorluklar

Çeşitli nedenlerle cinsel ihlal vakalarının belgelenmesinin zor olduğunu belirten İnsan Kaynakları ve Sosyal Kalkınmadan Sorumlu Devlet Bakanı Süleyma İshak, Sudan’da savaşın patlak vermesinden bu yana kaydedilen resmi istatistiklerin yaklaşık 2 bin 200 vakaya ulaştığını bildirdi. İshak, özellikle mağdurlara ulaşmanın zor olduğu Darfur bölgeleri başta olmak üzere, bu rakamın sorunun gerçek boyutunu yansıtmadığına dikkat çekti.

cdfgthytyny
Bir destek ve yardım merkezinin önünde sıra bekleyen Sudanlı kadınlar (AFP – Getty Images)

İshak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu meselelerle mücadelenin ulusal ve uluslararası kuruluşlar ile BM kurumlarıyla yapılan ortaklıklar aracılığıyla yürütüldüğünü belirtti.

Şu ana kadar sadece üç vakanın yargıya taşındığını ve bunların tamamının dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra Sudan ordusu mensuplarına yönelik olduğunu ifade eden İshak, söz konusu kişilerin el-Ubeyd ve Beyaz Nil eyaletlerinde hüküm giydiklerini ekledi.

HDK’ye atfedilen ihlallere değinen İshak, bunların mevcut koşullarda hukuki olarak takibinin mümkün olmadığını açıklayarak, gelecekte cezasızlığın önüne geçilmesi için ihlallerin belgelenmesi çağrısında bulundu.

BM tarafından yayımlanan bir rapor, İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin 2025 yılı boyunca tecavüz, toplu tecavüz, cinsel işkence ve cinsel kölelik dahil olmak üzere 500’den fazla cinsel şiddet vakasını belgelediğini ve bu ihlallerin bazı durumlarda ölümle sonuçlandığını ortaya koymuştu.

Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün en son raporuna göre ise örgüt, Ocak 2024 ile Kasım 2025 tarihleri arasında Kuzey ve Güney Darfur eyaletlerinde cinsel şiddete maruz kalan 3 bin 396’dan fazla kadına bakım hizmeti sağladı. Raporda, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadele yetkililerinin; aile içi şiddet, taciz ve cinsel istismar dahil olmak üzere olayların farklı biçimlerinde bir artış kaydettiği aktarıldı.

Sınır Tanımayan Doktorlar bu suçları Sudan'daki çatışmanın belirgin bir işareti olarak nitelendirirken, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) mevcut rakamların muhtemelen buzdağının sadece görünen kısmını temsil ettiği uyarısında bulundu.

cdfgthy
Bir yıldan fazla bir süre önce kocası kaçırılan ve hâlâ Sudan’ın Omdurman kentinde onu arayan Sudanlı kadın Azhar Abdullah, Nisan 2026 (AP)

İshak, Sağlık Bakanlığı’nın tıbbi ve psikolojik destek protokollerini imkanlar dahilinde sağladığını, hukuki desteğin ise Başsavcılık ile koordineli olarak yürütüldüğünü belirtti. Hizmet ve müdahale düzeyinde eyaletler arasında farklılıklar bulunduğunu ifade eden İshak, en belirgin zorluklardan birinin finansman yetersizliği olduğunu vurgulayarak, kendi ifadesiyle “Kadına yönelik şiddet meseleleri ikincil bir konu değil, bir hayat kurtarma mücadelesidir” dedi.

İshak ayrıca, önceki deneyimlerin eksikliklerini gidermek amacıyla, mağdurları damgalanma riskine maruz bırakmadan veya mahremiyetlerini zedelemeden hizmetleri bir arada sunan yeni koruma ve sığınma merkezleri kurmaya yönelik bir planı da paylaştı.

Yargıya başvurmanın, bildirimi engelleyen toplumsal ve güvenlik kaygıları nedeniyle mağdurların kişisel tercihine kaldığını vurgulayan İshak, Sudan gibi muhafazakâr bir toplumda gizliliği ve korumayı güvence altına alan güvenli bir ortamın sağlanmasının önemine dikkat çekti.

“Çocuğumu bırakmayacağım”

Bu kaygıların temelinde, savaşın ilk aylarında gözaltına alınan Bahri şehri sakini bir kadının hikayesi yer alıyor. Gözaltı, işkence ve kötü muameleyle dolu ağır ve acı bir tecrübe yaşayan kadının bu süreci, hamilelik ve ardından gelen muazzam bir toplumsal baskıyla sonuçlandı.

Mağdur kadın ifadesinde, yaşadığı acıların gözaltından çıkmasıyla son bulmadığını, aksine ailesinin yanına dönmesiyle birlikte psikolojik ve toplumsal baskıların yeni bir evresinin başladığını belirtti. Annesinin, çocuğu terk etmesi ve bir bakım evine teslim etmesi yönündeki ısrarlı talepleriyle karşı karşıya kaldığını aktaran kadın, bu talepleri reddederek çocuğunu yanında tutma hakkını savunduğunu ve yaşananlarda bebeğin hiçbir suçu olmadığını vurguladı.

defvfer
Sudan’ın Çad sınırına yakın bir mülteci kampına bakan tepenin zirvesinde oturan bir çocuk, Kasım 2023 (Reuters)

Mağdur kadın yaşadıklarını, “Kendimden bir parçayı nasıl terk edebilirim? Sorunumla yüzleşeceğim ve tüm gücümle çocuğumu savunacağım” sözleriyle ifade etti.

Genç kadın, çocuğunu yanında tutma kararının, kendisini ailesiyle, toplumla ve bazı yakınlarının olumsuz yaklaşımlarıyla sürekli bir mücadele içinde bıraktığını, bu durumun tam da yaşadığı acı tecrübenin etkilerinden kurtulmaya çalıştığı bir döneme denk geldiğini belirtti.

Kendisini en çok yıpratan şeyin, sadece zihninde sürekli canlanan gözaltı ve uğradığı ihlallerin hatıraları olmadığını vurgulayan kadın, hayatını tamamen mahveden yıkıcı bir savaşın izlerini silmeye çalışırken, bir yandan da çocuğunun yaşama ve kendisiyle kalma hakkını sürekli ve amansızca savunmak zorunda kalması olduğunu dile getirdi.

Cinsel şiddet bir savaş silahı

Şarku’l Avsat, Sudan Kurucu İttifakı Sözcüsü Ahmed Tagad Lisan ile HDK’nin kontrolü altındaki bölgelerde kadınların tecavüze uğraması ve ittifakın, cinsel şiddetin bir savaş silahı olarak kullanılmasına yönelik suçlamalar karşısındaki tutumu hakkında bir görüşme gerçekleştirdi. Sözcü, soruyu incelediğini ancak bu suçlamaları destekleyen somut bir kanıt bulamadığını ve bu konuda yorum yapmasını gerektirecek bir neden görmediğini ifade etti.

Söz konusu siyasi ittifakın resmi internet sitesinde yer alan tanıma göre, Sudan Kurucu İttifakı; kalıcı barışı tesis etmek, demokratik yönetimi inşa etmek ve Sudan genelinde gerçek ve kapsamlı bir birliği sağlamak amacıyla ortak bir irade etrafında birleşen Sudanlı siyasi grupları, silahlı hareketleri, meslek örgütlerini, sendikaları ve sivil toplum kuruluşlarını bünyesinde barındıran bir koalisyon olarak biliniyor.

cvfgtn
Güney Sudan’daki lojistik üssünde işçiler, Dünya Gıda Programı’na (WFP) ait araçlara gıda maddelerini yüklüyor. (AFP)

Buna karşılık hukuk uzmanı Muiz Hadra, 1949 tarihli dört Cenevre Sözleşmesi’nin silahlı çatışmalar sırasında sivillerin korunmasını açıkça öngördüğünü ve cinsel şiddet kullanımını uluslararası insancıl hukukun ağır bir ihlali olarak suç saydığını belirtiyor. Hadra, bu ilkelerin sivillere yönelik cinsel saldırı ve ihlalleri savaş suçları ile insanlığa karşı suçlar kapsamında cezalandıran 1991 tarihli Sudan Ceza Kanunu’na da dahil edildiğine işaret ediyor.

Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada Sudan’ın, sorumlulardan hesap sorabilecek etkin bir yargı sisteminin bulunmaması, yargı kurumlarının çökmesi ve ulusal adalet mekanizmalarının zayıflığı nedeniyle adalet sürecinde gerçek bir krizle karşı karşıya olduğunu bildiren Hadra, BM İnsan Hakları Konseyi’nin ihlalleri araştırmak üzere bir gerçekleri araştırma komisyonu kurduğunu ancak Sudan hükümetinin bu komisyonun ülkeye girişine izin vermediğini, bunun da soruşturma ve hesap verilebilirlik imkanlarını zorlaştırdığını ifade etti.

İç adalet sisteminin geniş çaplı bir çöküşe sahne olduğu bir dönemde, mevcut ulusal ve uluslararası mekanizmaların hesap sorma konusundaki rollerini tam olarak yerine getirmede yetersiz kaldığını açıklayan Hadra, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) yetkisinin şu anda yalnızca Darfur bölgesinde işlenen suçlarla sınırlı olduğunu belirtti. Hadra, ağır ihlalleri gerçekleştirenlerin nerede olursa olsun yargılanabilmesini sağlamak amacıyla bu yetkinin tüm Sudan’ı kapsayacak şekilde genişletilmesi çağrısında bulundu.

Bildirilen ihlallerin boyutuna kıyasla yargıya taşınan davaların sınırlı sayısı, devam eden savaşın getirdiği güvenlik, hukuk ve kurumsal zorluklar karşısında, suçların belgelenmesi ile faillerin yargılanabilmesi arasında var olan uçurumu gözler önüne seriyor.

Şok edici istatistikler

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women), yalnızca 2026 yılında, çoğunluğu kadın ve kız çocuklarından oluşan 12,7 milyon kişinin cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle ilgili desteğe ihtiyaç duyacağını öngördü. Bu veri, 2023 yılındaki 3,1 milyon seviyesinden bir yükselişi, 2025 yılından bu yana ise 500 binden fazla kişilik bir artışı temsil ediyor. Ayrıca bu sayı, 2024 yılında kaydedilen verinin yaklaşık iki katına, Sudan'daki çatışmaların patlak vermesinden önceki dönemin ise dört katına denk geliyor.

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) tarafından Sudan’da gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, 25 ila 49 yaş arasındaki kadınların yüzde 76’sı gerek sığınma alanlarının içinde gerekse dışında kendilerini güvende hissetmiyor.

vfbthy
Çatışmalardan kaçarak Hartum’daki bir okula sığınan iki Sudanlı kadın (Getty Images)

Geçtiğimiz nisan ayında BM tarafından yapılan açıklamada, 2025 yılında istikrarlı bir artış gösteren cinsel şiddetin, taciz, istismar ve aile içi şiddet olaylarındaki tırmanışla birlikte içinde bulunulan yılda keskin bir artış kaydettiği belirtildi.

Kurum, üç yıldır süren savaşın kadınlar ve kız çocukları üzerindeki orantısız etkisine dikkat çeken bir uyarı raporu yayımladı. Bu rapor; kadın liderliğindeki 85 kuruluş ile kadın hakları derneklerinin katıldığı bir anketin verilerine, iki odak grup tartışmasına, BM kurumları ile uluslararası kuruluşların raporlarına dayandırıldı.

Kurumun raporunda, saha çalışmalarında ön saflarda yer alan kadınların üçte ikisinin 2025 yılı boyunca cinsel şiddette belirgin bir artış yaşandığını bildirdiği, katılımcıların yarısının ise bu artışın 2026 yılında da tırmanarak sürdüğüne işaret ettiği aktarıldı.

Güven duygusunun yokluğu

“Sudan genelindeki kadınlar ve kız çocukları, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin günlük hayatlarının bir parçası haline geldiği ve süregelen bir tehlike barındıran deneyimlerini aktarıyor. Bu durum, gerek sürmekte olan çatışmalardan kaçmaya çalışırken geçtikleri yollarda gerekse ulaştıkları sığınma kamplarında kendisini gösteriyor.”

Bu değerlendirme, UNFPA Sudan Temsilcisi Fabrizia Falcioni tarafından 17 Nisan 2026 tarihinde New York’taki gazetecilere başkent Hartum’dan video konferans yoluyla yapılan açıklamada dile getirildi. Ülkedeki kadın ve kız çocuklarının kötüleşen durumuna dikkat çeken Falcioni, kadınların ‘bulundukları hiçbir yerde kendilerini güvende hissetmediklerini’ belirtti.

fvgrthy
El-Faşir’den kaçıp Çad’ın doğusundaki bir mülteci kampına sığınan Sudanlı bir kadın, 27 Kasım 2025 (Reuters)

Söz konusu tespit, UNFPA tarafından 18 eyaletten 16’sında yaklaşık bin kadın ve kız çocuğunun katılımıyla gerçekleştirilen bir araştırmaya dayanıyor. Sonuçlar, 25 ila 49 yaş arasındaki kadınların yüzde 76’sının, sığınma alanlarının içinde veya dışında; pazarlar, su kaynakları, odun toplama alanları ve yollar dahil olmak üzere, özellikle geceleri kendilerini güvende hissetmediklerini ortaya koyuyor.

BM yetkilisi, güvenlik eksikliğinin günlük hayatı da olumsuz etkilediğini vurgulayarak, elektrik kesintileri ve şehirlerin geceleri karanlığa gömülmesiyle ‘güvensizlik hissinin’ daha da katlandığına işaret etti. Falcioni ayrıca; toplumsal damgalanma, misilleme korkusu, maddi imkansızlıklar ve hizmet merkezlerinin uzaklığı nedeniyle toplumsal cinsiyete dayalı şiddet vakalarının bildiriminin halen sınırlı düzeyde kaldığını ifade etti.

Derin psikolojik yaralar

Psikoloji uzmanı Hatice Muhammed el-Ubeyd, silahlı çatışma ve savaş ortamlarında cinsel şiddete maruz kalan mağdurların karmaşık ve derin psikolojik etkilerle karşı karşıya kaldığını, travmanın etkilerinin saldırı anının ötesine geçerek göç, savaş ve güvenlik hissinin kaybıyla daha da ağırlaştığını belirtti.

Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada el-Ubeyd, mağdurların yaşayabileceği en belirgin psikolojik etkilerden birinin travma sonrası stres bozukluğu olduğunu ifade etti. Bu durumun; acı verici olayın zihinde sürekli tekrar canlanması, kabuslar ve rahatsız edici rüyalar görme, ayrıca olayı hatırlatan kişilerden, yerlerden veya durumlardan kaçınma eğilimi şeklinde ortaya çıktığını açıkladı. Uzman ayrıca, mağdurların sürekli bir aşırı uyanıklık, korku ve kaygı hali içinde olabileceğini, bunun da günlük yaşamlarını ve toplumsal ilişkilerini doğrudan etkilediğini sözlerine ekledi.

Cinsel şiddet mağdurlarına, mahremiyeti ve insan onurunu koruyan güvenli alanlar aracılığıyla psikososyal destek hizmetlerinin sunulmasının önemini vurgulayan el-Ubeyd, uygun bakım ve tedavinin sağlanması, iyileşme sürecine katkıda bulunulması ve normal yaşama devam etme yetisinin yeniden kazanılması için mağdurların destek ağları ve uzmanlaşmış hizmetlerle ilişkilendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Psikolojik desteğin eksikliği

Savaşla bağlantılı cinsel ihlaller yalnızca gelip geçici hadiseler olmaktan uzak bir görünüm sergilerken; destek, koruma ve adalet hususlarında süregelen zorluklar gölgesinde mağdurların yaşamını yeniden şekillendiren kronik yaralara dönüşüyor.

İfadelerin ortaya koyduğu gerçekler sadece ihlalin boyutunu değil, aynı zamanda arkasında bıraktığı boşluğun derinliğini de gözler önüne seriyor: psikolojik destekteki, hukuki korumadaki ve birçok vakada yüzleşmek yerine hala sessiz kalma eğilimi gösteren toplumsal müdahaledeki boşluk. Savaşın gidişatında aktörler çeşitlenirken, sürecin merkezindeki kadınlar en kırılgan ve adalete erişimi en kısıtlı kesim olmayı sürdürüyor.

fvgbhyj
Londra’da Sudan’a destek için düzenlenen gösteriden… Gösteride, “130’dan fazla kadın tecavüze uğramaktansa ölmeyi tercih etti” yazılı pankart taşıyan bir kadın (Getty Images)

Cezasızlığın devam etmesi yalnızca mağdurları tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda şiddet sarmalını kalıcı hale getirerek suçu tekrarlanabilir bir örüntüye dönüştürüyor. Bu nedenle söz konusu ihlallerle mücadele etmek sadece geçmişi değil, geleceği de ilgilendiriyor: ‘adaletin geleceğini, kurumların güvenilirliğini ve toplumun savaşın etkilerinden kurtulabilme kapasitesini’.

Savaş, milyonlarca Sudanlının hayatını yeniden şekillendirmeye devam ederken; cinsel şiddet mağdurlarının yaşadığı acılar, bu sürecin en ağır ve kamuoyuna en az yansıyan sonuçlarından biri olmayı sürdürüyor.


Yıkımın kalbinden… Hartum, yitirdiği neşesini arıyor

26 Nisan 2026’da yeniden canlanan Omdurman pazarında alış-veriş yapan Sudanlılar (AP)
26 Nisan 2026’da yeniden canlanan Omdurman pazarında alış-veriş yapan Sudanlılar (AP)
TT

Yıkımın kalbinden… Hartum, yitirdiği neşesini arıyor

26 Nisan 2026’da yeniden canlanan Omdurman pazarında alış-veriş yapan Sudanlılar (AP)
26 Nisan 2026’da yeniden canlanan Omdurman pazarında alış-veriş yapan Sudanlılar (AP)

Yıllar süren savaşın ardından büyük yıkım ve sokaklarda geniş bir boşluk bırakan Sudan’ın başkenti Hartum, yeniden canlanmaya ve kaybettiği canlılığın bir kısmını geri kazanmaya başladı. Hükümetin spor faaliyetlerini yeniden statlara taşımaya yönelik girişimleri sürerken, müzik grupları da sanatsal etkinliklerine yeniden başlıyor. Düğün salonlarının kapılarını tekrar açmasının yanı sıra gençler, Dünya Kupası maçlarını izlemek için oluşturulan taraftar buluşmalarında bir araya geliyor. Ancak tüm bu gelişmeler, savaşın yıprattığı bir kentte henüz sınırlı ölçüde hissediliyor.

Yıkılmış binaların enkazı, tahribatın izleri, saatler süren elektrik kesintileri ve yaşamın diğer zorlukları arasında kent sakinleri, günlük hayatlarının ayrıntılarını yeniden kurmaya ve umut alanları oluşturmaya çalışıyor. Bu tablo, tüm zorluklara rağmen çatışmanın etkilerini geride bırakma ve normal yaşama dönme yönündeki güçlü toplumsal iradeyi yansıtıyor.

Güzel anılar

Hartum Stadyumu, Sudan’ın en büyük iki kulübü olan el-Hilal ile el-Merrih arasındaki ilk derbiye ev sahipliği yaparak yeniden ülke spor gündeminin merkezine yerleşti. Başbakan Kâmil İdris’in de tribünden takip ettiği karşılaşma, hükümetin savaş sonrası normalleşme sürecini öne çıkarma çabalarının bir parçası olarak değerlendirildi. Maç, üç yılı aşkın bir aranın ardından futbolun Sudan’ın en önemli statlarından birine geri dönmesini sağlaması nedeniyle istisnai bir önem taşıdı. Zorlu koşullara ve yüksek hava sıcaklıklarına rağmen taraftarlar, savaşın gölgelediği güzel anıları yeniden yaşamak için Hartum Stadyumu’na akın etti.

fv
Yeniden restore edilen Hartum Stadyumu’nda oynanan el-Hilal – el-Merrih maçı sırasında çekilmiş bir kare (Şarku’l Avsat)

Hartum sakini İsa İbrahim, spor faaliyetlerinin yeniden başlamasının kendisini büyük bir sevince boğduğunu belirterek, desteklediği el-Hilal takımının futbolcularını Hartum Stadyumu’nda yeniden görmenin kendisine güzel anıları hatırlattığını ve hayatın yeniden normal ritmine dönmeye başladığı hissini verdiğini söyledi.

Mustafa Abdulcelil ise spor müsabakalarının başkente dönüşünü toplumsal iyileşme sürecinde son derece önemli bir adım olarak değerlendirdi. Uzun bir aranın ardından desteklediği el-Merrih takımının oyuncularını yeniden ülke içinde sahaya çıkarken izlemenin mutluluğunu yaşadığını ifade eden Abdulcelil, sporun, sık sık yaşanan elektrik ve su kesintileri ile artan yaşam maliyetleri gibi ağır yaşam koşulları altında halka ihtiyaç duyduğu nefes alma alanını sunduğunu dile getirdi.

Buna karşılık Musa ed-Dav ve bazı vatandaşlar, bu gelişmenin hayatın tamamen normale dönmesi için atılması gereken ‘milyon adımlık yolculuğun ilk adımı’ olduğunu düşünüyor. Söz konusu kesim, savaşın tamamen sona erdirilmesi, yarattığı tahribatın giderilmesi, sağlık, eğitim ve ulaşım gibi temel hizmetlerin yeniden işler hale getirilmesi ile temel ihtiyaçların karşılanmasının öncelikli hedef olması gerektiğini vurguluyor.

Dünya Kupası’nı izlemek

İdris hükümetinin öne çıkarmaya çalıştığı bir diğer normalleşme göstergesi ise taraftar izleme merkezlerinin faaliyetlerinin kademeli olarak yeniden başlatılması oldu. Bu kapsamda gençlik merkezleri, Dünya Kupası karşılaşmalarını takip etmek isteyen taraftarlara kapılarını açtı. Söz konusu alanlar, gençlerin dev ekranlar etrafında bir araya geldiği sosyal buluşma noktalarına dönüştü.

Başkent Hartum ve diğer kentlerde yaşayan binlerce kişi, her gün saatlerce süren elektrik kesintileri nedeniyle Dünya Kupası maçlarını izleme imkânından mahrum kalmıştı. Bu nedenle bazı gençlik merkezlerinin sporseverlere açılması, uzun yıllardır hüznün hâkim olduğu ülkede insanların yaşamına bir nebze de olsa sevinç kattı.

Öte yandan vatandaşlar, yıllar süren durgunluk ve belirsizliğin ardından düğün salonlarında yeniden kutlamalar düzenlemeye başladı. Uzun süredir ertelenen sosyal etkinliklerle birlikte müzik sesleri de yeniden yükselirken, savaşın gölgesindeki kent yaşamında normalleşmenin işaretleri daha görünür hâle geliyor.

gthy
Ressam ve plastik sanatlar sanatçısı Osman Hüseyin, Hartum’daki bir serginin önünde (Şarku’l Avsat)

Bir diğer cephede ise görsel sanatlar alanında yeniden canlanma çabaları dikkat çekiyor. Ressam ve plastik sanatlar sanatçısı Osman Hüseyin, savaş sonrası dönemin, sergiler, duvar resimleri ve kamusal alanlara hayat verecek sanatsal etkinlikler aracılığıyla sanat ortamının yeniden inşasını gerektirdiğini söyledi. Hüseyin, sanatın direniş ve umut hafızasını kayıt altına alma gücüne inandığı için savaş yılları boyunca Hartum’da kalmayı tercih ettiğini belirtti.

Hüseyin, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, sanatçıların bugünlerde aileler, çocuklar ve ziyaretçilerle doğrudan etkileşim imkânı sunduğu için kamusal alanlara ve toplumla iç içe turistik mekânlara yöneldiğini ifade etti. Yakın dönemde Marina Parkı’nda düzenlenen çiçek sergisinin, estetik unsurları kültürel ve eğlence boyutuyla birleştiren başarılı bir örnek olduğunu kaydetti.

Plastik sanatların Sudanlıların umut ve beklentilerini ifade etmeleri için önemli bir araç olduğunu vurgulayan Hüseyin, sanatın aynı zamanda psikolojik destek ve rahatlama işlevi gördüğünü söyledi. Renklerin, savaşın bıraktığı olumsuz etkilerden kurtulma sürecine olumlu katkı sağladığını belirten sanatçı, eserlerinde Sudan evinin karakteristik özelliklerinden ve ülkenin farklı bölgelerinin kültürel mirasından ilham aldığını ifade etti. Hüseyin, bu yaklaşımın Sudan kültürünün çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan estetik ve insani değerleri ön plana çıkarmayı amaçladığını sözlerine ekledi.

Müzik gruplarının geri dönüşü

Savaş yıllarında faaliyetlerini durdurmak zorunda kalan, ekipmanlarının önemli bir bölümünü kaybeden ve üyeleri farklı bölgelere dağılan Deyum Caz Grubu da Hartum’a geri döndü. Grup, sanatın yıkıma karşı koyabileceği ve hayata yeniden canlılık kazandırabileceği inancıyla faaliyetlerine yeniden başladı.

Sudan caz müziğinin altın çağının en önemli simgelerinden biri olarak kabul edilen grup, 1965-1966 yıllarında kuruldu. Deyum Caz Grubu, Sudan’a özgü pentatonik müzik yapısını Batılı enstrümanlarla harmanlayan özgün tarzıyla dikkat çekerek, kendine has Afro-Sudanlı bir müzikal kimlik oluşturmayı başardı. Bu yönüyle grup, Sudan müzik mirasının en önemli temsilcilerinden biri olarak görülüyor.

vfbhyj
Deyum Caz Grubu’nun üyeleri, provalarından birinde (Şarku’l Avsat)

Grubun 1983 yılından bu yana liderliğini yürüten İbrahim Hüseyin, savaş nedeniyle faaliyetlerinin yaklaşık üç yıl boyunca durduğunu, ancak şimdi yeniden sahnelere dönmek için hazırlık yaptıklarını söyledi. Hüseyin, grubun ‘İşraka’, ‘Bray Ya Hille’ ve ‘Sakin Kassad ed-Dar’ gibi tanınmış eserlerini yeniden seslendirmeyi planladığını, bunun yanı sıra ‘Ansaha’ adlı yeni çalışmalarını da dinleyicilerle buluşturacaklarını belirtti.

Şarku’l Avsat’a konuşan Hüseyin, yağma olayları nedeniyle grubun çok sayıda müzik aletini kaybettiğini ve bu nedenle çalışmalarını adeta sıfırdan yeniden kurmak zorunda kaldıklarını ifade etti. Maddi ve manevi kayıplara rağmen grubun kısa süre önce düzenlediği konserin Sudan içinde ve dışında geniş ilgi gördüğünü kaydeden Hüseyin, bunun başkentte kültürel ve sanatsal hayatın yeniden canlandığının önemli göstergelerinden biri olduğunu dile getirdi.

Savaşın izleri hâlâ sokaklarda, mahallelerde ve birçok kişinin yüzünde varlığını korusa da futbolun yeniden statlara dönmesi, düğün salonlarının yeniden dolup taşması ve taraftarların Dünya Kupası maçlarını izlemek için ekranlar etrafında toplanması, Hartum halkının yaşama bağlılığını ortaya koyuyor. Yıkımın ortasında kent sakinleri, umut ve toparlanma başlığı altında yeni bir sayfa açmaya çalışırken, savaş karşısında ayakta kalmayı başaran şehrin yeniden canlılığına kavuşabileceğine, kültürün, hareketliliğin ve yaşam sevincinin merkezi olma niteliğini yeniden kazanabileceğine inanıyor.


Mısır Evkaf Bakanlığı, Osmanlı Emiri’nin mülkleri meselesine köklü bir çözüm getireceğini taahhüt etti

(foto altı) Osmanlı Emiri Mustafa Abdulmennan’ın mülkleri, Mısır’ın birden fazla vilayetinde binlerce dönüm araziyi kapsıyor. (Reuters)
(foto altı) Osmanlı Emiri Mustafa Abdulmennan’ın mülkleri, Mısır’ın birden fazla vilayetinde binlerce dönüm araziyi kapsıyor. (Reuters)
TT

Mısır Evkaf Bakanlığı, Osmanlı Emiri’nin mülkleri meselesine köklü bir çözüm getireceğini taahhüt etti

(foto altı) Osmanlı Emiri Mustafa Abdulmennan’ın mülkleri, Mısır’ın birden fazla vilayetinde binlerce dönüm araziyi kapsıyor. (Reuters)
(foto altı) Osmanlı Emiri Mustafa Abdulmennan’ın mülkleri, Mısır’ın birden fazla vilayetinde binlerce dönüm araziyi kapsıyor. (Reuters)

Mısır Evkaf Bakanlığı, kamuoyunda ‘Kimliği Belirsiz Emir Vakfı Krizi’ olarak anılan soruna kısa süre içinde köklü ve kesin bir çözüm bulunacağını açıkladı. Kriz, Osmanlı döneminde yaşamış Mustafa Abdulmennan adlı bir emirin ülkenin toplam tarım arazilerinin yüzde 7’sinden fazlasına sahip olduğunu gösteren resmî belgelerin gündeme gelmesiyle ortaya çıkmış ve Mısır’da geniş çaplı tartışmalara yol açmıştı.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Bakanlık, pazartesi akşamı Mısır Temsilciler Meclisi Anayasa ve Yasama İşleri Komisyonu’nda düzenlenen oturumda, Bakan Usame el-Ezheri ile çeşitli yetkililerin, birçok vilayete yayılan Mustafa Abdulmennan Vakfı’na ilişkin yürütülen çalışmaları ele aldığını duyurdu.

‘Abdulmennan krizi’ olarak anılan dosya, geçtiğimiz mayıs ayında sosyal medya platformlarında bir Osmanlı emirinin binlerce dönümü aşan geniş tarım arazilerine sahip olduğu yönündeki iddiaların yayılmasıyla gündeme gelmişti. Söz konusu iddialar, hukuki ve toplumsal tartışmaları beraberinde getirirken, yetkilileri Mısır vakıf tarihinin en büyük ve en karmaşık dosyalarından biri olarak değerlendirilen konuya müdahale etmeye sevk etmişti.

‘Mısırlıların hakları ihlal edilmeyecek’

Mısır Evkaf Bakanlığı’nın açıklamasına göre, Bakan Usame el-Ezheri, pazartesi günü Anayasa ve Yasama İşleri Komisyonu’nun daveti üzerine Temsilciler Meclisi’ne giderek, birçok vilayete yayılan Mustafa Abdulmennan Vakfı’na ilişkin yürütülen çalışmaları görüştü. Komisyon oturumunda, söz konusu vakıfla ilgili alınan tedbirler, buna ilişkin hukuki ve şer’i dayanaklar ile vakfa dair belgeler ve yayımlar ele alındı.

El-Ezheri, bakanlığın vatandaşların haklarını korumak ile vakıf mallarının muhafazası ve geliştirilmesi arasında denge sağlamaya çalıştığını vurguladı. Mısır devletinin bu dosyayı hızlı bir şekilde ele alarak, uzlaşma süreçleri ve tapu işlemlerine ilişkin tüm konulara kalıcı ve acil bir çözüm üretmeyi hedeflediğini belirten el-Ezheri, bunun vatandaşların mağduriyetini gidermeyi amaçladığını ifade etti.

dsvrgth
Mısır Evkaf Bakanı Usame el-Ezheri, bakanlığın vatandaşların haklarının korunması konusunda bir denge sağlamaya çalıştığını vurguladı. (Sosyal medya)

El-Ezheri, Mısır vatandaşlarının çıkarlarının korunmasının Evkaf Bakanlığı’nın temel amacı olduğunu belirterek, kurumun hiçbir vatandaş için zarar veya kısıtlama oluşturacak bir yaklaşımı benimsemediğini söyledi. Evkaf Bakanlığı’nın, vakıf mallarını koruma ve geliştirme görevini yerine getirirken, vatandaşların haklarına ve çıkarlarına zarar vermeden hareket ettiğini vurgulayan el-Ezheri, tüm uygulamaların anayasa çerçevesinde yürütüldüğünü ifade etti.

Komisyon üyeleri ise vakıfların korunmasına yönelik devlet çalışmalarının güçlendirilmesi, vakıf varlıklarının daha verimli kullanılması ve gelirlerinin toplum yararına geliştirilmesi için bakanlık ile parlamento arasındaki koordinasyon ve iş birliğinin sürdürülmesinin önemine dikkat çekti. Ayrıca vatandaşların haklarının ve yerleşik hukuki durumlarının gözetilmesi gerektiğini vurguladılar.

Abdulmennan hakkında ne biliyoruz?

Geçtiğimiz mayıs ayında, ‘Osmanlı Emiri Mustafa Abdulmennan Vakfı’ davası Mısır’da yeniden kamuoyunun gündemine oturdu. Dört yüzyılı aşkın geçmişe sahip tarihi bir belgenin, binlerce vatandaşın durumunu ve Nil Deltası’ndaki geniş tarım arazilerinin geleceğini etkileyebilecek hukuki ve toplumsal sonuçlar doğurabileceği gerekçesiyle ülkenin en tartışmalı dosyalarından biri hâline geldiği belirtildi.

Dosyanın kökleri 16. yüzyılın sonlarına uzanıyor. Osmanlı Devleti’nde ‘sancak beyi’ rütbesini taşıyan Mustafa Abdulmennan’ın, Hicri 1008 (Miladi yaklaşık 1599–1600) yılında hayır amaçlı bir vakıf senedi düzenlediği ifade ediliyor. Söz konusu vakfiyede, geniş tarım arazilerinin vakıf statüsüne alınarak gelirlerinin hayır işlerine ve ihtiyaç sahiplerine aktarılmasının, dönemin vakıf sistemi çerçevesinde hükme bağlandığı kaydediliyor.

Ancak bu tarihî belge uzun yıllar arşivlerde saklı kaldıktan sonra, geçtiğimiz mayıs ayında yeniden gündeme geldi. Mısır Tapu Sicil Dairesi’nin yayımladığı teknik bir genelgeyle, söz konusu vakfın kapsamına girdiği düşünülen taşınmazlara ilişkin tüm tescil ve tasarruf işlemlerinin, envanter, inceleme ve belge doğrulama çalışmaları tamamlanıncaya kadar durdurulması kararlaştırıldı. Bu karar, yalnızca idari bir tedbir olmanın ötesinde, onlarca yıldır süren hukuki ihtilafları fiilen askıya alan bir nitelik taşıdı. Söz konusu vakfın yaklaşık 420 bin dönüm araziyi kapsadığı, bunun Nil Deltası’nda üç ile yayıldığı belirtildi: Kefr eş-Şeyh’te yaklaşık 256 bin dönüm, Dekahliye’de 74 bin dönüm ve Dimyat’ta 89 bin dönüm.

Karar, yüzyıllar boyunca söz konusu araziler üzerinde ardışık satışların yapıldığı, mülkiyetin miras yoluyla el değiştirdiği, çok sayıda parselin resmî olarak tescil edildiği ve bazı alanlara çeşitli yapılar inşa edildiği gerekçesiyle geniş bir tartışma yarattı. Bu durum, birçok vatandaşın tasarruf işlemlerinin dondurulmasının hukuki statülerini ve günlük yaşamlarını olumsuz etkileyeceği yönünde endişelerini dile getirmesine yol açtı.

Tartışmalar bununla da sınırlı kalmadı. Birçok aile, Osmanlı emiriyle akraba olduklarını iddia ederek bu ‘efsanevi servetten’ pay talep ediyor.

Mısır Evkaf Bakanlığı, vakfiyenin orijinal ve geçerli olduğunu, resmî kurumlar nezdinde örneklerinin bulunduğunu ve bunlar arasında Vakıflar Kurumu ile Devlet Arşivleri’nin yer aldığını belirterek, alınan tedbirlerin amacının vatandaşların mülkiyetinin doğrudan ellerinden alınması olmadığını vurguladı. Asıl hedefin, vakfa konu taşınmazların hukuki durumunun netleştirilmesi ve yapılan inceleme ile envanter çalışmalarının sonuçlarına göre farklı durumların ayrıştırılması olduğu ifade edildi. Öte yandan etkilenen vatandaşlar ve avukatlar, işlemlerin belirli bir zaman çerçevesi olmadan durdurulmasının zarar doğurduğu gerekçesiyle idare mahkemesine başvurarak karara itiraz etti. Özellikle uzun yıllardır miras yoluyla veya resmî sözleşmelerle mülkiyet edinen kişiler açısından bu durumun ciddi mağduriyetler yarattığı belirtildi.

Son haftalarda dava, mahkeme kararları beklenirken açık uçlu bir süreç olarak gündemde kalmaya devam etti. Tartışma yalnızca mülkiyet ihtilafıyla sınırlı olmayıp, tarihî vakıf belgelerinin modern ve yerleşik mülkiyet hakları karşısındaki bağlayıcılığı ile vakıf mallarının kamu niteliği ile vatandaşların kazanılmış hakları arasındaki dengeye ilişkin daha derin soruları da beraberinde getiriyor.