Ortadoğu’da gidişatı değiştiren ve geleceği şekillendiren tarihi bir destan: 1973 Arap-İsrail Savaşı

1973 Arap-İsrail Savaşı, Mısır ordusunun yeniden yapılanması ve Mısır’ın siyasi performansının iyileşmesi sonucunda Ortadoğu'da bir dönüm noktası oldu

Savaş kararı Mısır'ın bölgesel ve uluslararası arenadaki konumuna geri dönmesini sağladı (AFP)
Savaş kararı Mısır'ın bölgesel ve uluslararası arenadaki konumuna geri dönmesini sağladı (AFP)
TT

Ortadoğu’da gidişatı değiştiren ve geleceği şekillendiren tarihi bir destan: 1973 Arap-İsrail Savaşı

Savaş kararı Mısır'ın bölgesel ve uluslararası arenadaki konumuna geri dönmesini sağladı (AFP)
Savaş kararı Mısır'ın bölgesel ve uluslararası arenadaki konumuna geri dönmesini sağladı (AFP)

Nebil Fehmi

Şanlı 1973 Arap-İsrail Savaşı’nın (Yom Kippur) üzerinden yarım asır geçti. Çatışmaların başladığını duyduğum anı, o an hissettiğim duyguyu, halkın verdiği tepkileri çok iyi hatırlıyorum. Savaşın, Ortadoğu'da belirleyici bir an ve Mısır Silahlı Kuvvetleri’nin yeniden yapılanmasının, Mısır'ın siyasi performansının iyileştirilmesinin, Mısır halkının özgüveninin geri gelmesinin ve Mısır'ın Ortadoğu'daki seçkin konumuna yeniden dönmesinin destansı bir sonucu olduğunu düşünüyorum.

1967 Arap-İsrail Savaşı’nın (6 Gün Savaşı) yıkıcı sonuçlarının Mısır’ı ve halkını sarstığı herkesçe bilinen bir gerçek. Bu durum, Arap ülkelerinde ve İsrail'de, İsrail’in yenilmez bir güç olduğu yönünde yanlış bir algı oluşturdu.

Dönemin Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat, savaştan önce Arap-İsrail barış sürecini başlatmaya çabalamış, ancak çabaları boşa gitmişti. Sedat’ın girişimleri arasında İsrail güçlerinin 50 kilometre doğuya çekilmesi durumunda Süveyş Kanalı'nın sivil gemilerin geçişine açılması önerisi yer alıyordu. Bu amaçla Ulusal Güvenlik Danışmanı Hafız İsmail'i 1973 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile gizlice görüşmesi için önce Paris’e ardından New York'a gönderdi. Ancak İsrail ve ABD, özellikle Sedat'ın bir yıl önce ülkeyi Rus uzmanlardan terk etmelerini istemesi ve bu yüzden Mısır ordusunun başlıca silah tedarikçisi olan Rusya ile arasında gerginlik yaşamasından dolayı Mısır ve Arap dünyasının işleri daha ileriye taşıyabileceklerine ihtimal vermedikleri için bu girişimi ciddiye almadılar.

Dürüst olmam gerekirse cepheye gitme ihtimaliyle ilgili şüpheler ne bana ne de 1967 savaşının neden olduğu ciddi moral bozukluğunun halen etkili olduğu Mısır halkının çeşitli kesimlerinden çoğu kişiye uzak bir duygu olmadığını kabul etmeliyim. O dönem üniversite son sınıftaydım. Savaşta gösterilen tüm çabalara ve yapılan tüm fedakarlıklara rağmen moral bozukluğu bölgesel ve uluslararası düzeyde hakim ve yaygın bir duyguydu.

Enver Sedat, bu zor koşullarda cesurca ve doğru bir karar alarak 1973 savaşını başlattı. Ülkesinin Ortadoğu siyasi denklemindeki yerini geri kazanmak ve Arap-İsrail barış müzakerelerinin başlaması için gerekli ortamı oluşturmak amacıyla, Suriye ile koordinasyon içinde belirli askeri hedefleri olan bir savaş için akıllıca bir plan yaptı. Söz konusu müzakerelerin kaçınılmaz olarak işgal altındaki Mısır topraklarının geri alınması, kapsamlı bir Arap-İsrail barışının sağlanması ve Filistin halkının ulusal özlemlerinin gerçekleşmesiyle sona ermesini umuyordu.

Savaş kararının tüm yanlış yönlendirilmiş insanlara rağmen cesareti ve bilgeliği nedeniyle Enver Sedat tarafından alındığı söyleniyor.

Çatışmaların başlamasıyla ilgili ilk kaygılara rağmen Mareşal Ahmed İsmail komutasındaki Mısır ordusunun kahramanlığı ve en üst rütbelisinden en acemi erine kadar subayların ve askerlerin unutulmaz çabaları ve fedakarlıkları sonucunda savaş, Mısır’ın ve Arap halklarının güvenliğini yeniden tesis etti. Mısır ordusu, aşılmaz denilen Bar Lev savunma hattını mağlup etti ve tüm beklentilerin ötesinde yüksek bir askeri performans göstererek İsrail'in kibrini kırdı. Askerler, savaş için yeterli ve uygun silahların temin edilmesindeki zorlukları ve endişeleri bilmelerine rağmen vatan sevgisiyle ve toprakları için fedakarlıkla hücum ettiler.

Savaşın 50’nci yıl dönümü vesilesiyle kısa bir süre önce açıklanan İsrail belgelerine göre Mısır’ın askeri performansı İsrail’in ve diğer ülkelerin tüm beklentilerini aşmıştı. Belgeler, İsrail'in Mısır’daki askeri hareketliliği takip ettiği ve haberdar olduğunu ortaya koydu. Belgeler, İsrailli liderlerin çoğu, Mısır'ın İsrail'in askeri üstünlüğüne karşısında ezici bir yenilgiye uğrayacakları düşüncesiyle savaşa girmeyeceğini düşündüklerini de gösterdi.

Savaşa girme kararı ve Mısır'ın sergilediği askeri performans, Mısır'ın bölgesel ve uluslararası arenadaki konumunu geri kazanmasını sağladı. Dönemin ABD Başkanı Richard Nixon, savaşın son günlerine doğru Sedat’ın temsilcisi ve dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Fehmi'yi kabul etti. Başkan Nixon, Fehmi’ye Mısır'ın bölgede önemli ve stratejik bir güç olduğunu kanıtladığını ve ABD'nin duruma bu temelde yaklaşacağını söyledi. ABD Başkanı’nın tüm protokol kurallarını çiğneyerek Mısır'a övgüde bulunması ve Mısırlı Bakan’a arabasına kadar eşlik etmesi, bu şanlı savaşın Ortadoğu'daki gidişatı ve uluslararası toplumun Mısır’a ve Arap dünyasına bakışını değiştirdiğinin göstergesidir.

1973 Arap-İsrail Savaşı, müzakere edilmiş bir barış sürecinin başlatılması amacıyla yapılan yaratıcı bir askeri eylemdi. Barış sürecindeki ilk adım, ilk askeri hareket ve Mısırlı bir askerin Süveyş Kanalı'nı geçmek için yaptığı ilk atlayıştı. Bunlar duygusal ya da mesaj gönderme amaçlı sözler değil. Çünkü barış müzakerelerine başlamak, karşı tarafı müzakerelerin sonuçlarının müzakereleri başlatmaktan çok daha zor olduğuna ikna etmeyi gerektirir. Mısır ordusu da bunu başardı.

Savaşın en önemli amaçlarından ve kazanımlarından biri, İsrail'in işgale devam edebileceği ve Arap ülkelerinin haklarını ve taleplerini göz ardı edebileceği yönündeki siyasi kibrine son vermesiydi. ABD, Arap-İsrail savaşının devam etmesinin uluslararası arenada doğrudan yansımaları olacağını biliyordu. Bu yüzden savaş, müzakerelerin tek seçenek ve yol olduğu gerçeğini dayattı.

Savaşın ardından ateşkes için uygun bir tarihin belirlenmesi, ateşkes sonrasında İsrail'in Mısır mevzilerine ve askerlerine zarar vermek amacıyla işlediği bazı ihlaller karşısında esir takası yapılması ve İsrail askerlerinin işgal ettiği bölgelerden kademeli olarak geri çekilmesiyle ilgili diplomatik tartışmalar ve çekişmeler patlak verdi. Birinci Cenevre Konferansı, dünyadaki iki kutup olan Sovyetler Birliği ve ABD arasında değişen uluslararası rüzgarlar ve ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ın gerçek bir barış sürecinden kaçınıp yalnızca mevcut durumu ve istikrarı kontrol etmekle ilgilendiği bir ortamda başladı. ABD böylece İsrail'i kayırmaya devam edebiliyor ve Sovyetler Birliği ile ilişkilere de odaklanabiliyordu. Bu kayırma, Mısır’ın egemen kararını koruması ve çıkarlarını güvence altına alması için diplomatik becerisini ortaya koymasını ve tüm taraflarla dikkatli dengeler kurmasını gerektiriyordu. Mısır, 1973-1977 yılları arasında Dışişleri Bakanı İsmail Fehmi liderliğindeki Mısır'ın çıkarlarına her zaman sadık ve egemenliğini koruma konusunda samimi olan diplomatlarının sayesinde bu diplomatik çekişmelerden de kazanımlarla çıktı.

İçinde bulunduğum şartlar bana bu süreci yakından ve doğrudan takip etme imkanı sundu. Mısır’ın diplomatik kurumları ile operasyonel ve idari kurumları arasındaki uyuma tanık oldum. Her biri kendi bakış açısına ve deneyimine sahip olan yetkilileri ve kurumları arasında karşılıklı saygı çerçevesinde Mısır’ın işgal altındaki topraklarını kurtarmak için en iyi askeri, siyasi ve diplomatik eylem araçlarıyla ilgili çeşitli tartışmalar yapıldı. Farklı görüşler ortaya koyuldu, kapsamlı bir barışa ulaşmak amacıyla yoğun çabalar sarf edildi ve başarıya ulaşıldı. Ancak bu çabalar, İsrail’in fanatizmi nedeniyle sarsıldı. Mısır Dışişleri Bakanı'nın istifasından sonra dahi Mısırlı yetkililer arasında saygı devam etti. Çünkü İsrail'in, Arap-İsrail barışını engellemek için Arapları birbirinden koparmaya çalıştığını biliyorlardı.

Mısır'ın siyasi, askeri ve diplomatik kahramanlarına selam olsun. Savaşlarda ya da savaşa katıldıktan sonraki yıllarda kaybettiğimiz kahramanlarıma Allah'tan rahmet diliyorum.

Ortadoğu’da gidişatı değiştiren ve geleceği şekillendiren şanlı bir savaşın 50’nci yıldönümünde asil Mısır halkına da selam olsun.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.