1973 Arap-İsrail Savaşı: İsrailliler ABD’lilere şantaj yapmak için nükleer silahlara başvuracaklarını ima etti

Savaş sırasında yapılan temaslar ve toplantılarla ABD tutanakları

1973 Arap-İsrail Savaşı: İsrailliler ABD’lilere şantaj yapmak için nükleer silahlara başvuracaklarını ima etti
TT

1973 Arap-İsrail Savaşı: İsrailliler ABD’lilere şantaj yapmak için nükleer silahlara başvuracaklarını ima etti

1973 Arap-İsrail Savaşı: İsrailliler ABD’lilere şantaj yapmak için nükleer silahlara başvuracaklarını ima etti

Mısır ve Suriye'nin 6 Ekim 1973'te İsrail'e karşı başlattığı 1973 Arap-İsrail Savaşı (Yom Kippur Savaşı), Arap ve yabancı araştırmacılar arasında popüler bir konu olmaya devam ediyor. Savaşın ilk kıvılcımının üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen halen savaşın ayrıntılarıyla ilgili yeni bilgilerin sızdırılması ve bazı ülkelerde kanunen yayınlanması gereken bazı belgelerin ortaya çıkması bu ilgiliyi daha da artırıyor. Bu belgelere bazen savaşın sonucuna ilişkin farklı ve belki de şok edici açıklamalar eşlik ediyor.

Ancak öyle ya da böyle modern tarihin ender olaylarından biri olan bu savaş, iki farklı anlatı arasında tam bir çatışma noktasına varacak kadar çok kafa karışıklığıyla ve tartışmalarla belgelendi. Birinci anlatıda savaş, Arap ülkelerinin desteklediği Mısır ve Suriye ordularının askeri zaferi olarak aktarılıyor. Bu anlatıda ayrıca diplomasi savaşında en az İsrail'in cephede sahip olduğu Batı yapımı tanklar ve savaş teknolojileri kadar etkili olan petrolün silah olarak kullanılmasının önemi vurgulanıyor.

İkinci anlatı ise İsrail’in anlatısı. Yom Kippur Savaşı’nda (Tevrat’ta geçen bir terim) Tel Aviv’in, Mısır ve Suriye ordularının Sina ve Golan Tepeleri’nde rehavete kapılan İsrail ‘işgal’ güçlerini hava saldırılarıyla şaşırttığı anlatılıyor. İsrail’in yaşanan sürpriz karşısında verdiği tepkiyi ve daha sonra kahramanca Süveyş Kanalı'nın doğu kıyısına geçerek Bar-Lev Hattı'nın ya da bir diğer deyişle İsrail basını tarafından bir ‘efsaneye’ dönüştürülen toprak setin kurulmasını övüyor.

Belki de Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki çatışmanın gidişatında ‘stratejik’ bir dönüm noktası olduğuna karşı çıkmanın güç olduğu bu tarihi savaşta, gerçekte neler olduğuna dair ayrıntılar ve gerçekler kaybolmuş yahut çarpıtılmıştır. Savaşın 50’nci yıl dönümü yaklaşırken ne Mısır ne de Suriye henüz savaşla ilgili ellerindeki belgeleri yayınladı. Belgelerin ve tutanakların özellikle de ABD’nin en ünlü dışişleri bakanı olan Henry Kissinger'ın savaş sırasında dünya liderleri ve üst düzey diplomatlarla arasındaki temaslar ve mektuplaşmalarla ilgili belgelerin yanı sıra o dönem yapılan ABD Ulusal Güvenlik oturumlarının tutanaklarının da acilen yeniden okunması gerekiyor gibi görünüyor.

Başarısızlık mı yoksa aşırı güven mi?

Arapların yaptıkları sürprizle İsrail’e yaşattıkları şok, Süveyş Kanalı cephesi dışındaki birçok cephede büyük kafa karışıklığına neden oldu. Öyle ki Kissinger, 23 Ekim'de, savaş henüz sürerken Washington'ın, resmi kurum ve kuruluşlarından herhangi biri aracılığıyla savaşa ilişkin bir uyarı alıp almadığını ve eğer aldıysa bunu görmezden gelip gelmediğini teyit etmeye çalışmakla meşguldü.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 23 Ekim 1973 tarihli toplantı tutanaklarını özetleyen 63 nolu gizli belgeye göre Henry Kissinger, savaşın hemen öncesindeki tüm istihbarat bilgilerini bizzat inceledi ve savaşın çıkma ihtimaline dair hiçbir belirti bulunmadığını teyit etti. Aynı belgede, Kissinger'ın ABD-İsrail ilişkilerinin özel önemi üzerine oluşturulan stratejiyi yardımcılarıyla yaptığı toplantılarda bizzat tekrarladığı “İsrail'in mağlup edilmesine asla izin vermeyeceğiz. Ancak bunu yaparken (dış) politikamızı da İsraillilerin eline bırakacak değiliz” sözleriyle özetlendiği de açıkça görülüyor.

fgr
İsrail Başbakanı Golda Meir, ABD Başkanı Richard Nixon ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın Beyaz Saray'ın önünde çekilen bir fotoğrafı, Kasım 1973

Dönemin ABD Dışişleri Bakanlığı İstihbarat Departmanı Direktörü Ray Steiner Cline, ABD istihbaratının savaşı henüz patlak vermeden çok önce öngörme (ve sonra önleme) konusundaki başarısızlığını “Tıpkı kendi beyinlerini yıkadıkları gibi bizim de beynimizi yıkayan ve bir yanılsama içinde yaşayan İsraillilere güvendik” diyerek açıkladığı bu duruma bağlıyor. Mısır ve Suriye'nin 1973 Eylülünden itibaren kısa bir süre içinde bir ortak askeri harekat düzenleme niyetine ilişkin uyarılar yapılmaya başladı. Gerçekten de Ürdün Kralı Hüseyin, İsrail Başbakanı Golda Meir'i -eylül ayı sonlarında- Suriye güçlerinin savaş pozisyonu aldığı konusunda uyarmıştı.

Savaşın başlamasına saatler kala

Dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi William Quandt tarafından Ulusal Güvenlik Konseyi’nden üstü Brent Scowcroft’a, 6 Ekim 1973 Cumartesi sabahı gönderilen bir notta, Washington Çalışma Grubu üyelerinin ‘Henry Kissinger yokken’ Beyaz Saray’da acilen toplandıklarına işaret ediliyor. Not, toplantıda yaşanan kargaşanın boyutunun ve Mısır ile Suriye’nin İsrail'e savaş açma olasılığına ilişkin göstergelerin ciddiyetinin yanı sıra bu saldırının ve Sovyetler Birliği’nin o dönemde Mısır ve Suriye’deki uzmanlarının ailelerini, Kahire ve Şam'dan tahliye etme kararının önemi ile ilgili yapılan tartışmalardaki atmosferi yansıtıyor.

Toplantıya katılan CIA ajanlarından biri, Sovyetler Birliği’nin kararının kısa vadede bir savaş olasılığı anlamına gelmeyebileceği, daha ziyade Arap ülkeleri ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerde bir bozulmaya işaret edebileceği şeklinde yorumladı! Belgede ‘askeri güç dengesi eşitlenmediği sürece Arap ülkelerinin İsrail'le savaşa girmeye hazır olmadıklarına dair bir fikir birliği olduğu açıkça görülürken ‘İsrail'in askeri ve teknolojik üstünlüğünün bölgede savaşın patlak vermesinin önündeki 'birincil engel' olduğu inancı’ da ortaya çıkıyor.

Sovyetler Birliği’nin mesajı

Sovyetler Birliği, ABD Başkanı Nixon ve Dışişleri Bakanı Kissinger'a (6 Ekim 1973 Cumartesi günü, Washington saatiyle öğleden sonra saat 14.00’da) bir mesaj göndererek Washington'ın düşünce hattına dahil oldu. Mesajda, ‘Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Leonid İlyiç Brejnev'in Mısır ile Suriye’nin aldığı savaş kararı karşısında tıpkı ABD’liler gibi şoke olduğu’ belirtildi.

ABD’nin ifadesine göre Sovyet lider, savaşın ‘büyük bir yanlış hesap ve korkunç bir siyasi hata’ olduğunu düşünüyordu. Sovyetler Birliği’nin ‘Arap ordularının büyük bir yenilgiye uğramasını beklediği’ de açıktı. Ayrıca Brejnev'in Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu'daki rolünü aktif tutmak ve müttefikleri Mısır ve Suriye’nin askeri ya da siyasi bir felakette uğramaktan kaçınmaları konusunda son derece istekli olduğu da ortadaydı.

İlk değerlendirme

Ulusal Güvenlik Konseyi, saat farkını dikkate alarak Washington saatiyle öğleden sonra saat 15.00’da, Ortadoğu'daki gelişmelere ilişkin Acil Müdahale Odası ile toplantı yapıyordu. Toplantı tutanağının aşağıdaki metnine göre, savaşa saatler kala yaşananlara dair bir ön değerlendirme yer alıyordu.

Toplantı tutanağında şu ifadeler yer alıyordu:

İsrailliler Yom Kippur'u (Yahudilerin Kefaret Günü) kutlarken, Mısırlılar ve Suriyeliler, Suriye güçlerinin başlattığı hücumla eş zamanlı olarak Süveyş Kanalı'nın doğusunda İsrail güçlerinin etrafını saran 100 bin Mısır askeri ve bin tanktan oluşan bir güçle atağa geçti. O sırada Golan Tepeleri'ndeki İsrail mevzilerinde 35 bin asker ve 800 tank bulunuyordu.

sdfegr
1973 yılında Suriye'nin Golan Tepeleri'ndeki bir bölgede konuşlu İsrail askerleri (AFP)

Toplantıdakiler, ‘Arap ülkelerinin petrol ihracatını durdurulmalarından doğacak sorunlar, Sovyetler Birliği’nin olası hamleleri ve Araplar için yeni bir ağır yenilginin sonuçları’ gibi çeşitli değerlendirmeleri masaya yatırdılar.

Kissinger ve Eban

ABD’ye ait bir başka belge ise İsrail Dışişleri Bakanı Abba Eban ile ABD Dışişleri Bakanı Kissinger arasında Washington saatiyle sabah 09.00’da bir görüşme yapıldığını ortaya koyuyor. Belgeye göre Kissenger, görüşme sırasında Eban’a ‘Washington'ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne (BMGK) hemen gitmeyeceğine’ söz verdi.

Abba Eban ile Kissinger'ın Yardımcısı Lawrence Eagleburger arasında yapılan başka bir görüşmeye ilişkin belgede Eban’ın, BM’nin savaşla ilgili herhangi bir adım atmasını ya da BMGK’dan gelecek ateşkes önerisini (8 Ekim) pazartesi gününe kadar ertelemek istediği anlaşılıyordu. Çünkü İsrail böylece Sina ve Golan Tepeleri’ndeki durumu değiştirebilecekti.

Ateşkes adımı hem Sovyetler Birliği hem de dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed tarafından memnuniyetle karşılandı. Esed’in memnuniyetinin nedeni, durumun olduğu gibi kalması ve Golan Tepeleri’nin fiilen geri alınması anlamına geliyordu. Dönemin Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ise Mısır ordusunun Sina'nın derinliklerinde sağlam bir şekilde mevzilenmeden savaşı durdurmaya niyetli gibi görünmüyordu.

Çinlilerle birlikte

Kissinger, aynı gün akşam saat 21.00'da Washington'da, Çin'in Washington Büyükelçisi Huang Jun ile bir görüşme yaptı. ‘Gizli’ olarak sınıflandırılan görüşmeye ilişkin belgeye göre Kissinger, Çinli diplomata, ‘Washington'ın bu aşamadaki stratejik hedefinin, Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da liderliği ele geçirmesini engellemek’ olduğunu söyledi.

Yaklaşık yirmi dakika süren görüşmenin detaylarından Kissinger’ın, İsrail'in Mısır ile Suriye'nin sürpriz saldırısını birkaç gün içinde askeri yenilgiye dönüştürebilecek askeri beceriye sahip olduğundan emin olduğu anlaşılıyor.

Kissinger, görüşmede alaycı bir tavırla “Sovyetler Birliği’nin desteğine güvenen kimse hedefine ulaşamaz” diyor. Kissinger yine aynı görüşmede, Arapların sahada kazanımlar elde ederek ve ardından BM’nin bu kazanımlarını korumalarını sağlayacak bir ateşkes kararı çıkarmasına çalışarak, başarmaya çalıştıklarını görmek istemediğini vurguluyor.

ABD Dışişleri Bakanı, amacını şu sözlerle açıklıyor:

Durumu savaş başlamadan önceki haline, yani 1967 sınırlarına döndürecek bir ateşkes anlaşmasını kabul etmeleri gerekiyor.

Belgedeki konuşma metninden “Çinlilerin Arap davasına sempati duyduğu” anlaşılıyor.

Belki de Kissinger'ı Çin’in Washington Büyükelçisi’ne garanti vermeye iten neden, Çinli diplomata söylediği, “Bir dereceye kadar İsrail’den farklı bir tutum sergilememiz gerekiyor. Ancak bu, Washington'ın ateşkes sonrası yeni sınırların çizilmesi için güvenlik garantileri sağlaması durumunda mümkün olabilir” şeklindeki sözlerden anlaşılıyordur.

İkinci gün

Savaşın üzerinden yarım asır geçmesine rağmen Kissinger’ın, savaşın ikinci günü, 7 Ekim Pazar saat 20.30'da, İsrail’in Washington Büyükelçisi Simcha Dinitz ile yaptığı görüşmeye ilişkin belgenin, ABD’nin Sidewinder havadan havaya füzelerinden ve fırlatma rampalarından oluşan silah sevkiyatı hakkındaki ‘karalamalar’ dışında ilk sayfasının yayınlanmasına halen izin verilmiyor.

rtg

Ancak belgenin ilerleyen bölümlerinde, Kissinger'ın ‘ne olursa olsun, ilk saldıran siz olmayın’ şeklindeki açık uyarısına karşı İsrail hükümetinin, Mısır ve Suriye'ye önleyici saldırılarda bulunmaları gerektiğinde ısrar etmesi sonucu yaşanan hararetli tartışmalar gibi 1973 Arap-İsrail Savaşı’nın ilk anlarına ilişkin heyecan verici detaylar yer alıyor. Kissinger’ın uyarısı, dönemin İsrail Başbakanı Golda Meir’in düşünceleri üzerinde önemli bir etkisi oldu. İsrail tarafı, savaşın başlamasından kısa bir süre sonra ABD’den acil askeri yardım talebinde bulundu. Öncelikle Sidewinder havadan havaya füzeler, uçaklar, mühimmat ve savaş uçağı yedek parçaları istedi. Kissinger, savaş sırasında İsrail'e savaş uçağı temin edilebileceğinden emin değilse de söz konusu füzelerin yanı sıra mühimmat da gönderilebileceğine inanıyordu.

Berbat bir gün

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndaki Ortadoğu’yla ilgili operasyon merkezi’nde 7 Ekim 1973, Washington saatiyle 23.00’da gelişmelere dair bir toplantı yapıldı.

rtg
ABD Dışişleri Bakanı Kissinger ve İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’ın 1974'te Tel Aviv'de bir araya geldikleri bir kare (AFP)

Toplantı tutanağı, savaşın ilk gününde Suriyelilerin (işgal altındaki) Golan Tepeleri’ne, Mısırlıların da Süveyş Kanalı’nı geçip Sina'ya girmesiyle Arap kuvvetlerinin önemli kazanımlar elde ettiğini söylüyor. Tutanakta Golan Tepeleri’nin İsrail’deki yerleşim yerlerine yakın olması nedeniyle İsrail için stratejik öneminden dolayı askerlerini önce buraya yönlendirdiği belirtiliyor. Merkezin savaşın ikinci gününün sonunda toplananlara sunduğu raporun özetinde sahada durumun vahim göründüğü, her iki tarafın da büyük kayıplar verdiği ve İsrail ordusu için çok berbat bir gün olduğu ifade ediliyordu.

Ayrılma noktası

ABD'nin sahada İsrail'i askeri olarak destekleme noktasında ağırlığını koymasından önce 9 ve 10 Ekim günleri, çatışmaların gidişatında bir ‘dönüm noktası’ olarak değerlendirilebilir. Siyasi açıdan, Mısır ve Suriye ordularının Sina ve Golan Tepeleri’nin kontrolünü geri almaya çalışan İsrail’i ezici bir yenilgiye uğratarak BM salonlarındaki ve dünyanın nüfuzlu ülkelerinin kulislerindeki herkesi şaşırttı. İsrail, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ı hayrete düşüren ve Washington’ın hesaplarını karıştıran’ bir hezimete uğradı.

İsrail'in Washington Büyükelçisi Dinitz, 9 Ekim Salı sabahı çok erken saatler Kissinger’ı arayarak ‘İsrail güçlerinin önceki gün (yani 8 Ekim) başlattıkları karşı saldırının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından (çok zor) bir durumla karşı karşıya kaldığını ve İsrail ordusunun ağır kayıplar verdiğini’ söyledi.

Kissinger ve Dinitz, meseleyi derinlemesine ele alabilmek için aynı gün sabah 8.30’da bir araya geldi. Dinitz, İsrail ordusunun Mısırlılar karşısından 400’den fazla, Suriye cephesinde ise 100'e yakın tank kaybettiğini itiraf etti. Dinitz, Mısır’ın zırhlı araçlarının ve karadan havaya füzelerinin etkili olduğunu, bu yüzden İsrail hükümetinin ‘savaşta ordunun sahip olduğu tüm teçhizat ve uçakları kullanmaya’ karar verdiğini açıkladı. Gizli belgeye göre Kissinger, İsrail büyükelçisinin sözleri karşısında şoke olmuştu. Çünkü savaşın başladığı ilk andan itibaren, İsrail'in ilk günlerde kaybettiği toprakları geri almak için ABD’nin daha fazla askeri yardımda bulunmasına ihtiyaç duymayacağına inanıyordu.

Yahudi olan Kissinger öfkelenmişti. İsrailli diplomata sesini yükselterek, “Bana Mısırlıların bir savaşta dört yüz tankınızı nasıl yok edebildiğini açıklayın!” diye bağırdı.

Kissinger, o dönemde ABD’nin İsrail'e büyük miktarda askeri yardımda bulunmasının Washington için diplomatik düzeyde feci sonuçlar doğurabileceğinin farkındaydı. Kissinger ve Dinitz’in kapalı kapılar ardında görüştükleri belirtilen belgede, iki diplomatın İsrail Başbakanı Meir'in, ABD Başkanı Nixon’la gizlice görüşmesi ve acil askeri yardımda bulunulması talebini’ görüşmek için bir dakika dahi kaybetmek istemedikleri vurgulandı. Ancak belgeye göre Kissinger bu talebi, ‘Moskova'nın Arap dünyasındaki nüfuzunu artmasına neden olacağı korkusuyla’ reddetti.

Nükleer iması

Belgede ‘İsrail'in umutsuzluğa kapıldığı sırada Büyükelçi Dinitz’in bir tür şantaj olarak nükleer silah kullanma tehdidinde bulunabileceklerini ima ettiği’ aktarılıyor. İsrail Başbakanı Meir, ordunun nükleer silah kullanma önerisini -gerektiğinde kullanılmak üzere- reddederken, en azından Washington üzerinde baskı oluşturmak için (İsrail'in nükleer silah olarak güvendiği temel sistem olan) Jericho füzelerinin hazırlanmasını emretti.

Belgeye göre Kissinger, hiçbir zaman İsrail'in nükleer silahları hakkında açıkça konuşmadı. Aynı zamanda gizliliği kaldırılmış ABD belgelerinin hiçbirinde 1973 savaşı sırasında İsrail'in nükleer durumuna ilişkin bir bilgi yer almıyor. Daha sonra ABD Dışişleri Bakanlığı’ndaki Ortadoğu’yla ilgili operasyon merkezi, İsrail’in askeri durumuyla ilişkili bir değerlendirme çerçevesinde, Washington'ın dikkatleri üzerine çekmediği sürece Tel Aviv’i silahlandırması’ tavsiyesinde bulundu. Kissinger, aynı günün akşamı yapılan bir toplantıda İsrail büyükelçisine, Başkan Nixon'ın İsrail'in talep ettiği askeri yardım listesindeki mühimmatın (lazer bombaları hariç) tamamını göndermeyi kabul ettiğini bildirdi. Kissinger, bunun yanında İsrail'e (gerekirse) kaybettiklerini telafi etmek için tankların ve savaş uçaklarının da temin edilebileceğini belirtti. Silah tedarikinde gizliliğin sağlanması için İsrail'e gönderilen sevkiyatlar üzerinde ABD’ye dair her türlü simge ve işaretin kaldırılmasında anlaşıldı. Tedarikin ticari (sivil) uçaklarla taşınması için gerekli prosedürlerin yerine getirilmesi kararlaştırıldı. Dinitz, akşam yapılan toplantıda Kissinger’a İsrail'in Golan’da büyük bir ilerleme kaydettiğini ve Suriye ordusuna ait çok sayıda tankın imha edildiğine dair aldığı yeni haberi aktardı.

Petrol tehdidi

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan ve Ulusal Güvenlik Konseyi'nden bir ekibin ortak hazırladığı raporda şöyle deniyor:

İsrail ve Arap (Mısır ve Suriye) orduları karada yeniden konuşlanırken, İsrail ve Suriye hava kuvvetleri şiddetli bir hava muharebesine girişti. İsrail savaş uçakları Şam Uluslararası Havalimanı'nı bombaladı. Öte yandan Yunanistan, İsrail ve ABD istihbaratları, Sovyetler Birliği'nin Arap müttefiklerine hava yoluyla sevkiyat yaptığına dair sinyaller yakaladı. İsrail bunu ‘füze ​​sevkiyatı’ olarak tanımladı. Sovyetler Birliği, Arap ülkeleri arasındaki nüfuzunu artıracağı düşüncesiyle savaşın ilk günlerinde Araplara (askeri) yardım gönderme kararı almış gibi görünüyor. Ancak bu, yalnızca Suriye ve Mısır'ı savaşı sürdürmeye teşvik ederek değil aynı zamanda Washington'ın, meseleyi kendi gücüne karşı bir meydan okuma olarak görmesini sağlayarak savaşın gidişatına yönelik önemli boyutları ve etkileri olan bir adım.

Raporda daha sonra ABD basınında Virginia eyaletindeki Norfolk Askeri Üssü’nde bulunan bir havaalanında füze ve bomba yükleyen bir İsrail Boeing 707'si ile ilgili çıkan haberlere değiniliyor. Son olarak raporda, dönemin Suudi Arabistan Petrol Bakanı Ahmed Zeki Yemani’nin ABD'nin İsrail'e askeri yardımda bulunmasına tepki olarak petrol üretimini azaltma tehdidinde bulunduğu açıklamalarının önemi vurgulanıyor.



Yemen, Batı Sahili’ni kaybetmesinin ardından önceliklerini yeniden belirliyor

Yemen, Batı Sahili’ni kaybetmesinin ardından önceliklerini yeniden belirliyor
TT

Yemen, Batı Sahili’ni kaybetmesinin ardından önceliklerini yeniden belirliyor

Yemen, Batı Sahili’ni kaybetmesinin ardından önceliklerini yeniden belirliyor

Yemen yönetimi, hükümet güçlerinin Batı Sahili’nde geniş bir alanı Husi grubuna kaptırmasının ardından önceliklerini yeniden düzenliyor. Husiler, 3-11 Eylül tarihleri arasında düzenledikleri saldırılarda Hays, el-Huha, el-Muha ve limanının yanı sıra Babülmendeb, Meyyun Adası ve Kızıldeniz'in güneyindeki diğer Yemen adalarının kontrolünü ele geçirdi.

Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi Üyesi Tarık Salih liderliğindeki Ulusal Direniş Güçleri, 9 Ağustos- 10 Eylül tarihleri arasındaki çatışmalarda 500'den fazla mensubunun hayatını kaybettiğini, yaklaşık bin 500 kişinin yaralandığını bildirdi. Husiler tarafında ise binden fazla ölü ve binlerce yaralı olduğu açıklanırken, saldırıların İran Devrim Muhafızları ve müttefikleri tarafından yönetilip desteklendiği öne sürüldü.

Yemen yönetimi, direnişin süreceğini ve inisiyatifi yeniden ele geçireceklerini vurgulayarak, birlikleri yeniden organize etme ve konuşlandırma çalışmalarını sürdürüyor. Hükümet kaynakları, yerinden edilen sivilleri karşılamak üzere yapılan hazırlıklarla eş zamanlı olarak bazı askeri unsurların Marib'e sevk edildiğini aktardı.

Öte yandan Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre artan çatışmalar, ciddi yardım yetersizliği ile barınak, su, gıda ve sağlık hizmetleri eksikliğinin yaşandığı 6 vilayette 9 binden fazla aile yerinden oldu.


Ukrayna, Rus gemilerine saldırmak için Libya’daki bir üssü mü kullanıyor?

Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)
Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)
TT

Ukrayna, Rus gemilerine saldırmak için Libya’daki bir üssü mü kullanıyor?

Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)
Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)

Libya’da, Ukrayna basınında yer alan ve batıdaki Misrata kentinde bulunan bir askeri üssün Rusya’nın “gölge filosu” ile bağlantılı gemilere yönelik saldırılarda kullanıldığını öne süren haberlerin ardından siyasi ve güvenlik endişeleri arttı. Gözlemciler ise ülkenin Moskova ile Kiev arasındaki çatışmanın içine çekilmesi konusunda uyarıda bulunuyor.

Söz konusu endişeler, CNN’in yayımladığı bir haberin ardından daha da arttı. CNN, Libya’da bulunduğunu belirttiği “Ukraynalı bir deniz İHA operatörünün”, biriminin Rusya’nın “gölge filosu” ile bağlantılı gemilere saldırmak üzere Misrata’daki bir askeri üssü kalkış noktası olarak kullandığını ve bunun karşılığında yerel güçlere eğitim verdiğini söylediğini aktardı.

Cumartesi günü yayımlanan haberde, “istihbarat kaynakları ve Ukraynalı askeri yetkililere” dayandırılan bilgilere göre, deniz İHA’ları konusunda uzman Ukraynalı unsurlar 2025 yılının sonlarından bu yana Libya’nın batısında bulunuyor.

Batı Libya’daki makamlar aylardır gündeme getirilen iddialara ilişkin açıklama yapmaktan kaçınırken, geçici Ulusal Birlik Hükümeti’ne bağlı Savunma Bakanlığı sessizliğini bozarak Misrata askeri üssünün dış taraflara veya çıkarlara yönelik operasyonlarda kullanıldığı yönündeki “iddiaları” yalanladı.

Savunma Bakanlığı’nın açıklaması, Ukrayna merkezli “UNITED24 Media” platformunun 6 Eylül’de yayımladığı ve Ukrayna’nın Libya’dan havalanan 12 İHA ile yaptırım uygulanan Rus yük gemisi “Lady Maria”yı Girit Adası yakınlarında Akdeniz’de hedef aldığı yönündeki iddiaların ardından geldi.

Ulusal Birlik Savunma Bakanlığı cumartesi akşamı yaptığı açıklamada, “Misrata askeri üssünün veya herhangi bir ulusal askeri tesisin Libya devletinin egemenlik görevleri dışında herhangi bir saldırının başlatılması ya da herhangi bir tür askeri operasyonun gerçekleştirilmesi amacıyla kullanılmasına izin veren hiçbir anlaşma, düzenleme veya koordinasyonun bulunmadığını kesin bir dille reddediyoruz” ifadelerini kullandı.

Bu, mart ayından bu yana Akdeniz’de Rus yük gemilerinin Libya topraklarından kalkan İHA’larla hedef alındığına ilişkin haberlerin ikinci kez gündeme gelmesi. İddialar, Libya’nın Rusya-Ukrayna çatışmasının içine çekilmesi yönündeki siyasi ve güvenlik endişelerini artırıyor.

Bununla birlikte, Savunma Bakanlığı, Başbakan Abdülhamid Dibeybe’nin de yürüttüğü bakanlık sıfatıyla yaptığı açıklamada, gündeme getirilen tüm iddialara ilişkin olarak “hiçbir yabancı tarafa herhangi bir ülke veya taraf aleyhine düşmanca eylemlerde bulunmak amacıyla Libya topraklarını, tesislerini, hava sahasını veya karasularını kullanma izni vermediğini” vurguladı. Bakanlık ayrıca hiçbir ulusal askeri tesisin bu amaçla tahsis edilmediğini veya kullanılmadığını belirtti.

Sorumlu taraf kim?

Askeri araştırmacı Şerefeddin Ali el-Alvani, Libya’nın batısındaki Trablus, Misrata ve Zaviye gibi kentleri “devlet içinde devlet” olarak nitelendiriyor. Alvani, grupların, milislerin ve mevcut durumdan fayda sağlayan tüm kesimlerin “para karşılığında açık silah pazarının anahtarlarını elinde tuttuğunu” belirtiyor.

cdgbthynj
Mart ayından bu yana Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)

Alvani, bunun yalnızca Ukrayna yapımı silah ve İHA ticaretiyle sınırlı olmadığını, “her şeyin mubah hale geldiği bir karaborsa ekonomisini canlandırdığını” ifade ediyor.

Alvani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bu gerçeklik, Libya’daki askeri ve güvenlik kurumlarını birleştirme çabalarının başarıya ulaşması ve tüm silah depolarının Genel Komutanlığın çatısı altında toplanmasıyla sona erebilir” dedi.

Trablus’taki Ulusal Birlik Hükümeti 6 Eylül’de, “Trablus ve Zaviye’deki petrol depoları ile Zaviye Elektrik Santrali’ni hedef alan intihar İHA saldırılarına karışan organize bir sabotaj hücresinin dağıtıldığını” açıklamıştı.

Özellikle hükümete muhalif kesimler arasında “tartışma ve şüphelerin” sürdüğü bir dönemde Ulusal Birlik Hükümeti, Savunma Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen “nitelikli güvenlik ve istihbarat operasyonunun” sonucunda Libyalı ve yabancı 5 kişinin yakalandığını ve petrol depolarını hedef alan intihar İHA saldırılarına karışan organize bir sabotaj hücresinin çökertildiğini bildirmişti.

Eski Libya Savunma Bakanı Muhammed el-Bergasi ise daha önce Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, yaptırım uygulanan Rus yük gemisi “Lady Maria”nın Girit Adası yakınlarında Akdeniz’de hedef alındığı iddia edilen 12 İHA’nın Libya topraklarından havalandığı ihtimalini dışlamıştı.

Bergasi, “Bu İHA’ların denizdeki bir geminin üzerinden havalanmış olması daha muhtemel. Çünkü bunların çalıştırılması için pist veya karada bulunan fırlatma platformlarına ihtiyaç yok” değerlendirmesinde bulundu.

Bergasi’nin değerlendirmesinin yanı sıra güvenlik uzmanları da “söz konusu İHA’ların Libya’dan havalandığını gösteren gerçek bir kanıt bulunmadığını” belirtiyor.

Daha önce de “kimliği belirsiz İHA’lar” Trablus ve Zaviye’deki petrol tesislerinin yanı sıra Zaviye Elektrik Santrali’ni hedef almıştı. Saldırıların arkasında kimin bulunduğuna ilişkin belirsizlik sürerken, dikkat çeken nokta ise İHA’ların Libya’nın diğer bölgeleri yerine yalnızca ülkenin batısındaki kritik tesislere yönelmesi oldu.

 Mart ayındaki saldırı

Rusya’ya ait “Arctic Metagaz” isimli tanker, mart ayının başlarında Libya açıklarında ağır hasar almıştı. Rusya Ulaştırma Bakanlığı o dönemde yaptığı açıklamada, Arktik bölgesindeki Murmansk Limanı’ndan sıvılaştırılmış doğal gaz taşıyan tankerin “Ukrayna donanmasına ait İHA’ların saldırısına uğradığını” ve saldırıda kullanılan silahların “Libya kıyılarından fırlatıldığını” açıklamıştı.

Rus haber ajansı Interfax da dönemin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yardımcılarından Nikolay Patruşev’in, Akdeniz’de Rusya’ya ait sıvılaştırılmış doğal gaz tankerine düzenlenen saldırıyı “uluslararası terör eylemi” olarak nitelendirdiğini aktarmıştı.

Şüphelerin arttığı ve Ukrayna’nın Libya’nın batısındaki varlığına ilişkin iddiaların önüne geçilmek istendiği bir dönemde Ulusal Birlik Hükümeti Savunma Bakanlığı, “dost ülkelerle gerçekleştirilen her türlü askeri iş birliği ve teknik eğitimin resmi ve yasal çerçevelere tabi olduğunu” vurguladı.

Bakanlık ayrıca “Libya devletinin egemenliğine tam bağlılığını” ve “Libya topraklarının, ulusal güvenliği veya ülkenin dış ilişkilerini tehlikeye atabilecek eylemler için bir üs olarak kullanılmasını reddettiğini” belirtti.

Fransa’nın RFI radyosu tarafından geçen nisan ayında hazırlanan araştırma da Ukrayna ile Rusya arasındaki Afrika’daki “gizli çatışmanın” boyutlarını ele almış ve Libya’nın bu mücadelenin yeni sahnelerinden birine dönüştüğüne dikkat çekmişti.


Sisi ve Abiy Ahmed BRICS’te görüşmedi... Kriz sürüyor

BRICS Zirvesi’ne katılan liderlerin toplu fotoğrafı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
BRICS Zirvesi’ne katılan liderlerin toplu fotoğrafı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Sisi ve Abiy Ahmed BRICS’te görüşmedi... Kriz sürüyor

BRICS Zirvesi’ne katılan liderlerin toplu fotoğrafı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
BRICS Zirvesi’ne katılan liderlerin toplu fotoğrafı (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Yeni Delhi’de pazar günü sona eren BRICS Zirvesi, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi ile Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed arasında ikili görüşme gerçekleşmeden tamamlandı. İki ülke arasındaki gerilimin merkezinde Nil Nehri ve Etiyopya’nın Mısır’ın su payını güvence altına alacak hukuken bağlayıcı bir anlaşmayı kabul etmeden inşa ettiği Hedasi (Rönesans) Barajı bulunuyor.

Uzmanlar, Şarku’l Avsat’a görüşmenin gerçekleşmemesinin Mısır’ın Etiyopya’ya yönelik güven eksikliğini ve Addis Ababa’nın kriz yönetimine ilişkin itirazlarını açıkça ortaya koyduğunu belirtti. Uzmanlar ayrıca Mısır’ın BRICS kapsamındaki diplomatik girişimlerinde su meselesini ve uluslararası hukuka saygının önemini gündeme getirmesinin, Kahire’nin tutumunu sürdürdüğünü ve Etiyopya’nın tek taraflı adımlarını reddettiğini gösterdiğine dikkat çekti.

Mısır ile Etiyopya arasındaki ilişkiler, Addis Ababa’nın 2011 yılında Nil Nehri üzerinde, aşağı kıyıdaş ülke olan Mısır’la koordinasyon sağlamadan bir baraj inşa etmeye başlamasının ardından gerildi. Yaklaşık on yıl süren müzakereler 2024’te iki ülke arasında donduruldu. Etiyopya’nın Nil Nehri üzerinde yeni barajlar inşa etme niyetini açıklamasıyla gerilim yeniden tırmandı. Mısır ise bunu kabul etmesinin mümkün olmadığını ve su kaynakları üzerindeki haklarını savunmak için meşru müdafaa hakkına sahip olduğunu defalarca açıkladı.

dfvyj
Mısır Cumhurbaşkanı, cumartesi akşamı Güney Afrikalı mevkidaşıyla görüşürken (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Mısır Cumhurbaşkanlığı ve resmi Etiyopya Haber Ajansı’nın açıklamalarına göre Sisi ve Abiy Ahmed, BRICS Zirvesi’ne katılan liderlerle çeşitli ikili görüşmeler gerçekleştirdi ancak birbirleriyle baş başa bir görüşme yapmadı.

Hatta zirvenin resmi aile fotoğrafında dahi Sisi ile Abiy Ahmed birbirlerinden ayrı konumlandı. Etiyopya Başbakanı ikinci sırada, Sisi ise ön sırada yer aldı. Kameralara iki lider arasında kısa bir sohbet dahi yansımadı.

Mısır Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi üyesi Ahmed Alaa Fayid, zirve sırasında liderler arasındaki görüşmelerin önceden yapılan koordinasyonla gerçekleştirildiğine dikkat çekti. Fayid, “BRICS Zirvesi’nde Etiyopya Başbakanı ile bir görüşme yapılmadı” dedi. İki ülke arasındaki ilişkilerin “en iyi döneminde olmadığını” belirten Fayid, ilişkilerin geçmişte daha iyi olduğu dönemlerin bulunduğunu ifade etti.

Ulusal Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nde Afrika işleri uzmanı Hüseyin el-Buhayri ise Sisi ile Abiy Ahmed arasında zirve kapsamında görüşme gerçekleşmemesinin, Mısır’ın mevcut Etiyopya hükümetine duyduğu güven eksikliğini yansıttığını söyledi.

dfrgthyj
Etiyopya Başbakanı, BRICS Zirvesi’ndeki konuşması sırasında (Etiyopya Haber Ajansı)

Buhayri, Etiyopya hükümetinin Mısır ile su meselesinin çözülme ihtimaline ilişkin herhangi bir olumlu işaret vermediğini belirterek, Etiyopya barajı dosyasının iki ülke arasındaki siyasi ilişkilerin geleceğini belirleyen en önemli unsur olmaya devam edeceğini ifade etti.

Buhayri’ye göre görüşmenin gerçekleşmemesi, Mısır’ın Etiyopya’ya “mevcut politikalarını ve uzlaşmaz ve düşmanca tutumlarını sürdürmesinin siyasi ilişkilerdeki durgunluğun devam etmesine yol açacağı” yönünde doğrudan bir mesaj vermesi anlamına geliyor.

Etiyopyalı siyasi analist Abdüşşekur Abdüssamed de iki ülke arasındaki ilişkilerdeki durgunluğun ve ihtilaflı konularda uzlaşma perspektifinin bulunmamasının görüşmenin yapılmamasının nedenlerinden biri olduğunu belirtti. Abdüssamed ayrıca görüşmenin medyada “olumlu olmayan” bir şekilde ele alınmasına ilişkin kaygıların da etkili olmuş olabileceğini söyledi.

Mısır BRICS’te su dosyasını gündeme taşıdı

Sisi ile Abiy Ahmed arasındaki ikili görüşmenin su anlaşmazlığı nedeniyle gerçekleşmemesine rağmen su meselesi, Mısır’ın zirve kapsamında yürüttüğü ikili temasların gündeminde yer aldı.

Sisi, Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa ile bir araya geldi. Mısır Cumhurbaşkanlığı tarafından cumartesi akşamı yayımlanan açıklamaya göre iki lider, güvenlik ve istikrarın desteklenmesi ve anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesine yönelik çabaların yoğunlaştırılmasının önemini vurguladı.

Sisi ve Ramaphosa, Mısır ile Güney Afrika’nın özellikle Afrika ortak çalışmalarının güçlendirilmesi ve uluslararası platformlarda Afrika ülkelerinin tutumlarının ortaklaştırılması konusunda sorumluluk üstlendiğini belirtti.

Mısır Cumhurbaşkanlığı açıklamasında, “Su meselesiyle ilgili olarak iki taraf, uluslararası hukuk kurallarına saygı gösterilmesi ve bölgesel güvenlik ve istikrarı koruyacak şekilde ülkelerin haklarının güvence altına alınması için çalışılması gerektiğini vurguladı” ifadelerine yer verildi.

Mısır Cumhurbaşkanı’nın BRICS görüşmelerinde su haklarının güvence altına alınması gerektiğini vurgulaması, Buhayri’ye göre Kahire’nin bu konudaki resmi tutumunu yansıtıyor.

Buhayri, Nil sularının Mısır halkı açısından “bir ölüm kalım ve varoluş meselesi” olduğunu belirterek Kahire’nin Nil Nehri üzerindeki haklarından tamamen vazgeçmeyeceğini ve özellikle su dosyasında Mısır’ın ulusal güvenliğine zarar verecek herhangi bir taviz veremeyeceğini söyledi.

Buhayri, BRICS çatısı altındaki diplomatik girişimlerin özellikle Güney Afrika, Çin ve Rusya başta olmak üzere örgüt üyesi ülkelerin tutumlarını harekete geçirmeyi ve Etiyopya’ya baskı yapılmasını amaçladığını belirtti.

Buna göre Kahire, Etiyopya’nın Nil Nehri üzerindeki Mısır’ın su haklarını güvence altına alacak hukuken bağlayıcı bir anlaşmaya varılması yönündeki taleplerine yanıt vermesi için Addis Ababa üzerinde baskı oluşturulmasını hedefliyor.

İlişkilerin yeniden düzelmesi ihtimali

Bu karamsar tabloya rağmen Fayid, Mısır ile Etiyopya arasındaki ilişkilerin yeniden eski seviyesine dönebileceğini göz ardı etmedi.

Fayid, bunun için iki ülke arasındaki işbirliğinin, Etiyopya’nın kalkınma arzusuyla Mısır’ın su haklarına zarar vermeme yükümlülüğünü aynı anda gözeten bir düzeye taşınması gerektiğini vurguladı.