İsrail’in Ekim Sürprizi sonrası öfkesi: ABD hava köprüsü nerede?

Tel Aviv’deki liderlerin anılarındaki savaş.

İsrail’in ve uluslararası arenanın önde gelen liderlerinin tarihsel stratejilerinin bölgede yaşananlarda önemli etkileri oldu. (Eduardo Ramon)
İsrail’in ve uluslararası arenanın önde gelen liderlerinin tarihsel stratejilerinin bölgede yaşananlarda önemli etkileri oldu. (Eduardo Ramon)
TT

İsrail’in Ekim Sürprizi sonrası öfkesi: ABD hava köprüsü nerede?

İsrail’in ve uluslararası arenanın önde gelen liderlerinin tarihsel stratejilerinin bölgede yaşananlarda önemli etkileri oldu. (Eduardo Ramon)
İsrail’in ve uluslararası arenanın önde gelen liderlerinin tarihsel stratejilerinin bölgede yaşananlarda önemli etkileri oldu. (Eduardo Ramon)

Sami Mubeyyed

“Washington’daki İsrail Büyükelçisi Simcha Dinitz’i aradım ve ona hava köprüsünün nerede olduğunu ve neden henüz başlamadığını sordum.” İsrail Başbakanı Golda Meir, İsrailliler tarafından Yom Kippur Savaşı veya Yom Kippur olarak bilinen 1973 Ekim Savaşı’nda ABD yardımının gecikmeli şekilde ulaşmasıyla ilgili duygularını bu öfkeli sözlerle anlatıyor.

“Bir keresinde onu Washington saatiyle sabahın üçünde aradığımı hatırlıyorum. Şöyle demiştim: Saatin kaç olduğu umurumda değil. Hemen, gece yarısı (ABD eski Dışişleri Bakanı Henry) Kissinger’i ara. Ona bugün yardıma ihtiyacımız olduğunu söyle. Çünkü yarın, doğru zaman için çok geç olmuş olabilir.”

Fotoğraf Altı: Meir, Knesset’te başbakanlıktan istifasını sunarken. (Getty Images)
Meir, Knesset’te başbakanlıktan istifasını sunarken. (Getty Images)

Dönemin ABD Başkanı Richard Nixon, Meir’in talebine kendisi için çok geç olmadan yanıt vererek tank, mühimmat ve havadan havaya füzelerle dolu dev uçaklar gönderdi. Uçaklar, savaşın dokuzuncu gününde Lod şehrine ulaştılar ve bu hava köprüsü, savaşın gidişatını değiştirerek Birleşmiş Milletler (BM) tarafından ateşkes ilan edilmesine yol açtı. Ancak bu, Mısır ve Suriye ordularının savaşın ilk günlerinde kazanabildiği Arap zaferini ortadan kaldırmadı. Zira bu günler, Golda Meir hükümetinin altı ay sonra devrilmesine neden oldu.

ABD Başkanı Richard Nixon, Meir’in talebine kendisi için çok geç olmadan yanıt vererek tank, mühimmat ve havadan havaya füzelerle dolu dev uçaklar gönderdi. Uçaklar, savaşın dokuzuncu gününde Lod şehrine ulaştılar. Bu hava köprüsü, savaşın gidişatını değiştirmeyi başardı.

Meir, savaşın ilk saatlerini yakın bir felaket olarak tanımlıyor. Sözlerinin devamında ise şunları söylüyor:

“Yom Kippur Savaşı’nı kazandık. Hem Suriye hem de Mısır’daki siyasi ve askeri liderlerin, başlangıçtaki kazanımlarına rağmen mağlup olduklarını kalplerinde bildiklerine inanıyorum.”

Ancak dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Efraim Katzir, Meir’in bu sözlerine katılmazken, anılarında şu ifadelere yer veriyor:

“Düşmanın bizi kandırma becerisine karşı şaşkınlığımızın yanı sıra böyle bir olaya hazırlıklı olmadığımız, kaslarımızı geliştirmediğimiz ve yağa bağımlı hale geldiğimiz de şüphe götürmez bir şekilde açıktı.”

Katzir, ilk günlerindeki yenilgilerin sorumluluğunun Golda Meir’e ait olduğuna işaret ederek, erken yenilginin yükünü taşımadığına inandığını belirttiği açıklamasını şöyle sürdürüyor:

“Çünkü Tabur ile bölük arasındaki farkı bilmeyen bir kadın olduğu için onu doğru yoldan uzaklaştıran askeri uzmanlara güveniyordu. Ona yönelik tüm takdir ve saygımla birlikte, savaş zamanlarında İsrail Başbakanı'nın kadın olsun erkek olsun savunma konularında bilgili olması gerektiği konusunda hiç şüphem yok.”

Fotoğraf Altı: Eski İsrail Devlet Başkanı Efraim Katzir, 19 Kasım 2007’de Kudüs’te. (Getty Images)
Eski İsrail Devlet Başkanı Efraim Katzir, 19 Kasım 2007’de Kudüs’te. (Getty Images)

Golda Meir’in istifasının ardından iktidara gelen eski Başbakan İzak Rabin, o dönemde eski genelkurmay başkanıydı ve 6 Ekim 1973 sabahı saat 8.30’da ordu komutanlığına çağrıldı. Rabin şunları aktarıyor:

“Böyle bir toplantının İsrail’deki tek izin günümüz olan cumartesi günü yapılması yeterince tuhaftı ama o cumartesi aynı zamanda Yom Kippur’du. İbrani takvimindeki en kutsal gün olması, böyle bir çağrıyı çok tuhaf kılıyor. İsrail ordusunun alarma geçtiğini anlamak için eski bir genelkurmay başkanı olmaya gerek yoktu. Ama yine de savaşın yaklaştığını hayal etmiyordum.”

“Düşmanın bizi kandırma becerisine karşı şaşkınlığımızın yanı sıra böyle bir olaya hazırlıklı olmadığımız, kaslarımızı geliştirmediğimiz ve yağa bağımlı hale geldiğimiz de şüphe götürmez bir şekilde açıktı.”

Eski İsrail Devlet Başkanı Efraim Katzir

İzak Rabin gibi pek çok askeri lider de Ürdün Kralı Hüseyin bin Talal’dan ve o zamanlar Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın ofisinde çalışan, Cemal Abdünnasır’ın damadı Eşref Mervan’dan aldıkları uyarılara rağmen bunu hayal etmemişti. Uyarıları, yakın zamanda İsrail’in Ekim Savaşı’nın ellinci yıldönümünde yayınladığı bir dizi gizli belgede yayınlandı.

Moşe Dayan’ın anıları

Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre Golda Meir’in yanı sıra İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan da Suriye ve Mısır ordularının ani saldırısına karşı ihmalkarlık ve hazırlıksızlıkla suçlandığı için, Ekim Savaşı’nın ilk günlerinde İsrail ordusunun başına gelenlerin sorumluluğunu taşıyor. Golda Meir gibi o da 1974’te görevinden istifaya zorlanmıştı. İki yıl sonra yayınlanan anılarında o savaşla ilgili pek çok ayrıntı var. Al-Majalla de Ekim Savaşı’nın 50’inci yıl dönümünde bu anılara yer verdi. 

6 Ekim 1973 Cumartesi sabahı saat dörtte yatağımın yanında çalan kırmızı telefonla uyandım. Bu alışılmadık bir durum değildi ve bu şekilde iki veya üç aramanın olmadığı neredeyse tek bir gece geçmiyordu. Ancak bu kez telefon, yeni aldığımız bilgilere göre Mısır ve Suriye’nin gün batımından önce bize savaş açacağını bildirmek içindi.

Fotoğraf Altı: Moşe Dayan, 18 Ekim’de savaş sırasında Golan Tepeleri’nde Suriye’nin ön saflarını izliyor. (AFP)
Moşe Dayan, 18 Ekim’de savaş sırasında Golan Tepeleri’nde Suriye’nin ön saflarını izliyor. (AFP)

Dayan, bilginin kaynağından bahsetmiyor, ancak kaynağı güvenilir olarak nitelendiriyor. İsrail, yakın geçmişte de benzer bir bilgi almıştı. Mısır Cumhurbaşkanı Sedat, güçlerinin sınırda konuşlanmasını emretmiş ve herhangi bir çatışma yaşanmadan geri dönebilmek ve geri çekilebilmek için İsraillilere çok büyük bir mali bedel ödeterek, benzer bir operasyon gerçekleştirmişti. İsrail’deki pek çok kişi Sedat’ın tekrar hile yaptığını düşünüyordu. Bu durum, askeri liderlerin gerekli güçleri seferber etme konusunda neden tereddüt ettiklerini açıklıyor. Moşe Dayan ise cepheleri güçlendirmenin yanı sıra yedek askerleri de mevzilerine davet ederek, Yom Kippur orucu nedeniyle tüm İsrail’in istikrar içinde olduğu bir dönemde Golan’daki yerleşim yerlerindeki çocukların ve kadınların tahliyesini sağlamak zorunda kaldığını söylüyor. Anlattığına göre Dayan, Golda Meir ile ofisinde görüştü ve ona yalnızca Suriye’ye, cepheye veya uçaksavar silahlarına değil, Suriye içindeki hava üslerine caydırıcı saldırı başlatmasını teklif etti. Ama öğleden önce bu mümkün değildi.

İzak Rabin gibi pek çok askeri lider de Ürdün Kralı Hüseyin bin Talal’dan ve o zamanlar Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın ofisinde çalışan, Cemal Abdünnasır’ın damadı Eşref Mervan’dan aldıkları uyarılara rağmen bunu hayal etmemişti.

Dayan, tutumunu şu ifadelerle anlatıyor:

“Şahsen Mısırlıların Süveyş Kanalı kıyısındaki varlığımıza razı olacağını ya da Suriyelilerin Golan Tepeleri’ndeki işgalimizi kabul edeceğini hiç düşünmemiştim. Orada bulunmamızın er ya da geç savaş anlamına geleceğini hissetmiştim.”

Moşe Dayan, Golan’daki 177 numaralı tanklarının ve Kanal bölgesindeki 300 tankın, beklenen her türlü saldırıyı püskürtebileceğini ve askeri takviye kuvvetleri cephelere gelene kadar gerekli zamanı kazanabileceğine inanıyordu:

“Plan, savaşın başlamasıyla birlikte cephelere büyük miktarda yedek asker takviyesinin gelmesi için yirmi dört saatten fazla, önceden uyarı yapılacağı varsayımına dayanıyordu.”

Suriye ve Mısır’ın 1973’teki performansını 1948’den bu yana Araplarla yapılan önceki savaşlardaki performansıyla karşılaştırarak, düşman güçlerinin saldırısının beklenenden çok daha etkili olduğunu kabul ediyor.

Bu hayatımda girdiğim dördüncü savaştı. İlk olarak 1948 yılındaki Kurtuluş Savaşı’nda 25 yaşındaydım ve bir komando taburunun komutanıydım. O gün benim için kolaydı ve sorumluluklarımı tamamladıktan sonra puşimi yüzüme sarıp derin bir uykuya dalabildim. 1956’daki Sina harekâtı zor değildi. 1967’deki Altı Gün Savaşı da zor değildi. O gün Mısırlılar saldırıya uğradı ve kaçtılar. Suriyelilerin karadan karaya füzeleri yoktu, Ürdünlülerin ise hava gücü yoktu.

Dayan ayrıca, 1967 ve 1973 savaşları arasındaki temel farkın, Arap ordularının gücü olduğunu ve bu gücün geçmişte olduğundan yaklaşık üç kat daha iyi olduğunu belirtiyor. Aktardığına göre ortak Arap kuvvetlerinin sayısı 1973’te bir milyon muharebe askerine ulaşırken, 1967’de 300 bini aşmıyordu. Tank sayıları 1967’de bin 700 yerine 1973’te 5 bine ulaştı. Geçmişte 350 olan savaş uçağı sayısı bine ve 1967’de bin 350 sahra topu sayısı 4 bin 800’e ulaştı.

Golda Meir’in yanı sıra İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan da Suriye ve Mısır ordularının ani saldırısına karşı ihmalkarlık ve hazırlıksızlıkla suçlandığı için, Ekim Savaşı’nın ilk günlerinde İsrail ordusunun başına gelenlerin sorumluluğunu taşıyor.

5 Ekim 1973 Cuma günü Moşe Dayan, Başbakan Golda Meir ile sabah 9.45’te görüşmeden önce alarm durumunun İsrail ordusundaki en yüksek seviye olan C seviyesine yükseltilmesini emretti. Açıkça Suriye ve Mısır’ın birkaç saat içinde savaşa gireceğini düşündüğünü söyledi. Ancak askeri meslektaşları, özellikle de İstihbarat Şefi Eli Zeira ve Genelkurmay Başkanı David Eliezer onunla aynı fikirde değildi

İstihbarat şefinin kararına göre Mısırlıların, ateş açıp bazı baskınlar yapmalarına rağmen kanalı büyük kuvvetlerle geçmeleri pek mümkün değildi. ABD’nin değerlendirmesi, ne Suriye’nin ne de Mısır’ın yakın gelecekte bir saldırı düzenleme niyetinde olmadığı yönündeydi.

Ancak kısa sürede ABD’lilerin yanıldığı ortaya çıktı.

Dayan, anılarında savaşın ilk günlerinin zor olduğunu, erkekler arasından kayıplarının az olmadığını belirtiyor. Suriye ve Mısır orduları sürpriz saldırı avantajına sahipti. Ancak İsrailli subaylar Golda Meir’e, yedek güçler ön saflara ulaştığında ilk Suriye ve Mısır zaferlerinin hızla tersine çevrilebileceğine dair güvence verdi. Kısa sürede işlerin bu kadar basit olmadığı anlaşıldı. Aynı şekilde Dayan, Suriye güçlerinin Kuneytira şehrinin güneyindeki İsrail hatlarına nasıl girdiğini ve Celile Denizi’ne giden yollara doğru nasıl ilerlediğini de anlatıyor.

Fotoğraf Altı: İsrail ordusu arşivlerinden bir fotoğraf… Ariel Şaron, savaş sırasında alanı dolaşıyor (AFP)
İsrail ordusu arşivlerinden bir fotoğraf… Ariel Şaron, savaş sırasında alanı dolaşıyor (AFP)

“Güçlerimiz, Suriyelilerin içlerine girmesini engellemeyi başardı ve onları temas hatlarının ötesine, Suriye’nin kalbine itti. Ancak o zaman bile Suriyeliler kilit mevkiler için inatçı bir mücadele yürütüyordu. Birliklerimiz Kuneytira- Şam yolu üzerinde Tel Şems’i kontrol eden mevzilere ulaştığında, bunların güçlü bir şekilde korunduğunu, güçlerimizin füzelerle vurulan Suriye Hava Kuvvetleri’nin ateşine maruz kaldığını gördük.”

İsrail, yakın geçmişte de benzer bir bilgi almıştı. Mısır Cumhurbaşkanı Sedat, güçlerinin sınırda konuşlanmasını emretmiş ve herhangi bir çatışma yaşanmadan geri dönebilmek ve geri çekilebilmek için İsraillilere çok büyük bir mali bedelle benzer bir operasyon gerçekleştirmişti.

Daha sonra Mısır cephesi hakkında konuşmaya devam eden Dayan 1Zordu, kahramancaydı ve sinir bozucuydu” diyor. Bar Lev Hattı olarak bilinen Süveyş Kanalı güzergahındaki 16 İsrail kalesi, Mısır kuvvetleri tarafından büyük ve oldukça başarılı bir saldırıya maruz kalmıştı. Dayan, konuyla ilgili olarak şunları aktarıyor:

“Her biri izole bir adaydı, büyük ve umutsuz bir mücadelenin, bir ölüm kalım mücadelesinin içindeydi. Kalelerin bir veya iki gün bile olsa düşmana ne ölçüde dayanabileceğini kesin olarak belirlemenin mümkün olup olmadığını bilmiyordum.”

Son olarak Dayan, 1973 savaşını öncekilerden farklı kılan şeyin Arapların mevzilerinden kaçmamaları olduğunu kabul ediyor: “Geçmişte kaçış, Arap ordularının ortak bir özelliğiydi. Hepsinin değil ve hemen değil. Ama genelleme yapmak gerekirse, sert darbe aldıklarında ve alınları genişçe kırıldığında ellerini ve topuklarını kaldırdıkları söylenebilir. Ancak bu sefer öyle olmadı.”

Şimon Peres’in anıları

İsrail’in 2007- 2014 yılları arasında cumhurbaşkanı olan Şimon Peres, anılarında o dönemde Golda Meir hükümetinde yardımcı bakan olarak görev yaptığını ve karar alma mekanizmasına gerçek anlamda katılımının olmadığını söylüyor.

Fotoğraf Altı: İsrail Genelkurmay Başkanı David Eliezer (sağdan ikinci) ve İzak Rabin (en solda), 9 Ekim’de savaş sırasında Golan Tepeleri’ndeki ön cephelerin yakınını ziyaret ederken. (AFP)
 İsrail Genelkurmay Başkanı David Eliezer (sağdan ikinci) ve İzak Rabin (en solda), 9 Ekim’de savaş sırasında Golan Tepeleri’ndeki ön cephelerin yakınını ziyaret ederken. (AFP)

Ancak birkaç ay sonra Moşe Dayan’ın Yom Kippur Savaşı’nın sonuçları nedeniyle görevinden istifa etmesi üzerine Savunma Bakanı oldu. Peres, 6 Ekim sabahı Dayan’la görüştü. Dayan’ın kendisine orduyu hemen cepheye davet edemeyeceğini, hatta bir günde yedek askerleri bile davet edemeyeceğini söylediğini hatırlıyor:

“Yom Kippur Savaşı felaketinden sonra Moşe Dayan, yakın geçmişte en büyük hayranları olan kişiler tarafından terk edildi. Askeri mezarlığı ziyareti sırasında yüzüne tükürdüler, toplantılarda ve gazetelerde hakaret ettiler. Dayan, Yom Kippur Savaşı’ndan sonra artık aynı adam değildi.”

Moşe Dayan, Golan’daki 177 numaralı tanklarının ve Kanal bölgesindeki 300 tankın, beklenen her türlü saldırıyı püskürtebileceğini ve askeri takviye kuvvetleri cephelere gelene kadar gerekli zamanı kazanabileceğine inanıyordu.

“O sabah, sadece birkaç ay sonra Dayan’ın orada aynı ofiste durup bana Savunma Bakanlığı’nı teslim edeceğini hiç düşünmemiştim. Yom Kippur Savaşı başladığında bize çok pahalıya mal olan ihmalin bir daha asla tekrarlanmayacağından emin olmak için askeri bölgelere rastgele ve habersiz ziyaretler yaparak doğrudan orduyu yeniden inşa etmeye ve güçlendirmeye giriştim.”

Peres, 1973’teki savaşına dönüp bakarak, “1973’te başımıza gelenleri bugüne kadar anlamak çok zor. Duvarlarda bu kadar açık ve cesur olan yazıları nasıl olur da halkımız okumaz?” diyor.

Savaşın Enver Sedat’a, İsrail’le pazarlık yapabileceğini hissettirecek kadar zafer kazandırdığına ancak karşılığında Mısır’ın kendi iradesini İsrail’e askeri yollarla dayatamayacağını anlatacak kadar onu yenilgiye uğrattığına dikkat çekiyor. Sözlerinin devamında “Mısır askeri bir zafer elde edemedi, İsrail ise siyasi bir zafer kazanamadı” ifadelerine yer veriyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



BM, Hızlı Destek Kuvvetlerini el Faşir'de soykırım yapmakla suçladı

Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
TT

BM, Hızlı Destek Kuvvetlerini el Faşir'de soykırım yapmakla suçladı

Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)

Sudan'daki bağımsız uluslararası araştırma misyonu dün, geçen ekim ayında "Hızlı Destek Kuvvetleri"nin (HDK) eline geçmesinden bu yana birçok vahşete tanık olan Sudan'ın el Faşir kentinde "soykırım eylemlerinin" meydana gelmesini kınadı.

Birleşmiş Milletler misyonu, Sudan'ın batı Darfur bölgesindeki bu şehirde HDK'nin sistematik eylemlerinden çıkarılabilecek tek makul sonucun soykırım niyeti olduğu sonucuna varan bir rapor yayınladı.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre ABD Hazine Bakanlığı, el Faşir'deki suistimalleri nedeniyle üç HDK komutanına yaptırım uyguladı. Bakanlık, bu kişilerin HDK'nin şehri ele geçirmesinden önce 18 ay süren el Faşir kuşatmasında yer aldığını belirtti.


Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
TT

Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)

Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan bir araştırma, Gazze Şeridi’nde süren savaşın ilk 16 ayında 75 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koydu. Bu rakamın, o dönemde yerel makamlarca açıklanan bilançodan en az 25 bin daha fazla olduğu belirtildi.

Çalışma ayrıca, Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı’nın hayatını kaybedenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların oranına ilişkin yayımladığı verilerin doğruluğunu teyit etti.

Araştırmaya göre, 7 Ekim 2023 ile 5 Ocak 2025 tarihleri arasında yaklaşık 42 bin kadın, çocuk ve yaşlı yaşamını yitirdi. Bu ölümler, Gazze savaşında meydana gelen toplam can kayıplarının yüzde 56’sını oluşturdu.

Ekonomist, demograf, epidemiyolog ve saha araştırmacılarından oluşan yazar ekibi, The Lancet Global Health dergisinde kaleme aldıkları makalede, “Mevcut bulgular birlikte değerlendirildiğinde, 5 Ocak 2025’e kadar Gazze Şeridi nüfusunun yüzde 3 ila 4’ünün şiddet sonucu hayatını kaybettiğine işaret etmektedir. Ayrıca çatışmanın dolaylı etkileri nedeniyle çok sayıda şiddet dışı ölüm de kaydedilmiştir” ifadelerine yer verdi.

Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısı tartışma konusu olmaya devam ederken, üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi geçen ay İsrailli gazetecilere yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamlarının topladığı verilerin büyük ölçüde doğru olduğunu söylemişti. Bu açıklama, aylardır süren resmi şüphelerin ardından dikkat çekici bir tutum değişikliği olarak değerlendirildi.

Söz konusu yetkili, Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırıları sonucu yaklaşık 70 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, bu sayıya kayıpların dahil olmadığını aktardı.

Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamları ise İsrail saldırıları nedeniyle doğrudan hayatını kaybedenlerin sayısının 71 bini aştığını, Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana 570’ten fazla kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

gbrhy
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail'in düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden yakınlarının cenaze namazını kılan Filistinliler (EPA)

Geçtiğimiz yıl The Lancet’te yayımlanan bir başka araştırmada, savaşın ilk dokuz ayında Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısının, Filistin Sağlık Bakanlığı verilerinde açıklanandan yaklaşık yüzde 40 daha düşük tahmin edildiği bildirilmişti.

Yeni çalışma da resmi vefat sayısının gerçek rakamın oldukça altında kaldığına işaret etti. Araştırma, Gazze Şeridi genelini temsil edecek şekilde özenle seçilen 2 bin aileyle yapılan bir ankete dayanıyor. Katılımcılardan, aile fertleri arasındaki ölümlere ilişkin ayrıntılı bilgi vermeleri istendi. Saha çalışması, Filistin’de ve bölgenin diğer kısımlarında yürüttükleri çalışmalarla tanınan deneyimli Filistinli kamuoyu araştırmacıları tarafından gerçekleştirildi.

Londra’daki Royal Holloway, University of London bünyesinde görev yapan ve çatışmalardaki can kayıplarının hesaplanması üzerine 20 yılı aşkın süredir çalışan ekonomist Michael Spagat, hakemli olarak yayımlanan araştırmanın yazarlarından biri olarak, yeni bulguların Ekim 2023 ile Ocak 2025 arasında Gazze Şeridi’nde 8 bin 200 ölümün yetersiz beslenme ya da tedavi edilemeyen hastalıklar gibi dolaylı etkilerden kaynaklandığını gösterdiğini belirtti.

Çalışma, İsrail saldırılarının en yoğun ve en ölümcül dönemini kapsarken, Gazze Şeridi’ndeki insani krizin en ağır safhasını içermiyor. Birleşmiş Milletler (BM) destekli uzmanlar, geçen yıl ağustos ayında Gazze Şeridi’nde kıtlık ilan etmişti.

Araştırmacılar, nihai ve kesin bir can kaybı sayısına ulaşmanın uzun zaman ve önemli kaynaklar gerektireceğini vurgulayarak, kendi bulguları da dahil olmak üzere mevcut tüm tahminlerin geniş hata payları içerdiğine dikkat çekti.


Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)

Rustem Mahmud

Iraklı Sünni siyasi güçler, bu yılın başlarında Meclis Başkanlığı pozisyonu için Heybet el-Halbusi’yi ortak aday olarak sessizce kararlaştırıp seçtikten sonra olağanüstü bir siyasi dönüm noktasına ulaşırken, kurulacak yeni federal hükümet içinde Sünnilere ayrılan makamların dağıtımı konusunda da gayri resmi bir anlaşmaya vardılar.

Irak siyasi sahnesinde Sünni siyasi güçlerin tercihlerini ve konumlarını uzun süre etkileyecek ve hesaplarını yeniden gözden geçirmelerine neden olacak iki temel değişim yaşanıyordu. Bu iki değişim, "oyunun kurallarını" temelden değiştirecekti.

(Şii) Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içindeki en büyük parlamento bloğunun lideri olan mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani, Irak'taki Sünni siyasi hafızada ‘olumsuz’ bir imaja sahip olan eski Başbakan Nuri el-Maliki lehine başbakanlık adaylığından çekildi. Sünniler Maliki’yi, ‘iktidarda olduğu yıllarda (2006-2014) Irak'ın Sünni bölgelerindeki sosyal tabanların terörle mücadele adı altında maruz kaldıkları baskı politikalarını genişletmekle ve terör örgütü DEAŞ’ın Irak'ın batısındaki çoğu Sünni bölgenin kontrolünü ele geçirmesine neden olmakla’ suçluyor.

Diğer olay ise ordunun ve yeni Suriye yönetimine yakın grupların, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolü altındaki bölgelerin çoğunu, özellikle Irak sınırındaki Haseke ve Deyrizor illerini ele geçirmesiydi. Suriye'deki bu olay, birçok Iraklı ‘Şii’ gücün dayandığı, yeni yönetim ile SDG arasındaki dengeyi bozdu. Bu da ‘Sünni İslamcı’ geçmişi ve ideolojisiyle Suriye yönetiminin nüfuzunu ve gücünü pekiştirdi. Özellikle ABD'nin Irak sınırındaki et-Tanf ve eş-Şeddadi askeri üslerini Suriye yönetimine devretmesinden sonra, ABD ile siyasi ve güvenlik bağlarının güçlendirilmesi önerildi. Bu durum, Iraklı Sünni siyasi güçler arasında ‘güven’ duygusunun artmasına yol açtı.

Irak'taki yoğun Sünni nüfus, yetkililerin kimlik, özellikle de mezhep ve dinî kimlik temelinde iç çatışmalara doğru kaymasından korkuyor.

Irak sahnesini izleyen gözlemciler, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Maliki'nin başbakanlık adaylığına itiraz ettiğini açıklaması, Irak'taki Sünni güçlerin artan yetenek ve nüfuzunun bir göstergesi olduğunu belirttiler. Zira Sünni güçlerin bazıları, Şii muadilleriyle daha dengeli bir ortaklık kurmayı arzuluyorlar. Halbusi ve partisi, Maliki ve onun lideri olduğu Hukuk Devleti Bloğu ile çok yakın siyasi bağlara sahipti. Bu ilişki sayesinde Halbusi, son iki dönem boyunca Meclis Başkanlığı için önceleri Mahmud el-Meşhedani, son olarak ise Heybet el-Halbusi olmak üzere kendi adaylarını dayatabildi. Ancak, değişiklikler Halbusi'nin Maliki'den uzaklaşmasına ve hatta ona karşı bir pozisyon almasına olanak sağladı.

Sünni iklimine ilişkin ayrıntılar

Iraklı yazar ve araştırmacı Cabbar el-Meşhedani, al-Majalla’ya verdiği uzun röportajda, Irak'taki Sünni siyasi çevrelerdeki mevcut duruma değindi. Irak Meclis Başkanı'nın eski danışmanı olan Meşhedani, Irak'taki Sünni siyasi liderlerin düşünce ve hesaplamalarını bizler için değerlendirdi.

Meşhedani, şunları söyledi:

 “Irak'taki Sünni çevrelerde Suriye'deki olaylara verilen tepkinin temel paradoksu, bu çevrelerdeki geniş halk kitlesinin bu olayları yorumlama ve algılama mekanizmasında yatıyor. Bu halk, söylemi Sünni olsa bile, İslami siyasi referansları olan herhangi bir örgüt veya ideolojiye tamamen şüpheyle yaklaşıyor. (Sünni) Irak İslam Partisi'nin üç seçim döngüsü boyunca hiçbir parlamento koltuğu kazanamamış olması da bunu kanıtlıyor. Ancak bu aynı sosyal gruplar, Irak'ın komşusu olan, sembolik ağırlığı ve Sünni siyasi referanslara dayalı siyasi seçenekleri olan komşu bir devletin varlığının, bazı Iraklı Şii sosyal grupların İran'a karşı ilişkisine benzer şekilde, kendileri için siyasi destek ve koruma kaynağı olabileceğini düşünüyor. Ancak, daha geniş Irak Sünni halk, Esed rejiminin düşüşünü ve Sünni İslam referans noktasına sahip bir siyasi gücün ortaya çıkışını kendileri için bir zafer olarak görürken, bu yönetimin kimlik, özellikle mezhepçilik ve mezhepçiliğe dayalı iç çatışmalara doğru kaymasından, bunun ardından çatışmalar ve mezhepsel kutuplaşmanın artmasından ve böylece daha geniş bölgeye sıçrayarak, onların içinde bulundukları koşullarda hakim olan genel sükuneti olumsuz ve endişe verici bir şekilde etkilemesinden korkuyor.”

dftgrbhgt
Asaib Ehl-i’l-Hak lideri Kays el-Hazali ve eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, parlamento seçimleri sırasında Bağdat'taki bir oy verme merkezinde oylarını kullandıktan sonra birlikte yürürken, 11 Kasım 2025 (AFP)

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde hakim olan endişe duygusunu haberleştirdi.

Son gelişmelere dayanarak Irak'taki Sünni siyasi çevrelerde şu anda mevcut olan farklı seçenekleri ayrıntılı olarak ele almaya devam eden Meşhedani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İlişkiler ve doğrudan iletişim açısından, Irak siyasi çevreleri, Hamis el-Hançer liderliğindeki Egemenlik Bloğu'nun Suriye'deki yeni siyasi rejimle iletişim kuran tek parti olduğunu biliyor. Bu iletişim, diğer Irak partilerinin çoğuyla varılan bir uzlaşmaya dayanıyor. Tekaddum Partisi lideri Muhammed el-Halbusi'nin Maliki'yi ve genellikle Irak'taki siyasi Şiiliğin tüm sert çekirdeğini düşmanlaştırma çabaları, Halbusi'nin kendisi için koruyucu bir ağ oluşturduğunu düşündüğü bir dizi koşullardan kaynaklanmaktadır. Suriye sahnesi ise bu ağın sadece bir unsurudur. Halbusi'nin bölgesel ilişkileri, Şii siyasi forum içindeki partilerle açıkça ilan etmediği iletişimleri, iki ardışık parlamento dönemi boyunca en büyük Sünni parlamento bloğunu kontrol etmesi ve başta Suriye'de meydana gelen ve halen devam edenler olmak üzere bölgesel değişimler, ona daha büyük bir dokunulmazlık hissi veriyor. Sonuç olarak ‘Sünni lider’ konumunu sağlamlaştırma ve diğer Iraklı sivil grupların liderleriyle rekabet etmek de dahil olmak üzere, elindeki tüm araçları kullanarak bu konumunu savunacaktır.”

fdfdv
Irak’taki parlamento seçimleri sırasında Bağdat’ta eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi'nin seçim kampanyası fotoğrafı, 14 Kasım 2023 (AFP)

Irak'taki Sünni güçler arasındaki mevcut bölünmelerin Suriye'dekilerle aynı olmayabileceğini düşünen araştırmacı ve yazar Meşhedani, “Yıllar süren iç siyasi çatışmalardan sonra, Iraklı Sünni siyasi liderler şu anda üç düzeye ayrılmış durumda. Musul'daki Nuceyfi ailesi gibi siyasi örgütlerini aile ve bölgesel bağlara dayalı olarak koordine eden güçler var. Hamis el-Hançer gibi etkili finansal sermaye bloğuna dayanan liderler de var. Üçüncü akım ise kendilerini yükselen sivil siyasi nesil olarak gören ve ideolojik kutuplaşmanın ötesine geçmeye daha istekli olan genç Iraklı Sünni nesillerin beklentilerine yanıt veren Muhammed el-Halbusi ve Azm İttifakı lideri Musenna es-Samarrai tarafından temsil ediliyor. Ancak bu, Irak'taki Şii partilerin, özellikle İran'a yakın olanların endişelerini gidermemiştir. Bu partiler, önümüzdeki dönemde hassas güvenlik pozisyonlarını Sünni siyasi gruplara devretme konusunda temkinli davranacaktır” yorumunda bulundu.

Katılımdan ortaklığa

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülen Maliki'nin başbakanlık adaylığına karşı çıkacağını açıklamasının ardından ortaya çıkan endişeyi haberleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülüyor.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani ve Başbakan Mesrur Barzani'nin yeni Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile görüşmeler yapmasının ardından Bağdat'ın, bölgenin sınırları yakınındaki yaygın etnik çatışmaları önlemek amacıyla yeni Şam yönetimi ile SDG arasında ortak bir zemin oluşturma çabaları kapsamında hareket etmesine rağmen, bu süreci durdurmak için bölgeye mali ve hukuki baskı uyguladığı bildirildi.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını reddetse de Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke.

Gözlemcilere göre Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın bölgesel ve uluslararası düzeyde, özellikle ABD tarafından gösterilen sıcak karşılamanın ve ABD'nin, karşılaştığı birçok engele rağmen Suriye'yi yönetme projesinin başarısında ısrarının, öngörülebilir gelecekte ABD ile İran arasında askeri bir çatışma olasılığıyla birleşmesi, bölgesel güç dengesini tamamen değiştirebilir ve bu da Irak'ın iç siyasi dengesini etkileyebilir. Bu denklem, hükümetin çekirdeğini ve iktidarın özünü oluşturan Şii siyasi partilere dayanıyor ve karşılığında IKBY’ye bölgesel bir pay ve Sünni güçlerin iktidar yapıları ve kurumlarına bir miktar katılım sağlanıyor. Ancak, son zamanlarda kamuoyuna açık bir şekilde, özellikle bölgesel manzarada Irak'ın stratejik vizyonunu etkisiz hale getirmenin ayrıntıları ve mekanizması konusunda, ‘resmi ve kontrollü’ bir katılım mekanizmasından etkili bir ortaklığa geçilmesi talep edildi.

df
Irak güvenlik güçleri, Suriye'den Irak'a nakledilen DEAŞ üyelerini sorgulama için Bağdat'taki Karh Merkez Hapishanesi'ne götürürken, 12 Şubat 2026 (AP)

Mevcut durum, 1980'ler boyunca iki ülke arasında yaşananları akla getiriyor. Her iki ülke de aynı Baas Partisi tarafından yönetiliyordu, ancak Hafız Esed ve Saddam Hüseyin arasındaki şahsi düşmanlıktan ötürü birbirlerine düşmanca davranan siyasi sistemlere sahiptiler. Ancak bu düşmanlık, mezhepsel hassasiyetlere, ideolojik retoriğe ve tamamen farklı bölgesel ve uluslararası siyasi tercihlerine de dayanıyordu. O dönemde ilginç olan ise her iki ülkedeki bazı sivil toplum gruplarının diğer ülkenin siyasi sistemiyle psikolojik ve ideolojik bağlarıydı. Esed rejimi, Irak’taki Kürt ve Şii siyasi güçleri ve Saddam rejimine karşı silahlı mücadelelerini destekledi. Irak rejimi ise Suriye’deki Müslüman Kardeşleri (İhvan-ı Müslimin) destekleyerek onlara para ve silah sağladı. Suriye'deki aşiret çevrelerinde, özellikle Irak sınırına yakın yerleşik olanlarda, geniş bir nüfuza sahipti.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını vurgulasa da Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke ve iletişimini istihbarat servisi başkanıyla sınırlamaya devam ediyor. Mevcut başbakan adayı Nuri el-Maliki de dahil olmak üzere birçok Iraklı siyasi lider, yeni Suriye rejiminin Irak için oluşturduğu ‘tehlike’ konusunda kamuoyunu uyardı ve hazırlıklı olunması çağrısında bulundu. Irak basını son birkaç gün ve hafta içinde Irak-Suriye sınırından canlı yayınlarla ‘halk içinde seferberlik’ havası yaratarak, binlerce Suriyeli silahlı unsurun iki ülke arasındaki sınırı geçtiğini, dolayısıyla 2014 yılında yaşananların tekrarlanabileceğini ima etti.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.