Netanyahu’ya İsrailli esirlerin ailelerinin hareketini bölmeye çalıştığı yönünde suçlamalar yöneltiliyor

“Sorulan soruların hepsinin yanıtı yok. Ancak kesin olan bir şey var: Netanyahu hükümeti ulusal bir felakettir.”

Binyamin Netanyahu, pazar günü Hamas’ın elinde bulunan esirlerin aileleriyle yaptığı görüşme sırasında (DPA)
Binyamin Netanyahu, pazar günü Hamas’ın elinde bulunan esirlerin aileleriyle yaptığı görüşme sırasında (DPA)
TT

Netanyahu’ya İsrailli esirlerin ailelerinin hareketini bölmeye çalıştığı yönünde suçlamalar yöneltiliyor

Binyamin Netanyahu, pazar günü Hamas’ın elinde bulunan esirlerin aileleriyle yaptığı görüşme sırasında (DPA)
Binyamin Netanyahu, pazar günü Hamas’ın elinde bulunan esirlerin aileleriyle yaptığı görüşme sırasında (DPA)

10 gündür devam eden savaşla birlikte İsrailliler, savaş zamanlarında hükümeti eleştirmeyen ve başbakanı hedef almayan tarihi geleneklerini bozdu. Eleştiri halkası, sol ve muhalefetteki güçlerin ötesine geçti. Birçok eski askeri lider, kamp liderlerinden biri olan Benny Gantz’ın hükümet saflarına katılmasından sonra bile hükümetin performansını hedef almaya başladı. Başbakan Binyamin Netanyahu, yaptığı hataları tekrarlayarak, kendisini eleştirenlere bizzat bol bol malzeme vermiş oldu.

İşler öyle bir noktaya ulaştı ki, Yedioth Ahronoth gazetesi, bu eleştirileri gerekçelendiren bir başyazı yayınlayarak, Netanyahu’nun kibrinin, bu hataların sorumluluğunu üstlenmemesinin ve bu hatalara yol açan politikayı sürdürmesinin, yetkili herkesin onu eleştirmesine neden olduğunu ifade etti. Haaretz gazetesi de başyazısında hükümetin performansının, hizmet sisteminin çöküşünün sinyallerini verdiğini belirtti. Gazete bu konuda örnekler vererek şu ifadeleri kullandı:

“Başbakanlık Ofisi görevini yerine getirmiyor. Bunun sonucunda da tüm bakanlıklar görevlerini yerine getirmekte zorlanıyor. Genel müdürün istifa ettiği olağanüstü dönem için gerekli beş bakanlık da (ulusal güvenlik, eğitim, medya, istihbarat ve kültür) dahil olmak üzere bugün, hükümetteki en az altı bakanlık, bir genel müdür olmadan faaliyet gösteriyor. İstihbarat Bakanlığı’nda bir genel müdür atama zahmetine bile girmediler. Diğer bakanlıklarda genel müdürler var. Ancak Başbakanlık Ofisi Müdürü gibi onlar da vasıflı oldukları için değil, sorumlu bakanın siyasi yardımcıları oldukları için seçildiler.”

Gazete yazısını şöyle devam ettirdi:

“Aşırı sağ hükümet ilk gününden beri üst düzey mesleki pozisyonlarda bulunanlara, hukukun üstünlüğüne ve sağlıklı yönetime karşı verdiği savaşla meşgul. Değerli profesyoneller, yalnızca resmiyetlerini ve profesyonel konumlarını korumaya cesaret ettikleri için düşman ilan edildiler. Birçoğu yenik düştü ve ayrılmaya zorlandı. Sonuç; özellikle bu büyüklükteki bir felaketin ışığında hükümetin, halka sağlaması gereken temel hizmetleri sunmasına izin vermeyen araç eksikliği ve performans eksikliği oldu.”

Fotoğraf altı: Netanyahu’nun pazar günü Hamas tarafından esir alınan İsrailli vatandaşların aileleriyle yaptığı toplantıdan bir kare (DPA)
Netanyahu’nun pazar günü Hamas tarafından esir alınan İsrailli vatandaşların aileleriyle yaptığı toplantıdan bir kare (DPA)

Gazete başyazısını sonlandırırken “Devam eden başarısızlıklarla ilgili sorulan soruların hepsinin yanıtı yok. Ancak kesin olan bir şey var: Netanyahu hükümeti ulusal bir felakettir” ifadelerini kullandı.

Netanyahu, dokuz gün süren tereddüt ve ertelemenin ardından, Hamas’ın elinde bulunan İsrailli esirlerin aileleriyle görüşmeyi kabul etmişti. Gözlemciler toplantıyı özetlerken, “Netanyahu onlara bir tuzak kurdu ancak içine kendi düştü” ifadelerini kullandı. Netanyahu muhaliflerinin söylediklerine göre toplantı, savaşın ortasında medya manşetlerine yansıyan bir skandala dönüştü.

Eleştirmenlerin söylediklerine göre Netanyahu, esirler meselesini gündeminin merkezine koymadı. Eleştirmenler, ABD Başkanı Joe Biden’ın, ABD’li esirlerin aileleriyle Zoom uygulaması üzerinden uzun bir toplantı yapmamış olsaydı, İsrail Başbakanı’nın onlarla görüşmeyi düşünmeyeceğini söyledi. Netanyahu, savaşın bu aşamasında, özellikle medyada bedeli çok sayıda Filistinli tutuklunun veya tüm Filistinli tutukluların serbest bırakılması olsa bile, Hamas’la anlaşılması yönünde çağrılar varken, kendisine baskı yapılmasını engellemek için ailelerle görüşmekten kaçındı.

Fotoğraf altı: İsrail, Hamas Hareketi’nin 7 Ekim’de Gazze Şeridi sınırında başlattığı sürpriz saldırı sonrasında 199 kişiyi esir aldığını açıkladı (DPA)
İsrail, Hamas Hareketi’nin 7 Ekim’de Gazze Şeridi sınırında başlattığı sürpriz saldırı sonrasında 199 kişiyi esir aldığını açıkladı (DPA)

Bu arada esir aileleri güçlü bir şekilde örgütlendi. Bir dernek kurarak ailelere yardım için bağış ve gönüllülük kampanyası başlattılar. Esirlerin yaşlarını, ihtiyaçlarını, hangi ilaçları kullandıklarını ve gıda alerjilerini öğrenmek için bilgi topladılar. Yabancı esirlerin ülkeleriyle temas kurdular ve esirlerle iletişime geçmeye yardımcı olması için Kızılhaç ile iletişime geçtiler. Ayrıca bir sekreterlik oluşturup sözcü seçtiler. Tel Aviv’in kalbindeki Şalom gökdeleninde ofis kiraladılar. Netanyahu’nun uzun süre kendileriyle görüşmekten kaçınması üzerine, pazar sabahı ofisini arayarak, kendisiyle hemen görüşmek istediklerini, aksi takdirde kamuoyuna başvuracaklarını bildirdiler. Kamuoyuna başvurmak, savaşın başından beri Netanyahu’ya, hükümetine ve yardımcılarına karşı büyük bir kampanya yürüten, onu başarısızlıkların sorumluluğundan kaçmak ve başarısızlıklarla ilgili bir soruşturma komitesi kurulursa, suçlamalardan paçasını sıyırma derdinde olmakla suçlayan basına olayın taşınması demekti.

Bu nedenle Netanyahu, hızla ailelerden yedi kişilik bir grupla görüştü. Basından kaçmak için toplantıyı Ramle kentindeki askeri üste, gözlerden uzakta gerçekleştirdi. Toplantı sırasında onlara güçlü bir empati yaklaşımı göstermeye çalıştı ve onları tek tek kucaklayarak şaşırttı. Onlara bir saat ayıracağını söylese de toplantı iki saat sürdü. Netanyahu, her birinin Hamas tarafından esir alınan çocuklarının hikayesini anlatmasına müsaade etti. Onlara, savaşın amaçlarından birinin esirlerin serbest bırakılması olduğunu söyledi. Netanyahu “Hepsinin serbest kalmasını istiyorum. Ancak bir kısmının serbest bırakılmasını sağlayabilecek olursak tereddüt etmeyiz” dedi. Onlara, Hamas’ın hükümete baskı yapmak için bir halk ayaklanması çıkarmasına yardım etmemeleri çağrısında bulunarak “Esirlerin durumunu önceliklerimizin en üstüne koyduk” dedi. Toplantıdakiler, Netanyahu’nun gösterdiği yakınlıktan etkilendiler. Öyle ki, bazıları daha sonra onun sıcak tavrına şaşırdıklarını söyledi. Bununla birlikte görüşme sırasında Netanyahu’nun ofisine giren bir yetkili, yüksek sesle bazı esir ailelerinin dışarıda olduğunu ve kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Netanyahu “Sıkıntı yok, içeri gelsinler” dedi. İçeriye biri dindar olmak üzere dört kişi girdi. İçlerinden ikisi Netanyahu ve hükümetini övdü. Ondan “zafer elde edene ve Hamas ortadan kaldırılana” kadar savaşı sakin ve dikkatli bir şekilde yürütmesini istediler. Her biri, esir olarak alınan bir yakınının olduğunu, zafer için gerekirse onları feda etmeye hazır olduklarını ifade ederek, “Önemli olan Hamas’taki bu DEAŞ teröristlerine boyun eğmemektir” dediler.

Fotoğraf altı: Hamas savaşçıları tarafından kaçırılan Shani Nicole Louk’un yakını, pazar günü Ramle şehrinde Netanyahu ile yaptığı görüşmenin ardından gazetecilere konuşuyor (AFP)
Hamas savaşçıları tarafından kaçırılan Shani Nicole Louk’un yakını, pazar günü Ramle şehrinde Netanyahu ile yaptığı görüşmenin ardından gazetecilere konuşuyor (AFP)

Daha sonra orada bulunanlardan tanınmış ve eski bir avukat, bu kişilerin kim olduğunu araştırmaya çalıştı. Esirlerin ailelerinden biri olarak kayıtlı değillerdi. Aralarında çıkan tartışma kavgaya dönüştü. Toplantının sonunda bu dört kişi, bir basın açıklaması yaparak, esirlerin serbest bırakılması için hükümetle omuz omuza verilerek bir hareket oluşturulduğunu duyurdu. Burada aileler, Netanyahu’nun bir tuzak kurduğunu anladı. Zira Netanyahu, esirlerin ailelerini, esirler meselesine bakılmaksızın savaşın devam etmesi konusunda kendisini destekliyorlarmış gibi göstermek istiyordu. Oysa ailelerin kendisinden ne pahasına olursa olsun yakınlarını güvenli bir şekilde geri getirmesini istediklerini biliyordu. Mevzu, Netanyahu’nun politikasıyla esir alanların yanında, esir alınanların da öldürülmesine yol açabileceği eleştirilerine maruz kalınca skandala dönüştü. İsrail, Hamas’ın sürpriz saldırısını başlattığı 7 Ekim’den bu yana İsrailliler, yabancılar ve çifte vatandaşlar da dahil olmak üzere 199 esiri tuttuğunu söylüyor.

İbrani medyası, Netanyahu ve yardımcılarının eylemlerine ilişkin birden fazla olayı gündeme getirdi. Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın, pazar günü Netanyahu’yla görüşmek için ofisine geldiği ancak arabasının içeriye alınmasına izin verilmediği için geri dönmek zorunda kaldığı ortaya çıktı. Netanyahu’nun bunu, Gallant’ın Gazze Şeridi çevresindeki beldelerin onarım sürecini yönetecek bir kişiyi atama kararından memnun olmadığı için yaptığı ortaya çıktı. Gallant, askeri geçmişi olan ve hükümetin iktidar ve yargı sistemini devirme planına karşı düzenlenen protesto gösterilerinin liderlerinden biri olan Roni Numa’yı seçmişti. Bu yüzden Netanyahu, onarım sürecini yürütmek üzere, Başbakanlık Ofisi’nde kendisine yakın isimlerden biri olan Dimona Nükleer Reaktörü’nün Başkanı Moshe Adri’nin liderliğinde özel bir ekip kurdu.

Fotoğraf altı: Hamas’ın elindeki esirlerin Tel Aviv’deki bir duvara yapıştırılmış posterleri (DPA)
Hamas’ın elindeki esirlerin Tel Aviv’deki bir duvara yapıştırılmış posterleri (DPA)

Sızıntılara göre Numa’nın atanmasını reddetme kararı, ailesine düşman olduğu gerekçesiyle Netanyahu’nun eşi Sara’dan geldi. Sara’nın aldığı ve kocası Binyamin’in uyguladığı tek kararın bu olmadığı ortaya çıktı. Avigdor Liberman’ın savaşı yönetecek olağanüstü hal hükümetine dahil edilmesini engelleyen de Sara’ydı. İsrail İletişim Bakanı Shlomo Karhi’nin, savaşın getirdiği olağanüstü halden yararlanarak, medya ve yayın özgürlüğüne ilişkin kanunlarda değişiklik yapıp “savaş zamanında hükümete ve devlet simgelerine karşı kışkırtmayı yasaklayan” bir dizi tasarıyı geçirme teklifinin arkasında da Sara vardı. İsrail Başbakanı’nı eleştirenlere göre bu, Netanyahu ve ailesinin, hükümetin Hamas saldırısındaki başarısızlıklarına ve bu saldırıdaki kişisel sorumluluğuna yönelik geniş çaplı eleştirilere ne kadar kapalı olduklarını gösteriyor.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.