Ahvaz ve Filistin-İsrail çatışması

İki Arap halkı arasındaki ilişkiler 1923 yılına kadar uzanıyor.

Merhum Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, İran Devrimi sonrasında Ahvaz şehrinde yaptığı konuşmada / Fotoğraf: Sosyal medya
Merhum Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, İran Devrimi sonrasında Ahvaz şehrinde yaptığı konuşmada / Fotoğraf: Sosyal medya
TT

Ahvaz ve Filistin-İsrail çatışması

Merhum Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, İran Devrimi sonrasında Ahvaz şehrinde yaptığı konuşmada / Fotoğraf: Sosyal medya
Merhum Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, İran Devrimi sonrasında Ahvaz şehrinde yaptığı konuşmada / Fotoğraf: Sosyal medya

Yusuf Azizi

İran'a zorla ilhak edilen Ahvaz Arap halkı meselesi bazı boyutlarıyla Filistin meselesine benzese de diğer boyutlarıyla ondan ayrılır. Ancak ben burada sadece bu meseleye odaklanmak istemiyorum. Daha ziyade Balfour Deklarasyonu’ndan bu yana, yani 20’nci yüzyılın ikinci on yılında İngilizlerin Filistin'i sömürgeleştirmesinden günümüze kadarki süreci incelemek istiyorum. Aynı zamanda, İsrail Devleti'nin kurulmasından bugüne kadar iki Arap halkı arasındaki ilişkileri ele alacağım.

İki konu arasındaki benzerlikler ve farklılıklar

İlk olarak, İran'da Rıza Han Pehlevi liderliğindeki darbe rejimi 1925 yılında Ahvaz’ı işgal ettiğinde, Kaçar Hanedanlığı'nın Arabistan Krallığı'nı ilk işgalinin üzerinden yaklaşık 80 yıl geçmişti. Filistin, 1920'de İngiliz mandası altına girdi. Bundan önce Osmanlı hegemonyası altında acı çekiyordu. Bu da Arapların Ahvaz ve Arabistan'ı her daim İran'ın ve onun coğrafi-siyasi çevresi içinde gördükleri anlamına gelmekteydi. Her ne kadar Arabistan yüzyıllar boyunca tam veya yarı bağımsızlığa sahip olsa da Emeviler döneminde Cerir bin Atiyye tarafından yazılan şu şiir dizesi söylediklerimi doğruluyor:

Gidin amcaoğulları Ahvaz sizin evinizdir

Araplar sizi tanımasa da Tiri Nehri (sizin evinizdir)”

Arap dünyasının kıyısında yer alan Arabistan'ın aksine, Filistin bu dünyanın kalbinde yer almaktadır. İslam inancına göre dini bir statüye sahiptir. Aynı zamanda Yahudiler de Kudüs’ü kutsal kabul ederler. Müslümanlar’a göre Mescid-i Aksa iki kıbleden biri ve ilkidir. Aynı zamanda kutsal mescitlerin üçüncüsüdür. Mescid-i Aksa, Hz. Muhammed'in gökyüzüne olan yolculuğuna tanıklık etmiştir. Dolayısıyla Filistin meselesi Arap halkları için dini ve milli bir mesele olarak kabul edilmektedir. Ahvaz meselesi ise geçmişteki bazı tarihi dönemler hariç, tüm Arap ülkeleri için bir İran meselesi olarak kabul edilmiştir. Bazı rejimler, bazı partiler ve sivil toplum kuruluşları ise şu anda bunu bir Arap milli meselesi olarak görmektedir.

İran İslam Devrimi öncesinde Ahvaz ve Filistin

Filistin ve Ahvaz Arap halkları arasındaki ilişkiler 1923 yılına kadar uzanır. O tarihte Filistin Müftüsü ve Filistin halkının lideri Şeyh Emin el-Hüseyni Arabistan'ın başkenti el-Muhammara'yı ziyaret etmiştir. El-Hüseyni, bu ziyaretinde Arabistan Kralı Emir Hazal ile görüşerek kendisinden Mescid-i Aksa'nın kubbesinin yeniden inşası için dokuz bin rupi (o dönemde İngiliz Hindistan'ının para birimi) bağış almıştır. Mesele şu ki, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) Kudüs dosyası sorumlusu ve Emin el-Hüseyni'nin akrabası olan merhum Faysal el-Hüseyni, 2000 yılında Şam'da kendisiyle konuştuğumda bu ziyaretten haberdar değildi.

(foto altı) Emin el-Hüseyni başkanlığındaki Filistinli alimlerden oluşan bir heyetin el-Muhammara'yı ziyareti ve el-Fiyliyye Sarayı'nda Şeyh Hazal el-Kaabi ile görüşmesinden / Fotoğraf: Sosyal medya
Emin el-Hüseyni başkanlığındaki Filistinli alimlerden oluşan bir heyetin el-Muhammara'yı ziyareti ve el-Fiyliyye Sarayı'nda Şeyh Hazal el-Kaabi ile görüşmesinden / Fotoğraf: Sosyal medya

1924 yılında Yahudiler ve Araplar arasındaki çatışmalar sırasında Emir Hazal şu açıklamayı yaptı: “Ben ve birliklerim Arap toprağının herhangi bir karışını çiğneyenle savaşırız. Tüm birliklerimizle birlikte Kudüs için feda oluruz. Arap toprağını kirleten bir Yahudi ırkı bırakmayız.” Ahvaz sözlüğünde ‘birlikler’, ‘aşiretler’ manasına gelmektedir.

1948'de Filistin topraklarında İsrail Devleti'nin kurulmasından sonra Ahvaziler; Arap-İsrail çatışması haberlerini, 1956'da Mısır'a karşı gerçekleşen üçlü saldırıyı, 1967 ve 1973 savaşları gibi bir dizi küçük ve büyük savaş da dahil olmak üzere Arap dünyasındaki önemli olayları yakından takip ettiler. Ahvaz halkı, Şah rejiminin İsrail ile ittifakı nedeniyle Filistin hareketiyle özdeşleşti.

Muhammed Musaddık hükümetinin (1951-1953) Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin İsrail'i tanıma önerisine karşı çıkması dikkat çekicidir. Ancak Şah Pehlevi, Musaddık'a karşı yapılan Anglo-Amerikan darbesinden sonra sürgünden döndüğünde İsrail'i ‘de facto’ bir şekilde, yani realiteyi kabul ederek tanımıştır. Şah Pehlevi ile İsrail arasındaki ilişkiler güvenlik, askeri ve ekonomik iş birliği açısından gelişmiş ve Pehlevi, İsrail’de gayrı resmi bir büyükelçilik açmıştır.

(foto altı) Arabistan'ın son emiri Şeyh Hazal el-Kaabi. / Fotoğraf: Sosyal medya
Arabistan'ın son emiri Şeyh Hazal el-Kaabi. / Fotoğraf: Sosyal medya

Şah Pehlevi İran'ında Arap karşıtı söylemler bu savaşlar esnasında yoğunlaştı. Arapların, İsrail ile girdikleri çatışmalarda yaşadıkları her gerileme ve yenilgide, Arabistan'daki Arap olmayan çoğunluğun sevincine tanık olduk.

(foto altı) Yüksek Ulusal Komite liderleri Muhyiddin Âl Nasır, Dehrab el-Kaabi ve İsa el-Mezhur. / Fotoğraf: Sosyal medya
Yüksek Ulusal Komite liderleri Muhyiddin Âl Nasır, Dehrab el-Kaabi ve İsa el-Mezhur. / Fotoğraf: Sosyal medya

Şah Pehlevi’nin yakın dostu ve devrimden sonra İslam Cumhuriyeti rejimiyle güvenlik alanında iş birliği yapmaya başlayan General Hüseyin Ferdust, İstihbarat ve Devlet Güvenlik Örgütü’nün (SAVAK) Başkan Vekili ve İran Genel Teftiş Teşkilatı Başkanı’dır. Ferdust, ‘Ferdust'un Anıları’ adlı kitabında, İsrail dış istihbarat servisi Mossad’ın 1960'lı yılların başında Yüksek Ulusal Komite'yi (Arabistan Kurtuluş Cephesi) açığa çıkarma, Kuveyt ve Irak'taki bazı üyelerini takip etme konusunda SAVAK ile yaptığı iş birliğinden bahsetmektedir.

Devrimden sonra Ahvaz halkı ve Filistin-İsrail çatışması

İran'da Şah Pehlevi yönetiminin iktidardan uzaklaştırılmasıyla birlikte İsrail varlığına verilen desteğin dayanaklarından biri ortadan kalktı ve İran'daki Arap karşıtı söylem geriledi. Ancak bu söylem tamamen ortadan kalkmasa da İran-Irak savaşı esnasında popülist çevreler arasında yeniden şekillendi. İran dini sistemi; ideolojik, dini ve siyasi yayılmacı nedenlerle özellikle İslami fraksiyonlarla beraber Filistin davasını desteklemek üzere ortaya çıktı. İranlı kitleler ile İran'daki totaliter rejim arasındaki uçurumun genişlemesi, İran toplumunun Filistinlilere yönelik kızgınlığını ve düşmanlığını uyandırdı. Bu durum elbette Ahvaz halkının bazı kesimlerini, özellikle de Şah Pehlevi döneminde yaşamamış olan gençleri etkiledi. Ahvaz halkının devrimden sonra elde ettiği bazı kültürel ve sosyal kazanımlara rağmen, dini rejimin bazı kurumlarının nüfus yapısını Arap olmayanlar lehine değiştirme planlarında ısrarcı olduklarını gördük. Ayrıca Ahvazilere karşı ayrımcı davranışlarda bulunduklarını, baskı yaptıklarını ve zaman zaman onlara karşı katliamlar gerçekleştirdiklerine şahit olduk.

Görünen o ki durum artık yüz yıl öncesinden ve hatta devrim öncesinden farklı bir hal aldı. Bir Ahvazi hükümeti veya otoritesi olmamasına rağmen, ulusal çıkarlar veya Ahvazi çıkarları söylemi öncelik haline geldi. Filistin meselesine karşı davranış geliştirmek de buna dahildir. İran rejimine sadık olanları hariç tutarsak, herhangi bir Ahvazi siyasi grup veya kişinin, İran Dini Lideri Ali Hamaney'in, İsrail'i silme tezini paylaştığını görmedik. Ahvaz'daki sanatçılardan, şairlerden, aktivistlerden ve aşiret liderlerinden Gazze ve Filistin'i desteklediklerine dair duyumlar aldık. Genç aktivistlerin ve entelektüellerin ise Filistin ve İsrail taraflarına herhangi bir sempati duymadan durum hakkında sessiz kaldıklarını görüyoruz.

Genel resme baktığımızda, Ahvaz bölgesini takip eden Arap medyası ve bazı kanalların Gazze ve Filistin halkının çıkarları doğrultusunda yürüttüğü duygusal dolduruş, Ahvazlıları etkiliyor. Bunun yanı sıra İsrail'e sadık İranlıların ırkçı tutumları nedeniyle, Gazze'de olanlara sempati duyan Ahvazlıların çoğunlukta olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum İran’daki İsrail yanlısı muhalefete ters düşüyor.

Burada şunu da belirtmek gerekiyor; Bugünlerde İsrail yanlısı ve Arap karşıtı televizyon kanallarının yayınlarının yanı sıra, Ahvaz bölgesinde yaşayan bazı Arap olmayanların sergilediği neşeli davranışlar, yurtiçi ve yurtdışındaki İran milliyetçisi ve monarşist muhalif söylemler, Ahvaz Araplarının duygularını tahrik ediyor. İranlıların çoğu Şah Pehlevi döneminde Filistin'e, İslam Cumhuriyeti döneminde ise İsrail'e bağlıydı. Bu bağlılıklarının, İran'daki egemen rejimlere olan düşmanlıklarından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu son derece siyasi bir meseledir ve Filistin-İsrail çatışmasının tarihinde herhangi bir derinlik içermemektedir. Burada, bazı Ahvaziler tarafsız kalmak ya da İsrail'e yanaşmak isteseler bile, İsrail yanlısı ve Arap karşıtı ırkçılıkla dolu İran muhalif medyasının onları Filistinlilerin yanında yer almaya ittiği söylenebilir.

Tıpkı 48 Araplarının bazı unsurlarının İsrail devletine, onun sağcı ve solcu partilerine mensup olması, onların icraatlarını savunması gibi, son yirmi yılda yurtdışındaki bazı Ahvazi unsurlar ve gruplar arasında benzer bir olguya tanık olduk. Bu olgu, Ahvazilerin Hamas ve diğer Filistinli örgütlerin İslam Cumhuriyeti rejimine karşı mücadelelerinde kendilerine yardım etmediği bahanesiyle, İsrail’in kurumlarıyla siyasi iş birliği olgusudur. Bunun aksine Filistinli İslami gruplar İran rejimini, Ahvazilerin mücadelelerini bastırırken desteklemiştir. Ahvazlı gruplar da eylemlerini, Arap ülkelerinin İsrail ile normalleşmesi veya Filistin Yönetimi ile İsrail arasındaki anlaşmalar nedeniyle haklı çıkarmaktadır. Ancak 7 Ekim'de Gazze Şeridi'nde başlayan kanlı olaylar ve ardından Gazze Şeridi halkına karşı işlenen katliamlar, onları bu alanda sessiz kalmaya ya da tüm bu olaylardan İran'ı sorumlu tutmaya sevk etti.

Ahvaz Araplarının müttefikleri

Burada Ahvaz Araplarının İran rejimine karşı mücadelelerindeki müttefiklerine bir göz atmalıyız. Azerbaycan Türkleri, İsrail'i tamamen savunan Azerbaycan'a sadık olmakla, Filistinlilere sempati duyan Türkiye'ye sadık başka biri olmak arasında bölünmüş durumdadır. Çoğu sessizdir ve tek kelime etmemiştir. Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bir grup Kürt ise Filistinlilere ve Araplara saldırmaktadır. Bazıları da Filistinlileri savunmaktadır. Başka bir kesim de sadece İran rejiminin bölgedeki durumu alevlendirmedeki rolüne odaklanmakta ve İsrail'in bu konudaki rolüne değinmemektedir. Bu, yurtdışındaki bazı Ahvazi grupların tutumlarına benzemektedir.

İran'daki Kürt söylemi, bölgedeki ve Tahran'daki duruma benzemektedir. İran'daki Kürt sorununun çözümünde Irak'ta yaşananlarla bir karşılaştırma yapılırsa, ülkelerin kendine has koşulları dikkate alınmamış olur. İran'daki Kürtler, yıllar boyu yöneticisi kim olursa olsun İsrail’i kendilerine bir dost olarak gördüler.

Muhalif Sünni Beluci Dini Lideri Molla Abdulhamid İsmail’in tutumu, bölge halkının büyük bir kısmı gibi, Hamaney ve Tahran'daki rejiminin hoşuna gitmeyen iki devletli Filistin-İsrail çözümünün benimsenmesi yönündeki tutumuyla aynı doğrultudadır.

Sonuç olarak, Ahvazilerin siyasi talepleri İran içindeki diğer Türk, Kürt ve Beluci halklarınınkiyle benzerlik arz etmektedir. En nihayetinde ise onlar, Filistin halkıyla dilsel, kültürel ve tarihsel bağları olan Araplardırlar.



İsrail’in bombardıman uyarısı, Lübnan’la Cideyde Yabus Sınır Kapısı geçişini durdurdu

Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)
Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)
TT

İsrail’in bombardıman uyarısı, Lübnan’la Cideyde Yabus Sınır Kapısı geçişini durdurdu

Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)
Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Suriye’ye ait Cideyde Yabus Sınır Kapısı (Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi)

Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi Halkla İlişkiler Müdürü Mazen Alluş, Cideyde Yabus Sınır Kapısı’nın Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı üzerinden geçişlerin ikinci bir duyuruya kadar kapalı olduğunu açıkladı. Alluş, özellikle Beyrut Refik Hariri Uluslararası Havalimanı üzerinden uçuşu bulunan yolcuların, seyahatlerini sürdürebilmeleri için Humus kırsalındaki Cusiye Sınır Kapısı üzerinden geçiş yapabileceklerini belirtti.

Suriye Genel Sınır Kapıları ve Gümrük İdaresi, cumartesiyi pazara bağlayan gece yarısı itibarıyla Cideyde Yabus Sınır Kapısı üzerinden geçişlerin geçici olarak durdurulduğunu duyurdu.

Bu karar, İsrail ordusunun Lübnan tarafındaki Masnaa Sınır Kapısı ile bu kapıya ulaşan M30 karayolunu hedef alacağı yönündeki uyarısının ardından geldi.

Alluş, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, Cideyde Yabus Sınır Kapısı’nın yalnızca sivillerin geçişi için kullanıldığını, herhangi bir askerî amaçla kullanılmadığını vurguladı.

İsrail ordusu ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, Suriye–Lübnan sınırındaki Masnaa Sınır Kapısı çevresinde bulunanlara ve M30 yolunu kullananlara bölgeyi derhal boşaltmaları çağrısında bulundu. Açıklamada, bölgenin hedef alınacağı belirtilerek, Hizbullah’ın söz konusu geçiş noktasını askerî amaçlarla ve silah kaçakçılığı için kullandığı iddia edildi.

fdvfdv
İsrail bombardımanından kaçan Suriyeliler ve Lübnanlılar, Lübnan ile Suriye arasındaki Masnaa Sınır Kapısı’nda (Şarku’l Avsat)

Bir Lübnan güvenlik kaynağı da uyarının ardından Masnaa Sınır Kapısı’nda tahliye sürecinin başlatıldığını doğruladı.

Alluş, gece saatlerinde yaptığı bir başka açıklamada ise sınır kapısının tamamen sivil amaçlarla kullanıldığını, herhangi bir silahlı grup ya da milis varlığının bulunmadığını ve yasal çerçeve dışı faaliyetlere izin verilmediğini yineledi.

Şarku’l Avsat’ın Alman Haber Ajansı DPA’dan aktardığı habere konuşan Alluş, “Mevcut uyarılar ışığında ve yolcuların güvenliği için, olası riskler ortadan kalkana kadar sınır kapısından geçişler geçici olarak durdurulacaktır. Durumun istikrara kavuşmasının ardından faaliyetlerin yeniden başladığı duyurulacaktır” dedi.

vrrv
Bir çocuk, sırtında eşyalarını taşırken 4 Ekim 2024’te İsrail bombardımanının oluşturduğu çukurun yanında, Masnaa Sınır Kapısı’ndan geçiyor (AP)

Suriye ile Lübnan arasındaki sınır kapılarında, özellikle İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik yoğun hava saldırılarının ardından ülkelerine dönen Suriyelilerin oluşturduğu yoğun bir geçiş trafiği yaşanıyor. Saldırılarda çok sayıda Suriyeli hayatını kaybederken, çok sayıda kişi de yaralandı.

rbrg
Humus kırsalında, Lübnan sınırındaki Cusiye Sınır Kapısı (SANA)

Masnaa Sınır Kapısı, iki ülke arasındaki ana geçiş noktası olmasının yanı sıra, ticaret açısından hayati bir arter ve Lübnan’ın bölgeye açılan başlıca kara kapısı konumunda bulunuyor. İsrail, söz konusu sınır kapısını daha önce Ekim 2024’te İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışmalar sırasında hedef almıştı. Kapı, o dönemdeki ateşkesin ardından yaklaşık bir ay sonra başlatılan onarım çalışmalarıyla yeniden açılmıştı.


Cezayir'in İran Savaşı’na ilişkin endişelerinin ardında yatan gerçekler

Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)
Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)
TT

Cezayir'in İran Savaşı’na ilişkin endişelerinin ardında yatan gerçekler

Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)
Cezayir Körfezi'nin yakınlarında Cezayir bayrağı dalgalanırken başkentte ‘Kasbah’ olarak bilinen eski şehir (solda) ve nakliye konteynerleri (sağda) görülüyor, 25 Ağustos 2022 (AFP)

Rabia Abdusselam

Cezayir’deki yetkililerin ve siyasi parti liderlerinin açıklamalarını dinleyen ya da yayınladıkları bildirileri okuyanlar, ‘sert güç’ olarak bilinen olguya ve uluslararası ortamın hiçbir kuralın geçerli olmadığı açık bir alana dönüşmesine yönelik ‘endişe ve gerginliği’ hissedebilir. Buna komşu ülkelerdeki (Libya, Mali ve Afrika Sahel Bölgesi) güvenlik istikrarsızlığından kaynaklanan karmaşık bölgesel tehditler de ekleniyor.

Bu bağlamda Cezayir Genelkurmay Başkanı General Said Şangariha, Ramazan Bayramı vesilesiyle komutanlarla gerçekleştirdiği toplantıda yaptığı konuşmanın büyük bir bölümünü, yumuşak güç araçları yerine askeri ve savunma varlıklarına öncelik veren ‘güç savaşları’ veya ‘sert güç’ olarak bilinen konuya değindi. General Şangariha konuşmasında, “Silahlı kuvvetler mensupları, uluslararası durumun tanık olduğu ve savaş seçeneğinin geri dönüşü, askeri müdahaleler, çok taraflı kuruluşların konumunun gerilemesi ve uluslararası hukuk kurallarının göz ardı edilmesi ile karakterize edilen, devletlerin egemenliğini ve ulusal tercihlerini etkileyen hızlanan jeopolitik dönüşümlerin gerçeklerini kavramaya davet ediliyor” dedi.

General Şangariha, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları, Cumhuriyet Muhafızları ve Ulusal Jandarma komutanları ile ordunun merkezi kurum ve birimlerinin komutanlarının da katıldığı toplantıda şunları söyledi:

“Ortadoğu’da yaşanan kaos ve şiddetli askeri gerginlik, ‘herkesin, dünyanın yaşadığı derin jeopolitik dönüşümler, özellikle de bunların Güney ülkeleri üzerindeki etkileri konusunda, yüksek profesyonellik ve öngörülü bir proaktiflikle farkındalık düzeyini artırmasını’ gerektiriyor.”

Aynı söylem, bir süredir ülkedeki siyasi liderler tarafından da tekrarlanıyor. Bu bağlamda, solcu İşçi Partisi lideri ve eski cumhurbaşkanlığı adayı Louisa Hanoune, başkent Cezayir’de Siyasi Büro ile yaptığı toplantıda, “Eğer dostlarına vurulduğunu görürsen, bunun sana da ulaşacağını bil” deyişini kullandı. Bu atasözü, ülkede başkalarına (arkadaşlara) gelen kötülük veya zarardan ders çıkarmaya ve tedbirli olmaya teşvik etmek için kullanılır. Zira Hanoune da öncelikle İran'a ve ayrıca ‘Mutlak Kararlılık Operasyonu’ adı verilen ABD askeri müdahalesine sahne olan Venezuela'ya atıfta bulunuyordu. Söz konusu operasyon, artan jeopolitik gerginlikler ortasında Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşinin tutuklanıp ABD’ye götürülmesiyle sonuçlanan bir operasyondu.

Hanoune’a göre Cezayir'in şu anda iç istikrarı ve toplumsal uyumu koruması gerekiyor. Zira arka arkaya gelen uluslararası krizler, devletlerin dış baskılara karşı koyabilecek güçlü bir iç cepheye sahip olmasının önemini teyit ediyor ve kanıtlıyor. Ayrıca bu durum ‘geniş çaplı bir siyasi seferberlik ve ulusal bilincin güçlendirilmesini’ de gerektiriyor.

Öte yandan (Cezayir'in en eski muhalefet partisi) Sosyalist Güçler Cephesi’nin birinci sekreteri Youcef Aouchiche, başkentte düzenlenen parti kadroları toplantısında yaptığı konuşmada, Ortadoğu'da tırmanan gerginliklerin ‘yüksek düzeyde uyanıklık ve ulusal sorumluluk’ gerektirdiğini vurguladı. Aouchiche, ulusal egemenliğin savunulması ve devletin stratejik direncinin güçlendirilmesinin, kalkınma ve demokrasiye dayalı bir ulusal proje gerektirdiğine dikkati çekti.

fvf
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun, başkent Cezayir’de İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'yi ağırladı, 25 Mart 2026 (AFP)

Cezayir, tehditler ortak olduğundan ve bölgesel güvenlik ulusal güvenliğin savunma mekanizması bulunduğundan özellikle Mağrip ve Akdeniz bölgelerindeki komşu ülkelerle güçlü ortaklıklar ve ittifaklar kurmaya ihtiyaç duyuyor ve bunun için şu an çok uygun bir fırsat bulunuyor.

Daha önce 2024 cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olan Youcef Aouchiche’e göre bir devletin gücü askeri kapasitesi veya doğal kaynaklarıyla değil, esas olarak toplumunun uyumu ve vatandaşlarının kurumlarına duyduğu güvenle ölçülür. Ayrıca Aouchiche, halkın kamu hayatına fiilen katılımı ve demokratik meşruiyete dayalı bir yönetimin varlığı olmadan hiçbir devletin güçlü, istikrarlı ve güvenli olmasının mümkün olmadığını düşünüyor. Aouchiche, dış zorluklar ve baskılarla mücadelenin, hukukun üstünlüğü ve özgürlüklerin sağlamlaştırılması, ekonomik bağımsızlığımızın güçlendirilmesi ve başta gıda, enerji, teknoloji ve dijital güvenlik olmak üzere hayati alanlarda kendi kendine yeterliliği sağlayabilecek bir ulusal ekonominin inşa edilmesi sayesinde gerçekleştirilebileceğini de sözlerine ekledi.

Endişenin sebebi ne?

Cezayir’deki askeri yetkililer ve parti liderleri arasında endişeli açıklamaların dikkat çekici şekilde artması, ‘İran’a karşı savaş, neden resmi yönetici kesimleri ve ülkenin siyasetçilerini endişelendiriyor?’ şeklindeki temel bir soruyu gündeme getiriyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre uzmanlar, Cezayir’in bugün, on binlerce kurbanın verildiği ve ülkenin 1990’lı yıllarda yaşadığı ‘kara on yıl’ diye adlandırılan döneme hakim olan türden bir ‘siyasi parçalanma’ ya da ‘çatışma’ yaşamadığı ve kurumsal bir kriz bulunmadığı konusunda hemfikir. Ancak dış faktörler güçlü bir şekilde kendini hissettiriyor. Stratejik çalışmalar uzmanı Prof. Muhammed Zenasni, Al Majalla’ya yaptığı değerlendirmede, Cezayir’in dengeleyici bir bölgesel aktör olarak büyük zorluklarla karşı karşıya kaldığını ve bugün egemenliğini ve bağımsızlığını korumak için karşı karşıya olduğu bu büyük tehditlerin farkında olduğunu, bu sebeple Cezayir’in askeri ve siyasi liderliğinin, herhangi bir acil duruma karşı iç cepheyi sağlamlaştırmayı amaçlayan bir dizi konuşma başlattığını belirtti.

Prof. Zenasni'ye göre Cezayir'in temel korku ve endişesinin arkasında, toplumsal güvenliği sarsmak amacıyla toplumu mezheplere bölme girişimleri yoluyla toprak bütünlüğüne ve toplumsal uyuma yönelik olası tehdit yatıyor. Bu da değerler düzeyindeki güvenliği sarsmaktan geçiyor. Bu yüzden Cezayir'den, liderleri ve halkı, sosyal güvenliğin bir emniyet valfi olarak fikri, değerler ve hukuki güvenliği sağlamaları ve böylece ulusal uyumu güçlendirmeleri bekleniyor.

Cezayir’in tehditler ortak olduğundan ve bölgesel güvenlik ulusal güvenliğin savunma mekanizması bulunduğundan özellikle Mağrip ve Akdeniz bölgelerindeki komşu ülkelerle güçlü ortaklıklar ve ittifaklar kurmaya ihtiyaç duyduğunu, bunun için diplomatik iletişim kanallarını açık tutmanın yanı sıra şu an çok uygun bir fırsatın olduğunu belirten Prof. Zenasni, “Şu and, kapsayıcı diplomasi uygulamanın, bazı düşman güçlerin hesaplanamayan tırmanışlarını önlemenin ve başta enerji dosyası olmak üzere mevcut tüm kozları kullanmanın en uygun zamanı” yorumunda bulundu.

Cezayir, bir enerji ülkesi olarak, petrol fiyatlarındaki artıştan geçici olarak fayda sağlayabilir. Ancak bunun karşılığında, büyük savaşların küresel ekonomik belirsizliğe yol açtığını ve tedarik zincirleri üzerinde baskı oluşturduğunu çok iyi biliyor.

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında doktora sahibi Nabila Ben Yahya, Cezayir’deki askeri liderlikte güç savaşlarının şiddetlenmesi konusunda artan endişeye ilişkin özel bir açıklamada bulundu. Al Majalla’ya konuşan Ben Yahya, “Cezayir’deki resmi ve askeri elitler arasında artan endişe, yapısal, bölgesel ve iç olmak üzere üç analitik düzeyin kesişimi üzerinden açıklanabilir” ifadelerini kullandı.

Bunlardan birincisinin yapısal düzey olduğunu ifade eden Ben Yahya'ya göre Cezayir, ‘İran'a karşı savaşın sadece geleneksel bir çatışma olmadığını, aksine uluslararası sistemin doğasında, uluslararası hukuk kurallarının etkisinin azalarak sert güç dengelerinin öne çıktığı, yasal çerçevelerin dışındaki (güç savaşları) mantığına doğru bir dönüşümü yansıttığının’ farkında. Bu dönüşüm, Cezayir dahil olmak üzere orta büyüklükteki ülkeleri tehdit ediyor. Çünkü bu, müdahalelerin ve önleyici saldırıların meşrulaştırılmasına kapı açarak, 2003'ten beri bölgede tanık olduğumuz kaos modellerini yeniden üretiyor.

dfbfgb
Başkent Cezayir’deki sahil şeridi boyunca dalgalanan Cezayir bayrakları, 18 Eylül 2021 (AP)

Ben Yahya’ya göre ikincisi olan bölgesel düzeyde ise Cezayir, ulusal güvenliğinin stratejik derinliği olarak bölgesel istikrarı sağlamak için mevcut tüm mekanizmaları kullanıyor. Ben Yahya, Ortadoğu'da yaşanacak herhangi bir büyük patlamanın diğer etkileşimleri yeniden şekillendirebileceğini ve bölgedeki askerileşmenin artırabileceğini, bunun da özellikle zaten kırılgan olan Afrika Sahel bölgesinde uluslararası aktörlerin geri dönüşü için elverişli bir ortam yaratabileceğini söyledi.

Cezayir, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerini de kapsayan askeri tırmanışı kınadı ve İran-ABD müzakerelerinin tıkanmasından duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi. Dışişleri Bakanlığı'nın daha önceki bir açıklamasında Cezayir, Umman'ın arabuluculuğunda yürütülen ve birçok kişinin İran-ABD müzakerelerinde barışçıl bir çözüme ulaşılabileceğine dair büyük umutlar beslediği müzakerelerin başarısız olmasından duyduğu üzüntüyü dile getirmişti.

Ben Yahya, üçüncü ve son olan iç düzeydeki endişenin ise ekonomik ve sosyal dengelerin yönetilmesiyle ilgili olduğunu ifade etti. Ben Yahya bu ayrıntıyı açıklarken Cezayir'in bir enerji ülkesi olarak petrol fiyatlarındaki artıştan geçici olarak faydalanabileceğini, ancak bunun karşılığında büyük savaşların küresel ekonomik belirsizlik yarattığını ve tedarik zincirleri üzerinde baskı oluşturduğunu tam olarak farkında olduğunu belirtti. Ben Yahya’ya göre bu durum, gelişmekte olan ülkelerin istikrarı pahasına büyük güçlerin önceliklerini yeniden düzenleyebilir. Bunun yanında, düzensiz göç veya sınır ötesi ağların büyümesi yoluyla bir ‘güvenlik bulaşması’ endişesi de bulunuyor.

Bu yüzden Cezayir'in güvenlik doktrini, saldırganlığı reddetme ve devletlerin egemenliğini destekleme üzerine kurulu ilkesel bir tutum benimsiyor. Bu da Cezayir'in, hegemonyayı meşrulaştırabilecek ve adalet dengesindeki bozulmayı pekiştirebilecek herhangi bir savaşa endişeyle bakmasına neden oluyor.


Suriye, İran savaşında ne kadar tarafsız kalabilecek?

Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)
Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)
TT

Suriye, İran savaşında ne kadar tarafsız kalabilecek?

Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)
Ahmed Şara, Suriye'nin bölgedeki çatışmaların içine çekilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi (AFP)

ABD ve İsrail'in 28 Şubat'tan beri yürüttüğü İran savaşı, Suriye yönetimini de tehdit ediyor.

Irak'taki Şii milislerin ve Tahran destekli Hizbullah'ın saldırılarının hedefindeki Suriye, İran savaşında tarafsız kalmaya çalışıyor.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Birleşik Krallık'a (BK) gerçekleştirdiği bu haftaki ziyaretinde Başbakanı Keir Starmer'la bir araya geldi.

Londra yönetiminden yapılan açıklamada, iki ülkenin de Hürmüz Boğazı'nın yeniden tam kapasite faaliyet göstermesi için uygulanabilir bir planın gerekliliği üzerinde durduğu belirtildi.

Şara, BK merkezli düşünce kuruluşu Chatham House'un düzenlediği etkinlikte ülkesini savaşın dışında tutmak istediğini yineleyerek, "Yeterince savaş yaşadık. Başka bir savaş deneyimine hazır değiliz" dedi.

14 yıl süren yıkıcı iç savaşın ardından Suriye'yi yeni bir çatışmanın içine sokmak istemediğini vurgulayan lider, şöyle devam etti:

Suriye herhangi bir tarafın hedefi haline gelmedikçe, herhangi bir çatışmaya dahil olmayacak. Suriye'nin bir savaş alanı haline gelmesini istemiyoruz. Ancak ne yazık ki bugün işler akıllı kişiler tarafından yönetilmiyor. Durum istikrarsız ve öngörülemez.

Ancak Financial Times'ın analizinde, İran savaşının başından bu yana Suriye topraklarına düzenlenen saldırıların ülkenin tarafsızlık politikasını zora soktuğuna dikkat çekiliyor.

Beyrut'taki düşüne kuruluşu Carnegie Ortadoğu Merkezi'nden Suriye uzmanı Kheder Khaddour, savaşın uzamasıyla Şam yönetiminin çatışmalara çekilebileceğine işaret ediyor:

Suriye ne kadar süre tarafsız kalabilir? Bu savaş ne kadar uzun sürerse, bu çatışma ne kadar yayılırsa Suriye'ye sıçrama riski de o kadar artar.

Reuters'ın geçen ay yayımladığı haberde, ABD'nin Lübnan'daki Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına yönelik operasyonlara katılması için Şara yönetimine baskı yaptığı öne sürülmüştü.

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ise iddiaları yalanlayarak "ABD'nin, Suriye'yi Lübnan'a asker göndermeye teşvik ettiği yönündeki haberler yanlış ve gerçeğe aykırıdır" demişti.

Khaddour da "Suriye silahlı kuvvetlerinin böyle bir şey yapma imkanı yok. Kendi topraklarını zar zor koruyacak kadar güce sahipler" diyor.  

Diğer yandan Şam yönetimi, İran savaşının yarattığı krizi kullanarak yatırım çekmeyi de amaçlıyor.

Avrupa temaslarında Almanya'yı da ziyaret eden Şara, Berlin'deki iş insanlarının yer aldığı toplantıda, Hürmüz Boğazı'ndaki durumun yarattığı enerji krizinde Suriye'nin "güvenli bir alternatif rota" oluşturduğunu söyledi:

Suriye güvenli bir liman işlevi görebilir. Stratejik konumu sayesinde tedarik zincirlerinin güvenliğini sağlayabileceği gibi, Akdeniz kıyıları üzerinden enerji tedarikini de güvence altına alabilir.

Irak da yıllar sonra Suriye üzerinden karayoluyla petrol ihracatına bu hafta başladı. Politico'nun aktardığına göre Iraklı yetkililer, kamyonlarla sevkıyatın başarılı olması halinde Kerkük-Baniyas boru hattının tamir edilerek yeniden kullanılabileceğini söylüyor.

Analizde, İran savaşının yarattığı krizde Şara'nın "farklı bir yol çizmeye çalıştığı" yazılıyor. Medya kuruluşuna konuşan kaynaklardan biri şu ifadeleri kullanıyor:

Savaş, Ortadoğu'yu farklı şekilde düşünmeye zorluyor.

Independent Türkçe, Financial Times, Politico, SANA