Hizbullah'ın Beyrut saldırısının üzerinden 40 yıl geçti… Nöbet tutan askerin intihar bombacısı hakkında hatırladığı şuydu: “Bana baktı ve gülümsedi”

Hizbullah’ın Beyrut'taki ABD Deniz Kuvvetleri karargâhına düzenlediği bombalı saldırının üzerinden kırk yıl geçti.

Al Majalla / Ajanslar
Al Majalla / Ajanslar
TT

Hizbullah'ın Beyrut saldırısının üzerinden 40 yıl geçti… Nöbet tutan askerin intihar bombacısı hakkında hatırladığı şuydu: “Bana baktı ve gülümsedi”

Al Majalla / Ajanslar
Al Majalla / Ajanslar

Sami Moubayed

23 Ekim, Hizbullah'ın Beyrut'taki ABD Deniz Kuvvetleri karargâhına düzenlediği bombalı saldırının 40’ıncı yıl dönümü...

Hizbullah'ın Beyrut'taki ABD Deniz Kuvvetleri karargâhına düzenlediği bombalı saldırının 40’ıncı yıldönümü, Hizbullah ile İsrail arasında gerilimin tırmandığı ve Gazze'nin bombalandığı döneme denk geliyor. ABD Ordusu, Hizbullah'a baskı yapmak ve İsrail ordusunun Gazze'ye karadan müdahale etmesi halinde Hizbullah'ın İsrail'in kuzeyine saldırmaması için Akdeniz'de Lübnan açıklarına devasa donanma gemileri konuşlandırdı.

Bu tarih, Hizbullah ile İsrail arasında gerilimin arttığı ve Gazze'nin bombalandığı döneme denk geliyor. ABD Ordusu, Hizbullah'a baskı yapmak ve İsrail ordusunun Gazze'ye karadan müdahale etmesi halinde Hizbullah'ın İsrail'in kuzeyine saldırmaması için Akdeniz'de Lübnan açıklarına devasa donanma gemileri konuşlandırdı.

23 Ekim 1983 tarihinde 241 ABD deniz piyadesinin ölümüne yol açan bu eylem, 11 Eylül 2001'e kadar ABD’lilere yönelik en ölümcül terör saldırısıydı. Nitekim bugüne kadar El Kaide dışında hiçbir terör örgütü o saldırıdakinden daha fazla asker öldürmedi.

Lübnan'da çok uluslu Amerikan-Fransız barışı koruma gücünün bir parçası olarak konuşlandırılan ABD kuvvetlerinin öldürülmesi kırk yıl önce gerçekleşmiş olmasına rağmen, bu İran'ın vekil gücünün oluşturduğu tehlikenin sürekli bir hatırlatıcısı olarak ön plana çıkıyor. Hizbullah'ın ABD’lileri en son hedef aldığı yıl, örgütün Suudi Arabistan'ın Dahran kentinde 19 ABD Hava Kuvvetleri mensubunun ölümüne yol açan el-Huber Kuleleri saldırısını gerçekleştirdiği 1996’ydı…

“Bana baktı ve gülümsedi…”

Lübnan'daki çokuluslu güçler karargâhındaki nöbetçi askerin, 23 Ekim 1983'te patlayıcı yüklü sarı Mercedes kamyonunu binaya sürerek 241 ABD deniz piyadesini öldüren intihar bombacısıyla ilgili hatırladığı tek şey buydu. Çok sayıda ABD askerinin öldüğü saldırıda 28 kişi ağır yaralandı ve bunlardan 13'ü birkaç gün içinde yaşamını yitirdi. On dakika sonra ikinci bir intihar bombacısı, Fransız kuvvetlerinin Remle el-Beyda bölgesindeki karargahına benzer bir saldırı düzenleyerek 58 Fransız askerini öldürdü.

ABD Deniz Kuvvetleri karargahına yapılan saldırı Lübnan iç savaşında önemli bir dönüm noktasıydı. Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan bunu ‘aşağılık bir davranış’ olarak nitelendirirken, Fransız mevkidaşı François Mitterrand bombalanan alanı ziyaret etmek için Beyrut'a gitti. ABD Başkan Yardımcısı George Herbert Walker Bush, 26 Ekim 1983'te Lübnan'ın başkentine gelerek şunu söyledi: “Teröristler bizi korkutamayacak.”

ABD Deniz piyadeleri, İsrail'in Haziran ve Eylül 1982 arasında Lübnan'ı işgal etmesinden kısa bir süre sonra Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Başkanı Yaser Arafat'ın isteği üzerine Filistin birliklerinin Batı Beyrut'tan çekilmesini denetlemek için çokuluslu güçlerin parçası olarak Lübnan'a gelmişlerdi. Arafat, İsraillilerin Lübnan başkentinden geriye kalan bölgeyi işgal etmesini yalnızca ABD korumasının engelleyebileceğini düşünüyordu. Zira İsrail, FKÖ ile İsrail’i birbirinden ayıracak 40 km derinliğinde bir tampon bölge oluşturmak amacıyla Lübnan'ı işgal etmişti. Açıklanmayan hedef, FKÖ'yü ezmek ve tamamen ortadan kaldırmaktı.

ABD Elçisi Philip Habib, Filistin güçlerinin geri çekilmesini izlemek üzere 800 ABD askerinin Beyrut'a gönderilmesini denetledi. 25 Ağustos 1982'de geldiler ve görevlerini tamamlamaları için 30 günlük bir süre verildi. Ancak Filistinlilerin geri çekilmesi Eylül ayının ilk haftasında sona erdi ve aynı ayın 10’unda Reagan güçlerine ülkelerine dönme emri verdi.

Dört gün sonra Lübnan'daki güvenlik durumu, 14 Eylül'de Cumhurbaşkanı Beşir Cemayel'in suikasta uğramasıyla daha da kötüleşti. Elie Hubeyka liderliğindeki Falanjist Lübnan Güçleri’nin, Cemayel'in öldürülmesine misilleme olarak Sabra ve Şatilla kamplarına saldırarak orada katliamlar gerçekleştirdi ve geriye binlerce masum Filistinli kurban kaldı.

(foto altı) ABD Deniz piyadeleri, patlamadan bir hafta sonra yıkılan karargahlarının enkazı altında ölüleri arıyor. (AFP)
ABD Deniz piyadeleri, patlamadan bir hafta sonra yıkılan karargahlarının enkazı altında ölüleri arıyor. (AFP)

Başkan Reagan, 18-20 Eylül tarihleri ​​arasında Beyaz Saray'da bir dizi toplantı yaptı. Toplantılar sonucunda ABD kuvvetlerinin “Lübnan hükümetinin başkenti üzerinde tam egemenliğini yeniden kazanmasına olanak sağlamak” misyonuyla Beyrut'a dönmesi kararlaştırıldı.

Ünlü ABD’li gazeteci Thomas Friedman o gün New York Times muhabiri olarak Beyrut'taydı. Başkan Reagan'ın kararını kendi deyimiyle ‘Amerikan suçu’ olarak değerlendiren Friedman’a göre eğer ABD’liler Beyrut'tan bu kadar çabuk çekilmeseydi Beşir Cemayel öldürülmeyecekti ve belki de Sabra ve Şatilla katliamı yaşanmayacaktı.

Bin 500 Amerikan askeri Lübnan'a döndü ve kardeşinin yerine cumhurbaşkanı seçilen Emin Cemayel onları Lübnan ordusunu eğitmeye davet etti. Eğitimin 1982 yılının sonlarında başlaması, Dürzi lider Velid Canbolat ve Şii Emel Hareketi'ndeki müttefiki Nebih Berri de dahil olmak üzere Cemayel kardeşlere karşı olan geniş bir yelpazedeki Lübnanlı siyasetçileri rahatsız etti.

Emin Cemayel'in ABD’lilerle iş birliğine ilk yanıt, 18 Nisan 1983'te, küçük bir Chevrolet kamyonunun Beyrut'taki ABD Büyükelçiliği karargâhına saldırıp 60'tan fazla insanı öldürdüğü gün geldi. Söz konusu saldırı, Cemayel’i projesinden caydırmadı ve 17 Mayıs 1983'te Lübnan ile İsrail arasında barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşma, Müslüman ve Suriye yanlısı Lübnanlı politikacıları Cemayel’e karşı cephe almaya yöneltti. Dönemin başbakanı Şefik el-Vezzan, Batılı bir diplomatla yaptığı görüşmede bunu şöyle dile getirdi: “Bilmenizi isterim ki bugün hayatımdaki en üzücü gün. Bu anlaşma onurlu bir anlaşma değil.”

Lübnan İslami Cihad Hareketi

Lübnan İslami Cihad Hareketi (kendisiyle aynı adı taşıyan Filistinli örgütün ortaya çıkışından önce faaliyet gösteren Şii hareket), 23 Ekim 1983'te ABD Deniz Kuvvetleri karargahına yapılan saldırının sorumluluğunu üstlendi. Bu örgüt, o dönemde Lübnan'da faaliyet gösteren Şii milis gruplarından biriydi. Bazıları onu Hizbullah'ın doğuşunu hazırlayan örgüt olarak tanımladı ve 1983'ün başlarında kurulduğunu söyledi. Bazıları ise kurucusunun Hizbullah'ın lideri İmad Muğniye olduğunu iddia etti. Ancak Hizbullah daha sonraki yıllarda bunu yalanladı. Yapılan incelemelerde ABD Deniz Kuvvetleri karargahına çarpan kamyonun sürücüsünün İsmail Askeri isimli İran vatandaşı olduğu belirlendi. ABD’ye göre, İslami Cihad Hareketi’nin Genel Merkezi’nin Baalbek'te olduğu ve Tahran'daki devrimin başarısından dört yıl sonra İsrail ve ABD'yi Lübnan'dan çıkarmak için İran tarafından kurulduğu belirtildi.

“Ünlü ABD’li gazeteci Thomas Friedman o gün New York Times muhabiri olarak Beyrut'taydı. Başkan Reagan'ın kararını kendi deyimiyle ‘Amerikan suçu’ olarak değerlendiren Friedman’a göre eğer ABD’liler Beyrut'tan bu kadar çabuk çekilmeseydi Beşir Cemayel öldürülmeyecekti ve belki de Sabra ve Şatilla katliamı yaşanmayacaktı.”

İslami Cihad Hareketi, saldırıdan sonra AFP'nin Beyrut'taki ofisine şu bildiriyi gönderdi: “Bizler Allah'ın askerleriyiz. Bizler ne İranlı, ne Suriyeli, ne de Filistinliyiz; Kur’an-ı Kerim’in öğretisine uyan Müslümanlarız. Nisan ayındaki büyükelçilik bombalamasından sonra daha şiddetli vuracağımızı söylemiştik. Artık neyle karşı karşıya olduklarını anlıyorlar. Şiddet tek yolumuz olmaya devam edecek.”

(foto altı) Dönemin ABD Başkan Yardımcısı George Herbert Walker Bush, 26 Ekim 1983'teki patlamanın olduğu alanı incelerken. (AFP)
Dönemin ABD Başkan Yardımcısı George Herbert Walker Bush, 26 Ekim 1983'teki patlamanın olduğu alanı incelerken. (AFP)

İran, İslami Cihad Hareketi’yle herhangi bir bağlantısı olduğunu reddetti. New York Times ise şunu yazarak örgütün varlığını sorguladı: “Lübnan polis kaynakları, Batılı istihbarat kaynakları, İsrail hükümeti kaynakları ve Beyrut'taki üst düzey Şii dini liderlerin hepsi İslami Cihad Hareketi diye bir örgütün olmadığına inanıyor.” Ancak hareket, Aralık 1983'te Kuveyt'teki büyükelçiliğin bombalanması ve 18 Ocak 1984'te Beyrut Amerikan Üniversitesi Rektörü Malcolm Kerr'in öldürülmesi de dahil olmak üzere Lübnan ve diğer ülkelerdeki birçok terörist operasyonun sorumluluğunu üstlendi. Hareketin üstlendiği son operasyon, ABD Deniz Kuvvetleri karargahı operasyonundan dokuz yıl sonra, Mart 1992'de Arjantin’in başkenti Buenos Aires'teki İsrail Büyükelçiliği’nin bombalanmasıydı.

Gecikmeli ve zayıf tepkiler

Fransızlar, Ekim 1983'teki saldırılara yanıt olarak, Bekaa Vadisi'ndeki İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) mevzilerine çok sayıda füze ateşledi. ABD Başkanı Ronald Reagan, Başkan Yardımcısı George Herbert Walker Bush, Dışişleri Bakanı George P. Shultz ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert MacFarlane'nin tavsiyesi üzerine aynı şeyi Baalbek'te yapmak istedi. Zikredilen isimlerin hepsi, ABD deniz piyadelerinin bombalanmasından yalnızca İran'ın sorumlu olduğuna inanıyordu. Ancak ABD Savunma Bakanı Caspar Weinberger, Tahran'ın operasyona dahil olup olmadığından emin olmadığını söyleyerek aynı fikirde olmadığını belirtmişti. Weinberger, yıllar sonra Eylül 2001'de Frontline’a verdiği röportajda şöyle dedi: “Halen Beyrut'taki ABD Deniz Kuvvetleri karargâhını kimin bombaladığına dair gerçek bilgimiz yok ve o zaman da kesinlikle bilmiyorduk.”

“İslami Cihad Hareketi, 23 Ekim 1983'te ABD Deniz Kuvvetleri karargahına yapılan saldırının sorumluluğunu üstlendi. Bu örgüt, o dönemde Lübnan'da faaliyet gösteren Şii milis gruplarından biriydi.”

Weinberger, ABD'nin gecikmeli ve zayıf tepkisinin ardındaki nedenin bu belirsizlik olduğunu iddia etti. USS New Jersey savaş gemisi, Eylül 1983'te Beyrut kıyılarına ulaşmıştı, ancak Beyrut'un dış mahallelerindeki Dürzi ve Şii hedeflerine 11 füze ateşlediği 14 Aralık 1983'e kadar herhangi bir misillemede bulunmadı. Daha sonra USS John F. Kennedy'e ait uçaklar geldi ve USS New Jersey dokuz saatlik bir süre boyunca Bekaa Vadisi'ndeki hedeflere 300 mermi atmadan önce Lübnan'daki Suriye hedeflerine saldırdı.

ABD'nin tepkisi bu nispeten çekingen noktada durdu ve Şubat 1984'e gelindiğinde Amerikan kuvvetleri, misyonlarına yönelik kongre desteğinin azalması nedeniyle Lübnan'dan çekilmeye başladı. İslami Cihad Hareketi, bundan kısa bir süre önce Amerikalılar ve Fransızlar 1984 yılbaşına kadar Lübnan'ı terk etmezlerse ‘dünya sarsılacak’ tehdidinde bulunmuştu. ABD’nin geri çekilmesi, Lübnan İslami Cihad Hareketi’nin verdiği mühletin dolmasından iki ay sonra, 26 Şubat 1984'te tamamlandı.

* Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Lübnan Savunma Bakanı: İsrail ile görüşmeler barış için teslimiyet için değil

Lübnan Savunma Bakanı Mişal Mansi (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Savunma Bakanı Mişal Mansi (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
TT

Lübnan Savunma Bakanı: İsrail ile görüşmeler barış için teslimiyet için değil

Lübnan Savunma Bakanı Mişal Mansi (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)
Lübnan Savunma Bakanı Mişal Mansi (Lübnan Ulusal Haber Ajansı)

Lübnan Savunma Bakanı Tümgeneral Michel Menassa (Mişal Mansi)  perşembe günü yaptığı açıklamada, ülkesinin İsrail ile yürütülecek müzakerelere teslim olmak ya da pazarlık yapmak için değil, barış sağlamak amacıyla gittiğini vurguladı.

Şarku’l Avsat’ın Lübnan Ulusal Haber Ajansı NNA’dan aktardığı habere göre Mansi, Dürzi Muvahhidler topluluğunun ruhani lideri Şeyh Doktor Sami Ebi el-Muna ile Beyrut’un Verdun bölgesindeki cemaat merkezinde gerçekleştirdiği görüşmede, “Ülkemize yönelik İsrail saldırısını ve bunu durdurmaya yönelik süregelen çabaları ele aldık. Ulusal birliğin korunması, Lübnan meşruiyeti etrafında kenetlenme ve silahın yalnızca Lübnan ordusu ile resmi güvenlik kurumlarının elinde olması ortak paydamız oldu” dedi.

Mansi, Lübnan halkının yaşadığı krizi aşmasına yardımcı olmanın temel öncelikleri olduğunu belirterek, “Küçük hesapları bir kenara bırakıp büyük ulusal hedeflere odaklanmak temel amacımızdır” ifadelerini kullandı.

Müzakerelere ilişkin olarak ise, “Eğer müzakerelere gidiyorsak bu barış içindir, teslimiyet için değil. Biz pazarlık değil, müzakere yapıyoruz. Şehitlerin hatırına akan kanı durdurmak istiyoruz. Müslüman ve Hristiyan tüm Lübnanlılar olarak birlik ve beraberlik içinde kalmakta kararlıyız” diye konuştu.

Mevcut krizin sona ermesi temennisinde bulunan Mansi, “Bu sıkıntılı sürecin bitmesini, bu kara bulutun dağılmasını ve Lübnan ile halkı için kurtuluş ışığının doğmasını umuyoruz” dedi.

Öte yandan Dürzi Muvahhidler topluluğunun ruhani lideri Şeyh Sami Ebi el-Muna da devlet ve meşru kurumlar etrafında kenetlenmenin önemine dikkat çekti. Özellikle mevcut koşullarda, Lübnan’ın korunması ve egemenliğinin sağlanması için görev yapan ordunun desteklenmesi gerektiğini vurgulayan Muna, iç barışı hedef alan her türlü girişime karşı uyarıda bulunarak, “Güçlü Lübnan, birlik içindeki Lübnan’dır” dedi.


Hizbullah, İsrail ordusuna karşı 1980’lerin “taktiklerine” dönüş sinyali mi veriyor?

İsrail askeri araçları Lübnan toprakları içinde hareket ediyor (EPA)
İsrail askeri araçları Lübnan toprakları içinde hareket ediyor (EPA)
TT

Hizbullah, İsrail ordusuna karşı 1980’lerin “taktiklerine” dönüş sinyali mi veriyor?

İsrail askeri araçları Lübnan toprakları içinde hareket ediyor (EPA)
İsrail askeri araçları Lübnan toprakları içinde hareket ediyor (EPA)

Hizbullah içinden sızan ve birbiriyle örtüşen medya bilgileri, “intihar saldırıları” (istişhadi eylemler) söyleminin yeniden gündeme gelmesiyle güney cephesinde önümüzdeki dönemin niteliğine ilişkin soru işaretlerini artırıyor. Bu çerçevede, 1980’li yıllardaki savaş dilini ve yöntemlerini hatırlatan alışılmadık askeri seçeneklerin tartışıldığı belirtiliyor.

Askeri kaynaklara dayandırılan sızıntılara göre Hizbullah, “1980’ler taktiklerine” dönmeyi değerlendiriyor; buna “istişhadi grupların” yeniden devreye alınması da dahil. Bu yaklaşım, örgüt içinde daha önce yapılan açıklamalarla da bağlantılı bir anlam taşıyor. Hizbullah’ın eski genel sekreteri Hasan Nasrallah, 2024’teki “destek savaşı” sırasında güneydeki savaşçıları “istişhadi” olarak nitelendirmişti. Bu ifade, çatışmanın doğasına ve sahadaki koşullara işaret ediyordu. Kavramın bugün yeniden gündeme gelmesi, bunun bir mobilizasyon dili mi yoksa olası operasyonel tercihlere işaret eden bir gösterge mi olduğu yönünde tartışma yaratıyor.

Saha koşulları ve teknolojik dönüşüm

Emekli Tuğgeneral Yarub Sahr, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Güney Lübnan’daki mevcut saha gerçekliğinin intihar saldırılarına dönüş ihtimalini teorik bir tartışma düzeyinde bıraktığını söyledi.

Sahr, “Bugün güney bölgesi, göç ve yıkım nedeniyle neredeyse boşalmış durumda. Bu da bu tür operasyonların en önemli unsurlarından biri olan sivil ortam içinde gizlenme imkânını ortadan kaldırıyor” dedi.

vvevbfde
İki İsrail askeri, Güney Lübnan’da enkazlar arasında ilerliyor (AP)

Ayrıca, gözetleme ve istihbarat teknolojilerindeki gelişmelerin ve İsrail’in geniş bir hedef havuzuna sahip olmasının, bu tür eylemlerin gerçekleştirilmesini son derece zorlaştırdığını, sürekli izleme ve hassas takip altında sahada hareket kabiliyetinin sınırlı olduğunu belirtti.

Sahr’a göre bu tür operasyonlara işaret eden söylemler daha çok propaganda niteliği taşıyor. “Mesaj yalnızca askeri değil, Lübnan iç siyasetini de hedef alıyor. Bu dil, siyasi aktörler üzerinde baskı kurmak ve onları dış politika tercihleri konusunda yönlendirmek için kullanılıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Sahr, “1980’ler yöntemlerinin hatırlatılması sadece intihar saldırılarını değil, aynı zamanda kaçırma ve suikastları da içeren daha geniş bir modelin yeniden gündeme gelmesi anlamına gelir. Bugünkü koşullarla 1980’lerin karşılaştırılmasının sağlıklı değil. Bu söylem, mevcut şartlarda uygulanabilir bir askeri seçenekten ziyade siyasi baskı aracı olarak öne çıkıyor” dedi.

Teori ile pratik arasında

Öte yandan emekli Tuğgeneral Fadi Davud ise Şarku’l Avsat’a  yaptığı açıklamada, 1980’ler yöntemlerine dönüş tartışmasının yalnızca medya söylemi olmadığını, bunun örgütün “mevcut kapasite havuzu” içinde yer alan bir seçenek olduğunu savundu.

Davud, intihar eylemcilerinin varlığına ilişkin söylemin, Hizbullah’ın tarihsel olarak önemli bir güç unsuru olan insan kaynağı kapasitesiyle bağlantılı olduğunu belirtti. Teknolojik gelişmelere rağmen bu tür eylemlerin sahada etkili olabileceğini ifade eden Davud, “Teknoloji, hedefe ulaşmaya kararlı bir insan unsuruna karşı sınırlı kalabilir” dedi.

Bu tür operasyonların etkinliğinin hedefin niteliğine, güvenlik düzeyine ve sahadaki koruma önlemlerine bağlı olduğunu söyleyen Davud, başarı ihtimalinin duruma göre değiştiğini vurguladı.

vfrefeb
Güney Lübnan’daki sınır kasabası Kefr Kila’da yıkılmış binaların enkazı (Reuters)

Davud ayrıca, olası bir kullanımın İsrail hedeflerine yönelik olacağını, ancak İsrail içinde bu tür eylemler gerçekleştirebilmek için sızma ve doğrudan erişim gerekliliğinin ciddi saha zorlukları yarattığını ifade etti. Buna rağmen bu seçeneğin dile getirilmesinin psikolojik ve stratejik bir boyut taşıdığını, geçmiş deneyimleri hatırlatarak İsrail’e “geleneksel olmayan bir tırmanma ihtimali” mesajı verdiğini söyledi.

Kavramın sahadaki anlamı

Hizbullah operasyonlarını yakından takip eden bir kaynak ise “istişhadi” kavramının her zaman klasik anlamda intihar saldırılarını ifade etmediğini belirtti.

Kaynak, “Bu terim, Güney Lübnan’daki kuşatma koşulları altında savaşçıların içinde bulunduğu durumu yansıtıyor. Savaşçılar, karşı karşıya oldukları risklerin farkında ve gerektiğinde sonuna kadar savaşmaya hazır” dedi.

Aynı kaynak, kavramın ayrı bir taktik tercihten ziyade çatışmanın doğasına işaret ettiğini vurgulayarak, “Bu ifade, en zor saha koşullarında dahi çatışmayı sürdürme ve gerekirse ölüm pahasına mücadele etme kararlılığını anlatıyor” değerlendirmesinde bulundu.


Suriye: Guta’daki kimyasal katliamın başlıca sorumlularından Adnan Halva tutuklandı

Suriye İçişleri Bakanı Enes Hattab’ın X platformunda paylaştığı fotoğrafta, Guta’daki kimyasal katliamın başlıca sorumlularından Adnan Halva görülüyor.
Suriye İçişleri Bakanı Enes Hattab’ın X platformunda paylaştığı fotoğrafta, Guta’daki kimyasal katliamın başlıca sorumlularından Adnan Halva görülüyor.
TT

Suriye: Guta’daki kimyasal katliamın başlıca sorumlularından Adnan Halva tutuklandı

Suriye İçişleri Bakanı Enes Hattab’ın X platformunda paylaştığı fotoğrafta, Guta’daki kimyasal katliamın başlıca sorumlularından Adnan Halva görülüyor.
Suriye İçişleri Bakanı Enes Hattab’ın X platformunda paylaştığı fotoğrafta, Guta’daki kimyasal katliamın başlıca sorumlularından Adnan Halva görülüyor.

Suriye İçişleri Bakanı Enes Hattab dün, 21 Ağustos 2013 tarihinde Doğu Guta’da gerçekleşen kimyasal katliamın sorumlularından biri olan emekli General Adnan Halva’nın tutuklandığını açıkladı.

Hattab, X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, “General Adnan Halva, 2013’te Doğu Guta’da meydana gelen kimyasal saldırıdan sorumlu olan en önemli subaylardan biriydi ve bugün Terörle Mücadele İdaresi’nin elinde” ifadelerini kullandı.

Adnan Halva hakkında bildiklerimiz

Şarku’l Avsat’ın yerel medya kaynaklarından aktardığına göre Halva, Şam’ın güneyindeki Hırbet eş-Şeyyab bölgesinin sorumlusu ve Şam kırsalındaki topçu ve füze dairesinin başkan yardımcısıydı.

Halva, Suriye’deki iç savaş sırasında, Şam kırsalındaki topçu ve füze dairesinin başkan yardımcısı olarak, Suriye’nin kuzeyindeki şehirlere Scud füzelerinin fırlatılmasında rol oynamakla suçlandı.

Ayrıca, 155 ve 157 numaralı birimlerde görev alarak, sivil halka karşı insan hakları ihlalleri işledi. Bu birimler, sivil halka karşı kimyasal silahlar ve füzeler kullandı.

Daha sonra, Şam’ın güneyindeki Hırbet eş-Şeyyab bölgesinde askeri sorumlu oldu; burada bölgedeki askeri kontrol noktalarının yönetiminden sorumluydu. Bu kontrol noktalarının, yüzlerce sivili alıkoymak ve kaybetmekle suçlandığı belirtiliyor.

Halva, 2017’deki Astana görüşmelerine katılan Suriye rejimi heyetinde yer aldı ve ABD tarafından, sivillere karşı işlenen cinayetlerden sorumlu tutulan 13 kişilik listeye dahil edildi.

28 Ekim 2016’da Avrupa Birliği (AB) tarafından yaptırım listesine alındı.

Doğu Guta’daki kimyasal katliam

Doğu Guta bölgesinde, 21 Ağustos 2013 tarihinde meydana gelen kimyasal saldırıda, aralarında yüzlerce çocuk ve kadının da bulunduğu bin 400’den fazla sivilin hayatını kaybettiği bildirildi.

O gün, Doğu Guta’daki birkaç kasabada yaşayan Suriyeliler, sokaklarda ve evlerde sarin gazı ile hayatını kaybeden yüzlerce ceset ile uyanmıştı. Bu saldırı, Esed rejiminin yıllar süren iç savaş boyunca sivil halka karşı işlediği en korkunç katliamlardan biri olarak kayıtlara geçti.

Suriye İnsan Hakları Ağı’na (SNHR) göre Beşşar Esed rejimi, 2011 yılında başlayan devrimden bu yana, muhaliflerin kontrolündeki yerleşimlere yönelik 217 kimyasal silah saldırısı gerçekleştirdi.

Tedamun katili birkaç gün önce yakalandı

Bu açıklama, Suriye İçişleri Bakanlığı’nın, Hama kırsalında düzenlenen bir güvenlik operasyonu sonucu Tedamun katili olarak bilinen Emced Yusuf’un yakalandığını duyurmasının birkaç gün sonrasına denk geldi.

Diğer yandan Bakanlık salı günü, eski Suriye rejimine ait 3 pilotla yapılan sorgulamalardan bir kısmını içeren bir video paylaştı. Videoda, İki Guta’nın Düşmanı olarak bilinen Mizer Suvan’ın da yer aldığı görülüyor. Suvan yaptığı açıklamada, saldırı emirlerinin devrik Devlet Başkanı Beşşar Esed’den geldiğini belirtti.