Hizbullah: ABD-İran mesajları ışığında ‘meydanların’ ayrılması…

Gazze’deki belirsizlik, Lübnan’ın güneyine de yansıyor

AP
AP
TT

Hizbullah: ABD-İran mesajları ışığında ‘meydanların’ ayrılması…

AP
AP

Elie el-Kusayfi

Özellikle İsrail’in Gazze Şeridi’ne ve sınırlarına kara saldırısının zamanına ilişkin belirsizlik hali, İsrail ile Hamas arasındaki savaşın genel tablosunun önemli bir parçasını oluşturmaya devam ediyor. Boyutuna ve sonuçlarına bağlı olarak böyle bir işgal, savaşın Lübnan-İsrail sınırındaki cephe başta olmak üzere başka cephelere sıçramasına yol açabilir.

Buna karşılık sahadaki manzaraya ve savaşın tarafları arasındaki siyasi ve diplomatik mesajlaşmalara bakarak denebilir ki savaşın gelişmeleri, belirli bir statükoya dayanıyor. Tabi bu, sahadaki ve diplomasi koridorlarındaki değişkenlere bağlı olarak her an düşebilecek ikinci dereceden bir statükodur.

O zaman Hizbullah ile İsrail arasındaki cepheye, kesinlikle ikinci bir cephe ya da İsrail ile Hamas arasındaki ana cephenin arka planı olarak bakılamaz. Yani Lübnan’ın güney sınırındaki cephede yaşanan gelişmeler, bu savaştaki ve özellikle de savaşın dolaylı tarafları olan ABD ile İran arasındaki güç dengelerine büyük oranda yansıyor.

Dolayısıyla sıklığı ve zamanlamaları itibarıyla Hizbullah ile İsrail ordusu arasındaki karşılıklı bombardımanlar ve çatışmalar, savaşın İran’ın müdahalesinin sınırlarıyla ilgili siyasi ve diplomatik haritasının bir yansımasıdır. Zira bu müdahaleye sadece askerî bir bakış açısıyla bakılamaz. Nitekim Tahran bu savaşı, ABD ile açık müzakereleri için diplomatik stratejisi kapsamında kullanmaya başladı.  

O halde Lübnan’ın güney sınırında konuşlanan Hizbullah ile savaşın genel bağlamında İran’ın diplomatik stratejisi arasında ayrım yapılamaz. Bu, belirli sınırlar içinde Güney Lübnan cephesi ile Gazze Şeridi cephesi arasında ayrım yapmayı gerektiriyor. Yani bu iki cephe arasında kesin bir ayrım yapmak mümkün değilse de tamamen birbirine bağlamak da mümkün değil.

Abdullahiyan’ın mesajları

Bu yönelime sevk eden iç içe geçmiş birçok etken var. Şöyle ki bir yandan İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ın, Tahran’ın iki ana eksenden en az iki ABD mesajı aldığını açıklaması dikkat çekiciydi. Buna göre ABD, savaşın yayılmasını istemiyor ve İran’dan kendini tutmasını talep ediyor. Abdullahiyan ayrıca, Umman Sultanlığı’nın tüm tarafların nükleer anlaşmaya dönmesi yönündeki girişiminin halen ortada olduğuna da işaret etti.

Hiç şüphesiz Tahran’ın bu Amerikan mesajlarını alması ve Umman’ın arabuluculuğu sürdürdüğünü teyit etmesi, İran’ın krizi diplomatik olarak ‘kullanmaya’ hazır olduğunu gösteriyor. Bir diğer deyişle İran, kırmızı çizgilerini çizmek ve savaşın ‘ertesi günü’ düzenlemeleri için Washington’la müzakereye hazır. Bu pratikte Tahran’ın 7 Ekim’den sonra Gazze Şeridi’nde durumun eskisi gibi olmayacağını kabul ettiği anlamına gelir. Çarşamba günü ABD Başkanı Joe Biden da böyle söyledi.

Elbette İran’ın ‘Hamas’ı ezmek’ istediği veya böyle bir şeyi kabul ettiği düşünülemez. Ancak Gazze Şeridi’nde yeni bir gerçekliği kabul etmeye de hazır. Birleşmiş Milletler’in (BM) önemli bir role sahip olacağı siyasi ve diplomatik bir düzenlemeye göre bu gerçeklikte Hamas hareketinin Gazze Şeridi’ndeki askerî ve siyasi varlığı kısıtlanacak. Bu, 1701 sayılı kararın çıkarılması ve Lübnan’ın güneyinde, güvenli bölgeye benzer şekilde ‘teorik’ olarak Hizbullah için yasaklı bir coğrafi bölge kapsamında ek uluslararası güçlerin konuşlandırılması açısından, Hizbullah ile İsrail arasındaki Temmuz 2006 Savaşı’ndan sonraki düzenlemeleri anımsatıyor.

Ancak bu düzenlemeler, sonraki yıllarda Hizbullah’ı askerî ve siyasi olarak zayıflatmadı. Yeni bir gerçekliğe ayak uydurmak zorunda kalsa da Filistin sahnesindeki siyasi ve askerî varlığına bakıldığında Hamas için de aynı durum tekrarlanabilir.

Bununla birlikte şu an Gazze savaşını çevreleyen bölgesel ve uluslararası koşulların, Temmuz Savaşı’nı çevreleyen koşullardan daha karmaşık olduğu göz ardı edilemez. Ki bu, Hamas’ı, Hizbullah’ın 2006’dan sonra yüzleştiği durumdan daha büyük bir zorlukla karşı karşıya bırakıyor. Ancak İran, Hamas’ın askerî varlığını sınırlamayı kabul ederse de Filistin sahnesindeki siyasi rolünü zayıflatmayı asla kabul etmeyecektir. Zira Hamas, bir bütün olarak Filistin siyasi düzeyindeki bir geçiş anında elinde tuttuğu önemli bir kart.  

Nasrallah’ın mesajı

25 Ekim Çarşamba günü Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın, Hizbullah’ın 7 Ekim’den sonraki şehitlerinin Kudüs uğrunda şehitler olarak anılması için Hizbullah’ın medya kurumlarına ve birimlerine gönderdiği mektup yoluyla, yavaş yavaş kendini göstermeye başlaması dikkat çekiciydi. Hizbullah daha sonra Hasan Nasrallah’ın İslami Cihad örgütünün lideri Ziyad en-Nahhale ve Hamas’ın Siyasi Büro Başkan Yardımcısı Salih el-Aruri ile yaptığı görüşmenin haberini verdi.

Foto: Nasrallah, 25 Ekim’de Beyrut’ta Aruri ve Nahhale ile bir araya geldi (EPA)
Nasrallah, 25 Ekim’de Beyrut’ta Aruri ve Nahhale ile bir araya geldi (EPA)

Hizbullah’ın müttefikleri tarafından ve örgütün teşvikiyle ortaya konan siyasi bir harekete ek olarak Nasrallah tarafından atılan bu iki adım, güney sınırındaki çatışmada ve Hizbullah’ın bir bütün olarak savaştaki konumunda yeni bir aşamaya işaret ediyor. Sembolik ve duygusal bir anlam kazandırmak için Nasrallah’ın el yazısıyla dağıtılan mektupta Hamas’ın ve Gazze Şeridi’ndeki savaşın bahsi geçmedi. Parti literatüründe olduğu gibi ‘Gazze’ye destek’ veya ‘Filistinlilere destek’ gibi tabirler kullanılmadı ve daha ziyade ‘Lübnan sınırlarında Allah yolunda verilen kurbanlar’ anıldı. Bu, Hizbullah’ın, yukarıda anlatılanlar çerçevesinde iki cephe arasında ayrım yapma çabasına işaret ediyor ya da en azından bu ihtimalin önümüzdeki günlerde takip edileceği varsayılıyor. İran hareketine ve tutumlarına dair bir okumanın yanında bu ihtimali güçlendiren şey, Nasrallah’ın savaşın başlamasından bu yana ilk kez güney sınırında ve iç siyaset sahnesindeki gelişmelerin yaşandığı zamanda ortaya çıkmasıdır.

“İran’ın ‘Hamas’ı ezmek’ istediği veya bunu kabul ettiği düşünülemez. Ancak Gazze Şeridi’nde yeni bir gerçekliği kabul etmeye de hazır. BM’nin önemli bir role sahip olacağı siyasi ve diplomatik bir düzenlemeye göre bu gerçeklikte Hamas hareketinin Gazze Şeridi’ndeki askerî ve siyasi varlığı kısıtlanacak”

Güney Lübnan’daki Filistinli örgütlerin İsrail hedeflerine yönelik saldırı sıklığının yok denecek kadar azalması dikkat çekiciydi. Buna karşılık Lübnan’daki Cemaat-i İslami’ye bağlı Fecr güçlerinin sınırlara bir füze saldırısında bulunduğu duyuruldu. Aynı şekilde Beyrut’ta Sünni çoğunluğa sahip Tarık el-Cedide bölgesinden kovulan Şakir el-Bercavi’nin liderlik ettiği Arap Hareketi Partisi’nin (Hizbu’t-Teyyari’l-Arabi) askerî bürosu da savaşa müdahaleye hazırlık için bir askerî tatbikatın yapılacağını açıkladı. Arap Hareketi’nin tatbikatı gülünç olsa da bu tür Sünni grupların ortaya çıkışındaki hedef, güneydeki çatışmalara buradaki Filistin etkisinden uzak olarak genel bir Sünni-Şii ve Lübnanlı şeklinde bir İslami özellik kazandırmaktır.

Bu, Hizbullah müttefiklerinin söylemlerindeki şu yeni sihirli cümleyle ifade ediliyor: “Direniş”, Lübnan’ın çıkarı için çalışıyor ve onu kapsamlı bir savaştan uzak tutmak istiyor. Hatta Nasrallah, ilişkilerindeki gelgitlere rağmen müttefiki (Maruni Hristiyan) Özgür Yurtsever Hareket (ÖYH) Lideri Cibran Basil’le şahsi olarak iletişime geçti. Daha sonra Basil de ezeli rakibi Marada Hareketi Lideri Süleyman Franciyye’yi ziyaret etti. Tüm bunlar, Direniş Ekseni’ne dahil olmasına karşılık (ya da bununla eşzamanlı olarak) Hizbullah’ın ‘Lübnanlılığını’ takdir eden bir siyasi hava oluşturmak için.

Foto: 25 Ekim’de bir İsrail bombardımanına maruz kaldıktan sonra Lübnan’ın Marun er-Ras kasabasındaki evlerden yükselen duman (AFP)
25 Ekim’de bir İsrail bombardımanına maruz kaldıktan sonra Lübnan’ın Marun er-Ras kasabasındaki evlerden yükselen duman (AFP)

Hizbullah’ın hem Nahhale hem de Aruri ile görüşmesi hakkında dağıttığı açıklamada bile ifadeler, Hizbullah’ın savaşa katılımı tekrar değerlendirme aşamasında olduğu anlaşılacak şekilde özenle seçilmişti. Aruri daha sonra ‘Hizbullah’taki kardeşlerin bu savaşa her düzeyde katıldıklarını’ açıkladı. Bu, özellikle Hamas hareketinin yurtdışındaki siyasi bürosunun eski başkanı Halid Meşal’in, “Hizbullah’ın yaptığı şeyler kayda değer, ama yeterli değil” sözlerinden sonra Hizbullah’ı, savaş meydanlarının birliği ilkesini ihlal etme suçlamalarından temize çıkarma çabasıdır. Bütün bunlar Hizbullah’ın, savaşın genel bağlamına göre, Güney Lübnan ile Gazze cepheleri arasında belirli bir ayrım yapılması şeklinde yeni bir gerçeklik oluşturma çabasına işaret ediyor.

Hizbullah 45 militanını kaybetti

Tüm bunlar yaşanırken, 7 Ekim’den 26 Ekim Perşembe sabahına kadar Hizbullah’ın verdiği ölü sayısı 45’e yükseldi. Yine de bu nispeten yüksek rakamın, Hizbullah üzerinde büyük bir siyasi ve halk baskısı oluşturmaya başlamadığı görülüyor. Hizbullah bu rakamı iki yönde olumlu şekilde kullanmaya çalışıyor. Şöyle ki bir yandan kendi edebiyatı ve müttefiklerinin söylemleri üzerinden bunu tamamen Lübnanlı bir çerçeveye yerleştirmeye çalışıyor. Diğer yandan da Direniş Ekseni’ndeki önemli bir taraf olarak savaşa katılım boyutunun bir delili olarak göstermeye çalışıyor. Hizbullah’a yakın olanlar da diyor ki: Bu kadar Hizbullah militanının ölmesinin nedeni, Hizbullah’ın İsrail bombalamasın ve siviller tehlikeye düşmesin diye meskûn köylerden füze fırlatmaktan kaçınarak sınıra yakın bir mesafeden fırlatması ve böylece İsrail’in savaşçıları hedef alma imkânının artmasıdır. Hizbullah ayrıca, medyasında sınır boyu operasyonlarındaki başarısına ve İsrail ordusu saflarında doğrudan neden olduğu kayıplara odaklanıyor ve bu propaganda ile kayıpları üzerinden kahramanlık anlatısı üretmeye çalışıyor.

“Hasan Nasrallah, ilişkilerindeki dalgalanmalara rağmen müttefiki Ulusal Hareket Lideri Cibran Basil’le bizzat iletişime geçti. Ardından Basil, ezeli rakibi Merede Hareketi Lideri Süleyman Franciye’yi ziyaret etti. Tüm bunlar, Direniş Ekseni’ne dahil olmasına karşılık (ya da bununla birlikte) Hizbullah’ın ‘Lübnanlılığını’ takdir eden siyasi bir iklim oluşturmak için”

Ancak kesin olan şu ki özellikle yürürlükteki angajman kuralları her geçen gün tamamen çökme noktasına doğru ilerlerken Hizbullah’ın sürekli dillendirdiği ‘korku dengesi’ düştü ya da düşmek üzere. Halbuki 2019 yılında Nasrallah, İsrail’in öldürdüğü her bir Hizbullah üyesi karşılığında bir İsrail askerinin öldürüleceği yönünde bir denklem kurmuştu. Bu denklem mevcut savaş için geçerli olmasa bile, 2006 yılındaki savaşa kıyasla bu savaşta Hizbullah tarafında bir halk seferberliğinin olmaması dikkate değer. Güneyli çevrelerin, genel halk izlenimi hakkında söylediklerine bakılırsa insanlar sanki bu savaşla ilgilenmiyormuş gibi. Bu, bir bakıma Lübnan’daki ekonomik krizin dayattığı dönüşümlerden kaynaklanıyor. Aynı şekilde Suriye savaşından ve hem Hizbullah’ın hem de Hamas’ın bu savaştaki muhalif rolünden sonra henüz sona ermeyen Sünni-Şii geriliminin gölgesinde Hamas’a ve genel olarak Filistinlilere yönelik sempati, sorunlu biçimlere bürünüyor. Dahası şu anki Gazze savaşı, bu gerilimin derinleştiğini gözler önüne serdi. Bu, Beyrut’tan Tahran’a varana kadar halkın savaştaki gelişmelerle etkileşimi bağlamında da gözlemlenebilir.

Foto: 24 Ekim’de Lübnan’ın güneyinde öldürülen bir Hizbullah unsurunun cenazesi
24 Ekim’de Lübnan’ın güneyinde öldürülen bir Hizbullah unsurunun cenazesi

Bununla birlikte olayların siyasi sonucuna bakınca denebilir ki ABD’nin Gazze Şeridi’ne karadan saldırıyı frenlemesine karşılık İran da Hizbullah’ın İsrail’e karşı kapsamlı bir savaşa girişini frenliyor. Tek farkla: İran bu frenlerin bedelini tahsil etmek istiyor. Bu da Lübnan’ın güneyindeki çatışmaları, Washington ile Tahran arasındaki diplomatik mesajlaşmalar bağlamında bir baskı aracına dönüştürüyor. İran yanlısı grupların Irak ve Suriye’deki Amerikan hedeflerini bombalaması da bir yandan hedefin bakışlarını Gazze cephesinden ve özellikle de Güney Lübnan cephesinden uzaklaştırmak ve diğer yandan İran’ın diplomatik baskısına hizmet etmek içindir.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



İsrail hava saldırısı Beyrut’un merkezindeki bir binayı hedef aldı

TT

İsrail hava saldırısı Beyrut’un merkezindeki bir binayı hedef aldı

Sivil savunma ekipleri, Beyrut’un güney banliyölerinde İsrail’in hedef aldığı bir binada çıkan yangını söndürmeye çalışıyor. (Reuters)
Sivil savunma ekipleri, Beyrut’un güney banliyölerinde İsrail’in hedef aldığı bir binada çıkan yangını söndürmeye çalışıyor. (Reuters)

İsrail bugün Beyrut’un merkezindeki bir binayı hedef alan hava saldırısı gerçekleştirdi. Resmî açıklamalara göre bu, ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşta Lübnan’da yer alan Hizbullah’ın da sürece müdahil olmasının ardından başkentte ikinci hedefleme oldu.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı (NNA), saldırının ‘Aişe Bekar bölgesinde bir binayı’ hedef aldığını duyurdu. Bölge, şehirdeki en büyük alışveriş merkezlerinden birine yakın, yoğun nüfuslu bir semt olarak biliniyor.

rtgrt
Beyrut’un güney banliyölerinde İsrail’in düzenlediği hava saldırısı sonucu yükselen dumanlar (AP)

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, saldırı sonucu binanın yedinci ve sekizinci katlarında ciddi hasar oluştu, yakınlardaki araçlar da zarar gördü. Olay yerinde güvenlik güçlerinin yoğun bir şekilde konuşlandığı bildirildi.

Ortadoğu’daki savaşın Lübnan’a sıçraması, Hizbullah’ın İsrail’e roket saldırıları başlatmasıyla başladı. Bu saldırılar, ABD-İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı hava ve kara operasyonlarına yanıt niteliği taşıyor. İsrail, o tarihten itibaren Lübnan’a geniş çaplı hava saldırıları düzenlerken, güney bölgelerine de kara birlikleri göndermeye devam ediyor.

Geçtiğimiz hafta İsrail ordusu, Beyrut’un merkezinde bir otele saldırmıştı. Tahran’ın Birleşmiş Milletler (BM) Daimî Temsilciliği, saldırıda dört İranlı diplomatın hayatını kaybettiğini açıkladı.

fd
Sivil savunma ekipleri, Beyrut’un güney banliyölerinde İsrail’in hava saldırısı sonucu yıkılan bir binayı inceliyor. (Reuters)

NNA bugün, İsrail’in Beyrut’un güney banliyölerine yeni hava saldırıları düzenlediğini duyurdu.

İsrail ordusu ise saldırıların Hizbullah’ın altyapısını hedef aldığını belirterek, bir ‘hava saldırısı dalgası’ başlattığını açıkladı.

Hizbullah dün yayımladığı ayrı açıklamalarda, güney sınırındaki el-Hıyam ve el-Adise kasabalarında İsrail güçlerine saldırdığını ve İsrail’in çeşitli bölgelerine füzeler attığını duyurdu. Daha sonra, sınır kasabası Aytarun yakınlarında bir İsrail birliğiyle hafif ve orta kalibreli silahlarla çatıştıklarını açıkladı.

Lübnan hükümetinin Afet Yönetimi Birimi dün yayımladığı günlük raporda, 2 Mart’tan bu yana savaş nedeniyle ‘kendi beyanıyla’ kaydedilen mülteci sayısının 759 bin 300’e ulaştığını belirtti. Bunların arasında 122 binden fazlası, hükümetin denetimindeki resmi barınma merkezlerinde bulunuyor.

Lübnan Sağlık Bakanlığı bugün yayımladığı açıklamada, İsrail’in Sur ilçe merkezine bağlı Kana kasabasına düzenlediği art arda saldırılarda beş kişinin hayatını kaybettiğini, beş kişinin de yaralandığını bildirdi.

Bakanlık ayrıca, Sur ilçesinin Hanaviye kasabasında aralarında bir sağlık görevlisinin de bulunduğu üç kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

Bekaa Vadisi’ndeki Zelaya kasabasına düzenlenen bir saldırıda ise bir kişinin yaşamını yitirdiği kaydedildi.


Somali kurumlarının görev süresinin uzatılması ve seçimlerin ertelenmesi... Çözüm görünmeyen yeni bir bölünme

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
TT

Somali kurumlarının görev süresinin uzatılması ve seçimlerin ertelenmesi... Çözüm görünmeyen yeni bir bölünme

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)

4 Mart’ta resmen kabul edilen Somali anayasa değişiklikleri, hükümet ile muhalefet arasında yeni bir siyasi krize yol açtı. Hükümet, söz konusu değişikliklerin devlet kurumlarının görev süresini bir yıl uzatacağını ve bunun da 2026 seçimlerinin ertelenmesi anlamına geldiğini belirtirken, muhalefet anayasanın bu şekilde kabul edilmesine karşı çıkıyor.

Somali muhalefeti bu gelişmeleri, zaten eş-Şebab örgütünün saldırılarıyla boğuşan ülkede ‘siyasi ve güvenlik açısından yeni bir istikrarsızlık dalgasının habercisi’ olarak değerlendiriyor. Afrika siyaseti üzerine çalışan uzmanlar ise mevcut tablonun kısa vadede çözüm ihtimali bulunmayan derin bir siyasi bölünmeye yol açabileceği görüşünde.

Somali’nin Geleceği Konseyi adıyla bilinen muhalefet koalisyonu pazartesi günü yaptığı açıklamada, anayasa değişiklikleri sonrasında federal hükümet kurumlarının görev süresinin uzatılmasına yönelik her türlü girişime karşı olduklarını duyurdu. Koalisyon, son değişikliklerle birlikte cumhurbaşkanı ve parlamentonun görev süresinin beş yıl olarak belirlenmesinin böyle bir uzatmanın önünü açabileceği uyarısında bulundu.

Muhalefet konseyinin açıklamasında, 2012 tarihli geçici anayasaya göre federal parlamentonun görev süresinin 14 Nisan 2026’da sona ereceği, Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’un görev süresinin ise aynı yıl 15 Mayıs’ta biteceği hatırlatıldı. Açıklamada, “2012 geçici anayasasında belirlenen tarihlerden sonra görev süresinin uzatılmasına yönelik her türlü girişimi açık ve net biçimde reddediyoruz” ifadesine yer verildi.

Ayrıca Somali’nin daha önce görev süresi uzatma girişimlerinin olumsuz sonuçlarını yaşadığı vurgulandı. Açıklamada özellikle 2021’de yaşanan siyasi krize dikkat çekilerek, devlet kurumlarının görev süresini uzatmayı öngören bir önerinin Mogadişu sokaklarında güvenlik güçlerinin bazı birlikleri arasında silahlı çatışmalara yol açtığı hatırlatıldı.

Muhalefet konseyine göre bu deneyim, ülkeyi yeniden siyasi ve güvenlik krizine sürükleyebilecek bir sürece dönülmemesi gerektiğine dair açık bir uyarı niteliği taşıyor.

Öte yandan Temsilciler Meclisi Başkanı Adem Muhammed Nur Madobe, yaklaşık bir hafta önce anayasa değişikliklerinin kabul edilmesinin ardından yaptığı açıklamada, yeni anayasa uyarınca devlet kurumlarının görev süresinin bir yıl uzatıldığını duyurmuştu.

Madobe, Cumhurbaşkanı tarafından imzalanan değişikliklerin yürürlüğe girdiğini ve buna göre cumhurbaşkanı ile parlamentonun görev süresinin dört yıl yerine beş yıl olarak uygulanacağını belirtmişti.

Afrika işleri uzmanı ve Nairobi merkezli Doğu Afrika Araştırmaları Merkezi Direktörü Abdullah Ahmed İbrahim, Cumhurbaşkanlığı’ndan henüz resmi bir karar açıklanmamış olsa da parlamento başkanının yeni kabul edilen anayasaya dayanarak cumhurbaşkanı ve parlamentonun görev süresinin uzatıldığını ilan etmesinin fiilen resmi bir teyit niteliği taşıdığını söyledi. İbrahim’e göre mevcut anlaşmazlıklar, hükümet ile muhalefet arasındaki ayrışmayı daha da derinleştirecek.

Afrika siyaseti uzmanı Ali Mahmud Kelni ise yeni anayasanın ülkenin siyasi sisteminin yapısında önemli değişiklikler içerdiğine dikkat çekti. Kelni’ye göre değişiklikler arasında federal merkezi hükümetin yetkilerinin güçlendirilmesi, daha önce federal eyaletlere tanınan bazı yetkilerin azaltılması ya da kaldırılması ve cumhurbaşkanı ile parlamentonun anayasal görev süresinin dört yıldan beş yıla çıkarılması yer alıyor.

Kelni, söz konusu düzenlemelerin federal hükümet ile eyaletler arasındaki ilişkinin niteliğinde önemli bir dönüşümü temsil ettiğini belirterek, bunun devlet yönetiminde daha güçlü bir merkezileşme eğilimine işaret ettiğini ve yaşanan siyasi anlaşmazlıkların temel nedenlerinden birinin de bu olduğunu ifade etti.

Siyasi anlaşmazlığın herhangi bir uzlaşı sağlanmadan sürmesi durumunda bunun ülkenin siyasi sürecini olumsuz etkileyebileceği değerlendiriliyor. Kelni’ye göre ortaya çıkabilecek senaryolardan biri, Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud hükümetinin görev süresini uzatmak için gerekçe bulması olabilir. Muhalefet çevreleri de en çok bu ihtimalden endişe ediyor. Kelni, krizin uzaması halinde muhalefetin kendi içinde de zamanla bölünmeler yaşanabileceğini göz ardı etmedi.

Anayasa değişikliklerinin kabul edilmesinin ardından Hasan Şeyh Mahmud, anayasanın gözden geçirilme süreci konusunda endişelerini dile getiren muhalif siyasetçilere seslenerek sonuçlara saygı gösterilmesi ve yeni anayasanın korunması çağrısında bulundu. Mahmud, gelecekte yapılabilecek olası değişikliklerin ise yalnızca anayasal prosedürler çerçevesinde gerçekleştirileceğini vurguladı.

Mahmud, anayasa dışı siyasi uzlaşılar yerine anayasal mekanizmalara başvurulmasının önemine dikkat çekerek, anayasanın siyasetçilerin yetkilerini belirleyen ve devlet yönetiminin kurallarını ortaya koyan bir ‘toplumsal sözleşme’ olduğunu ifade etti.

Ancak hükümet ile muhalefetin mevcut tutumlarını koruması nedeniyle, Abdullah Ahmed İbrahim’e göre krizi çözmeye yönelik herhangi bir diplomatik girişim ya da arabuluculuk işareti henüz görülmüyor. İbrahim, muhalefetin 10 Nisan’da Puntland’ın başkenti Garove’de toplanma tehdidinde bulunduğunu hatırlatarak, söz konusu tarihin mevcut kurumların görev süresinin sona ereceği döneme denk geldiğini belirtti. Muhalefetin bu toplantıda istişarelerde bulunabileceği, hatta paralel seçimler düzenleyerek alternatif bir hükümet kurma seçeneğini değerlendirebileceği ifade ediliyor.

Öte yandan Kelni’ye göre krizin en gerçekçi çözümü, mevcut hükümetin anayasal görev süresini önümüzdeki mayıs ayında tamamlaması ve seçimlerin planlanan tarihte yapılabilmesi için gerekli koşulların hazırlanması. Kelni, yeni anayasanın uygulanmasının ise seçimlerden sonra kurulacak yeni hükümet dönemine bırakılmasının daha uygun olacağını düşünüyor.

Kelni’ye göre bunun dışında bir yol izlenmesi, özellikle görev süresinin uzatılması ya da muhalefetin güç kullanılarak bastırılması gibi senaryoların gündeme gelmesi durumunda ülkede yeni siyasi ve güvenlik krizlerinin ortaya çıkma riskini artırabilir.


Şam-SDG anlaşmasının en geniş kapsamlı uygulaması

Sipan Hamo (SDG)
Sipan Hamo (SDG)
TT

Şam-SDG anlaşmasının en geniş kapsamlı uygulaması

Sipan Hamo (SDG)
Sipan Hamo (SDG)

Suriye'de dün, Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi arasında 29 Ocak'ta imzalanan anlaşmanın uygulanması doğrultusunda, SDG'nin birleşme anlaşması dosyasında en geniş ilerleme kaydedildi.

Savunma Bakanlığı medya ve iletişim direktörü, “Sipan Hamo'nun ülkenin doğu bölgesi savunma bakan yardımcısı olarak atandığını” bildirdi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Hamo, en önde gelen Kürt askeri liderlerden biri ve Şam ile müzakerelere katıldı.

Yine dün, Haseke vilayetinde yaşayan yaklaşık 400 aile, yıllarca süren yerinden edilmenin ardından Halep kırsalındaki Afrin bölgesinde bulunan evlerine geri döndü. Haseke-Halep uluslararası yolu da savaşın büyük bir bölümünde kapalı kaldıktan sonra sivil trafiğe açıldı.