Batılı hükümetler ve Gazze'deki çocuk mezarları

Mağdurun kendisini suçlamasını istemek doğru mu?

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken Kongre'de açıklamalarda bulunurken göstericiler üzerinde ‘Gazze’ yazan kırmızıya boyanmış ellerini kaldırdı. (AFP/Saul Loeb)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken Kongre'de açıklamalarda bulunurken göstericiler üzerinde ‘Gazze’ yazan kırmızıya boyanmış ellerini kaldırdı. (AFP/Saul Loeb)
TT

Batılı hükümetler ve Gazze'deki çocuk mezarları

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken Kongre'de açıklamalarda bulunurken göstericiler üzerinde ‘Gazze’ yazan kırmızıya boyanmış ellerini kaldırdı. (AFP/Saul Loeb)
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken Kongre'de açıklamalarda bulunurken göstericiler üzerinde ‘Gazze’ yazan kırmızıya boyanmış ellerini kaldırdı. (AFP/Saul Loeb)

Hişam el-Gannam

İsrail'in Gazze'deki Filistin halkına karşı yürüttüğü savaş dördüncü haftasına girdi. 31 Ekim itibarıyla yarısından fazlası kadın ve çocuk olmak üzere 8 bin 500'den fazla Filistinlinin öldürüldüğü, Gazze'de faaliyet gösteren 35 hastaneden 12'sinin hizmet dışı bırakıldığı, tamamen ya da kısmen yıkıldığı bu süreçte, aralarında binden fazla çocuğun da bulunduğu Filistinliler de halen enkaz altında.

İsrail'in sivilleri öldürmesi, Filistinlilere karşı savaşlarında bilinen bir suç davranışıdır. İsrail, 1948'de Filistinlilerin topraklarından göç etmesini sağlamak için 452 Filistin köyünü yok etti ve 21 katliam gerçekleştirdi. 1982'de Beyrut'u kuşattı ve Filistinli savaşçıları Lübnan'dan çıkarmayı başardı. İsrail daha sonra, iş birliği yaptığı güçlere yüzlerce Filistinli sivili öldürdüğü Sabra ve Şatilla Katliamı’nı gerçekleştirme izni verdi. 1987-1993 yılları arasındaki Filistin İntifadası sırasında, İsrail, bin 500'den fazla masum Filistinliyi öldürdü ve 70 binden fazla kişiyi yaraladı. Bu yaralıların üçte biri, kemikleri kırılmak üzere sopalarla dövüldü. İsrail, 2008'den bu yana Gazze'ye karşı yürüttüğü altı savaşta, 4 bin 200'den fazla Filistinli sivili öldürdü, on binlerce kişiyi yaraladı ve binlerce konutu yok etti.

Ancak mevcut savaşı İsrail savaşlarında Gazze'ye yönelik önceki savaşlarından ayıran, sadece kurban sayısının öncekilerin iki katını aşması değil. Kaldı ki savaş şu an henüz başlangıç aşamasında görünüyor. Gazze'de meydana gelen yıkım ve tamamen yok edilen mahallelerin sayısı, 2,3 milyon nüfusunun yarısını güney kesimine tahliye etmesi ve sadece bombaların türü ve yıkım gücü değil; bunu diğerlerinden farklı kılan, canlı olarak ve Batı desteğiyle gerçekleşen kapsamlı bir suç olmasıdır.

Filistin halkı ‘uygar’ Batı'nın gözleri önünde katledilirken, liderleri açıkça ve utanmadan İsrail'i desteklemeye devam ediyor.

Bir halk, ‘uygar’ Batı'nın gözleri önünde katledilirken, Batılı liderler İsrail'e açık ve utanmaz bir şekilde destek vermeye devam ediyor. Son birkaç yıldır Batı, İsrail'in yaptıklarıyla karşılaştırılamayacak kadar önemsiz savaş hataları nedeniyle Arap koalisyon ülkelerini sürekli olarak suçluyordu. Bu nedenle koalisyon ülkelerinin görevini tamamlamasını ve meşruiyeti desteklemesini engelleyen önlemler alındı. ABD ve Batı yapımı gelişmiş silahları satın almalarını yasaklamak ve savaş sırasında devletlerin davranışlarını düzenleyen uluslararası insan hakları hukukunu ihlal etmekle suçlamak bu önlemlerden bazılarıydı. Batı, koalisyon ülkelerini yıllarca medyasında ve kurumlarında ‘insan haklarını’ saygı duymamakla suçladı ve baskı yaptı.

Fotoğraf Altı: Filistinliler, 31 Ekim 2023'te Gazze Şeridi'nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’ndaki yaralıları kurtarmak için çalışmalar yürüttü. (Reuters)
Filistinliler, 31 Ekim 2023'te Gazze Şeridi'nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’ndaki yaralıları kurtarmak için çalışmalar yürüttü. (Reuters)

Aynı Batılı ülkeler, İsrail'in Gazze'deki Filistin halkına karşı gerçekleştirdiği sistematik katliamlara bugün sadece sessiz kalmıyor, aynı zamanda onları teşvik ediyor ve bunlara katılıyor. Bugün İsrail'i suçlarını işlemesi için bedavaya silahlandıran Batı'dır. Batı, onu korumak için uçak gemilerini gönderiyor. Askeri operasyonlarını gerçekleştirmesi için ona danışmanlık ve istihbarat sağlıyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) onu cezadan koruyor ve diğer ülkeleri hak ve insani hukukun zaferini engellemek için baskı altına alıyor.

Başka insanları işgal eden bir ülkeye yönelik kör önyargı, modern tarihte hiçbir zaman İsrail'de olduğu gibi yaşanmamıştır. Buradaki mesele, Arapların Batılı ülkelerin hükümetleriyle yaptıkları görüşmelerde defalarca dile getirdikleri ve eleştirdikleri çifte standartlarla ilgili değil, konu İsrail'in insani ve ahlaki olan her şeyin ötesine geçen acımasız davranışıyla ilgili. Liste uzun ve sınırlandırılması zor.

Batılı liderler, 7 Ekim'deki Aksa Tufanı'nın ilk gününden bu yana, İsrail'in herhangi bir çekince olmaksızın kendisini savunma hakkına sahip olduğunu ilan etti.

Batılı liderler, 7 Ekim'deki Aksa Tufanı'nın ilk gününden bu yana, İsrail'in silahsız sivillerin güvenliğine ilişkin herhangi bir çekince veya koşul olmaksızın kendisini savunma hakkına sahip olduğunu ilan etti.

Batılı liderler yaklaştıkları her Arap başkentinde, uluslararası hukukun işgalci güçlere sözde meşru müdafaa hakkı verip vermediğini sormadan kendilerini tekrarladılar. 2004 yılında Uluslararası Adalet Divanı, İsrail'in işgal ettiği Filistin topraklarında inşa ettiği ve geniş bir bölümünü kestiği Apartheid duvarı konusunda hukuki görüş bildirdi. Mahkemenin görüşü, işgalci devletin bu duvarı inşa etmek için Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51’inci maddesine dayanamayacağı, çünkü meşru müdafaa hakkının başka bir halkı işgal eden bir devlet için geçerli olmadığı yönündeydi. İşgalci devletin işgal ettiği devletlerle ilişkisini düzenleyen, 1949 yılında Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan Cenevre Sözleşmesidir. İşgal devletinin en önemli yükümlülükleri arasında ‘sivilleri korumak, onlara gıda ve tıbbi malzeme sağlamak ve yerlerinden toplu veya bireysel olarak göç etmeye zorlanmalarını’ önlemek yer alıyor.

Ancak Batı, bunu bilmesine rağmen, ne söylediğini anlamayan bir papağan gibi, savunma hakkı söylemini tekrar etmeye devam ediyor. Bunu yaparken, Filistinlilerin işgal devletiyle ilişkisini düzenleyenin, savaş zamanında sivilleri korumaya yönelik Cenevre Sözleşmesi olduğunun ve devletler arasındaki ilişkileri düzenleyen BM Antlaşması olmadığının farkında.

Suudi Arabistan, Gazze'de derhal ateşkes, sivillerin korunması, zorla yerinden edilmenin durdurulması, insani yardımların engelsiz girişine izin verilmesi ve Filistin halkının haklarını güvence altına alacak bir barış sürecinin yeniden başlatılması olmadan kalıcı bir çözümün mümkün olmadığını defalarca vurguladı.

Suudi Arabistan, Gazze'de derhal ateşkes sağlanması, sivillerin korunması, zorla yerinden edilmenin durdurulması, insani yardımların engelsiz girişine izin verilmesi ve barış yolunun yeniden tesis edilmesi için çalışmaktan başka olası bir çözüm olmadığını defalarca ve tüm imkanlarıyla vurguladı. Bunun adil ve kapsamlı barışın sağlanması, Filistin halkının meşru haklarını elde etmesini ve başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız devletini kurmasını sağlayacağı ifade edildi. Aksi takdirde, bölgenin, bu krizi kendi yayılmacı çıkarlarını ve özel hedeflerini gerçekleştirmek için kullanacak olanların yaratacağı gerginliklere ve tırmanışlara maruz kalacağının altı çizildi.

Ancak Batılı hükümetlerin ahlaki çöküşü, tüm beklentileri ve değerlendirmeleri aştı. 70 yılı aşkın bir süredir öldürülen, topraklarından sürülen, evi yıkılan ve hapsedilen Filistinliler, kendini savunma hakkına sahip değil. Öte yandan, onu öldüren, onu aşağılayan ve haklarını ve mülkünü gasp eden savaş makinesi bu hakka sahip. Gerçek şu ki, kendini savunmak meşru, ahlaki ve Filistinliler için bir görevdir. Onlar işgalin boyunduruğu altında olan ve zulüm ve baskıya maruz kalıyorlar. Onlar, sessiz kalmaları halinde Batı'nın görmezden geldiği, hakları ve onurları için ayağa kalkarlarsa onları öldüreceklerine söz verilenlerdir.

Fotoğraf Altı: Gazze’ye girmeyi bekleyen, insani yardım taşıyan kamyonlar. (Reuters)
Gazze’ye girmeyi bekleyen, insani yardım taşıyan kamyonlar. (Reuters)

Bu hak, silahlı direniş hakkı, ABD’lilerin İngilizlerle bağımsızlık savaşlarında savaştığı zaman meşruydu. Fransızlar, Nazi Almanya’sı tarafından işgal edildiğinde de aynısını yaptı. Aynı şeyi, Filistin dosyasını BM’ye teslim etmeden ve 1948'de ayrılmadan önce İsrailliler de İngiltere'ye karşı yaptı.

Filistinliler, işgale direnme hakkına sahiptir. Eğer bu direnişleri olmasaydı Batı bugün, 2000 yılındaki Camp David müzakerelerinin başarısızlığından bu yana uzun süre sessiz kaldıktan sonra, iki devletli çözümün yeniden başlatılması gereğinden bahsetmezdi.

Batı'nın, İsrail'in bugün ‘silahlı gruplarla’ savaştığı iddiası açık bir yalandır. Bugünkü savaşı, Gazze ve Batı Şeria'daki tüm Filistin halkıyladır. Eğer öyle olmasaydı, neden onları yerinden etsin, evlerini ve hastanelerini yıksın? Neden onları su, elektrik, yakıt ve gıdadan mahrum bıraksın?

İsrail'in 7 Ekim ve 11 Eylül arasında bir benzerlik yaratmaya çalışması ve Batı’nın bunu kabul etmesi ve gerçekmiş gibi ele alması, gerçeğin çarpıtılmasıdır. Çünkü 7 Ekim, 75 yıldır süren Filistinliler ve İsrail arasındaki çatışmanın bağlamında geliyor.

İsrail'in 7 Ekim ve 11 Eylül arasında bir benzerlik yaratmaya çalışması ve Batı’nın bunu kabul etmesi ve gerçekmiş gibi ele alması, gerçeğin çarpıtılmasıdır. Çünkü 7 Ekim, 75 yıldır süren Filistinliler ve İsrail arasındaki çatışmanın bağlamında geliyor. Hamas ise İsrail'in kendisinin 1980'lerde Filistin Kurtuluş Örgütü'ne rakip olması için desteklediği bir Filistin örgütüdür. Bu örgüt, Filistinliler arasında bölünmeyi körükledikten sonra, İsrail'e doğrudan direnişe başladı. Batı, bunu çok iyi biliyor, ancak İsrail'in anlatısını desteklemek için bunu görmezden geliyor.

Batılı politikacıların ahlaki çöküşü o kadar trajik ki anlatılması zor. Filistin-İsrail çatışmasıyla onlarca yıldır uğraşanlar, bu olayın öncesinde ve sonrasında Filistinli sivillere yönelik toplu cezalandırmayı seçerek kendi iradeleriyle hafızalarını kaybettiler.

7 Ekim olayları büyüklüğü, tarzı ve ayrıntılarıyla İsrail için bir sürprizdi. Ancak birbiri ardına gelen İsrail hükümetlerinin Filistin halkına yönelik yaklaşım ve uygulamaları nedeniyle İsraillilerin altından bir ateşin çıkmasına kimse şaşırmamalı. Tepki sadece bir zaman meselesiydi.

Bu çatışma onlarca yıldır devam ediyor. Gazze Şeridi, 2007'den beri boğucu bir abluka altında ve o zamandan beri direniş ve işgal arasında altı savaş yaşandı. Bunlardan sonuncusu, İsrail'in direniş liderlerinden bazılarını öldürmesinin ardından geçtiğimiz mayıs ayında gerçekleşti.

Batılı siyasetçiler yalnızca İsrail'in Filistinli savaşçıların çocukların kafasını kestiği iddiasını benimseyerek işgalci devletle dayanışma gösterisine koşmadı. Uluslararası koalisyonun DEAŞ'la mücadele görevlerinin Gazze'de savaşanları da kapsayacak şekilde genişletilmesi, meşru müdafaa ve terörizmle mücadele bahanesiyle İsrail'e Gazze'deki güvenli insanların evlerini yıkması için ‘açık çek’ verilmesini talep etti. Ardından BMGK, ateşkes talep eden ve Gazze'ye insani yardımın girmesine izin veren kararın yayınlanmasını engelledi. Batı medyası da insan haklarını savunma yalanları da onlarla birlikte düştü.

Batı medyası gerçeği İsrail'in öyküsünü benimseyerek çarpıttı, önce Filistin savaşçılarının çocukların başını kestikleri ve kadınları tecavüz ettikleri yalanını söyleyerek başladılar. Ardından Filistin gruplarının yanlışlıkla el-Ehli Baptist Hastanesi’ni bombaladığı ve içinde çalışanlar ile sığınmak için oraya kaçanların ölümüne neden olduğu yalanını yaydılar. Bu olay sonucunda, İşçileri, hastaları ve gece gündüz durmayan İsrail baskınlarının cehenneminden sığınmak için oraya sığınanlar da dahil olmak üzere 500'den fazla Filistinli öldürüldü.

Şarku’l Avsat’ın Al-Majalla’dan aktardığına göre Batı medyası gerçeği İsrail'in öyküsünü benimseyerek çarpıttı, önce Filistin savaşçılarının çocukların başını kestikleri ve kadınları tecavüz ettikleri yalanını söyleyerek başladılar. Ardından Filistin gruplarının yanlışlıkla el-Ehli Baptist Hastanesi’ni bombaladığı ve içinde çalışanlar ile sığınmak için oraya kaçanların ölümüne neden olduğu yalanını yaydılar. Bu olay sonucunda, İşçileri, hastaları ve gece gündüz durmayan İsrail baskınlarının cehenneminden sığınmak için oraya sığınanlar da dahil olmak üzere 500'den fazla Filistinli öldürüldü.

Yaptıkları en kötü şey, kurbanın kendini suçlaması gerektiğini ve 7 Ekim'de gerçekleşen olayın Filistinli ve Arapların konuşmadan önce kınaması gereken bir terör eylemi olduğunu söylemeleriydi. Batı medyası, hiç işgal askerlerinin Filistinli sivillere karşı kaç kez vahşice cinayet işlediğini sordu mu? İşgal, Filistinli ‘silahlı grupların’ sivilleri canlı kalkan olarak kullandığı bahanesiyle suçlarını kaç kez meşrulaştırdı?

Batı'nın mantığına göre kurban, maruz kaldığı öldürme ve yıkım eylemlerinden sorumlu tutulmalıdır. 6 Ekim Savaşı sırasında İsrail Başbakanı, Filistinlilere duyduğu nefretin ‘İsrail'i onları öldürmeye zorlayanların kendileri olmasından’ kaynaklandığını söylemişti.

İsrail'i savunmak için yapılan bu savaşta sergilenen vahşi davranış, Filistinlilerin ve Arapların Batı'ya boyun eğmemesini, onların iddialarını kabul etmemelerini ayrıca İsrail'i kayıtsız şartsız destekleyen adaletsiz ve aptalca politikalarının İsrail'e ve Araplara güvenlik, istikrar ve barış getirmeyeceğini liderlerine hatırlatmak gerektiriyor. Bu, sadece terörün, nefretin ve kaosun kuluçka ortamını yaratır. Tek kurban Araplar ve onların ülkeleri olmayacak, ateşi her yere yayılacaktır.

7 Ekim ve sonrasında yaşananlar, Filistin meselesinin Batılı liderlerin İsrail ziyaretlerinde üzerinde yürüdüğü kırmızı halının altına süpürülemeyeceğini, bölgede barışın, istikrarın ve bir arada yaşamanın yolu, sorunun uluslararası hukuka uygun olarak adil bir şekilde çözülmesinden geçtiğini gösterdi. Aksi takdirde bu kısır döngü, tüm bölge ülkeleri ve halkları için güvenlik ve barışın sağlanması için durmadan dönmeye devam edeceği ve bu mazlum bölge için hiçbir umut kalmadığı anlamına gelecek.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.