ABD'nin Ortadoğu'daki değişmez politikası

ABD, İsrail'in güvenliğini öncelikli ulusal çıkar olarak tanımladı. (Görsel: Nathalie Lees)
ABD, İsrail'in güvenliğini öncelikli ulusal çıkar olarak tanımladı. (Görsel: Nathalie Lees)
TT

ABD'nin Ortadoğu'daki değişmez politikası

ABD, İsrail'in güvenliğini öncelikli ulusal çıkar olarak tanımladı. (Görsel: Nathalie Lees)
ABD, İsrail'in güvenliğini öncelikli ulusal çıkar olarak tanımladı. (Görsel: Nathalie Lees)

Robert Ford

ABD'nin Ortadoğu politikasında 1973'ten bu yana en önemli sabite, İsrail'in güvenliği meselesi olmuştur. ABD, elli yılı aşkın süredir İsrail'in güvenliğini öncelikli Amerikan ulusal çıkarı olarak tanımlamış ve Amerikalılar, 1973 Arap-İsrail Savaşı’ndan bu yana bu ulusal çıkarları gerçekleştirmek için esasen aynı stratejileri kullanmışlardır. İsimler ve yerler değişse de ABD yaklaşımı değişmiyor.

ABD’nin temel stratejilerinden biri İsrail'in askeri üstünlüğünü sağlamaktır. 1973 Arap-İsrail Savaşı’nda İsrail ordusunun savaşın ilk günlerinde ağır kayıplar vermesi üzerine Henry Kissinger ve Richard Nixon, bölgeye hızla askeri mühimmat ve yeni savaş uçakları nakletti. Amerikan bayrağı üzerine Davut Yıldızı çizilmesinin ardından Nixon yönetimi, Amerikan F-4 Phantom uçaklarını ABD Hava Kuvvetleri üslerinden çıkarıp İsrail'e gönderdi ve İsrailli pilotlar bu uçakları hemen Suriye ve Mısır'a karşı kullanmaya başladı. Kissinger ve Nixon'un 1973 Arap-İsrail Savaşı’ndaki askeri dengenin İsrail'in lehine olması konusunda ısrar ettikleri açıktı.

Bugün Biden yönetimi, Hamas saldırısının ardından İsrail'e bomba, füze ve diğer mühimmatları göndererek İsrail'in Gazze, Suriye, Lübnan ve Irak'ı gerekli gördüğü şekilde bombalamasını sağlamayı amaçlıyor.

Bu politikayı takip eden ABD, İsrailli sivillere yönelik terör saldırılarını, bu saldırıları başlatan ister Hamas ister Filistinli direnişçiler ister Hizbullah olsun, her zaman hızlı bir şekilde kınıyor. Buna karşılık Washington, İsrail'in Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Lübnan'da binlerce sivilin ölümüne yol açan askeri eylemlerini doğrudan eleştirmekten her zaman kaçınıyor. Zira bu tür eleştiriler ABD'nin İsrail'e askeri yardımı konusunda bir tartışma başlatacak ve eğer Senatör Bernie Sanders gibi sol eğilimli Demokratları hariç tutarsak, Washington'daki siyasi sınıftan hiç kimse bu geleneksel Amerikan politikasını tartışmak istemeyecek.

ABD’nin ikinci tutarlı stratejisi ise bölge ülkelerini İsrail'in karşısındaki kamptan çıkarmaktır. 1973'ün sonlarında Henry Kissinger, Mısır ile İsrail arasında, sonunda ABD’nin sponsorluğunda barış görüşmelerine yol açacak bir ön askeri anlaşma imzalamayı hedefledi. Kissinger'ın başlattığı ve daha sonra Enver Sedat ve Başkan Carter tarafından Camp David'de sonlandırılan operasyon, bir Amerikan askeri ve ekonomik himayesiyle bağlantılıydı. Böylece, Arap ülkeleri arasında kurulacak herhangi bir ittifakın 1973 Arap-İsrail Savaşı’nda olduğu gibi İsrail'e büyük bir askeri tehdit oluşturmaması sağlandı. Elli yıl sonra Trump ve ardından Biden yönetimi, ABD'nin bölge ülkelerini İsrail’i kabul etmeye ikna etme çabalarını sürdürdü.

Biden ekibi, Trump'ın imzaladığı İbrahim Anlaşması'nın ardından İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkileri normalleştirecek bir anlaşmaya varmak için büyük çaba harcıyordu. Bu normalleşme anlaşmaları, İran'a karşı koymak amacıyla İsrail ve başlıca Arap ülkelerinden oluşan bölgesel bir grup oluşturmayı, aynı zamanda bu Ortadoğu grubunu hem Çin hem de Rusya ile bağlayan askeri ilişkileri sınırlandırmayı amaçlıyordu.

“ABD stratejisinin şu anda özel bir öneme sahip olan üçüncü ve son sabitesi, Washington'un Filistin meselesini görmezden gelmesidir.”

ABD stratejisinin şu an özel bir öneme sahip olan üçüncü ve son sabitesi, Washington'un Filistin meselesini görmezden gelmesidir. Kissinger, Filistin meselesini hiçbir zaman önemli bir mesele olarak görmedi. Terör örgütü olarak gördüğü Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) gibi gruplarla değil, Arap ülkeleriyle çalışmayı tercih etti.

1979’daki Camp David görüşmelerinde bile, sahip olduğu zayıf iç siyasi destek, Başkan Carter'ı Filistin meselesi konusunda İsrail Başbakanı Begin'le karşı karşıya gelmemeye ikna etmişti. Bunun yerine Carter, Mısır ile İsrail arasında ayrı bir barış anlaşması imzalamaya yönelik temel ABD stratejisini gerçekleştirmeye çalıştı.

Biden yönetimi, Kissinger gibi sadece bölge ülkeleriyle ilgilenirken Kissinger, Nixon, Obama ve Trump gibi Biden da Filistin meselesiyle pek ilgilenmiyor. ABD’liler Filistin meselesini iki nedenden dolayı görmezden geldiler: Birincisi, İsrailli ve Filistinli liderlerin müzakerelere girme konusunda çok az ilgileri var. İkincisi, 7 Ekim'e kadar Biden yönetimi Filistin'den çok Ukrayna savaşı ve Çin'le rekabetle ilgileniyordu. Bu, Nixon ve Kissinger'ın, 1973 Arap-İsrail Savaşı'nın patlak vermesinden önce Ortadoğu'ya olan ilgilerinden çok, Sovyetler Birliği ile Çin arasında var olan bölünmelerden yararlanmaya olan ilgilerine oldukça benziyor.

Fotoğraf Altı: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ABD Başkanı Joe Biden geçtiğimiz ay İsrail’de bir araya geldi. (Reuters)
 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ABD Başkanı Joe Biden geçtiğimiz ay İsrail’de bir araya geldi. (Reuters)

Trump ve Biden yönetimleri Ortadoğu'ya odaklandıkları zamanlarda Filistinliler için adaleti değil, bölgeye istikrarı getirecek şeyin ticari ve ekonomik ilerleme olduğunu vurguladı. Biden, Hamas'ın İsrail'e saldırmasından sadece dört hafta önce Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile birlikte Hindistan'ı Arap Yarımadası ve İsrail üzerinden Avrupa'ya bağlayacak bir ticaret koridoru oluşturma projesini duyurdu.

Biden yeni projeyi “çok büyük bir anlaşma” olarak nitelendirdi ve ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, projenin bölgeyi değiştireceğini iddia etti. Netanyahu geçtiğimiz eylül ayında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada söz konusu projeye övgüde bulundu. Uzmanlar, koridorun İsrail'in bölge ekonomisine tutunmasına yardımcı olacağını, aynı zamanda Çin'in Bir Kuşak Bir Yol Girişimi’nin çekiciliğini engelleyeceğini öne sürdü.

“Çin'in bölgedeki nüfuzunu sınırlama çabası, Henry Kissinger ve Richard Nixon'un 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında Amerikan üstünlüğünü elde etmek ve Soğuk Savaş'ta Sovyet nüfuzunu sınırlamak için izlediği koordineli stratejiyi anımsatıyor.”

Bu, ABD’nin Körfez bölgesindeki Çin nüfuzunu sınırlama çabasının ardından geldi. ABD, özellikle Körfez ülkelerini Çin telekomünikasyon ekipmanlarını kullanmamaya teşvik etti ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne (BAE) olası askeri kullanım nedeniyle Çin liman projesinin ilerlemesine izin vermemesi için baskı yaptı. 1973'ten farklı olarak iş dünyası artık ABD’nin Ortadoğu politikasında stratejik bir role sahip.

Çin'in bölgedeki nüfuzunu sınırlama çabası, Henry Kissinger ve Richard Nixon'ın 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında Amerikan üstünlüğünü elde etmek ve Soğuk Savaş'ta Sovyet nüfuzunu sınırlamak için izlediği koordineli stratejiyi anımsatıyor. 2004 tarihli ‘Kriz’ adlı kitabında açıkladığı gibi Kissinger, Soğuk Savaş sırasında yalnızca Mısır'ı Sovyet kampından çıkarıp ABD bloğuna sokmaya değil, aynı zamanda savaş sonrası barış sürecini kontrol edip Moskova'yı dışlamaya da kararlıydı. Kissinger bunu başarmak için öncelikle Sovyetler Birliği'nin müttefiki olan Suriye ve Mısır'ı zayıflatmak amacıyla 1973 Arap-İsrail Savaşı'nda İsrail'in askeri zafer kazanmasını sağladı. Kissinger, Sovyetler Birliği'nin istediği BM onaylı ateşkesi geciktirerek savaşın son aşamasında İsrail ordusunun Batı Sina'da Mısır Üçüncü Ordusu’nu yenmesine yardımcı oldu. Sovyetler, Kissinger'ın oyununu yakaladı ve agresif bir şekilde Sovyet hava piyade birimleriyle müdahale etme tehdidinde bulundu. Kissinger ile Nixon bu tehdide nükleer bir ültimatom yayınlayarak ve Moskova'yı dehşete düşüren Amerikan askeri seferberliğini ilan ederek yanıt verdi.

Fotoğraf Altı: Suriye'nin Akdeniz'deki Tartus Limanı’nda bulunan Rus deniz üssünde, bir gemide duran Rus askerleri, 26 Eylül 2019. (AFP)
Suriye'nin Akdeniz'deki Tartus Limanı’nda bulunan Rus deniz üssünde, bir gemide duran Rus askerleri, 26 Eylül 2019. (AFP)

Bu son ara sırasında İsrail, Mısır Üçüncü Ordusu’nu kuşattı. Kahire daha sonra kuşatma altındaki ordusuna hayati önem taşıyan sağlık ve gıda malzemelerini temin etmek için Kissinger'dan yardım istemek zorunda kaldı. Kissinger isteksiz İsraillilere ateşkesi kabul etmeleri için baskı yaptı. Kissinger'ın Mısır Üçüncü Ordusu’na ve daha sonra İsrail'e karşı uyguladığı sert taktikler, Arap ülkelerinin istediği İsrail tavizlerini Sovyetlerin değil, yalnızca ABD’lilerin verebileceğini gösterdi.

Sovyetler 1974'te Kissinger'ı durduramadı ve bundan elli yıl sonra Suriye dışındaki Ortadoğu'da Rus askeri nüfuzuna dair çok az şey duyuyoruz. Ancak Putin'in halen önemli bir potansiyel rolü var. Örneğin, Rusya'nın hem İsrail hem de İran'la açık kanalları var. Ayrıca Putin'in artık Körfez ülkelerinin liderleriyle Sovyet liderlerinin sahip olmadığı doğrudan temasları var. Ancak Riyad ve Abu Dabi, Çin ve ABD ile strateji sahasında daha çok ilgileniyor.

Riyad ve Tahran, Pekin'in 2023 normalleşme anlaşmasının garantörü olmasını isterken, Rusya'yı istemiyordu. Modern Ortadoğu'da Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkeler BRICS grubuna katılırken aynı zamanda ABD ile iyi ilişkiler kurmaya çalışabilirler. Riyad, ABD’den güvenlik garantileri ve nükleer programında yardım istiyor ancak Rusya veya Çin'den talep etmiyor. Böyle bir dengeleme politikası ancak Washington'un Çin ile ilişkilerinin önemli ölçüde kötüleştiği andan önce mümkün olabilir. Bundan sonra, Soğuk Savaş sırasında Kissinger ve Nixon'un Mısır'la olan ilişkilerinde olduğu gibi, Arap ülkeleri de Washington'ın önünde bir seçimle karşı karşıya kalacak: Ya ABD liderliğindeki bir bloğa katılmak ya da ABD’den ayrıcalıklı muamele görmemek.

ABD uçak gemilerinin ve üst düzey yetkililerin bölgeye odaklanmaya ne kadar daha devam edeceğini merak etmek yanlış olmaz mı? Yanıt önümüzde: İran Dışişleri Bakanı, ekim ayı ortasında Amerikalıları ve İsrail'i, Gazze krizinin büyümesi halinde ‘direnişin’ müttefiklerinin müdahale edeceği konusunda uyardı. Ancak Tahran, ABD politikasını yanlış anlıyor. Cumhuriyetçilerin ve Demokratların büyük çoğunluğu İsrail'i güçlü bir şekilde destekliyor. Cumhuriyetçilerin kontrolündeki Temsilciler Meclisi, Biden'ın gerekirse İran ve vekillerine karşı askeri güç kullanmasına yönelik bir yetkilendirme hazırlığı yapıyor.

“İran doğrudan İsrail'e saldırırsa, ABD'nin de İran'a saldıracağını hayal etmek mümkün.”

ABD Kongresi böyle bir yetkiyi en son 2002'de, Irak'la savaştan önce yayınladı. Hatta ABD Kongre Binası’nda İsrail askeri üniforması giyen Cumhuriyetçi bir Kongre üyesinin bile olduğunu gördük! Bu siyasi destek, ABD'nin Irak'a karşı savaşa ve hatta Afganistan'daki savaşa verdiği desteğin çok ötesine geçiyor. Lübnan'da Hizbullah'a karşı ABD hava saldırılarını hayal etmek kolaydır. ABD'nin Suriye'de ve hatta Irak'ta İran destekli milislere karşı saldırı yapacağını hayal etmek de kolaydır. İran doğrudan İsrail'e saldırırsa, ABD'nin de İran'a saldıracağını hayal etmek mümkün. ABD'nin sert tepkisi kısmen duygusal olacak, kısmen de İran ve müttefiklerini İsrail'e karşı daha fazla askeri operasyon düzenlemekten caydırmayı amaçlayacak.

En korkutucu senaryo, Washington'ın Ukrayna'ya yaptığı yardıma karşılık Rusya'nın, İran ve müttefiklerinin Suriye'deki Rus askeri üslerini İsrail ve ABD’lilere karşı kullanmasına izin vermesidir. Bir yanda Washington ve İsrail, diğer yanda İran ve müttefikleri arasındaki gerilimin nereye varacağını bilmek zor. Ancak tarihten biliyoruz ki, savaşlar her zaman başta amaçlanmayan sonuçlar doğurabilir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



BM, Hızlı Destek Kuvvetlerini el Faşir'de soykırım yapmakla suçladı

Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
TT

BM, Hızlı Destek Kuvvetlerini el Faşir'de soykırım yapmakla suçladı

Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)

Sudan'daki bağımsız uluslararası araştırma misyonu dün, geçen ekim ayında "Hızlı Destek Kuvvetleri"nin (HDK) eline geçmesinden bu yana birçok vahşete tanık olan Sudan'ın el Faşir kentinde "soykırım eylemlerinin" meydana gelmesini kınadı.

Birleşmiş Milletler misyonu, Sudan'ın batı Darfur bölgesindeki bu şehirde HDK'nin sistematik eylemlerinden çıkarılabilecek tek makul sonucun soykırım niyeti olduğu sonucuna varan bir rapor yayınladı.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre ABD Hazine Bakanlığı, el Faşir'deki suistimalleri nedeniyle üç HDK komutanına yaptırım uyguladı. Bakanlık, bu kişilerin HDK'nin şehri ele geçirmesinden önce 18 ay süren el Faşir kuşatmasında yer aldığını belirtti.


Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
TT

Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)

Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan bir araştırma, Gazze Şeridi’nde süren savaşın ilk 16 ayında 75 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koydu. Bu rakamın, o dönemde yerel makamlarca açıklanan bilançodan en az 25 bin daha fazla olduğu belirtildi.

Çalışma ayrıca, Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı’nın hayatını kaybedenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların oranına ilişkin yayımladığı verilerin doğruluğunu teyit etti.

Araştırmaya göre, 7 Ekim 2023 ile 5 Ocak 2025 tarihleri arasında yaklaşık 42 bin kadın, çocuk ve yaşlı yaşamını yitirdi. Bu ölümler, Gazze savaşında meydana gelen toplam can kayıplarının yüzde 56’sını oluşturdu.

Ekonomist, demograf, epidemiyolog ve saha araştırmacılarından oluşan yazar ekibi, The Lancet Global Health dergisinde kaleme aldıkları makalede, “Mevcut bulgular birlikte değerlendirildiğinde, 5 Ocak 2025’e kadar Gazze Şeridi nüfusunun yüzde 3 ila 4’ünün şiddet sonucu hayatını kaybettiğine işaret etmektedir. Ayrıca çatışmanın dolaylı etkileri nedeniyle çok sayıda şiddet dışı ölüm de kaydedilmiştir” ifadelerine yer verdi.

Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısı tartışma konusu olmaya devam ederken, üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi geçen ay İsrailli gazetecilere yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamlarının topladığı verilerin büyük ölçüde doğru olduğunu söylemişti. Bu açıklama, aylardır süren resmi şüphelerin ardından dikkat çekici bir tutum değişikliği olarak değerlendirildi.

Söz konusu yetkili, Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırıları sonucu yaklaşık 70 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, bu sayıya kayıpların dahil olmadığını aktardı.

Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamları ise İsrail saldırıları nedeniyle doğrudan hayatını kaybedenlerin sayısının 71 bini aştığını, Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana 570’ten fazla kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

gbrhy
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail'in düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden yakınlarının cenaze namazını kılan Filistinliler (EPA)

Geçtiğimiz yıl The Lancet’te yayımlanan bir başka araştırmada, savaşın ilk dokuz ayında Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısının, Filistin Sağlık Bakanlığı verilerinde açıklanandan yaklaşık yüzde 40 daha düşük tahmin edildiği bildirilmişti.

Yeni çalışma da resmi vefat sayısının gerçek rakamın oldukça altında kaldığına işaret etti. Araştırma, Gazze Şeridi genelini temsil edecek şekilde özenle seçilen 2 bin aileyle yapılan bir ankete dayanıyor. Katılımcılardan, aile fertleri arasındaki ölümlere ilişkin ayrıntılı bilgi vermeleri istendi. Saha çalışması, Filistin’de ve bölgenin diğer kısımlarında yürüttükleri çalışmalarla tanınan deneyimli Filistinli kamuoyu araştırmacıları tarafından gerçekleştirildi.

Londra’daki Royal Holloway, University of London bünyesinde görev yapan ve çatışmalardaki can kayıplarının hesaplanması üzerine 20 yılı aşkın süredir çalışan ekonomist Michael Spagat, hakemli olarak yayımlanan araştırmanın yazarlarından biri olarak, yeni bulguların Ekim 2023 ile Ocak 2025 arasında Gazze Şeridi’nde 8 bin 200 ölümün yetersiz beslenme ya da tedavi edilemeyen hastalıklar gibi dolaylı etkilerden kaynaklandığını gösterdiğini belirtti.

Çalışma, İsrail saldırılarının en yoğun ve en ölümcül dönemini kapsarken, Gazze Şeridi’ndeki insani krizin en ağır safhasını içermiyor. Birleşmiş Milletler (BM) destekli uzmanlar, geçen yıl ağustos ayında Gazze Şeridi’nde kıtlık ilan etmişti.

Araştırmacılar, nihai ve kesin bir can kaybı sayısına ulaşmanın uzun zaman ve önemli kaynaklar gerektireceğini vurgulayarak, kendi bulguları da dahil olmak üzere mevcut tüm tahminlerin geniş hata payları içerdiğine dikkat çekti.


Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)

Rustem Mahmud

Iraklı Sünni siyasi güçler, bu yılın başlarında Meclis Başkanlığı pozisyonu için Heybet el-Halbusi’yi ortak aday olarak sessizce kararlaştırıp seçtikten sonra olağanüstü bir siyasi dönüm noktasına ulaşırken, kurulacak yeni federal hükümet içinde Sünnilere ayrılan makamların dağıtımı konusunda da gayri resmi bir anlaşmaya vardılar.

Irak siyasi sahnesinde Sünni siyasi güçlerin tercihlerini ve konumlarını uzun süre etkileyecek ve hesaplarını yeniden gözden geçirmelerine neden olacak iki temel değişim yaşanıyordu. Bu iki değişim, "oyunun kurallarını" temelden değiştirecekti.

(Şii) Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içindeki en büyük parlamento bloğunun lideri olan mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani, Irak'taki Sünni siyasi hafızada ‘olumsuz’ bir imaja sahip olan eski Başbakan Nuri el-Maliki lehine başbakanlık adaylığından çekildi. Sünniler Maliki’yi, ‘iktidarda olduğu yıllarda (2006-2014) Irak'ın Sünni bölgelerindeki sosyal tabanların terörle mücadele adı altında maruz kaldıkları baskı politikalarını genişletmekle ve terör örgütü DEAŞ’ın Irak'ın batısındaki çoğu Sünni bölgenin kontrolünü ele geçirmesine neden olmakla’ suçluyor.

Diğer olay ise ordunun ve yeni Suriye yönetimine yakın grupların, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolü altındaki bölgelerin çoğunu, özellikle Irak sınırındaki Haseke ve Deyrizor illerini ele geçirmesiydi. Suriye'deki bu olay, birçok Iraklı ‘Şii’ gücün dayandığı, yeni yönetim ile SDG arasındaki dengeyi bozdu. Bu da ‘Sünni İslamcı’ geçmişi ve ideolojisiyle Suriye yönetiminin nüfuzunu ve gücünü pekiştirdi. Özellikle ABD'nin Irak sınırındaki et-Tanf ve eş-Şeddadi askeri üslerini Suriye yönetimine devretmesinden sonra, ABD ile siyasi ve güvenlik bağlarının güçlendirilmesi önerildi. Bu durum, Iraklı Sünni siyasi güçler arasında ‘güven’ duygusunun artmasına yol açtı.

Irak'taki yoğun Sünni nüfus, yetkililerin kimlik, özellikle de mezhep ve dinî kimlik temelinde iç çatışmalara doğru kaymasından korkuyor.

Irak sahnesini izleyen gözlemciler, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Maliki'nin başbakanlık adaylığına itiraz ettiğini açıklaması, Irak'taki Sünni güçlerin artan yetenek ve nüfuzunun bir göstergesi olduğunu belirttiler. Zira Sünni güçlerin bazıları, Şii muadilleriyle daha dengeli bir ortaklık kurmayı arzuluyorlar. Halbusi ve partisi, Maliki ve onun lideri olduğu Hukuk Devleti Bloğu ile çok yakın siyasi bağlara sahipti. Bu ilişki sayesinde Halbusi, son iki dönem boyunca Meclis Başkanlığı için önceleri Mahmud el-Meşhedani, son olarak ise Heybet el-Halbusi olmak üzere kendi adaylarını dayatabildi. Ancak, değişiklikler Halbusi'nin Maliki'den uzaklaşmasına ve hatta ona karşı bir pozisyon almasına olanak sağladı.

Sünni iklimine ilişkin ayrıntılar

Iraklı yazar ve araştırmacı Cabbar el-Meşhedani, al-Majalla’ya verdiği uzun röportajda, Irak'taki Sünni siyasi çevrelerdeki mevcut duruma değindi. Irak Meclis Başkanı'nın eski danışmanı olan Meşhedani, Irak'taki Sünni siyasi liderlerin düşünce ve hesaplamalarını bizler için değerlendirdi.

Meşhedani, şunları söyledi:

 “Irak'taki Sünni çevrelerde Suriye'deki olaylara verilen tepkinin temel paradoksu, bu çevrelerdeki geniş halk kitlesinin bu olayları yorumlama ve algılama mekanizmasında yatıyor. Bu halk, söylemi Sünni olsa bile, İslami siyasi referansları olan herhangi bir örgüt veya ideolojiye tamamen şüpheyle yaklaşıyor. (Sünni) Irak İslam Partisi'nin üç seçim döngüsü boyunca hiçbir parlamento koltuğu kazanamamış olması da bunu kanıtlıyor. Ancak bu aynı sosyal gruplar, Irak'ın komşusu olan, sembolik ağırlığı ve Sünni siyasi referanslara dayalı siyasi seçenekleri olan komşu bir devletin varlığının, bazı Iraklı Şii sosyal grupların İran'a karşı ilişkisine benzer şekilde, kendileri için siyasi destek ve koruma kaynağı olabileceğini düşünüyor. Ancak, daha geniş Irak Sünni halk, Esed rejiminin düşüşünü ve Sünni İslam referans noktasına sahip bir siyasi gücün ortaya çıkışını kendileri için bir zafer olarak görürken, bu yönetimin kimlik, özellikle mezhepçilik ve mezhepçiliğe dayalı iç çatışmalara doğru kaymasından, bunun ardından çatışmalar ve mezhepsel kutuplaşmanın artmasından ve böylece daha geniş bölgeye sıçrayarak, onların içinde bulundukları koşullarda hakim olan genel sükuneti olumsuz ve endişe verici bir şekilde etkilemesinden korkuyor.”

dftgrbhgt
Asaib Ehl-i’l-Hak lideri Kays el-Hazali ve eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, parlamento seçimleri sırasında Bağdat'taki bir oy verme merkezinde oylarını kullandıktan sonra birlikte yürürken, 11 Kasım 2025 (AFP)

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde hakim olan endişe duygusunu haberleştirdi.

Son gelişmelere dayanarak Irak'taki Sünni siyasi çevrelerde şu anda mevcut olan farklı seçenekleri ayrıntılı olarak ele almaya devam eden Meşhedani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İlişkiler ve doğrudan iletişim açısından, Irak siyasi çevreleri, Hamis el-Hançer liderliğindeki Egemenlik Bloğu'nun Suriye'deki yeni siyasi rejimle iletişim kuran tek parti olduğunu biliyor. Bu iletişim, diğer Irak partilerinin çoğuyla varılan bir uzlaşmaya dayanıyor. Tekaddum Partisi lideri Muhammed el-Halbusi'nin Maliki'yi ve genellikle Irak'taki siyasi Şiiliğin tüm sert çekirdeğini düşmanlaştırma çabaları, Halbusi'nin kendisi için koruyucu bir ağ oluşturduğunu düşündüğü bir dizi koşullardan kaynaklanmaktadır. Suriye sahnesi ise bu ağın sadece bir unsurudur. Halbusi'nin bölgesel ilişkileri, Şii siyasi forum içindeki partilerle açıkça ilan etmediği iletişimleri, iki ardışık parlamento dönemi boyunca en büyük Sünni parlamento bloğunu kontrol etmesi ve başta Suriye'de meydana gelen ve halen devam edenler olmak üzere bölgesel değişimler, ona daha büyük bir dokunulmazlık hissi veriyor. Sonuç olarak ‘Sünni lider’ konumunu sağlamlaştırma ve diğer Iraklı sivil grupların liderleriyle rekabet etmek de dahil olmak üzere, elindeki tüm araçları kullanarak bu konumunu savunacaktır.”

fdfdv
Irak’taki parlamento seçimleri sırasında Bağdat’ta eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi'nin seçim kampanyası fotoğrafı, 14 Kasım 2023 (AFP)

Irak'taki Sünni güçler arasındaki mevcut bölünmelerin Suriye'dekilerle aynı olmayabileceğini düşünen araştırmacı ve yazar Meşhedani, “Yıllar süren iç siyasi çatışmalardan sonra, Iraklı Sünni siyasi liderler şu anda üç düzeye ayrılmış durumda. Musul'daki Nuceyfi ailesi gibi siyasi örgütlerini aile ve bölgesel bağlara dayalı olarak koordine eden güçler var. Hamis el-Hançer gibi etkili finansal sermaye bloğuna dayanan liderler de var. Üçüncü akım ise kendilerini yükselen sivil siyasi nesil olarak gören ve ideolojik kutuplaşmanın ötesine geçmeye daha istekli olan genç Iraklı Sünni nesillerin beklentilerine yanıt veren Muhammed el-Halbusi ve Azm İttifakı lideri Musenna es-Samarrai tarafından temsil ediliyor. Ancak bu, Irak'taki Şii partilerin, özellikle İran'a yakın olanların endişelerini gidermemiştir. Bu partiler, önümüzdeki dönemde hassas güvenlik pozisyonlarını Sünni siyasi gruplara devretme konusunda temkinli davranacaktır” yorumunda bulundu.

Katılımdan ortaklığa

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülen Maliki'nin başbakanlık adaylığına karşı çıkacağını açıklamasının ardından ortaya çıkan endişeyi haberleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülüyor.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani ve Başbakan Mesrur Barzani'nin yeni Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile görüşmeler yapmasının ardından Bağdat'ın, bölgenin sınırları yakınındaki yaygın etnik çatışmaları önlemek amacıyla yeni Şam yönetimi ile SDG arasında ortak bir zemin oluşturma çabaları kapsamında hareket etmesine rağmen, bu süreci durdurmak için bölgeye mali ve hukuki baskı uyguladığı bildirildi.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını reddetse de Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke.

Gözlemcilere göre Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın bölgesel ve uluslararası düzeyde, özellikle ABD tarafından gösterilen sıcak karşılamanın ve ABD'nin, karşılaştığı birçok engele rağmen Suriye'yi yönetme projesinin başarısında ısrarının, öngörülebilir gelecekte ABD ile İran arasında askeri bir çatışma olasılığıyla birleşmesi, bölgesel güç dengesini tamamen değiştirebilir ve bu da Irak'ın iç siyasi dengesini etkileyebilir. Bu denklem, hükümetin çekirdeğini ve iktidarın özünü oluşturan Şii siyasi partilere dayanıyor ve karşılığında IKBY’ye bölgesel bir pay ve Sünni güçlerin iktidar yapıları ve kurumlarına bir miktar katılım sağlanıyor. Ancak, son zamanlarda kamuoyuna açık bir şekilde, özellikle bölgesel manzarada Irak'ın stratejik vizyonunu etkisiz hale getirmenin ayrıntıları ve mekanizması konusunda, ‘resmi ve kontrollü’ bir katılım mekanizmasından etkili bir ortaklığa geçilmesi talep edildi.

df
Irak güvenlik güçleri, Suriye'den Irak'a nakledilen DEAŞ üyelerini sorgulama için Bağdat'taki Karh Merkez Hapishanesi'ne götürürken, 12 Şubat 2026 (AP)

Mevcut durum, 1980'ler boyunca iki ülke arasında yaşananları akla getiriyor. Her iki ülke de aynı Baas Partisi tarafından yönetiliyordu, ancak Hafız Esed ve Saddam Hüseyin arasındaki şahsi düşmanlıktan ötürü birbirlerine düşmanca davranan siyasi sistemlere sahiptiler. Ancak bu düşmanlık, mezhepsel hassasiyetlere, ideolojik retoriğe ve tamamen farklı bölgesel ve uluslararası siyasi tercihlerine de dayanıyordu. O dönemde ilginç olan ise her iki ülkedeki bazı sivil toplum gruplarının diğer ülkenin siyasi sistemiyle psikolojik ve ideolojik bağlarıydı. Esed rejimi, Irak’taki Kürt ve Şii siyasi güçleri ve Saddam rejimine karşı silahlı mücadelelerini destekledi. Irak rejimi ise Suriye’deki Müslüman Kardeşleri (İhvan-ı Müslimin) destekleyerek onlara para ve silah sağladı. Suriye'deki aşiret çevrelerinde, özellikle Irak sınırına yakın yerleşik olanlarda, geniş bir nüfuza sahipti.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını vurgulasa da Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke ve iletişimini istihbarat servisi başkanıyla sınırlamaya devam ediyor. Mevcut başbakan adayı Nuri el-Maliki de dahil olmak üzere birçok Iraklı siyasi lider, yeni Suriye rejiminin Irak için oluşturduğu ‘tehlike’ konusunda kamuoyunu uyardı ve hazırlıklı olunması çağrısında bulundu. Irak basını son birkaç gün ve hafta içinde Irak-Suriye sınırından canlı yayınlarla ‘halk içinde seferberlik’ havası yaratarak, binlerce Suriyeli silahlı unsurun iki ülke arasındaki sınırı geçtiğini, dolayısıyla 2014 yılında yaşananların tekrarlanabileceğini ima etti.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.