Gazze’de ‘ertesi gün’ planlarına dair…

AFP
AFP
TT

Gazze’de ‘ertesi gün’ planlarına dair…

AFP
AFP

Hişam el-Gannam

Bugünlerde İsrail’de ve ABD’de Gazze’ye yönelik savaşın ‘ertesi gününe’ dair konuşmalar artış gösteriyor. Araştırma ve çalışma merkezleri bir saldırı sonrası yol haritası çizmek için seferber olmuş durumda. ABD, bu konuda Ramallah’taki Filistin Yönetimi ve pek çok Arap ülkesiyle yoğun görüşmeler gerçekleştiriyor.

Bu görüşmelerin başlığı şu: İsrail’in oradaki silahlı grupları ortadan kaldırmasından sonra Gazze’yi kim yönetecek?

Öncelikle burada bu meselenin şu üç nedenden dolayı ahlaki olmadığını belirtmek isterim:

Birincisi; bu görüşmeler, konuyu işgal devletinin Gazze’de ve Batı Şeria’da işlediği suçlardan saptırıyor ve dikkatleri üzerinde çalışılması gereken asıl meseleden, yani savaşın durdurulması ve Gazze halkına insani yardımların ulaştırılması gerekliliğinden uzaklaştırıyor.

İkincisi; bizi işgalcinin Filistinlileri zorla göç ettirme planını başarısız kılmaya odaklanmaktan alıkoyuyor.

Üçüncüsü; bu tür konuşmalar, işgalcinin suç işlemeye ve sivillerin canını kim bilir ne zamana kadar almaya devam edeceğine dair bir kabulü varsayıyor. Nitekim duyurulan hedef, güya Gazze’deki tüm silahlı grupları ortadan kaldırmak, ki bu mantıksız ve gerçekleştirilmesi imkânsız bir hedef.

Müsaade edin, açıklayayım.

Modern tarihimizde bu boyutlarda bir sivil cinayetine şahit olmadık. Hastaneler, okullar, ibadethaneler, fırınlar, su depoları, kanalizasyonlar, elektrik ve iletişim ağları ve istasyonları, evler ve hatta insanlara Gazze’nin güneyine göç etmeleri için güvenli olduğu söylenen yollar… hepsi bombalanıp yerle bir ediliyor.

Bugüne kadar İsrail, Gazze’deki tesislerin yüzde 45’inden fazlasını tamamen ya da kısmen tahrip etti. İsraillilerin Gazze’nin kuzeyini işgal edip de yıkmak için hiçbir askerî bahane uydurulamamasından sonra bile Yasama Konseyi binasında bir hatıra fotoğrafı çektirip, sonra Gazze’yi yerle bir ettiler.

Foto: Gazze’deki yerinden edilmişler, 18 Kasım’da Gazze Şeridi’nin güneyine doğru yola çıkarken (AFP)
Gazze’deki yerinden edilmişler, 18 Kasım’da Gazze Şeridi’nin güneyine doğru yola çıkarken (AFP)

İsrail, Gazze’de her gün 200 ila 500 sivili katlediyor. Bu kadar sivil kaybını, daha önceki hiçbir savaşta görmedik; ne Sırbistan’ın Bosna’ya karşı savaşında ne Rusya’nın Grozni’de Çeçenistan’a ne de İsrail’in 2006 yılında Lübnan’a karşı savaşında… 1992-1995 yılları arasında Sırbistan, Bosna’da 32 bin sivili öldürdü. 1994-2003 yılları arasında Rusya, 150 ila 160 bin arasında Çeçen sivili ve savaşçıyı öldürdü. Lübnan’a karşı savaşında da İsrail, 31 günde bin 191 Lübnanlıyı öldürdü.

Hedefi intikam ve tehcir olan körü körüne bir katliam söz konusu (Tehcirden bundan sonra bahsedeceğim). İntikam alıyorlar, çünkü 7 Ekim’de askerî üslerini ve kasabalarını koruma konusunda istihbarat ve askerî açıdan başarısız oldular. Görünüşe bakılırsa intikam kısmen, iç soruşturmalardan sızdırılan İsrailli raporların da işaret ettiği gibi bizzat İsrail’in o gün kendi vatandaşlarını öldürmesini örtbas etmek için de alınıyor.

“Mesele, Filistinlilerin Gazze’den Mısır’a göç ettirilmesiyle bitmeyecek. İsrail bu planında başarılı olursa Batı Şeria’daki Filistinlilerin Ürdün’e göç ettirilmesi konusunda cesaretlenecek. En azından Kudüs’teki Filistinlilerden onları Batı Şeria’ya göç ettirmek suretiyle kurtulma konusunda cesaret bulacak”

Bu yüzden bence tüm dünya ülkelerinin üzerinde çalışması gereken ödev, Gazze’de sivillere yönelik bu çılgınca savaşı durdurmak, Arap-İslam zirvesinin kararlarının bir uygulaması olarak kuşatmayı kırmak ve Gazze’nin kuzeyindeki evlerinden zorla göç ettirilmiş 1 milyon 200 binden fazla Filistinliye su, gıda, ilaç ve yakıt ulaştırmaktır.

Üzerinde durulması gereken ikinci meseleye gelince… İsrail’in sivillere yönelik korkunç cinayetlerinin amacının onları yerinden etmek olduğu çok açık. Yerinden edilmiş insanları barındıran hastanelerle okulların ve ibadethanelerin bombalanması ve insanların evlerinin başlarına yıkılması ne anlama geliyor? Bu cinayete hizmet eden askerî amaç, Filistinlileri yurtlarını terk etmeye mecbur bırakmak değilse nedir?  

Aslında İsrail, Filistinlileri Mısır’a göç ettirmek için yaptığı planları savaşın başından beri açıklıyor. Savaşın başında Netanyahu, dayanışma gösterisi için İsrail’i ziyaret eden Avrupalı liderlerden, Mısır’ı Filistinlileri ‘misafir etmek için’ sınırlarını açmaya ikna etmelerini istedi. 7 Ekim’den sonra İsrail İstihbarat Bakanlığı da İsrail siyaset sahnesine bir dizi seçenek koydu. Filistinlilerin Sina’ya göç ettirilmesi ve Gazze’ye dönüşlerine imkân vermemek adına içeride silahsız bir bölge oluşturulması da bu seçenekler arasındaydı.

Foto: 20 Kasım’da Han Yunus’taki Nasır Hastanesi bahçesindeki mülteci çadırları (AFP)
20 Kasım’da Han Yunus’taki Nasır Hastanesi bahçesindeki mülteci çadırları (AFP)

İsrailli siyasetçiler de Filistinlilerin insani gerekçelerle göç ettirilmesi yönünde açıkça çağrıda bulunan siyasi makaleler yayımladı. Likud Partisi’nden Danny Danon ile Yeş Atid Partisi’nden Ram Ben-Barak’ın Wall Street Journal gazetesinde yayınladıkları ve Batılı ülkeleri, savaş koşullarında Filistinlilerin o ülkelere ‘gönüllü’ göçünü kabul etmeye çağırdıkları makalesi (“The West Should Welcome Gaza Refugees”) bunlara örnek. Tüm bunlar, İsrail’deki en aşırı ve radikal grupların fikirleriyle de örtüşüyor. Bu gruplar arasında yer alan aşırı dinci Siyonist lider Bezalel Smotrich, 2017 yılında ‘Karar Planı’ adlı bir plan sundu. Bu plan özetle, ‘Arapların Yahudiye ve Samarya Bölgesi’nde ayakta kalabilir bir devlete dair kurdukları hayali’ yıkmak için Filistin topraklarındaki yerleşimleri büyük ölçüde genişletmeyi hedefliyor.

Mısır’ın, Arapların ve hatta Batı’nın İsrail’in planlarına karşı çıkması, bunların hayata geçirilmesinin engellendiği anlamına gelmiyor. Nitekim İsrail, Gazze’nin kuzeyine yönelik kara operasyonlarıyla yetinmeyerek, bu operasyonları güneye taşıyacak. Bu durumda da Gazze’nin kuzeyinde olduğu gibi orada da Filistinli sivillere yönelik hava ve topçu bombardımanı olacak.

Böyle bir durumda Filistinliler, evlatlarının canlarını korumak için Mısır’a kaçmak zorunda kalacak ve Kahire de karşısında üç seçenek bulacak: sınırlarını Filistinlilere açmak, zaten cinayetten kaçan Filistinlileri öldürmek ya da İsrail’le askerî çatışmaya girmek. Bunların hepsi de Kahire’nin istemediği seçenekler.

Mesele, Filistinlilerin Gazze’den Mısır’a göç ettirilmesiyle de sınırlı kalmayacak. İsrail bu planında başarılı olursa Batı Şeria’daki Filistinlilerin Ürdün’e göç ettirilmesi konusunda cesaretlenecek. En azından Kudüs’teki Filistinlilerden, onları Batı Şeria’ya göç ettirmek suretiyle kurtulma konusunda cesaret bulacak. Ürdün, bu tehlikeyi sezdi ve Dışişleri Bakanı, bunun Ürdün’e savaş ilan etmek anlamına geleceğini açıkladı.

Gelelim üçüncü meseleye… İki unsuru içeren ‘ertesi gün’ konuşmaları, Gazze’deki Filistinli grupların hiç şüphesiz hezimete uğratılacağını ve İsrail’in biraz zaman alsa da bu grupları hezimet uğratması gerektiğini kabul etmek demektir.

“İsrail’in gerçekleştirdiğini iddia edebileceği tek bir başarı yok. Mesela İsrail, silahlı grupların silah depolarına ulaşıp da onları imha etmeyi başardığı yönünde bir açıklama yapmadı. Bu grupların liderlerine ulaşıp onları öldürdüğünü ya da tutukladığını da ilan etmedi. Tek bir rehini ya da esiri kurtaramadı; aksine görünüşe bakılırsa rastgele bombardımanı esirlerin bazılarının ölümüne yol açtı”

Bu bağlamda Suudi Arabistan Krallığı’nın bu tartışmanın bir tarafı olmadığını, tarafı olmak istemediğini ve tartışmayı reddettiğini açıkça belirtelim. Suudi Arabistan’ın öncelikleri şu an, yardımların Gazze halkına ulaştırılması, kalıcı bir ateşkesin sağlanması ve İsrail’in Filistinlileri göç ettirme planını uygulamaktan menedilmesidir.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan da kendisine bu mesele sorulduğunda şu cevabı verdi: “Bizim önceliğimiz ateşkestir, başka bir şey değil.”

Riyad ayrıca Filistinlilerin kendilerini savunma ve vatanlarını kurtarma hakları olduğuna inanıyor, onların yanında duruyor ve tercihlerini destekliyor. Hep olduğu gibi bundan sonra da onların haklarının güçlü bir destekçisi olacak.

Gazze’deki silahlı grupların yenilgiye uğratılması meselesine gelince… Bence savaş, yaklaşık altı hafta önce başlamış olmasına rağmen bitiş noktasından çok uzak.  

Bir siyasi analistin, savaşın ilk dört haftasının İsrail’in silahlı grupları havadan ezme çabasıyla geçtiğini ve bu grupların da füze bombardımanıyla karşılık vermekten ve yaklaşık iki hafta ya da daha kısa bir süre önce başlayan kara savaşını beklemekten başka seçeneği olmadığını anlaması için askerî uzman olması gerekmez. Medyada yayımlanan görüntüler, İsrail işgal güçlerinin yoğun ve inatçı bir direnişle karşı karşıya olduğunu ve İsrail’in kayıplarının duyurduğundan çok daha fazla olduğunu gösteriyor.

Bu noktada ABD’nin Irak’ı ve Afganistan’ı işgal ettiğini, ancak devam eden direnişin Amerika’yı oradan ayrılmak zorunda bıraktığını hatırlayalım. Özellikle Afganistan’da ABD, ayrılmakla kalmadı, Taliban’la müzakere ederek iktidarı ona devretmeye de mecbur oldu. Uluslararası bir ittifakın, bir Irak ordusunun ve bu ikisini destekleyen milislerin varlığına rağmen Musul da DEAŞ’tan dokuz ay sonra kurtarıldı.  

Ama mesele, işgal güçlerinin Gazze’de karşılaştığı direniş gücünden ibaret değil. İşgal güçlerinin belirlediği hedeflerin mahiyeti de bir mesele. İsrail, silahlı grupları askerî olarak ortadan kaldırıp Gazze’deki hükümetlerini düşürmek ve sivil rehinelerle esir askerlerini kurtarmak istediğini duyurdu.

Foto: 2021 yılına ait bir görüntüde Batı Şeria’daki Nablus yakınlarında silahlı İsrailli yerleşimciler (AFP)
2021 yılına ait bir görüntüde Batı Şeria’daki Nablus yakınlarında silahlı İsrailli yerleşimciler (AFP)

Gelgelelim İsrail’in 16 Kasım’a kadar Gazze’de kaydettiği başarılar şunlar: 94 hükümet binasını, 71 camiyi, 3 kiliseyi, 235 okulu ve 25 hastaneyi yıkmak, çoğu çocuk ve kadın olan 12 binden fazla Filistinli sivili öldürmek ve üç katını da yaralamak. İsrail’in gerçekleştirdiğini iddia edebileceği tek bir başarı yok. Mesela İsrail, silahlı grupların silah depolarına ulaşıp da onları imha etmeyi başardığı yönünde bir açıklama yapmadı. Bu grupların liderlerine ulaşıp onları öldürdüğünü ya da tutukladığını da ilan etmedi. Tek bir rehini ya da esiri de kurtaramadı; aksine görünüşe bakılırsa rastgele bombardımanı bazı rehinelerin ölümüne sebep oldu.

“’Ertesi gün’ üzerine düşünmek, vakti gelmemiş bir meseledir. Daha da önemlisi bizi, şu an acil ihtiyaç sahibi olan yüz binlerce Filistinliye insani yardımları ulaştırmak, İsrail’i Gazze’ye yönelik saldırganlığını durdurmaya zorlamak ve savaşın diğer ülkelere sıçramasını önlemek şeklindeki asıl meseleden uzaklaştırıyor”

Dikkat çekilmesi gereken üç mesele daha var:

İsrail ordusu saflarında biriken kayıplar ve yedek askerî gücünün tamamen seferber edilmesi sebebiyle maruz kalabileceği ekonomik kriz, onu ilan ettiği hedefleri gerçekleştiremediğini kabul etmeye, üzerine çıktığı yüksek ağaçtan inmek için bir merdiven aramaya ve sonra da silahlı gruplarla ateşkes müzakerelerine girmeye sevk edebilir.

Sonra Filistinli siviller arasındaki büyük kayıplar ve bu ülkelerin halklarının hükümetlerine yaptıkları baskılar sebebiyle ABD ve Batılı ülkeler ona, hedeflerini gerçekleştirmeden önce ateşi kesmesi için baskı yapabilir.

Aynı şekilde devam eden bu savaşın uzaması da muhtemel. İsrail ile Lübnan’ın güney sınırındaki silahlı gruplar arasındaki çatışmalar, halen her iki tarafın da kabul ettiği angajman kuralları dahilinde, evet. Ama iki taraftan birinin yapacağı herhangi bir hata, çatışma alanının genişleyerek göz açıp kapayıncaya kadar diğer ülkelere taşınmasına yol açabilir.

Tüm bu sebeplerden ötürü ‘ertesi gün’ üzerine düşünmenin hiç sırası değil. Daha da önemlisi bizi, şu an acil ihtiyaç sahibi olan yüz binlerce Filistinliye insani yardımları ulaştırmak, İsrail’i Gazze’ye yönelik saldırganlığını durdurmaya zorlamak ve savaşın diğer ülkelere sıçramasını önlemek şeklindeki asıl meseleden uzaklaştırıyor.

Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
TT

Suriye ordusu: Halep kırsalında SDG’nin konuşlanma noktalarına silahlı grupların ulaştığını tespit ettik

Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)
Halep’in kuzeyinden SDG savaşçılarını taşıyan araçların etrafında toplandı (AFP)

Suriye ordusuna bağlı Operasyonlar Heyeti, bugün (Pazartesi) yaptığı açıklamada, Halep’in doğu kırsalında Meskene ve Deyr Hafir yakınlarında, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) konuşlanma noktalarına ilave silahlı grupların takviye edildiğini tespit ettiklerini duyurdu.

Suriye Arap Haber Ajansı SANA’ya konuşan Operasyonlar Heyeti, “Sahadaki durumu doğrudan ve anlık biçimde inceliyor ve değerlendiriyoruz” ifadelerini kullandı. Açıklamada, SDG’nin silahlı gruplar sevk etmesinin gerilimi tırmandığını belirtilerek, bu grupların gerçekleştireceği herhangi bir askerî hareketin “sert bir karşılıkla” yanıtlanacağı uyarısında bulunuldu.


Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
TT

Hadramut’un kanaat önderleri: Suudi Arabistan’ın tutumu tarihidir ve yeni bir istikrar döneminin temelini atmaktadır

Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)
Mukalla halkının Suudi Arabistan Krallığı’na teşekkür için düzenlendiği dayanışma gösterisinden bir kare (Şarku’l Avsat)

Hadramut’un ileri gelenleri ve kanaat önderleri, Suudi Arabistan’ın vilayetin yanında duruşunun son derece hassas bir aşamada belirleyici bir güven unsuru oluşturduğunu ve Hadramut’un güvenliği ile istikrarını tehdit eden tehlikeli senaryoların önüne geçilmesine katkı sağladığını vurguladı.

Şarku’l Avsat gazetesine konuşan Hadramut’un ileri gelenleri, Suudi rolünün yalnızca mevcut krizin geçici yönetimiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda yeni bir istikrar ve kalkınma safhasının zeminini oluşturduğunu ifade etti. Bu değerlendirmeler, güneydeki siyasi tabloyu yeniden düzenlemesi beklenen “Güney-Güney Diyaloğu” konferansına yönelik beklentilerin arttığı bir dönemde yapıldı.

Aynı kaynaklar, Hadramut’un “kritik bir eşikte” bulunduğunu belirterek, vilayetin çıkarlarını, tarihsel ağırlığını ve siyasal etkisini yansıtacak tek bir ses ve ortak bir vizyon etrafında birleşilmesi gerektiğine dikkat çekti. Bu yaklaşımın, önümüzdeki her türlü siyasi süreçte Hadramut’un etkin temsilini güvence altına alacağı kaydedildi.

“Tarihe altın harflerle geçecek bir tutum”

Hadramut Ulusal Konseyi Genel Sekreteri Şeyh İsam el-Kesiri, Suudi Arabistan’ın Hadramut’a yönelik son tutumunu “tarihe altın harflerle yazılacak bir duruş” olarak nitelendirdi. Kesiri, 3 Aralık (Aralık) olayları sırasında Suudi liderliğinin sergilediği kararlılığın Hadramut’un çöküşünü engellediğini ve vilayetin diğer bölgelerin yeniden kazanılmasındaki rolüne dikkat çekti.

sgthy
Şeyh İsam el-Kesiri (Şarku’l Avsat)

Kesiri, Hadramut’un krizi geride bıraktığını ancak artık ilerleme ve kalkınmanın hatlarını çizen yeni bir yola girdiğini ifade ederek, Yemen siyasi liderliğinin çağrısı ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle başlatılan diyalog sürecinin “güvenli ve istikrarlı bir geleceğin göstergesi” olduğunu belirtti. Kesiri “Krallık’taki kardeşlerimizin son dönemdeki kardeşçe duruşunun sonuçlarını, Hadramut’un güvenli geleceğinde açıkça göreceğiz” dedi.

Nehd kabilelerinin önde gelen ismi ve Hadramut Ulusal Konseyi bünyesindeki Bilgeler Heyeti Başkanı Hakem Abdullah en-Nehdi ise Suudi Arabistan’ı Hadramut için “Allah’tan sonra ilk dayanak” olarak tanımladı. İki taraf arasındaki ilişkinin coğrafi, inançsal, toplumsal ve kabilesel bağların doğal bir uzantısı olduğunu vurguladı.

fgthy
Nehd kabilelerinin referans ismi Hakem Abdullah en-Nehdi (Şarku’l Avsat)

En-Nehdi, Suudi Arabistan’ın Hadramut’taki çabalarının sahada somut biçimde hissedildiğini; gerek mali destek gerekse son kriz sırasında sergilenen kararlı tutumla bunun açıkça görüldüğünü söyledi. En-Nehdi, “Krallığın desteği olmasaydı, denizde boğulan biri gibi olurduk” ifadesini kullandı.

Suudi liderliğin Kral Selman bin Abdülaziz, Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman  sunduğu desteğin Hadramut halkının hafızasında kalıcı olacağını belirten en-Nehdi, “Hadramut, Krallık için doğal bir stratejik derinliktir; onun güvenliği Suudi Arabistan’ın güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır” dedi. En-Nehdi, Hadramut’un geleceğine dair iyimser olduğunu dile getirerek, vilayet halkını kalkınma, dayanışma, ayrışmanın reddi ve yolsuzlukla mücadele çağrısında bulundu.

“Beklentilerin ötesinde bir duruş”

Hadramut Kabileleri Referans Konseyi Başkanlık Üyesi Şeyh Sultan et-Temimi de Suudi tutumunun “beklentilerin üzerinde” olduğunu ve kan ile tarih bağlarının derinliğini yansıttığını söyledi. Temimi, “Güney Diyaloğu”nu yalnızca Hadramut için değil, Yemen’in tamamı için “kurtuluş simidi” olarak tanımladı.

sdfe
Şeyh Sultan et-Temimi (Şarku’l Avsat)

Yemen’in bugün mutlaka değerlendirilmesi gereken tarihi bir fırsatla karşı karşıya olduğunu belirten Temimi, bu fırsatın yolunun diyalogdan geçtiğini vurguladı. “Bu diyaloğun başarılı olacağına inanıyoruz; çünkü hamisi Suudi Arabistan’dır. Krallığın kriz çözümünde zengin ve başarılı bir sicili bulunmaktadır” değerlendirmesinde bulundu.


Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
TT

Muhammed Mehdi Şemseddin: İran, dünyadaki Şiiler için ne siyasi ne de dini bir referanstır

İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)
İmam Musa Sadr, bir basın toplantısı düzenleyerek bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında yanında Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Milletvekili Hüseyin el-Hüseyni ve Basın Sendikası Başkanı Riyad Taha yer aldı. (İmam Musa Sadr Araştırma ve İnceleme Merkezi)

Şarku’l Avsat Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi’nin merhum başkanı Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin ile 1997 yılında “Hizbullah çevresine yakın” isimler arasında yapılan uzun bir söyleşinin ikinci bölümünü yayımlıyor. Metin, Şiilerin yaşadıkları ülkelere entegre olmalarının gerekliliğini ve İran’a tabi bir projenin parçası olmamaları gerektiğini ele alması bakımından büyük önem taşıyor.

Söyleşi metninin, Şemseddin’in oğlu İbrahim Muhammed Mehdi Şemseddin tarafından “Lübnanlı ve Arap Şiiler: Ötekiyle İlişki ve Öz-Kimlik” başlıklı bir kitapta yayımlanması planlanıyor. Metin, Şii din adamının vefatının 25’inci yıldönümü dolayısıyla yayımlanıyor (10 Ocak Cumartesi).

“İnin inlerinize, bütün dünyayla savaşın”

Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, yozlaşmış rejimler ve İslami hareketler hakkındaki bir soruya şu yanıtı veriyor:

“Bu şekilde düşünen kişi ve gruplara acıyorum. Resulullah’ın (sav) ve İslam’ın münafıkları dahi kuşattığını düşündüğümde şunu söylüyorum: Münafıklar, benim fıkhıma göre inanç bakımından Müslümandır. Sadece İslam’ın siyasi projesini benimsememişlerdir. Buna rağmen Müslüman muamelesi görmüş, Müslümanlarla yaşamış, evlenmiş ve mezarlıklarına defnedilmişlerdir. Kur’an’da onlara namaz kılınmasının yasaklanması yalnızca Peygamber’e yöneliktir. Toplum içinde kabul görmüş bir durum varken, bugün bazı yönleriyle tereddütlü birini neden kabul etmeyeyim? İçsel saflığı şart koşmak, bazı Şiilerin düşüncesindeki büyük bir hatadır. Toplumsal çalışmada esas olan bir proje vardır ve ona hizmet eden herkes bu yapının parçasıdır. Eğer devletlerle sürekli bir ‘beraat ve velayet’ anlayışıyla hareket ederseniz, geriye kimse kalmaz. Bu, Şiilere ‘inlerinize çekilin, bütün dünyayla savaşın’ demektir ve bu, katliamlara yol açar. Ben bunu doğru bulmuyorum.”

xcvfgthy
Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin (Getty)

Şemseddin, ümmet içinde genel bir “müsamaha ve uzlaşma” çağrısı yaptığını belirterek, bunun kan kaybını durdurmanın ve toplumu inşa etmenin tek yolu olduğunu söylüyor. Cehaletin özel alanlarda mazur görülebileceğini, ancak kamusal meselelerde kabul edilemeyeceğini vurguluyor:

“Bir ümmetin kanını döküp sonra ‘bilmiyordum’ demek kabul edilemez. Cahil olan evinde otursun, kamusal alanda çalışmasın.”

“İran Şiilerin Vatikan’ı değildir”

Şemseddin’e, Arap dünyasındaki Şiilerin İran’dan koparılmak istenip istenmediği sorulduğunda şu yanıtı veriyor:

“İran, İslam ümmeti içindeki büyük bir Şii toplumudur; ama Şiilerin tamamı İran değildir ve İran da Şiilerin tamamı değildir. Şah döneminde de İran’ın Şiilerin hamisi olduğu iddia ediliyordu. Devrimden sonra da benzer iddialar sürdü. Oysa İran, ne siyasi ne de dini olarak Şiilerin genel referansıdır. Ben yalnızca Arap Şiilerden değil; Türkiye, Azerbaycan, Hint alt kıtası, Endonezya ve başka yerlerdeki Şiilerden de söz ediyorum. Hepsi kendi ülkelerine, halklarına ve devletlerine aittir. İran, onlar için ne siyasi ne de dini bir mercidir.”

cfgthy
14 Haziran 2025’te Tahran’da düzenlenen bir tören sırasında İran ve “Hizbullah” bayrakları (AP)

Şemseddin, İran’ın “Şiilerin Vatikan’ı” olduğu görüşünü reddederek, dini merciiyetin coğrafyayla sınırlanamayacağını vurguluyor.

“Birileri Ayetullah Hamaney’i taklit edebilir; başkaları ise değildir. Kimse buna zorlanamaz. İran’ın Şiilerin kaderini belirlediği iddiasını reddediyorum.”

İran’ın bir devlet olarak bölgesel ve uluslararası çıkarları olduğunu belirten Şemseddin, bu çıkarların Şiilerin kaderiyle özdeşleştirilemeyeceğini savunuyor.

“İran, Şiileri kendine tabi kılacak bir merkez değildir. Bu, Şiilerin yararına da değildir.”

“Şiilere özel bir siyasi proje olamaz”

Şemseddin, Şiilerin kendi ülkelerinde özel bir siyasi proje geliştirmesine kesin olarak karşı çıkıyor:

“Şiilere özgü bir proje ne vardır ne de olmalıdır. Böyle bir proje, Şiiler için felaket olur. Lübnan’da da bu tür özel projeleri açıkça mücadele ederek reddediyorum.”

gt
Merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Beyrut’ta Şii ve Sünni dini ve siyasi liderlerle birlikte (Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi Başkanı Arşivi)

Aynı yaklaşımın bölgesel düzey için de geçerli olduğunu vurgulayan Şemseddin, Şiilerin ümmetin genel projesine entegre olmaları gerektiğini söylüyor.

“İslam’da ‘Şii meselesi’ diye bir şey yoktur; İslam meselesi vardır.”

Şemseddin, bazı siyasi yapıların Şiileri kendi çıkarları uğruna feda ettiğini savunarak şu soruyu soruyor:

“Şiilerin Kuveyt Emiri’ni öldürmekte ne menfaati var? Neden bazı rejimlere karşı komplo kurulsun? Bu, Şiilerin çıkarına değil; başkalarının çıkarınadır ve haramdır.”

“Amaç dünyayı ateşe vermek değil, sakinleştirmektir”

Şemseddin, “şehadet” söyleminin araçsallaştırılmasına da sert eleştiriler yöneltiyor:

“İslam’ın amacı şehit üretmek değildir. Amaç, dünyayı sakinleştirmek ve insanları korumaktır.”

asdfrtx
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söyleşinin sonunda Şemseddin, İran’la ilişkisine dair tutumunu net biçimde özetliyor:

“İran, ne dini ne de siyasi mercimdir. Buna rağmen, Lübnan’ın ulusal çıkarlarıyla çelişmediği sürece ve genel İslami dayanışma çerçevesinde İran’ı savunmak görevimdir.”

İbrahim Şemseddin… Neden şimdi?

Şeyh Şemseddin’in oğlu İbrahim Şemseddin, söz konusu metin/belgeyi yayımlamaya hazırlanırken kaleme aldığı önsözde, aradan geçen bunca yılın ardından bu söyleşinin içeriğini neden kamuoyuyla paylaştığını açıkladı. Ön sözde şu ifadelere yer verdi:

“Bu metni, babam merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin’in vefatının 25’inci yılı dolayısıyla yayımlamayı tercih ettim; onu onurlandırmak, düşüncesini yaşatmak, derin ve bilinçli basiretini, insanları koruyan, vatanı ve devleti herkes için muhafaza eden doğru görüşü dile getirmedeki cesaretini ve direncini hatırlatmak için. O, ulusal siyasi toplumun birliğini en yüksek öncelik olarak görmüş; herhangi bir özel kimliğin —hiçbir grubun özel konumunun— bu birliğin önüne geçmemesi gerektiğini savunmuştur. Buna Lübnanlı Müslüman Şiiler de dahildir; aynı şekilde Arap ülkelerindeki Müslüman Şiiler de. Zira onlar, genel ulusal topluluğun, genel Arap topluluğunun ve aynı zamanda genel İslami topluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.”

sdfrt
Şeyh Şemseddin’in 1997 yılında “Hizbullah” destekçilerine söylediği sözler arasında, parti lideri Hasan Nasrallah’ın “Biz şehadet için cihat etmiyoruz” ifadesine atıfla, “Bizi hakkıyla anmalı ve ‘Bu, şeyhin görüşüdür ve biz de bu görüşe bağlıyız’ demeliydi” değerlendirmesi de yer aldı. (AFP)

Söz konusu metin, kayıt bantlarında muhafaza edilen ve 18 Mart 1997 Salı gecesi dört saati aşkın süren bir diyalog oturumunun özetini oluşturuyor. Bu oturum, şeyh-imam ile Lübnan’daki “İslami hareket” kadrolarından geniş bir grup arasında gerçekleşti. Bu kadrolar, 1980’lerin ortalarında İran’ın doğrudan ve istikrarlı himayesi altında Lübnanlı Müslüman Şiiler içinde ortaya çıkan parti merkezli yapıya oldukça yakın isimlerden oluşuyordu.

İbrahim Şemseddin, bu metni —daha önce hiç yayımlanmamış olmasına özellikle dikkat çekerek— merhum şeyhin vefat yıldönümünde yayımlamayı seçmesinin başlıca nedeninin, metnin o dönemde son derece tartışmalı ve hassas meseleleri ele alması olduğunu belirtti. Bu meseleler özellikle Lübnanlı Şiilerin kendi Lübnanlı yurttaşlarıyla ilişkileri, Lübnan ulusal çerçevesi içindeki konumları, Arap ve İslami çevreleriyle ilişkileri ve özellikle İran İslam Cumhuriyeti ile olan bağlarıyla ilgiliydi.

Şemseddin, bu tercihinin bir diğer gerekçesini ise şöyle açıkladı:
“O gün tartışılan sorunlar, bugün de aynı yakıcılık, aciliyet ve hatta gerilimle gündemdedir. Bölge ve dünyadaki jeopolitik değişimlerle birlikte bu meseleler güçlü biçimde etkileşime girmekte ve sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bu metin, geçmişe ait eski bir belge değil; aksine, sıcak ve dikkatle beklenen bir bugüne hitap eden canlı ve güncel bir metindir.”