‘Nehirden denize’ ifadesi, Siyonistlere mi ait yoksa Filistinlilere mi?

Filistinliler ve Araplar, otuz yıl boyunca tüm Filistin topraklarının kurtarılması hedefine sadık kaldılar

27 Şubat 2020’de Gazze’deki bir protesto gösterisi sırasında Filistinli bir kadın, Filistin Mandası’na ait bir haritayı tutuyor (AFP)
27 Şubat 2020’de Gazze’deki bir protesto gösterisi sırasında Filistinli bir kadın, Filistin Mandası’na ait bir haritayı tutuyor (AFP)
TT

‘Nehirden denize’ ifadesi, Siyonistlere mi ait yoksa Filistinlilere mi?

27 Şubat 2020’de Gazze’deki bir protesto gösterisi sırasında Filistinli bir kadın, Filistin Mandası’na ait bir haritayı tutuyor (AFP)
27 Şubat 2020’de Gazze’deki bir protesto gösterisi sırasında Filistinli bir kadın, Filistin Mandası’na ait bir haritayı tutuyor (AFP)

Şirin Yunus

“Nehirden denize Filistin, özgürdür ve Arap’tır.”

Bu, son zamanlarda İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşına karşı düzenlenen protestolarda pek çok kişinin dillendirdiği bir ifade. Bununla birlikte bir bağlamı ya da özel bir tarihî önemi yok. Aksine özellikle Filistin edebiyatında sonradan ortaya çıkan bir şey. Ve 1948’deki Nekbe (Büyük Felaket) sonrası bir haritayla bağlantılı coğrafi çağrışımlara sahip. Bu harita, Filistinlilerin kendi devletlerini kurma hayallerine aykırı olarak, yeni varlık İsrail için Ürdün Nehri’nin batısı ile Akdeniz arasında bir yer belirliyor.  

Al-Majalla’ya konuşan İsrailli araştırmacı Mordechai Kedar, bu bağlamda Milletler Cemiyeti’nin (daha sonraki adıyla Birleşmiş Milletler) Nisan 1920’de İtalya’nın San Remo şehrinde düzenlenen bir oturumuna işaret ediyor. Bu oturumda Balfour Deklarasyonu, resmî olarak benimsenmiş ve böylece, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından Yahudilerin Ürdün Nehri’nin iki yakasında ve Akdeniz’e kadar olan bölgede kendileri için bir devlet kurma hakkını tanıyan uluslararası bir belge haline gelmişti.

Kedar, 1924 yılında Mavera-i Ürdün/Şarku’l-Ürdün Emirliği’nin (Ürdün Haşimi Krallığı) kurulmasının, o dönemde Siyonist hareket çevrelerinde itirazla karşılandığını söylüyor. Zira bu, kurulmaya çalışılan Yahudi devletinin alanını küçülttü. Daha sonra “nehirden denize” ifadesi ortaya atıldı. Bu ifade, Ürdün Nehri’nin batı yakasından Akdeniz’e kadar olan bölgelere (Batı Şeria ve 1948 toprakları) işaret ediyordu.

“İsrail’in Filistin topraklarının bir kısmı üzerine kurulduğu ilan edildi; Batı Şeria, Ürdün’ün yönetimi altına girdi ve Balfour Deklarasyonu’nda Siyonist hareket için öngörülen alan ise daraldı”

Filistin toplumu tarihi alanında uzman tarihçi Mahmud Yezbek ise Siyonist hareketin Osmanlı İmparatorluğu yıkılmadan önce ‘Nehirden Denize Büyük İsrail’ olarak bilinen yapıyı kurmaya dönük vizyonunu inşa ettiğini, bununla birlikte kastedilen nehirlerin siyaset ve saha gelişmelerine göre farklılık gösterdiğini ileri sürüyor. Al-Majalla’ya konuşan Yezbek, bu iddiasını şu sözlerle ifade ediyor: “Bazıları, Yahudi devletinin Nil Nehri’nden Fırat Nehri’ne kadar olan bölgede kurulacağını belirten Tevrat metinlerini takip ederken, bazıları da Büyük İsrail’in Ürdün Nehri’nin iki yakasıyla Akdeniz’e kadar olan bölgeyi kapsadığını söyledi.”

Yezbek bu iddiasını teyit etmek için, daha önce Filistin’i ziyaret eden ve Daliyat el-Karmel’de yaşayan İngiliz Hıristiyan diplomat Laurence Oliphant’ın (1829-1888) Yahudilerin sadece Filistin’e değil, Ürdün Nehri’nin doğu yakasına da yerleştirilmesi fikrini desteklediğini ve bu düşünceyle Siyonist harekete ve liderlerine destek verdiğini söylüyor.

Bu ifade, Siyonizm’e özgü bir ifade mi?

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan akatrdığı habere göre Tarihçi Johnny Mansour, Yezbek’in iddialarını destekliyor. Ona göre de “nehirden denize” ifadesi, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kurulmasıyla birlikte Filistin koridorlarında kullanılmaya başlamadan önce, esasında Siyonist harekete özgüydü. Ze’ev Jabotinsky (1880-1940), 20’nci yüzyılın başlarında kaleme aldığı “Demir Duvar” gibi çeşitli eserlerinde Yahudilerin nehirden denize kadar olan İsrail topraklarında yaşaması ve Arap sakinlerin de bir Yahudi egemenliği altında kültürel olarak bağımsız kalmaları gerektiğini ifade etti.

Gerçekten de 1948 yılında Filistinliler büyük felaketi (Nekbe) yaşadı. Filistin topraklarının bir kısmında İsrail’in kuruluşu ilan edildi; Batı Şeria, Ürdün’ün yönetimi altına girdi ve Balfour Deklarasyonu’nda Siyonist hareket için öngörülen alan ise bir kez daha daraldı.

Foto: 15 Eylül 1948 felaketinden sonra eşyalarını taşıyan Filistinliler
15 Eylül 1948 felaketinden sonra eşyalarını taşıyan Filistinliler

Mayıs 1964 sonlarında Filistin halkının meşru temsilcisi olarak FKÖ’nün kuruluşunu öngören Filistin Ulusal Sözleşmesi imzalandı ve Filistinlilerin Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e kadar işgal altında olan vatanlarını geri alma hakkına sahip oldukları ilan edildi. Batı Şeria, o dönemde halen Ürdün yönetimi altındaydı. Mansour’a göre bu noktada “nehirden denize” ifadesi, bu toprakların tarihî mirasının ve halkın devamlılığının bir ifadesi olarak Filistin edebiyatına girdi. Bu, Filistin’in mülkiyetini (vaat edilmiş topraklarda Tanrı’nın seçilmiş halkı için) ‘ilahi bir hak’ olarak gören Siyonist hareketle bir karşıtlık oluşturuyordu.

“Filistinliler ve Araplar otuz yıl boyunca İbrani devletini tanımayı veya onunla müzakere edip uzlaşmayı reddederek, (nehirden denize) tüm Filistin topraklarının kurtarılması hedefine sadık kaldı”

Arzu edilen Filistin devletinin sınırları, 1968 yılında (İsrail’in Batı Şeria’yı ve Gazze Şeridi’ni işgal ettiği ‘gerileme’ döneminden bir yıl sonra) Ulusal Konsey toplandığında Filistin Ulusal Sözleşmesi ilan edilirken tekrar dile getirildi. Ayrıca bu toprakların kurtarılması ve nehirden denize kadar olan bölgede demokratik Filistin devletinin kurulması gerektiği vurgulandı ve bu toprakların birliği ile bu birliğin temel bileşeni olarak dönüş hakkı da kutsandı.

Filistinliler ve Araplar otuz yıl boyunca İbrani devletini tanımayı veya onunla müzakere edip uzlaşmayı reddederek, (nehirden denize) tüm Filistin topraklarının kurtarılması hedefine sadık kaldı. FKÖ’ye bağlı gruplar ve hareketler de işgale direniş hakkını muhafaza etti.

Araplar ve Filistinliler düzeyinde dönüşümler

Gelgelelim 1980’li yılların başında Arapların Filistin-İsrail çatışması meselesine yaklaşımında bir değişikliğe şahit olundu. Özellikle Mısır ile İsrail arasındaki Camp David Anlaşması’nın imzalanmasından sonra… Nitekim barış anlaşması nedeniyle Kahire’ye yöneltilen eleştirilere rağmen Araplar, 1982 yılında Fas’ın Fes şehrinde düzenlenen Arap zirvesinde İbrani varlığını zımnen tanıdılar. Bundan beş yıl sonra da Batı Şeria’da, Gazze Şeridi’nde ve Kudüs’te ilk Filistin ayaklanması (İntifada) patlak verdi. FKÖ’ye yönelik uluslararası baskı da devam etti. Kasım 1988’de Filistin Ulusal Konseyi, Cezayir’de düzenlenen 19’uncu oturumunda, 1947 Filistin topraklarının bölünmesi ve 4 Haziran 1967 sınırlarında Batı Şeria’yı, Kudüs’ün doğu tarafını ve Gazze Şeridi’ni kapsayan bir Filistin devletinin kurulması kararını fiilen tanıyan Filistin Bağımsızlık Bildirisi’ni duyurdu. Böylece Filistin’de iki devletli çözüm ortaya çıktı.

Foto: 13 Eylül 1993’te Oslo Anlaşması’nın imzalanmasının ardından (sağda) Yaser Arafat ile İzak Rabin arasında duran Bill Clinton (AFP)
 13 Eylül 1993’te Oslo Anlaşması’nın imzalanmasının ardından (sağda) Yaser Arafat ile İzak Rabin arasında duran Bill Clinton (AFP)

1990’ların başında FKÖ, İsrail’le siyasi çözüm yoluna yöneldi ve ABD ile Avrupa’nın gözetiminde siyasi müzakerelere ve temaslara başladı. Madrid Konferansı’yla başlayan bu süreç, Eylül 1993’te Oslo Anlaşması’nın imzalanmasıyla doruk noktasına ulaştı. Bu anlaşma, Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nin idaresini aşamalı olarak FKÖ liderliğine geri verdi. Ayrıca Batı Şeria bölgesinin yaklaşık yüzde 40’ında sivil yetkiler FKÖ’ye devredilirken, yüzde 60’ı (C Sınıfı Bölgeler) ise İsrail’in güvenlik idaresi kapsamında kaldı.

Oslo Anlaşması, Filistin Ulusal Sözleşmesi’nde değişiklik öngörüyordu. FKÖ’ye 1996 yılında Ulusal Konsey’i toplama çağrısı yapıldı. Bunun üzerine Konsey, iki devletli çözümü ve çatışmanın barışçıl yollarla bitirilmesini öngören ve Filistin devletini ilan eden 1988 Bağımsızlık Bildirisi’yle tutarlı olacak şekilde, karşılıklı tanıma mesajlarıyla çelişen maddeleri değiştirme kararı aldı.  

Bu amaçla Ulusal Sözleşmeyi yeniden formüle etmek ve sonra da sunmak üzere bir komite görevlendirildi. Nihayetinde Ulusal Konsey, Kasım 1996’da Gazze Şeridi’nde eski ABD Başkanı Bill Clinton’ın katılımıyla yeni bir oturum düzenledi ve Filistin Ulusal Sözleşmesi’nin silahlı mücadeleye ve İsrail varlığının tanınmamasına ilişkin maddelerinin çoğunu iptal etti.Ulusal Konsey’in o oturumdaki oylaması, oturumda yeterli çoğunluğa dair sorgulamalar ışığında halen tartışılıyor.

Al-Majalla’ya konuşan Mordechai Kedar, Ulusal Konsey’in o dönemde aldığı kararın belirsiz olduğunu ve sahadaki gerçekleri değiştirmediğini söylüyor. Ona göre Filistinliler, Yahudilere ait bir devlet olarak İsrail’i tanımadı ve Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e kadar olan bölgede Filistin devletinin kurulmasını ana ilke olarak benimsemeye devam etti. Kedar, Filistinlilerin barış yönelimini ‘siyasi oyalama’ olarak niteliyor.

“Son yıllarda ‘Nehirden denize Filistin, Arap’tır’ sloganının kullanımı arttı ve özellikle İsrail’e yönelik boykot hareketinin yaygınlaşmasıyla birlikte Filistin topraklarının sınırlarını aşarak ABD’ye ve Avrupa ülkelerine kadar ulaştı”

Filistin Ulusal Sözleşmesi’nde yapılan bu değişiklik pratikte FKÖ tarafından atılan son adımdı. Bu adımın sonucunda Filistin Mandası sınırlarında (nehirden denize) bağımsız bir devlet kurma süreci, ulusal etkinliklerde katılımcıların ya da göstericilerin dillendirdiği bir slogana dönüştü. Kimilerine göre İsrail’in özellikle 1967 yılındaki hezimetten ve Batı Şeria ile Kudüs’ün doğu tarafının işgal edilmesinden sonra sahada dayattığı gerçekler, FKÖ’nün politikasındaki değişimin temelini oluşturuyordu. Bununla birlikte bu değişim; FKÖ mensubu olmayan, halen İsrail’in varlığını tanımayan ve silahlı direnişi işgali bitirmenin ve manda altındaki Filistin sınırlarında bağımsız bir devletin kurulmasının bir yolu olarak gören Hamas, İslami Cihad ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi-Genel Komutanlık gibi Filistinli grupların tutumlarında bir değişikliğe yol açmadı.

“Nehirden denize Filistin, Arap’tır” sloganının kullanımı son yıllarda artış gösterdi ve özellikle İsrail’e yönelik uluslararası boykot hareketinin yaygınlaşmasıyla birlikte Filistin topraklarının sınırlarını aşarak ABD’ye ve Avrupa ülkelerine kadar ulaştı. İsrailli ve uluslararası çevreler, bu sloganın kullanımını İsrail’in yıkılması için bir çağrı ve bir tür Yahudi karşıtlığı (antisemitizm) olarak görüyor. İftira ve Karalama ile Mücadele Birliği de Gazze Şeridi’ne yönelik savaş sırasında bu sloganın kullanımının arttığını ve bununla beraber kullanıcıların da ABD’de ve Avrupa’da daha fazla hedef alınmaya başladığını duyurdu.

Foto: 18 Kasım’da New York’un Brooklyn semtinde Filistin’e destek için yapılan bir gösteri (AFP)
18 Kasım’da New York’un Brooklyn semtinde Filistin’e destek için yapılan bir gösteri (AFP)

Öte yandan “Nehirden denize” ifadesini kullananların çoğu bunu, Filistin Mandası’nın tüm sakinleri için adaletle eşit haklar çağrısı ve yerleşim politikasına bir tepki olarak görüyor. Aynı şekilde boykot hareketi de bu ifadeyi ele alırken, Filistin topraklarının yönetim biçimine veya bölünmesine değinmeksizin, sömürgeci uygulamalardan vazgeçme anlayışını vurguluyor.

İsrail’in yıkılması için bir çağrı mı?

İsrail’in genelinde, özellikle de siyaset koridorlarında “Nehirden denize” ifadesi, İsrail’in yok edilmesi için bir çağrı ve İsrail’in varlığına yönelik bir itiraz olarak algılanıyor. İsrailli yetkililer de bu düşünceyi pek çok kez dile getirdi. Örneğin Başbakan Binyamin Netanyahu, savaş sırasında Fox News kanalına verdiği bir röportajda, bu sloganının dillendirilmesi ve savaş karşıtı etkinlikler kapsamında kullanılması bağlamında şu yorumu yaptı: “Nehirden denize ifadesi, İsrail’in yok olması demek.”

Tarihî açıdan peş peşe gelen İsrail hükümetleri, aynı ilkeye dayalı olarak İsrail’in sınırlarını genişletmeye çalıştı. Hatta bazen Tevrat metinlerinde yer alan bir ifadeyle “tüm İsrail topraklarında” aşamalı olarak bir Yahudi devleti kurulması ilkesine göre nüfuzunu yaymak için dinî anlatıyı benimsedi. Bu “tüm İsrail toprakları”; İsrail’in 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda, Mısır’la barış anlaşması imzalayıp da Sina Yarımadası’ndan çekilmeden önce ele geçirdiği Arap topraklarının yanı sıra Ürdün kurulmadan önceki İngiliz Mandası sınırlarını kapsıyor.

1948 Nekbe’sinden sonra ‘Büyük İsrail Ülkesi’ ideolojisi, çeşitli İsrailli partilerin ortak paydası oldu. Pratikte ise ‘gerilemeden’, Doğu Kudüs’ün İsrail kontrolüne geçmesinden ve Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nin işgal edilmesinden sonra güçlendi. O dönemde Batı Şeria’da, Gazze’de, Kudüs’te, Golan’da ve Sina’da yerleşim yerleri inşa edilmesi çağrısında bulunan sesler arttı ve milliyetçi dindar hareket Gush Emunim gibi sağcı hareketler kuruldu. Bununla birlikte 1967-1980 yılları arasındaki İsrail hükümetleri, bu bölgelerde çok sayıda İsrailli yerleşim birimi kurmak için acele etmedi ve gizliden gizliye nüfusun, İsrail’in güvenliği için hayati önem taşıyan ve en az sayıda Filistinliyle olabildiğince geniş topraklar üzerinde kontrol kurmayı mümkün kılan yerlere ‘dağıtılmasına’ yönelik çeşitli planlar benimsedi.

Bu planlardan biri de eski Palmah-Haganah liderlerinden ve İsrail ordusu komutanlarından biri olan, ayrıca İşçi Partisi milletvekilleri arasında yer alan Yigal Allon tarafından ortaya atıldı. Bu plan, 1967’de işgal edilen topraklarının bir kısmını, özellikle Kudüs’ü, Ürdün Vadisi’ni ve Gush Etzion’u (Batı Şeria’nın güneyini) yerleşimler yoluyla ilhak etmeyi öngörüyor.

“İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşı devam ederken, dindar Siyonist partilerde ve bazı liberal sağcı çevrelerde Gazze Şeridi’nde yeniden yerleşim yerleri inşa edilmesi ve buradaki güvenlik kontrolünün ele geçirilmesi yönünde sesler yükseliyor”

Likud Partisi’nin 1977 yılında İsrail yönetiminin başına geçmesinin ardından yerleşim hareketi, bariz bir genişleme yaşadı. Bu genişleme, ‘Büyük İsrail Ülkesi’ vizyonuna göre bir coğrafi devamlılık sağlamayı, dolayısıyla da bir Filistin devleti kurulması ihtimalini baltalamayı hedefleyen sağcı bir ideolojiye dayanıyordu. Bazı İsrailli gruplar, Likud hükümetinin yerleşim birimleri inşa etmesinin, Likud tabanına mensup toplumsal kesimler arasında konut krizine sebep olan ekonomik krizle başa çıkmak için olduğunu düşünüyor.

Yerleşim ideolojisi

Siyasi koşullar değişti ve önce Mısır’la, daha sonra FKÖ’yle barış anlaşması imzalandı. Ardından İsrail, dinî Siyonizm’e ve aşırı sağa mensup hareketlerin gösterdiği yoğun muhalefet ortamında Gazze Şeridi’ndeki yerleşimlerden çekildi. Bununla birlikte Batı Şeria’da yerleşim birimleri inşası, iki devletli çözüm konuşmaları yapılırken bile gerilemedi. Dahası ‘tüm İsrail toprakları’ düşüncesi, bugün halen sağcı çevrelerde dillendiriliyor.

Foto: Haziran 2021’de Kudüs’ün Şey Cerrah mahallesinde yerleşimciler ile Filistinliler arasında çıkan anlaşmazlık (AFP)
Haziran 2021’de Kudüs’ün Şey Cerrah mahallesinde yerleşimciler ile Filistinliler arasında çıkan anlaşmazlık (AFP)

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşı devam ederken, dindar Siyonist partilerde ve bazı liberal sağcı çevrelerde Gazze Şeridi’nde yeniden yerleşim yerleri inşa edilmesi ve buradaki güvenlik kontrolünün ele geçirilmesi çağrısında bulunan sesler yükseliyor. Örneğin Likud Milletvekili Nissim Vaturi, bir basın açıklamasında, Gazze Şeridi’ndeki yerleşim faaliyetinin yeniden başlaması ve yerinden edilmiş Filistinlilerin, eğer Mısır onları kabul etmezse, Danimarka’ya gönderilmesi gerektiğini söyledi.

Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir de İsraillilerin güvenliğini temin etmek uğrunda Gush Katif’teki yerleşim faaliyetlerini (Gazze Şeridi’ndeki eski yerleşimler) yeniden başlatmaktan ve Gazze’yi işgal etmekten çekinmediğini dile getirdi.

Sahada “tüm İsrail toprakları” ve “Nehirden denize Filistin özgürdür” ifadeleri, İsraillileri ve Filistinlileri bilinmez bir akıbete sürüklerken, iki taraf arasındaki siyasi çıkmaz da tek devletli çözümü destekleyen ya da bundan çekinen sesleri artırıyor.

Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Libya sahilinde 7 kaçak göçmenin cesedi bulundu

Libya Kızılayı mensupları, Zaviye şehrindeki sahilden kimliği belirsiz bir ceset çıkarıyor (Libya Kızılayı, Facebook üzerinden)
Libya Kızılayı mensupları, Zaviye şehrindeki sahilden kimliği belirsiz bir ceset çıkarıyor (Libya Kızılayı, Facebook üzerinden)
TT

Libya sahilinde 7 kaçak göçmenin cesedi bulundu

Libya Kızılayı mensupları, Zaviye şehrindeki sahilden kimliği belirsiz bir ceset çıkarıyor (Libya Kızılayı, Facebook üzerinden)
Libya Kızılayı mensupları, Zaviye şehrindeki sahilden kimliği belirsiz bir ceset çıkarıyor (Libya Kızılayı, Facebook üzerinden)

Libya Kızılayı çalışanı dün AFP’ye verdiği demeçte, Libya'nın başkenti Trablus'un doğusundaki bir plajda Sahra altı ülkelerden gelen 7 kaçak göçmenin cesetlerinin bulunduğunu söyledi.

Kaynak, kurbanlardan üçünün çocuk olduğunu belirterek, birçok göçmenin hala kayıp olabileceğini belirtti. Libya Kızılayı, ölümlerin koşullarını açıklamadı.

Kurum yaptığı açıklamada şunları belirtti: “Libya Kızılayı - Al-Hums şubesinden gönüllüler, Kasr el-Akyar bölgesindeki plajdan, yasadışı göç etmeye çalışan göçmenlere ait yedi ceset çıkardı.”

Kıyı kasabası Kasr el-Akyar, Trablus'un yaklaşık 73 kilometre doğusunda yer almaktadır.

Libya, her yıl Avrupa'ya ulaşmaya çalışan binlerce göçmen için önemli bir geçiş ülkesidir ve sık sık göçmen ölümleri bildirilmektedir.

Şarku’l Avsat’ın Uluslararası Göç Örgütü verilerinden aktardığına göre, geçen yıl 2 bin 100'den fazla yasadışı göçmen Akdeniz'i geçerek Avrupa'ya ulaşmaya çalışırken öldü veya kayboldu.


Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
TT

Çatışan çıkarlar: Somali bölgesel bir çatışma sahasına mı dönüşüyor?

Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)
Sık sık yapılan yabancı müdahaleler, Somali'yi sadece ‘isyanlara’ karşı iç savaş veren bir ülke olmaktan çıkarıp, ‘güç dengesinin yeniden düzenlendiği için bir savaş alanı’ haline getirdi (AFP)

Ahmed Abdulhakim

Bölgesel ittifakların değişkenliği nedeniyle, jeopolitik açıdan son derece önemli Afrika Boynuzu üzerindeki şiddetli rekabet yaşanıyor. Bu durum Somali’yi, Aden Körfezi'ne bakan stratejik konumu ve dünyanın en önemli ticaret ve enerji arterlerinden biri olan Bab el-Mandeb Boğazı'na yakınlığı nedeniyle, artan dış müdahalelerle birlikte bölgesel güvenlik denklemlerinde hızla odak noktası haline getirmektedir.

On yıllardır iç savaşların yaşandığı ve kurumları kronik kırılganlıkla boğuşan Somali, coğrafi konumu ve karmaşık durumu nedeniyle, nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir rekabet arenasına dönüştü. Somali'nin askerileşmesi artık ‘milli ordunun kapasitesinin geliştirilmesi’ veya silahlı gruplara karşı operasyonların yoğunlaştırılmasıyla sınırlı kalmayıp, savunma anlaşmaları, eğitim ve silahlanma programlarına da uzanmıştır. Bu hareket, komşu ülkelerin hesaplamalarının, Afrika Boynuzu'nda kalıcı bir yer edinmek isteyen daha geniş bölgesel güçlerin bahisleriyle kesiştiği gergin bir bölgesel ortamda gerçekleşiyor.

Gözlemcilerin Mogadişu'nun ‘iç isyanla mücadele eden bir Afrika başkenti’ olmaktan ziyade ‘güç dengesinin yeniden yapılandırılması için savaş alanına dönüştüğünü’ ifade ettikleri bir ortamda, her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması artık caydırıcılık dengesinin değişmesi veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor. Bu da caydırıcılık dengesinde bir kayma veya belirli taraflara yönelik konumlandırma olarak görülüyor ve iç ve dış güçler arasındaki sorunların karmaşıklığı ve iç içe geçmesi nedeniyle çatışmalara veya ‘vekalet savaşına’ kayma olasılığını artırıyor.

Kahire ve “bölgesel varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı”

Mısır'ın Somali'deki Afrika Birliği (AfB) Barış Gücü Misyonu’na (AUSSOM) katılmak üzere planlanan ve ülkenin üst düzey askeri liderleri ile Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'un katıldığı son askeri geçit töreni, Kahire'nin Mogadişu'nun dış varlık denklemindeki konumuna ilişkin geçici bir mesaj değildi.

Somali ile karşılıklı savunma anlaşması imzalayan Mısır, stratejik öneminden ötürü Afrika Boynuzu bölgesindeki ‘tehdit altında olan’ çıkarlarına yıllardır hassas davranıyor. Uluslararası deniz ticaret yollarına doğrudan bağlantısı nedeniyle, bu bölgedeki güç dengesinin değişmesinin küresel ticareti ve Süveyş Kanalı'nın güvenliğini etkileyebileceğini değerlendiriyor. Süveyş Kanalı, küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12'sinin geçtiği ve Kahire'nin en önemli döviz kaynaklarından biri olan, Mısır ekonomisi için hayati öneme sahip bir arter olarak kabul ediliyor.

fefevf
İsrail Somaliland'ı tanıdıktan sonra Somalililer İsrail'e karşı protesto gösterisi düzenledi (Reuters)

Mısır'ın hesaplarına göre İsrail'in ‘Somaliland’ olarak bilinen bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıma kararı almasıyla Somali'deki varlığının artması, Mısır için bir ‘tehdit’ oluşturuyor. Zira bu adım, Mısır'ın hayati deniz koridorlarının yakınlarına ona düşman olan yeni ittifakların kurulmasına veya daha fazla askeri üssün kurulmasına zemin hazırlıyor. Bununla birlikte Mısır, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Mısır ile gergin ilişkiler içinde olan Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlama çabalarını da kendi çıkarlarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüyordu.

Mısır'ın eski Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni, Mısır'ın Somali krizi ve Afrika Boynuzu'ndaki zorluklara yaklaşımının ‘bu karmaşık durumların, Afrika Boynuzu bölgesiyle yakından bağlantılı olan bölgesel güvenlik veya ulusal güvenliği etkilememesini sağlama konusundaki hassasiyetinden kaynaklandığını’ değerlendiriyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Hafeni açıklamasında, Mısır'ın çıkarlarının ‘Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nda deniz taşımacılığı üzerindeki etkilerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda bölgeyi bir bütün olarak olumsuz etkileyen geçmişte biriken sorunların üstesinden gelmek için sosyal ve ekonomik kalkınma çabalarını teşvik etme yönünde de ilerlediğini’ belirtti.

Hafeni'ye göre Kahire, bölgedeki ulusal kurumların istikrarını ve kaosun yayılmasının önlenmesini daha çok önemsiyor. Bu kaos, bölgelerdeki gerginliğin artmasını durdurmak için ciddi uluslararası ve bölgesel çabalar gösterilmediği için bu ülkelerin kaynaklarını ve kapasitelerini büyük ölçüde etkiledi. Hafeni, genel olarak Afrika Boynuzu'nun özelde ise Somali'nin ‘birçok uluslararası ve bölgesel güç için hassas ve son derece önemli bir bölge olmaya devam ettiğini belirterek, bu yüzden Mısır'ın bölgedeki ülkelerle ikili eylemler yoluyla veya Afrika Birliği (AfB), Arap ve uluslararası kuruluşlar gibi ilgili kuruluşlar aracılığıyla ve bölgede bulunan güçlerle birlikte çalışarak üstlendiği rol, bu vizyonu gerçekleştirmeye yönelik adımların önem taşıdığını vurguladı.

Hafeni, sözlerini şöyle sürdürdü:

Mısır, Mogadişu'nun devlet kurumlarını korumak, kalkınmayı sağlamak, kaybedilen istikrarı yeniden tesis etmek ve özellikle kalkınmaya odaklanmak için gösterdiği çabaları desteklemeyi amaçlıyor.”

Özelde Somali, genel olarak ise Afrika Boynuzu bölgesindeki durumun ‘tüm olasılıklara açık’ olduğunu düşündüğünü belirten Hafeni, ‘yabancı müdahale ve bazı iç tarafların bu müdahaleyi bölgesel güvenliği tehlikeye atarak kendi dar çıkarlarına hizmet edecek şekilde istismar etmelerinin, Mısır da dahil olmak üzere bir dizi ülkenin ulusal güvenliğine zarar verdiğini’ söyledi.

Öte yandan Mısır'ın Afrika İşlerinden Sorumlu Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Muna Amr, ülkesinin Afrika Boynuzu ve Somali'deki ‘varlığını güçlendirmenin kaçınılmazlığı’ konusundaki hesaplarına ‘uluslararası taraflar arasındaki çatışma ve çıkar farklılıklarının ardından, Mısır için hayati önem taşıyan bu bölgede vekalet savaşlarının yayılması’ gibi bir boyut daha ekliyor. Amr, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, “Sudan'daki iç savaşın şiddetlenmesi ve dış tarafların artan müdahalesi, dış güçlerin devletin ulusal kurumlarını feda ederek bir tarafı desteklemesi ve bu tarafın hayatta kalmasını sağlayan sürekli siyasi, güvenlik ve askeri destek almasıyla, durumun tırmanmaya ve alevlenmeye devam etmesinin en güçlü örneğidir” değerlendirmesinde bulundu.

fddf
Somaliland ile Mogadişu'daki merkezi hükümet arasındaki kriz 1990'lı yıllara kadar uzanıyor, ancak bu konudaki çatışma ister doğrudan ister dolaylı olsun, son yıllarda daha belirgin hale geldi (AFP)

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana da bu değerlendirmeye katılıyor. Şabana yaptığı değerlendirmede, Mısır'ın çıkarlarına yönelik en büyük tehdidin, İsrail'in Somaliland'ı ilk kez tanıması ışığında, devletlerin, özellikle Somali'nin bölünmesi ve parçalanması olduğunu düşünüyor. Mısır'ın çeşitli yollarla gerçekleştirdiği eylem ve müdahalelerin, ulusal güvenliği için hayati önem taşıyan bölgedeki çıkarlarını güvence altına almayı amaçladığını belirten Şabana, özellikle de Kahire için hayati öneme sahip iki konuyu, Kızıldeniz ve Nil sularında seyrüsefer özgürlüğünü içerdiğini belirtiyor.

Şabana, Mısır'ın çıkarlarını korumaya istekli olduğunu ve aslında Somali'ye güç gönderme sürecinde olduğunu, bunun amacının çatışmayı kışkırtmak veya mevcut sorunları karmaşıklaştırmak değil, Somali'nin egemenliğini ve istikrarını ve resmi kurumlarını korumak için çözümün bir parçası olmak olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre Mısır'ın Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan faaliyetleri, öncelikle Etiyopya'yı izole etmeyi amaçlamaktadır ve bu yeni bir şey değil. Etiyopya’nın bunun farkında olduğunu ve bu yüzden Mısır'ın hamlelerine karşı koymak için ters yönde hareket ettiğini söyleyen İbrahim, “Bölgedeki herhangi bir yabancı ülkenin hareketi, kendi çıkarlarını korumak ve etkisini güçlendirmek içindir ve mevcut çatışma ışığında, Sudan'da olduğu gibi vekalet savaşlarının artmasına tanık olabiliriz” yorumunda bulundu.

Son yıllarda Kahire, Afrika Boynuzu'ndaki varlığını önemli ölçüde güçlendirdi. Bu gelişme, Somali, Cibuti ve Eritre ile ekonomik, siyasi, güvenlik ve hatta askeri ilişkilerinin güçlenmesinin ardından gerçekleşti. Addis Ababa, bu adımları uzun süredir “kendisini doğrudan hedef alan” adımlar olarak nitelendiriyor, ancak Kahire bunu reddediyor.

Somali ile ilgili olarak Mısır, Somali'nin birliğini korumak ve çıkarlarını tehdit eden herhangi bir yabancı genişlemeye karşı denge oluşturmak amacıyla, güvenlik ve askeri iş birliği ile eğitim ve ekipman desteği sağlayarak federal hükümetle ilişkilerini güçlendirdi. Mogadişu ise dış güçlerin emellerine karşı koymak için Mısır ve Türkiye'nin desteğine güveniyor.

5hj
Kahire, yıllardır stratejik öneme sahip Afrika Boynuzu bölgesinde ‘tehdit altındaki’ çıkarlarını korumak için çabalarını yoğunlaştırmaya çalışıyor (Mısır Cumhuriyeti Başkanlığı)

Kahire'nin son hamlesi, Mısır ordusunun 11 Şubat Çarşamba günü Somali Cumhurbaşkanı’nın AUSSOM’a katılan güçlerin düzenlenmesine tanık olduğunu duyurmasının ardından gerçekleşti. Bu, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve bir dizi silahlı kuvvetler komutanının huzurunda gerçekleşti. Bu önlemler, ‘tüm silahların ve uzmanlık alanlarının hazırlık ve savaşa hazır olma durumunu yansıtıyor’ olarak değerlendirildi ve ardından eğitim faaliyetleri ve misyona katılan araçların modelleri sergilendi.

Mısır Ordu Sözcüsü Albay Garib Abdulhafız, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin Somali'li mevkidaşı ile gerçekleştirdiği son görüşmede yaptığı açıklamaları aktararak, “Mısır, Afrika kıtasına olan bağlılığı ve Somali'nin tamamında güvenlik ve istikrarı sağlama konusundaki kararlılığı doğrultusunda, misyon kapsamında kuvvetlerini konuşlandırmaya devam edecek” dedi.

Çelişkili ittifaklar ve çelişkili çıkarlar

Afrika Boynuzu'nda, özellikle Somali'de artan yabancı müdahale, bölgeyi nüfuz, limanlar ve askeri üsler için rekabet eden bölgesel güçler arasında açık bir çatışma alanına dönüştürdü. Kızıldeniz'in güney girişinde, bu güçler arasındaki rekabet artık gizli veya örtülü değil, daha açık ve çatışmacı hale geldi.

Son zamanlarda ilgi gören Somali'deki sıcak noktalardan biri, Somaliland bölgesi ve Somali merkezi hükümeti ile yaşadığı karmaşık kriz olarak karşımıza çıkıyor. Bu sorun 1990'lı yıllara kadar uzanmasına rağmen, coğrafi konumu nedeniyle doğrudan veya dolaylı olarak yaşanan rekabet çatışması, bölgeye uluslararası müdahalenin artmasına neden olan en önemli faktör haline geldi ve yeni boyut ve biçimler aldı.

Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim'e göre genel olarak Afrika Boynuzu bölgesi (Somali, Etiyopya, Cibuti, Eritre ve Kenya dahil), özelde ise Somali, birbirinden farklı birçok ittifak arasındaki vekalet savaşlarının sahnesine dönüştü. İbrahim yaptığı değerlendirmede, rekabetin boyutu ve projeler ile çıkarların çatışması, ilgili aktörlerin hızlanan dinamikleri ile birleştiğinde, mevcut ittifakların yapısında bir değişikliğe yol açabileceğini ve gelecekte yeni ittifakların ortaya çıkabileceğini belirtti.

vfgrthy
Somali Ulusal Ordusu bir şehri terörist gruplardan korurken (AFP)

Bu coğrafi bölgedeki mevcut akımların veya ittifakların temel olarak çıkarlar, güvenlik ve askeri hegemonyanın peşinde olma ve nüfuzun güçlendirilmesi tarafından yönetildiğini ifade eden İbrahim, bu müdahalelerin genel olarak zaten kırılgan olan Afrika Boynuzu bölgesi ve bu bölgedeki ülkeler için zararlı olduğunu ve herhangi bir çatışmanın olumsuz etkisini daha da artırabileceğini düşündüğünü belirtti. İbrahim, jeopolitik gerçekliğin zaman zaman önemli değişikliklere uğradığı göz önüne alındığında, bu özellikle doğru olsa da Etiyopya ile Somali arasında Somaliland bölgesi üzerindeki ilişkileri yöneten anlaşmazlıklara ve hem Addis Ababa ile Asmara arasındaki hem de Hartum ve Kahire arasındaki ilişkilerde yaşanan gerilimlere işaret etti. Bu gerilimin, bölgedeki ülkeleri bir ittifaka yaklaşmaya veya uzaklaşmaya ittiğini ve bunun da nihayetinde Afrika Boynuzu'ndaki hükümetlerin çıkarlarını tehdit ettiğini, bölgede binlerce yıldır var olan siyasi, sosyal ve tarihi sabitleri ve bağları aştığını düşünüyor.

Kahire Üniversitesi Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nde siyaset bilimi profesörü olan Eymen Şabana ise Afrika Boynuzu'nun stratejik öneminin uluslararası deniz ticaret yolunu kontrol etmesinden kaynaklandığını ve bu nedenle bu bölge için rekabetin muhtemel ve devamlı olduğunu söylüyor. Her ülkenin kendi görüşüne göre çıkarlarını elde etmeye çalıştığını belirten Şabana, Etiyopya'nın Kızıldeniz'e erişim sağlamak ve bölgedeki güç olarak niteliksel üstünlüğünü korumak istediğini örnek olarak gösteriyor. Şabana’ya göre diğer ülkelerin çıkarları ise mineral ve enerji ithalatını güvence altına almak isteyenler, bu stratejik koridorda seyrüseferi güvence altına almak isteyenler ve ekonomik ve ticari nedenlerle bölgede istikrarı güvence altına almak isteyenler arasında değişiklik gösteriyor.

Şabana, Afrika Boynuzu'nun son zamanlarda önemli gelişmelere tanık olduğunu, bunların başında İsrail'in Somaliland'ı tanımasının ve bundan önce Etiyopya ile Somaliland arasında Addis Ababa'nın 2024 yılında denize erişimini garanti eden bir mutabakat zaptının imzalanmasının geldiğini belirtti. Tüm bu gelişmelerin, diğer tarafları da bölgedeki varlıklarını, etkilerini ve çıkarlarını korumak için çabalarını hızlandırmaya ittiğine dikkat çeken Şabana, bölgedeki nüfuzunu güvence altına almak ve çıkarlarını en üst düzeye çıkarmak için bölgesel ve uluslararası güçler arasında rekabetin şiddetli olduğunu ve bunun etkisinin bölgenin coğrafyasının ötesinde bölgesel ve uluslararası düzeylere uzandığını ifade etti.

Somaliland, merkezi devletin çöküşünün ardından 1991 yılında Somali'den ayrıldığını ilan etmesine rağmen, uluslararası toplum tarafından tanınmadı. Bölgesel istikrarın garantisi ve kırılgan devletlerin parçalanmasını önlemenin bir yolu olarak Somali'nin birliğini temel alan bu yaklaşım, Etiyopya ve İsrail bu ilkeyi açıkça çiğnemeye çalışana kadar sürdürüldü. Addis Ababa'nın iki yıl önceki hamlesi sonuçsuz kalırken, Tel Aviv'in hamlesi nihayet çıkmaza son verdi ve bölgeyi bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk ülke oldu.

Şabana, Somali'deki durum ve bölgeler arasındaki bölünmeye atıfta bulunarak konuşmasına devam etti. Örneğin, dünyanın Somaliland'ı fiili bir otorite olarak kabul ettiğini ve bazı ülkelerin kendi çıkarları için bu durumu pekiştirmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak aynı zamanda, Afrika'da ve uluslararası alanda reddedilen bir devleti parçalamak ve egemenliğine müdahale etmek gibi ağır siyasi sorumluluğu üstlenmemek için ayrılıkçı bölgeyi tanımak istemiyorlar. Afrika Boynuzu'nda hızlı gelişmeler olduğunu, ancak her tarafın bunları kendi çıkarlarına göre çerçevelemeye çalıştığı değerlendirmesinde bulundu.

Öte yandan, Sudanlı araştırmacı ve yazar Kaddafi Menhal Cuma, Somali ve Afrika Boynuzu bölgesinde artan gerginliği, Etiyopya'nın bu bölgedeki istikrarsızlaştırıcı rolüne, özellikle de komşu ülkelerin egemenliği ve istikrarını hiçe sayarak Kızıldeniz'e erişim sağlamaya yönelik kesintisiz çabalarına bağladı. Cuma yaptığı açıklamada, “Afrika ülkesi olmasına rağmen Etiyopya, bir süredir Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Bölgedeki etkili ülkelere, özellikle İsrail'e açıkça düşman olan ülkelerle artan iş birliği, jeopolitik hamlelerini daha da karmaşık hale getiriyor” dedi.

Cuma, Etiyopya ile İsrail arasındaki iş birliğinin Afrika Boynuzu ülkelerini istikrarsızlaştırmayı ve Mısır gibi bazı ülkeleri zayıflatıp izole etmeyi amaçladığından şüphe olmadığını ve bunun da Afrika Boynuzu bölgesindeki durumu daha da karmaşık hale getirdiğini belirtti.

Peki, hangi olası senaryolar var?

Afrika Boynuzu'ndaki rekabetin artık küresel güçlerle sınırlı olmadığı bir dönemde, Kızıldeniz'in güney girişinde etki alanlarını genişletmeye çalışan bölgesel aktörlerin sayısı giderek artıyor. Tüm gözler, bu şiddetli rekabetin yansımaları ve sonuçlarına çevrilmişken özellikle de bu aktörlerin çoğu birbirleriyle çatışma halinde olduğundan, bölgeyi siyasi ve ekonomik dengeleri yeniden şekillendirmek için ‘nüfuz alanlarının askerileştirilmesi’ aşamasına itiyor.

Eymen Şabana, gerginliğin tırmanması ve çok sayıda çatışmalı projenin geleceği ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Öncelikle, bu bölgedeki rakip bölgesel güçlerin bir tür koordinasyonla birleşip birleşmediklerini sormalıyız. Buna cevap vermek gerekirse, bence öyle değil. Aslında, her ülkenin hareketleri kısıtlanmış olsa da aralarında şiddetli bir rekabet söz konusu. Örneğin, Etiyopya, Mısır ve Sudan ile tartışmalı Rönesans (Hedasi) Barajı sorunu nedeniyle kısıtlanmış durumda. Türkiye de Etiyopya, Mısır, Körfez ülkeleri ve diğerleri gibi bölgedeki ülkelerle olan çıkarları nedeniyle kısıtlı hareket edebiliyor. Öte yandan ABD, bu konuyu İsrail ve bölgedeki müttefiklerinin lehine kullanmaya çalışıyor. Bu da mevcut karmaşık durum göz önüne alındığında, Afrika Boynuzu'nun daha da kötüleşmesi ve gerginliklerin artmasının muhtemel olduğu anlamına geliyor.”

Somali'de yabancı müdahalenin yaygınlaşması ve birbirine zıt ittifakların ortaya çıkmasına da değinen Şabana, “Bunları Somali'deki dış müdahalelere karşı kurulan ittifaklar olarak tanımlayamayız, daha çok iki ana müdahale akımı olarak tanımlayabiliriz. İlki Somali topraklarının birliğini ve devletin bölünmemesi gerektiğini vurgularken, diğeri diğer sabiteleri gözetmeksizin kendi çıkarlarını en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor” dedi. Şabana ayrıca, bu iki akımın çatışması veya ‘tüm taraflar için zararlı’ olarak nitelendirdiği uzun soluklu silahlı çatışmaya dönüşmesi ihtimalinin ortadan kaldırılabileceğine inandığını ifade etti.

cdvfg
Somali'de kurulan her yeni askeri ittifak veya genişletilmiş savunma anlaşması, caydırıcılık dengesindeki bir değişiklik veya belirli taraflara karşı bir pozisyon alma olarak yorumlanıyor (AFP)

Şabana, Somali'de yaşananların, Sudan'daki iç savaş veya Nil suyu ve Büyük Etiyopya Rönesans Barajı sorunu gibi bölgedeki diğer sorunları ve zorlukları da etkilediğini, bölgedeki kutuplaşma ve istikrarsızlığı artırdığını ve iş birliği olanaklarını olumsuz etkilediğini düşündüğünü belirtti.

Mısır eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Ali el-Hafeni ise, Somali'deki durumun 30 yılı aşkın bir süre önce Siad Barre rejiminin düşüşünden bu yana kaos ve istikrarsızlıkla karakterize olduğunu söyledi. Hafeni, Independent Arabia’ya yaptığı değerlendirmede, ‘o anın bölgede sayısız yabancı müdahalenin başlangıcı olduğunu ve daha sonra projeler arasında çatışma ve rekabetin başladığını’ belirtti.

Hafeni, değerlendirmesine şöyle devam etti:

“Son yıllarda Somali ve Afrika Boynuzu'ndaki kriz, Ortadoğu'daki gerilimler, özellikle İran'ın bölgedeki artan etkisi ve Kızıldeniz'in diğer tarafındaki Yemen'e varışıyla iç içe geçerek daha karmaşık hale geldi. Bu bağlamda, durum her geçen yıl daha da karmaşık hale geldi ve karmaşıklaştıkça, bölgedeki yabancı müdahale ve müdahil olma düzeyleri de arttı.”

Birçok ülkenin çıkarları açısından Babu’l-Mendeb ve Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğinin hayati önem taşıdığını belirten Hafeni, bunu korumak için birçok bölgesel ve yabancı gücün, Afrika Boynuzu'ndaki bölgesel ve ulusal güvenliği tehlikeye atsa bile, kendi vizyonlarını ve projelerini gerçekleştirmeye çalıştığına işaret etti.

Büyükelçi Muna Ömer ise Somali'nin Babu’l-Mendeb Boğazı, Aden Körfezi ve Kızıldeniz'in güneyinde yer alması, Husilerin varlığı ve Sudan ile Gazze'deki olaylar göz önüne alındığında, Ortadoğu'daki koşullar nedeniyle mevcut uluslararası rekabetin yeni bir boyut kazandığını düşünüyor. Tüm bu koşullar, birçok yabancı filonun bu bölgedeki uluslararası sularda yoğunlaşmasına yol açtığını belirten Ömer’e göre çok sayıda ve çelişkili müdahalelerin ve çatışmaların olması, askeri gerilimden ziyade caydırıcılık dengesine yol açabilir.

Somali'nin stratejik konumu ve hükümetinin ve kurumlarının zayıflığı nedeniyle uluslararası güçlerin Somali'ye olan ilgisinin Mogadişu'yu terörist hareketlerin hedefi haline getirdiğini belirten Muna Ömer, stratejik konumu ve zayıf hükümeti nedeniyle Somali'nin bir rekabet sahası haline geldiğini ve son on yıllarda birçok yabancı gücün Somali'de varlık gösterdiğini söyledi. Ömer, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'de en fazla askeri üssün bulunduğu bölge haline gelen Cibuti örneğine işaret etti.

Büyükelçi Ömer, şunları söyledi:

“On yıllardır Afrika Boynuzu'nda, özellikle de Somali'de birçok yabancı müdahaleye tanık olduk. Güvenlik ve ekonomi alanında Rusya'nın, ekonomi, kalkınma ve ticaret alanında Türkiye'nin varlığını gördük. Ayrıca Kenya ve Etiyopya gibi komşu ülkeler de askeri, ekonomik ve diğer alanlarda varlık gösteriyor. Son olarak, Somaliland'da İsrail var ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve diğerleri gibi Körfez ülkeleri de bu rekabet halindeki güçlere ekleniyor.”

Öte yandan Afrika Boynuzu'nun uluslararası güçlerin şiddetli rekabetine sahne olmasının ardından, dünyanın herhangi bir bölgesine yönelik yabancı müdahalenin olumsuz niteliğini ve bunun kısa ve uzun vadede çatışma olasılığını artırıcı etkisini vurgulayan Etiyopyalı yazar ve araştırmacı Enver İbrahim, “Yabancı müdahale ve yabancı ülkelerin Afrika Boynuzu'na, özellikle de Somali'ye müdahil olması, bölgeyi daha fazla çatışmaya ve gerilime sürükledi. Bu durum İsrail'in bölgeye girmesi ve Somaliland'ı bağımsız bir devlet olarak tanıması ve ondan önce Rusya, Çin ve ABD arasında devam eden rekabet gibi bölgenin çıkarlarına aykırı büyük hedefleri ve amaçları olan projelerin müdahalesine kapı açtı. Bu da nihayetinde daha fazla bölünmeye ve AfB, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve diğerleri gibi anlaşmazlıkları çözmede başarısız olduğunu gördüğümüz bölgesel kuruluşların rolünün azalmasına sebep oluyor” ifadelerini kullandı.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
TT

Barış Konseyi’ndeki İsrail ekibi Gazze Şeridi’nin nasıl yeniden inşa edileceğini açıkladı

Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)
Gazze şehrinin batısındaki yıkık bir caminin kalıntıları yanında Kur’an-ı Kerim okuyan bir kız, 21 Şubat 2026 (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu’da kapsamlı barış planının başarıya ulaşıp ulaşamayacağına dair tartışmalar sürerken, özellikle Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmeyeceğini düşünen çevreler planın uygulanabilirliği konusunda şüphelerini dile getiriyor. Bu kesimler, İsrail hükümetinin de bu durumu, süreci bütünüyle sekteye uğratmak için kullanabileceğini ve müzakereleri zorlaştıracak çok sayıda ağır şart öne sürebileceğini savunuyor. Buna karşılık ABD yönetimine yakın isimler ise iyimser mesajlar veriyor. Projede kilit sorumluluklar üstlenen üç İsrailli yetkili de bu isimler arasında yer alıyor.

Söz konusu isimler, ABD Başkanı’nın planın başarıya ulaşması konusunda kararlı olduğunu ve sürecin sabote edilmesine izin vermeyeceğini vurguluyor. Ayrıca şimdiye kadar atılan adımların, biriken engellere rağmen ‘umut verici’ olduğunu ifade ediyorlar.

dvfd
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, toplu iftar yapan yerinden edilmiş aileler, 21 Şubat 2026 (AFP)

İsrail’in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronoth, ABD ekibi tarafından görevlendirilen ve İsrail’i resmen temsil etmeyen İsrailli yetkililere dayandırdığı haberinde, sürecin artık geri dönülmez biçimde başladığını aktardı. Yetkililer, Mısır, Türkiye ve Katar’ın Hamas’ı iş birliğine ikna etmek için etkili bir rol üstlendiğini ifade etti.

Gazete, İsrail’in siyasi ve askeri liderliğinde birçok ismin Trump’ın vizyonuna ve bu vizyona inanan danışmanları Steve Witkoff ile Jared Kushner’ın planı fiilen hayata geçirme kapasitesine kuşkuyla yaklaştığını yazdı. Söz konusu iki ismin, planın uygulanma mekanizmalarını oluşturmak ve başarıya ulaştırmakla görevlendirildiği belirtildi.

Buna karşılık Barış Konseyi’nde yer alan İsrailli yetkililer (İş insanı Yakir Gabay, teknoloji sektörü yöneticisi Liran Tancman ve Başbakan Binyamin Netanyahu’nun ABD koordinasyon merkezindeki temsilcisi Michael Eisenberg) Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmesi ve Filistinlilerin okul müfredatını ‘barış ve hoşgörü kültürünü’ esas alacak şekilde değiştirmesi halinde Trump’ın projesinin ‘Gazze Şeridi’ni gerçek bir rivieraya dönüştürmek için tarihi bir fırsat’ olacağını savundu.

Şarku’l Avsat’ın Yedioth Ahronoth’tan aktardığına göre yetkililer, projenin arkasında ‘engellenmesi zor, sağlam, profesyonel ve dengeli bir çekirdek oluşturan’ Amerikalı, Arap ve uluslararası isimlerden oluşan bir kadronun bulunduğunu ifade etti.

Ancak aynı yetkililer, Hamas’tan talep edilen hususun ‘taviz verilemeyecek belirleyici unsur’ olduğuna da dikkat çekti.

İlk görev

Barış Konseyi üyesi Yakir Gabay, projenin uygulanmasına ilişkin vizyonunu açıklarken, “İlk görev 70 milyon ton moloz ve patlayıcı kalıntısını temizlemek, geri dönüştürülebilecek malzemeleri değerlendirmek, yüzlerce kilometrelik tüneli yıkıp doldurmak ve Gazze sakinleri için dayanıklı çadırlar ile konteynerlerden oluşan geçici konutları hızla organize etmek olacak. Bu adımlar, altyapı ve konut inşasıyla eş zamanlı yürütülecek” dedi.

dfvfdv
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın kuzeyinde, yerinden edilmiş kişiler için kurulan çadırlar (AFP)

Gabay, modern hastaneler, okullar, fabrikalar, tarım alanları, karayolu ve demiryolu ağları, enerji, su ve veri merkezleri ile bir liman ve havaalanı inşasını içeren ayrıntılı bir plan hazırlandığını belirtti.

Ortadoğu’da milyonlarca konut inşa etmiş deneyimli müteahhitlerin projeye dahil edileceğini kaydeden Gabay, ‘uygun maliyetli’ konut üretimi için finansmanın hazır olduğunu, yüz binlerce kişiye istihdam sağlanacağını ifade etti.

Konut ve iş alanlarının yanı sıra 200 otelin inşasının da planlandığını açıkladı.

Gabay ayrıca, bu çerçevede Jared Kushner’ın açıklamalarına atıfta bulunarak, Gazze’de Ali Şaas liderliğinde kurulan teknokrat hükümete ve yolsuzlukla mücadele konusunda sağlanan mutabakata dayandıklarını söyledi.

Yüksek teknoloji girişimcisi ve hükümete bağlı siber merkez danışmanı Liran Tancman ise Amerikalı, Arap ve Filistinli taraflarla iş birliği içinde modern teknolojik çözümler geliştirilmesini öngören bir planın uygulanmasından sorumlu olduğunu belirtti. Gazze Şeridi’nde internet altyapısının 2G’den beşinci nesil teknolojiye yükseltileceğini ve hizmetin halka ücretsiz sunulacağını vaat eden Tancman, Gazze Şeridi’nde üretilen mal ve ürünlerin yurt dışına ihracı için modern mekanizmaların oluşturulduğunu da açıkladı.

Yeni bir çağ

İsrailli yetkililer, Yedioth Ahronoth gazetesine yaptıkları açıklamada, Gazze Şeridi’nin yeniden imar planının fiilen Refah’ta başladığını ve üç yıl süreceğini bildirdi. İsrail’in halihazırda moloz temizleme çalışmalarını yürüttüğünü belirten yetkililer, ilk aşamada 500 bin kişiyi barındıracak 100 bin konut inşa edileceğini, yalnızca altyapı maliyetinin 5 milyar dolar olacağını ifade etti. Hedefin, Gazze Şeridi’ndeki tüm vatandaşlar için 400 bin konut inşa etmek olduğu; altyapı için 30 milyar dolar ve yeniden inşa için aynı tutarda kaynak öngörüldüğü kaydedildi.

vfdvfd
Gazze şehrindeki er-Rimal Mülteci Kampı’nda yerinden edilmiş bir kadın, seyyar su tankerlerinden doldurduğu iki su kabını taşıyor, 21 Şubat 2026 (AFP)

Gazete, Barış Konseyi’nden üst düzey bir üyenin, “Hamas planla olumlu şekilde etkileşime girerse bunun iyi bir karşılığı olur. İsrail’de liderleri için af çıkabilir, hatta silahları para karşılığında satın alınabilir. En önemlisi, Gazze ve halkı dünyaya açık ve bağlantılı yeni bir döneme geçer” ifadelerini aktardı.

Öte yandan The Times of Israel’e konuşan bir ABD’li yetkili, Yedioth Ahronoth’ta yer alan bilgilerin büyük bölümünü doğruladı. Yetkili, “Hamas silah bırakmayı kabul etmeden fon akışı başlamaz. Ancak İsrail’in de olumlu bir tutum sergilemesi gerekecek” dedi.

The Times of Israel’e konuşan bir Arap diplomat ise “Ortadoğu’da kibir tehlikeli olabilir” uyarısında bulunarak, ABD’nin Gazze’nin yeniden inşasını ve bölgede yeni bir teknokrat hükümet kurulmasını kapsayan planının ikinci aşamasının başarıya ulaşması için hem İsrail hem de Hamas üzerindeki sürekli baskının gerekli olacağını söyledi.

Bölgesel arabulucuların Hamas ile yürüttüğü silahsızlanma görüşmelerine de vakıf olduğu belirtilen diplomat, Washington’un bu konuda bir anlaşmaya varılabileceğine inanması için gerekçeler bulunduğunu aktardı.

Ancak diplomat, silahsızlanma sürecinin zaman alacağını ve Hamas’ın bazı üyelerinin, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere oluşturulan Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi gözetimindeki kamu sektörüne entegre edilmesini gerektireceğini ifade etti. İsrail’in bu çerçeveye karşı çıkmasının muhtemel olduğunu belirten diplomat, Tel Aviv yönetiminin söz konusu komitenin başarısını kolaylaştıracağı konusunda da ciddi şüpheler bulunduğunu dile getirdi.