İsrail’in ve İran’ın ağaçtan inişi

Aksa Tufanı operasyonundan Gazze ateşkesine

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

İsrail’in ve İran’ın ağaçtan inişi

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

Halid Hamade

Gazze’de ateşkes, kendisini dayattı. İsrail ordusunun, İsrail siyasi liderliğinin hayali hedeflerine ulaşmak için belirlediği yüksek tavanlara erişememesi üzerine de kaçınılmaz bir seçenek haline geldi.

Arap medyasının İsrail’in yedi hafta boyunca işlediği cinayetin detaylarını dünya kamuoyuna başarılı bir şekilde sunması sayesinde etkili pek çok Batılı güç, Aksa Tufanı operasyonunun ardından aceleyle gösterdikleri tutumlarını geri çekti. Hal böyle olunca sahadaki başarısızlık, belirlenen zaman sınırını aştı ve İsrail’in müttefiklerini İsrail’in kendini savunma hakkı olarak gördükleri şeyden vazgeçmek zorunda bıraktı. Aynı şekilde ABD’nin İsrail’in barbarlığını örtbas etme ve haklı çıkarma girişimlerini de tüketti.

Gazze’ye karşı yürütülen savaştan her düzeyde alınacak pek çok ders var. Ancak insani bir ateşkes anlaşmasına götüren koşulları ele almak, daha cazip görünüyor. Çeşitli düzeylerde gerilimin tırmandığı bir ortamda ateşkesin sağlanması imkânsız görülüyordu. Ama barbarca saldırılara ve İsrail’in bir Filistin devletinin ve hatta bağımsız herhangi bir Filistin otoritesinin kurulmasıyla ilgili uluslararası anlaşmalara ve Arap girişimlerine karşı ısrarla karşı çıkma yanılsamasıyla sergilediği aşırılıklara rağmen ateşkes, sahneye çıktı ve kendisini tek yol olarak dayattı. Atlatılamayacak bir emrivaki olan bu ateşkes, kendini dayatmış bir Arap çerçevesi kapsamında Filistin-İsrail denkleminin yeni bir aşaması için başlangıç noktasını temsil ediyor.

Peki, bu ateşkesin bileşenleri ve sürdürülebilirlik şartları nelerdir?

Birincisi: Arapların müzakere sürecini yönetme başarısı

Gazze Şeridi ilk kez İsrail’in saldırısına maruz kalmıyor. Ama Tahran, Filistinli grupların gerçekleştirdiği operasyonlarla planlama, uygulama ve silahlandırma bakımından bir bağlantısı olduğunu ilk kez inkâr etti. Yine ilk kez İran’ın tutumu, Dinî Lider Ali Hamaney tarafından dile getirildi ve Birleşmiş Milletler’de ve tüm diplomatik ziyaretlerde Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan tarafından tekrarlandı. Üstelik İran’ın tutumu, Aksa Tufanı operasyonunun sorumluluğunu reddetmekle sınırlı değildi. İran aynı zamanda Filistinli gruplar üzerinde herhangi bir vesayeti olduğunu da kabul etmeyerek, Filistinli grupların sahaya dönük karar alma sürecinde bağımsız ve sorumlu olduklarını belirtti ve Hizbullah’ın öncü rolünü vurguladı.

Mısırlı, Ürdünlü ve Körfezli Arapların tutumu, Hamas hareketiyle ideolojik ayrılık sebebiyle sahada olup bitenleri endişeli bir şekilde gözlemleyen bir konumdan, gelişmelerle doğrudan ilgilenen bir konuma taşındı

Mısırlı, Ürdünlü ve Körfezli Arapların tutumu, Hamas hareketiyle ideolojik ayrılık sebebiyle sahada olup bitenleri endişeli şekilde gözlemleyen bir konumdan, gelişmelerle doğrudan ilgilenen bir konuma taşındı. Özellikle de İsrail’in Hamas hareketini ortadan kaldırmanın bir yolu olarak Filistinlilerin Gazze’den Sina’ya, Batı Şeria’dan Ürdün’e göç ettirilmesi yönündeki talebini ortaya koyan tutumlarından sonra.

İsrail’in bu tutumu, Arap ülkelerini hedef tahtasına yerleştirdi ve bu tutumun taşıdığı riskler, Gazze’de patlak veren durumu kontrol altına almak üzere birleşik bir Arap duruşunun ortaya çıkmasını gerektirdi. Araplar, sivillerin canının tehlikeye atılmasına karşı çıkma, uluslararası insan hakları hukukuna riayet etme ve iki devletli çözüme bağlı kalma konusunda kararlı bir tutum sergiledi. Aynı zamanda ABD’yi kışkırtmamaya ve olup bitenlerin İsrail’in uluslararası anlaşmalara uymaya kendini mecbur hissetmemesinin doğal sonucu olmasında ABD’nin sorumluluğunu vurgulamamaya da özen gösterdi.  

xcsdfvrgbth
İran Dinî Lideri Ali Hamaney, 21 Haziran’da Tahran’da Hamas Siyasi Büro Başkanı ile bir araya geldi (Reuters)

Bundan sonra Arap diplomasisi, bilhassa 11 Kasım’da Riyad’da düzenlenen Arap-İslam Zirvesi’nin ardından karar sahibi ülkelere doğru geniş bir diplomatik hareket başlatmayı başardı. Hiç kuşkusuz Arap tutumunun müzakereci rolüyle temayüz etmesi iki etkene dayanıyordu: İlki, İsrail’in kitlesel kıyım sınırlarını aşan haksız saldırganlığı ve Filistinlilerin Gazze Şeridi dışına göç ettirilmesi konusundaki ısrar. İkincisi ise Tahran’ın Gazze’de olup bitenlerle bir bağlantısı olmadığını vurgulamaya devam etmesi ve kendisini sahada ilgili tüm silahlı gruplardan uzak tutması. Ki bu, otomatik olarak Tahran’ı arabuluculuk dairesinin dışına çıkardı.  

İkincisi: İsrail’in askeri seçeneğinin düşmesi

İsrail ordusunun sahadaki operasyonel başarısızlığının sebepleri üzerine konuşmak; güvenilen birçok manevrayı belgelendirip tartışmayı ve müdahale eden birlik komutanlarının yüzleştiği ve uygulanan savaş sisteminin üstesinden gelemediği zorluklara dair tanıklıklarını dinlemeyi gerektirebilir. Ama saha gerçekleri, İsrail birliklerinin benimsediği savaş sisteminin gerekli esneklikten yoksun olduğunu ispatlıyor. Yine aynı gerçekler, komuta ve kontrol sisteminin sonradan ortaya çıkan durumları değerlendirme, yeni emirler verme ve ateş desteği ile yakın hava desteği görevlerini değiştirmenin imkânsız oluşu gibi acil durumlarla başa çıkacak şekilde savaşı yönetme konusunda başarısız olduğunu da gözler önüne seriyor.

Filistinli savaşçıların performansıyla teyit edilen bir dizi üstünlük faktörünü kayıtlara geçirmek lazım. Bu faktörlerden biri de İsrail ordusunun muazzam ateş imkânlarına rağmen sürdürülebilir çatışma kabiliyetidir

Öte yandan Filistinli savaşçıların performansıyla teyit edilen bir dizi üstünlük faktörünü de kayıtlara geçirmek lazım. İsrail ordusunun muazzam ateş imkânlarına rağmen sürdürülebilir çatışma kabiliyeti ve İsrail zırhlı birlikleriyle çatışmaya girip bu birliklerin ilerlemesini engelleme cesareti, bu faktörler arasında sayılabilir. Bu, komuta-kontrol sisteminde İsrail ordusunun başa çıkamadığı yaygın bir adem-i merkeziyetçiliğin uygulandığını gösteriyor. Her türlü ateş aracının benzersiz bir şekilde kullanımı yüzünden meydana gelen büyük yıkım, ‘yer üstü’ yeni bir boyuta alan açtı. Bunun yanı sıra tünellerin kullanımı da savaşa ek bir boyut kazandırdı.

Gazze Şeridi’nin sahne olduğu pek çok çatışma arasında yapılan bir karşılaştırma, Filistinli savaşçıların İsrail ordusunu yakın saha çatışmalarına çekmedeki başarısını gösteriyor. Bu çekilme, İsrail ordusunu güçlü yönlerinden, zırhlı ve ateş yeteneklerinden mahrum bırakıyor. Öte yandan tecrübelerin gösterdiği üzere İsrail ordusunun, Filistinli savaşçıların yenilenen savaş sistemini anlama ve gerekli önlemleri alma becerisi azaldı bu da sahada kaçınılmaz bir başarısızlığa yol açtı, açmaya da devam ediyor. Ayrıca İsrail; hassas altyapıyı, sivillerin hayatını ve kamu tesislerini tehlikeye atmadan askerî operasyonlar yürütme imkânına sahip olacağı coğrafi bir derinliğe de sahip değil. Bu coğrafi derinlik, Filistin silahlarındaki nitelikli gelişmeyle daha da azaldı. O kadar ki, yüksek değere sahip hassas İsrailli hedefler her an ulaşılabilir ve tehdit edilebilir hale geldi.

Üçüncüsü: Ateşkesin sürdürülebilirlik şartlarını taşıması

İlan edilen ateşkes, sürdürülebilirlik için yeterli koşullara sahip. Öncelikle bu ateşkes, İsrail için önü kapalı askerî çatışma tünelinden bir çıkışı temsil ediyor. Hatta bu, İsrail’in esirlerini geri almaya başlamasını ve İsrail içindeki yoğun öfke dalgasıyla yüzleşmesini mümkün kılan tek başarı oldu. Dolayısıyla sivillere karşı işlenen cinayetlerin ve Gazze Şeridi’nde meydana gelen büyük yıkımın sebep olduğu dehşete yönelik uluslararası öfkeyle yüzleşmek için ateşkese bağlı kalmak, İsrail’in siyasi bir çıkarı haline geldi. Ayrıca müzakerenin sona ermesinden sonra çatışmaların yeniden başlayacağına dair ilan edilen tutumlar da askerî seçenekten başka bir seçeneğe geçişin gerekli adımlarından biridir ve kökleri kopmuş ‘İsrail üstünlüğü’ ağacından, sessiz ve güvenli bir şekilde iniş için bir kurtuluş merdiveni mahiyetindedir.

Ateşkes hem Filistin Direnişi hem de Filistin Yönetimi için devam eden çatışmanın siyasi hedefini ilerletmek üzere bir çerçeve ve müzakerelerin yeniden başlatılması için meşru bir Arap platformu sağlıyor

Öte yandan ateşkes hem Filistin Direnişi hem de Filistin Yönetimi için devam eden çatışmanın siyasi hedefini ilerletmek üzere bir çerçeve sunuyor. Ayrıca müzakerelerin, bölgesel düzeyde kaybeden siyasi bir kart haline gelmiş radikal siyasi İslam’ın bir parçası olarak Hamas hareketini engelleyen uluslararası kınamalar ve suçlamalardan uzakta, yeniden başlatılması için de meşru bir Arap platformu sağlıyor. Takas sürecinin ikinci gününde yaşanan sınırlı tökezleme ve İsrail ile Hamas tarafından Mısır ve Katar’ın arabuluculuğuna defalarca başvurulması, savaşa dönüşe dair lafta tehdide rağmen nihai bir seçenek olarak ateşkese bağlılığın dile getirilmemiş teyidinden başka bir şey değil. İsrail’in tüm esirlerin serbest bırakılmasına duyduğu ihtiyaç göz önüne alındığında ateşkesin haftalarca sürmesi kaçınılmaz görünüyor. Bu da güvenlik ve siyaset düzeylerinde sürdürülebilir formüle doğru ilerlemeyi mümkün kılacak bir sonraki aşama için uluslararası koşulların hazırlanmasına yetecek bir süre.

İran’ın ilan edilen ateşkese dair gerçek tutumu ve bunun anlamı nedir?

Bakan Abdullahiyan’ın sahneye Gazze kapısından olmasa da Lübnan sınırı üzerinden yeniden girmek için kartları toplama çabası olarak görülen telaşlı hareketi üzerinde durmazsak olmaz. Tahran, Aksa Tufanı operasyonunun Hamas için belli bir kayba yol açacağını düşünüyordu. Dolayısıyla bu operasyonun sorumluluğunu reddetmek ve Hizbullah’a çatışmaya katılmama talimatı vermek de onun ABD nezdindeki konumunu güçlendirecek ve onu daha sonra bölgede kendisine yeni bir ortaklık ve rol tesis edecek dürüst müzakereci konumuna getirecekti.

Tahran’ın Washington’a vermek istediği asıl mesajlar, Lübnan sahnesini sahiplenmeyi sürdürmek ve Abdullahiyan’ın görüştüğü kişilere karşı bariz bir aşağılamayla yaklaşmak suretiyle verildi

Bakan Abdullahiyan 22 Kasım’da, yani Gazze’deki ateşkesin yürürlüğe girmesinden önce ve Lübnan Bağımsızlık Günü’nün yıldönümünde herhangi bir duyuru yapmadan tekrar Lübnan’a gitti. Ziyaretin asıl sebebi hem Başbakan Necib Mikati hem de Meclis Başkanı Nebih Berri ile yaptığı göstermelik görüşmeler değildi.

Tahran’ın Washington’a vermek istediği asıl mesajlar, Lübnan sahnesini sahiplenmeyi sürdürmek ve Abdullahiyan’ın görüştüğü kişilere bariz bir aşağılamayla yaklaşılmak suretiyle verildi. Abdullahiyan, onun gözünde İslam Cumhuriyeti’nin bir parçası haline gelmiş siyasi bir oluşumun bağımsızlığını kutlama nezaketinde bulunma zahmetine bile girmedi.

Söz konusu mesajların verildiği bir diğer tablo da Abdullahiyan’a göre Lübnan işlerinin sorumluları Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile Filistinli İslami Cihad Hareketi Genel Sekreteri Ziyad Nahale ve Hamas Hareketi Başkan Yardımcısı Halil el-Hayye ile yaptığı görüşmelerdi. Ziyaret, İranlı bakanın 15 Ekim’de Beyrut’a yaptığı daha önceki ziyaretinde “Lübnan’daki savaşı genişletme kararının Hizbullah’ın elinde olduğu” yönündeki tutumunun tekrarlanması suretiyle ‘diplomatik hadsizlik’ sınırına ulaştı.

saxdef
İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan 22 Kasım’da Beyrut’ta (Reuters)

Abdullahiyan, İran’ın ateşkes dosyasına dahil olma ısrarı olarak görülebilecek bir adımla, Beyrut ziyaretinin ardından Doha’da, ateşkes ilanından önceki müzakere turlarının hiçbirinde katılımcı taraf olmayan Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye ile bir araya geldi. Abdullahiyan, Katar’da yaptığı basın açıklamasında, Tahran’ın sükûnet arzusunu ve ateşkesteki rolünü vurguladı. Açıklamaya göre Tahran ateşkesteki rolünü, İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin Filistin halkına yönelik katliamları durdurmak için kurduğu temaslar ve Tahran’ın Arap-İslam Zirvesi dahil olmak üzere İslam ülkeleriyle, BRICS liderleriyle, Katar’la, Mısır’la ve Latin Amerika ülkeleriyle koordineli olarak ortaya koyduğu girişimler yoluyla oynadı. Direniş, Tahran’dan savaş cephesini genişletmesini talep etseydi Tahran’ın nasıl bir tutum sergileyeceği sorulduğunda ise Abdullahiyan, ‘halı dokuma’ diplomasisini kullanarak şu cevabı verdi:

Filistin halkının, kaderini uluslararası hukuka göre belirlemesi gerekir. Filistin halkına yardımcı olmak ve ona siyasi destek vermek ise yasal bir harekettir. Hizbullah, Lübnan’da ve bölgede etkili bir gruptur ve Lübnan’a yönelik tekrarlanan saldırıların neticesinde Lübnan ve bölge adına oluşmuştur. Tahran’ın kendi çıkarına vekaleten faaliyet yürüten herhangi bir grubu yoktur.

Özel röportajında Abdullahiyan, sanki ateşkesi ihlal etmek ister gibi, Hamas’ın istikrarlı olup kontrolü elinde tuttuğunu, ABD’nin İsrail’e desteğine rağmen savaşı yönettiğini, onu ortadan kaldırmanın imkânsız olduğunu, Gazze’nin geleceğine halkın ve Direnişin karar vereceğini ve ABD’nin Filistin halkı adına karar alamayacağını ifade etti.

Tahran, Aksa Tufanı operasyonu konusunda zaman kaybetmeden gösterdiği tutumun meyvesini topluyor. Şimdi de 7 Ekim öncesinden bu yana Gazze Şeridi’ndeki güç denkleminin dışında kalan Hamas hareketinin sembolleri üzerinden ya da Kassam Tugayları ve İslami Cihad unsurlarını Lübnan’ın güneyine getirerek yeniden bölgesel sahneye sızmaya çalışıyor. Gerçi bu manevra, İsrail’in kuzey cephesinin istikrarını Tahran üzerinden sağlamaya yönelik uluslararası ihtiyaç çerçevesinde yatırım yapılabilir, yeni bir etken oluşturabilir.

Velhasıl Tahran, Arap girişimlerine duyulan uluslararası güven ve Tahran’ın 1701 sayılı kararı atlamak suretiyle riayetsizlik ettiği uluslararası kararlara bağlılık yoluyla, Gazze’de imzalanan ateşkes modelinin Güney Lübnan’a getirilmesinden çekiniyor.

Aksa Tufanı operasyonu, Tahran’ı yıllardır tekelinde tuttuğu Direniş ağacından gönüllü olarak inmeye sevk etti. Gazze’deki durumun izleyeceği karmaşık yolları ve gelişmeleri bir yana bırakırsak, bu operasyonun ardından gelen ateşkes de İsrail’i ‘namağlup güç’ ağacından indirdi.

Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla’dan dergisinden çevrilmiştir.



İran'ın Suriye’de güvenliği istikrarsızlaştırma girişimleri sürerken Şam buna karşılık veriyor

El-Kasir kırsalındaki Suriye-Lübnan sınırında konuşlu zırhlı aracın yanında nöbet tutan Suriyeli bir asker, 1 Nisan 2026 (AFP)
El-Kasir kırsalındaki Suriye-Lübnan sınırında konuşlu zırhlı aracın yanında nöbet tutan Suriyeli bir asker, 1 Nisan 2026 (AFP)
TT

İran'ın Suriye’de güvenliği istikrarsızlaştırma girişimleri sürerken Şam buna karşılık veriyor

El-Kasir kırsalındaki Suriye-Lübnan sınırında konuşlu zırhlı aracın yanında nöbet tutan Suriyeli bir asker, 1 Nisan 2026 (AFP)
El-Kasir kırsalındaki Suriye-Lübnan sınırında konuşlu zırhlı aracın yanında nöbet tutan Suriyeli bir asker, 1 Nisan 2026 (AFP)

Subhi Franciye

İran’ın, 8 Aralık 2024’te Beşşar Esed rejiminin düşmesiyle stratejik projesinin çökmesinden bu yana Suriye’deki istikrarı bozma girişimleri hiç durmadı. Tahran, o tarihten beri bölgedeki vekilleri (Lübnan’daki Hizbullah ve ona bağlı Iraklı milisler) aracılığıyla çeşitli yöntemler ve stratejiler izleyerek Suriye’deki faaliyetlerini yeniden düzenlemeye çalışıyor. Tahran, bölgedeki milisleri için görev dağılımı yapmış gibi görünüyor. Lübnan'daki Hizbullah, Suriye'nin güneyinde, Şam kırsalında, Humus’ta ve Lübnan sınırına bakan kıyı köylerinde ve şehirlerinde yeni hücreler kurmaya çalışıyor. Irak milisleri ise Deyrizor, Elbukemal ve Irak sınırına bakan bölgeler gibi Suriye'nin doğu bölgelerinde eleman devşirme faaliyetlerini yürütüyor.

Buna karşın Suriye hükümeti, bu girişimlere her türlü yolla karşı koymak için tüm imkanlarını seferber ediyor. Suriye hükümeti, son dönemde Suriye’deki İran destekli hücrelerin faaliyetlerini takip etmekten sorumlu komutanlarda değişiklikler yaptı ve geçtiğimiz nisan ayı başlarından beri bu hücrelere karşı ondan fazla operasyon düzenledi. Bu operasyonların sonuncusu 5 Mayıs Salı günü gerçekleştirildi. Operasyonla, üyeleri ‘yoğun özel eğitim aldıktan’ sonra Lübnan'dan Suriye topraklarına sızan Hizbullah'a bağlı ‘örgütlü’ bir hücre çökertildi.

Tahran için Suriye’deki nüfuzu kaybetmesi, on yıllardır büyük meblağlarda paralar harcayarak gerçekleştirmeye çalıştığı jeopolitik projesine ölümcül darbe niteliği taşıyor. Tahran, Suriye topraklarını uzun süredir Hizbullah'ı finanse etmek ve silahlandırmak amacıyla bir kara geçidi olarak kullanmıştı.

Ayrıca, Suriye'den Ürdün ve Körfez ülkelerine, Suriye kıyıları üzerinden Avrupa'ya ve Akdeniz'deki Arap ülkelerine tonlarca uyuşturucu kaçakçılığı ve üretimi için kullandığı milislerinin merkezi olarak da kullanıyordu. İran ayrıca, Lübnan'daki Hizbullah ve Irak'taki milislerin yanı sıra kendisine bağlı yabancı milisleri de göndererek, Suriye ordusu değil Tahran tarafından yönetilen bir Suriye askeri gücü oluşturmak amacıyla yerel milisler kurdu.

İran, Suriye’deki hücrelerini yeniden faaliyete geçirme girişimlerini sürdürüyor ve bu amaçla Irak ve Lübnan’daki milislerini kullanıyor.

Tahran’ın bu stratejisi, Esed rejiminin desteğiyle hayata geçirildi. Rejim, İran’ın faaliyetlerine göz yummakla kalmadı, Suriye toprakları üzerinden para ve silah sevkiyatlarının gerçekleştirilmesi için gerekli tüm kolaylıkları da sağladı. Beşşar Esed rejimi, Suriye Devrimi boyunca (2011-2024) Tahran'a Şam Uluslararası Havalimanı'nda İranlı askeri danışmanlar için bir merkez sağladı. Ayrıca Suriye’deki askeri üsler, DMO, Lübnan Hizbullah’ı, Iraklı milisleri ve Fatımiyyun Tugayı ve Zeynebiyyun Tugayı gibi sınır ötesi Arap olmayan İran destekli milisler ile onlarca yerel milis için üs ve silah deposu olarak sundu.

Beşşar Esed rejiminin devrilmesinin ardından, Suriye'de Lübnan-Suriye sınırı yakınlarında Lübnan'a girmek için sıraya girmiş araçlar, 1 Ocak 2025 (Reuters)Beşşar Esed rejiminin devrilmesinin ardından, Suriye'de Lübnan-Suriye sınırı yakınlarında Lübnan'a girmek için sıraya girmiş araçlar, 1 Ocak 2025 (Reuters)

Kesintisiz milis temini ve kaçakçılık

Suriye'deki hücrelerini yeniden faaliyete geçirme girişimlerini sürdüren İran, bu amaçla Irak ve Lübnan'daki milislerini kullanıyor. Edindiğimiz bilgilere göre İran-Irak milisleri ve Lübnan'daki Hizbullah'ın yürüttüğü silah altına alma girişimlerinin sıklığı, geçtiğimiz şubat ayı sonlarında İran'da savaşın başlamasından bu yana arttı. Bunun arkasında Tahran'ın Washington ve Tel Aviv'in kendisine karşı başlattığı savaşın kapsamını genişletme arzusu yatıyor. İran, ABD’nin bölgedeki çıkarlarını hedef aldığı bahanesiyle Körfez ülkelerini doğrudan hedef almaya yöneldi ve Irak’taki milislerini Körfez'i (özellikle Kuveyt'i) hedef almaya itti. Hizbullah da İsrail'e saldırılar düzenleyerek Lübnan'ı yeni bir savaşa sürükledi. Hizbullah, Suriye'deki hücrelerini Suriye'den komşu ülkelere saldırılar düzenlemeye teşvik etmeye çalıştı, ancak Suriye hükümeti Şam kırsalında, Suriye'nin güneyinde ve Deyrizor'da düzenlediği operasyonlarla bu saldırıları engelledi.

Kaçakçılık faaliyetlerinin büyük bölümü, şu anda Suriye hükümetinin kontrolü dışındaki bölgelerden yapılıyor. Bu bölgeler, Ulusal Muhafızlar’ın kontrolündeki Suveyda’nın güneyinde yer alıyor.

Deyrizor’daki çeşitli yerel kaynaklar, Iraklı milislerin Beşşar Esed rejimi döneminde İran’a bağlı milis oluşumlarında yer almış unsurlarla iletişime geçmeye çalıştığını ve onlara aylık maaş teklif ederek ikna etmeye çalıştığını öğrendi. Bu arada Hizbullah da Suriye’nin güneyinde, Şam kırsalı, Humus kırsalında Suriye-Lübnan sınırına bakan şehir ve kasabalar ile Suriye sahilinde de benzer askere alma faaliyetleri yürütüyor. Edinilen bilgilere göre yürütülen bu silah altına alma faaliyetleri, sınır ötesi para, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı faaliyetlerini desteklemek için kaçakçılık alanında çalışmış eski unsurları silah altına almanın yanı sıra Suriye hükümeti ve yetkililerine karşı operasyonlarda ve Suriye'nin güneyinden başlatılan sınır ötesi operasyonlarda kullanmak üzere eski savaşçıları kendi saflarına çekmeyi amaçlıyor.

Irak'tan Suriye'ye uyuşturucu, para ve silah kaçakçılığı yapılırken Lübnan'dan Suriye'ye uyuşturucu kaçakçılığı ve yasadışı insan ticareti yapılıyor. Suriye'den Lübnan'a yapılan kaçakçılık faaliyetleri ise Esed döneminde Hizbullah'ın sahip olduğu ve Suriye'de gizlenmiş silahların nakliyesine yönelik girişimlerle sınırlıdır. İran'dan Irak ve Suriye üzerinden gelen paralar da bu faaliyetlere ekleniyor.

Suriye'nin Halep kırsalındaki Şii köyü Nubl'da bir benzin istasyonunda çekilen fotoğrafta, eski Cumhurbaşkanları Hafız ve Beşşar Esed ile eski Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ve İran'ın eski Dini Lideri Ali Hamaney’i bir arada gösteren yırtılmış bir afişi görülüyor, 11 Aralık 2024 (Reuters)Suriye'nin Halep kırsalındaki Şii köyü Nubl'da bir benzin istasyonunda çekilen fotoğrafta, eski Cumhurbaşkanları Hafız ve Beşşar Esed ile eski Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ve İran'ın eski Dini Lideri Ali Hamaney’i bir arada gösteren yırtılmış bir afişi görülüyor, 11 Aralık 2024 (Reuters)

Suriye’den Ürdün’e uyuşturucu kaçakçılığı faaliyetleri, Beşşar Esed’in iktidarı dönemine kıyasla çok daha azalsa da halen devam ediyor ve çeşitli yollardan gerçekleştiriliyor. Suriye'nin güneyindeki kaynaklardan edinilen bilgilere göre kaçakçıların Ürdün'e sokmaya çalıştıkları uyuşturucu maddelerin başında, Lübnan'dan Suriye'ye Hizbullah ile bağlantılı kaçakçılar ve tüccarlar tarafından geçirilen captagon hapları ve esrarın yanı sıra, Irak'tan Iraklı milislerle bağlantılı kaçakçılar ve tüccarlar tarafından kaçırılan metamfetamin geliyor. Bu uyuşturucu ticareti, Lübnan, Irak ve bölgedeki İran bağlantılı milislerin en önemli finansman kaynaklarından birini oluşturuyor.

 Bu kaçakçılık operasyonlarında araç sürücüleri, engebeli arazilerde hareket edebilen taşıyıcılar, içi captagon hapları ve esrarla doldurulmuş plastik havan mermileri, ayrıca balonlar ve ucuz insansız hava araçları (İHA) kullanılıyor. Ürdün ordusu, 3 Mayıs Pazar günü yayınladığı açıklamada, uyuşturucu ticareti için stratejilerin ve kaçakçılık yöntemlerinin değiştiğine değinirken, uyuşturucu tüccarları ile kaçakçılarının yeni yöntemlere başvurduğunu belirtti.

Kaçakçılık faaliyetlerinin çoğu şu anda Suriye hükümetinin kontrolü dışındaki topraklarda gerçekleştiriliyor. Bu bölgeler, Ulusal Muhafızlar’ın kontrolündeki Suveyda'nın güneyinde yer alıyor. Bu durum, Dera'da ve tamamen Şam’ın kontrolü altında bulunan Ürdün ve Irak sınırındaki şehir ve bölgelerde uyuşturucu tüccarlarını ve kaçakçılarını takip eden Suriye hükümeti güçlerinin yerine Ürdün ordusunun müdahale etmesini açıklıyor. Ürdün ordusu, 3 Mayıs Pazar günü şafak vakti uyuşturucu üreticileri ve kaçakçılarına ait mevkilere yönelik birkaç hava saldırısı düzenledi. Ürdün ordusu tarafından yapılan açıklamada, silah ve uyuşturucu kaçakçılarına ait bazı hedeflerin vurulduğu belirtildi.

Şam, İran'ın etkisine karşı mücadele güçlerini yeniden yapılandırıyor

İran ve milislerinin Suriye ve bölgede istikrarı bozma girişimlerine karşı koymak ve Suriye topraklarının bölge ülkelerine yönelik saldırılar için bir üs olarak kullanılmasını önlemek, İran’ın kaos yaymasını ve bölgesel güvenliği baltalamasını engellemek amacıyla Şam, Suriye'deki İran hücreleri ve milislerini takip etmekten sorumlu yetkililer ve komutanlar üzerinde değişiklikler yaptı. Aldığımız bilgiye göre geçtiğimiz nisan ayında Suriye hükümeti bu dosyada görevli yetkililerin ve komutanların sayısını artırdı. İran milislerinin yöntem ve taktiklerine ilişkin bilgi ve deneyime sahip olanlar ile küçük ve gizli hücreleri takip etmek ve bunlarla mücadele planları hazırlamak konusunda deneyimli kişiler bu göreve getirildi.

Sınır ötesi kaçakçılıkla mücadele konusunda Amman ve Bağdat ile koordinasyonunu güçlendirmeye çalışan Suriye hükümeti, bu konunun Suriye’nin güvenliğini en ön planda etkilemesi nedeniyle ona büyük önem veriyor.

Şam, kalan hücrelere karşı güvenlik operasyonlarını hızlandırmak, aralarındaki iletişim yöntemlerini ve mekanizmalarını, ayrıca bu hücrelerin kısa ve uzun vadeli planlarını anlamak amacıyla, bir yandan iç güvenlik güçleri ve istihbarat birimleri ile diğer yandan bu hücrelere mensup tutukluların sorgulanmasında uzmanlaşmış birimler arasındaki koordinasyon operasyonlarını ve mekanizmalarını da güçlendirdi. Suriyeli bir güvenlik kaynağı yaptığı açıklamada, Suriye hükümetinin bu hücrelerle mücadelede çok hızlı hareket ettiğini, yakalama sürecinden başlayarak, soruşturma yoluyla ve istihbarat ve tutuklulardan elde edilen bilgilere dayalı güvenlik operasyonlarının uygulanmasına kadar ilerlediğini, geçen şubat ayından bu yana yürütülen güvenlik operasyonlarının Suriye hükümetinin bu hücrelerle mücadeledeki performansında kayda değer bir gelişme gösterdiğini ifade etti.

Suriye İçişleri Bakanlığı, 5 Mayıs Salı günü Genel İstihbarat Teşkilatı ile yapılan koordinasyonla, ülkenin güvenliğini ve simgelerini hedef alan bir terör eylemine karşı önleyici ve yıkıcı bir darbe indirmeyi başardığını duyurdu. Bu darbe, Şam, Halep, Humus, Tartus ve Lazkiye'nin kırsal bölgelerini kapsayan eşzamanlı güvenlik operasyonlarıyla indirildi. Operasyonlar sonucunda, Lübnan'da yoğun özel eğitim aldıktan sonra Suriye topraklarına sızan Hizbullah milislerine bağlı organize bir hücre çökertildi.

Açıklamaya göre çökertilen hücre, üst düzey hükümet yetkililerini hedef alan sistematik suikastları içeren yıkıcı bir gündemi uygulamak üzereydi. Patlatılmaya hazır el yapımı patlayıcılar, roketatarlar (RPG) ve bunların fişekleri ile otomatik tüfekler, el bombaları ve çeşitli mühimmatları içeren ‘eksiksiz bir askeri teçhizat cephaneliğine’ el konulduğu belirtilen açıklamada, ayrıca, özel dürbünler ve kameralar gibi gözetleme ve teknik destek ekipmanları da ele geçirildiği ve hücrenin yıkıcı planlarını uygulamaya koymak için son hazırlık aşamasında olduğu ifade edildi.

Lübnan-Suriye sınır bölgesindeki Hizbullah üyeleri (The New York Times)Lübnan-Suriye sınır bölgesindeki Hizbullah üyeleri (The New York Times)

Suriye İçişleri Bakanlığı, 19 Nisan Pazar günü yaptığı açıklamada, istikrarı sarsmayı ve kamu güvenliğini bozmayı amaçlayan girişimleri engellediğini duyurdu. Bakanlık, bu girişimlerin arkasında eski rejim mensupları ile Lübnan'daki Hizbullah örgütüyle bağlantılı hücrelerin olduğunu belirtti.

Bakanlık ayrıca engellenen bu girişimlerden birinin Kuneytra’da gerçekleştiğini belirtti. Açıklamaya göre burada, sınır dışındaki bölgeden saldırılar düzenlemeyi planlayan Hizbullah ile bağlantılı bir hücre yakalandı. Bu, hücrenin Suriye içinden İsrail topraklarını hedef almaya çalıştığının açık bir işaretiydi. İçişleri Bakanlığı'na göre ele geçirilen silahlar arasında, profesyonel olarak hazırlanmış ve sivil nakliye aracında saklanmış roketler ve fırlatma rampaları da bulunuyordu.

23 Nisan'da yayınlanan bir Al-Majalla haberinde, Lübnan'daki Hizbullah'ın Suriye-Lübnan sınırındaki varlıklarını ve güçlerini yoğunlaştırdığını ve aralarında Beşşar Esed'in kaçışı ve rejiminin çöküşünün ardından Suriye'den kaçan, daha önce rejim saflarında ve Hizbullah ile İran'a bağlı milisler arasında yer almış Suriyeli militanları bölgeye gönderdiğini bildirmişti. Habere göre Hizbullah, Esed rejimi döneminde Suriye'de faaliyet gösteren İran milislerinin saflarında yer almış eski savaşçıları, aylık 300 dolara varan maaşlar karşılığında saflarına katmaya çalışıyordu. Haberde, Suriye hükümetinin Lübnanlı liderlere, Hizbullah ile herhangi bir doğrudan çatışmaya girme niyetinde olmadığını defalarca teyit ettiği ve Suriye'nin Lübnan'a müdahalesinin Şam'ın planları arasında yer almadığı belirtildi. Ancak Lübnan hükümetinin, Suriye ile olan sınırlarını güvence altına almak ve Hizbullah'ın Suriye sınırından geçerek gündemini ve saldırılarını gerçekleştirmesini engellemek için elinden gelen her türlü çabayı göstermesi gerektiği vurgulandı.

Suriye-Ürdün ve Suriye-Irak iş birliği

Suriye hükümeti, sınır ötesi kaçakçılıkla mücadele konusunda Amman ve Bağdat ile koordinasyonunu güçlendirmeye çalışıyor. Suriye hükümeti, bu konuya büyük önem veriyor, çünkü bu konu öncelikle Suriye'nin güvenliğini ilgilendiriyor. Silah, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı, Şam'ın güvenliği sağlama ve İran'ın ülkede kaos yaratmasını önleme çabalarını baltalıyor. Ayrıca bu kaçakçılık faaliyetleri bölgenin ve Arap ülkelerinin güvenliğini de etkilerken İran destekli milislere silah ve para sağlıyor. Bu da onlara kendilerini finanse etmeleri için bölgede uyuşturucu ticaretini yayma gücü veriyor. Böylece, Tahran'a ve Ortadoğu'daki istikrarı sarsmayı amaçlayan gündemine hizmet etmek için bölge ülkelerine karşı askeri operasyonlar düzenleyebiliyorlar. Ayrıca, Suudi Arabistan ve Ürdün'den Suriye kıyılarına ve Türkiye'ye uzanması planlanan enerji koridorunu inşa etmek için bölge ülkelerinin tüm çabalarını da sekteye uğratıyorlar.

Suriye'nin güneyi, güvenlik ve siyaset açısından karmaşık bir durumdadır. İsrail, Suveyda'daki milis gruplarının koruyucu kalkanı olarak hareket ediyor ve bu konuyu Şam ile müzakereler için bir koz olarak kullanıyor.

Bir yandan Şam ile Amman, diğer yandan Şam ile Bağdat arasındaki iletişim kanalları açık ve Suriye’nin birçok güvenlik operasyonu bu koordinasyonun operasyonel yönünü yansıtıyor. Suriye hükümeti, geçtiğimiz nisan ayı sonlarında Suriye-Irak sınırından silah ve uyuşturucu kaçakçılığı yapan büyük bir şebekeyi çökertti. Taraflar arasında koordineli olarak gerçekleştirilen operasyon sonucunda, komşu ülkelerden birine kaçırılmak üzere hazırlanan bir milyon 730 bin adet captagon hapına el konuldu. Suriye İçişleri Bakanlığı'nın açıklamasına göre iki haftadan kısa süre sonra, 2 Mayıs Cumartesi günü, uluslararası bir kaçakçılık çetesini çökertti ve gizli üretim tesislerini ortaya çıkardı. Açıklamada, hassas istihbarat izleme ve takip operasyonlarının ardından Narkotikle Mücadele Dairesi'nin Rankus’taki sınır bölgesinde faaliyet gösteren uluslararası kaçakçılık şebekesini çökertmeyi başardığı ve Lübnan'dan Suriye toprakları üzerinden komşu ülkelere kaçırılmak üzere gelen yaklaşık 1 milyon adet captagon hapı ve 1 kilogram esrar içeren devasa bir sevkiyat ele geçirdi. Açıklamaya göre sevkiyat, Lübnan'dan Suriye toprakları üzerinden komşu ülkelere kaçırılmak üzereydi. Ayrıca Suriye güvenlik güçleri, captagon haplarının üretimi için kullanılan eski tesisleri de ele geçirdi. Bu tesislerde, hammadde, makineler ve gelişmiş lojistik ekipmanlar bulundu.

Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani, Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen Safadi ve ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Amman'da düzenlenen toplantıda bir araya geldi, 12 Ağustos 2025 (AFP)Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani, Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen Safadi ve ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Amman'da düzenlenen toplantıda bir araya geldi, 12 Ağustos 2025 (AFP)

Kaynaklar, Ürdün hükümetinin geçtiğimiz nisan ayında Suriye'den Ürdün'e yönelik 20'den fazla uyuşturucu kaçakçılığı girişimini engellediğini, bunların yaklaşık sekizinin tek bir günde gerçekleştiğini belirtti. Bu faaliyetlerin büyük çoğunluğu, Suveydalı silahlı grupların tek çatı altında bir araya geldiği Ulusal Muhafızların kontrolü altındaki Suriye-Ürdün sınırından gerçekleştirildi. Bunun yanı sıra 9 Nisan'da Nasib (Cabir) Sınır Kapısı’nda Suriye ve Ürdün hükümetleri arasında gerçekleştirilen ortak operasyonla, captagon üretiminde kullanılan başlıca maddeler ve esrar kaçakçılığı girişimi engellendi. Aynı ay içinde Suriye hükümeti, Şam kırsalında, Telul el-Safa'nın doğusundaki çölde bulunan bir yoldan Ürdün sınırına captagon sevkiyatı yapan bir uyuşturucu kaçakçısını yakaladı.

Öte yandan Ürdün savaş uçakları, 3 Mayıs Pazar günü şafak vakti, Suveyda'nın güneyindeki bazı noktalara hava saldırıları düzenledi. Ürdün ordusu, bu noktaların silah ve uyuşturucu depolama yerleri olduğunu açıkladı. Ürdün ordusunun bu müdahalesi, Suriye hükümetinin ülkenin güneyinde güvenliği sağlama ve kaçakçılıkla mücadele konusunda yaşadığı operasyonel felç durumunu yansıttı. Ürdün’ün hava saldırıları, Suriye hükümetinin operasyon düzenleme niyetinde olmadığı bölgeleri de kapsadı. Bu bölgeler, Ulusal Muhafızlar ve Suveyda'daki diğer grupların kontrolündeki ilin güneyinde yer alıyor. Çünkü Şam, Suveyda'daki Dürzileri koruduğunu iddia eden İsrail ile çatışmaya girmek istemiyor. Bu gruplar, rejim ordusu ve İran milislerinde görev yapmış savaşçıları ve komutanları barındırıyor ve Şam, onları Suriye ve bölgesel güvenliğe yönelik doğrudan bir tehdit olarak görüyor.

Geçtiğimiz nisan ayında sıklığı artan kaçakçılık girişimlerinin engellenmesi ve operasyonlar, bölgedeki İranlı ve yerel milislerin son dönemde maddi kazanç elde etmeye çalıştığını ortaya koydu. Bu durum, İran’ın geçtiğimiz şubat ayı sonlarından bu yana ABD ve İsrail ile sürdürdüğü savaşın gölgesinde, bu milislerin karşı karşıya kaldığı finansman sıkıntısına işaret ediyor.

Washington, güney sorununu çözmek için harekete geçti

Suriye'nin güneyi, güvenlik ve siyaset açısından karmaşık bir durumda. İsrail, Suveyda'daki grupların koruyucusu konumunda ve bu konuyu, bölgedeki İsrail politikasına uygun bir güvenlik anlaşmasına varmak ve Şam ile Tel Aviv arasında normalleşmenin temelini atmak için Şam ile müzakerelerde koz olarak kullanıyor.

Buna karşın Şam, Tel Aviv'in güneydeki politikasının, İran ve Hizbullah'ın istismar ettiği güvenlik kaosunun yayılmasına katkıda bulunduğunu ve Suriye'nin güneyindeki uyuşturucu üretimi ve kaçakçılığı sorunlarının çözülmesini ve ortadan kaldırılmasını engellediğini değerlendiriyor.

Washington'ın destekleyebileceği olası çözümlerden biri, Şam ile SDG arasında imzalanan anlaşmaya benzer şekilde Şam ile Suveyda arasında yapılacak bir anlaşma olabilir.

Washington son zamanlarda Suriye'nin güneyi meselesine yöneldi. Batılı bir kaynaktan edinilen bilgilere göre ABD, geçtiğimiz haftalarda Suriye'nin güneyi meselesini çözüme kavuşturmak amacıyla harekete geçti ve Şam ile Tel Aviv arasındaki müzakere sürecinde durgunluğu kırmaya çalıştı. Yine aynı bilgilere göre Washington, Şam ve Tel Aviv hükümetleri arasındaki büyük uçurum nedeniyle bu konuda yakın zamanda bir ilerleme olacağını düşünmüyor. Ancak bununla birlikte, bölgesel güvenlik açısından büyük önemi ve ABD yönetiminin İran'ın Ortadoğu'daki ekonomik ve askeri gücünü ortadan kaldırma yönündeki eğilimleri nedeniyle güney meselesinin çözülmesi gerektiğini düşünüyor. Kaynaklar, Washington'ın güney meselesini çözmek ve Suveyda sorununu taraflar arasındaki güvenlik anlaşmasından ayırmak için Tel Aviv'e daha fazla baskı uygulayacağını öngörüyor. Aynı zamanda Washington, taraflar arasında doğrudan askeri bir çatışmaya varılmadan Suveyda gruplarıyla anlaşma sağlanması için Şam'a baskı uygulayabilir. Kaynaklar, Washington'ın destekleyebileceği olası çözümlerden birinin, Şam ile SDG arasında yapılan anlaşmaya benzer şekilde Şam ile Suveyda arasında imzalanacak bir anlaşma olabileceğini öne sürdü.

Suriye’nin güneyinde, güçlerin ve coğrafyanın birleştirilmesi ve Suriye hükümetinin bölgede kontrolünü pekiştirmesi, Amman’ın bu konuda kendisiyle aynı safta olduğunu düşünen Şam için kaçakçılıkla mücadelenin temel dayanaklarından birini oluşturuyor. Şam, bu konuda, Ürdün'ün güneyde yerel güçlere askeri özerklik tanıyan herhangi bir çözüme karşı çıkacağına ve Suriye hükümeti dışındaki herhangi bir yerel güçle koordinasyon veya iş birliği yapmayı reddedeceğine inanıyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Üçlü komite, Irak’taki silahlı grupların silahsızlandırılması konusunda Washington ile müzakere ediyor

Halk Seferberlik Güçleri tugaylarından birine ait bir devriye (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)
Halk Seferberlik Güçleri tugaylarından birine ait bir devriye (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)
TT

Üçlü komite, Irak’taki silahlı grupların silahsızlandırılması konusunda Washington ile müzakere ediyor

Halk Seferberlik Güçleri tugaylarından birine ait bir devriye (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)
Halk Seferberlik Güçleri tugaylarından birine ait bir devriye (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre, aralarında üç üst düzey ismin bulunduğu Iraklı bir komite, silahlı grupların silahsızlandırılmasına yönelik ‘uygulama planını’ tamamlamaya yaklaştı. Söz konusu planın önümüzdeki günlerde Amerikalı yetkililere sunulmasının hedeflendiği belirtildi.

Bu süreç, yeni hükümet kapsamında hassas güvenlik kurumlarının yönetiminde beklenen değişikliklerle eş zamanlı yürütülürken, hükümet kaynakları planın ‘zaman kazanma girişiminin ötesine geçmeyeceği’ görüşünü dile getirdi. Buna karşılık üç silahlı grubun temsilcileri, ‘silah bırakmayacaklarını’ açık şekilde ifade etti.

Washington, İran’a yakın silahlı grupların silahsızlandırılması ve bu yapıların temsilcilerinin yeni hükümette yer almamasını sağlamak amacıyla Irak’taki Şii iktidar partileri üzerindeki baskısını artırıyor. Bu baskının, Bağdat’ta yeni hükümetin kurulma süreci yaklaşırken somut adımlara dönüşmesinin beklendiği belirtiliyor.

Silahsızlanma müzakereleri

İlk kez kamuoyuna yansıyan bilgilere göre komitede, hükümeti kurmakla görevlendirilen Ali ez-Zeydi, görev süresi sona eren Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani ve Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri yer alıyor. Komitenin, silahlı grupların liderleriyle gizli görüşmeler yürüttüğü ve bu görüşmelerde ‘silahsızlanma ve milis unsurların devlet yapısına entegre edilmesine yönelik fikirlerin’ gündeme getirildiği belirtildi. Ancak kaynaklara göre bazı toplantılar sakin geçmedi.

Kaynaklar Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, İran’a tarihsel olarak yakınlığıyla bilinen Amiri’nin komitede yer almasının, silahlı grupların güvenini kazanmak ve onları devlet yapısına entegre olmaya ikna etmek amacı taşıdığını ifade etti. Ayrıca komitenin, Şii siyasi blok olan Koordinasyon Çerçevesi tarafından tam yetkiyle görevlendirildiği aktarıldı.

Kaynaklara göre, Şii siyasi partiler ile silahlı grupların liderleri arasında ciddi bir güvensizlik ve karşılıklı suçlama atmosferi hâkim. Aynı kaynaklar, Zeydi hükümetinin silahların kontrolü ve Washington’ın ‘çeşitli yollarla kasıtlı olarak İran’a aktarıldığını’ öne sürdüğü mali kaynaklar konusunda köklü reformlar yapmasının önünde ciddi engellerle karşılaşabileceğini değerlendirdi.

Zeydi, hükümeti kurmakla resmen görevlendirilmesinden bu yana ABD yönetiminden güçlü destek görüyor. Ancak birçok gözlemci, İran nüfuzunun sınırlandırılması ve milis gruplarla Irak devleti arasındaki bağların koparılması yönünde beklenen adımların atılmaması halinde Washington ile yaşanan ‘balayı döneminin’ sona erebileceği görüşünde.

 Koordinasyon Çerçevesi tarafından paylaşılan fotoğrafta, sağdan sola sırasıyla yeni hükümeti kurmakla görevlendirilen Ali ez-Zeydi, Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri ve görev süresi sona eren Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani görülüyor.Koordinasyon Çerçevesi tarafından paylaşılan fotoğrafta, sağdan sola sırasıyla yeni hükümeti kurmakla görevlendirilen Ali ez-Zeydi, Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri ve görev süresi sona eren Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani görülüyor.

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile hükümeti kurmakla görevlendirilen Zeydi arasında geçtiğimiz çarşamba günü gerçekleştirilen telefon görüşmesinin, Washington’ın milis unsurlarını yalnızca üst düzey bakanlık görevlerinden değil, genel müdürlük pozisyonlarından da uzaklaştırmak istediğine işaret ettiği belirtildi.

Kaynaklara göre Zeydi’ye yakın isimler, Hegseth ile yapılan görüşmenin içeriğinden ‘Washington’ın gözünde yeni Bağdat hükümetinin meşruiyetinin, milis grupları devlet kurumlarından uzaklaştırma kapasitesine bağlı olduğu’ sonucunu çıkardı.

Üst düzey bir siyasi yetkili Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, kısa süre önce oluşturulan komitenin çalışmalarını Amerikan baskısı altında hızlandırdığını söyledi. Yetkili, güvenlik danışmanlarının aylardır silahların toplatılması veya silahlı unsurların entegrasyonu konusunda çeşitli seçenekler üzerinde çalıştığını, ancak son haftalarda sürecin ivme kazandığını ifade etti.

Yetkili ayrıca,'uygulama planının’ silahlı grupların ağır ve orta ölçekli silahlarının toplanmasını ve Halk Seferberlik Güçleri’nin (Haşdi Şabi) yeniden yapılandırılmasını içerdiğini aktardı. Ancak bunun nasıl uygulanacağına dair ayrıntı paylaşılmadı.

Irak’ta Halk Seferberlik Güçleri’nin geleceğine ilişkin belirsizlik sürerken, bu yapının Amerikan baskılarına boyun eğip eğmeyeceği ve silahsızlandırma projesinin parçası olup olmayacağı konusunda soru işaretleri devam ediyor.

‘Zaman kazanmak’ için bir proje

Iraklı siyasetçiler, emekli ABD’li General David Petraeus’un bu hafta Bağdat’ı ziyaret edebileceğini ve ziyaretin amacının ‘yeni hükümetin milis gruplarla bağlarını tamamen koparıp koparmayacağını yerinde görmek’ olduğunu ifade ediyor.

Ancak Petraeus’un söz konusu Bağdat ziyareti sırasında hangi resmi sıfatı taşıyacağı henüz doğrulanmış değil.

Petraeus, 2003 sonrası Irak savaşının önde gelen komutanlarından biri olarak biliniyor. Adı özellikle, Saddam Hüseyin yönetimini deviren işgal sırasında 101. Hava İndirme Tümeni’nin komutasını üstlenmesiyle öne çıkmıştı.

Daha sonraki deneyimleri de onu bugün silahlı grupların silahsızlandırılması dosyasında etkili bir aktör haline getiriyor. Petraeus’a 2004 yılında, mezhepsel şiddetin yükseldiği dönemde yerel güvenlik güçlerinin eğitimi görevi verilmiş, bu süreçte aralarında Hadi el-Amiri’nin de bulunduğu bazı milis yapıları yöneten siyasi liderlerle yakın temas kurmuştu.

Iraklı kaynaklar, komitenin üzerinde çalıştığı ‘uygulama planının’, Zeydi hükümetinin silahlı grupları silahsızlandırma konusunda ciddi olduğu yönünde Amerikalıları ikna edebilecek bazı ‘umut verici fikirler’ içerebileceğini belirtiyor. Ancak aynı kaynaklar, planın gerçekten uygulanacağı konusunda ciddi şüpheler bulunduğunu ve bunun, Zeydi hükümetinin kurulmasını sağlamak ve İran ile ABD arasındaki savaşın sona ermesini beklemek amacıyla yürütülen bir ‘zaman kazanma operasyonu’ olabileceğini ifade ediyor.

Önde gelen Şii danışmanlardan biri ise “Silahlı grupların silahları konusunda izlenen oyalama politikası, sonunda iktidardaki koalisyonun terörü destekleyen siyasi bir yapı olarak değerlendirilmesine yol açacak. Bu da Irak’ın ‘haydut devlet’ olarak sert ekonomik yaptırımlarla karşı karşıya kalması anlamına gelir” değerlendirmesinde bulundu.

Zeydi, 14 maddelik hükümet programında ilk sıraya ‘silahların yalnızca devletin kontrolünde olması ve hukukun üstünlüğünün uygulanması’ hedefini yerleştirmişti. Ancak programda aynı zamanda Halk Seferberlik Güçleri’nin savaş kapasitesinin geliştirilmesi ve askeri sistem içindeki görev ve sorumluluklarının yeniden tanımlanmasına ilişkin bir madde de bulunuyor.

Iraklı bir yetkili Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ‘Washington’ın, silahlı grupların liderleri ve üyelerinin yeni hükümete sızmasını önlemek amacıyla Bağdat üzerindeki baskısını gevşetmek istemediğini’ söyledi.

 Halk Seferberlik Güçleri’ne bağlı bir birlik (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)Halk Seferberlik Güçleri’ne bağlı bir birlik (Halk Seferberlik Güçleri internet sitesi)

‘Silahlarımızı teslim etmeyeceğiz’

ABD’nin artan baskısına karşılık Irak’taki bazı silahlı grupların daha sert bir tutum benimsediği bildirildi. Bir milis grubunun sözcüsü, Ketaib Hizbullah, Nuceba Hareketi ve Ketaib Seyyid eş-Şüheda’nın silahlarını hiçbir tarafa teslim etmeyi kabul etmediğini söyledi.

Kimliğinin açıklanmasını istemeyen sözcü, söz konusu üç grubun ‘silahsızlanma konusundaki reddiyelerinin doğurabileceği her türlü bedeli göze almaya hazır olduklarını’ ifade etti.

Kaynaklara göre bu silahlı yapılar, ABD’nin olası yaptırımlarını geçmişte yaşanan savaş sürecinden daha ağır görmüyor ve yaşananların, suikastlar ya da altyapı tahribatı dahil olmak üzere daha fazla güç kazanmalarına zemin hazırladığını değerlendiriyor.

Sözcü, “Savaş bize nasıl daha fazla güç kazanabileceğimizi gösterdi” ifadesini kullandı.

Koordinasyon Çerçevesi içinde ise Washington’ın yalnızca silahlı grupları değil, silah kullanımından uzak duran ve parlamentoda sandalyesi bulunan yapıları da devlet kurumlarından dışlamak isteyip istemediği tartışılıyor.

Bu gruplardan özellikle Asaib Ehli’l Hak, geçmişte Mustafa el-Kazımi döneminde uygulanan modele benzer şekilde, kabineye bağımsız isimler önererek dolaylı etki kurma seçeneklerini değerlendiriyor.

Diğer yandan ABD Hazine Bakanlığı dün, petrol kaçakçılığıyla bağlantılı olduğu belirtilen kişi ve yapılara yaptırım uyguladı. Bu listede, Kays el-Hazali’nin kardeşi Leys el-Hazali de yer aldı. Leys el-Hazali’nin daha önce hem içişleri hem de bazı hizmet bakanlıkları için aday gösterildiği iddia edilmişti.

Aynı yaptırım listesinde Ali Maaric el-Behadili de bulunuyor. Kaynaklara göre Behadili’nin petrol bakanlığı için bazı siyasi çevreler tarafından önerildiği belirtiliyor.

Koordinasyon Çerçevesi içindeki bazı siyasetçiler, yaptırımların ‘istenmeyen adayları saf dışı bırakmayı ve süreci başka isimlere yönlendirmeyi amaçlıyor olabileceğini’ ifade ediyor.

Silahsızlanma müzakerelerinin özü, bir Iraklı yetkilinin ifadesiyle, milis grupların ABD’yi tahrik etmeyecek şekilde yeniden konumlandırılması tartışmalarına dayanıyor. Ancak aynı yetkili, sürecin tamamen statükoyu değiştirmeyeceğini söyleyerek önemli bir değişim ihtimaline de dikkat çekti.

Yetkiliye göre yeni hükümet döneminde yapılacak bazı güvenlik atamaları, silahlı grupların hassas devlet kurumlarındaki etkisini azaltabilir; bu kapsamda istihbarat teşkilatının başına Sünni bir ismin getirilmesi olasılığı da değerlendiriliyor.


Libya’nın Zaviye kentinde çatışmalar... Şehirdeki petrol rafinerisinde olağanüstü hâl ilan edildi

Libya’daki Şarara petrol sahasının genel görünümü (Reuters – Arşiv)
Libya’daki Şarara petrol sahasının genel görünümü (Reuters – Arşiv)
TT

Libya’nın Zaviye kentinde çatışmalar... Şehirdeki petrol rafinerisinde olağanüstü hâl ilan edildi

Libya’daki Şarara petrol sahasının genel görünümü (Reuters – Arşiv)
Libya’daki Şarara petrol sahasının genel görünümü (Reuters – Arşiv)

Reuters’a konuşan mühendisler, Libya’daki Zaviye Petrol Rafinerisi çevresinde çıkan çatışmalar nedeniyle bugün tesiste acil durum ilan edildiğini bildirdi.

Zaviye, başkent Trablus’un yaklaşık 40 kilometre batısında bulunuyor ve günlük 120 bin varillik kapasitesiyle Libya’nın faaliyet gösteren en büyük petrol rafinerisine ev sahipliği yapıyor.

Rafineri ayrıca, günlük 300 bin varil üretim kapasitesine sahip Şarara petrol sahasına bağlı bulunuyor.

Zaviye Emniyet Müdürlüğü, Ortak Güvenlik Odası ve kentteki diğer güvenlik birimleri bugün geniş çaplı bir güvenlik operasyonunun başlatıldığını duyurdu. Açıklamada, operasyonun ‘suçluların, aranan kişilerin, yasa dışı grupların ve kamu güvenliği ile toplumsal barışı tehdit eden unsurların hedef alınmasını’ amaçladığı belirtildi.

Kentteki bir görgü tanığı, Alman haber ajansı DPA’ya yaptığı açıklamada, çatışmaların bugün sabah saatlerinden itibaren rafineri yakınında başladığını ve bölgede alarm sirenlerinin çaldığını söyledi. Tanık, çatışma işaretlerinin bir gün önceden ortaya çıktığını, güvenlik güçlerinin bölgede yığınak yaptığını ve rafineri yakınındaki bazı yerleşim alanlarının boşaltıldığını aktardı.

Görgü tanığına göre çatışmalar, Trablus hükümetine yakınlığıyla bilinen Muhammed Bahrun komutasındaki Güvenlik Müdürlükleri Destek Gücü ile Bingazi merkezli hükümetin İçişleri Bakanı’na yakınlığıyla tanınan Osman el-Leheb liderliğindeki Destek Taburu da dahil olmak üzere çeşitli güvenlik grupları arasında yaşanıyor.

Ortak Güvenlik Odası, operasyonun devlet otoritesini tesis etmeyi, suç kaynaklarını kurutmayı ve güvenlik kaosu ile kontrolsüzlüğe son vermeyi amaçlayan kapsamlı bir güvenlik planının parçası olduğunu açıkladı. Açıklamada vatandaşlara güvenlik güçleriyle iş birliği yapmaları ve şüpheli hareketleri bildirmeleri çağrısında bulunuldu.

Şu ana kadar çatışmalarda taraflar arasında ya da siviller arasında can kaybı yaşandığına ilişkin resmi bir bilgi paylaşılmadı. Ancak kentte faaliyet gösteren Libya Kızılayı, mahsur kalan vatandaşlardan çok sayıda yardım çağrısı aldığını duyurdu. Rastgele düşen havan ve top mermilerinin bazı evlere isabet etmesi nedeniyle siviller arasında korku ve paniğin arttığı belirtildi.

Öte yandan Zaviye Petrol Rafinerisi Şirketi, tesis içerisindeki çeşitli noktalara ağır silahlardan atılan çok sayıda merminin düştüğünü ve bunların operasyon alanlarına kadar ulaştığını açıkladı. Şirket, çalışanların güvenliği, tesislerin korunması ve çevrenin zarar görmemesi amacıyla rafinerinin tamamen durdurulduğunu ve limandaki tankerlerin tahliye edildiğini bildirdi. Şirket açıklamasında ayrıca, bir gün önce devreye alınan acil durum komitesinin gelişmeleri takip etmeyi sürdürdüğü kaydedildi.