İsrail’in ve İran’ın ağaçtan inişi

Aksa Tufanı operasyonundan Gazze ateşkesine

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

İsrail’in ve İran’ın ağaçtan inişi

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

Halid Hamade

Gazze’de ateşkes, kendisini dayattı. İsrail ordusunun, İsrail siyasi liderliğinin hayali hedeflerine ulaşmak için belirlediği yüksek tavanlara erişememesi üzerine de kaçınılmaz bir seçenek haline geldi.

Arap medyasının İsrail’in yedi hafta boyunca işlediği cinayetin detaylarını dünya kamuoyuna başarılı bir şekilde sunması sayesinde etkili pek çok Batılı güç, Aksa Tufanı operasyonunun ardından aceleyle gösterdikleri tutumlarını geri çekti. Hal böyle olunca sahadaki başarısızlık, belirlenen zaman sınırını aştı ve İsrail’in müttefiklerini İsrail’in kendini savunma hakkı olarak gördükleri şeyden vazgeçmek zorunda bıraktı. Aynı şekilde ABD’nin İsrail’in barbarlığını örtbas etme ve haklı çıkarma girişimlerini de tüketti.

Gazze’ye karşı yürütülen savaştan her düzeyde alınacak pek çok ders var. Ancak insani bir ateşkes anlaşmasına götüren koşulları ele almak, daha cazip görünüyor. Çeşitli düzeylerde gerilimin tırmandığı bir ortamda ateşkesin sağlanması imkânsız görülüyordu. Ama barbarca saldırılara ve İsrail’in bir Filistin devletinin ve hatta bağımsız herhangi bir Filistin otoritesinin kurulmasıyla ilgili uluslararası anlaşmalara ve Arap girişimlerine karşı ısrarla karşı çıkma yanılsamasıyla sergilediği aşırılıklara rağmen ateşkes, sahneye çıktı ve kendisini tek yol olarak dayattı. Atlatılamayacak bir emrivaki olan bu ateşkes, kendini dayatmış bir Arap çerçevesi kapsamında Filistin-İsrail denkleminin yeni bir aşaması için başlangıç noktasını temsil ediyor.

Peki, bu ateşkesin bileşenleri ve sürdürülebilirlik şartları nelerdir?

Birincisi: Arapların müzakere sürecini yönetme başarısı

Gazze Şeridi ilk kez İsrail’in saldırısına maruz kalmıyor. Ama Tahran, Filistinli grupların gerçekleştirdiği operasyonlarla planlama, uygulama ve silahlandırma bakımından bir bağlantısı olduğunu ilk kez inkâr etti. Yine ilk kez İran’ın tutumu, Dinî Lider Ali Hamaney tarafından dile getirildi ve Birleşmiş Milletler’de ve tüm diplomatik ziyaretlerde Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan tarafından tekrarlandı. Üstelik İran’ın tutumu, Aksa Tufanı operasyonunun sorumluluğunu reddetmekle sınırlı değildi. İran aynı zamanda Filistinli gruplar üzerinde herhangi bir vesayeti olduğunu da kabul etmeyerek, Filistinli grupların sahaya dönük karar alma sürecinde bağımsız ve sorumlu olduklarını belirtti ve Hizbullah’ın öncü rolünü vurguladı.

Mısırlı, Ürdünlü ve Körfezli Arapların tutumu, Hamas hareketiyle ideolojik ayrılık sebebiyle sahada olup bitenleri endişeli bir şekilde gözlemleyen bir konumdan, gelişmelerle doğrudan ilgilenen bir konuma taşındı

Mısırlı, Ürdünlü ve Körfezli Arapların tutumu, Hamas hareketiyle ideolojik ayrılık sebebiyle sahada olup bitenleri endişeli şekilde gözlemleyen bir konumdan, gelişmelerle doğrudan ilgilenen bir konuma taşındı. Özellikle de İsrail’in Hamas hareketini ortadan kaldırmanın bir yolu olarak Filistinlilerin Gazze’den Sina’ya, Batı Şeria’dan Ürdün’e göç ettirilmesi yönündeki talebini ortaya koyan tutumlarından sonra.

İsrail’in bu tutumu, Arap ülkelerini hedef tahtasına yerleştirdi ve bu tutumun taşıdığı riskler, Gazze’de patlak veren durumu kontrol altına almak üzere birleşik bir Arap duruşunun ortaya çıkmasını gerektirdi. Araplar, sivillerin canının tehlikeye atılmasına karşı çıkma, uluslararası insan hakları hukukuna riayet etme ve iki devletli çözüme bağlı kalma konusunda kararlı bir tutum sergiledi. Aynı zamanda ABD’yi kışkırtmamaya ve olup bitenlerin İsrail’in uluslararası anlaşmalara uymaya kendini mecbur hissetmemesinin doğal sonucu olmasında ABD’nin sorumluluğunu vurgulamamaya da özen gösterdi.  

xcsdfvrgbth
İran Dinî Lideri Ali Hamaney, 21 Haziran’da Tahran’da Hamas Siyasi Büro Başkanı ile bir araya geldi (Reuters)

Bundan sonra Arap diplomasisi, bilhassa 11 Kasım’da Riyad’da düzenlenen Arap-İslam Zirvesi’nin ardından karar sahibi ülkelere doğru geniş bir diplomatik hareket başlatmayı başardı. Hiç kuşkusuz Arap tutumunun müzakereci rolüyle temayüz etmesi iki etkene dayanıyordu: İlki, İsrail’in kitlesel kıyım sınırlarını aşan haksız saldırganlığı ve Filistinlilerin Gazze Şeridi dışına göç ettirilmesi konusundaki ısrar. İkincisi ise Tahran’ın Gazze’de olup bitenlerle bir bağlantısı olmadığını vurgulamaya devam etmesi ve kendisini sahada ilgili tüm silahlı gruplardan uzak tutması. Ki bu, otomatik olarak Tahran’ı arabuluculuk dairesinin dışına çıkardı.  

İkincisi: İsrail’in askeri seçeneğinin düşmesi

İsrail ordusunun sahadaki operasyonel başarısızlığının sebepleri üzerine konuşmak; güvenilen birçok manevrayı belgelendirip tartışmayı ve müdahale eden birlik komutanlarının yüzleştiği ve uygulanan savaş sisteminin üstesinden gelemediği zorluklara dair tanıklıklarını dinlemeyi gerektirebilir. Ama saha gerçekleri, İsrail birliklerinin benimsediği savaş sisteminin gerekli esneklikten yoksun olduğunu ispatlıyor. Yine aynı gerçekler, komuta ve kontrol sisteminin sonradan ortaya çıkan durumları değerlendirme, yeni emirler verme ve ateş desteği ile yakın hava desteği görevlerini değiştirmenin imkânsız oluşu gibi acil durumlarla başa çıkacak şekilde savaşı yönetme konusunda başarısız olduğunu da gözler önüne seriyor.

Filistinli savaşçıların performansıyla teyit edilen bir dizi üstünlük faktörünü kayıtlara geçirmek lazım. Bu faktörlerden biri de İsrail ordusunun muazzam ateş imkânlarına rağmen sürdürülebilir çatışma kabiliyetidir

Öte yandan Filistinli savaşçıların performansıyla teyit edilen bir dizi üstünlük faktörünü de kayıtlara geçirmek lazım. İsrail ordusunun muazzam ateş imkânlarına rağmen sürdürülebilir çatışma kabiliyeti ve İsrail zırhlı birlikleriyle çatışmaya girip bu birliklerin ilerlemesini engelleme cesareti, bu faktörler arasında sayılabilir. Bu, komuta-kontrol sisteminde İsrail ordusunun başa çıkamadığı yaygın bir adem-i merkeziyetçiliğin uygulandığını gösteriyor. Her türlü ateş aracının benzersiz bir şekilde kullanımı yüzünden meydana gelen büyük yıkım, ‘yer üstü’ yeni bir boyuta alan açtı. Bunun yanı sıra tünellerin kullanımı da savaşa ek bir boyut kazandırdı.

Gazze Şeridi’nin sahne olduğu pek çok çatışma arasında yapılan bir karşılaştırma, Filistinli savaşçıların İsrail ordusunu yakın saha çatışmalarına çekmedeki başarısını gösteriyor. Bu çekilme, İsrail ordusunu güçlü yönlerinden, zırhlı ve ateş yeteneklerinden mahrum bırakıyor. Öte yandan tecrübelerin gösterdiği üzere İsrail ordusunun, Filistinli savaşçıların yenilenen savaş sistemini anlama ve gerekli önlemleri alma becerisi azaldı bu da sahada kaçınılmaz bir başarısızlığa yol açtı, açmaya da devam ediyor. Ayrıca İsrail; hassas altyapıyı, sivillerin hayatını ve kamu tesislerini tehlikeye atmadan askerî operasyonlar yürütme imkânına sahip olacağı coğrafi bir derinliğe de sahip değil. Bu coğrafi derinlik, Filistin silahlarındaki nitelikli gelişmeyle daha da azaldı. O kadar ki, yüksek değere sahip hassas İsrailli hedefler her an ulaşılabilir ve tehdit edilebilir hale geldi.

Üçüncüsü: Ateşkesin sürdürülebilirlik şartlarını taşıması

İlan edilen ateşkes, sürdürülebilirlik için yeterli koşullara sahip. Öncelikle bu ateşkes, İsrail için önü kapalı askerî çatışma tünelinden bir çıkışı temsil ediyor. Hatta bu, İsrail’in esirlerini geri almaya başlamasını ve İsrail içindeki yoğun öfke dalgasıyla yüzleşmesini mümkün kılan tek başarı oldu. Dolayısıyla sivillere karşı işlenen cinayetlerin ve Gazze Şeridi’nde meydana gelen büyük yıkımın sebep olduğu dehşete yönelik uluslararası öfkeyle yüzleşmek için ateşkese bağlı kalmak, İsrail’in siyasi bir çıkarı haline geldi. Ayrıca müzakerenin sona ermesinden sonra çatışmaların yeniden başlayacağına dair ilan edilen tutumlar da askerî seçenekten başka bir seçeneğe geçişin gerekli adımlarından biridir ve kökleri kopmuş ‘İsrail üstünlüğü’ ağacından, sessiz ve güvenli bir şekilde iniş için bir kurtuluş merdiveni mahiyetindedir.

Ateşkes hem Filistin Direnişi hem de Filistin Yönetimi için devam eden çatışmanın siyasi hedefini ilerletmek üzere bir çerçeve ve müzakerelerin yeniden başlatılması için meşru bir Arap platformu sağlıyor

Öte yandan ateşkes hem Filistin Direnişi hem de Filistin Yönetimi için devam eden çatışmanın siyasi hedefini ilerletmek üzere bir çerçeve sunuyor. Ayrıca müzakerelerin, bölgesel düzeyde kaybeden siyasi bir kart haline gelmiş radikal siyasi İslam’ın bir parçası olarak Hamas hareketini engelleyen uluslararası kınamalar ve suçlamalardan uzakta, yeniden başlatılması için de meşru bir Arap platformu sağlıyor. Takas sürecinin ikinci gününde yaşanan sınırlı tökezleme ve İsrail ile Hamas tarafından Mısır ve Katar’ın arabuluculuğuna defalarca başvurulması, savaşa dönüşe dair lafta tehdide rağmen nihai bir seçenek olarak ateşkese bağlılığın dile getirilmemiş teyidinden başka bir şey değil. İsrail’in tüm esirlerin serbest bırakılmasına duyduğu ihtiyaç göz önüne alındığında ateşkesin haftalarca sürmesi kaçınılmaz görünüyor. Bu da güvenlik ve siyaset düzeylerinde sürdürülebilir formüle doğru ilerlemeyi mümkün kılacak bir sonraki aşama için uluslararası koşulların hazırlanmasına yetecek bir süre.

İran’ın ilan edilen ateşkese dair gerçek tutumu ve bunun anlamı nedir?

Bakan Abdullahiyan’ın sahneye Gazze kapısından olmasa da Lübnan sınırı üzerinden yeniden girmek için kartları toplama çabası olarak görülen telaşlı hareketi üzerinde durmazsak olmaz. Tahran, Aksa Tufanı operasyonunun Hamas için belli bir kayba yol açacağını düşünüyordu. Dolayısıyla bu operasyonun sorumluluğunu reddetmek ve Hizbullah’a çatışmaya katılmama talimatı vermek de onun ABD nezdindeki konumunu güçlendirecek ve onu daha sonra bölgede kendisine yeni bir ortaklık ve rol tesis edecek dürüst müzakereci konumuna getirecekti.

Tahran’ın Washington’a vermek istediği asıl mesajlar, Lübnan sahnesini sahiplenmeyi sürdürmek ve Abdullahiyan’ın görüştüğü kişilere karşı bariz bir aşağılamayla yaklaşmak suretiyle verildi

Bakan Abdullahiyan 22 Kasım’da, yani Gazze’deki ateşkesin yürürlüğe girmesinden önce ve Lübnan Bağımsızlık Günü’nün yıldönümünde herhangi bir duyuru yapmadan tekrar Lübnan’a gitti. Ziyaretin asıl sebebi hem Başbakan Necib Mikati hem de Meclis Başkanı Nebih Berri ile yaptığı göstermelik görüşmeler değildi.

Tahran’ın Washington’a vermek istediği asıl mesajlar, Lübnan sahnesini sahiplenmeyi sürdürmek ve Abdullahiyan’ın görüştüğü kişilere bariz bir aşağılamayla yaklaşılmak suretiyle verildi. Abdullahiyan, onun gözünde İslam Cumhuriyeti’nin bir parçası haline gelmiş siyasi bir oluşumun bağımsızlığını kutlama nezaketinde bulunma zahmetine bile girmedi.

Söz konusu mesajların verildiği bir diğer tablo da Abdullahiyan’a göre Lübnan işlerinin sorumluları Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile Filistinli İslami Cihad Hareketi Genel Sekreteri Ziyad Nahale ve Hamas Hareketi Başkan Yardımcısı Halil el-Hayye ile yaptığı görüşmelerdi. Ziyaret, İranlı bakanın 15 Ekim’de Beyrut’a yaptığı daha önceki ziyaretinde “Lübnan’daki savaşı genişletme kararının Hizbullah’ın elinde olduğu” yönündeki tutumunun tekrarlanması suretiyle ‘diplomatik hadsizlik’ sınırına ulaştı.

saxdef
İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan 22 Kasım’da Beyrut’ta (Reuters)

Abdullahiyan, İran’ın ateşkes dosyasına dahil olma ısrarı olarak görülebilecek bir adımla, Beyrut ziyaretinin ardından Doha’da, ateşkes ilanından önceki müzakere turlarının hiçbirinde katılımcı taraf olmayan Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye ile bir araya geldi. Abdullahiyan, Katar’da yaptığı basın açıklamasında, Tahran’ın sükûnet arzusunu ve ateşkesteki rolünü vurguladı. Açıklamaya göre Tahran ateşkesteki rolünü, İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin Filistin halkına yönelik katliamları durdurmak için kurduğu temaslar ve Tahran’ın Arap-İslam Zirvesi dahil olmak üzere İslam ülkeleriyle, BRICS liderleriyle, Katar’la, Mısır’la ve Latin Amerika ülkeleriyle koordineli olarak ortaya koyduğu girişimler yoluyla oynadı. Direniş, Tahran’dan savaş cephesini genişletmesini talep etseydi Tahran’ın nasıl bir tutum sergileyeceği sorulduğunda ise Abdullahiyan, ‘halı dokuma’ diplomasisini kullanarak şu cevabı verdi:

Filistin halkının, kaderini uluslararası hukuka göre belirlemesi gerekir. Filistin halkına yardımcı olmak ve ona siyasi destek vermek ise yasal bir harekettir. Hizbullah, Lübnan’da ve bölgede etkili bir gruptur ve Lübnan’a yönelik tekrarlanan saldırıların neticesinde Lübnan ve bölge adına oluşmuştur. Tahran’ın kendi çıkarına vekaleten faaliyet yürüten herhangi bir grubu yoktur.

Özel röportajında Abdullahiyan, sanki ateşkesi ihlal etmek ister gibi, Hamas’ın istikrarlı olup kontrolü elinde tuttuğunu, ABD’nin İsrail’e desteğine rağmen savaşı yönettiğini, onu ortadan kaldırmanın imkânsız olduğunu, Gazze’nin geleceğine halkın ve Direnişin karar vereceğini ve ABD’nin Filistin halkı adına karar alamayacağını ifade etti.

Tahran, Aksa Tufanı operasyonu konusunda zaman kaybetmeden gösterdiği tutumun meyvesini topluyor. Şimdi de 7 Ekim öncesinden bu yana Gazze Şeridi’ndeki güç denkleminin dışında kalan Hamas hareketinin sembolleri üzerinden ya da Kassam Tugayları ve İslami Cihad unsurlarını Lübnan’ın güneyine getirerek yeniden bölgesel sahneye sızmaya çalışıyor. Gerçi bu manevra, İsrail’in kuzey cephesinin istikrarını Tahran üzerinden sağlamaya yönelik uluslararası ihtiyaç çerçevesinde yatırım yapılabilir, yeni bir etken oluşturabilir.

Velhasıl Tahran, Arap girişimlerine duyulan uluslararası güven ve Tahran’ın 1701 sayılı kararı atlamak suretiyle riayetsizlik ettiği uluslararası kararlara bağlılık yoluyla, Gazze’de imzalanan ateşkes modelinin Güney Lübnan’a getirilmesinden çekiniyor.

Aksa Tufanı operasyonu, Tahran’ı yıllardır tekelinde tuttuğu Direniş ağacından gönüllü olarak inmeye sevk etti. Gazze’deki durumun izleyeceği karmaşık yolları ve gelişmeleri bir yana bırakırsak, bu operasyonun ardından gelen ateşkes de İsrail’i ‘namağlup güç’ ağacından indirdi.

Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla’dan dergisinden çevrilmiştir.



Caca: Müzakereler, geçici ateşkeslerle değil, sınırlarda normal ve kalıcı bir durumun sağlanmasıyla sonuçlanmalı

Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Semir Caca (AFP)
Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Semir Caca (AFP)
TT

Caca: Müzakereler, geçici ateşkeslerle değil, sınırlarda normal ve kalıcı bir durumun sağlanmasıyla sonuçlanmalı

Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Semir Caca (AFP)
Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Semir Caca (AFP)

Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Semir Caca, Lübnan’ın ‘son derece karmaşık bir krizle karşı karşıya olduğunu’ belirterek, mevcut durumda yalnızca gelişmeleri izlemenin artık yeterli olmadığını söyledi. Sorunun temel nedenlerinin hâlâ çözümsüz kaldığını ifade eden Caca, Lübnan ile İsrail arasında yürütülen mevcut müzakere ve uzlaşı girişimlerinin ‘güney sınırındaki açık çatışma durumunu kalıcı olarak sona erdirmesi gerektiğini’ vurguladı. Geçici ateşkesler ya da teorik çözümlerin yeterli olmayacağını belirten Caca, hedefin ‘Lübnan’ın bağımsız ve egemen bir devlet olarak normal bir konuma kavuşması’ olduğunu söyledi.

Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Semir Caca’nın 2022 yılındaki parlamento seçimlerinin ardından yaptığı konuşmadan (Arşiv – AFP)Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Semir Caca’nın 2022 yılındaki parlamento seçimlerinin ardından yaptığı konuşmadan (Arşiv – AFP)

Önümüzdeki perşembe günü başlaması planlanan Lübnan-İsrail görüşmelerine ilişkin değerlendirmede bulunan Caca, amaçlarının ‘güney sınırında geçici sakinlik değil, kalıcı ve normal bir düzen oluşturmak’ olması gerektiğini kaydetti. Şarku’l Avsat’a konuşan Caca, Lübnan halkının artık birkaç ay ya da birkaç yılda bir yeniden başlayan çatışma ve gerilim döngüsünü kaldıracak durumda olmadığını dile getirdi. Caca, bu hedefe nasıl ulaşılacağının ise müzakere süreci ile siyasi otoritenin sorumluluğunda olduğunu söyledi. Sürecin, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve resmî kurumlar tarafından yönetileceğini belirten Caca, sonuçların zaman içinde netleşeceğini ifade etti.

Washington’da devam eden görüşmelerin mevcut dönemin en önemli gelişmesi olduğunu savunan Caca, bunun nedeninin ‘müzakere arzusunun kendisi değil, ülkeyi krizden çıkarabilecek başka ciddi bir alternatifin bulunmaması’ olduğunu söyledi. Başka bir çözüm önerisi olan tarafların bunu ‘somut ve ciddi biçimde’ ortaya koyması gerektiğini ifade eden Caca, mevcut şartlarda müzakere sürecinin eldeki tek seçenek olarak öne çıktığını belirtti.

Bölgesel karmaşıklıklar

Caca, bölgesel tablonun ABD ile İran arasındaki gerilim nedeniyle son derece karmaşık bir hâl aldığını söyledi. Caca, söz konusu çatışmanın nasıl sonuçlanacağının ve bölgeye etkilerinin henüz öngörülemediğini belirtti. Lübnan’a ilişkin değerlendirmesinde ise Caca, İran’ın ülkedeki etkisinin gerileme sürecine girdiğini savundu. ‘İran döneminin’ Lübnan’da büyük ölçüde sona erdiğini ya da sona yaklaşmakta olduğunu ifade eden Caca, mevcut bölgesel ve uluslararası koşulların önceki düzenin sürmesine artık izin vermediğini dile getirdi. Caca, Lübnan’ın dış çatışmaların yürütüldüğü bir alan olarak kalamayacağını belirterek, ülkenin bağımsız karar alma mekanizmalarına sahip ‘normal bir devlet’ konumuna yeniden dönmesi gerektiğini söyledi. İran başta olmak üzere hiçbir dış etkinin Lübnan devletinin egemenliği ve kurumlarının önüne geçmemesi gerektiğini kaydetti.

 Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Haziran 2025’te Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Semir Caca’yı kabul etti. (Arşiv – Lübnan Cumhurbaşkanlığı)Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Haziran 2025’te Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Semir Caca’yı kabul etti. (Arşiv – Lübnan Cumhurbaşkanlığı)

Lübnan açısından müzakerelerdeki ‘kırmızı çizgilerin’ ne olduğu sorusuna yanıt veren Caca, gerçekçi yaklaşımın ‘en az kayıp ve karmaşayla sonuç verebilecek çözümü aramak’ olduğunu ifade etti. Her türlü uzlaşının öncelikle Lübnan’ın çıkarlarına dayanması gerektiğini vurguladı.

Bugün yürütülen sürecin yalnızca sınır güvenliği ve gerilimin azaltılmasına yönelik güvenlik düzenlemeleriyle mi sınırlı olduğu, yoksa gelecekte daha geniş kapsamlı bir barış veya siyasi normalleşme sürecine zemin hazırlayıp hazırlamayacağı sorusuna ise Caca, mevcut aşamada bunun kesin olarak söylenemeyeceğini belirtti. Caca şu an için önceliğin sahada gerçekten işe yarayabilecek bir çözümü görmek olduğunu ifade ederek, mevcut yaklaşımın ‘istikrar sağlayabilecek asgari müştereklerin denenmesine’ dayandığını söyledi. Ancak nihayetinde uygulanabilir ve sürdürülebilir bir seçeneğin tercih edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Koşulların yerine getirilmesinden sonra yapılacak resmi görüşmeler

Caca, yürütülen müzakerelerin Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn tarafından “doğru bir şekilde” yönetildiğini söyledi. Caca, İsrail ile herhangi bir anlaşmanın, Lübnan’ın tüm taleplerini içermeden ilan edilmeyeceğini vurguladı. Öncelikle anlaşmanın içeriği üzerinde çalışıldığını belirten Caca, Lübnan’ın şartlarını karşılayan somut sonuçlar ortaya çıktığında resmî görüşmeler, anlaşmanın ilanı veya imzalanması aşamasına geçilebileceğini ifade etti. Avn’ın süreci ‘iyi’ yönettiğini savunan Caca, son 20 yılda denenen alternatif yöntemlerin gerçek çözümler üretmediğini söyledi. Buna rağmen bazı çevrelerin hâlâ aynı yaklaşımlarda ısrar ettiğini dile getirdi.

Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Semir Caca (Arşiv – Reuters)Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Semir Caca (Arşiv – Reuters)

Caca ayrıca, Lübnan’ın son 60 yılda yaşadığı kriz ve istikrarsızlıkların temel giriş noktalarından birinin güney sınırı olduğunu ifade etti. Bu nedenle söz konusu meselenin kalıcı biçimde çözülmesinin ulusal bir zorunluluk haline geldiğini belirtti. Devam eden müzakerelerin nasıl sonuçlanacağının ise henüz net olmadığını söyleyen Caca, sürecin nihai sonuçlarına ilişkin değerlendirme yapmak için erken olduğunu kaydetti.

Müzakereler için ulusal bir çerçeve

Caca, yürütülen müzakerelerin ‘ulusal meşruiyetten yoksun olduğu’ yönündeki eleştirileri reddetti. Caca, Avn’ın hem anayasal hem de halk desteğine dayanan tam bir meşruiyete sahip olduğunu söyledi. Avn’ın 128 sandalyeli parlamentoda 98 milletvekilinin oyuyla seçildiğini hatırlatan Caca, bunun Lübnan’daki geniş siyasi uzlaşının göstergesi olduğunu belirtti. Bu meşruiyetin dünyadaki diğer demokratik sistemlerden farklı olmadığını savunan Caca, Trump’ın da yaklaşık yüzde 52 oy oranıyla iktidara geldiğini ancak buna rağmen tüm anayasal yetkilerini kullandığını ifade etti. Caca ayrıca, Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam’ın da anayasal süreçler doğrultusunda göreve geldiğini ve hükümetinin halk tarafından seçilen parlamentodan güvenoyu aldığını belirtti. Lübnan’ın bugün ‘tam anlamıyla meşru bir yönetime’ sahip olduğunu söyleyen Caca, demokratik sistemlerde tam fikir birliğinin zaten mümkün olmadığını dile getirdi.

 Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, Beyrut’taki Başbakanlık Ofisi’nde Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Semir Caca’yı kabul etti. (Arşiv – Lübnan Ulusal Haber Ajansı)Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, Beyrut’taki Başbakanlık Ofisi’nde Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Semir Caca’yı kabul etti. (Arşiv – Lübnan Ulusal Haber Ajansı)

“Demokrasilerde siyasi ayrışmalar doğaldır” diyen Caca, ABD’de bazı kesimlerin Trump’ın politikalarına karşı çıkmasına rağmen bunun başkanın müzakere yürütme ve devlet adına karar alma yetkisini ortadan kaldırmadığını söyledi. Caca, Washington’da bulunan Lübnan heyetinin de bu resmî meşruiyet temelinde müzakere yürüttüğünü ifade etti. Lübnan devletinin siyasi düzeyde kendisinden beklenen adımları attığını savunan Caca, son dönemde alınan bazı hükümet kararlarının ‘stratejik’ nitelikte olduğunu ve belirlenen takvimler doğrultusunda uygulamaya geçirildiğini söyledi.

Derin devlet

Caca’ya göre temel sorun, ‘derin devlet’ olarak tanımladığı yapıdan kaynaklanıyor. Caca, bu yapının siyasi otorite tarafından alınan kararların uygulanmasını geciktirdiğini savundu. Söz konusu yapıyla mücadelenin son derece karmaşık olduğunu belirten Caca, bu sistemle çatışmaya girenlerin kendilerini iki zor seçenek arasında bulduğunu ifade etti. Buna göre kişiler ya mevcut düzene boyun eğmek ya da tamamen sistem dışına itilmek durumunda kalıyor.

Hizbullah

Caca, Hizbullah’ın yürütülen müzakere sürecine nasıl yaklaşacağına ilişkin değerlendirmesinde, “kritik anın henüz gelmediğini” söyledi. Ancak Caca, beklenmedik bir gelişme yaşanması durumunda örgüt yöneticilerinin mevcut tutumlarını yeniden gözden geçirebileceğini ifade etti. Buna rağmen sürecin değişeceğine dair iyimser olmadığını belirten Caca, Hizbullah’ın nihai kararlarının tamamen İran’a bağlı olduğunu savundu. Sahadaki savaşçıların mevcut gerçekliğin farkında olabileceğini ancak karar alma yetkisine sahip olmadıklarını ileri sürdü.

Caca ayrıca, demokratik ve çoğulcu toplumlarda geniş toplumsal tabana sahip bir partinin farklı siyasi yaklaşımlar benimsemesinin doğal olduğunu söyledi. Bunun tek başına bir sorun oluşturmadığını belirten Caca, siyasi görüş ayrılıklarının devlet kurumlarının işleyişini engellemek veya alınan kararların uygulanmasını geciktirmek için gerekçe olamayacağını vurguladı. Mevcut durumda ülkede birden fazla karar merkezi varmış gibi bir görüntü oluştuğunu ifade eden Caca, farklı tarafların birbirinden bağımsız adımlar attığını söyledi. Bunun kabul edilemez olduğunu belirten Caca, devletin ulusal meselelerde tek karar mercii olması gerektiğini kaydetti. Hizbullah’a yakın çevrelerin yaklaşık 40 yıldır belirli bir siyasi ve ideolojik atmosfer içinde yaşadığını dile getiren Caca, bunun tarihî, duygusal, manevi ve ekonomik nedenlerden kaynaklandığını ifade etti. Bu durumdan çıkışın kısa sürede gerçekleşemeyeceğini, zaman ve kademeli dönüşüm gerektirdiğini söyledi.

Bununla birlikte Caca, söz konusu gerçekliğin Lübnan’daki diğer toplumsal kesimlerin göz ardı edilmesi anlamına gelmemesi gerektiğini belirtti. Lübnan gibi çoğulcu bir ülkede farklı görüş ve yaklaşımların bulunmasının doğal olduğunu söyleyen Caca, “Başka kesimlerin karşı çıktığı bir ortamda tek bir grubun kendi görüşünü dayatmasıyla ülke nasıl yönetilebilir?” diye sordu. Caca, iç dengelere saygı gösterilmesi ve devlet kurumlarının temel referans noktası olması gerektiğini sözlerine ekledi.

Taif Anlaşması yoluyla anlaşmazlıkların çözülmesi

Caca, farklı görüşlere sahip Lübnanlı kesimlerin varlığının, anlaşmazlıkların anayasal mekanizmalar ve resmî kurumlar aracılığıyla yönetilmesini zorunlu kıldığını söyledi. Lübnanlıların, görüş ayrılıklarını düzenleme konusunda esas olarak Taif Anlaşması üzerinde uzlaştığını belirten Caca, bu anlaşma sonucunda ortaya çıkan anayasal düzenin yetkiyi devlet kurumlarına verdiğini ifade etti. Caca, söz konusu sistemin parlamentodan hükümete ve cumhurbaşkanlığı makamına kadar tüm resmî kurumları kapsadığını vurguladı.

Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Semir Caca (Lübnan Kuvvetleri Partisi internet sitesi)Lübnan Kuvvetleri Partisi lideri Semir Caca (Lübnan Kuvvetleri Partisi internet sitesi)

Caca, Lübnan’ın yaklaşık 60 yıldır sürekli bir çatışma ortamı içinde yaşadığını söyledi. Özellikle güney sınırının farklı silahlı örgütler ve bölgesel çatışmalara açık kaldığını belirten Caca, bu durumun ülkeyi kalıcı bir istikrarsızlığa sürüklediğini ifade etti. Caca’ya göre güneydeki sahne zaman içinde Filistinli silahlı gruplardan farklı Lübnanlı örgütlere geçti ve sonunda Hizbullah diğer tarafları dışlayarak bölgede tam hâkimiyet kurdu. Bu sürecin, özellikle Irak Savaşı sonrasında Lübnan’ı bölgesel ve uluslararası hesaplaşmaların yürütüldüğü bir alan haline getirdiğini savunan Caca, bunun hem Lübnan devletini hem de ülkenin genel yapısını sürekli kırılgan bir durumda bıraktığını söyledi. Caca ayrıca, yıllardır devam eden siyasi ve güvenlik krizlerinin genç nesiller üzerinde ağır bir baskı oluşturduğunu belirtti. Eğitimli gençlerin dahi iş fırsatı bulmakta zorlandığını ve normal bir yaşam kurma umudunu kaybetmeye başladığını ifade eden Caca, mevcut koşulların gençlerin geleceğe dair beklentilerini tükettiğini dile getirdi.

Devletin meşruiyeti ve birden fazla otoritenin yokluğu

Caca, devlet kurumlarının meşruiyetinin, kaos ortamı ya da çoklu otorite yapısından çok daha iyi olduğunu söyledi. Caca, hakkında eleştiriler bulunsa bile meşru bir sistemin en azından asgari düzeyde istikrar sağlayarak devleti yönetme kapasitesine sahip olduğunu ifade etti.

Lübnan’daki temel sorunun, meşruiyet krizine kalıcı çözüm bulunamaması olduğunu belirten Caca, devletin tek karar ve egemenlik merkezi haline gelmesi gerektiğini vurguladı. Farklı güç odaklarına açık bir ülke yapısının istikrarlı bir devlet oluşturamayacağını savunan Caca, bunun Lübnan’ı sürekli kriz ve çatışmalara açık halde bıraktığını söyledi.

Caca ayrıca, Lübnan’da güçlü bir devlet inşa etmenin cesaret ve fedakârlık gerektirdiğini ifade etti. Lübnanlılara dışarıdan hazır bir devlet sunulmayacağını belirten Caca, ülkenin geleceğinin ancak Lübnanlıların kendi iradesiyle şekillenebileceğini kaydetti. Hâlâ bir fırsat bulunduğunu söyleyen Caca, bunun değerlendirilmesi ve sonuna kadar sürdürülmesi gerektiğini belirterek, yalnızca kriz yönetimiyle yetinmenin ya da dış müdahalelerden çözüm beklemenin yeterli olmayacağını ifade etti.

İç savaş tehlikesi yok

Caca, Lübnan’daki iç durum ve ülkeye dayatılan savaşın yol açtığı bölünmelere ilişkin değerlendirmesinde, ülkede ortak bir tutum bulunmadığını ve gerilimin zaman zaman iç savaş dönemine dair anıları yeniden gündeme getirdiğini söyledi. Buna rağmen Caca, Lübnan’da bir iç savaş tehlikesine dair somut işaretler görmediğini belirtti. Hizbullah ile ilgili farklı hesaplar olsa da Caca, bugün daha önemli olan unsurun devlet kurumlarının ve ‘derin devlet’ olarak tanımladığı yapıların, iç gerilimleri kontrol altına almak için hızlı şekilde devreye girmesi olduğunu söyledi. Caca, Beyrut’un güney banliyösünde bir savaşçının cenazesi sırasında yaşanan silahlı olayları hatırlatarak, güvenlik birimlerinin müdahalesi ve olayın kontrol altına alınmasını, kaosa sürüklenmenin engellenmesi açısından önemli bir gösterge olarak değerlendirdi. Devletin Lübnan topraklarının tamamında henüz tam otorite kuramadığını kabul eden Caca, buna rağmen sürecin iç çatışmaya dönüşmesine izin verilmeyeceğini düşündüğünü ifade etti. Caca, devletin olası her türlü gerginlikte devreye girerek mezhep çatışmasına ya da iç savaşa yol açabilecek gelişmeleri engelleyeceğini belirtti.


Suriye: "Dera suçlusu" Atıf Necib'in davası yarın devam edecek

Suriye rejiminde eski bir yetkili olan Tuğgeneral Atıf Necib, pazar günü Şam'daki Ceza Mahkemesi'nde yargılanmasının ilk oturumunda (EPA)
Suriye rejiminde eski bir yetkili olan Tuğgeneral Atıf Necib, pazar günü Şam'daki Ceza Mahkemesi'nde yargılanmasının ilk oturumunda (EPA)
TT

Suriye: "Dera suçlusu" Atıf Necib'in davası yarın devam edecek

Suriye rejiminde eski bir yetkili olan Tuğgeneral Atıf Necib, pazar günü Şam'daki Ceza Mahkemesi'nde yargılanmasının ilk oturumunda (EPA)
Suriye rejiminde eski bir yetkili olan Tuğgeneral Atıf Necib, pazar günü Şam'daki Ceza Mahkemesi'nde yargılanmasının ilk oturumunda (EPA)

Eski Suriye rejimi döneminde işlenen ağır ihlaller nedeniyle adaletin sağlanması, hesap verebilirliğin tesisi ve cezasızlığın önlenmesi süreci kapsamında, eski güvenlik yetkilisi ve “Dera’nın suçlusu” olarak anılan Atıf Necib’in yargılaması yarın (Pazar) yeniden başlayacak. Savcılık heyeti, Necib’i suçlayan “çok sayıda delile” sahip olduklarını belirtti.

Yarınki duruşmanın, devrik lider Beşşar Esed’in akrabası olan Necib’in sorgulanmasına ayrılacağı ifade edildi. Necib, 2011 yılında halk protestolarının başladığı Dera’da Siyasi Güvenlik Şubesi’nin başkanlığını yürütmüş, kentteki geniş çaplı baskı ve tutuklama kampanyalarının sorumlularından biri olarak gösteriliyor.

Duruşmanın Şam Adalet Sarayı’nda yapılacağı, çok sayıda medya kuruluşunun yanı sıra, devrimin ilk dönemlerinde can kayıpları veren bölgelerden biri olan Dera’dan çok sayıda davacının da katılım göstermesinin beklendiği ifade edildi. Güneydeki Dera vilayetinde ve ülke genelinde halk arasında davaya ilişkin yoğun bir beklenti ve ilgi yaşanıyor.

Protestocular, 26 Nisan 2026'da Şam'daki Adalet Sarayı'nda Atıf Necib'in yargılandığı gün pankartlar açtı (Reuters).Protestocular, 26 Nisan 2026'da Şam'daki Adalet Sarayı'nda Atıf Necib'in yargılandığı gün pankartlar açtı (Reuters).

Dera’da gözaltına alınan çocuklardan biri konuştu

Genç Yusuf Süveydan, Şubat 2011’de Dera’da gözaltına alınan yaklaşık 20 çocuktan biri. Çocuklar, okul duvarlarına “Sıra sana geldi doktor” sloganı yazmakla suçlanmış; bu olay, 18 Mart 2011’de kentte başlayan protestoların fitilini ateşlemişti.

Süveydan, yaptığı açıklamada gözaltı sırasında ağır işkence gördüğünü ve gerçeğe aykırı ifadeler vermeye zorlandığını söyledi. Gerçeği söylemekte ısrar ettiği için babasının da gözaltına alındığınıı belirten Süveydan, ailesinin bugün hâlâ babasından haber alamadığını ifade etti.

Süveydan, “Atıf Necib bir savaş suçlusudur. Onu idam sehpasında görmekten başka hiçbir şey içimi soğutmaz. Dera halkının çoğu da bunu istiyor. Çocukların parmaklarına demir çekiçlerle vurup ezdiler; bunun izleri bugün hâlâ ellerinde duruyor” dedi.

Onlarca kişisel davacı

Davada görev yapan ve beş avukattan oluşan savunma komitesinin üyelerinden Avukat Neha el-Mısri, şu ana kadar yaklaşık 46 kişinin şahsi davacı olarak dosyaya katıldığını söyledi. Mısri’nin kardeşinin de devrimin ilk dönemlerinde hayatını kaybettiği belirtildi.

Mısri, davanın ceza mahkemesine taşınmasının ardından mağdur ailelerinin, çocukları ve yakınları adına bireysel dava açmaya başladığını ifade ederek, halk arasında suç işleyenlerin hesap vereceğine ve cezasızlığın sona ereceğine dair umut oluştuğunu söyledi.

Komitede Mısri’nin yanı sıra Avukat Meram Ebazid, Dera Barosu Başkanı Fadl eş-Şevamire ile avukatlar Süleyman el-Karfan ve Adnan el-Mesalime yer alıyor.

26 Nisan 2026'da Şam'daki Adalet Sarayı'nda Atıf Necib'in ilk duruşması sırasında mahkeme salonunda bulunan Suriyeliler (AP)26 Nisan 2026'da Şam'daki Adalet Sarayı'nda Atıf Necib'in ilk duruşması sırasında mahkeme salonunda bulunan Suriyeliler (AP)

Necib’i suçlayan çok sayıda delil var

Mısri, Necib aleyhindeki delillerin olaylara tanıklık eden kişilerin ifadeleri, polis tutanakları, medya kayıtları ve sosyal medya içeriklerinden toplandığını söyledi.

Olayların başlangıcında bazı kişilerin resmi polis tutanakları düzenlediğini belirten Mısri, bu belgelerin dava dosyasına eklendiğini, ayrıca uluslararası medya kuruluşlarında yayımlanan görüntü ve tanıklıkların da dosyaya dahil edildiğini kaydetti.

Komitenin ayrıca, olaylar sırasında bölgede görev yapan bazı güvenlik mensuplarının ifadelerine ulaştığını aktaran Mısri, bu kişilerin silahsız sivillere ateş açıldığını doğruladığını belirtti.

26 Nisan 2026'da Atıf Necib'in yargılamasında, Hamza el-Hatib'in ve 2011'de Dara'da ölen başka bir çocuğun fotoğrafı gösterildi (SANA)26 Nisan 2026'da Atıf Necib'in yargılamasında, Hamza el-Hatib'in ve 2011'de Dara'da ölen başka bir çocuğun fotoğrafı gösterildi (SANA)

Dava dosyasındaki başlıca olaylar

Mısri’ye göre dava dosyasında, okul duvarlarına yazı yazdığı gerekçesiyle çocukların tutuklanması ile “kulübe” olarak adlandırılan prefabrik güvenlik noktalarının yakılması olayları da yer alıyor. Bu gelişmelerin ardından 18 Mart 2011’de protestolar başlamış, Mahmud Cevabra ve Hüsam Ayyaş adlı iki genç hayatını kaybetmişti. Aileleri şahsi davacı olarak dosyaya katıldı.

Dosyada ayrıca, 22-23 Mart gecesi El-Ömeri Camii’ne düzenlenen baskında yaklaşık dokuz kişinin öldürüldüğü “El-Ömeri Camii Katliamı” ile cenaze törenlerinde açılan ateş sonucu yaşanan ölümler de bulunuyor.

Bunun yanı sıra yaklaşık 30 kişinin hayatını kaybettiği “Akaryakıt İstasyonu Katliamı”, 25 Nisan 2011’de Dera el-Beled mahallesine yönelik operasyon sırasında yaşanan ihlaller ve Ebazid ailesine yönelik saldırılar da dava kapsamında ele alınıyor. Söz konusu saldırılar, ülkedeki ilk toplu mezar vakalarından biri olarak değerlendiriliyor.

Suriye'nin güneyindeki Dara vilayetinin eski siyasi güvenlik başkanı Atıf Necib, 26 Nisan'da Şam'daki Adalet Sarayı'nda görülen davasının ilk oturumunda (AFP)Suriye'nin güneyindeki Dara vilayetinin eski siyasi güvenlik başkanı Atıf Necib, 26 Nisan'da Şam'daki Adalet Sarayı'nda görülen davasının ilk oturumunda (AFP)

Dera’daki fiili yönetici oydu

Mısri, “Şu anda tutuklu bulunan kişi Atıf Necib’dir ve tüm savunmalarımız onun mahkûm edilmesine yöneliktir. Herkes biliyor ki, Dera’daki fiili yönetici oydu ve kentteki tüm güvenlik birimlerine emir veren kişiydi. Olayları ilk tırmandıran isim de kendisidir ve buna dair çok sayıda delil mevcut” dedi.

Davalarının yalnızca Necib’e değil, Mart 2011’de Dera’da suç işlediği belirtilen tüm güvenlik kurumlarına karşı açıldığını vurgulayan Mısri, yarınki oturumun yalnızca sanığın sorgusuna ayrıldığını, sorgu sürecinin birden fazla duruşma sürebileceğini söyledi.

Sorgu aşamasının ardından savcılık heyetinin iddianamesini, delillerini ve tanıklarını mahkemeye sunacağı belirtildi.

İlk duruşma 25 Nisan’da yapılmıştı

25 Nisan’da, devrik lider Beşşar Esed, kardeşi Mahir Esed ve eski rejimin önde gelen isimleri hakkında ilk gıyabi duruşma gerçekleştirilmişti. Duruşmaya katılan isimlerden biri olan Necib, mahkeme salonuna kelepçeli olarak getirildi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Hâkim, söz konusu oturumda Necib’i sorgulamamış, duruşmanın yalnızca “idari ve hukuki hazırlık işlemlerine” ayrıldığını açıklamıştı. İkinci duruşmanın ise 10 Mayıs’ta yapılacağı duyurulmuştu.

Esed, muhalif grupların Aralık 2024’te Şam’a ulaşmasının ardından Rusya’ya kaçtı. Yeni Suriye yönetimi, Esed döneminde işlenen ihlaller konusunda adaletin sağlanması ve sorumluların yargılanması yönünde taahhütte bulunurken, aktivistler ve uluslararası toplum da savaşın parçaladığı ülkede geçiş dönemi adaletinin önemine dikkat çekiyor.


Irak Silahsızlanma Komitesi

Haşdi Şabi Güçleri tugaylarından birine ait devriye (Örgütün internet sitesinden)
Haşdi Şabi Güçleri tugaylarından birine ait devriye (Örgütün internet sitesinden)
TT

Irak Silahsızlanma Komitesi

Haşdi Şabi Güçleri tugaylarından birine ait devriye (Örgütün internet sitesinden)
Haşdi Şabi Güçleri tugaylarından birine ait devriye (Örgütün internet sitesinden)

Irak’ta Başbakan adayı Ali Zeydi, görevi devretmeye hazırlanan Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani ve Fetih Koalisyonu lideri Hadi el-Amiri’den oluşan üst düzey bir komite, grupların silahsızlandırılmasına yönelik bir " uygulama planı" hazırlığını tamamlamak üzere. ABD’nin, milis yapıların yeni hükümetten ve devlet kademelerinden uzaklaştırılması yönündeki baskılarının arttığı bir dönemde hazırlanan planın, kısa süre içinde Washington’a sunulması bekleniyor.

Komite daha önce milis liderlerine "silahsızlanma konusunda fikirler" sundu, ancak bilgi sahibi kaynaklara göre bazı toplantılar “pek de sakin geçmedi”.

Plan, Halk Seferberlik Güçleri'nin (Haşdi Şabi), ağır ve orta silahlarından arındırılmasını ve yeniden yapılandırılmasını, ayrıca istihbarat servisi de dahil olmak üzere hassas güvenlik kurumlarında beklenen değişiklikleri içeriyor.

Ancak siyasi kaynaklar Şarku’l Avsat’a, hükümetin planı uygulama yeteneği konusunda şüphelerini dile getirerek, bunun bir oyalama taktiği olabileceğini öne sürdüler. Bu arada, Ketaib Hizbullah ve Nuceba Hareketi gibi üzere önde gelen gruplar, "bedeli ne olursa olsun" silah teslim etmeyeceklerini açıklayarak, hükümetin planını reddettiklerini açıkladılar.