İsrail’in ve İran’ın ağaçtan inişi

Aksa Tufanı operasyonundan Gazze ateşkesine

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

İsrail’in ve İran’ın ağaçtan inişi

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

Halid Hamade

Gazze’de ateşkes, kendisini dayattı. İsrail ordusunun, İsrail siyasi liderliğinin hayali hedeflerine ulaşmak için belirlediği yüksek tavanlara erişememesi üzerine de kaçınılmaz bir seçenek haline geldi.

Arap medyasının İsrail’in yedi hafta boyunca işlediği cinayetin detaylarını dünya kamuoyuna başarılı bir şekilde sunması sayesinde etkili pek çok Batılı güç, Aksa Tufanı operasyonunun ardından aceleyle gösterdikleri tutumlarını geri çekti. Hal böyle olunca sahadaki başarısızlık, belirlenen zaman sınırını aştı ve İsrail’in müttefiklerini İsrail’in kendini savunma hakkı olarak gördükleri şeyden vazgeçmek zorunda bıraktı. Aynı şekilde ABD’nin İsrail’in barbarlığını örtbas etme ve haklı çıkarma girişimlerini de tüketti.

Gazze’ye karşı yürütülen savaştan her düzeyde alınacak pek çok ders var. Ancak insani bir ateşkes anlaşmasına götüren koşulları ele almak, daha cazip görünüyor. Çeşitli düzeylerde gerilimin tırmandığı bir ortamda ateşkesin sağlanması imkânsız görülüyordu. Ama barbarca saldırılara ve İsrail’in bir Filistin devletinin ve hatta bağımsız herhangi bir Filistin otoritesinin kurulmasıyla ilgili uluslararası anlaşmalara ve Arap girişimlerine karşı ısrarla karşı çıkma yanılsamasıyla sergilediği aşırılıklara rağmen ateşkes, sahneye çıktı ve kendisini tek yol olarak dayattı. Atlatılamayacak bir emrivaki olan bu ateşkes, kendini dayatmış bir Arap çerçevesi kapsamında Filistin-İsrail denkleminin yeni bir aşaması için başlangıç noktasını temsil ediyor.

Peki, bu ateşkesin bileşenleri ve sürdürülebilirlik şartları nelerdir?

Birincisi: Arapların müzakere sürecini yönetme başarısı

Gazze Şeridi ilk kez İsrail’in saldırısına maruz kalmıyor. Ama Tahran, Filistinli grupların gerçekleştirdiği operasyonlarla planlama, uygulama ve silahlandırma bakımından bir bağlantısı olduğunu ilk kez inkâr etti. Yine ilk kez İran’ın tutumu, Dinî Lider Ali Hamaney tarafından dile getirildi ve Birleşmiş Milletler’de ve tüm diplomatik ziyaretlerde Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan tarafından tekrarlandı. Üstelik İran’ın tutumu, Aksa Tufanı operasyonunun sorumluluğunu reddetmekle sınırlı değildi. İran aynı zamanda Filistinli gruplar üzerinde herhangi bir vesayeti olduğunu da kabul etmeyerek, Filistinli grupların sahaya dönük karar alma sürecinde bağımsız ve sorumlu olduklarını belirtti ve Hizbullah’ın öncü rolünü vurguladı.

Mısırlı, Ürdünlü ve Körfezli Arapların tutumu, Hamas hareketiyle ideolojik ayrılık sebebiyle sahada olup bitenleri endişeli bir şekilde gözlemleyen bir konumdan, gelişmelerle doğrudan ilgilenen bir konuma taşındı

Mısırlı, Ürdünlü ve Körfezli Arapların tutumu, Hamas hareketiyle ideolojik ayrılık sebebiyle sahada olup bitenleri endişeli şekilde gözlemleyen bir konumdan, gelişmelerle doğrudan ilgilenen bir konuma taşındı. Özellikle de İsrail’in Hamas hareketini ortadan kaldırmanın bir yolu olarak Filistinlilerin Gazze’den Sina’ya, Batı Şeria’dan Ürdün’e göç ettirilmesi yönündeki talebini ortaya koyan tutumlarından sonra.

İsrail’in bu tutumu, Arap ülkelerini hedef tahtasına yerleştirdi ve bu tutumun taşıdığı riskler, Gazze’de patlak veren durumu kontrol altına almak üzere birleşik bir Arap duruşunun ortaya çıkmasını gerektirdi. Araplar, sivillerin canının tehlikeye atılmasına karşı çıkma, uluslararası insan hakları hukukuna riayet etme ve iki devletli çözüme bağlı kalma konusunda kararlı bir tutum sergiledi. Aynı zamanda ABD’yi kışkırtmamaya ve olup bitenlerin İsrail’in uluslararası anlaşmalara uymaya kendini mecbur hissetmemesinin doğal sonucu olmasında ABD’nin sorumluluğunu vurgulamamaya da özen gösterdi.  

xcsdfvrgbth
İran Dinî Lideri Ali Hamaney, 21 Haziran’da Tahran’da Hamas Siyasi Büro Başkanı ile bir araya geldi (Reuters)

Bundan sonra Arap diplomasisi, bilhassa 11 Kasım’da Riyad’da düzenlenen Arap-İslam Zirvesi’nin ardından karar sahibi ülkelere doğru geniş bir diplomatik hareket başlatmayı başardı. Hiç kuşkusuz Arap tutumunun müzakereci rolüyle temayüz etmesi iki etkene dayanıyordu: İlki, İsrail’in kitlesel kıyım sınırlarını aşan haksız saldırganlığı ve Filistinlilerin Gazze Şeridi dışına göç ettirilmesi konusundaki ısrar. İkincisi ise Tahran’ın Gazze’de olup bitenlerle bir bağlantısı olmadığını vurgulamaya devam etmesi ve kendisini sahada ilgili tüm silahlı gruplardan uzak tutması. Ki bu, otomatik olarak Tahran’ı arabuluculuk dairesinin dışına çıkardı.  

İkincisi: İsrail’in askeri seçeneğinin düşmesi

İsrail ordusunun sahadaki operasyonel başarısızlığının sebepleri üzerine konuşmak; güvenilen birçok manevrayı belgelendirip tartışmayı ve müdahale eden birlik komutanlarının yüzleştiği ve uygulanan savaş sisteminin üstesinden gelemediği zorluklara dair tanıklıklarını dinlemeyi gerektirebilir. Ama saha gerçekleri, İsrail birliklerinin benimsediği savaş sisteminin gerekli esneklikten yoksun olduğunu ispatlıyor. Yine aynı gerçekler, komuta ve kontrol sisteminin sonradan ortaya çıkan durumları değerlendirme, yeni emirler verme ve ateş desteği ile yakın hava desteği görevlerini değiştirmenin imkânsız oluşu gibi acil durumlarla başa çıkacak şekilde savaşı yönetme konusunda başarısız olduğunu da gözler önüne seriyor.

Filistinli savaşçıların performansıyla teyit edilen bir dizi üstünlük faktörünü kayıtlara geçirmek lazım. Bu faktörlerden biri de İsrail ordusunun muazzam ateş imkânlarına rağmen sürdürülebilir çatışma kabiliyetidir

Öte yandan Filistinli savaşçıların performansıyla teyit edilen bir dizi üstünlük faktörünü de kayıtlara geçirmek lazım. İsrail ordusunun muazzam ateş imkânlarına rağmen sürdürülebilir çatışma kabiliyeti ve İsrail zırhlı birlikleriyle çatışmaya girip bu birliklerin ilerlemesini engelleme cesareti, bu faktörler arasında sayılabilir. Bu, komuta-kontrol sisteminde İsrail ordusunun başa çıkamadığı yaygın bir adem-i merkeziyetçiliğin uygulandığını gösteriyor. Her türlü ateş aracının benzersiz bir şekilde kullanımı yüzünden meydana gelen büyük yıkım, ‘yer üstü’ yeni bir boyuta alan açtı. Bunun yanı sıra tünellerin kullanımı da savaşa ek bir boyut kazandırdı.

Gazze Şeridi’nin sahne olduğu pek çok çatışma arasında yapılan bir karşılaştırma, Filistinli savaşçıların İsrail ordusunu yakın saha çatışmalarına çekmedeki başarısını gösteriyor. Bu çekilme, İsrail ordusunu güçlü yönlerinden, zırhlı ve ateş yeteneklerinden mahrum bırakıyor. Öte yandan tecrübelerin gösterdiği üzere İsrail ordusunun, Filistinli savaşçıların yenilenen savaş sistemini anlama ve gerekli önlemleri alma becerisi azaldı bu da sahada kaçınılmaz bir başarısızlığa yol açtı, açmaya da devam ediyor. Ayrıca İsrail; hassas altyapıyı, sivillerin hayatını ve kamu tesislerini tehlikeye atmadan askerî operasyonlar yürütme imkânına sahip olacağı coğrafi bir derinliğe de sahip değil. Bu coğrafi derinlik, Filistin silahlarındaki nitelikli gelişmeyle daha da azaldı. O kadar ki, yüksek değere sahip hassas İsrailli hedefler her an ulaşılabilir ve tehdit edilebilir hale geldi.

Üçüncüsü: Ateşkesin sürdürülebilirlik şartlarını taşıması

İlan edilen ateşkes, sürdürülebilirlik için yeterli koşullara sahip. Öncelikle bu ateşkes, İsrail için önü kapalı askerî çatışma tünelinden bir çıkışı temsil ediyor. Hatta bu, İsrail’in esirlerini geri almaya başlamasını ve İsrail içindeki yoğun öfke dalgasıyla yüzleşmesini mümkün kılan tek başarı oldu. Dolayısıyla sivillere karşı işlenen cinayetlerin ve Gazze Şeridi’nde meydana gelen büyük yıkımın sebep olduğu dehşete yönelik uluslararası öfkeyle yüzleşmek için ateşkese bağlı kalmak, İsrail’in siyasi bir çıkarı haline geldi. Ayrıca müzakerenin sona ermesinden sonra çatışmaların yeniden başlayacağına dair ilan edilen tutumlar da askerî seçenekten başka bir seçeneğe geçişin gerekli adımlarından biridir ve kökleri kopmuş ‘İsrail üstünlüğü’ ağacından, sessiz ve güvenli bir şekilde iniş için bir kurtuluş merdiveni mahiyetindedir.

Ateşkes hem Filistin Direnişi hem de Filistin Yönetimi için devam eden çatışmanın siyasi hedefini ilerletmek üzere bir çerçeve ve müzakerelerin yeniden başlatılması için meşru bir Arap platformu sağlıyor

Öte yandan ateşkes hem Filistin Direnişi hem de Filistin Yönetimi için devam eden çatışmanın siyasi hedefini ilerletmek üzere bir çerçeve sunuyor. Ayrıca müzakerelerin, bölgesel düzeyde kaybeden siyasi bir kart haline gelmiş radikal siyasi İslam’ın bir parçası olarak Hamas hareketini engelleyen uluslararası kınamalar ve suçlamalardan uzakta, yeniden başlatılması için de meşru bir Arap platformu sağlıyor. Takas sürecinin ikinci gününde yaşanan sınırlı tökezleme ve İsrail ile Hamas tarafından Mısır ve Katar’ın arabuluculuğuna defalarca başvurulması, savaşa dönüşe dair lafta tehdide rağmen nihai bir seçenek olarak ateşkese bağlılığın dile getirilmemiş teyidinden başka bir şey değil. İsrail’in tüm esirlerin serbest bırakılmasına duyduğu ihtiyaç göz önüne alındığında ateşkesin haftalarca sürmesi kaçınılmaz görünüyor. Bu da güvenlik ve siyaset düzeylerinde sürdürülebilir formüle doğru ilerlemeyi mümkün kılacak bir sonraki aşama için uluslararası koşulların hazırlanmasına yetecek bir süre.

İran’ın ilan edilen ateşkese dair gerçek tutumu ve bunun anlamı nedir?

Bakan Abdullahiyan’ın sahneye Gazze kapısından olmasa da Lübnan sınırı üzerinden yeniden girmek için kartları toplama çabası olarak görülen telaşlı hareketi üzerinde durmazsak olmaz. Tahran, Aksa Tufanı operasyonunun Hamas için belli bir kayba yol açacağını düşünüyordu. Dolayısıyla bu operasyonun sorumluluğunu reddetmek ve Hizbullah’a çatışmaya katılmama talimatı vermek de onun ABD nezdindeki konumunu güçlendirecek ve onu daha sonra bölgede kendisine yeni bir ortaklık ve rol tesis edecek dürüst müzakereci konumuna getirecekti.

Tahran’ın Washington’a vermek istediği asıl mesajlar, Lübnan sahnesini sahiplenmeyi sürdürmek ve Abdullahiyan’ın görüştüğü kişilere karşı bariz bir aşağılamayla yaklaşmak suretiyle verildi

Bakan Abdullahiyan 22 Kasım’da, yani Gazze’deki ateşkesin yürürlüğe girmesinden önce ve Lübnan Bağımsızlık Günü’nün yıldönümünde herhangi bir duyuru yapmadan tekrar Lübnan’a gitti. Ziyaretin asıl sebebi hem Başbakan Necib Mikati hem de Meclis Başkanı Nebih Berri ile yaptığı göstermelik görüşmeler değildi.

Tahran’ın Washington’a vermek istediği asıl mesajlar, Lübnan sahnesini sahiplenmeyi sürdürmek ve Abdullahiyan’ın görüştüğü kişilere bariz bir aşağılamayla yaklaşılmak suretiyle verildi. Abdullahiyan, onun gözünde İslam Cumhuriyeti’nin bir parçası haline gelmiş siyasi bir oluşumun bağımsızlığını kutlama nezaketinde bulunma zahmetine bile girmedi.

Söz konusu mesajların verildiği bir diğer tablo da Abdullahiyan’a göre Lübnan işlerinin sorumluları Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ile Filistinli İslami Cihad Hareketi Genel Sekreteri Ziyad Nahale ve Hamas Hareketi Başkan Yardımcısı Halil el-Hayye ile yaptığı görüşmelerdi. Ziyaret, İranlı bakanın 15 Ekim’de Beyrut’a yaptığı daha önceki ziyaretinde “Lübnan’daki savaşı genişletme kararının Hizbullah’ın elinde olduğu” yönündeki tutumunun tekrarlanması suretiyle ‘diplomatik hadsizlik’ sınırına ulaştı.

saxdef
İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan 22 Kasım’da Beyrut’ta (Reuters)

Abdullahiyan, İran’ın ateşkes dosyasına dahil olma ısrarı olarak görülebilecek bir adımla, Beyrut ziyaretinin ardından Doha’da, ateşkes ilanından önceki müzakere turlarının hiçbirinde katılımcı taraf olmayan Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye ile bir araya geldi. Abdullahiyan, Katar’da yaptığı basın açıklamasında, Tahran’ın sükûnet arzusunu ve ateşkesteki rolünü vurguladı. Açıklamaya göre Tahran ateşkesteki rolünü, İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin Filistin halkına yönelik katliamları durdurmak için kurduğu temaslar ve Tahran’ın Arap-İslam Zirvesi dahil olmak üzere İslam ülkeleriyle, BRICS liderleriyle, Katar’la, Mısır’la ve Latin Amerika ülkeleriyle koordineli olarak ortaya koyduğu girişimler yoluyla oynadı. Direniş, Tahran’dan savaş cephesini genişletmesini talep etseydi Tahran’ın nasıl bir tutum sergileyeceği sorulduğunda ise Abdullahiyan, ‘halı dokuma’ diplomasisini kullanarak şu cevabı verdi:

Filistin halkının, kaderini uluslararası hukuka göre belirlemesi gerekir. Filistin halkına yardımcı olmak ve ona siyasi destek vermek ise yasal bir harekettir. Hizbullah, Lübnan’da ve bölgede etkili bir gruptur ve Lübnan’a yönelik tekrarlanan saldırıların neticesinde Lübnan ve bölge adına oluşmuştur. Tahran’ın kendi çıkarına vekaleten faaliyet yürüten herhangi bir grubu yoktur.

Özel röportajında Abdullahiyan, sanki ateşkesi ihlal etmek ister gibi, Hamas’ın istikrarlı olup kontrolü elinde tuttuğunu, ABD’nin İsrail’e desteğine rağmen savaşı yönettiğini, onu ortadan kaldırmanın imkânsız olduğunu, Gazze’nin geleceğine halkın ve Direnişin karar vereceğini ve ABD’nin Filistin halkı adına karar alamayacağını ifade etti.

Tahran, Aksa Tufanı operasyonu konusunda zaman kaybetmeden gösterdiği tutumun meyvesini topluyor. Şimdi de 7 Ekim öncesinden bu yana Gazze Şeridi’ndeki güç denkleminin dışında kalan Hamas hareketinin sembolleri üzerinden ya da Kassam Tugayları ve İslami Cihad unsurlarını Lübnan’ın güneyine getirerek yeniden bölgesel sahneye sızmaya çalışıyor. Gerçi bu manevra, İsrail’in kuzey cephesinin istikrarını Tahran üzerinden sağlamaya yönelik uluslararası ihtiyaç çerçevesinde yatırım yapılabilir, yeni bir etken oluşturabilir.

Velhasıl Tahran, Arap girişimlerine duyulan uluslararası güven ve Tahran’ın 1701 sayılı kararı atlamak suretiyle riayetsizlik ettiği uluslararası kararlara bağlılık yoluyla, Gazze’de imzalanan ateşkes modelinin Güney Lübnan’a getirilmesinden çekiniyor.

Aksa Tufanı operasyonu, Tahran’ı yıllardır tekelinde tuttuğu Direniş ağacından gönüllü olarak inmeye sevk etti. Gazze’deki durumun izleyeceği karmaşık yolları ve gelişmeleri bir yana bırakırsak, bu operasyonun ardından gelen ateşkes de İsrail’i ‘namağlup güç’ ağacından indirdi.

Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla’dan dergisinden çevrilmiştir.



Mısır'da yüzlerce mahkum cumhurbaşkanlığı affından yararlandı

Dün serbest bırakılan mahkumlardan biri ailesinin yanında (Mısır İçişleri Bakanlığı)
Dün serbest bırakılan mahkumlardan biri ailesinin yanında (Mısır İçişleri Bakanlığı)
TT

Mısır'da yüzlerce mahkum cumhurbaşkanlığı affından yararlandı

Dün serbest bırakılan mahkumlardan biri ailesinin yanında (Mısır İçişleri Bakanlığı)
Dün serbest bırakılan mahkumlardan biri ailesinin yanında (Mısır İçişleri Bakanlığı)

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi dün, çeşitli davalardan hüküm giymiş 602 mahkum hakkında af kararı aldı.

Mısır İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada “Sina Yarımadası'nın kurtuluş yıl dönümü kutlamaları vesilesiyle ve Cumhurbaşkanı Sisi'nin af koşullarını karşılayan bazı mahkûmlar hakkında aldığı af kararı doğrultusunda Toplumsal Koruma Dairesi (eski adı Cezaevleri Dairesi), af hakkını kazanan mahkumları belirlemek amacıyla ülke genelindeki cezaevlerinde tutuklu dosyalarını incelemek üzere komisyonlar kurdu" ifadelerine yer verildi.

Bakanlığın açıklaması şöyle devam etti:

“Komisyon çalışmaları, 602 tutukluya af kapsamında tahliye kararının uygulanabilir olduğu sonucuyla tamamlandı.”

Mısır, her yıl 25 Nisan'da Sina Yarımadası’nın kurtuluşunu kutluyor. Bu tarih, 1982 yılında İsrail'den geri alınan Sina Yarımadası'nda Mısır bayrağının göndere çekildiği ve barış antlaşması gereği son İsrail askerinin de bölgeden çekildiği tarih.

vfgthyj
Mısır'da cumhurbaşkanlığı affı kapsamında tahliye edilen mahkumlar (Mısır İçişleri Bakanlığı)

İçişleri Bakanlığı’ndan dün yapılan açıklamada, tutukluların tahliyesinin Bakanlığın modernite anlayışıyla ceza politikasını uygulamaya, Islah ve Rehabilitasyon Merkezleri sakinlerine çeşitli bakım hizmetleri sunmaya ve topluma yeniden kazandırılmaya hazır hale getirilen mahkûmların serbest bırakılması yöntemlerini etkin biçimde uygulamaya verdiği önemin bir yansıması olduğu vurgulandı.

Mısır İçişleri Bakanlığı tarafından daha önce yapılan bir açıklamada, tüm Islah ve Rehabilitasyon Merkezleri'nin, ceza sisteminde uluslararası insan hakları standartlarının en üst düzeyine uygun olarak gerçekleştirilen gelişme ve modernleşme süreci çerçevesinde tahliye olan hükümlülere eksiksiz yaşam ve sağlık imkânları sunduğunu ve bu merkezlerin yargı denetimine tabi olduğunu teyit edilmişti.


Irak’taki milis güçlerini ‘tasfiye etmek’ için 5 adımlı bir yaklaşım

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) lideri Falih el-Feyyad ile Genelkurmay Başkanı Ebu Fedek’in arasında yürüyor. (Hükümet medyası)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) lideri Falih el-Feyyad ile Genelkurmay Başkanı Ebu Fedek’in arasında yürüyor. (Hükümet medyası)
TT

Irak’taki milis güçlerini ‘tasfiye etmek’ için 5 adımlı bir yaklaşım

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) lideri Falih el-Feyyad ile Genelkurmay Başkanı Ebu Fedek’in arasında yürüyor. (Hükümet medyası)
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) lideri Falih el-Feyyad ile Genelkurmay Başkanı Ebu Fedek’in arasında yürüyor. (Hükümet medyası)

ABD’nin Iraklı yetkililere silahlı grupları dizginleme ve dağıtma yönündeki süregelen çağrılarına rağmen, gözlemciler bu dosyanın Koordinasyon Çerçevesi liderlerinin toplantılarında neredeyse tamamen gündem dışı kaldığına dikkat çekiyor. Bu durumun, yeni hükümetin ABD desteğini kaybetme riski doğurabileceği belirtilirken, uzmanlar ülkenin en karmaşık güvenlik-siyasi dosyalarından birinin çözümü için beş adımlı bir yaklaşım öneriyor.

ABD’nin milis güçlerinin tasfiyesine yönelik ısrarı, son dönemde atılan bir dizi cezai adımla daha da belirgin hale geldi. Bu kapsamda Washington, Ketaib Hizbullah Genel Sekreteri Ebu Hüseyin el-Hamidavi hakkında bilgi sağlayanlara 10 milyon dolar ödül koydu. Ardından yedi farklı grup yaptırım ve terör listesine alınırken, son olarak Ketaib Seyyid eş-Şuheda lideri Ebu Ala el-Velai hakkında bilgi verenler için de benzer bir ödül açıklandı.

Öte yandan, yaklaşık üç ay önce silahlı grupların silahsızlandırılması ve Halk Seferberlik Güçleri’nin (Haşdi Şabi) yeniden yapılandırılması yönündeki tartışmaların aksine, Koordinasyon Çerçevesi bileşenleri sessizliğini koruyor. Bu durum, söz konusu grupların İran’la yürütülen çatışmalara fiilen katılması ve Irak içinde ve Körfez ülkeleri dahil olmak üzere dış hedeflere yönelik yüzlerce roket saldırısı gerçekleştirmesiyle aynı döneme denk geliyor.

Savaş, çabaları baltaladı

Koordinasyon Çerçevesi içinden üst düzey bir kaynak, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın ‘silahlı grupların entegrasyonu olarak adlandırılabilecek çabaları zayıflattığını’ söyledi.

Kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Koordinasyon Çerçevesi, dosyanın ele alınmasına yönelik mekanizmalar hakkında ilk tartışmaları başlatmıştı. Ancak savaş tüm bu süreci ortadan kaldırdı. Çünkü bu durum, gruplara silah bırakmayı reddetmeleri için uygun bir gerekçe sundu; zira savaş, onlar açısından varoluşsal bir tehdit olarak görülüyor” ifadelerini kullandı.

bfrrb
Bağdat’ta, Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) karargâhını hedef alan hava saldırısında hayatını kaybeden Ketaib Hizbullah mensupları için cenaze töreni düzenlendi. (Reuters)

Aynı kaynak, Koordinasyon Çerçevesi liderlerinin ABD taleplerinin taşıdığı risklerin ve ciddiyetin farkında olduğunu, ancak silahlı gruplar ve İran’ın etkisi nedeniyle bu konuyu görmezden gelmek zorunda kaldıklarını belirtti. Kaynak ayrıca, bazı siyasi güçler ve silahlı gruplara sahip aktörlerin unsurlarını orduya entegre etme ve Halk Seferberlik Güçleri’ni yeniden yapılandırma yönünde gerçek bir isteğe sahip olduğunu, ancak hızla değişen bölgesel gelişmeler ve hükümet kurma sürecindeki tıkanıklık nedeniyle somut adım atmakta zorlandıklarını ifade etti.

Finansman sisteminin çökertilmesi

Siyasi analist ve araştırmacı Dr. Basil Hüseyin, silahlı grupların tasfiyesinin ‘finansman sistemi’ olarak adlandırdığı yapıyla doğrudan bağlantılı olduğunu belirtti. Şarku’l Avsat’a konuşan Hüseyin, Koordinasyon Çerçevesi’nin ‘tek parça ve uyumlu bir blok olmadığını, aksine farklı çıkarların kesiştiği ve çeşitli görüşlerin çekiştiği kırılgan bir koalisyon’ olduğunu ifade etti.

Hüseyin’e göre silahlı gruplar, yalnızca siyasi partilerin bir uygulama aracı değil; çoğu zaman bu partilerin ekonomik, siyasi ve sosyal açıdan belkemiğini oluşturuyor. Bu çerçevede müteahhitlik ağları, sınır kapıları, paralel limanlar ve sözleşmelerin bu gruplarla ‘organik biçimde iç içe geçtiğini ve ayrılmasının mümkün olmadığını’ vurguladı.

Herhangi bir ciddi tasfiye girişiminin, söz konusu finansman ağının bütünüyle çözülmesi anlamına geleceğini belirten Hüseyin, bunun da böyle bir adımı atanlar için ‘siyasi intihar’ anlamına gelebileceğini söyledi. Bu nedenle tasfiye çabalarının eksik ve seçici kalacağını, milis yapıların nüfuzunun temelini oluşturan unsurlara dokunmaktan kaçınacağını dile getirdi.

Hüseyin ayrıca, silahlı grupların tasfiyesinin yalnızca Irak’a ait bir karar olmadığını, bunun aynı zamanda İran’ın stratejik yaklaşımıyla bağlantılı olduğunu ifade etti. Tahran’ın bu grupları uzun süredir ileri savunma stratejisinin temel unsurlarından biri olarak gördüğünü belirten Hüseyin, İran’ın bu karttan ancak Washington ile olası kapsamlı bir uzlaşma çerçevesinde vazgeçebileceğini kaydetti.

Son olarak Hüseyin, ABD baskısının artması ve hareket alanının daralması durumunda grupların gönüllü değil zorunlu olarak geri adım atabileceğini belirterek, bu durumda ‘biçimsel çözümlere’ yönelinebileceğini ifade etti. Buna göre gruplar isim değiştirip yapıyı koruyabilir, görünürde devlet kurumlarına entegre olurken gerçekte kendi ağlarını, silahlarını ve bağlılıklarını denetim dışı şekilde sürdürmeye devam edebilir.

Çözüm için 5 adım

Musul Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü öğretim üyesi ve İran çalışmaları uzmanı Firas İlyas, silahlı grupların tasfiyesi için beş aşamalı bir yaklaşım önerdi. İlyas, Irak’taki silahlı fraksiyonların geleceğinin doğrudan Tahran ile Washington arasındaki savaşın seyrine bağlı olacağını belirterek, bu grupların ‘savaşın sonucundan doğrudan etkileneceğini’ ifade etti.

Şarku’l Avsat’a konuşan İlyas, silahlı gruplarla başa çıkmanın pratik yollarının, savaş sonrası döneme uygun yeni bir yaklaşım gerektirdiğini vurgulayarak, çözümün ‘ani bir tasfiye değil, devlet üzerinden kademeli bir güç yeniden mühendisliği’ olduğunu söyledi.

vfevbf
2 Nisan 2026 tarihinde Bağdat’taki Tahrir Meydanı’nda İran'ı destekleyen bir gösteri sırasında nöbet tutan Halk Seferberlik Güçleri (Haşdi Şabi) mensupları (AFP)

İlyas’a göre Koordinasyon Çerçevesi hükümeti kurmayı başarır ve ABD baskısı artarsa, beş temel hat üzerinden hareket edebilir. Buna göre ilk adım, Halk Seferberlik Güçleri’nin resmi bir kurum olarak silahlı gruplardan ayrıştırılması olacak. Devletten maaş alan yapının yalnızca başkomutana bağlı olması sağlanırken, bağımsız karar alma veya dış bağlantılarını sürdüren unsurlar devlet dışı aktör olarak değerlendirilecek.

İkinci adımın ‘silah öncesi finansal kontrol’ olacağını belirten İlyas, maaşlar, sözleşmeler, sınır kapıları, şirketler ve mali transferler üzerinde denetimin artırılmasının kritik olduğunu ifade etti. Gayriresmi gelir kaynaklarının kesilmesiyle birlikte grupların hareket kabiliyetinin azalacağına dikkat çekti.

Üçüncü aşamada ise liderlik yapısının yeniden düzenlenmesi öngörülüyor. Bu kapsamda Halk Seferberlik Güçleri içindeki kritik görevlerin değiştirilmesi, bazı birliklerin sınır bölgelerinden uzaklaştırılması, seçili unsurların ordu veya federal polise entegre edilmesi ve disiplinsiz komutanların emekliye sevk edilmesi ya da sembolik görevlere atanması planlanıyor.

Dördüncü adımın ‘çatışma yerine içeriden çözülme’ yaklaşımına dayandığını belirten İlyas, hükümetin grupları üç kategoriye ayırabileceğini söyledi: entegrasyona açık olanlar, siyasi olarak kontrol altına alınabilecek olanlar ve tamamen karşı çıkanlar. Buna göre disiplinli gruplara teşvikler sağlanırken, karşı çıkanlar izole edilecek ve yasa dışı faaliyetlere karışanlara hukuki baskı uygulanacak.

Beşinci ve son aşama ise ABD baskısının iç politikada bir kaldıraç olarak kullanılması. İlyas’a göre hükümet, silahlı gruplara ‘ya devlet içinde disipline olma ya da yaptırımlar, mali ve güvenlik izolasyonuyla karşı karşıya kalma’ mesajını verebilir. Bu çerçevede ABD’nin sert tutumu, dış baskıdan ziyade hükümetin elini güçlendiren bir araca dönüşebilir.

Tüm bu senaryolara rağmen İlyas, Koordinasyon Çerçevesi’nin silahlı grupları tek hamlede tasfiye etmesinin beklenmediğini vurguladı. Bunun yerine, bu yapıların askeri ve mali bağımsızlığının kademeli olarak zayıflatılması ve Halk Seferberlik Güçleri çatısı altında daha disiplinli ve kurumsal bir yapının korunmasının hedeflenebileceğini ifade etti.


Lübnan: İsrail ile müzakere öncesinde ateşkesin kalıcı hale getirilmesi şart

Lübnan'ın güneyindeki el-Hayam köyünde meydana gelen patlamalardan sonra yükselen duman (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki el-Hayam köyünde meydana gelen patlamalardan sonra yükselen duman (AFP)
TT

Lübnan: İsrail ile müzakere öncesinde ateşkesin kalıcı hale getirilmesi şart

Lübnan'ın güneyindeki el-Hayam köyünde meydana gelen patlamalardan sonra yükselen duman (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki el-Hayam köyünde meydana gelen patlamalardan sonra yükselen duman (AFP)

Lübnan, İsrail ile herhangi bir doğrudan müzakereye girmeden önce ateşkesin kalıcı hale getirilmesini temel koşul olarak öne sürmekteki kararlılığını sürdürüyor. Bu tutum, diplomatik hareketliliğe temkinli bir bekleyiş ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn arasında Washington'da gerçekleşmesi olası görüşmeye ilişkin çelişkili bilgilerin gölgesinde şekilleniyor.

Şarku’l Avsat'a konuşan bakanlık kaynakları ateşkesin kırılganlığının devam ettiğini ve askeri operasyonlar ile tahribatın tamamen sona erdirilmesinin henüz sağlanamadığını belirtirken ‘ateşkesin kalıcı hale getirilmesinin her türlü müzakere süreci için zorunlu başlangıç noktası’ olduğunu vurguladılar.

Kaynaklar ayrıca ‘Hizbullah'ın hareketini İsrail’in ihlallerine bağladığına’ dikkati çekerek müzakerelerin başlatılabilmesi ve uygun siyasi ve güvenlik koşullarının oluşturulabilmesi için bu gerekçenin ortadan kaldırılması gerektiğini ifade ettiler.

Öte yandan milletvekili ve bakanlık kaynakları ile siyasi çevreler, Arap ülkelerinin, Meclis Başkanı Nebih Berri ve Başbakan Nevvaf Selam başta olmak üzere üst düzey yetkililerle gerçekleştirilen temaslar ve görüşmeler aracılığıyla iç istikrarı desteklemeye ve Lübnan'ın tutumunu birleştirmeye yönelik kayda değer bir destek sağladıklarını teyit ettiler. Bu diplomatik hareketlilik, devletin temel kurumları arasındaki uyumu güçlendirmeyi ve anayasal mekanizmaları işler kılmayı hedefliyor. Böylece hem iç gerilimin azaltılması hem de istikrarın yeniden tesisi ve İsrail'in Lübnan topraklarından geri çekilmesi için bir daha ele geçmeyebilecek müzakere pozisyonunun sağlamlaştırılması amaçlanıyor.