Lübnan dilinde mezhepçilik alevlendi: Bu, yeni bir iç savaşın işareti mi?  

Bugünkü manzara 1975 arifesinden farklı

Lübnan’da 1975- 1990 yılları arasında patlak veren iç savaşın otuz üçüncü yıldönümü anılıyor (AFP)
Lübnan’da 1975- 1990 yılları arasında patlak veren iç savaşın otuz üçüncü yıldönümü anılıyor (AFP)
TT

Lübnan dilinde mezhepçilik alevlendi: Bu, yeni bir iç savaşın işareti mi?  

Lübnan’da 1975- 1990 yılları arasında patlak veren iç savaşın otuz üçüncü yıldönümü anılıyor (AFP)
Lübnan’da 1975- 1990 yılları arasında patlak veren iç savaşın otuz üçüncü yıldönümü anılıyor (AFP)

Joudy el-Asmar

Bir kenara bırakılan ‘çatışan kimlikler’ yarası, Lübnanlılar tarafından yeniden kaşınıyor; sanki iç savaş, 1990’da sona ermesine rağmen, insanlara her an alev alabilecek temas hatları aşılamış gibi. Lübnanlılar, Gazze’deki savaş ve çatışmaların kendileri üzerindeki etkisine ilişkin bugün yaşanan her türlü siyasi mesele veya kamusal söylem karşısında mezhepçi fanatizmlerini yeniden üretmekten çekinmiyor. Bu da Kahaleh’teki kamyon kazası (Ağustos 2023), Ayn er-Remmaneh olayları (Ekim 2021) ve Halde’de silahlı gerginlikler gibi hiçbir şeyin sivil mücadeleyi caydıramayacağı korkusunu sürdürüyor. Sosyal medyadaki sürekli linç kampanyasından bahsetmeye gerek yok.

Bu mezhepsel tezahürlerin yayıldığı bir ortamda Maruni Patriği Beşara er-Rai’nin son dönemdeki tavrı, krizin kaynağına ilişkin soruları gündeme getiriyor. Daha sonra ise Patrik, kamuoyu mantığının anlayamayacağı bir saldırı ve aşağılama kampanyasına maruz kaldı. İsraillilerle devam eden çatışmalar nedeniyle güneydeki köylerden uzaklaştırılanlar için kilise sinilerinde bağış toplanması çağrısı, Lübnan’daki mezhepler arasında bir yakınlaşmayı teşvik ediyor. Ya da tam tersi.

“Burası mezhepsel ve bölgesel bölünmeye dayalı Lübnan’dır” şeklindeki donuk inanç hiçbir şey sunmuyor. Kendi içinde bölünmüş Lübnan haritasını ve Hizbullah yanlısı kamuoyuyla tırmanan sorunu okumak gerekiyor. Peki mezhepler nasıl birleşir ve Lübnanlılar hangi nedenlerle hâlâ birbirlerine karşı bazı önyargılı görüşlere sahip? İç savaşın patlak vermesine yol açan tüm bu faktörler ışığında Lübnan, barış ve savaş arasındaki sınırı nasıl koruyor? Statükoyu değiştirebilecek bir ruh hali ve düşünce yaratan Lübnan’daki durumu yeniden canlandırmak mümkün mü?

Lübnan’daki Hıristiyan cemaati dikey bir bölünmenin hakimiyetinde ve bu da onun rolünü zayıflatıyor. ‘Vatandaki ortaklar’ sloganı görmezden geliniyor.

Maruni kilisesinin rolü

Tarihçi ve siyaset bilimi araştırmacısı Dr. İmad Murad, Patrik er-Rai’ye yönelik saldırı dalgasını yorumladı. Murad, Al-Majalla’ya yaptığı açıklama “Patrik’in çağrısının amacı, kurtarma planının teorik düzeyde kaldığı ve Lübnan’ın kapsamlı bir savaşı kontrol altına almaya hazır olmadığı ortaya çıktıktan sonra Lübnan devletinin başarısızlığını örtbas etmekti. Bu tavır, ihtiyaç sahibi ailelere destek olmak veya savaşlardan ve doğal afetlerden etkilenenlere yardım etmek için bir gün ayırmayı gerektiren bir kilise geleneğinden hareketle ortaya koyuldu” dedi.

Murad, saldırılara ve sözlü tacizlere verilen tepkileri iki kısma ayırırken, “Bazı insanlar anlayışsızlıktan dolayı duyguları tarafından yönlendiriliyordu ve bu, ortaya çıkan iftirayı açıklıyor ama haklı çıkarmaz. İkinci kısım ise hazır ve bilinçli bir tepkiyi bünyesinde barındırıyor. Çünkü bu, Patrik’in Hizbullah’ın silahları konusundaki tutumlarının reddedilmesinin, otoritenin yolsuzluğunun, Lübnan ordusunun güçlendirilmesinin, ordunun liderliği ve devletteki Hıristiyan konumlarından taviz verilmemesinin bir ifadesidir” şeklinde konuştu.

zxscdfr
Patrik Beşara er-Rai, 27 Şubat 2021’de destekçilerini selamlıyor (AFP)

Bu kapsamında Lübnan Hizbullahı destekçilerinin, 2022 yazında Piskopos Musa el-Hac’a karşı, ‘Nasıra kasabasına ulaşmak için Lübnan- Filistin sınırını geçmesi ve Lübnan’daki ihtiyaç sahibi ailelere kilise bağışlarını aktarması’ nedeniyle öne sürdüğü ihanet dalgasını ve işbirliği suçlamalarını hatırlayabiliriz.

Lübnan toplumunu oluşturan ideolojik bloklar arasındaki uçurum genişledikçe Murad, bir grup Lübnanlıyı ‘Hizbullah’ın yönelimlerini kabul etmeyen herkese İsrail için çalıştığı yaftasını yapıştırmaya’ iten suçlamadan üzüntü duyduğunu ifade etti. Bu saldırı, Maruni Kilisesi’nin tarih boyunca önemli olaylarda oynadığı bağımsız, kültürel ve sosyal rolü açığa çıkarıyor. Bu noktada Lübnan’ı genişletmek ve ele geçirilen toprakları geri vermek amacıyla 1919’da barış konferansına katılan Patrik Hovayek’i ve Patrik Arida’nın 1943’te tüm Lübnanlılar için Fransa‘dan bağımsızlık talebini hatırlayabiliriz.

Hıristiyan- Hıristiyan bölünmesi

Lübnan’daki Hıristiyan cemaati, araştırmacı Murad’ın ‘Hıristiyanlığın rolünü zayıflatan iç faktörler’ kategorisine yerleştirdiği dikey bir bölünmenin hakimiyetindedir. Ayrıca Hizbullah’ın sahip olduğu güç fazlasını örtbas etmek için içi boş bir akışkanlığı ifade eden ‘vatandaki ortaklar’ sloganını görmezden geliyor. Bu işlevsiz denklem, iki taraf arasında kalıcı gerginliklere zemin hazırlıyor.

Aynı şekilde Hıristiyan bölünmesini, ataerkil konumun kendi kendine zayıflaması olarak görüyor. Ona göre bu bölünme, Hıristiyan siyasi güçleri ve kendisine sadık halk tabanlarını harekete geçirerek taleplerini hayata geçirmesine yardımcı olacak baskı bloğuna sahip değil.

​Murad, Mar Mikhael Anlaşması’nın, iki tarafı olan Özgür Yurtsever Hareket ve Hizbullah arasındaki çıkar ilişkisine rağmen, Hıristiyan toplumunda yeni bir çatlak noktası oluşturduğunu belirtti. Çünkü onlar, açıkça İslam devleti kurmaya çalışan, Özgür Yurtsever Hareketin laikliğine aykırı bir partiyle ittifak yaptı. Bu durum, General Avn’ın 2005 seçimleri sırasında tüm mezheplerin temsilcilerini içeren bir liste oluşturma konusundaki istekliliğiyle de doğrulandı.

Murad, birbiriyle çatışan Hıristiyan ikiliklerinin yeni olmadığını ve bunun Yıpratma Savaşı (1990), Safra Savaşı (1980) ve Ehden katliamı (1978) da dahil iç savaştan (1975-1990) bu yana Lübnan’daki Hristiyan topluluğunu kemirdiğini dile getirdi.

Öte yandan İmad Murad, 2005’te Suriye işgaline son veren Sedir Devrimi, 1943’te Lübnan’ın bağımsızlığı ve 1919’da Büyük Lübnan devletinin ilan edildiği Versay konferansına katılım dahil Hıristiyan birliğinin ortak yarara hizmet ettiğini belgeleyen anlara da dikkati çekti.

Bu görüş, Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde yardımcı araştırmacı olan Vahib Maaluf tarafından da desteklendi. Öyle ki Maaluf, Hıristiyanların 1982’de Beşir Cemayel suikastından sonra ortaya çıkan ‘Hıristiyan hüsranını’ hatırlattığını söyledi. Ona göre General Mişel Avn’un dönüşü ve Lübnan Kuvvetleri’nin kurucusu Samir Caca’nın 2005 yılında hapishaneden serbest bırakılması, iktidar bloklarına bir umut ışığı vermiş olsa da bu umut hızla dağıldı.

İç savaşta olduğu gibi Hıristiyan tabanından yeni liderlerin yükselişini beklemediğini belirten Maaluf, geleneksel yapısının baskın kalmasının muhtemel olduğunu dile getirdi. Maaluf, “Lübnan’daki durumun değiştirilmesi, o dönemde savaş koşulları nedeniyle göç etmek zorunda kalan genç Hıristiyan diasporasıyla derin ilişkiler tarafından şekillendirildi. Ancak yurtdışındaki siyasi faaliyetlerini yoğunlaştırdı ve kadroları bugün egemen siyasi sınıfın parçası haline geldi. Savaş sonrası dönemde toplumsal dönüşümlerin haritasını çıkardı” dedi.

Hariri, Lübnan ulusal projesini yürüttü. Yakın zamana kadar Arap, Nasır ve Suriye uyruklu toplulukların yanı sıra Sünni toplulukların bağlarını değiştirmeyi başardı.

Sünniler ve denklemin dışı

Lübnan’daki Şii- Hıristiyan kutuplaşması, 7 Mayıs 2008 olaylarından sonra tırmanan Şii- Sünni kutuplaşmasıyla paralellik gösteriyor ve Suriye’deki savaş, bu durumu Sünniler arasında ‘mazlumiyet’ duygusu şeklinde güçlendirdi.

2022 parlamento seçimlerine katılım rakamları Sünnilerin acısının somut yüzünü gösteriyor. Öyle ki İçişleri Bakanlığı ve Belediyeler, Sünni çoğunluklu İkinci Kuzey Bölgesi’nde oy oranının 2018’deki yüzde 45’e kıyasla 2022’de yüzde 40’a, ülke genelinde ise yüzde 49’a düştüğüne dikkati çekti. Bu, Beyrut Birinci Bölge’deki Hıristiyanların ve azınlıkların katılımından sonra ikinci en düşük yüzde olarak sayılıyor.

“Lübnan’daki Sünniler, imrenilecek durumda değil” diyen Murad, bu durumun eski Başbakan Refik Hariri’nin 2005 yılında suikasta uğramasından bu yana moralin düştüğünü gösterdiğini vurguladı.

sxcdfe
Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri suikastının dokuzuncu yıldönümü anma töreni sırasında, 14 Şubat 2014 (AFP)

Bu suikast Murad’a göre son 18 yılda kimsenin doldurmadığı bir boşluğa neden oldu. Murad’a göre son 18 yılda hiç kimse Refik Hariri’nin yerini onun zekasına, karizmasına, dış ilişkilerine ve iş başarısına eşit bir kişiyle dolduramadı. Hariri, Lübnan ulusal projesi yürüttü ve yakın zamana kadar Arap, Nasır ve Suriye uyruklu toplulukların yanı sıra Sünni toplulukların bağlarını değiştirmeyi başardı. Sünniler bugüne kadar onun suikastının adaletsizliğini hissediyorlar. Çünkü bugün Lübnan, ulusal projeye suikast düzenleyenler tarafından yönetiliyor ve Hariri’ye suikast düzenleyenler de onlardı.

İç savaş ihtimali

Sokak çatışmaları, mezhepçi söylemlerin yoğunlaşması ve Filistinli-Suriyeli bileşenlerin varlığının yanı sıra federalizm talepleri de dahil olmak üzere yeni bir iç çatışmanın patlak vermesi için tüm faktörler mevcut. Bununla birlikte Lübnan’da iç savaş söylemi henüz olgunlaşmadı. Soru ise hâlâ geçerliliğini koruyor; Bu savaş çıkmadan Lübnan’ı her zaman iç savaşın eşiğinde kılan şey nedir?

İmad Murad, savaşa girme kararının siyasi aktörler tarafından alındığı ve Lübnan’daki ekonomik, mali ve siyasi çöküş göz önüne alındığında bunun hiçbir partiye faydası olmadığı yönündeki tarihin gidişatına güveniyor. Kendisi, savaştan kaçınma konusunda birleşen çeşitli güç dengelerinin iradesini analiz etti.

Mezhepsel gerilimin en güçlü tarafı olan ve Lübnan devletinin tüm eklemlerini kontrol eden Hizbullah, İran’ın desteğine ve 40 yıldır devam eden askeri hazırlıklarına rağmen savaşın kendisine zarar vereceğini biliyor. Kararı ise şu düşünceye dayanıyor; “Eğer Sünnileri zayıflatmak, Hıristiyanları yerinden etmek, Dürzileri bir azınlık grubuna sürüklemekse, ben projemi gerçekleştirmeyi başardım. O zaman savaş neden?”

Ayrıca iç savaşın uluslararası toplumu Hizbullah’a karşı askeri olarak harekete geçirebileceğini ve partinin varlığını tehdit edebileceğini belirtiyor.

Hizbullah, aynı zamanda son dönemdeki bazı anlaşmazlıklarda muhalif sokağın tepkilerini test edecek bir alan buldu. Ayrıca öyle görünüyor ki teslim olmadı ve Haldeh’te Araplar, Ayn er-Remmaneh’te Hıristiyanlar ve Raşaya’da Dürzilerle karşı karşıya gelebilir. Hizbullah, Lübnan’ın kendisinden uzak bölgelerde karmaşık ve kontrol edilemeyen bir arena olduğunun farkında. Lübnan, hâlâ dar ve farklı dokulardan nüfuz edilmesi zor mezhepsel coğrafyalardan oluşuyor.

Öte yandan silah ve güç açısından en zayıf taraf olan muhalefetin, iktidar fırsatını kaybetmesine neden olacağı ve uluslararası destekten yararlanamadığı için savaş istemediği açıkça görülüyor.

Muhalefet hiçbir siyasi konuda uzlaşı sağlayamıyorsa da onları birleştiren şey, Hizbullah’a atfedilen ‘yasa dışı silahların’ reddedilmesidir. Bu cephede Lübnan Kuvvetleri, Ketaib ve Özgür Yurtsever partilerinden 31 milletvekili, üç Değişim Bloğu milletvekili ve üç Yenilenme Bloğu milletvekili ve bazı bağımsızlar yer alıyor.

Murad, Dürzi ve Sünni halk tabanının muhalefete sempati duyduğuna dikkati çekiyor. Dürziler, 14 Mart ilkelerine yakın ve Velid Canbolat’ın Suriye hegemonyasına ve Lübnanlı müttefikinin silahlarına karşı tutumundan memnun. Ancak Sünni sokakları, özlemle Müstakbel Hareket’in popülaritesini harekete geçiren 14 Mart aşamasındaki ilk formunu bekliyor.

Araştırmacı Vahib Maaluf ise, iç savaş ile şimdiki zaman arasındaki iki karşıt kampta temel farklılıklar olduğu söylerken, bu durumun da yeni bir savaşın olmayacağına dair güvence verdiğini dile getirdi.

Maaluf, “Filistin silahlarıyla desteklenen Ulusal Hareket kampı ve lider Kemal Canbolat’ın vizyonu ile karşı tarafta sağcı Hıristiyan partilerin etrafında toplandığı Lübnan Cephesi kampı arasındaki bölünmeler açıktı. Bölünmeler eşitti ve her iki kampta da silahlı milisler oluştuğundan, savaşın patlak vereceği konusunda uyarıda bulunuyordu. Hazırlıklar ve eğitimler savaşın başlamasından yıllar önce duyuruldu ve iki kamp bölgesel güçler tarafından desteklendi” dedi.

Sol, Lübnan’da tüm koşulların mevcut olmasına rağmen olmayan bir toplumsal mücadeleyi üstleniyor. Çünkü Lübnan halkının mezhepsel dosyası, ekonomik ve sınıfsal dosyasından daha önemlidir.

Bugün sadece Hizbullah, silah üstünlüğüne sahip. Muhalefet bile homojen bir blok oluşturamamış muhalif gruplardan oluşuyor. Ketaib Partisi, iç savaş sırasında 2-3 bin kişinin öldüğünü, bu deneyimi tekrarlamak istemediğini ve silahların yalnızca meşru müdafaa için çekileceğini açıkladı.

Maaluf, Lübnan’ın, kuruluşundan bu yana uzlaşmaya dayalı olduğunu ve en son özelliklerinin Taif Anlaşması’nda somutlaştırıldığını belirtti. Ayrıca uyumluluğun bir güvenlik patlamasını önlediğini ve durumu kabul edilebilir sınırlar içerisinde kontrol etmeyi başardığını söyledi.

Ancak bu fikir birliğinin mezhepsel gerilimi körükleyen olumsuz bir geri bildirimi var. Maaluf, “Hükümetlerde, savaş ve barış kararlarında söz sahibi olmadıklarını düşünen gruplar var. Lübnan’ın bugün yaşadığı gibi bir uzlaşı, nefreti körüklüyor ve verimsiz. Güçlü olan taraf bunu şantaj ve engelleme yoluyla baskı uygulamak için kullanıyor. Bu durum, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık gibi diğer mezhepleri ilgilendiren pozisyonlarda, piramidin en altına kadar boşluklar dayatıyor” ifadelerini kullandı.

Solun alternatifleri

Sol sorunu, Lübnan’daki tüm toplumsal gelişmelerde yenileniyor. Favvaz Trablisi, Dar Riad Al-Rayes yayın evi tarafından yayınlanan ‘Yeni Solun Zamanı’ adlı kitabında solun iç savaştaki deneyimini değerlendirdi. Ayrıca savaş ve barış meselesinin yönetilmesinde solun rolünün, tükenmemiş ve zamanın etkisiyle yenilenip gözden geçirilmeye açık bir konu olduğu kesin.

Sol, toplumsal çatışmalara ve kaygılara dayanan statükodaki bir devrimi temsil ediyor. Bu tanımda ise sol, kendini yeniden şekillendiremeyen, yarım bırakılmış bir deneyimdir. Bu durum ise Lübnanlıların eylem ve tepkilerini ve ardından tüm Lübnan’ın gidişatını belirlemede mezhepçi mantığın hakimiyetinin devam ettiğini gösteriyor.

Vahib Maaluf, olaylara ve organik verilere dayanarak soldaki bu durgunluğun öngörülemeyen bir süre boyunca devam edeceğine dikkati çekti.

2019’daki başarısız olan ayaklanma girişimini hatırlatan Maaluf, başarısızlığın, hareketin Hizbullah’ın silahları konusundaki bölünmesinden ve popüler kaygıları iletmeye ve insanların hayatlarıyla bağlantılı bir söylem önermeye yetecek anlamlı sorular sormadaki başarısızlığından kaynaklandığını söyledi. Ona göre bu zayıflık, 2015’teki ayaklanma hareketinden sonra ve öncesinde de 2011’de Arap Baharı dalgasına katılan ‘Mezhepçi Sistemi Feshetme’ yürüyüşlerinde de devam etti.

dvf

Geniş bir halk bloğunu bünyesine katmaya aday olan Lübnan’daki Demokratik Sol Hareket’in gerilemesinden sonra bu tecrübelerin yarıda kesildiğini dile getirdi. Maaluf’a göre bu hareketin ortadan kaldırılması, ister Samir Kasir’in 2005’te öldürülmesi, ister hareket kadrolarına yönelik devam eden taciz ve tehditler aracılığıyla olsun sistematik bir şekilde gerçekleşti.

Komünist Parti’ye gelince, küresel projesinin sona ermesinin yanı sıra yerel nabzı da baskıcı rejimleri destekleyen direniş projesine katıldı. Bu da temelindeki ‘sol’ fikriyle çelişiyor.

Maaluf, ciddi solun, koşullar müsait olmasına rağmen Lübnan’da olmayan bir toplumsal mücadeleyi üstlendiğine dikkati çekti. Çünkü Lübnan halkının mezhepsel dosyası, ekonomik ve sınıfsal dosyasından daha önemlidir.

Bu eğilim, ideolojilere yatırım yapmayı ve iç savaşın yaralarını kışkırtmayı alışkanlık haline getiren geleneksel mezhepçi liderlerle halk sınıflarının çıkarlarını koruyor.

Lübnan’daki kimlik çatışması, toplumsal çatışmadan çok daha güçlü ve şu anda yeni bir sol rolün ortaya çıkmasından bahsetmek zor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir



Seyfülislam Kaddafi... ‘Potansiyel varisten’ suikast kurbanına

Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)
Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)
TT

Seyfülislam Kaddafi... ‘Potansiyel varisten’ suikast kurbanına

Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)
Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)

Geçtiğimiz salı akşamı, Libya’nın eski lideri Muammer Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam Kaddafi’nin öldürüldüğünün açıklanmasıyla birlikte, uzun soluklu bir siyasi sürecin de sonuna gelindi. Yıllar boyunca uluslararası alanda ‘rejimin kabul edilebilir yüzü’ ve babasının iktidarının muhtemel varisi olarak görülen Seyfülislam Kaddafi, 2011 sonrası dönemde ise uluslararası düzeyde aranan bir sanığa dönüştü. Daha sonra başkanlığa aday olarak ortaya çıkan Kaddafi, gölgelerden çıkarak yeniden Libya’daki siyasi kutuplaşmanın merkezine yerleşti.

Peki Seyfülislam Kaddafi kimdi ve siyasi kariyeri boyunca hangi rolleri üstlendi?

‘Geçiş projesi’ olmaya çalışan rejimin oğlu

Seyfülislam Kaddafi, 25 Haziran 1972’de doğdu ve babasının onlarca yıl yönettiği Libya’da büyüdü. 1990’lı yıllarda Trablus’ta mimarlık eğitimi alan Kaddafi, daha sonra Batı ağırlıklı bir eğitim yolunu izleyerek Avusturya’da işletme eğitimi gördü. Akademik kariyerini ise 2008 yılında Londra Ekonomi Okulu’ndan (LSE) aldığı doktora derecesiyle tamamladı. Bu eğitim süreci, ona aynı anda hem ‘teknokrat’ hem de ‘elit’ bir imaj kazandırdı.

dferg
Libya lideri Muammer Kaddafi'nin oğlu Seyfülislam, 23 Ağustos 2011 tarihinde başkent Trablus'ta destekçilerini selamlıyor. (Reuters)

Ancak eğitim, siyasetten bağımsız bir unsur olmadı. Çeşitli anlatımlara göre Seyfülislam Kaddafi, bu süreçte Batılı çevreler ve etkili isimlerle geniş bir ilişki ağı kurdu; babasının rejimine temkinli yaklaşan başkentlerle Libya arasında bir köprü olarak kendini konumlandırmasında bu bağlantılar belirleyici rol oynadı.

‘Uluslararası bir figür’ olarak yükselişi ve uzlaşma dosyaları

2000’li yılların başından itibaren, herhangi bir resmî ve sürekli devlet görevi üstlenmemesine rağmen, Seyfülislam Kaddafi’nin adı hassas dosyalarda öne çıkmaya başladı. Dış uzlaşma süreçlerinde ve arabuluculuk girişimlerinde rol oynadı; adı, tartışmalı dönüm noktalarıyla birlikte anıldı. Bunlar arasında Lockerbie davası kapsamında yürütülen tazminat düzenlemeleri ile Batı’yla kademeli normalleşme sürecine ilişkin dosyalar yer aldı. Bu dönemde Seyfülislam, ekonomik ve siyasi modernleşmeden söz eden bir ‘reformcu’ figür olarak lanse edilirken, babasının kurduğu yönetim yapısıyla açık bir kopuş ilan etmedi.

Söz konusu yıllarda, uluslararası alandaki varlığını yönetmek üzere etrafında idari, mali ve medya alanlarında çalışan bir ekip oluşturuldu. Lüks bir yaşam tarzı ve geniş ilişki ağlarına işaret eden göstergeler dikkat çekti. Batılı bir gazetecilik anlatısı, Londra’daki ikameti süresince yürütülen yazışmalar, düzenlemeler ve halkla ilişkiler faaliyetlerini, 2011’de Muammer Kaddafi yönetimine karşı patlak veren ayaklanma öncesindeki ‘perde arkasına’ açılan nadir bir pencere olarak tanımladı.

Londra'da: Bağlantılar ve aracılar

İngiltere’de bulunduğu dönemde, özel hayat ile kamusal alan arasındaki sınırlar giderek iç içe geçti. Prestijli bir üniversitede eğitim, iş dünyasından çevrelerle ve siyasi figürlerle kurulan ilişkiler ile güvenlik ve gayriresmi temsil gereklilikleri çerçevesinde çeşitli kurum ve yapılarla temaslar bu sürecin parçaları oldu.

fevf
Libya'nın eski lideri Muammer Kaddafi'nin oğlu Seyfülislam Kaddafi, 25 Mayıs 2014 tarihinde Zintan şehrindeki bir hapishane içinden duruşmaya katılıyor. (Reuters)

Buna paralel olarak, belirli dosyalar etrafında halkla ilişkiler faaliyetleri yoğunlaştı. Bunların başında, İngiltere’de ve uluslararası alanda uzun süre tartışma konusu olan Lockerbie hükümlüsü Abdülbasit el-Megrahi’nin serbest bırakılmasına yönelik girişimler geldi. Batılı raporlara göre bu süreç, medya ve siyasi baskı faaliyetleriyle birlikte yürütüldü.

2011... Devrimle yüzleşme

Şubat 2011’de Libya’da başlayan protestolar ve ardından patlak veren savaşla birlikte, Seyfülislam Kaddafi’nin söylemi de değişti. ‘Reform’ vurgulu çizgiden açık bir meydan okuma diline geçen Kaddafi, rejimi savunan ve muhaliflerini tehdit eden açıklamalarla kamuoyunun karşısına çıktı. Bu tablo, birçok gözlemciye göre, onu sistem içinde ‘yumuşak bir alternatif’ olarak konumlandıran imajın sona erdiği kırılma noktası oldu. Bu gelişmelerin ortasında, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) 27 Haziran 2011’de Seyfülislam Kaddafi hakkında insanlığa karşı suçlar kapsamında tutuklama kararı çıkardı.

sdf8o98
Seyfülislam Kaddafi, 19 Kasım 2011'de Libya'nın Zintan kentinde bir uçakta otururken (Reuters)

Trablus’un düşmesi ve Muammer Kaddafi’nin öldürülmesinin ardından, Kasım 2011’de Seyfülislam Kaddafi’nin yakalandığı açıklandı. Böylece, uzun süreli tutukluluk ve kamuoyundan uzak bir dönemle tanımlanan yeni bir sürece girildi.

Trablus’taki bir mahkeme, 2015 yılında, Seyfülislam Kaddafi’yi gıyabında kurşuna dizilerek idam cezasına çarptırdı. Yaklaşık 30 Kaddafi dönemi yetkilisiyle birlikte yargılandığı davada, babasının iktidarına karşı ayaklanma sırasında göstericilerin öldürülmesi de dahil olmak üzere savaş suçlarından hüküm giydi. Ancak söz konusu karar daha sonra iptal edildi.

Kayboluş ve ardından 'siyasi geri dönüş'

Seyfülislam Kaddafi’nin 2017 yılında bir af yasası kapsamında serbest bırakıldığı duyuruldu. Bu tarihten sonra kamuoyundaki görünürlüğü sınırlı kalan Kaddafi, 2021’de başkanlık seçimleri için adaylık başvurusunda bulunarak yeniden gündeme geldi. Gür sakalı ve geleneksel kıyafetleriyle verdiği görüntü, eski rejim yanlılarının toplumsal tabanının bir kesimiyle uzlaşma mesajı olarak yorumlanırken, yıllar süren bölünmenin ardından merkezi devlet fikrini yeniden canlandırma çabasına da işaret etti.

Ancak bu geri dönüş, hukuki ve siyasi engellere takıldı. Libya içindeki önceki yargılamalar ve verilen hükümler ile UCM’nin tutuklama kararının yürürlükte olması, Seyfülislam Kaddafi’nin adaylığını tartışmalı bir mesele haline getirdi.

Öldürülmesi

3 Şubat 2026’da Libya’nın resmi haber ajansı, Seyfülislam Kaddafi’nin öldürüldüğünü duyurdu. Seyfülislam’ın siyasi ekibinin başkanı Abdullah Osman, Libya el-Ahrar televizyon kanalına yaptığı açıklamada, 53 yaşındaki Seyfülislam Kaddafi’nin evinde dört kişilik bir grup tarafından öldürüldüğünü söyledi. Osman, “Dört silahlı kişi Seyfülislam’ın ikametgâhına girdi, güvenlik kameralarını devre dışı bıraktıktan sonra kendisini öldürdü” ifadesini kullandı.


Almanya, "güvenlik gerekçeleriyle" Kuzey Irak'taki asker sayısını azaltıyor

Alman askerleri (DPA)
Alman askerleri (DPA)
TT

Almanya, "güvenlik gerekçeleriyle" Kuzey Irak'taki asker sayısını azaltıyor

Alman askerleri (DPA)
Alman askerleri (DPA)

Alman Silahlı Kuvvetleri, Ortadoğu'daki gerginliğin tırmanmasıyla birlikte "güvenlik gerekçeleriyle" Kuzey Irak'ta konuşlandırılan asker sayısını azaltacağını duyurdu.

Alman ordusunun operasyon komuta merkezi, artan bölgesel gerginlikleri gerekçe göstererek dün, görev için varlığı gerekli olmayan personelin geçici olarak Kürdistan Bölgesi'nin başkenti Erbil'den çekileceğiniaçıkladı.

Askeri bir sözcü, yeniden konuşlandırılacak asker sayısını veya bölgede kalacak gücün büyüklüğünü belirtmekten kaçındı.

Şarku’l Avsat’ın Alman Der Spiegel dergisinden aktardığına göre bu adım, Amerika Birleşik Devletleri ve İran arasında potansiyel bir askeri gerilimin artması riskine yanıt olarak atıldı.

Dergi, Washington ve Tahran arasındaki devam eden ve artan gerilimler nedeniyle bu adımın gerekli olduğunu belirten bir parlamento brifingine atıfta bulunarak, Almanya'nın Kuzey Irak'taki askeri varlığını önemli ölçüde azaltmayı planladığını bildirdi.

Ortak Operasyonlar Komutanlığı ise bu adımı ihtiyati bir önlem olarak nitelendirerek, kalan personelle temel görevlerini yerine getirmeye devam edeceğini vurguladı.

Kararın, sahadaki çok uluslu ortaklarla yakın bir koordinasyon içinde alındığını belirten yetkili, Alman askerlerinin güvenliğinin en büyük öncelik olduğunu vurguladı.

Almanya, DEAŞ'ın yeniden ortaya çıkmasını önlemek amacıyla Irak güçlerine eğitim de dahil olmak üzere Irak'ı desteklemek için uluslararası bir misyona katılıyor.

Misyon Erbil'e odaklanmış durumda, ancak Der Spiegel'in haberine göre son zamanlarda yaklaşık 300 Alman askeri ülke genelinde, çoğunlukla Ürdün'de konuşlandırıldı.


CENTCOM, bir hafta içinde Suriye'deki DEAŞ hedeflerine karşı 5 hava saldırısı düzenlediğini duyurdu

ABD'ye ait bir Apache helikopteri, 14 Ağustos 2024'te gerçek mühimmatla yapılan eğitim tatbikatı sırasında (Reuters)
ABD'ye ait bir Apache helikopteri, 14 Ağustos 2024'te gerçek mühimmatla yapılan eğitim tatbikatı sırasında (Reuters)
TT

CENTCOM, bir hafta içinde Suriye'deki DEAŞ hedeflerine karşı 5 hava saldırısı düzenlediğini duyurdu

ABD'ye ait bir Apache helikopteri, 14 Ağustos 2024'te gerçek mühimmatla yapılan eğitim tatbikatı sırasında (Reuters)
ABD'ye ait bir Apache helikopteri, 14 Ağustos 2024'te gerçek mühimmatla yapılan eğitim tatbikatı sırasında (Reuters)

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) yaptığı açıklamada, güçlerinin 27 Ocak ile 2 Şubat tarihleri ​​arasında Suriye'deki DEAŞ hedeflerine karşı 5 hava saldırısı düzenlediğini duyurdu. X platformu üzerinden dün yayınlanan açıklamada CENTCOM, DEAŞ’ın iletişim merkezlerini ve silah depolarını tespit edip imha ettiğini belirtti.

CENTCOM Başkanı Brad Cooper, “Bu saldırılar, DEAŞ’ın Suriye'de yeniden güçlenmesini önleme kararlılığımızın altını çiziyor… ABD'nin, bölgenin ve tüm dünyanın güven içinde yaşayabilmesi için DEAŞ’ın kalıcı olarak yenilgiye uğratılmasını sağlamak üzere Küresel Koalisyon ile koordineli olarak çalışıyoruz” dedi.  

CENTCOM açıklamasında, askeri operasyonlarının son iki ayda 50'den fazla DEAŞ üyesinin öldürülmesi veya yakalanmasıyla sonuçlandığı vurgulandı.