Çin önemli bir arabulucu güç haline gelebilir mi?

Pekin, Filistin bataklığına çekilme konusunda temkinli olacak

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

Çin önemli bir arabulucu güç haline gelebilir mi?

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

Christopher Phillips

Gazze’deki savaş devam ederken Çin, dikkat çekici bir şekilde sessizliğini koruyor. Bu durum, Çin’in son birkaç yıldır sergilediği tutumla bir tezat oluşturuyor. Nitekim Ortadoğulu güçler, Pekin’in, bölgede ticaret, yatırım ve diplomatik faaliyet hacmini artıran bariz bir rol oynamasına alışmıştı. Sonuç olarak bazı gözlemciler, Çin’in mevcut krizde daha büyük bir rol oynayıp oynayamayacağını merak ediyor.

20 Kasım’da aralarında Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Âl-i Suud’un da olduğu Arap ve Müslüman liderlerden oluşan bir heyet, çatışmanın bitirilmesine yönelik daha fazla destek için baskı yapmak üzere Pekin’e gitti. Şi Cinping, İsrail’e kendine hâkim olma çağrısı yaptı, Filistinlilerin acılarına kayıtsız olmadığını ifade etti ve durumun kötüleşmesinden ABD’yi sorumlu tuttu. Bununla birlikte Çin, bazılarının görmeyi umduğu türde bir Çin arabuluculuğu sergilemedi. Halbuki mart ayında Suudi Arabistan Krallığı ile İran arasında arabuluculuk yapmış ve bir açılıma vesile olmuştu. Bu atılımın ardından da eylül ayında Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile iki ülkenin daha genişletilmiş BRICS grubuna dahil edilmesinde öncü bir rol oynamıştı. O zamandan bu yana Pekin’in bölgesel arabuluculukta daha belirgin bir rol oynayacağına dair beklentiler arttı.

Gelgelelim ABD başta olmak üzere diğer büyük güçlerin de bildiği gibi arabuluculuk, karmaşık ve belki de tehlikelerle dolu bir diplomatik faaliyettir. Şurası muhakkak ki Çin, zaman zaman kendini aşmaya hevesleniyor. Kendisine dünya çapında ‘dürüst bir arabulucu’ olarak bakılmasının ne kadar değerli olduğunun da farkında. Ancak aynı zamanda gücünün sınırlı olması ve içgüdüsel olarak ihtiyatı elden bırakmaması, Çin’in küresel arabulucu rolü oynama imkânını kısıtlıyor. Gazze meselesinde de çok fazla risk ve çok az olumlu getiri olabilir.

İran-Suudi Arabistan yakınlaşması

Çin’in Ortadoğu’ya olan ilgisi senelerdir artış gösteriyor. Onun gözünde bölgeyi özel bir öneme sahip kılan şey, enerji susuzluğu olabilir. Nitekim Çin, İran ve Suudi Arabistan petrolünün en büyük ve BAE petrolünün de ikinci büyük müşterisi haline geldi. Ekonomik ilişki, karşılıklıydı. Çinli şirketler, sadece Körfez’e değil, Ortadoğu’ya da geniş çaplı yatırımlar yaptı. İsrail, Mısır ve Ürdün de Pekin’le olan ticaretini artırdı. Kahire dışında yer alan Yeni İdari Başkent’teki ikonik kule ve Tel Aviv Metrosu’nun Kırmızı Hattı gibi büyük altyapı projelerinin arkasında da Çinli şirketler vardı. İsrail, Ürdün ve Filistin hariç bölgedeki her bir hükümet, Pekin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne katıldı. Bu büyük ekonomik varlığa karşın bölgeye yönelik artan askerî bir müdahale olmadı.

Çin’in ekonomik varlığı, güçlü bir askerî varlığı getirmedi. ABD’nin aksine Çin’in bölgede yalnızca bir askerî üssü var, o da Cibuti’de

Çin’den ekonomik varlığına karşılık güçlü bir askerî varlık göremiyoruz. ABD’nin aksine Çin’in bölgede yalnızca bir askerî üssü var, o da Cibuti’de. Bu üs de Çin’e, Ortadoğu’dan ziyade Afrika’daki yatırımları ve Hint Okyanusu’ndaki korsanlığın önlenmesi için hizmet ediyor. Bununla beraber ekonomik ortaklığının boyutu, ona nüfuz kazandırdı. Çin’in İran ile Suudi Arabistan Krallığı arasındaki yakınlaşmaya aracılık etme başarısından sonra, 2023 yılına tarihî bir yıl olarak bakılabilir.

Tahran ile Riyad’ın Suriye’den Yemen’e pek çok bölgesel çatışmada birbirine rakip tarafları desteklediği onlarca yıl boyunca yaşanan gerginlik, 2016 yılında iki ülke arasındaki ilişkilerin kopmasıyla sona ermişti. Ancak hem İran’la hem Suudi Arabistan’la güçlü ilişkilere sahip bir devlet olarak Çin’in arabuluculuğu, bu iki bölgesel düşmanı Mart 2023’te ilişkileri yeniden başlatma taahhüdünde bulunmaya sevk etti. O zaman beri de ilişkilerdeki bu açılım genişlemeye başladı. İran, Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ileride Tahran’ı ziyaret etme davetini kabul ettiğini bildirdi. Yine kısmen Çin’in çabalarıyla bu iki ülke, BRICS grubuna katılma daveti de aldı.

Çin’in arabuluculuk rolünün artması

Çin’in 2023 yılında Ortadoğu’da oynadığı önemli arabuluculuk rolü, münferit bir hadise değildi. Bu arabuluculuk, ülkenin yıllardır bulunduğu ve bölgede artan ekonomik etkinliği sayesinde kolaylaşan bir dizi müdahalenin taçlandırılması mahiyetindeydi. Bu ilişkilerin tarihi 2004 yılına dayanıyor. O dönemde Çin, Güney Sudan petrolünün ana müşterisi olma konumundan faydalanarak Sudan’ı, BM barış güçlerinin Darfur’da konuşlandırılmasını kabul etmesi yönünde etkiledi. Son dönemlerde Suriye’yle normalleşme konusunda Arap ülkeleri üzerinde de üstü kapalı bir etki gösterdi, ki bu hamle, bu yılın başlarında Suriye’nin yeniden Arap Birliği’ne dahil olmasında rol sahibi oldu.

Çin’in arabuluculuk hevesleri, Ortadoğu’yla sınırlı değildi. Suudi Arabistan ile İran’ın bir araya gelmesinden bir ay önce Pekin, Ukrayna’daki savaşın sona ermesi için de 12 maddelik bir plan ortaya koydu. Ancak Pekin, bölgesel egemenlik ilkesini savunurken, Rusya’ya 2014 yılından bu yana ele geçirdiği topraklardan geri çekilme çağrısında bulunmadı. Ki bu, Kiev’in herhangi bir barış görüşmesinin başlangıç noktası olacak temel talebiydi. Özellikle Washington’daki eleştirmenlere göre bu barış teklifi, ciddi bir arabuluculuk çabasından ziyade, Çin’in çatışmada Rusya’nın tarafını tuttuğu yönündeki iddialardan sıyrılmak için ortaya koyduğu bir girişimdi. Yine de Pekin’in o zamandan bu yana defalarca sunduğu bu teklif, Çin’in kendisini küresel bir arabulucu güç olarak konumlandırdığının bir başka göstergesidir.

fgrtnjtr
ABD Başkanı Joe Biden ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 15 Kasım’da Kaliforniya’nın Woodside ilçesinde düzenlenen APEC zirvesi münasebetiyle bir araya geldi (Reuters)

Washington, kötümser tutumunda haksız olmayabilir. Zira Çin’in tamamen diğerkâm sebeplerle arabuluculuk yapması pek muhtemel değil. Ukrayna’da bir barış planı ortaya koyması, Rusya’nın güçlü bir müttefiki olarak Pekin’in imajını zedeler belki ama, Ortadoğu’nun en büyük iki petrol ihracatçısı arasında bir anlaşma için arabuluculuk yapmak, ekonomik bakımdan Pekin için mantıklı bir şey. Çünkü bu, bölgesel çatışma yüzünden tedarikin zarar görmesi ihtimalini azaltacaktır. Benzer şekilde Sudan’ı Darfur’da barış güçlerinin varlığını kabul etmeye ikna etmek, güneyden gelen petrol akışını etkileyebilecek daha sert yaptırımların dayatılması ihtimalini azaltabilir. Suriye’yle tekrar normalleşme de Çin’in Ortadoğu’daki ekonomik çıkarlarını etkileyebilecek bölgesel gerilimleri azaltır.

Belki de Washington kötümser tutumunda haklıdır. Zira Çin’in tamamen diğerkâmlıkla arabuluculuk yapması pek muhtemel değil

Arabuluculuğun ekonomik mantığının ötesinde Çin, jeostratejik bir avantaja da sahip. Şöyle ki son yıllarda ABD’yle gerilimler arttıkça Pekin, kendisini Batılı olmayan ve büyüyen bir dünyanın kahramanı olarak sunmaya gayret gösterdi. Bunu yaparken ABD’yi de kendi çıkarlarının peşinde yeni bir sömürgeci güç olarak tasvir ediyordu. Öne çıkan uluslararası çekişmelerdeki arabuluculuk Çin’e kendisini, taraf tutan ve müttefiklerini destekleyen ABD’nin aksine gerçek bir ‘dürüst arabulucu’ olarak gösterme imkânı veriyor. Görünüşe bakılırsa bu, Çin’in küresel sahnede kendisini ABD’ye nazaran müdahaleci olmayan ve daha adil bir alternatif olarak sunma odaklı, daha kapsamlı bir stratejinin bir parçası.

Arabuluculuğun zorlukları

Arabuluculuk her zaman kolay bir başarı sağlamaz. Dahası olumsuz yanları da olabilir. Çin’in Suudi Arabistan-İran yakınlaşmasını kolaylaştırmadaki başarısı, bunun bariz bir örneğidir. Çin’in gösterdiği diplomatik çabalar, nihai boşlukların kapanması ve hem Riyad’ın hem de Tahran’ın bir anlaşmaya varmaya teşvik edilmesi konusunda hiç şüphesiz önemliydi. Ama bu arabuluculuğun her iki ülkenin de müzakereye zaten meyilli olduğu bir zamanda gerçekleştiğini belirtmek gerekir. Çin’in katılımından önce Irak ve Umman, yıllardır sessiz bir şekilde iki ülke arasında arabuluculuk ediyor ve yavaş da olsa anlamlı bir ilerleme kaydediyordu. Dolayısıyla Pekin, son aşamalarda önemli bir rol oynasa da isteksiz liderleri ikna etmek gibi bir zorlukla yüzleşmedi, zira her iki taraf da zaten müzakere yoluna girmişti. İran, devam eden Amerikan yaptırımlarının yükü altındaydı. Ayrıca 2022-2023 yıllarında Mahsa Amini protestolarının ardından bir iç muhalefetle de karşı karşıyaydı. Suudi Arabistan’ı ve diğerlerini öfkelendiren tüm bölgesel müdahalelerini sonlandırma konusunda isteksiz olsa da bazı alanlarda geri adım atıp uzlaşmaya hazırdı. Öte yandan Suudi Arabistan da yerel ekonomik çeşitliliğini artırmak üzere spor eğlencesi için küresel ve bölgesel bir merkez haline gelmek gibi hedeflerle, 2000’li yıllarda Ortadoğu’da yaşanan çatışmalardan uzaklaşmak istiyordu. İran’la yakınlaşma, komşu Yemen’de istikrarın sağlanmasına da yardımcı olabilirdi. O dönemde Çin, kapıyı tam olarak açmadığı gibi, anahtarı bulmak için büyük bir çaba harcamak zorunda da kalmadı.

Aynı durumu başka yerlerdeki başarılı arabuluculuklarda da görüyoruz. Mesela en meşhur Amerikan arabuluculuğu örneklerinden birini ele alalım: 1979 yılında Mısır ile İsrail arasında yapılan arabuluculukta, iki düşman birbirine çok da uzak olmayan tutumlarla sürece başlamıştı. Mısır, İsrail’i tanıma karşılığında Sina’yı geri almak istiyordu. İsrail de bunu kabul etmeye hazırdı, ancak geri çekilme için belirlenen takvime itiraz etti. Mısır ayrıca, Filistinlilerin haklarının ve barış süreci koşullarının iyileştirilmesine yönelik adımların atılması için de baskı yaptı. Ancak nihayetinde Enver Sedat, kendi nihai hedeflerine ulaşmak için bu konuda taviz vermeye hazırdı. Sedat’ın derdi; Sina’nın iadesi, ABD’den ekonomik destek ve yerel meşruiyetin artırılması idi.

ABD’nin İsrailliler ile Filistinliler arasında başarılı bir arabuluculuk yapamaması, yıllar geçtikçe küresel itibarının zarar görmesine sebep oldu

Öte yandan desteğini aldığı sağcı yerleşim hareketinin muhalefetine rağmen İsrail Başbakanı Menahem Begin de bu güçlü Arap ülkesini Arap-İsrail çatışmasının dışına çıkarmak için Sina’yı gözden çıkarmaya hazırdı. ABD, Camp David’de anlaşmazlıkları gidermek ve uygulanabilir bir anlaşmaya varmak üzere arabuluculuk yapmak için büyük bir çaba sarf etmek zorunda kaldıysa da yine de iki tarafın başlangıçtaki tutumları birbirine çok uzak değildi.

Ama başlangıçtaki tutumlar birbirine çok uzak olduğunda arabuluculuk yapmak daha da zorlaşıyor. ABD de daha sonra, İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü ve sonra Filistin Yönetimi arasındaki müzakereleri defalarca gözetirken bu gerçekle yüzleşti. Oslo’daki ilk anlaşmalardan bu yana İsrail ile Filistin tarafları arasında halen büyük bir mesafe var.

Herhangi bir Filistin devleti, tam egemenliğe sahip olup sınırlarını kontrol edebilecek ve kendi ordusunu kurabilecek mi? Bu devlet hem Batı Şeria’yı hem de Gazze Şeridi’ni kapsayacak mı? Yerleşimlerin akıbeti ne olacak? Peki ya Doğu Kudüs? Filistinli mültecilerin dönüş hakkından ne haber?

sdegr
20 Ekim’de Refah sınır kapısında Gazze’ye gidecek insani yardım tırlarının hazırlanma aşaması

Başından beri müzakere yapan iki taraf arasındaki temel anlaşmazlık noktalarından bazıları olan bu ve diğer konular, Oslo sürecinin rayından çıkmasına, sonra da birçok müzakere girişiminin başarısız olmasına katkıda bulundu. İki taraf üzerindeki nüfuzuna ve gücüne rağmen ABD, uygulanabilir bir anlaşmaya aracılık edemediğinin farkına vardı.

Herhangi bir hükümetin kendisini arabulucu olarak sunmasının tehlikesi de burada yatıyor. ABD’nin İsrailliler ile Filistinliler arasında başarılı bir arabuluculuk yapamaması, yıllar geçtikçe onun küresel itibarını zedeledi. Aslında ABD’nin İsrail’le güçlü ilişkilerinin, bu başarısızlıkta rol oynayan etkenlerden biri olduğu düşünülüyor. Çin gibi rakip ülkeler de bunu, ABD’nin ‘dürüst bir arabulucu’ olma kabiliyetine meydan okumak için kullanıyor.

Dahası 1993’teki arabuluculuk rolü nedeniyle Washington, bugünkü Gazze savaşında da gördüğümüz üzere, şu an başarısız barış sürecinin sonuçlarına ‘katlanıyor’. İsrailliler ve Filistinliler, tüm vaatlerinden ve girişimlerinden sonra ABD’den yolun sonunda varılan trajik durumun çözümünde öncü bir rol oynamasını talep edebilir. Velhasıl, bir arabulucu olarak öne çıktıktan sonra ABD’nin otuz yıl geçse bile, itibarını ciddi anlamda kaybetmeden geri çekilmesi çok zor.  

Çin’in Gazze’deki kararsızlığı

Tüm bunlar, Çin’in neden halen Gazze’de arabuluculuk talebinde bulunmadığının cevabı olabilir. Dışarıdan bakıldığında müzakere teklifinde bulunmak, Pekin için mantıklı görünüyor. Nitekim İsrail’le güçlü ticari ilişkileri var. Filistin ekonomisindeki doğrudan katılımı daha az olsa da hem Filistin Yönetimi’nin ana destekçisi (Körfez ülkeleri) hem de Hamas’ın ana destekçisi (İran) ile yakın ilişkilere sahip. Teorik açıdan Çin, arabuluculuk için bu nüfuzu kullanabilir. ABD’nin otuz yıl boyunca başaramadığı şeyi başarırsa da bu ona büyük bir uluslararası şöhret kazandıracaktır.

Gelgelelim bu, ‘açık bir kapı’ değil ve savaşan taraflar birçok konuda halen taban tabana zıt. Üstelik Çin’le artan ticaretine rağmen İsrail, ABD safında kalmayı sürdürüyor. Pekin’in aracılık ettiği bir anlaşmaya varmak için de oradan vazgeçmeyecektir.

Çin öyle ya da böyle zorlukların üstesinden gelip de başarılı bir arabuluculuk yaptı diyelim. Ama o zaman da anlaşmanın ‘sahibi olacak’ ve ABD’nin 1993 yılından beri yaptığı gibi bu anlaşmanın yürütülmesinden sorumlu tutulacak.

Pekin, Filistin bataklığına çekilme konusunda temkinli davranacaktır. Bu, Çin’in son birkaç on yıldır benimsediği uluslararası stratejisiyle de bir çelişki arz eder. Zira Pekin, dış ortaklıklarında temkinlilik ve yüksek seçicilik hali gösterdi. O genelde sadece ekonomik veya diplomatik getiri sağlayabilecek alanlara yatırım yapıyor. Bu durum, arabuluculuğa, başarı sağlanma ihtimali yüksek ve canlı ekonomik ve stratejik faydalar sağlayacak alanlarda, sadece bir taktik olarak başvurulması gibi bir sonuç getirdi. Şurası kesin ki Pekin, arabuluculuğu yeni bir öğreti olarak benimsemedi. Bu yüzden de yalnızca Çin için açık bir fayda barındırdığında arabuluculuk yapmayı teklif eder. 

Şu an Gazze, riskten uzak duran Çin için oldukça riskli görünüyor. O yüzden Pekin, muhtemelen bu meseleden bariz bir şekilde uzak duracak.

Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Sudani’nin Irak Başbakanı olarak yeniden atanma olasılığı artıyor

Irak parlamentosunun cumhurbaşkanı seçimi oturumundan (AFP)
Irak parlamentosunun cumhurbaşkanı seçimi oturumundan (AFP)
TT

Sudani’nin Irak Başbakanı olarak yeniden atanma olasılığı artıyor

Irak parlamentosunun cumhurbaşkanı seçimi oturumundan (AFP)
Irak parlamentosunun cumhurbaşkanı seçimi oturumundan (AFP)

Şii bloğunu (Sadr Hareketi hariç) temsil eden Koordinasyon Çerçevesi, başbakanlık makamı için adayını belirlemek üzere yalnızca iki haftalık bir süreye sahip. Ancak Irak Cumhurbaşkanlığı görevine Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) adayı Nizar Amidi’nin seçilmesinin ardından, bu yapı içindeki görüş ayrılıkları devam ediyor. Söz konusu ayrılıkların, ABD Başkanı Donald Trump’ın, Kanun Devleti Koalisyonu lideri Nuri el-Maliki’nin başbakan adaylığını reddeden paylaşımının ardından başladığı belirtiliyor.

Şii siyasi güçler, ABD vetosuna rağmen Maliki’nin adaylığını sürdürme yönünde ilerleyememiş olsa da, Maliki yarıştan çekilmedi ve ABD Başkanı’nın tutumuyla ilgilenmediğini ifade ederek, kararın Koordinasyon Çerçevesi’ne ait olduğunu savundu. Bu durum, Koordinasyon Çerçevesi’nin adaylığı geri çekip çekmeyeceği konusunda süreci belirsiz bırakırken, siyasi gözlemciler yeni hükümetin başına Muhammed Şiya es-Sudani’nin getirilme ihtimalinin giderek güçlendiğine dikkat çekiyor.

sdfv
Irak parlamentosu binası (AFP)

Öte yandan, geçen yılın sonlarında yapılan parlamento seçimlerinden bu yana dört ayı aşkın bir süre geçtikten sonra yeni cumhurbaşkanı seçimi ve başbakan ataması için anayasal sürelerin aşılmasıyla birlikte, Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan anayasal sürelerin ihlal edilmesi konusunda uyarıda bulundu. Zeydan, geçen hafta yaptığı açıklamada, bu sürelerin aşılmasına yönelik yaptırım mekanizmasının bulunmamasının ‘söz konusu durumun sürdürülmesi gerektiği anlamına gelmediğini’ belirterek, bunun ülkeyi anayasal ihlal sürecine sokacağını ve mevcut bölgesel gelişmeler, özellikle İran ile ABD-İsrail arasındaki gerilimler ışığında bunun uluslararası koşullarla uyumlu olmadığını ifade etti.

Konsensüsün bozulması

Görünüşe göre Irak Cumhurbaşkanlığı makamına ilişkin nihai karar, siyasi gözlemcilerin de belirttiği gibi, Şii-Kürt ilişkilerinin gelecekteki doğasını doğrudan etkileyecek. Bu ilişkiler, cumhurbaşkanlığı için Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ile KYB arasında uzlaşmazlık yaşanmadan önce ‘tarihi ve stratejik’ olarak sınıflandırılıyordu. Ancak son süreçte Kürtlerin ve Şiilerin yarısının KYB’nin adayını desteklemesi, 2003 yılında eski Irak rejiminin devrilmesinin ardından siyasi süreci şekillendiren ‘uzlaşı’ ilkesinden bir uzaklaşma olarak değerlendiriliyor.

dvgfrb
Irak’ın yeni Cumhurbaşkanı Nizar Amidi (INA)

Bu çerçevede Irak Meclis Başkanı Heybet el-Halbusi, yeni cumhurbaşkanının yemin ederek görevine başlamasının ardından, en büyük parlamento bloğuna başbakan adayını en geç 15 gün içinde belirleme çağrısında bulundu. Halbusi, anayasaya göre cumhurbaşkanı ve en büyük bloğun bu süreci belirlenen süre içinde tamamlamakla yükümlü olduğunu vurguladı.

Herkesin bedelini ödediği bir yorum

‘En büyük parlamenter blok’ kavramı bağlamında Iraklı siyasi güçler, Federal Yüksek Mahkeme’nin eski başkanı Mitat el-Mahmud tarafından 2010 yılında verilen önceki bir yoruma dayanıyor. Söz konusu yoruma göre ‘en büyük parlamenter blok’, ya seçimleri kazanan liste ya da seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından parlamentoda şekillenen blok olarak tanımlanıyor. Bu yorumun temel nedeni ve bugün hâlâ etkisi hissedilen sonuçları, İyad Allavi liderliğindeki Irakiye Listesi’nin 91 sandalye kazanmasına rağmen hükümeti kurmasının engellenmesi oldu. Buna karşılık Nuri el-Maliki’nin liderliğindeki Kanun Devleti Koalisyonu 89 sandalye ile ikinci sırada yer almıştı. Bu süreçte, o dönemde Allavi’nin listesinin ana gövdesini oluşturan Sünni Arapların, yürütme erkinin başı olan başbakanlık makamından dışlanması da önemli bir etken olarak gösteriliyor.

fdvfd
Koordinasyon Çerçevesi toplantılarından (INA)

Halbusi’nin Şii siyasi bloklara yaptığı çağrı çerçevesinde ‘en büyük parlamento bloğu’ ifadesine yaptığı vurgu, doğrudan Koordinasyon Çerçevesi yerine, Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani’nin liderliğini yaptığı ve seçimlerde birinci çıkan İmar ve Kalkınma Bloğu’ndan bir adayın görevlendirilmesine işaret ettiği şeklinde yorumlanıyor.

Halbusi açıklamasında, ülkenin ciddi bir ekonomik krizden geçtiğini ve anayasa gereği geçici hükümetin herhangi bir mali, ekonomik ya da reform niteliğinde adım atamayacağını belirtti. Bu nedenle hükümetin bir an önce kurulmasının zorunlu olduğunu, zira halkın geçiminin doğrudan buna bağlı olduğunu vurguladı. Cumhurbaşkanı’nın yemin ederek görevine başlamasının ardından yaptığı değerlendirmede Halbusi, ‘en büyük parlamento bloğunun’ milletvekillerinin imzalarıyla resmi başvuruda bulunduğunu ve bunun Koordinasyon Çerçevesi olduğunu ifade etti. Anayasanın 76. maddesine göre, en büyük bloğun 15 gün içinde başbakan adayını sunmakla yükümlü olduğunu hatırlattı. Halbusi ayrıca siyasi blok liderlerini ve Koordinasyon Çerçevesi’ni, kabine kurulma sürecini başlatmak üzere Cumhurbaşkanı’na resmî görevlendirme başvurusunu iletmeye çağırdı. Ülkenin ekonomik ve güvenlik sorunları nedeniyle, günlük işleri yürüten bir geçici hükümet varken yeni bir hükümetin kurulmasının acil bir ihtiyaç olduğunu da vurguladı.

vfdvbf
Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani (DPA)

Bağdat’taki siyasi gözlemcilere göre Şii siyasi blok içinde seçenekler giderek daralıyor ve görüş ayrılıkları derinleşiyor. Özellikle Maliki ve liderliğini yaptığı grubun cumhurbaşkanlığı seçim sürecine katılmayı reddetmesi ve Kürt cumhurbaşkanının seçilmesinde Koordinasyon Çerçevesi içindeki güçlerin yarısından fazlasının oluşturduğu uzlaşmadan ayrılması, Maliki’nin başbakanlığa dönüş ihtimalinin tamamen zayıfladığı şeklinde değerlendiriliyor. Bu nedenle başbakanlık için öne çıkan isimler arasında mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani’nin yanı sıra, Hesap Verebilirlik ve Adalet Konseyi Başkanı Basim el-Bedri ile İstihbarat Servisi Başkanı Hamid eş-Şatri’nin bulunduğu belirtiliyor.


Gazze’ye yönelik İsrail ablukasını kırmayı hedefleyen yeni bir yardım filosu yola çıkıyor

Küresel Direniş Filosu Yönlendirme Komitesi üyeleri ile Open Arms (Açık Kollar) örgütü temsilcileri, insani yardım filosunun Barselona’dan Gazze’ye hareketine hazırlanılırken düzenlenen basın toplantısına katıldı (Reuters)
Küresel Direniş Filosu Yönlendirme Komitesi üyeleri ile Open Arms (Açık Kollar) örgütü temsilcileri, insani yardım filosunun Barselona’dan Gazze’ye hareketine hazırlanılırken düzenlenen basın toplantısına katıldı (Reuters)
TT

Gazze’ye yönelik İsrail ablukasını kırmayı hedefleyen yeni bir yardım filosu yola çıkıyor

Küresel Direniş Filosu Yönlendirme Komitesi üyeleri ile Open Arms (Açık Kollar) örgütü temsilcileri, insani yardım filosunun Barselona’dan Gazze’ye hareketine hazırlanılırken düzenlenen basın toplantısına katıldı (Reuters)
Küresel Direniş Filosu Yönlendirme Komitesi üyeleri ile Open Arms (Açık Kollar) örgütü temsilcileri, insani yardım filosunun Barselona’dan Gazze’ye hareketine hazırlanılırken düzenlenen basın toplantısına katıldı (Reuters)

Filistinlilere insani yardım ulaştırmayı amaçlayan ikinci bir filonun, bugün (Pazar) İspanya’nın Barselona Limanı’ndan hareket etmesi planlanıyor. Girişim, İsrail’in Gazze Şeridi üzerindeki ablukasını kırmayı hedefliyor.

Akdeniz’e kıyısı bulunan limandan, tıbbi malzemeler ve diğer insani yardımlarla yüklü yaklaşık 30 teknenin “Küresel Direniş Filosu” kapsamında yola çıkması bekleniyor. Filoya, Gazze’ye uzanan güzergâh boyunca daha fazla teknenin katılması öngörülüyor.

dervf
Gazze’ye doğru yola çıkmaya hazırlanan insani yardım filosuna ait bir teknede, Yeni Zelanda hükümetine İsrail’e yaptırım uygulama çağrısı yapan bir pankart asılı görülüyor. Girişim, İspanya’nın Barselona kentinde gerçekleşti (Reuters)

İsrail ordusu, aynı organizasyon tarafından geçen yıl Ekim ayında Gazze’ye ulaşmaya çalışan yaklaşık 40 tekneyi durdurmuş, İsveçli aktivist Greta Thunberg ile birlikte 450’den fazla katılımcıyı gözaltına almıştı.

“İnsani koridor açılması”

Gazze’nin tüm giriş-çıkış noktalarını kontrol eden İsrail, bölgeye yönelik yardım akışını engellediği yönündeki iddiaları reddediyor. Ancak Filistinliler ve uluslararası yardım kuruluşları, Ekim ayından bu yana yürürlükte olan ve yardımın artırılmasını da içeren ateşkes anlaşmasına rağmen, bölgeye ulaşan yardımların hâlâ yetersiz olduğunu belirtiyor.

Game of Thrones dizisindeki rolüyle tanınan İrlandalı oyuncu Liam Cunningham, filoya destek veren isimler arasında yer alıyor. Reuters’a değerlendirmede bulunan Cunningham, teknelerde taşınan yardımların, devletlerin uluslararası hukuk kapsamında yerine getirmesi gereken yükümlülüklerin gönüllüler tarafından üstlenildiğini gösterdiğini belirterek, bunu “bir başarısızlık göstergesi” olarak nitelendirdi.

vfvf
Gazze’ye insani yardım ulaştırmayı amaçlayan filo, İspanya’nın Barselona Limanı’ndan hareket etmeye hazırlanıyor (Reuters)

Dünya Sağlık Örgütü ise, devletlerin silahlı çatışmalar sırasında dahi uluslararası insancıl hukuk kapsamında insanların sağlık hizmetlerine güvenli erişimini sağlamakla yükümlü olduğunu vurguluyor.

Filonun organizasyon komitesinde yer alan Filistinli aktivist Saif Ebu Keşk, Reuters’a yaptığı açıklamada, “Bu görev, yardım kuruluşlarının bölgeye ulaşabilmesi için bir insani koridor açmayı amaçlıyor” ifadelerini kullandı.

Geçen yılki filoya katılan İsviçreli ve İspanyol aktivistler, İsrail güçleri tarafından gözaltında tutuldukları süre boyunca insanlık dışı koşullara maruz kaldıklarını öne sürerken, İsrail Dışişleri Bakanlığı sözcüsü bu iddiaları reddetti.


İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırısında aynı aileden altı kişi hayatını kaybetti

 İsrail’e ait bir Apache helikopteri Lübnan üzerinde uçarken işaret fişekleri ateşliyor. (Reuters)
İsrail’e ait bir Apache helikopteri Lübnan üzerinde uçarken işaret fişekleri ateşliyor. (Reuters)
TT

İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırısında aynı aileden altı kişi hayatını kaybetti

 İsrail’e ait bir Apache helikopteri Lübnan üzerinde uçarken işaret fişekleri ateşliyor. (Reuters)
İsrail’e ait bir Apache helikopteri Lübnan üzerinde uçarken işaret fişekleri ateşliyor. (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın yerel medyadan aktardığına göre, İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırısında aynı aileden altı kişi hayatını kaybetti.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı (NNA), güneydeki Sur ilçesine bağlı Marub köyüne düzenlenen saldırıda ‘altı kişinin şehit olduğunu’ duyurdu. Saldırının, yedi kişiden fazla nüfusa sahip bir ailenin yaşadığı bir evi hedef aldığı belirtildi.

NNA ayrıca, İsrail güçlerinin Bint Cubeyl’de kalan mahallelere sızma ve kontrol sağlama girişimlerini sürdürdüğünü, bölgede şiddetli çatışmaların yaşandığını ve İsrail tarafının ağır kayıplar verdiğini aktardı.

Açıklamada, İsrail topçusunun kentin çevresini, giriş noktalarını ve yakın köylerin kenar bölgelerini yoğun şekilde bombaladığı da ifade edildi.

İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarını sürdürdüğü, bu operasyonlarda Hizbullah unsurlarının hedef alındığını açıkladığı ve söz konusu faaliyetlerin İran ile ABD arasındaki ateşkesin bir parçası olmadığı yönündeki tutumunu koruduğu belirtildi.

İran ise Lübnan’daki askeri operasyonların durdurulması gerektiğini savunuyor.

İsrail ordusu, dün geceden bugün sabah saatlerine kadar Hizbullah’a ait roket fırlatma rampalarını vurduğunu açıkladı. Bugün Beyrut’un güney banliyölerinden yükselen dumanlar görülürken, İsrail’in sınıra yakın yerleşimlerinde ise Lübnan’dan gelen roket tehdidi nedeniyle hava saldırısı sirenleri çaldı.