Çin önemli bir arabulucu güç haline gelebilir mi?

Pekin, Filistin bataklığına çekilme konusunda temkinli olacak

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP
TT

Çin önemli bir arabulucu güç haline gelebilir mi?

Fotoğraf: AFP
Fotoğraf: AFP

Christopher Phillips

Gazze’deki savaş devam ederken Çin, dikkat çekici bir şekilde sessizliğini koruyor. Bu durum, Çin’in son birkaç yıldır sergilediği tutumla bir tezat oluşturuyor. Nitekim Ortadoğulu güçler, Pekin’in, bölgede ticaret, yatırım ve diplomatik faaliyet hacmini artıran bariz bir rol oynamasına alışmıştı. Sonuç olarak bazı gözlemciler, Çin’in mevcut krizde daha büyük bir rol oynayıp oynayamayacağını merak ediyor.

20 Kasım’da aralarında Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Âl-i Suud’un da olduğu Arap ve Müslüman liderlerden oluşan bir heyet, çatışmanın bitirilmesine yönelik daha fazla destek için baskı yapmak üzere Pekin’e gitti. Şi Cinping, İsrail’e kendine hâkim olma çağrısı yaptı, Filistinlilerin acılarına kayıtsız olmadığını ifade etti ve durumun kötüleşmesinden ABD’yi sorumlu tuttu. Bununla birlikte Çin, bazılarının görmeyi umduğu türde bir Çin arabuluculuğu sergilemedi. Halbuki mart ayında Suudi Arabistan Krallığı ile İran arasında arabuluculuk yapmış ve bir açılıma vesile olmuştu. Bu atılımın ardından da eylül ayında Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile iki ülkenin daha genişletilmiş BRICS grubuna dahil edilmesinde öncü bir rol oynamıştı. O zamandan bu yana Pekin’in bölgesel arabuluculukta daha belirgin bir rol oynayacağına dair beklentiler arttı.

Gelgelelim ABD başta olmak üzere diğer büyük güçlerin de bildiği gibi arabuluculuk, karmaşık ve belki de tehlikelerle dolu bir diplomatik faaliyettir. Şurası muhakkak ki Çin, zaman zaman kendini aşmaya hevesleniyor. Kendisine dünya çapında ‘dürüst bir arabulucu’ olarak bakılmasının ne kadar değerli olduğunun da farkında. Ancak aynı zamanda gücünün sınırlı olması ve içgüdüsel olarak ihtiyatı elden bırakmaması, Çin’in küresel arabulucu rolü oynama imkânını kısıtlıyor. Gazze meselesinde de çok fazla risk ve çok az olumlu getiri olabilir.

İran-Suudi Arabistan yakınlaşması

Çin’in Ortadoğu’ya olan ilgisi senelerdir artış gösteriyor. Onun gözünde bölgeyi özel bir öneme sahip kılan şey, enerji susuzluğu olabilir. Nitekim Çin, İran ve Suudi Arabistan petrolünün en büyük ve BAE petrolünün de ikinci büyük müşterisi haline geldi. Ekonomik ilişki, karşılıklıydı. Çinli şirketler, sadece Körfez’e değil, Ortadoğu’ya da geniş çaplı yatırımlar yaptı. İsrail, Mısır ve Ürdün de Pekin’le olan ticaretini artırdı. Kahire dışında yer alan Yeni İdari Başkent’teki ikonik kule ve Tel Aviv Metrosu’nun Kırmızı Hattı gibi büyük altyapı projelerinin arkasında da Çinli şirketler vardı. İsrail, Ürdün ve Filistin hariç bölgedeki her bir hükümet, Pekin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne katıldı. Bu büyük ekonomik varlığa karşın bölgeye yönelik artan askerî bir müdahale olmadı.

Çin’in ekonomik varlığı, güçlü bir askerî varlığı getirmedi. ABD’nin aksine Çin’in bölgede yalnızca bir askerî üssü var, o da Cibuti’de

Çin’den ekonomik varlığına karşılık güçlü bir askerî varlık göremiyoruz. ABD’nin aksine Çin’in bölgede yalnızca bir askerî üssü var, o da Cibuti’de. Bu üs de Çin’e, Ortadoğu’dan ziyade Afrika’daki yatırımları ve Hint Okyanusu’ndaki korsanlığın önlenmesi için hizmet ediyor. Bununla beraber ekonomik ortaklığının boyutu, ona nüfuz kazandırdı. Çin’in İran ile Suudi Arabistan Krallığı arasındaki yakınlaşmaya aracılık etme başarısından sonra, 2023 yılına tarihî bir yıl olarak bakılabilir.

Tahran ile Riyad’ın Suriye’den Yemen’e pek çok bölgesel çatışmada birbirine rakip tarafları desteklediği onlarca yıl boyunca yaşanan gerginlik, 2016 yılında iki ülke arasındaki ilişkilerin kopmasıyla sona ermişti. Ancak hem İran’la hem Suudi Arabistan’la güçlü ilişkilere sahip bir devlet olarak Çin’in arabuluculuğu, bu iki bölgesel düşmanı Mart 2023’te ilişkileri yeniden başlatma taahhüdünde bulunmaya sevk etti. O zaman beri de ilişkilerdeki bu açılım genişlemeye başladı. İran, Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ileride Tahran’ı ziyaret etme davetini kabul ettiğini bildirdi. Yine kısmen Çin’in çabalarıyla bu iki ülke, BRICS grubuna katılma daveti de aldı.

Çin’in arabuluculuk rolünün artması

Çin’in 2023 yılında Ortadoğu’da oynadığı önemli arabuluculuk rolü, münferit bir hadise değildi. Bu arabuluculuk, ülkenin yıllardır bulunduğu ve bölgede artan ekonomik etkinliği sayesinde kolaylaşan bir dizi müdahalenin taçlandırılması mahiyetindeydi. Bu ilişkilerin tarihi 2004 yılına dayanıyor. O dönemde Çin, Güney Sudan petrolünün ana müşterisi olma konumundan faydalanarak Sudan’ı, BM barış güçlerinin Darfur’da konuşlandırılmasını kabul etmesi yönünde etkiledi. Son dönemlerde Suriye’yle normalleşme konusunda Arap ülkeleri üzerinde de üstü kapalı bir etki gösterdi, ki bu hamle, bu yılın başlarında Suriye’nin yeniden Arap Birliği’ne dahil olmasında rol sahibi oldu.

Çin’in arabuluculuk hevesleri, Ortadoğu’yla sınırlı değildi. Suudi Arabistan ile İran’ın bir araya gelmesinden bir ay önce Pekin, Ukrayna’daki savaşın sona ermesi için de 12 maddelik bir plan ortaya koydu. Ancak Pekin, bölgesel egemenlik ilkesini savunurken, Rusya’ya 2014 yılından bu yana ele geçirdiği topraklardan geri çekilme çağrısında bulunmadı. Ki bu, Kiev’in herhangi bir barış görüşmesinin başlangıç noktası olacak temel talebiydi. Özellikle Washington’daki eleştirmenlere göre bu barış teklifi, ciddi bir arabuluculuk çabasından ziyade, Çin’in çatışmada Rusya’nın tarafını tuttuğu yönündeki iddialardan sıyrılmak için ortaya koyduğu bir girişimdi. Yine de Pekin’in o zamandan bu yana defalarca sunduğu bu teklif, Çin’in kendisini küresel bir arabulucu güç olarak konumlandırdığının bir başka göstergesidir.

fgrtnjtr
ABD Başkanı Joe Biden ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 15 Kasım’da Kaliforniya’nın Woodside ilçesinde düzenlenen APEC zirvesi münasebetiyle bir araya geldi (Reuters)

Washington, kötümser tutumunda haksız olmayabilir. Zira Çin’in tamamen diğerkâm sebeplerle arabuluculuk yapması pek muhtemel değil. Ukrayna’da bir barış planı ortaya koyması, Rusya’nın güçlü bir müttefiki olarak Pekin’in imajını zedeler belki ama, Ortadoğu’nun en büyük iki petrol ihracatçısı arasında bir anlaşma için arabuluculuk yapmak, ekonomik bakımdan Pekin için mantıklı bir şey. Çünkü bu, bölgesel çatışma yüzünden tedarikin zarar görmesi ihtimalini azaltacaktır. Benzer şekilde Sudan’ı Darfur’da barış güçlerinin varlığını kabul etmeye ikna etmek, güneyden gelen petrol akışını etkileyebilecek daha sert yaptırımların dayatılması ihtimalini azaltabilir. Suriye’yle tekrar normalleşme de Çin’in Ortadoğu’daki ekonomik çıkarlarını etkileyebilecek bölgesel gerilimleri azaltır.

Belki de Washington kötümser tutumunda haklıdır. Zira Çin’in tamamen diğerkâmlıkla arabuluculuk yapması pek muhtemel değil

Arabuluculuğun ekonomik mantığının ötesinde Çin, jeostratejik bir avantaja da sahip. Şöyle ki son yıllarda ABD’yle gerilimler arttıkça Pekin, kendisini Batılı olmayan ve büyüyen bir dünyanın kahramanı olarak sunmaya gayret gösterdi. Bunu yaparken ABD’yi de kendi çıkarlarının peşinde yeni bir sömürgeci güç olarak tasvir ediyordu. Öne çıkan uluslararası çekişmelerdeki arabuluculuk Çin’e kendisini, taraf tutan ve müttefiklerini destekleyen ABD’nin aksine gerçek bir ‘dürüst arabulucu’ olarak gösterme imkânı veriyor. Görünüşe bakılırsa bu, Çin’in küresel sahnede kendisini ABD’ye nazaran müdahaleci olmayan ve daha adil bir alternatif olarak sunma odaklı, daha kapsamlı bir stratejinin bir parçası.

Arabuluculuğun zorlukları

Arabuluculuk her zaman kolay bir başarı sağlamaz. Dahası olumsuz yanları da olabilir. Çin’in Suudi Arabistan-İran yakınlaşmasını kolaylaştırmadaki başarısı, bunun bariz bir örneğidir. Çin’in gösterdiği diplomatik çabalar, nihai boşlukların kapanması ve hem Riyad’ın hem de Tahran’ın bir anlaşmaya varmaya teşvik edilmesi konusunda hiç şüphesiz önemliydi. Ama bu arabuluculuğun her iki ülkenin de müzakereye zaten meyilli olduğu bir zamanda gerçekleştiğini belirtmek gerekir. Çin’in katılımından önce Irak ve Umman, yıllardır sessiz bir şekilde iki ülke arasında arabuluculuk ediyor ve yavaş da olsa anlamlı bir ilerleme kaydediyordu. Dolayısıyla Pekin, son aşamalarda önemli bir rol oynasa da isteksiz liderleri ikna etmek gibi bir zorlukla yüzleşmedi, zira her iki taraf da zaten müzakere yoluna girmişti. İran, devam eden Amerikan yaptırımlarının yükü altındaydı. Ayrıca 2022-2023 yıllarında Mahsa Amini protestolarının ardından bir iç muhalefetle de karşı karşıyaydı. Suudi Arabistan’ı ve diğerlerini öfkelendiren tüm bölgesel müdahalelerini sonlandırma konusunda isteksiz olsa da bazı alanlarda geri adım atıp uzlaşmaya hazırdı. Öte yandan Suudi Arabistan da yerel ekonomik çeşitliliğini artırmak üzere spor eğlencesi için küresel ve bölgesel bir merkez haline gelmek gibi hedeflerle, 2000’li yıllarda Ortadoğu’da yaşanan çatışmalardan uzaklaşmak istiyordu. İran’la yakınlaşma, komşu Yemen’de istikrarın sağlanmasına da yardımcı olabilirdi. O dönemde Çin, kapıyı tam olarak açmadığı gibi, anahtarı bulmak için büyük bir çaba harcamak zorunda da kalmadı.

Aynı durumu başka yerlerdeki başarılı arabuluculuklarda da görüyoruz. Mesela en meşhur Amerikan arabuluculuğu örneklerinden birini ele alalım: 1979 yılında Mısır ile İsrail arasında yapılan arabuluculukta, iki düşman birbirine çok da uzak olmayan tutumlarla sürece başlamıştı. Mısır, İsrail’i tanıma karşılığında Sina’yı geri almak istiyordu. İsrail de bunu kabul etmeye hazırdı, ancak geri çekilme için belirlenen takvime itiraz etti. Mısır ayrıca, Filistinlilerin haklarının ve barış süreci koşullarının iyileştirilmesine yönelik adımların atılması için de baskı yaptı. Ancak nihayetinde Enver Sedat, kendi nihai hedeflerine ulaşmak için bu konuda taviz vermeye hazırdı. Sedat’ın derdi; Sina’nın iadesi, ABD’den ekonomik destek ve yerel meşruiyetin artırılması idi.

ABD’nin İsrailliler ile Filistinliler arasında başarılı bir arabuluculuk yapamaması, yıllar geçtikçe küresel itibarının zarar görmesine sebep oldu

Öte yandan desteğini aldığı sağcı yerleşim hareketinin muhalefetine rağmen İsrail Başbakanı Menahem Begin de bu güçlü Arap ülkesini Arap-İsrail çatışmasının dışına çıkarmak için Sina’yı gözden çıkarmaya hazırdı. ABD, Camp David’de anlaşmazlıkları gidermek ve uygulanabilir bir anlaşmaya varmak üzere arabuluculuk yapmak için büyük bir çaba sarf etmek zorunda kaldıysa da yine de iki tarafın başlangıçtaki tutumları birbirine çok uzak değildi.

Ama başlangıçtaki tutumlar birbirine çok uzak olduğunda arabuluculuk yapmak daha da zorlaşıyor. ABD de daha sonra, İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü ve sonra Filistin Yönetimi arasındaki müzakereleri defalarca gözetirken bu gerçekle yüzleşti. Oslo’daki ilk anlaşmalardan bu yana İsrail ile Filistin tarafları arasında halen büyük bir mesafe var.

Herhangi bir Filistin devleti, tam egemenliğe sahip olup sınırlarını kontrol edebilecek ve kendi ordusunu kurabilecek mi? Bu devlet hem Batı Şeria’yı hem de Gazze Şeridi’ni kapsayacak mı? Yerleşimlerin akıbeti ne olacak? Peki ya Doğu Kudüs? Filistinli mültecilerin dönüş hakkından ne haber?

sdegr
20 Ekim’de Refah sınır kapısında Gazze’ye gidecek insani yardım tırlarının hazırlanma aşaması

Başından beri müzakere yapan iki taraf arasındaki temel anlaşmazlık noktalarından bazıları olan bu ve diğer konular, Oslo sürecinin rayından çıkmasına, sonra da birçok müzakere girişiminin başarısız olmasına katkıda bulundu. İki taraf üzerindeki nüfuzuna ve gücüne rağmen ABD, uygulanabilir bir anlaşmaya aracılık edemediğinin farkına vardı.

Herhangi bir hükümetin kendisini arabulucu olarak sunmasının tehlikesi de burada yatıyor. ABD’nin İsrailliler ile Filistinliler arasında başarılı bir arabuluculuk yapamaması, yıllar geçtikçe onun küresel itibarını zedeledi. Aslında ABD’nin İsrail’le güçlü ilişkilerinin, bu başarısızlıkta rol oynayan etkenlerden biri olduğu düşünülüyor. Çin gibi rakip ülkeler de bunu, ABD’nin ‘dürüst bir arabulucu’ olma kabiliyetine meydan okumak için kullanıyor.

Dahası 1993’teki arabuluculuk rolü nedeniyle Washington, bugünkü Gazze savaşında da gördüğümüz üzere, şu an başarısız barış sürecinin sonuçlarına ‘katlanıyor’. İsrailliler ve Filistinliler, tüm vaatlerinden ve girişimlerinden sonra ABD’den yolun sonunda varılan trajik durumun çözümünde öncü bir rol oynamasını talep edebilir. Velhasıl, bir arabulucu olarak öne çıktıktan sonra ABD’nin otuz yıl geçse bile, itibarını ciddi anlamda kaybetmeden geri çekilmesi çok zor.  

Çin’in Gazze’deki kararsızlığı

Tüm bunlar, Çin’in neden halen Gazze’de arabuluculuk talebinde bulunmadığının cevabı olabilir. Dışarıdan bakıldığında müzakere teklifinde bulunmak, Pekin için mantıklı görünüyor. Nitekim İsrail’le güçlü ticari ilişkileri var. Filistin ekonomisindeki doğrudan katılımı daha az olsa da hem Filistin Yönetimi’nin ana destekçisi (Körfez ülkeleri) hem de Hamas’ın ana destekçisi (İran) ile yakın ilişkilere sahip. Teorik açıdan Çin, arabuluculuk için bu nüfuzu kullanabilir. ABD’nin otuz yıl boyunca başaramadığı şeyi başarırsa da bu ona büyük bir uluslararası şöhret kazandıracaktır.

Gelgelelim bu, ‘açık bir kapı’ değil ve savaşan taraflar birçok konuda halen taban tabana zıt. Üstelik Çin’le artan ticaretine rağmen İsrail, ABD safında kalmayı sürdürüyor. Pekin’in aracılık ettiği bir anlaşmaya varmak için de oradan vazgeçmeyecektir.

Çin öyle ya da böyle zorlukların üstesinden gelip de başarılı bir arabuluculuk yaptı diyelim. Ama o zaman da anlaşmanın ‘sahibi olacak’ ve ABD’nin 1993 yılından beri yaptığı gibi bu anlaşmanın yürütülmesinden sorumlu tutulacak.

Pekin, Filistin bataklığına çekilme konusunda temkinli davranacaktır. Bu, Çin’in son birkaç on yıldır benimsediği uluslararası stratejisiyle de bir çelişki arz eder. Zira Pekin, dış ortaklıklarında temkinlilik ve yüksek seçicilik hali gösterdi. O genelde sadece ekonomik veya diplomatik getiri sağlayabilecek alanlara yatırım yapıyor. Bu durum, arabuluculuğa, başarı sağlanma ihtimali yüksek ve canlı ekonomik ve stratejik faydalar sağlayacak alanlarda, sadece bir taktik olarak başvurulması gibi bir sonuç getirdi. Şurası kesin ki Pekin, arabuluculuğu yeni bir öğreti olarak benimsemedi. Bu yüzden de yalnızca Çin için açık bir fayda barındırdığında arabuluculuk yapmayı teklif eder. 

Şu an Gazze, riskten uzak duran Çin için oldukça riskli görünüyor. O yüzden Pekin, muhtemelen bu meseleden bariz bir şekilde uzak duracak.

Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden tercüme edilmiştir.



Şeybani: Suriye, Avrupa Birliği ile ortaklığa “en üst düzey ciddiyetle” giriyor

Avrupa Komisyonu’nun Akdeniz’den sorumlu üyesi Dubravka Šuica ile Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani, pazartesi günü Brüksel’de düzenlenen Suriye Ortaklık Forumu toplantısının ardından ortak basın toplantısına katıldı. (Reuters)
Avrupa Komisyonu’nun Akdeniz’den sorumlu üyesi Dubravka Šuica ile Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani, pazartesi günü Brüksel’de düzenlenen Suriye Ortaklık Forumu toplantısının ardından ortak basın toplantısına katıldı. (Reuters)
TT

Şeybani: Suriye, Avrupa Birliği ile ortaklığa “en üst düzey ciddiyetle” giriyor

Avrupa Komisyonu’nun Akdeniz’den sorumlu üyesi Dubravka Šuica ile Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani, pazartesi günü Brüksel’de düzenlenen Suriye Ortaklık Forumu toplantısının ardından ortak basın toplantısına katıldı. (Reuters)
Avrupa Komisyonu’nun Akdeniz’den sorumlu üyesi Dubravka Šuica ile Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani, pazartesi günü Brüksel’de düzenlenen Suriye Ortaklık Forumu toplantısının ardından ortak basın toplantısına katıldı. (Reuters)

Suriye Dışişleri ve Gurbetçiler Bakanı Esad Hasan Şeybani, pazartesi günü Brüksel’de düzenlenen Avrupa Birliği-Suriye Ortaklık Forumu kapsamında yaptığı basın açıklamasında, Suriye’nin bugün yalnızca yardım ve insani destek anlayışını aşan; karşılıklı çıkara dayalı iş birliği ve ortaklık temelinde kurumsal ve sürdürülebilir bir süreç başlatmak amacıyla hareket ettiğini vurguladı.

Şeybani, “Suriye bu görüşmelere en üst düzey ciddiyetle giriyor. Bu toplantıdan sağlam bir ortak anlayış zeminiyle çıkmayı bekliyoruz” ifadelerini kullandı.

Suriye devlet televizyonu El-İhbariye’nin muhabirine konuşan Şeybani, mevcut jeopolitik dönemin hem bölge hem de Avrupa kıtası açısından istisnai fırsatlar sunduğunu belirterek, bu aşamaya yatırım yapmanın hızlı hareket etmeyi gerektirdiğini söyledi. Şeybani, “Tarihi fırsat pencereleri zamanında değerlendirilmezse kapanır” dedi.

Öte yandan Avrupa Birliği dışişleri bakanları, pazartesi günü Suriye ile ticari ilişkilerin yeniden başlatılması ve 2011 yılında askıya alınan iş birliği anlaşmasının yeniden yürürlüğe konulması konusunda anlaşmaya vardı. Söz konusu anlaşma, dönemin Devlet Başkanı Beşşar Esad’a karşı başlayan halk ayaklanmasının 14 yıl süren iç savaşa dönüşmesi üzerine askıya alınmıştı.

Brüksel’de toplanan AB üyesi ülkelerin temsil edildiği Avrupa Birliği Konseyi, kararın AB ile Suriye arasındaki ikili ilişkilerin güçlendirilmesi açısından önemli bir adım olduğunu açıkladı.

Batılı ülkelerin Suriye’ye yönelik yaptırımlarının büyük bölümü geçtiğimiz yıl kaldırılmıştı. Ülke, 2024 yılının sonunda Esad yönetimini deviren silahlı gruplar koalisyonunun lideri olan Cumhurbaşkanı Ahmed Şara yönetiminde uluslararası topluma yeniden ve daha kapsamlı şekilde entegre olmaya çalışıyor.

bfgrb
Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi ve Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Kaja Kallas, 11 Mayıs’ta Brüksel’de gerçekleştirilen Dış İlişkiler Konseyi toplantısı sırasında. (EPA)

İş birliği anlaşmasının yeniden yürürlüğe girmesiyle birlikte, bazı Suriye ürünlerinin ithalatına yönelik kısıtlamaların kaldırılması bekleniyor. Bu kapsamda petrol ve petrol ürünlerinin yanı sıra altın, değerli metaller ve elmas da yer alıyor.

Avrupa Konseyi açıklamasında, kararın “Avrupa Birliği’nin Suriye ile yeniden angajman kurma ve ülkenin ekonomik toparlanmasını destekleme konusundaki kararlılığına dair açık bir siyasi mesaj” taşıdığı ifade edildi.

Şeybani ise Suriye’nin Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve Körfez ülkelerini “istikrar ve yeniden inşa sürecinin ortakları” olarak gördüğünü belirtti. Suriye’nin stratejik konumunun, onu bölgesel ve uluslararası tedarik zincirleri için güvenli ve istikrarlı bir geçiş noktası haline getirebileceğini söyledi.

İç politikaya ilişkin değerlendirmesinde Şeybani, “Suriye’de tek bir Suriye halkı vardır; azınlık ya da çoğunluk yoktur” dedi. Tüm kesimlerin anayasa ve Suriye yasaları çerçevesinde korunduğunu ve toplum içinde rollerini yerine getirdiğini ifade etti.

Şeybani ayrıca, son 14 yıl boyunca Suriyelilere ev sahipliği yaptıkları için Avrupa Birliği ülkelerine teşekkür ederek, hükümetin şu anda Suriye’nin tüm sektör ve alanlarda yeniden inşası için çalıştığını kaydetti.

vfbfrbg
Suriye’den mülteci olarak Almanya’ya gelen Esma Huveyce, bugün çalıştığı Fluechtlingspaten Syrien (Suriyeli Mülteci Sponsorları) derneğinin ofisinde görüntülendi. Berlin, 10 Temmuz 2025. (AFP)

Avrupa Komisyonu’nun Akdeniz’den sorumlu üyesi Dubravka Šuica ise basın toplantısında, “Bugün krizden toparlanmaya geçiş sürecinde Suriye’nin yanındayız. Suriye, Doğu Akdeniz’in en önemli ülkelerinden biri ve yeniden inşası için birlikte çalışmamız gerekiyor; çünkü ihtiyaçlar çok büyük” dedi.

Šuica, sağlık kurumları ve altyapının desteklenmesinin yanı sıra ekonomik ve sosyal toparlanmanın hızlandırılması ile kurumsal yapılanmanın güçlendirilmesine katkı sunduklarını belirterek, “Bu, herkes için müreffeh bir Suriye’nin temelidir” ifadelerini kullandı.

Suriye’de toparlanmanın, geleceğin inşası ve toplumun dayanıklılığının artırılmasıyla mümkün olacağını kaydeden Šuica, bunun Suriyelilere yeniden umut vereceğini söyledi. Ayrıca Suriye’nin doğru yönde ilerlediğini, ancak toparlanma sürecinin zaman gerektirdiğini vurguladı.


Arafat’tan Sinvar’a kadar... İran’ın Filistinlileri kuşatma çabaları hiç durmadı

Tahran’da, hayatını kaybeden Hamas lideri Yahya Sinvar’ın fotoğrafının yer aldığı bir afiş (EPA)
Tahran’da, hayatını kaybeden Hamas lideri Yahya Sinvar’ın fotoğrafının yer aldığı bir afiş (EPA)
TT

Arafat’tan Sinvar’a kadar... İran’ın Filistinlileri kuşatma çabaları hiç durmadı

Tahran’da, hayatını kaybeden Hamas lideri Yahya Sinvar’ın fotoğrafının yer aldığı bir afiş (EPA)
Tahran’da, hayatını kaybeden Hamas lideri Yahya Sinvar’ın fotoğrafının yer aldığı bir afiş (EPA)

Yaser Arafat, 1979’daki Humeyni Devrimi’nin ardından İran’a ulaşan ilk isim olmuştu. İran’ın İsrail Büyükelçiliği’ni kapatıp Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) devretmesiyle, Filistin devriminin yeni İran’da genişlediğini düşündü. Ancak kısa süre içinde, İran’ın açık ve doğrudan desteğinin “Allah rızası için” olmadığını; karmaşık, zor ve şartlara bağlı olduğunu fark etti. Böylece ilişkiler, kısa süren bir “balayı” döneminin ardından hızla kopma noktasına geldi.

Arafat’a yakın isimlerin anlattığına göre, hızlı zekâsı ve nüktedanlığıyla bilinen Filistin lideri, Humeyni’nin görüşme sırasında Farsça tercüman istemesine şaşırmıştı. Oysa Humeyni Arapçayı gayet iyi biliyordu. Ardından Humeyni’nin Filistin devriminin “İslami bir devrim” olduğunu ilan etmesini istemesi, Arafat’ın şüphelerini daha da artırdı. Arafat ise devrimin yalnızca Müslümanların değil, Hristiyanların da içinde bulunduğu tüm Filistin halkının devrimi olduğunu söylemekle yetindi.

fb
Yaser Arafat, 17 Şubat 1979’da Tahran ziyareti sırasında. Arafat, “İslam Devrimi”nden sonra İran’ı ziyaret eden ilk resmî isim olmuştu (Getty)

Daha sonra kendi çevresinde alaycı bir şekilde, “Kur’an’ın dili olan Arapçayı konuşmayan bir İslam devrimi lideri” görüntüsünün ironisinden söz ettiği aktarılır. Oysa Humeyni, devrim başarıya ulaşmadan önce Arapçayı akıcı biçimde konuşabiliyordu.

Arafat-Tahran hattında açık düşmanlık

Arafat, tüm çekincelerine rağmen İranlılarla ilişkisini bir süre sürdürdü. Ancak İran-Irak Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Tahran yönetimi tavrını netleştirdi. İran, Arafat’tan Saddam Hüseyin’e karşı açık destek vermesini istedi. Arafat bunu reddetmekle kalmadı, tam tersine Irak’a yakın bir çizgi izledi.

dfrft
1982 yılında Beyrut’tan çekilişi sırasında Yaser Arafat’ın konvoyuna eşlik eden Fransız güvenlik görevlisi (çift gözlük takan) (Getty)

Bunun ardından umut vadeden ilişkiler büyük bir çatışmaya dönüştü. İran, FKÖ’yü ve Arafat’ı zayıflatmak için muhalif Filistinli grupları desteklemeye başladı.

Filistinliler hâlâ, 1982’de İsrail Beyrut’u kuşatırken İran’ın Arafat için hiçbir adım atmamasını hatırlıyor. İran o sırada Irak’la savaş halindeydi. Dahası, İran’ın müttefiki Suriye; Ebu Musa liderliğinde Fetih içerisindeki en büyük ayrılığı destekledi, finanse etti ve barındırdı. Daha sonra “Fetih İntifadası” adını alan bu hareket Suriye’ye yerleşti.

gtrtgrt
1989’da Lübnan İç Savaşı sırasında Beyrut’taki Burc el-Baracne Mülteci Kampı’nda Filistinli kadınlar ve kız çocukları (Getty)

Tahran ayrıca FKÖ çatısı altındaki başka ayrılıkları da destekledi. Filistinliler, Humeyni’ye bağlılığını ilan eden Lübnan’daki Şii Emel Hareketi milislerinin Filistin kamplarında gerçekleştirdiği katliamları da unutmadı.

Bu dönemden sonra Arafat’ın, FKÖ’nün ve daha sonra kurulan Filistin Yönetimi’nin İran’la ilişkileri hiçbir zaman iyi olmadı. Karşılıklı suçlamalar zamanla açık düşmanlığa dönüştü.

“Hamas” ve “İslami Cihad” üzerinden nüfuz

İran, uzun süreli çabalar ve birçok başarısız girişimin ardından, Filistin Yönetimi’nin kuruluş sürecinde “Hamas” ve “İslami Cihad” hareketleri üzerinden kendisine alan açtı. Önce siyasi destek verdi, ardından mali ve askeri yardımları artırdı. Sonunda bölgesel bir eksen oluşturdu.

grfgrf
Lübnan İç Savaşı sırasında, 8 Ağustos 1986’da Emel Hareketi’nin askerî geçidinde görülen Nebih Berri. Fotoğrafta Musa Sadr’ın büyük bir portresi de yer alıyor (AFP - Getty)

Bu eksen, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e yönelik saldırısıyla büyük bir sarsıntı yaşadı ve etkileri İran’a kadar uzandı.

Hamas ile İslami Cihad’ın İran’la ilişkileri 1980’lerin sonlarında başladı ve 1990’larda güçlendi. 2000’deki İkinci İntifada ile birlikte İran’ın desteği daha da arttı. Hamas’ın Gazze’yi kontrol altına alması ise ilişkilerde yeni bir dönüm noktası oldu.

Bu süreçte Hamas ve İslami Cihad mensupları İran’da ve Lübnan’daki Hizbullah kamplarında, İran Devrim Muhafızları gözetiminde eğitim almaya başladı.

İran, her iki harekete büyük miktarda mali destek sağladı; silah, roket üretimi ve füze teknolojisi konusunda eğitim verdi. Filistin Yönetimi ve Fetih ise Tahran’ı, bu desteklerle Filistin iç bölünmesini derinleştirmekle suçladı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Hamas kaynakları, Gazze’nin kontrol altına alınmasının İran’la ilişkileri “eşi görülmemiş düzeye” taşıdığını söyledi.

Gazze dışındaki bir Hamas kaynağı, “Hareket büyük mali ve askeri destek aldı, savaşçıların deneyimi geliştirildi” dedi.

Gazze içindeki başka bir kaynak ise İran’ın Gazze’de eğitim projeleri kurmayı önerdiğini ancak Hamas’ın bunu reddettiğini belirtti. Bunun yerine belirli isimlerin yurt dışında eğitim aldığı ifade edildi.

İslami Cihad’ın İran’la ilişkisi ise daha eski ve daha güçlüydü. Hareketten bir kaynak, İran’ın kendilerine Grad ve Fecr tipi füzeler sağladığını, daha sonra bunların İran uzmanlığıyla yerel olarak geliştirildiğini anlattı.

İran’ın Gazze’deki etkisi

İran’ın etkisi zamanla Gazze’de çok belirgin hale geldi. Küçük gruplar da İran’dan destek almaya başladı. Açık şekilde Şiileşen yapılar ortaya çıktı, hatta kendisini “Filistin Hizbullahı” olarak adlandıran oluşumlar görüldü.

Hamas ve İslami Cihad kararlarının bağımsız olduğunu savunsa da İran’ın müdahalesini gizlemek mümkün olmadı.

defrgr
İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın, Hamas’ın kuruluşunun 28’inci yıl dönümü kutlamaları kapsamında 11 Aralık 2015’te Han Yunus’ta düzenlediği askerî geçit töreni (AFP - Getty)

Kaynaklar, İran’ın Filistin bölünmesini teşvik edip etmediği sorusuna doğrudan yanıt vermedi. Bunun yerine Tahran’ın temel hedefinin “direnişi geliştirmek ve Gazze cephesini güçlendirmek” olduğunu söylediler.

Suriye devrimiyle kırılma

2011’de Suriye’de başlayan halk ayaklanması, İran-Hamas ilişkilerindeki gerçeği daha görünür hale getirdi. Hamas, Beşşar Esed karşıtı bir çizgi alarak 2012’de Şam’dan ayrıldı. Bu durum İran’ı öfkelendirdi. Tahran, Hamas’a sağladığı desteği büyük ölçüde azalttı.

fev
Filistinli bir çocuk, 10 Haziran 2017’de Refah’ta Komutan Ebu Necca’nın cenaze töreni sırasında İzzeddin el-Kassam Tugayları mensuplarının arasından etrafa bakarken.

Hamas lideri Halid Meşal daha sonra, Suriye krizinin İran’la ilişkileri ciddi şekilde etkilediğini ve Tahran’ın mali desteği önemli ölçüde kestiğini kabul etti.

İran ise bu süreçte Hamas’ın askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nı siyasi büroya karşı güçlendirmeye çalıştı. Böylece Hamas içinde eksenler konusunda tartışmalar ve görüş ayrılıkları oluştu.

Ebu Merzuk’un İran çıkışı

2012’de sızdırılan bir telefon kaydı, Hamas içindeki İran rahatsızlığını açık biçimde ortaya koydu.

Dönemin Hamas Siyasi Büro Başkan Yardımcısı Musa Ebu Merzuk, İran’ı sert sözlerle eleştiriyor ve Tahran’ın Filistin direnişine destek verdiği yönündeki açıklamalarını “yalan” olarak nitelendiriyordu.

vdfv
Filistinli bir çocuk, 18 Eylül 2003’te Gazze’nin Zuveyde beldesinde İsrail kurşunlarının deldiği evinin camından dışarı bakarken (Getty)

Kayıtta Ebu Merzuk şu ifadeleri kullanıyordu:

“2009’dan beri onlardan ciddi bir şey gelmedi. Söylediklerinin çoğu yalan.”

Ayrıca İran’ın destek karşılığında Hamas’tan Sudan gibi ülkelerle ilişkilerini düzeltmek için arabuluculuk istediğini de belirtiyordu.

dcfr
İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları, 16 Aralık 2016’da Hamas’ın 29. kuruluş yıl dönümü kutlamaları kapsamında düzenlenen askerî geçit töreni sırasında (AFP - Getty)

İran’ın her ele geçirilen silah sevkiyatını “Gazze’ye gidiyordu” diye sunduğunu söyleyen Ebu Merzuk, “Nijerya’da ele geçirilen gemi için bile bize gidiyordu dediler” ifadelerini kullandı.

Bir Hamas kaynağı, bu kaydın İran’ı çok öfkelendirdiğini ve Hamas’ın Tahran’a açıklama yapmak zorunda kaldığını söyledi.

“Direniş ekseni” ve 7 Ekim kırılması

2017’de İsmail Heniyye’nin Hamas liderliğine, Yahya Sinvar’ın ise Gazze liderliğine gelmesiyle İran’la ilişkiler yeniden güçlendi. Özellikle askeri kanadın etkisinin artması ilişkileri daha da derinleştirdi.

İran, Hamas’ı bölgesel “direniş ekseninin” temel unsurlarından biri haline getirdi ve “cephelerin birliği” söylemini öne çıkardı.

fvbngt
Sana’da, İran ve Lübnan’daki Hizbullah ile dayanışma göstermek amacıyla Husi grubunun düzenlediği bir kitlesel gösteri (AFP)

Bu durum Sinvar’da, 7 Ekim saldırısından sonra İran’ın doğrudan müdahil olacağı yönünde beklenti oluşturdu. Ancak bu gerçekleşmedi.

İran, saldırıdan önceden haberdar olduğunu reddetti. Bu durum “direniş ekseni”, “cephelerin birliği” ve koordinasyon düzeyi hakkında ciddi soru işaretleri doğurdu.

İslami Cihad’ın da saldırıdan önceden haberdar olmadığı belirtildi.

Yemen krizi ve yeni ayrılıklar

İslami Cihad da İran’ın siyasi taleplerinden kaçamadı. 2015’te İran, hareketten Yemen’de Husilere destek açıklaması yapmasını istedi. Hareket bunu reddedince Tahran desteği azalttı.

dsfbgtr
Bir İranlı kadın, 24 Ekim 2024’te Tahran şehir merkezinde düzenlenen bir toplanmada, İsrail’in Gazze’ye düzenlediği bir hava saldırısında hayatını kaybettiği bildirilen Hamas lideri Yahya Sinvar’ın fotoğrafını taşırken (AFP - Getty)

İran daha sonra, İslami Cihad’dan kopan isimlerin kurduğu “Sabirin Hareketi”ni desteklemeye başladı.

İslami Cihad’dan bir kaynak, o dönemin hareket açısından en zor dönemlerden biri olduğunu söyledi.

Savaşın sonuçları

7 Ekim sonrasında başlayan savaşlar zinciri, yalnızca Hamas ve Hizbullah’ı değil İran’ı da doğrudan hedef haline getirdi.

İran hâlâ Hamas ve İslami Cihad’a desteğin süreceğini söylüyor. Ancak savaş, güvenlik baskıları ve mali kanallara yönelik Amerikan-İsrail operasyonları nedeniyle desteğin son aylarda ciddi şekilde aksadığı belirtiliyor.

İsrail, Filistin dosyasından sorumlu birçok İranlı yetkiliyi öldürdü. ABD ise İran’dan vekil güçlere desteği kesmesini talep ediyor.

Filistin Yönetimi “Şam hattını” koparıyor

Gazze savaşı sırasında Hamas ve İslami Cihad İran’a siyasi destek verirken, Filistin Yönetimi İran karşıtı çizgisini daha da netleştirdi.

Filistin Yönetimi yalnızca İran lideri Ali Hamaney’i sert şekilde eleştirmekle kalmadı; Hamas’ı da “ulusal değil İran ajandasına hizmet etmekle” suçladı.

sdvfdv
Filistin Yönetimi Başkanı, ABD’nin vize vermeyi reddetmesi üzerine “iki devletli çözüm” konulu Birleşmiş Milletler zirvesine uzaktan katılarak konuşma yaparken (AFP)

Ayrıca ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını kınamaktan kaçındı, buna karşılık İran’ın Arap ülkelerine yönelik saldırılarını eleştirdi.

Böylece Filistin Yönetimi, kendisini daha açık şekilde “ılımlı Arap ekseni” içinde konumlandırdı.

Şarku’l Avsat’a konuşan bilgili bir kaynak, “Filistin Yönetimi aslında yeni bir pozisyon almadı, sadece tavrını daha açık hale getirdi” dedi.

Filistin Yönetimi, 7 Ekim’den sonra her şeyin değiştiğini düşünüyor ancak başlayan savaşların sonunda İran’ın bölgesel ajandasının zayıflayacağına inanıyor.


Irak hükümetinin kurulması İran'ın sürpriz vetosuyla karşılaştı

Başbakan adayı Ali el-Zeydi, "Koordinasyon" Komitesi üyesi Hadi el-Amiri ve geçici Başbakan Muhammed Şiya el-Sudani (Koordinasyon Çerçevesi)
Başbakan adayı Ali el-Zeydi, "Koordinasyon" Komitesi üyesi Hadi el-Amiri ve geçici Başbakan Muhammed Şiya el-Sudani (Koordinasyon Çerçevesi)
TT

Irak hükümetinin kurulması İran'ın sürpriz vetosuyla karşılaştı

Başbakan adayı Ali el-Zeydi, "Koordinasyon" Komitesi üyesi Hadi el-Amiri ve geçici Başbakan Muhammed Şiya el-Sudani (Koordinasyon Çerçevesi)
Başbakan adayı Ali el-Zeydi, "Koordinasyon" Komitesi üyesi Hadi el-Amiri ve geçici Başbakan Muhammed Şiya el-Sudani (Koordinasyon Çerçevesi)

İki Iraklı yetkili, Tahran yönetiminin, iktidardaki Şii koalisyon Koordinasyon Çerçevesi temsilcilerinden, “müttefiklerinin nüfuzunu ve devlet içindeki varlık yapısını hedef alan” bir hükümete destek vermemelerini istediğini açıkladı.

Gelişmeler, İsmail Kaani’nin sürpriz şekilde Bağdat’a ulaştığı yönündeki bilgilerle eş zamanlı yaşandı. Bu süreçte, hükümeti kurmakla görevlendirilen Ali al-Zeydi’nin yürüttüğü müzakerelerin ileri aşamaya geldiği, ancak yeni hükümetin şekli konusunda ABD ile İran arasındaki rekabetin giderek arttığı belirtildi.

Farklı kaynaklar Şarku’l Avsat’a, “Kaani’nin son saatlerde Bağdat’a geldiğini ve hükümetin kurulması sürecinde rol alan isimlerle görüştüğünü” aktarırken, Tahran’ın Washington’a tam uyum gösterilmesine karşı çıktığını ifade etti.

Kudüs Gücü komutanı Kaani’nin temaslarıyla ilgili konuşan bir yetkili, Bağdat’taki hükümet pazarlıklarını “Hürmüz Boğazı’ndaki kuşatma ve karşı kuşatma” durumuna benzetti.