Hizbullah, direnişe nasıl el koydu ve komünistlerden nasıl kurtuldu?

Hizbullah, direnişe karşı en korkunç caydırma, yıldırma ve yerinden etme yöntemlerini kullanarak 600'den fazla üyesini etkiledi.

Lübnan Komünist Partisi (LKP) Genel Sekreteri George Havi, 1976 iç savaşı sırasında bir kampı ziyaret ederken (Fotoğrafçı Diyab el-Kursayfi'nin arşivinden)
Lübnan Komünist Partisi (LKP) Genel Sekreteri George Havi, 1976 iç savaşı sırasında bir kampı ziyaret ederken (Fotoğrafçı Diyab el-Kursayfi'nin arşivinden)
TT

Hizbullah, direnişe nasıl el koydu ve komünistlerden nasıl kurtuldu?

Lübnan Komünist Partisi (LKP) Genel Sekreteri George Havi, 1976 iç savaşı sırasında bir kampı ziyaret ederken (Fotoğrafçı Diyab el-Kursayfi'nin arşivinden)
Lübnan Komünist Partisi (LKP) Genel Sekreteri George Havi, 1976 iç savaşı sırasında bir kampı ziyaret ederken (Fotoğrafçı Diyab el-Kursayfi'nin arşivinden)

Sevsan Mehanna

Lübnan'ın direniş hareketleri ile ilişkisi bölgedeki tüm ülkeler arasında en zengin olanı olabilir. Lübnan, siyasi koşullar ve İsrail ile paylaşılan sınırların dayatılmasıyla İsrail hedefleri ve saldırı çemberi içinde kaldı. Bunun sebebi de Lübnan’ın, 1969 Kahire Anlaşması’yla Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) topraklarındaki varlığını onaylayarak örgütün kuruluşuna ev sahipliği yapmasıdır.

Kahire Anlaşması bazı sonuçlar doğurdu. Anlaşmanın en önemli sonuçlarından biri, Lübnan-Filistin ilişkilerinin düzenlenmesi ve Filistin direnişinin güney Lübnan'da, özellikle de el-Arkub bölgesi ile bu bölgenin orta ve doğu kesiminde FKÖ’nün askeri üsler kurmasına izin verilmesiydi.

1970 yılında Ürdün'de gerçekleşen eylül olaylarından sonra Filistinli örgütler, mevcut bireylerini ve silahlarını Lübnan'a taşıdı ve çalışmalarını Lübnan sınırları içinde sürdürdü. Bu nedenle Lübnan'ın sınır köyleri, 1970’li yılların başından beri İsrail saldırılarına maruz kalmıştır.

Esed ve El Fetih hareketi

İsrail, 1 Haziran 1982'de Lübnan'ı işgal ettikten sonra başkent Beyrut'un kuşatılması sırasında, dönemin FKÖ lideri Yasir Arafat, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed'i Filistin devrimini desteklememekle suçladı. 6 Eylül'de Fas'ın Fez kentinde düzenlenen olağanüstü Arap zirvesi sırasında Filistinli yazar ve hikâye anlatıcısı Heysem el-Cerro, “Esed, Arafat ile görüşmekten kaçındı. Esed, Filistin devriminin siyasi ve askeri kararlarını kontrol etmek amacıyla FKÖ Başkanı’nın yaklaşımına itiraz eden bir dizi Filistin devrimi liderinin eşliğinde zirveden ayrıldı. Böylece Esed, Filistin saflarını bölmek için çalışmaya başladı. Esed, Arafat'ın Filistin sorununa barışçıl bir çözüm arama yaklaşımının yanı sıra Filistin kararındaki dışlayıcılığı nedeniyle Albay Ebu Musa ve Ebu Halid el-Umle de dahil olmak üzere önemli sayıda liderin öfkesinden yararlandı” ifadelerini kullandı.

Dürzi lider, Lübnanlı Arap düşünür Kemal Canbolat, ‘This is My Will -Vasiyetim’ adlı kitabında “Yaser Arafat, 27 Mart 1976'da Hafız Esed'le yaptığı görüşmede, ‘Direnişin kalbi ve geleceği Lübnan'dadır. Suriye ordusunun terörizmi ve yıldırma çabasının faydası olmayacaktır. Siyonist düşmanın toplarının ve Amerikan 6. Filosu’nun menzilindeyken Suriye ordusuyla çarpışmamız zor’ dediğini aktarmıştır. Buna karşılık Esed de Arafat’a şu yanıtı verdi:

Filistin diye bir oluşum yok. Filistin halkı diye bir halk da yok. Aksine Filistin, Suriye'nin bir parçasıdır ve bu yüzden sorumlu olan biziz. Suriyeliler Filistin halkının gerçek temsilcileridir.

Filistin direnişi ve Arafat, 30 Ağustos 1982 günü İsrail ordusu tarafından kuşatılmış olan Beyrut'tan ayrıldı. Aynı yılın 16 Eylül'ünde Canbolat'ın Msaytbeh mahallesindeki evinde Lübnan Komünist Partisi (LKP) Genel Sekreteri George Havi ve Lübnan Komünist Eylem Örgütü Genel Sekreteri Muhsin İbrahim, Lübnan Ulusal Direniş Cephesi (LUDC) fikrini ortaya attılar. Bu fikrin omurgasını LKP, 1969-1970 yılları arasında kurulan LKP’ye tabi olan Ensar güçleri, Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi, Baas Partisi, Nasırcılar gibi farklı milliyetçi örgütler oluşturdu. Buradan hareketle Lübnan Direniş Alayları ve Emel Hareketi’nin kurulmasına öncülük edildi.

Komünist Parti'nin parçalanması

Solcu yazar, üniversite profesörü Muhammed Ali Muklad, kendi tabiriyle “direnişin kurtuluşu sormadığını, çünkü direniş eyleminin esas olarak kurtuluş için yapıldığını, daha ziyade kurtuluştan sonra ne olacağını sorduğunu” düşünüyor. Muklad, Independent Arabia’ya verdiği demeçte, “LUDC, sosyalizmi inşa etmek ya da sosyalizmin önünü açmak için mücadele ederken, o dönemde koşullar Sovyetler Birliği'ne ve sosyalist sisteme doğru meylediyordu. Aynı zamanda kurtuluş hareketleri yükselerek zirveye ulaşmıştı. Dünyada art arda darbeler meydana geliyordu. Sovyetler Birliği, sessizce çökmeye başlayınca 1985 itibariyle direniş de gerilemeye başladı. Direnişin gerilemesi, kurtuluş sonrası projesinin gerilemesinden kaynaklandı” ifadelerini kullandı.

Muklad, “İslami Direniş savaşa açık dini hedefler ve sloganlarla girdi. Hizbullah ise 1985'teki kuruluş belgesinde kendisini, Lübnan'da örgütlü ya da kapalı bir parti değil, ulusal sınırları aşan Şii İslami bir oluşum olarak sundu. Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah bu durumu, ‘Liderlik, yönlendirme, yetkilendirme, savaş ve barış kararları vs. Veliyyi Fakih’in elindedir’ sözleriyle ifade etti” dedi.

Muklad, Hizbullah’ın 1992'de Suriye rejiminin öfkesini çekmesi ve güneye girmesi yasaklandığında hızla siyasi hayata girdiğine işaret etti. 1989'da Lübnan'da Hizbullah ile Emel Hareketi arasındaki savaş sırasında Lübnan Temsilciler Meclisi Başkanı Nebih Berri, “Biz Güney'in parçalanmasına karşıyız. Biz Güney'in Arapçılığından yanayız” dedi. Bundan sonra İran ve Suriye, Hizbullah'ın sadece İran'a ait olmadığı, aynı zamanda Suriye'ye de ait olduğu konusunda anlaştı. Hizbullah Suriye'ye bağlandı. Bu olay, eski Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed döneminde gerçekleşti. Muklad, bu olaydan sonra Suriye’nin Hizbullah'a güçlenmesi için tüm direniş imkanlarını sunduğunu söyledi.

Güney'i komünistlerden arındırmak

Beyrut'taki LKP gençlik ve öğrenci grubu liderliğinin eski bir üyesi olan Mesut Muhammed'in Eylül 2016 tarihli detaylı makalesinde, Hizbullah’ın eski Genel Sekreter Yardımcısı Kerim Merve’nin, ‘Deneyimlerimden Bölümler’ adlı kitabından şu bölümü aktardı:

“Cephenin kurulması, şehit lider Kemal Canbolat’ın evinden yayınlanan kuruluş bildirisinin yayınlanmasına eşlik eden direniş ve ilk operasyonlar, komünistler tarafından özellikle Lübnanlıların ve onları her yönden temsil eden siyasi güçlerin İsrail tarafından temsil edilen ana düşmana karşı vatanı savunmak için etrafında birleşecekleri yeni bir Lübnan yurtseverliğinin koşullarını yaratmayı amaçlıyordu. Ancak o dönemdeki talihsizlik, bu samimi ulusal haykırışın birden fazla güçle karşılanmasıydı. Komünistlerin karşılaştığı en acımasız güçler, Emel Hareketi ve yeni ortaya çıkan Hizbullah'tı. Bu karşılaşma sonucunda birçok savaşçının hayatına mal olan suikastlar ve adam kaçırmalar gerçekleşti. Kurbanların ön saflarında düşünür Hüseyin Merve ve Mehdi Amel, onların önünde ise komünist liderler Süheyl Tavile ve Halil Naus vardı. Onlarla birlikte direniş cephesinin en iyi kahramanlarından bazıları da kurbanlar arasında yer alıyordu.”

Muhammed, Hizbulah’ın katıldığı gizli direniş için nitelikli savaşçılar seçtiğini ve kurtuluş misyonunu yerine getirmek için çalıştığını belirtti. Muhammed “Sayda ve çevresinin kurtarılmasından ve sınır şeridine geri dönülmesinden sonra bu iş kolay olmadı. İşgal altındaki topraklarda operasyonlar yürütmek için Emel Hareketi’nin nüfuz bölgelerine sızmak zordu. Emel Hareketi, Zefta'da komünistler için özel hapishaneler kurdu ve direnenlere burada işkence yapıldı. Kurtarılmış bölgelere sızmak İsrail mevzilerini geçmek kadar zordu” ifadelerini kullandı.

Muhammed, sözlerine şöyle devam etti:

Emel Hareketi, komünistlere kötü muamelede mükemmeldi. En çirkin sindirme, saldırı ve yerinden etme yöntemlerini kullandı. 600'den fazla komünist, güneydeki kasaba ve köylerinde istenmeyen kişiler oldukları gerekçesiyle baskı altına alındı. Bunların çoğu Sayda yakınlarındaki sahil kasabası Rumeyle eş-Şufiyye’ye sığındı. Ardından Emel Hareketi, İsrail işgaline ve işkencesine karşı direnenleri tutukladı.

Muhammed, Emel Hareketi’nin, envanterindeki işkence türlerini tattırmadan direnişin bir üyesini -tanınmış bir aktivist, bir sosyal hizmet uzmanı, bir eğitim personeli, bir doktor ya da bir sendikacı- bırakmadığına dikkat çekti. Kâmil Sabah, Ahmed Salih (Kalkınma ve Özgürlük Bloğu'ndaki mevcut temsilci Abdulmecid Salih'in kardeşi), Halil Reyhan (bir suikast girişiminden kurtuldu), Hasan Sabbağ, Hani Zeyneddin, Hasan Hadrac, Edib Vehbe, Dib el-Cesim ve lider İbn Hare Hureyk, 4 Mayıs 1985'te güney banliyösündeki Bi’rul Abd bölgesinde bir Hizbullah güvenlik merkezine birkaç metre mesafeden kaçırıldı. Hureyk, 6 Şubat 1986'da Aynu’l Mreisseh'deki (Beyrut) Aziz George Plajı’nda cesedi parçalanmış bir halde ölü olarak bulundu. Hureyk’in suçu, Emel Hareketi ve Hizbullah tarafından kimliği ve finansmanı bilinen bir dizi tüccar vasıtasıyla korkutma ve yıldırma politikası uygulanarak arazileri en düşük fiyatlarla satın alınıp bölgeden sürülen Hristiyanları geri döndürmeye çalışmaktı. Çünkü Emel Hareketi ve Hizbullah, daha sonra Güvenlik Meydanı olarak adlandırılacak şeyi kuracaktı. Bunu da tek mezhepsel renkten oluşturdular.

rg45y6
Mehdi olarak bilinen Hasan Abdullah Hamdan, LKP’nin sembol isimlerinden biriydi ve 1987 yılında bir suikast sonucu öldürüldü. / Fotoğraf: Sosyal paylaşım siteleri

İsrail'in ikinci çekilmesiyle (2000'deki çekilme) güneydeki çatışma ve direnişin parlak tablosunun değiştiğine dikkat çeken Muhammed şu ifadeleri kullandı:

Çünkü ondan sonra genel siyasi atmosfer tamamen değişti. Milliyetçi ve komünist gruplardaki bir dizi direniş lideri suikasta uğradı. Bu suikastlar, direnişin mezhepçi ve İslami karakteri nedeniyle çarpıtılmış versiyonunun yükselişine giden yolu açtı. Güney cephe halkından arındırıldı. Komünistler Nebatiye, Tire ve diğer yerlerdeki lider ve kadrolara yönelik zulüm ve suikastlar sonrasında kovuldu. Böylece güneydeki ve direnişte mevcut dokudaki çeşitlilik ortadan kaldırıldı. Hizbullah, bazılarının ilk başta fark etmediği ya da belki de fark edip yüzleşemediği bir projeye ulaşmak için direnişe İran pelerinini giydirdi. Böylece direniş, Suriye vesayet yönetiminin dayattığı oldu bittilere boyun eğdi.

Muhammed, “Bu girişime sadece LKP karşı koydu. Ancak Sovyetler Birliği'nin çöküşünün başlangıcı, destek eksikliği, kabiliyet kaybı, komünistler arasında meydana gelen öldürme ve istismarın vahşeti daha sonra onları baskı altında geri çekilmeye zorladı. Böylece Lübnan ve bölge tarihinde sarı bir dönem başladı. İran hakimiyetini kırmak amacıyla yola çıkan bu mezhepçi direniş, Lübnan’da İran rejimine bağlı bir orduya dönüştü” ifadeleriyle sözlerini tamamladı.

Sessiz protesto

Araştırmacı Muhammad Mukallid, 1983 sonbaharından bu yana Komünist Parti içinde yaklaşım ve performanstaki bir hataya karşı sessiz protesto görüntülerinin ortaya çıkmaya başladığını, bunun da bazı savaşçıların partinin kıyılarına yerleşmesine yol açtığını söyledi. Mukallid, “Her siyasi birleşmede bazıları protesto için ortaya çıktı, ancak İsrail'in Lübnan topraklarından kesin olarak çekilmesine kadar partinin sayısı artmaya devam etti” dedi.

Mukallid, sözlerini şöyle sürdürdü:

Sonbaharda, yani partinin yeni tarz bir parti kurmaya karar verdiği toplantılar sırasında Ebu Ammar Trablus'a döndü. Onu Suriye'nin müttefikleri eliyle Beyrut'tan çıkarmanın maliyeti, İsrail güçleri tarafından Beyrut'tan çıkarmanın maliyetiyle karşılaştırılabilecek düzeydeydi. Yıkım ve kan. Ancak bu sefer maliyette Komünist Parti’nin payı çok büyük oldu. Bunun bedelini, Ebu Ammar'ın geri dönüşü için savaşan, partiye zulmeden, merkezlerini sabote eden ve partizanlarını şehir halkından uzaklaştıran İslami gruplardan müttefikleri eliyle ödedi.

Solcu yazar, partinin çok geçmeden, özellikle 6 Şubat 1984'te, başka bir İslami örgüt olan Şii Emel Hareketi’nin müttefiki olarak bulduğunu ve Lübnan ordusunun Beyrut'un güney banliyösünden atılması konusunda iş birliği yaptığını belirtti. Şarku'L Avsat'ın Majalla dergisinden aktardığı analize göre bu işbirliğinden, İsrail işgaline direnmede yer alan "ulusal mezheplerin" ve İsrail'le uğraşan "ulusal olmayan" mezheplerin varlığı olarak adlandırılan ve daha önce "izolasyoncu" olarak adlandırılan "Marksist" olmayan ama "Leninist" bir siyasi sapkınlık ortaya çıktı. ”

Suriye rejiminin suikastları

Yazar Mesut Muhammad makalesinde şöyle diyor:

18 komünist lider, direniş savaşçıları ve sendikacılar, Suriye rejiminin emri ve onun Emel Hareketi ve Hizbullah'taki ajanları tarafından öldürüldü. Suriye rejimi ve onun müttefikleri, kendileriyle aynı fikirde olmayanları boyun eğdirmek için her türlü korkutma, ihanet ve suikast yöntemini kullanmaya devam etti. Rejime karşı gelerek teslim olmayı reddeden bu şehit grubuna daha sonra İsrail'e karşı direnişin lideri ve kurucusu George Havi de katıldı.

Şubat 2004'te Lübnanlı solcular Suriye'yi, Lübnan solunu marjinalleştirmek ve siyasi sahneden uzaklaştırmakla suçladı. Ayrıca onu, 1980'lerde 18 solcu aktivisti tasfiye etmekle de suçladılar. Aralarında Demokratik Sol Hareket Sekreteri İlyas Atallah'ın da bulunduğu imzacılar, 1980'lerden bu yana “Suriye hükümetinin Lübnan solunu dışlama, onu marjinalleştirme ve siyasi eylem alanından uzaklaştırma yönündeki tercihi açık ve somut hale geldi” ifadelerini kullandı.

İmzacılar, “Sovyetler Birliği tarafından direniş çalışmalarına gönderilen teknik yardımın durdurulması, isimleri derin ve tehlikeli çağrışımlar taşıyan 18 yoldaşın öldürüldüğü en korkunç suikast kampanyasının başlatılmasına yol açan saha saldırgan eylemleri” gibi, siyasi ve entelektüel sistemlerini marjinalleştirmeye yönelik erken çabaların kanıtı olarak gördükleri şeylerden bahsettiler.

ht56j
1988'de Şii Emel Hareketi’yle yaşanan kanlı çatışmaların ardından Beyrut'ta Hizbullah üyeleri için bir kontrol noktası. / Fotoğraf: Lübnan Savaşı hakkında bir blog

Mehdi Amel olarak bilinen Hasan Abdullah Hamdan, 18 Mayıs 1987'de Beyrut'ta üniversiteye giderken sokakta suikasta kurban gitti. Bu gibi suikastlar, Lübnan sol direnişinin liderliğini rahatsız etti. Lübnan gazetesi en-Nehar, 19 Mayıs'ta şunları yazdı:

Suriye güçlerinin Batı Beyrut'a girmesinden bu yana türünün ilk örneği olan olayda, silahlı kişiler, Lübnan Üniversitesi'nde felsefe profesörü olan ve Mehdi Amel olarak da bilinen komünist lider Dr. Hasan Hamdan'a suikast düzenledi.

O dönemde Suriye kuvvetlerinin Lübnan'daki enformasyon şubesi başkanı olan Gazi Kenan, Vata el-Musaytbeh'deki Komünist Parti merkezinde şehit Mehdi Amel için taziyeleri kabul ettiği sırada parti liderliğine seslenerek, “Bu bedeli ödemek gerekli miydi?” dedi.

Lübnanlı Arap düşünür Hüseyin Merve, 17 Şubat 1987'de Ramlet el-Beyda bölgesindeki (Beyrut) evinde, yaklaşık 80 yaşında, hasta yatağındayken suikasta kurban gitti. Daha sonra Komünist Parti'nin Beyrut örgütünden sorumlu olan siyasi büro üyesi ve en-Nida gazetesi yazarı Halil Naus, 20 Şubat 1986'da Msaytbeh bölgesindeki evinden Vata el-Musaytbeh'de bulunan parti merkezine giderken suikasta uğradı.

Dönemin parti lideri İbn Hare Hureyk, 4 Mayıs 1985'te güney banliyösündeki Bi’rul Abd bölgesindeki bir Hizbullah güvenlik merkezine birkaç metre mesafeden kaçırıldı. Hureyk, 6 Şubat 1986'da Aynu’l Mreisseh'deki (Beyrut) Aziz George Plajı’nda cesedi parçalanmış bir halde ölü olarak bulundu. Dönemin en-Nida gazetesinin genel yayın yönetmeni ve partinin siyasi büro üyesi Suheyl Tavile, 24 Şubat 1986'da aynı mahalledeki evinden kaçırıldıktan sonra suikasta kurban gitti. Komünistler ile Hizbullah arasındaki çatışmanın ardından Hizbullah'ın dört üyesi öldürüldü. Suheyl Tavile, kaçırılmasından 24 saat sonra başına altı kurşun sıkılarak öldürülmüş, parçalanmış ve gözü oyulmuş bir biçimde Aynu’l Mreisseh'deki bir çöplükte bulundu.

Yazar Mesud Muhammed o dönemle ilgili olarak Kerim Merve’nin "Deneyimlerimden Bölümler" adlı kitapta yer alan şu sözlerini aktardı: “Suriye liderliğinin doğrudan desteğiyle bizimle olan bu çatışmanın amacı, bizi direnişe çalışmaktan uzak tutmak ve iç savaştaki rolümüzü zayıflatarak çatışmayı tamamen mezhepsel ve mezhepçi hale getirmekti. Düşünür Merve, o dönemin gerçeklerini şöyle sürdürüyor: “En dikkat çekici şoklardan biri, (Hizbullah'ın) İsrail işgaline karşı direnişte ortak çalışmayı, Suriye vesayetinin örtülü ve açık kararıyla kibarca reddetmesiydi. Direnişi başka hiç kimseyle değil (Hizbullah) ile sınırlamaya karar vermişti.”  Bu ret, partinin üç genel sekreteri Şeyh Subhi el-Tufeyli, Seyyid Abbas el-Musavi ve Seyyid Hasan Nasrallah ile yaptığımız üç toplantıda geldi.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabai'dan çevrilmiştir.



Filistinlilerin yıkıntıları üzerine inşa edilecek “Gazze Rivierası” hakkında ne biliyoruz?

Davos Forumu 2026'nın oturum aralarında “Barış Konseyi” girişiminin duyurulması sırasında “Yeni Gazze” başlıklı bir slayt gösterimi yapıldı
Davos Forumu 2026'nın oturum aralarında “Barış Konseyi” girişiminin duyurulması sırasında “Yeni Gazze” başlıklı bir slayt gösterimi yapıldı
TT

Filistinlilerin yıkıntıları üzerine inşa edilecek “Gazze Rivierası” hakkında ne biliyoruz?

Davos Forumu 2026'nın oturum aralarında “Barış Konseyi” girişiminin duyurulması sırasında “Yeni Gazze” başlıklı bir slayt gösterimi yapıldı
Davos Forumu 2026'nın oturum aralarında “Barış Konseyi” girişiminin duyurulması sırasında “Yeni Gazze” başlıklı bir slayt gösterimi yapıldı

Hala en-Naci

Bugün ‘Gazze Rivierası’ ya da ‘Yeni Gazze” adıyla tanıtımı yapılan proje, sadece bir kentsel konsept veya ertelenmiş bir kalkınma hayali değil, Filistin bağlamını açıkça dışlayan, toprak, insan ve kentleşmeyi yeniden tanımlayan eksiksiz bir siyasi projedir. Zarif sunumlarla tanıtılan ve kendisini ‘Barış Konseyi’nin başkanı ilan eden ABD Başkanı Donald Trump tarafından ‘deniz kenarında harika bir mülk’ olarak tanımlanan ve damadı Jared Kushner’in iş çevrelerinde pazarladığı bu proje, “Filistinliler nasıl yaşayacak?” sorusuna yanıt aramak yerine, “Gazze nasıl verimli bir yatırım projesine dönüştürülebilir?” sorusunun cevabına odaklanıyor.

Gazze'yi soyup yatırım amaçlı bir mülk haline getirmek

Bu projede Gazze, tarihi zengin, sosyal ilişkilere, çatışma geçmişine ve hatıralara sahip kalabalık bir şehir olarak değil, bir yatırım yeri olarak görülüyor. Bu yeni kent inşa etme fantezisine göre Gazze, orada yaşayanlar silinip, yeniden şekillendirilebilecek boş bir alan olarak lanse ediliyor. Sanki son birkaç ayda yaşananlar sistematik bir imha değil de gelecek için zemin hazırlayan gerekli bir yıkım ve boşaltma süreciymiş gibi.

Gazze siyasi, kültürel, sosyal ve insani tüm sahip olduklarından arındırılıp otellere, mali fırsatlara, sahil şeridine ve gayrimenkul geliştirmeye indirgendiğinde, orijinal sakinleri dışlayan ve onları potansiyel yararlanıcılar ve tüketiciler olarak soyut bir şekilde sunan bir piyasa dili ve ticari eylem ortaya çıkıyor.

Bu anlayışa göre Filistinlilere siyasi aktörler veya bu yerin hak sahipleri olarak değil, idari olarak ele alınması gereken fazlalık unsurlar olarak bakılıyor. Bu çerçevede insanlıklarından ve iradelerinden mahrum bırakılan Filistinliler, sınıflandırma, nakil, kontrol ve idare gibi otoriter önlemlere tabi bir nüfusa indirgeniyor.

Söz konusu projenin duyurusunda verilen ayrıntılara göre İsrail tarafından Filistinlilerin, inşa edilmesi planlanan köylerde ve kapalı topluluklar olarak ikamet etmeye hak kazananların belirlendiği bir tarama sürecine tabi tutulmaları kararlaştırıldı. Bu, yerli nüfusun, kimin kalmasına izin verileceği ve kimin dışlanacağına ilişkin kendi kaderini belirleme sürecinden sistematik olarak dışlanması anlamına geliyor.

Bu anlayışa göre Filistinlilere, siyasi aktörler veya bu yerin hak sahipleri olarak değil, idari olarak ele alınması gereken fazlalık unsurlar olarak bakılıyor.

Ayrıca, kapalı ve izlenen konut kompleksleri fikri, sıkı konut düzenlemeleri, izinler ve şartlı hizmetler yoluyla yönetilecek olan Gazze'nin modern bir hapishane biçimidir. Bu anlamda, şehir Filistinliler için değil, onların üzerine inşa edilmektedir. Filistinliler, kendilerinin tasarlamadığı bir forma, seçmedikleri bir yaşam tarzına ve kendilerine benzemeyen bir şehre uyum sağlamak zorunda bırakılıyor.

Buradaki planlama, “İnsanlar nasıl yaşıyor? Nasıl çalışıyorlar? Nasıl bir arada bulunuyorlar?” gibi günlük yaşama dair sorularla ilgilenmiyor. Daha ziyade “Nerede olmalılar? Nasıl kontrol edilebilirler? Nasıl susturulabilirler? Nasıl tekrar siyasi bir sorun haline gelmelerini engelleyebiliriz?” gibi kontrolle ilgili sorulardan yola çıkıyor.

Askeri operasyonların ardından Han Yunus sokaklarında yıkımın yaşandığı manzara (AP Photo/ Abdulkerim Hana)Askeri operasyonların ardından Han Yunus sokaklarında yıkımın yaşandığı manzara (AP Photo/ Abdulkerim Hana)

Proje, ne bu yerin tarihine, ne kültürüne, ne de kolektif hafızasına dayanıyor. Yok edilen mahallelerin, isimlerin, akrabalık bağlarının, on yıllarca süren kuşatma sonucu şekillenen geçim ekonomisinin hiçbir izi yok. Projede yer alan bu şehir, anlamından arındırılmış bir araziye yapıştırılmış, hazır fikir olarak ithal edilmiş bir şehir. Bu şehir, Filistin gerçekliğine değil, sahil şeridi, kuleler, oteller ve tüketim alanları gibi yatırımcıların hayal gücüne dayalı olarak tasarlanmış bir şehir.

Dolayısıyla Yeni Gazze projesi, Filistin karakterinden yoksun, gerçek bir yaşam ritmi olmayan, köklü sosyal ilişkilerin bulunmadığı bir şehir gibi görünmektedir. Bu şehir, arkasında derin bir boşluğu gizleyen cilalı  cephedir: anlam boşluğu, haklar boşluğu ve katılım boşluğu. Bu şehir, sakinlerini varlığının bir koşulu değil, kalkınmanın önünde bir engelmiş gibi görüyor. Bu da özünde, günümüz dilinde yeniden üretilen eski bir sömürge mantığını, yani ‘halkı olmayan bir toprak ya da toprağın yatırım yapılabilir hale gelmesi için görünmez kılınması gereken bir halk’ düşüncesini yansıtıyor.

Vatandaşlıktan nüfus yönetimine

Yeni Gazze projesinin en tehlikeli yönü, gelecekteki şekli veya pazarlama dili değil, politikasında yer alan, vatandaşlık fikrinden nüfus yönetimi mantığına geçişi simgeleyen egemenlik mantığıdır. Bu vizyonda Filistinliler, kendi kaderini tayin etme hakkına sahip bir siyasi grup olarak ya da toprak ve şehirlerin sahipleri olarak değil, hareket ve varoluşları açısından organize edilmesi, dağıtılması ve kontrol edilmesi gereken bir insan kitlesi olarak görülüyor. Kullanılan dil bu değişimi açıkça ortaya koyuyor. Konuşma mahalleler, açık şehirler veya yaşayabilir bir kentsel doku hakkında değil, kapalı konut kompleksleri, model köyler ve bölge sakinlerinin İsrail makamları tarafından sınıflandırıldıktan sonra burada kalıp kalmayacaklarının kararlaştırılması hakkında yapılıyor.

Gazze'deki yıkımın sınırın İsrail tarafından görünüşü (Reuters)Gazze'deki yıkımın sınırın İsrail tarafından görünüşü (Reuters)

Bu terimler, genel olarak, sivil ve kentsel planlama sözlüğüne ait olmaktan çok, kontrol sözlüğüne aittir. Bunlar, nüfusun izole edildiği, yerlerinin belirlendiği ve hayatlarının dışarıdan yönetildiği kamplar, rezervler ve kontrol bölgeleri gibi askeri bağlamlarda tarihsel olarak kullanılan kelimeleri yeniden üretir.

Kentsel eylem bağlamında bile, bu kentsel planlama değildir, çünkü planlama esasen sakinlerin katılımını, yaşam tarzlarının tanınmasını ve sosyal ve ekonomik ağlarının üzerine inşa edilmesini gerektirir. Ancak burada, önceden tasarlanmış ve daha sonra insanlara dayatılan zorlayıcı bir sosyal mühendislikle karşı karşıyayız. Şehir içinden büyümez, yukarıdan dayatılır. Günlük deneyimlerle şekillenmez, nüfusun tasarımla çözülebilecek teknik bir sorun olduğunu varsayan hazır planlarla şekillenir.

Planın en tehlikeli yönü ise, bu şiddetin şiddet olarak sunulmaması, aksine yumuşak insani bir dil ile örtbas edilmesi: yeniden inşa, insana yakışır konutlar, daha iyi bir yaşam. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre ancak bu dilin ardında, Filistinlilerin yaşamı, siyasi ve sosyal boyutlarından arındırılacak ve kontrol ve gözetim altında tutulan idari bir meseleye indirgenecek şekilde yeniden düzenleniyor.

Cezalandırma aracı olarak şehir: itaat et hayatta kal

Yeni Gazze projesinin arkasındaki üstü kapalı denklem açıkça belirtilmemiş olsa da bu, olayların dışında kalanların belirlediği bir modele göre yaşamayı kabul etmek demek ve bu kabul, hayat karşılığında elde edilir. Sadece boyun eğmek Filistinlileri ölümden, yerinden edilmeden ve yavaş yavaş yok olmaktan kurtarabilir.

Yeni Gazze, Filistin karakterinden yoksun, gerçek bir yaşam ritmi olmayan, köklü sosyal ilişkilerin bulunmadığı bir şehir gibi görünüyor. Arkasında anlam boşluğu, haklar boşluğu ve katılım boşluğu gibi derin bir boşluğu gizleyen cilalı cephe.

Bu bağlamda proje, bölge sakinleri için doğal bir hak ya da önceki yaşamlarının bir uzantısı olarak değil, hayatta kalmak için şartlı bir alternatif olarak sunuluyor. Burada hayatta kalmak, onurlu bir yaşam anlamına gelmiyor, sadece hayatta kalmak anlamına gelir. Böylece konut, yaşam alanı olmaktan çıkıp bir disiplin mekanizmasına dönüşür. Ev artık mahremiyet, hatıralar veya felaket sonrası kendini yeniden inşa etme yeri değil, hareketleri izleyen, sosyal toplantıları sınırlayan ve özgürlüğü değil, asgari istikrarı sağlamak için sosyal ilişkileri yeniden şekillendiren daha büyük bir sistem içinde kontrol edilen bir konut birimidir.

Han Yunus’ta gıda yardımından alabilmeyi bekleyen Filistinliler (AP Photo/Abdulkerim Hana)Han Yunus’ta gıda yardımından alabilmeyi bekleyen Filistinliler (AP Photo/Abdulkerim Hana)

Bu mantığa göre, şehir başka yollarla şiddeti sürdürmek için bir araç olarak kullanılıyor. Zorla yıkıldıktan sonra, halkın siyasi veya sosyal olarak geri kazanmasını engelleyecek şekilde yeniden inşa ediliyor. Buradaki şehir yarayı iyileştirmiyor, aksine zorla kapatıyor ve adaleti sağlamak yerine sakinlerinden minnettarlık bekliyor.

Burada cezanın baskı dilinde değil, bakım dilinde sunulması asıl tehlikeyi arz ediyor. Filistinlilere ‘size barınma, güvenlik ve hizmetler sağlıyoruz’ deniyor. Ancak bu barınmanın sessizlik şartına, bu güvenliğin itaat şartına ve bu hizmetlerin, yeri veya geleceğini yeniden tanımlama hakkından vazgeçme şartına bağlı olduğu söylenmiyor.

Şu anda olanlar sömürge tarihinde yeni bir şey değil. Sadece görünüşü yeni. Kampları, kolonileri ve yeniden yerleşim şehirlerini yöneten mantık, bugün yatırım araçları ve daha iyi bir yaşam vaadiyle çağdaş bir dilde yeniden üretiliyor.

Filistinlilere değil, yatırımcılara yönelik bir proje

“Gazze Rivierası” projesinin öncelikle Filistinlilere yönelik olmadığının açıkça belirtilmesi gerekiyor. Sadece fiziksel olarak orada bulunmadıkları için değil, aynı zamanda söylemden yapısal olarak dışlandıkları için de bu böyle. Projenin sunulduğu dil, ortam ve mekan, hedeflenen kitlenin; iş adamları, yatırım fonları ve genellikle Dünya Ekonomik Forumu gibi platformlarda bir araya gelen küresel ekonomik elit olduğunu ortaya koyuyor. Burada Filistinliler hedef kitle değil, konu olarak ele alınmaktadır. Onlar bu vizyonun ortakları değil, yatırımın mümkün olabilmesi için aşılması veya yönetilmesi gereken engellerdir. Proje, Gazze'de yaşayan insanların sorularına cevap vermek için değil, sermaye sahiplerinin ve yatırımcıların ‘Burası güvenli mi? Sakinleri kontrol edilebilir mi? Siyasi riskler kontrol altında mı?’ şeklindeki sorularına cevap vermek için tasarlanmış görünüyor.

Çeşitli ülkelerin liderleri, Davos 2026'da Trump ile birlikte Barış Konseyi tüzüğünü imzaladı (AFP – Mandel NGAN)Çeşitli ülkelerin liderleri, Davos 2026'da Trump ile birlikte Barış Konseyi tüzüğünü imzaladı (AFP – Mandel NGAN)

Bu tehlikeli gelişmeler, sorunu sömürgecilik, soykırım savaşı ve ihlal edilen haklar meselesinden yönetilebilir bir ekonomi meselesine dönüştürüyor. Bu söylemde Filistin, adalet meselesi olarak değil, felaketin ardından ortaya çıkan bir pazar olarak görülüyor. Bu yüzden Filistinlilerin yokluğu, projenin bir kusuru değil, başarısının şartıdır. Siyasi talepleri, hafızası ve tarihi hakları olan bir halkın varlığı, yatırımı bozuyor.

Bu şiddet, şiddet olarak sunulmuyor, yeniden inşa, insana yakışır konutlar, daha iyi bir yaşam gibi ifadelerin kullanıldığı yumuşak insani bir dil ile örtülüyor.

Gazze ile ilgili bu öneride Filistin, adalete muhtaç yaralı bir vatan olarak değil, yeniden pazarlanmaya hazır bir toprak olarak sunuluyor. Bu da projeyi özünde bir yeniden inşa önerisi değil, yatırım diline bürünmüş bir siyasi çekilme önerisi haline getiriyor.

Soykırımdan kalkınmaya: Dil değişiyor ama öz değişmiyor

Son yıllarda soykırımla ilgili açık söylemlerin azaldığı doğru olsa da sadece dil değişti, mantık değil. Artık Gazze'nin sakinlerinin boşaltılması gerektiği açıkça ifade edilmiyor, bunun yerine Filistinlilerin ya gereksiz oldukları ya da bu yer için yeni bir vizyona hizmet etmek üzere yeniden şekillendirilebilecekleri varsayımıyla bir kalkınma modeli öneriliyor. Gazze ile ilgili bu öneride Filistin, adalete muhtaç yaralı bir vatan olarak değil, yeniden pazarlanmaya hazır bir toprak olarak sunuluyor. Bu da projeyi özünde bir yeniden inşa önerisi değil, yatırım diline bürünmüş bir siyasi çekilme önerisi haline getiriyor.

Gazze Şeridi'ndeki Filistin halkına hizmet edecek komite Kahire'de oluşturuldu (AFP – Egypt’s State Information Service)Gazze Şeridi'ndeki Filistin halkına hizmet edecek komite Kahire'de oluşturuldu (AFP – Egypt’s State Information Service)

Artık silahlar tek araç değil; şehirlerin kendisi bir araç haline geldi. Planlama tankların yerini aldı, yatırımlar askerlerin yerini aldı ve insani dil açık ırkçı söylemlerin yerini aldı. Devam eden dilsel aldatmaca, kalkınma, yeniden inşa, istikrar ve daha iyi bir yaşam gibi kelimeleri kullanarak, önerilenin Filistinlilerin siyasi konumlarına geri dönmelerini engelleyecek şekilde bölgenin yeniden düzenlenmesi olduğu gerçeğini gizliyor. Burada kalkınma, toplumu güçlendirmek ve yıkılanları yeniden inşa etmek anlamına gelmiyor, aksine başka bir halk için ya da en azından orijinal sakinlerin bu yerle olan ilişkilerini geri kazanmalarına izin vermeyen bir mantığa göre başka bir şey inşa etmek anlamına geliyor. Bu bağlamda kalkınma, gelişmiş bir kontrol biçimine dönüşüyor. Dışlama niyetini açıkça beyan etmesine de gerek yok, sonuçlar bunu kendiliğinden halledecektir. Geri dönülmesi imkansız bir şehir, sakinlerine benzemeyen mahalleler, Gazze'deki Filistinlilerin yaşam tarzıyla bağdaşmayan yaşam koşulları ve insanlar için yeniden inşa edilmesi gereken yerden yavaş yavaş dışlayan bir ekonomi söz konusu.

Gazze'deki yıkılmış binaların yanından geçen İsrail ordusuna ait askeri araçlar (Reuters)Gazze'deki yıkılmış binaların yanından geçen İsrail ordusuna ait askeri araçlar (Reuters)

Bu değişimin en tehlikeli yanı, şiddetin rasyonel, teknik ve tarafsız olarak sunulmasına olanak tanımasıdır. İnsanlar suçtan bahsetmek yerine çözümlerden bahsediyorlar. Sorumluluğu sorgulamak yerine ekonomik uygulanabilirliği tartışıyorlar. Bu şekilde, etnik temizlik adından sıyrılıyor, ancak etkisinden sıyrılmıyor. Gazze Rivierası, sakinlerinden boşaltma mantığından kopuş değil, daha çok onun gelişmiş bir versiyonudur. Yaşam koşullarının kendisinin itici hale gelmesi nedeniyle, doğrudan sürgün gerektirmeyen bir gerçeklik yaratma girişimidir. Bir şehrin yıkıntıları üzerine inşa edilmiş, halkını geri getirmek değil, onların nazikçe dışlanmasını sistematik hale getirmek amacıyla kurulmuş bir şehir.

Ancak bu söylemin arkasında, Filistinlilerin yaşamları siyasi ve sosyal boyutlarından arındırılacak şekilde yeniden düzenleniyor. Bir şehrin yıkıntıları üzerine inşa edilen bu proje, halkını geri getirmeyi değil, onların kademeli olarak dışlanmasını sistematik hale getirmeyi amaçlıyor.

Dolayısıyla söz konusu proje, dili ne kadar değişmiş olursa olsun, yok etme savaşının bağlamından ayrı düşünülemez. Şiddet, Filistinlilere fazlalık, bir koşul veya bir anıdan başka bir yerin olmadığı gelecek vaat eden planlar, yatırımlar ve sözlerle sessizce yönetilen aşamayı sona erdirmiyor, yeni bir aşamaya geçiyor.


Bazı Hamas liderlerinin Gazze Şeridi'nden ‘güvenli çıkışının’ önündeki engeller

Gazze Şeridi'nin güneyinde bulunan Han Yunus'ta bir pazarda çikolata satan Filistinli kız çocuğu, 23 Ocak 2026 (AP)
Gazze Şeridi'nin güneyinde bulunan Han Yunus'ta bir pazarda çikolata satan Filistinli kız çocuğu, 23 Ocak 2026 (AP)
TT

Bazı Hamas liderlerinin Gazze Şeridi'nden ‘güvenli çıkışının’ önündeki engeller

Gazze Şeridi'nin güneyinde bulunan Han Yunus'ta bir pazarda çikolata satan Filistinli kız çocuğu, 23 Ocak 2026 (AP)
Gazze Şeridi'nin güneyinde bulunan Han Yunus'ta bir pazarda çikolata satan Filistinli kız çocuğu, 23 Ocak 2026 (AP)

Gazze Şeridi’nden bazı Hamas yöneticileri ve aktivistlerinin başka ülkelere ‘güvenli çıkış’ yapabilmesi meselesi, bir dizi zorluk ve engelle karşı karşıya bulunuyor. Bu engellerin bir bölümünü İsrail’in şartları oluştururken, diğer kısmı ise özellikle ikinci aşama maddelerinin eksiksiz uygulanmasına, başta silahsızlanma ve teknokratlardan oluşacak bir komitenin Gazze’nin yönetimini fiilen devralması konularına bağlı bulunuyor.

Hamas’tan üç kaynak, birkaç gün önce Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, aralarında 2011 yılında Gilad Şalit takasıyla serbest bırakılan esirlerin de bulunduğu bazı üst düzey yönetici ve öne çıkan isimler için, Gazze’den ayrılmaya yönelik seyahat listelerinin hazırlanması konusunda fiili bir hareketlilik olduğunu belirtmişti. Kaynaklar, bunun arabulucular ve ABD ile varılan bir anlaşma çerçevesinde gündeme geldiğini ifade etmişti. Buna karşılık, üst düzey bir Hamas yetkilisi söz konusu iddiaları yalanlayarak, böyle bir konunun fiilen gündeme gelmediğini savunurken, başka bir kaynak ise bu konuda herhangi bir bilgisinin olmadığını söylemişti.

Gazze şehrinin güneyinde aynı yöne bakan Filistinliler, 23 Ocak 2026 (EPA)Gazze şehrinin güneyinde aynı yöne bakan Filistinliler, 23 Ocak 2026 (EPA)

Zorluklar ve engeller

Kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, Hamas’ın farklı kademelerindeki yöneticiler, aktivistler ve serbest bırakılmış esirleri kapsayan listelerin hazırlanmasının ardından, bu adımın hayata geçirilmesine ilişkin ciddi engel ve zorlukların ortaya çıkmaya başladığını belirtti. Kaynaklar, İsrail’in, Hamas’tan herhangi bir yöneticinin Gazze Şeridi’nden çıkışına izin verilmesi için silahsızlanma ve hareketin tamamen tasfiye edilmesini şart koştuğunu aktardı.

Kaynakların aktardığına göre, Gazze’deki Hamas liderliğinden bir heyetin, hareketin silahları ve güvenlik yapılanmalarıyla ilgili bazı dosyaları görüşmek üzere Mısır’ın başkenti Kahire’ye gitmesi planlanıyordu. Ancak söz konusu ziyaretin iptal edildiği, ilgili bilgilerin hareketin yurt dışındaki liderliğine iletilerek arabuluculara aktarılacağı ifade edildi. Aynı kaynaklar, Gazze içinden oluşturulacak heyetin, ikinci aşamayla bağlantılı çözüm bekleyen dosyalar ile Gazze’de bulunan son İsrailli esirin cesedi konularında ayrıntılı ve derinlemesine görüşmeler yapmasının öngörüldüğünü de kaydetti.

Gazze şehrinin güneyinde ATV kullanan iki Filistinli, 23 Ocak 2026 (EPA)Gazze şehrinin güneyinde ATV kullanan iki Filistinli, 23 Ocak 2026 (EPA)

Bazı kaynaklar ise tüm bu gelişmelere rağmen, Şalit takası kapsamında serbest bırakılan bazı eski tutukluların, önümüzdeki dönemde Gazze’den Mısır’a, oradan da doğrudan üçüncü bir ülkeye geçme ihtimali için fiilen hazırlık yaptıklarını belirtiyor.

Yaklaşan toplantı

Bu konudaki anlaşmazlık, ABD’nin Gazze’ye ilişkin planının gündeme geldiği bir dönemde yaşanıyor. Jared Kushner tarafından hazırlanan plan, Hamas’ın bazı aktivistlerine af çıkarılmasını, ya da İsrail veya ABD tarafından yapılacak kapsamlı bir güvenlik incelemesinin ardından yeni kurulacak polis gücüne entegre edilmelerini, ya da Gazze Şeridi’nden güvenli çıkışlarına izin verilmesini öngörüyor.

i24 News kanalının aktardığına göre ise ikinci aşamaya ilişkin kapsamlı bir anlaşma taslağının, kısa süre içinde ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile Hamas liderlerinden Halil el-Hayye arasında ele alınması bekleniyor. Taslağın, Hamas’ın silahlarıyla ilgili düzenlemeleri kapsadığı; ağır ve hafif silahlar arasında ayrım yapılmasını, silahını teslim eden savaşçılara af verilmesini, buna karşılık hareketin tünel ağlarına ve silah üretim noktalarına ilişkin haritaları teslim etmesini içerdiği belirtiliyor. Sürecin ardından ise Hamas’ın önde gelen liderleri ve bazı aktivistlerinin Gazze Şeridi’nden ayrılmasının gündeme geleceği ifade ediliyor.

Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta kurulan bir pazar, 23 Ocak 2026 (AP)Gazze Şeridi'nin güneyindeki Han Yunus'ta kurulan bir pazar, 23 Ocak 2026 (AP)

Hamas kaynakları, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, bugüne kadar bu tür bir görüşmenin yapılmasına yönelik herhangi bir planın bulunmadığını bildirdi. Kaynaklar, silah meselesi ile ikinci aşamanın gerekliliklerine ilişkin tüm başlıkların, arabulucular ile Hamas liderliği arasında halen müzakere aşamasında olduğunu belirtti.

Saha durumu

Gazze Şeridi’ndeki saha gelişmeleri kapsamında, İsrail ihlallerinin sürdüğü bildirildi. Bu çerçevede, kuzeydeki Beyt Lahiya beldesinde düzenlenen bombardımanda ez-Zevariğa ailesinden iki çocuk hayatını kaybetti. Cibaliye’ye yönelik benzer bir saldırıda ise bir genç yaşamını yitirirken, iki kişi yaralandı. Han Yunus’un güneyinde insansız hava araçlarından (İHA) açılan ateş sonucu bir kişinin daha yaralandığı kaydedildi.

Verilere göre, 10 Ekim 2025’te ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı 481’i aştı. 7 Ekim 2023’ten bu yana toplam can kaybının ise 71 bin 654’e ulaştığı bildirildi.

Diğer yandan Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı, 3 aylık Ali Ebu Zur’un şiddetli soğuk nedeniyle hayatını kaybettiğini duyurdu. Bu vakayla birlikte, mevcut kış mevsiminde soğuk kaynaklı ölümlerin sayısının 10’a yükseldiği belirtildi.


Sisi: Herhangi bir milis gücünü veya paralel oluşumu reddediyoruz... ve Filistinlilerin yerinden edilmesine hayır diyoruz

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında (Arşiv- AFP)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında (Arşiv- AFP)
TT

Sisi: Herhangi bir milis gücünü veya paralel oluşumu reddediyoruz... ve Filistinlilerin yerinden edilmesine hayır diyoruz

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında (Arşiv- AFP)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında (Arşiv- AFP)

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, bugün yaptığı açıklamada, bölge ülkelerini bölme, topraklarının bir kısmını ele geçirme veya ulusal ordulara ve kurumlara paralel oluşumlar veya "milisler" kurma girişimlerinin kesin ve net bir şekilde reddedildiğini teyit etti.

Polis Günü kutlamaları sırasında televizyonda yayınlanan konuşmasında Sisi, herhangi bir ülkenin adını vermeden, ulusların yıkımına yol açan "milisler" ve oluşumların kurulmasına karşı uyardı. Herhangi bir ulusu etkileyen istikrarsızlığın hem bugünün hem de geleceğin kaybına yol açacağını vurguladı.

Mısır Cumhurbaşkanı, Filistin halkının topraklarından çıkarılmasına yönelik her türlü girişimi tamamen reddettiğini yineledi.

Mısır'ın yasadışı göçmenliğe karşı bir kale olmaya devam edeceğini belirten Cumhurbaşkanı, devlet kurumlarının polis şehitlerinin ve görev başında yaralananların fedakarlıklarını takdir ettiğini kaydetti. Sisi şöyle devam etti: "Şehitlerin anısına sadık kalacağız ve ailelerine karşı görevimize bağlı kalacağız." Mısır Cumhurbaşkanı, Polis Günü kutlamaları sırasında birçok polis memurunu onurlandırdı.